Bir zamanlar devrimlerin kalemiyle yazılan bu topraklar, şimdi tenekeden bir müzik kutusuna dönüşmüş: Kapağı her açıldığında aynı çarpık melodi çalıyor — ‘İstikrar!’ diye bağıran bir kakofoni, arkasında çöküşün sessizliğini gizliyor.
Devleti yönettiği sanılanlar aslında birer vitrin mankeni: Yüzleri cilalı, içleri boş. En tepedeki makam, ağırbaşlılığını yitirmiş bir teneke kutu gibi: Üstüne her vuran yumruk bir tını çıkarıyor ama hiçbir yankı kalplerde yer etmiyor. Her açıklama, sanki bir televizyon dizisinden alınmış replik; samimiyetten uzak, kurgudan ibaret.
Bakanlar Kurulu mu? Üç kuruşa oynayan figüranlar topluluğu. Üç maymunu oynamaktan başı dönmüş; biri görmez, biri duymaz, diğeri ise konuştuğunda ne dediğini bilmez. Dışişleri Bakanı, eline CIA el kitabını almış, ezber yapar gibi ulusal onuru tüketiyor. MİT Başkanı deseniz, “gizli” sandığımız ne varsa artık aleni; öyle ki düşmanın bile hayal gücünü zorlayan bir şeffaflıkla çalışıyor.
Muhalefet mi? Ah, ne kadersiz bir oyun bu. Sahneye çıkmaya isteksiz bir oyuncu, perde açıldığında hala kuliste sigarasını yakmaya çalışıyor. İktidara gelmekten korkan, ama muhalefette kalmayı da beceremeyen bir garip aktör kadrosu. Dış güçler mi dediniz? Onlar arka sıradan fısıldıyor, senaryoyu yazıyor, onlarca yıldır yazıp oynattıkları oyun hâlâ vizyonda.
Ve gelelim seyircilere… Millete. Şairin dediği gibi “Bir garip halk çocuklarıyız ki; başımıza geleni kader sanırız.” Yaşanan her trajedi, yeni bir Netflix bölümü gibi tüketiliyor. Ülkenin ciğeri dağlanırken “like” butonuna basıp geçiyoruz. Ekmek kuyruklarında bekleyip de, aynı kuyruğun müsebbibine methiyeler düzüyoruz.
Ülke; bir yanda küresel piyonların satranç tahtasına dönmüş, diğer yanda tarihini unutmuş, geleceğini satılığa çıkarmış bir belirsizliğin ortasında. Bir CIA aparatı olan PKK’nın gölgesinde şekillenen siyasetin her iki yakası da aynı çuvalın içinden çıkma: Biri diğerinin sureti, sadece renk farkı var. Oyun büyük, figüran bol, senaryo ucuz.
Bu topraklar bir zamanlar yıldızlara ulaşmak isteyen bir roketti. Şimdi yere çakılmış bir teneke parçası gibi tınlıyor. Ve o tını, kulaklarımızda çınladıkça biz hâlâ dans etmeye çalışıyoruz. Müzik bozuk, ama kimse durmak istemiyor.
Ey millet! Hafifliğin dayanılmaz değil, artık utanç verici bir hal aldı. Uyandığında sabah olmayacak. Çünkü bu karanlık, artık bir rejim değil; bir alışkanlık haline geldi.




Bir yanıt yazın