Siyaset sahnesi büyük; kimisi gelir lastik terlikle, kimisi kurşun geçirmez Mercedes’le… Ama asıl fark, liderin evinde, ceketinde ve halkla kurduğu gönül ilişkisinde gizli. Karşınızda: Uruguay’ın mütevazı çiçekçisi José “Pepe” Mujica ve Türkiye’nin “güç odağı” Recep Tayyip Erdoğan.
Kıyafet Meselesi: Kravat mı, kazak mı?
Pepe Mujica’nın dolabı 1983’ten beri güncellenmemiş. Giydiği ceket ütüsüz, pantolon zaten bir zamanlar çuvaldı. “Marka” kelimesine ters alerjisi var. Erdoğan ise her daim derli toplu: Takım elbise, pahalı saat, özel dikim gömlek… Sadece konuşmaz, stil sahibi olduğunu da anlatır.
Birisi “Ben halkın biriyim” diye kazak giyer, öteki “Ben milletin lideriyim” diyerek ipek kravat takar.
Makama Bakış: Kulübe mi, saray mı?
Mujica, başkanlık maaşını yoksullara bağışladı, köhne çiftlik evinde yaşadı. Sabah kalkıp çiçek ekti, akşam köpeğiyle yürüyüşe çıktı. Devlet arabasına binmek yerine kendi 1987 model Vosvos’una bindi.
Erdoğan? Saray dediğin öyle bir şey değil. Ankara’daki külliyede oda sayısı 1000’i geçince hesap makinesi yetersiz kaldı. Bina o kadar büyük ki posta gelince drone’la içeri dağıtılıyor.
Birisi “lüks halkın hakkıdır” der gibi yaşıyor, diğeri “lüks israftır” deyip kendi üzerine alınmıyor.
Dil ve Üslup: Sessizlik mi, ses sistemi mi?
Mujica konuşunca insan içinden “çay koy da dinleyelim” demek geliyor. Sakince, felsefi cümlelerle halkına seslenir. Erdoğan konuşunca hoparlör yetmez; meydanlar, televizyonlar, sosyal medya sallanır.
Biri alçak sesle ikna eder, öteki yüksek sesle bastırır.
Biri “yavaş konuş ama doğruyu söyle” der, diğeri “sesini yükselt ki karşı taraf duymasın” havasında.
Liderlik Anlayışı: Hizmet mi, hükmetmek mi?
Mujica: “Siyaset zenginleşme aracı değildir.” Erdoğan: “Biz bu millete efendilik yapmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik” der… ama sonra valilere talimat, rektörlere ayar, yargıya fısıltı eksik olmaz.
Mujica kendi sebzesini yetiştirir, Erdoğan’ın mutfağında özel aşçılar menü danışmanı gibi çalışır.
Biri “halkla eşitim” der, diğeri “halka liderlik ederim” duruşunda.
Ve asıl fark burada derinleşir:
Mujica, bu dünyadan hiçbir ekonomik birikimi olmadan, ama yürek dolusu insan biriktirerek geçti.
Erdoğan ise iktidarı döneminde iki buçuk trilyon dolar gibi bir meblağı –iddialara göre– ya İsviçre’de ya da ada bankalarında saklarken, halkın büyük kısmı kredi kartı limitini bile gömlek cebinde taşıdı.
Biri arkasında sevgi bırakarak ebediyen anıldı,
diğeri arkasından beddualarla, “takındı da gitti” denilerek uğurlanacak gibi duruyor.
Medya ile İlişkiler: Basın özgürlüğü mü, özgür basın mıydı o?
Mujica: “Basın beni eleştirsin ki hata yapmayayım” der. Erdoğan: “Basın özgürdür ama dozunda!” deyip her eleştiri sahibine bir dava, bir sansür, bir medya holding uyarısı gönderir.
Uruguay’da karikatüristler devletle dalga geçer, Türkiye’de karikatüristler savcıyla göz göze gelir.
Sonuç:
José Mujica, “en yoksul başkan” olarak anılırken; Erdoğan, “en güçlü lider” profiliyle öne çıkıyor.
Biri: “Sade yaşa, çok paylaş.”
Diğeri: “Güçlü ol, çünkü güçlü olan haklıdır.”
Ve en önemlisi:
Biri gerçekten sandıktan hilesiz çıkar, güçlü karşısında dim dik durur.
Diğeri sandıktan hileyle çıkar, ama güçlünün karşısında titreyerek durur.
Ve evet, halklar arasında da fark var:
Uruguay halkı liderine “bizim gibi” derken, Türk halkı bölünür; kimi “bizim liderimiz” der, kimi “benim değil” diye yüksek sesle karşı çıkar.
Yani… koltuk aynı koltuk, ama oturanın yastığı farklı.
Biri mindere hasır serer, öteki üzerine atlas kumaş çeker.






Bir yanıt yazın