İRAN TÜRKLERİ – 62

Okuma Süresi:

3–5 dakika
❤️

Âşıklık geleneği Osmanlı yurdunda olduğu şekilde, İran coğrafyasında da yazılı edebiyatın temsilcilerinden, başka bir sözle, medrese tahsili almış edip, şair ve yazarlardan
kimisi özentiden, kimisi yönlendirildiğinden kimisi de nüfuz, menfaat ve başka beklentiler sebebiyle eserlerini Türkçe yazmamışlar, Arapça veya Farsça yazmışlardır. Bu durum 7. yüzyılın ikinci yarısı ile 8. yüzyılın başlarında bu coğrafyada yaşayıp yazan Türk şairlerinden Tebriz doğumlu Musa Şehavat, İsmail İbn Yesar’dan başlayıp 14. yüzyılda yazılan “Méhr ve Müşteri” adlı ünlü eserin müellifi Essar Tebrizî’ye ve daha sonralara kadar devam etmiştir. Mevlana ve onun dostu Tebrizli Şems de Farsça yazanlardandır. Yazılı edebiyatın bütün bu ünlü edip, şair ve yazarları arasında ana dilleri Türkçe ile yazan pek yok gibidir (Kafkasyalı 2002: II/37 vd.; Muhtaroğlu 1993: I/146) Ancak âşık edebiyatında durum böyle değildir. Âşıklar ve halk şairleri İran Türk halkından uzak kalmamışlar, onlarla Türkçe konuşmuşlar, Türkçe türküler söylemişler, Türkçe destanlar, hikâyeler tasnif etmişler, Türk dilinin ve edebiyatının koruyucusu ve besleyicisi olmuşlardır
(Kafkasyalı 2004: 1427).

“İran Türk Edebiyatı” bölümünde ele alındığı gibi elimizde eserleri bulunan 15. yüzyıl âşıklarından Kurbanî’den beri Türk âşıklık geleneğini devam ettiren Tufarganlı Abbas, Sarı Âşık, Hasta Kasım, Meşkinli Mehemmed, Dollu Mustafa, Balovlu Miskin, Kul Artun, Mahmud, Cavid, Begimgala, Ali Sulduzlu, Şirin Hurremdereli, Yusuf Cemal, Tilim Han, Ali Kerefizli, Aziz Han, Mirza Cihangir Han Kaşkayî, Muhammed Hüseyin Keyanî, Hacı Gurban Süleymanî; Bahşiler: Amangeldi Göni, Annaberdi, Evez Muhammed, Han Muhammed Geytagu, Taçmemmed Suhangulu gibi nice üstat âşık/bahşinin bu bölgede yaşayıp, Türk âşıklık geleneği yoluyla İran Türkçesine hizmet etmişlerdir. Günümüzde de İran coğrafyasında iki binden fazla âşık/bahşi Türk âşıklık geleneğini devam ettirmekte, dolayısıyla Türk diline hizmet etmektedirler (Kafkasyalı 2006: 32 vd.).

Bazı dönemlerde yazılı edebiyat inkıtaya uğramıştır. Şah Abbas’ın Türk olduğu hâlde Fars milliyetçiliği siyaseti yaparak başkenti İsfahan’a naklettiği, bununla da Türk edebiyatını sekteye uğratmaya çalıştığı yıllarda veya Pehlevî yönetiminin Türkçe konuşma ve yazmayı yasakladığı dönemlerde âşıklar yollarına devam etmişlerdir (Heyet 1358/1979: 25). Türk dilinin temel dayanaklarından olan halk hikâyelerini ve diğer sözlü gelenek ürünlerini Türklerin gittiği her yere götürmüşlerdir.

Diğer önemli bir husus, İran coğrafyasında son zamanlara kadar hatta şimdi bile Türkçenin varlığı, gelişimi ve geleceği için hizmet veren yegâne Türkçe eğitim öğretim kurumları âşık – ozan ocakları ve âşık meclisleri olmuştur. Başta Tahran, Tebriz, Urmiye, Zecan, Save, Guçan, Şiraz, Nağadey olmak üzere İran coğrafyasının
her Türk yerleşim yerinde pek çok âşık-ozan ocağı faaliyet göstermektedir. Bu Âşık – Ozan Ocakları bazı yerlerde birer okul, bazı yerlerde birer Türk dili fakültesi gibi hizmet vermektedirler. Türkçeyi yaşatan, geliştiren ve yaygınlaştıran bu sosyal
kurumlar, âşıkları vasıtasıyla ülkenin her bir yerleşim yerinde yapılan düğün ve derneklere giderek, binlerce yıl önce büyük Türk ozanı Dede Korkut’un ifa ettiği görevi bugün aynen sürdürmektedirler. Bununla da Türkçenin gelişimine büyük
katkı sağlamaktadırlar (Kafkasyalı 2004: 1427). 2.1.2.3. Dinî teşekküller ve ayinler İran Türklerinin sosyal hayatlarında dinî törenler ile tarikat-tekke ve mersiye edebiyatının önemli bir yeri vardır. İran Türkleri, yüzyıllar içerisinde İslâm dini dairesinde çeşitli tarikat ve inanç grupları oluşturmuş veya geleneksel Türk tarikatlarına intisap etmişlerdir. Burada bu tarikatların nicelik veya nitelikleri üzerinde durulmayacaktır. Üzerinde durulacak husus İran’da bulunan tarikat ve inanç gruplarının Türkçeye katkıları meselesidir. İran Türkleri, düğün derneklerini, sözden saza, türküden oyuna kadar Türkçe icra ettikleri gibi dinî törenlerini de
ağıttan duaya, mersiyeden növheye kadar her faslını Türkçe olarak gerçekleştirirler.

Şiâ İslam anlayışında, ölmüş kimselerin arkasından yazılan
manzumelerin/mersiyelerin ve ölünün arkasından makamla okunan matem nağmesi/növhelerin büyük bir yeri vardır. Kerbelâ olayı için Türkçe onlarca mersiye, növhe yazılmıştır.

Şah İsmail ve Fuzûlî’nin temelini attığı mersiye edebiyatı dinî törenlerin vazgeçilmez edebî ürünleridir. İran Türk şairlerinden Seyid Fettah Merağayî, Hacı Hüdaverdi Hoyî, Ebül Hasan Racî, Nebatî, Kumru, Rencure Hanım, Molla Hüseyin Merağayî ve Munzevî gibi pek çok şair mersiye ve növhe türünde eserler vücûda getirmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü Dahil Merağayî’nin yazdığı yedi ciltlik Türkçe mersiyesidir. Bu mersiye Türkler arasında çok rağbet gördüğü gibi pek çok şaire de ilham kaynağı olmuştur. Fars şairlerinden Kâşifî’nin “Rövzet’üş-Şühedâ” mersiyesi de çok ünlüdür. Mersiye ve növhelerin dinî hizmette kullanımı ile ilgili yazmak durumunda değiliz. Ancak şunu demek gerekir ki, Türk dili ve edebiyatının korunmasında mersiye ve növhe geleneğinin büyük katkısı vardır (Heyet 1364/1985: 18; Heyet 1366/1987: 21).

Hazreti İsa’nın çarmıha çekilmesinden sonra Hıristiyan rahip ve rahibelerin karalar giyinip sürekli matem havası içerisinde olmaları gibi, insanlık tarihinin en amansız siyasî katliamlarından biri olan Kerbelâ hadisesinden dolayı da şialar kendilerini sürekli matem havası içinde tutmak mecburiyetinde hissederler. Bunun için ibadetlerinde olsun, sosyal hayatlarında olsun, matem büyük bir yer tutmaktadır.

Karalar giyinmek, matem ayinleri düzenlemek, bu ayinlerde mersiyeler, növheler okumak gelenek hâlini almıştır. Şah Rıza Pehlevî’den beri Türkçe eğitim, öğretim, basın, yayın yasak olduğu hâlde mezhebî etkinin vurgulanması, Farsça bilmeyen geniş Türk kitlelerinin dinî coşkudan nasibini alabilmesi için mersiye ve növhelerin Türkçe yazılması ve okunması yasaklanmamış bilhassa teşvik edilmiştir. Bu durum da İran Türkçesinin dinî ideolojiden etkilenmesini tabiî kılmıştır. Bu dinî ideolojinin İran Türklerine kazandırdıkları ve kaybettirdikleri üzerinde çok şey söylenebilir.
Ancak bu dinî yaklaşımın İran Türkçesinin varlığını devam ettirmesi bakımından azımsanmayacak katkısı olmuştur.

Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar