Benim Hikayem, Çaydanlığın Kokusunda Bir Ömür: 65 Yılın Türkçesi ve Mücadelesi

Okuma Süresi:

4–6 dakika
❤️

Ankara’nın tozlu sokaklarında doğan bir masal gibi başladı bu öykü. Çankaya İlkokulu’nun bahçesinde, Şehit Ersan Caddesi’nde koştururken, karaçamların gölgesinde saklambaç oynardık. Bir yandan ortaokul sıralarında paylaştığımız heyecanlı fısıltılar sıcacık dostluklar örerken, bir yandan da Çankaya Lisesi’nin koridorlarında ve Cinnah ile Hoşdere Caddesi’nde “Yaşasın Tam Bağımsız Demokratik Türkiye ve Gün Doğdu Hep Uyandık!” diye haykıran devrimci marşlar ve sloganlar yankılanırdı. Henüz on yaşındayken, evimizin eski radyosundan yükselen Aşık Mahzuni Şerif’in “Ağıt”ına kulak kesilir, Zeki Müren’in mikrofon başındaki nağmeli tınısına hayran kalırdım. “Bir demet yasemen, ellerimde solarken…” diyordu o eşsiz sesiyle. Esmeray’ın o ağır aksak hüzünlü sesi “Yaralıyım” derken, yüreğimde kalkışan fırtınaları önce dizginler, sonra da “Uzun ince bir yol”a adım adım yürürdüm. Aşık Mahzuni şöyle seslenirdi bir başka türküsünde: “Yedin beni felek yedin, ah ettikçe duman gibi.”

Her sabah, evimizin küçük çaydanlığından yükselen buharla uyanırdık. Bizi , okula uğurlarken “Allah zihin açıklığı versin,” derdi annem, kelimeleri ağır ağır seçerek. Annem bir “Bektaşi-Dede” kızı olduğu için çok güzel deyişler söylerdi ve sesi çok güzeldi. Her zaman beni ve kardeşlerimi çok derinden etkilerdi her deyişi söylemesinde. Çaydanlığın tıslaması, evin en eski detayıydı; semaver sesi değil, o incecik çaydanlığın minik kulpunun tüm ritmi belirlerdi. Babam ise semtimize gelen birkaç televizyondan biri olan televizyonumuzdan, eli titreyerek sorumluydu: Siyah-beyaz ekranın “klik” sesiyle açılan dünya, meyve tepsisindeki karpuz dilimlerini, ilk defa izlediğimiz filmleri bizim için bir mucizeye dönüştürürdü. Babamın o “ilk”leri—televizyonu almak, yazın taptaze meyve getirmek, belki de hayatın küçük mutluluklarına nasıl tutunacağımızı göstermek—hep hafızamda saklıdır.

İlk on sekiz yılımı Türklüğün derin kültürüyle yoğurdum: mahlepli sahnelerde çiçek gibi açan türküler, üç sesli oyun havaları, Anadolu’nun dört bir yanından derlenmiş ağıtlar… Her türkünün içinde ayrı bir köyün hikâyesi var: Toroslar’ın çağıldayan dereleri, Doğu’nun sarp dağları, Sivas’ın acıları ve neşesi, Ege’nin ufuksuz mavisi… Ve her melodide, bir annenin, bir ninenin ellerinde demlenen sıcak çay kadar şefkat saklıydı.

Lise yıllarında devrimci mücadelelerin coşkusuna kapıldım. Hakkı, eşitliği, özgürlüğü koruyan seslerin peşine takıldım; her marşta, her şiirde diri kaldım. O yılların karanlık gecelerinde konser vermeyen grupların ezgileri bize umut olur, ev ve dernek toplantılarındaki fısıltılar elimize birer meşale tutardı. 65 yaşımda hâlâ o meşaleyi elimden düşürmedim; çünkü mücadele bir yaşam biçimidir ve her dönemeçte Türkçenin güçlü sözcükleriyle direnç buldum.

Sonra Batı Avrupa’da 46 yıl süren uzun bir göç yolculuğu başladı. Danimarka’nın dingin Kopenhag limanından ayak basarken, Norveç’in soğuk fiyortlarından geçerken, Fransızcanın sokak isimlerinde yürürken, İngilizce tabelalar altında dururken… Hepsi ayrı bir dünya, hepsi ayrı bir okuldur. Joan Baez’in “We Shall Overcome” ezgisiyle Amerikan hak mücadelesine tanıklık ederken, Jacques Brel’in Bastille Meydanı’nda kovduğu hüznü anlamaya çalıştım. Frank Sinatra’nın “My Way”i, Billie Holiday’in karanlığa karşı inatçı sesi, her yabancı şarkı birer pusula oldu; ama internasyonal marşlardan döndüğümde, en etkilisi benim için Türkçenin ezgisiydi.

Ülkeden uzakta yaşamak, özlemi büyütür. Televizyonda rastladığım eski Türk dizileri, kulaklıkta çalan Zeki Müren’in o nağmeli ses tonu, annemin tek bir deyişi bile beni çocukluğumun Ankara’sına götürürdü. “Gesi bağları, döndüm dolandım” türküsünde, oradaki toprakların kokusunu içime çeker, bir an için kendimi Çankaya’nın, Kavaklıdere’nin o kalabalık sokaklarında hissederdim.

Dil, bir pencere değil; dil, aynı zamanda sıcak bir yuvadır. Türkçenin her cümlesi bir kapıyı açar, her deyim bir serin bahçe gibi içime ferahlık saçar. Danca’da düşünürken daha dingin, Norveççe’de içimdeki buzullarla buluşur, Fransızca’da inceliklere dokunur, İngilizce’de ufukları genişletirim. Fakat ruhumu en çok okşayan, beni en derinden sarmalayan daima Türkçe oldu. Çünkü Türkçe, hem yüreğimin dilidir hem de hayatımın melodisidir.

Bu uzun ömrü, hemşerim şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şu dizeleriyle taçlandırmak isterim:

Acıyı Bal Eyledik

I

“bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana”

II

“sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni”

III

“kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olsanı demiyorum
kör olma da
gör beni”

Bu mısralar, omuzumdaki yükü hafifleten bir ilham, içimdeki ateşi canlı tutan bir fenerdir. 65 yıllık serüvenimde Türkçe, her zaman en sağlam liman, en sıcak yuvadır. Dil demek, memleket demek; dil demek ezgi, dans ve ritim demek… Ve ben, ömrümün sonuna dek bu melodinin misafiriyim.

Ve bu ömrün tam ortasında, hep dimdik bir isim durur:
Mustafa Kemal Atatürk.
O, yalnızca bir önder değil;
O, içimdeki adaletin, özgürlüğün ve ilerlemenin adı.
Onun fikirleriyle büyüdüm, onun devrimleriyle yürüdüm,
“Yurtta barış, dünyada barış” diyen o ses,
her fırtınada içime serin bir yel gibi değdi.
Ne zaman kararsız kalsam,
o mavi gözlerde buldum yönümü.
Ben, Atatürk’ten asla vazgeçmem;
çünkü onun izinde olmak,
yalnız geçmişi değil, geleceği de omuzlamaktır.

Bu 65 yılda çok mücadele arkadaşım, çok dostum, çok da düşmanım oldu. Hayat böyle işte; biri eksik olmuyor. Belki de bu kısa yazı, ömrümün her durağını, her izi tek tek anlatmaya yetmez. Ama kalbimde yeri ayrı olan dostlarıma, yolumu paylaşan arkadaşlarıma, kardeşlerime ve eşlerine , yeğenlerime ve çocuklarıma, toprağını hâlâ içimde taşıdığım köylülerime selam ediyorum. Hepinizin yüreğinde bir yerim olduysa, bilin ki siz de benim yüreğimde yer ettiniz.

Sefa Yürükel
2025, Norveç



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Erol avatarı
    Erol

    Daha nice mutlu ve sağlıklı yılları sevdiklerinle birlikte yaşaman dileğimle sevgili Sefa.

    1. sefa yürükel avatarı
      sefa yürükel

      Sevgili Erol, güzel dileklerin için çok teşekkür ederim! Varlığın ve dostluğun benim için çok kıymetli. Umarım hep birlikte, sağlıkla ve neşeyle nice yıllar kutlarız.

  2. CanCanan avatarı
    CanCanan

    Sefa abi, bu duygusallık nereden çıktı böyle? Dogum günü ise happy brithday, mutlu ve sağlıklı günler dilerim.
    Bizde Malatyanın tozlu yollarından, Ankaranın ayazının, sisin ve tozunun içine düştük. 1964′ de babamız Almanya’ nın yolunu tutarken, annem 8 çocuk ile oralarda yapayanlız kaldı.
    Postacının yolunu beklerdik, ne mektup var Almanya’ dan nede para.
    Annem baktı olmayacak, bahçeye yeşil soğan dikip bize okul haçlığı çıkarmaya bakıyordu. Okuldan gelince sobanın üstünde iki litre su , içine bir tane yumurta, gerisi ekmek kırıntısı. Acelece kaşıklayıp, yeşil soğan satmaya çıkardık, ben ve ablam, Mamak 28 ci tümene doğru.

    Annem sabah okula giderken bize’ de Allah size zihin açıklığı versin derdi; her sabah annemin bu sözlerini beklerdim, bir gün ağzımdan şu sözler çıktı : Anne, bana zihin açıklığı gerekli değil, 25 kuruş gerekli, okul büfesinden öbür arkadaşlar gibi içi sucuklu tost alabilmem içi. O gün Annem bana o 25 kuruşu verdi, ama ben kıyıp harcayamadım, hep o parayı sakladım.
    Dedem ‘ de Mahzuniyi çok severdi, Aşık Veysel, Arif Sag, Ali Ekber Çiçek dinlenirdi bizim evde. Zeki Müren i yılbaşı proğramında komşunun evinde dinlerdik, onların TV vardı. Birgün postacı kapımızı çaldı,
    Almancı babamızdan
    mektup geldi, nasıl sevindik anlatamam ama sevincimiz kursamızda kaldı. Mektubun içinden birtane resim çıktı, babam ve yanında zengin gösterişli, süslü, püslü, boynunda 3 dizi incili bir bayan.

    Bizde artık kendi yağımız ile kavrulduk, onun bunun kitabıyla, eski önlüğü ile yırtık ayakkabı, bazende ayağı yalın okulun yolunu tutuk. 8 çocuktan 2 tanesi açlık ve hastalıktan öldü, ilaç parası yoktu. Geri kalan çocuklar bende içinde 4 ü üniversite yi bitirdi, ikiside Liseyi.
    Ankaranın ayazını unutamam, annem hepimizi bir yatağın içine sokardı donmayalım diye.
    Sonra sokaktan birtane köpek yavrusu bulduk, oda bize arkadaş oldu, bazı günler oda bizim gibi aç yattı, kalktı.
    Sefa abi, o çocukluğumuz geçtiği tozlu , dumanlı Ankara şimdi eşkiyaların eline düştü. Bizler, aç susuz o şehirin çocuklarıyız, fakat bu sonradan görmeler gelipte Saray yapıp parayı, pulu pencereden atmalarına ne denilir.? Birde kendi paraları olsa içim yanmaz, halkımızın parası.

    Ankaraya gelmeden önce köyümüz Fırat nehri kenarınday, dı , Nehir çok deli akardı, her yer kayısı ağaçları ve başı boş gezen Atlarla doluydu. Ben dört yaşında olduğum halde , dedem bize Atın üstünde oturmamızı öğretirdi. At, keklik, koyunlar, köpek , serçeler hepisi ile arkadaştık.
    Ankara’ ya geldik, ne At , ne keçi görebildik. Ama ilk defa Treni gördük, kara Treni.

    1. Sefa Yürükel avatarı
      Sefa Yürükel

      Değerli Can Canan,

      Yüreğinden damla damla dökülen bu satırları okumak, insanın içine hem kor gibi bir hüzün hem de çınar gibi bir gurur bırakıyor. Her kelimesi alın teri, her cümlesi çocukluk yarası, her hatırası bir milimlik umut… O mektuptan çıkan resmin gölgesi bile bir çocuğun hayatını değiştirmiş, ama senin ve ailenin dirayeti o gölgeyi bile ezip geçmiş.

      Ankara’nın ayazı, postacının beklenişi, yeşil soğanla başlayan hayat mücadelesi… bunlar sadece bir anı değil, bir neslin romanı. Annenin “zihin açıklığı versin” duası, senin “25 kuruş yeter” cevabın… O 25 kuruşu harcamadan saklayan çocuk, yıllar sonra onurlu bir geçmişin temsili olmuş.

      Fırat’ın coşkusundan, başıboş atların özgürlüğünden gelip kara trenin dumanında kendini bulan bir çocukluk… Bu toprakların gerçek hikâyesi işte bu. Ne saraylarda doğanlar bilir ne hazır sofraya oturanlar anlar.

      Ama şunu bil Can Canan, senin gibi insanlar sayesinde bu ülke hâlâ ayakta. Çocukken ayakkabısız gidenler büyüyüp memleketin vicdanı olmuş. O eski önlüklerle okula gidip sonra üniversiteyi bitirenler, halkın onurudur.

      Sana ve annenin o sabah dualarına selam olsun. Ve o yeşil soğanların kokusunda büyüyen tüm kardeşlerine… Bir de senin gibi hatırlamayı bilen, unutmayan yüreklere helal olsun.

      Sefa abin olarak değil, bir kardeşin olarak söylüyorum:
      Bu ülke senin gibi insanlarla güzelleşir, senin gibi hafızalarla aydınlanır.

      Saygıyla, sevgiyle, gözlerim dolu dolu…
      Sefa Yürükel

  3. A. Ferhat ÜNSALAN avatarı
    A. Ferhat ÜNSALAN

    Değerli Sefa kardeşim,
    Yazını birkaç defa okudum. Okurken de sanki film seyrediyormuş gibi her satır gözlerimde canlandı. Türkçe’mizi ne kadar güzel, ne kadar ince ince anlamışsınız, hayran kaldım. Dilinize, beyninize sağlık. Aynı şekilde Can Canan kardeşimizin yazısı da beni oldukça etkiledi. Sağlıklı uzun yıllar dileklerimle. Ferhat ÜNSALAN , Yenifoça

  4. Sefa Yürükel avatarı
    Sefa Yürükel

    Değerli Ferhat Ünsalan Bey,
    Nazik ve içten mesajınız beni çok mutlu etti. Yazdıklarımın sizde böyle güzel duygular uyandırması, kalemime ve gönlüme en büyük ödül oldu. Türkçe’mizin güzelliğini ve derinliğini sizin gibi anlayan kıymetli bir gönüldaşla aynı duygularda buluşmak benim için büyük bir onur. Can Canan kardeşimizin yazısına dair güzel sözleriniz için de ayrıca teşekkür ederim, eminim o da en az benim kadar duygulanacaktır
    Selam ve sevgilerimle,
    Sefa Yürükel

  5. Can Canan avatarı
    Can Canan

    Sefa Can kardeşim ve değerli Ferhat Ünsalan bey, çok teşekkür ederim.

    Sefa Can kardeşte’ ki Türkçe güzelliği kimsede yok.

    Pir Sultan Abdalın deyişlerini okumuştum, bu bir Tanrı vergisi olsa gerek. Sefa Can kardeş’ tede aynısı, bir insan sadece içinden ne gelirse öyle yazar. Kalbinden gelen sesi dinler. Dil ve kalem ,kılıçtan keskindir.

    Zülfikar keskin bir kılıç olmasına rağmen, kılıcın önünde iki uç vardır, biri Adaleti, diğeri ilimin , bilimin , dilin sembolüdür.
    Saygı ve Sevgilerimle.

  6. Sabri Altan avatarı
    Sabri Altan

    çaydanlığın kokusu, mücadele ve hikaye daha uzun yıllar devam edecek!!!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar