Türkiye, tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçerken, siyasi, sosyal ve ekonomik krizlerin ortasında bir çıkış arıyor. Ancak, bu arayışın içinde samimi bir çözüm üretme çabası yerine, geçmişin başarılarına yaslanarak zaman geçiren, ezberleri tekrar eden ve günü kurtarmaya odaklanan bir zihniyet giderek hâkim hale geliyor. Bu zihniyet, “ortada cenazemiz var, siz düğünden bahsediyorsunuz” atasözünü haklı çıkarırcasına, bugünün yangınını söndürmek yerine geçmişin hikâyeleriyle oyalanmayı tercih ediyor.
Oysa memleketin hali cenaze gibidir. Ülkenin dört bir yanında krizler derinleşirken, bölgede savaşlar ve soykırımlar yaşanırken, Türkiye’nin geleceğine dair eylemci bir felsefe geliştirilmesi gerektiği açıktır. Ancak, ne hikmetse, bu meseleleri konuşan, tartışan, çözüm arayan, risk alan, örgütlenen bir anlayış pek görünmemektedir. Bunun yerine, 12 Mart, 12 Eylül, 1960 gibi tarihsel dönemeçlere sıkışıp kalmış, günümüz gerçekliğine dair bir eylem programı geliştiremeyen bir grup terapisi döngüsü yaşanmaktadır. İnsanlar, tıpkı bir açık hava yazlık sinemasında nostaljik bir film izler gibi, geçmişin olaylarını çiğnenmiş ciklet misali ağızlarında evirip çevirerek tatmin olmakta, ertesi gün aynı döngüyü tekrar yaşamaktadır.
Ancak yurtseverlik, sabah akşam Atatürk lafzıyla Atatürkçülük yapıp geçmişin başarı hikâyeleriyle oyalanmak değil, bugünün krizlerine çözüm üretmek ve geleceği inşa etmektir. Geçmişin olaylarını tekrar tekrar anlatıp, bilinen gerçekleri ezber gibi sunmak, hiçbir somut adım atmadan durumu sadece teşhis etmek, insanlara küfür eder gibi bir noktaya varmaktadır. Bu kafa yapısı, ne yazık ki yalnızca BOP’çulara alan açmakta ve onların projelerinin önünde gerçek bir engel oluşturmamaktadır. Sadece BOP’çu iktidarı ve onun bölgedeki stratejik ortağı olan Öcalan’ı eleştirmek, ancak ortaya teorik ve pratik bir çıkış yolu koymamak, bu ülkeye hiçbir şekilde yardımcı olamaz. Bu etkisiz muhalefet hali, bizzat BOP’çuların en çok memnun olduğu şeydir.
Bu noktada, mevcut durumu tanımlamak için “geçmiş başarı tüccarlığı” kavramını kullanmak yerinde olacaktır. Bu tüccarlık, yurtseverliği pazarlayan, ancak onu gerçek anlamda yaşamak ve yaşatmak için bir adım atmayan geniş bir kitleyi tarif etmektedir. Yurtseverlik, geçmişin kahramanlık hikâyeleriyle oyalanmak değil, bugünün sorunlarına çözüm üretmek, risk almak, mücadele etmek ve örgütlenmekle mümkündür. Ancak, şu an içinde bulunduğumuz durum, Mudanya’dan Ankara’ya bir türlü ulaşılamayan, sürekli ertelenen ve çıkışı belirsiz bir yolculuk gibidir.
Türkiye’nin kaderini değiştirecek olan şey, geçmişin nostaljisine hapsolmuş grup terapileri değil, gerçekçi, eylem odaklı ve kolektif bir mücadele anlayışıdır. Bugünün krizlerine karşı, gerçekçi çözümler üretmeyen, harekete geçmeyen ve yalnızca laf üreten bir anlayış, “çaylar taze mi baylar bayanlar?” sorusuyla oyalanmaktan öteye gidemez. Yurtseverlik, tüketilecek bir nostalji nesnesi değil, bizzat eylemle, fedakârlıkla ve örgütlü mücadeleyle inşa edilmesi gereken bir süreçtir.
Bu yüzden, gerçekten yurtseven olanlar bu yurtsever pazarcılığının dışında eylem ve söylemi ile bir olmalı. Geçmişin hikâyeleriyle avutulmayı değil, bugünün sorunlarına gerçekçi çözümler üretmeyi, krizlere karşı eylem geliştirmeyi ve örgütlü bir mücadeleyi savunmalı. Bunu da, milletin gözünün içine bakarak pratikte yer alarak açıkça ilan etmeli . Çünkü bu ülke ancak, geçmişle oyalananlar değil, bugünü ve geleceği inşa edenler tarafından kurtarılacaktır.




Bir yanıt yazın