Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, Timur’un İran’ı, Turan’ı, Ortadoğu ve Anadolu’yu kasıp kavurması ve Osmanlı Devleti’ni yeniden parça parça beyliklere ayırarak, Türklerin bölgedeki gücünü azaltmasından ve yine Altınordu Devletini yıkıp Kafkasları talan ederek, Rusları Türk çemberinden çıkarmasından sonra
Ruslar, Kafkaslara inmeğe başlamışlardır. 18. yüzyılın başlarına kadar adım adım ilerleyen Ruslar, 1722’de Ermenistan’ı ve 1723’te Bakü’yü ele geçirdikten sonra Osmanlı ve İran Türkleri tarafından defalarca kovulsalar da bu bölgeden el çekmeyeceklerdir.
Hem cüzam hastalığına yakalanan hem de akıl hastalığının pençesine düşen Mir Mahmut yeğeni Eşref Han tarafından 1723 yılında öldürülür (Uzunçarşılı 1978: IVI/ 182) Eşref Han, İstanbul’a elçi göndererek, kendisinin Şah ilan edilip, adına hutbe
okunabilmesi ve para bastırabilmesi karşılığında Osmanlı Devleti’ne Kirmanşah, Hemedan, Sinah, Ardelen, Nihavend, Hürremabad, Loristan, Mekri, Marağa, Hoy, Sengan, Tebriz, Azerbaycan Bölgesi, Gence, Karabağ, Erivan, Ordubad, Tiflis ve
Nahcivan ve bütün Gürcistan, Şamahı, Şirvan, Sultaniye, Ebher, Tarım ve Sencan şehirlerini müddetsiz vererek Osmanlı Devleti ile anlaşır. Eşref Han, aynı zamanda 1727’de Rusya ile de anlaşma yapar (Üstün 2000: 401; Hammer 1992: VII/333) .
II. Tahmasb’ın gücü ve kudreti, komutanlarından Nadir Han’ın (Tahmasb Kuluhan) sayesinde artmaya başlar. Orduların başına getirilen Afşar Türklerinden Nadir Han (1688-1747), II. Tahmasb’ı Şah ilan ederek kendisi de “Tahmasb Kulu” adıyla onun yanında yer alır ve kısa sürede Afganlıları ülkeden çıkarıp 1730’da İsfahan’a girer. Şah II. Tahmasb adına ülkenin dizginlerini eline alır. Üç yıl içerisinde Osmanlı Devleti’ne ve Ruslara kaptırılan toprakların pek çoğunu geri alır.
Liyakatsizliği sebebiyle II. Tahmasb’ı tahtan indirip, yerine onun henüz 40 günlük veya 10 aylık olan oğlu Abbas’ı (III. Abbas) tahta getirir (Danişmend 1955: IV/23).
Kısa bir müddet sonra III. Abbas’ın ölümüyle 26 Şubat 1737’de Nadir Han saltanatı eline alarak Safevî hanedanına son verir (Hammer 1992: VII/404; Yazıcı 1966: X/56). Böylece İran’ın yönetimi Safevî Türk hanedanından Afşar Türk hanedanına geçer.
Anadolu’yu fetheden Türklerin Batı’ya doğru ilerlemesi Batılıları tedirgin etmiştir. Onları Anadolu’dan çıkarmak için olanca güçleriyle defalarca saldırmışlardır. Osmanlı Türk Devletinin ilerlemesini engellemek için Osmanlı Devleti’ne düşman veya hasım olan her devlet veya topluluğu desteklemekten geri
durmamışlardır. Moğolların Türk yurtlarını istilâ etmesi ardından Timur’un Türk yurtlarını kasıp kavurması Batılıları çok memnun etmekle birlikte Türkleri durdurmanın yolunun yine Türkler olduğunu bir kez daha idrak etmişlerdir.
İstanbul’un fethinden sonra ise Batılılar Türk ve Müslüman gücünün önünde duramayacakları korkusuyla karşılarındaki bu büyük gücün birlikteliğini sağlayan en önemli unsur olan Müslümanlık bağını yıpratmak için mezhebî tefrika çıkarma
yoluna gitmişlerdir. Osmanlı Devleti yönetiminde rastlanan, Fatih Sultan Mehmed’i zehirleyen Yakup Paşa gibi mühtedîlere Safevî yönetiminde de rastlamak mümkündür.
Safevîler döneminde Şiîlik, İran’da devlet dini olarak kabul ettirilir. Safevî sultanları güçlerinin çoğunu Şiîliğin tebliğine ve bu tebliği yapan âlimlerin teşvikine sarf ederler (Mirehmedî 1369/1991: 80). Şiî mezhebini sistemleştirmek ve halka tebliğ etmek için Lübnan’ın güneyinde bulunan Cebel Amil ve Bahreyn’den Şiî din adamları getirilir (Mirehmedî 1369/1991: 80). Bu âlimlerin Arap olduğu bilinir.
Bunların ekserisi ne Farsça ne de Türkçe bildikleri, hatta bu âlimlerden bazılarının sahte mühtedî, Yahudi oldukları da iddia edilmektedir. Ancak bu hususta henüz ciddî kaynaklar bulunamamıştır.
Bu gelişme, ülke tarihinde fevkalade bir önemi haiz olup İran’da Şiîliğin kuvvetlenmesi ahaliye dayanışma ve millet fikrinde yeni bir şuur kazandırır. Bu durum Safevî Devletini, millî ruh ve bölgesel bütünlüğüyle, hakikatte bozulmaksızın günümüze kadar yaşatmağa muktedir kılmıştır (Bosworth 1980: 214). Osmanlı ve
Özbek tehdidine de bu sayede karşı konulabildiği gibi kısa bir dönem için Babürlülere de üstünlük sağlamıştır. Babürlü hükümdarı Humayun’un bir süre Şah Tahmasb’a sığınması bunun göstergesidir (Riazul İslâm 1970: 42). Diğer yandan Türk grupların geri plâna itilmeye çalışılması, İran’daki Türk varlığını tabiî olarak
sıkıntıya sokmuştur. Bununla birlikte Şiî ulemanın nüfuzu artmış, saray kadınları hükûmet işlerine karışır olmuş, ülke istikrarsızlığa itilmiş bununla da Safevî hanedanının sonu hazırlanmıştır.
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır






Bir yanıt yazın