KÜRT MESELESİ’NDE “TÜRKİYE ÇÖZÜMÜ”
“Kürt siyasetinin, Türkiye vizyonu çerçevesinde, demokratik siyasi mücadeleye yapabileceği önemli katkılar vardır.”
“Çözüm sürecinde rol alabilecek aktörler; TBMM, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve genel olarak toplumsal iradedir.”
Bugün Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü tüm boyutlarıyla tartışılmaya devam ediliyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yüz yılı aşan süreçte, “güvenlik” sorunu olarak algılana gelen, hesaplanamayan maddi ve manevi kayıplara, acılara mal olan bir meselenin, bölgesel ve küresel bağlantılar içerisindeki yerinin günümüzde daha açık şekilde görülebilir oluşu, aslında çözüm için uygun şartları da hazırlamaktadır. 20.yüzyılın “ulus-devlet” ve “millet” yaratma sürecinde yaşanan acılar ve verilen mücadeleler üzerinde insanlığın kazanımları olan evrensel değerlerin şekillendirdiği paradigmalara göre, düşünce ve uygulama bütünlüğünü üretebilecek çalışmalardan sonuçlar alınabileceğini görebilmeliyiz. Bu noktada, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, adalet, eşitlik gibi kavramlar dünyasını “vicdan” ekseninde insan için, tüm toplumlar için hayata geçirmeye çalışan sistemin düşünce ve uygulama boyutları içerisinde çözüm modelleri aranabilmelidir. Süreçlerin ortaya çıkardığı kayıplara ve büyük acılara rağmen, Kurtuluş Savaşının kazanılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasında ortak iradeyi ortaya çıkaran ve bu ülkenin gerçek sahipleri olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları içinde Kürtlerin eşit olarak aldıkları yerin öneminin tekrarlanmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Yaşanılan ve devam etmekte olan sorunlar ve acılar, Türkiye’de birlikte yaşama iradesini ve bütünlük ruhunu hiçbir zaman değiştirememiştir. Dolayısıyla çözümün en önemli temel unsurunun, bu ortak iradeye kazandırılması gereken “demokratik zihniyet” olmalıdır diye düşünüyorum. Türkiye demokrasisinin yetersizliği içinde Kürt aydın ve siyasetçilerinin kurumsal yapılar oluşturamamaları, 1980’lerden itibaren de PKK’nın silahlı baskısıyla çoğulcu, demokratik gelişim sürecine devamlılık kazandırılamayışı, Kürt meselesinin çözümünde ve silahlı hareketinin sonlandırılması şartlarının yaratılabilmesinin yanı sıra Türkiye’de demokrasi mücadelesine verilebilecek çok önemli katkıların ortaya çıkışını engellemiştir. AB sürecinin kazanımları, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunun talepleriyle gelişmekte olan demokrasi standartları, meseleye Türkiye demokrasisinin nitelikleri ve derinliği ile bağlantı kurularak yaklaşılması zihniyetinin şekillenme sürecinin yaşanmakta olduğunun söylenilmesi yanıltıcı olamayacaktır. Bu şekillenmede görülen önemli eksikliklerin, ihtiyaç duyulan dinamizmin gerçekleştirilebilmesi için, başta BDP olmak üzere, Kürt aydın ve siyasetçilerine ve bir bütün olarak Kürt demokratlarına çok önemli görevler düşmektedir. Çağımız, demokratik olmayan zihniyet ve yöntemlerin dışlanarak, demokratik siyasetin şekillendireceği mücadeleye güç kazandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Kürt siyaseti, bugün Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin etkili öncülerinden birisi olabilme şansına sahiptir. Türkiye’de yaşayan sağduyu sahibi herkes de, bunun beklentisi içerisindedir. Dolayısıyla Kürt siyasetinin, Türkiye vizyonu çerçevesinde, demokratik siyasi mücadeleye yapabileceği önemli katkılar vardır. Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşme standartlarının yetersizliğinden kaynaklandığı kabul edildiğinde, çözüm sürecinde rol alabilecek önemli ve öncelikli aktörler; TBMM, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve genel olarak toplumsal iradedir. 26 yıl gibi, nesilleri etkileyen çok uzun bir süreçte, yaklaşık 40 bin insanın ölümü, on binlercesinin yaralanması ve sınırsız mağduriyetlerin baş sorumlusu olarak gösterilen PKK’nın, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu üzerinde yarattığı olumsuz psikolojik sonuçlar ve hukuki-meşru olmayan örgütsel kimliği sebebiyle, resmi muhatap olarak kabul edilebilmesinin mümkün olmadığını, BDP ve Abdullah Öcalan dahil herkes bilmektedir. Ancak, PKK’nın şiddete son vererek silah bırakması, silahlı gücün mensuplarına uygulanacak hukuki koşulların düzenlenmesi, bu düzenleme içerisinde lider kadronun yeri, rehabilitasyon ihtiyaçlarının karşılanması gibi düzenlemeler için de devletin dolaylı olarak da olsa Kandil ile temas kurması, dünya pratiklerinde de yaşanan deneyimlerdendir. Burada dikkatleri çekmek istediğim önemli bir husus da şudur: Abdullah Öcalan’ın medyaya yansıyan açıklamalarında da görüldüğü gibi, BDP’nin demokratik sistem dışı, hukukun üstünlüğü ilkeleriyle bağdaştırılamayan hiçbir illegal, yasalar dışı örgütler ve hareketlerle bağlantısının olmaması hususu, meşruiyetin ve toplumsal güvenin önceliklerindendir. SON SÖZ… PKK-İmralı-Kandil üçlüsü, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu “güven” yaratıcı adımların atılmasında oynayabilecekleri rollerin yaratabileceği sonuçları, çok geç kalınmadan değerlendirmek durumundadırlar. Silahın ve şiddetin kullanma tarihi bitmiştir. Artık kan ve gözyaşıyla yol almak mümkün değildir. Zaman, silah ve şiddeti kutsamak değil, demokrasi, diyalog ve barışın ipine sımsıkı sarılma zamanıdır.
Nail Amudi




Bir yanıt yazın