Blog

  • Kalpgahın Reddi: ABD Hegemonyasının Tükenişi ve Türkiye’nin Stratejik Tahkimatı

    Kalpgahın Reddi: ABD Hegemonyasının Tükenişi ve Türkiye’nin Stratejik Tahkimatı

    Günümüz uluslararası sisteminde, bölge ve dünya gerçekliğine dair yazılan her metin, iki temel işlevi aynı anda yerine getirmelidir: Derinlemesine bir analiz sunmak ve geleceğe dönük stratejik bir uyarı niteliği taşımak. Türkiye ve çevresindeki coğrafyada yaşanan jeopolitik mücadele, bu ikili misyonun önemini her zamankinden daha fazla ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın temel argümanı, bölgeyi parçalamaya yönelik ABD ve iş birlikçileri tarafından kurgulanan dış planın büyük ölçüde çöktüğü, İran dahil Asya’daki hiçbir büyük gücün Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasını arzulamadığı ve bu konjonktürde asıl belirleyici olanın Türkiye’nin iç cephedeki kolektif örgütlenme kabiliyeti olduğudur.

    Teorik Çerçeve: Kalpgah, Hegemonya ve Realist Eleştiri

    Mackinder (1904), dünya hakimiyetinin anahtarının Doğu Avrupa ve Batı Asya’yı kapsayan “Kalpgah” (Heartland) bölgesinde olduğunu öne sürerken, bu coğrafyanın kontrolünün küresel dengeyi belirleyeceğini savunur. Türkiye, tam da bu kalpgahın merkezi kuşağında yer almaktadır. Bu klasik jeopolitik önerme, Dugin (1997) tarafından Avrasyacı bir strateji olarak yeniden yorumlanmış; Atlantikçi deniz gücüne karşı Avrasya kara gücünün bütünlüğünün korunması gerektiği vurgulanmıştır. Bu bütünlük, Türkiye gibi bir “kenar kuşak” (Rimland) ülkesinin parçalanmasını, Asya’nın güvenliğine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak kodlar.

    Bu jeopolitik determinizmi anlamlandırmak için Gramsci’nin (1971) hegemonya kavramına başvurmak gereklidir. ABD’nin bölgesel projesinin başarısızlığı, yalnızca askeri direnişle değil, aynı zamanda “rızanın örgütlenememesi” ve “zor aygıtının meşruiyetini yitirmesi” ile açıklanabilir. Walt (2018) ve Mearsheimer (2014) ise liberal uluslararası düzen söyleminin aksine, ABD’nin müdahaleci stratejilerinin yapısal sınırlılıklarını ve büyük güç politikasının trajik doğasını göstererek, tek kutuplu zorlamaların kaçınılmaz olarak yerel direnç ve dengeleme ile karşılaşacağını ampirik olarak ortaya koymuşlardır. Walt (2018), ABD dış politika elitlerinin “iyi niyetli cehennem” yarattığını belirterek, neden bu tür planların sürdürülebilir olmadığını açıklar.

    Analiz: Çöken Planlar, Sınırlı Kalıntılar ve Asya’nın Konumu

    Sahadaki durum, yukarıdaki teorik çerçeveyi doğrulamaktadır. ABD’nin bölgedeki yıkım planları, üç temel nedenden ötürü başarısızlığa uğramıştır: Birincisi, Davutoğlu’nun (2001) “Stratejik Derinlik” doktrininde belirttiği gibi, Türkiye coğrafi ve tarihi olarak merkez ülke konumundadır ve bu merkezin çökertilmesi, domino etkisiyle tüm Asya’yı istikrarsızlaştıracaktır. Bu durum, İran dahil bölgedeki tüm aktörlerin ortak çıkarına aykırıdır. Petras ve Veltmeyer’in (2005) neo-liberal emperyalizm analizi çerçevesinde düşünüldüğünde, bölge devletlerinin ekonomik ve siyasi elitleri için de kontrollü bir istikrar, yıkıcı bir kaostan daha rasyoneldir.

    İkincisi, dış planın yürütücü aygıtları olarak görülen unsurlar stratejik etkisini yitirmiştir. Mearsheimer’ın (2014) devletlerin hayatta kalmak için saldırganlaşabileceği tezi saklı kalmak kaydıyla, PKK gibi vekil yapılar artık “büyük stratejinin” ana taşıyıcısı olmaktan çıkmış, taktiksel kırıntılar seviyesine inmiştir. Benzer şekilde, Körfez’deki bazı siyasi ve ekonomik kalıntılar, artık birer yapısal müttefikten ziyade, çöken planın enkazındaki sınırlı ideolojik uzantılardır.

    Üçüncü ve en kritik husus, Asya’daki güç dengesinin dönüşümüdür. Waltz’ın (1979) yapısal realizminde belirttiği gibi, uluslararası sistemin anarşik yapısında devletler, hayatta kalmak için dengeleme davranışına girer. Bugün Asya’nın yükselen güçleri, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun ikinci bir Sykes-Picot’a sürüklenmesine izin vermeyecektir. Zira böyle bir bölünme, yalnızca bir devletin değil, tüm kıtanın jeopolitik omurgasını kıracak ve güç dengesini geri dönülemez biçimde Atlantik ittifakı lehine bozacaktır. Dugin’in (1997) Avrasyacı perspektifiyle ifade etmek gerekirse, kıyı kuşağının (Türkiye) Atlantikçi güçler tarafından ele geçirilmesi, Avrasya kara gücü için stratejik intihardır. Bu nedenle Asya’nın devlet aklı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünde ve siyasi istikrarında ısrarcıdır.

    NATO Zirvesi: İttifakın Son Taktiksel Zorlaması

    Bu jeopolitik bağlamda, son NATO toplantısı ve çevresinde üretilen gerilim, yapısal bir üstünlükten değil, Walt’ın (2018) deyimiyle “seçkinlerin stratejik hatalarındaki ısrarından” beslenen taktiksel bir zorlamadır. NATO, Waltz’ın (1979) çizdiği ittifak teorisi çerçevesinde, lider güç ABD’nin azalan hegemonyasını tahkim etmek için başvurduğu, fakat meşruiyeti giderek aşınan bir kurumsal araç haline dönüşmüştür. Bu son hamle, başarısız olan büyük stratejinin yarattığı hüsranın ve Asya’daki dengeleyici koalisyonun karşısında duyulan çaresizliğin bir yansıması olarak okunmalıdır.

    Sonuç ve Stratejik Uyarı: Gramsciyen Bir İnşa Çağrısı

    Umutsuzluğa kapılmak için bir neden yoktur; zira yukarıdaki analiz, ABD ve iş birlikçilerinin bölgeye yönelik yıkım planlarının yapısal olarak kaybettiğini göstermektedir. Ancak bu elverişli dış konjonktür, kendiliğinden bir zafer anlamına gelmez. İşte tam da bu noktada, makalenin başında belirtilen “uyarı” işlevi devreye girer. Önemli olan, Türkiye ve Asya’da kolektif liderliğin, örgütlenmenin ve programın doğru şekilde yapılandırılmasıdır.

    Gramsci’nin (1971) “tarihsel blok” ve “organik aydın” kavramları burada yol göstericidir. Dışarıdaki emperyal planın çöküşü, içeride yeni bir toplumsal sözleşme ve kolektif bir irade inşa edilerek kalıcı bir tarihsel bloğa dönüştürülmelidir. Michels’in (1911) uyardığı oligarşik eğilimlerden arınmış, tabana yayılan bir örgütlenme modeli ve bilimsel temellere dayalı bir program, coğrafyanın Türkiye’ye sunduğu stratejik fırsatı kalıcı bir güce tahvil etmenin yegane yoludur. Asya’daki güçler bölünmeye izin vermeyecekse, bu dış koruma kalkanının içerideki stratejik akıl, ortak liderlik ve toplumsal seferberlikle birleştirilmesi, Türkiye’yi yeni dönemin kurucu aktörü haline getirecektir.

    Kaynakça

    · Dugin, A. (1997). Osnovy Geopolitiki (Jeopolitiğin Temelleri). Moskova.
    · Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Ed. & Çev.). New York: International Publishers.
    · Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421–437.
    · Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W.W. Norton & Company.
    · Michels, R. (1911). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. New York: The Free Press.
    · Petras, J., & Veltmeyer, H. (2005). Empire with Imperialism: The Globalizing Dynamics of Neo-liberal Capitalism. Halifax: Fernwood Publishing.
    · Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.
    · Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. New York: McGraw-Hill.

  • Asya’nın Yükselişi ve Türkiye: Çöken Planlar, Yükselen Umutlar

    Asya’nın Yükselişi ve Türkiye: Çöken Planlar, Yükselen Umutlar

    Bugün, bölgesel ve küresel gerçekliğe dair yazılan her satır, ikili bir misyon taşımalıdır: Soğukkanlı bir analiz ve geleceğe dönük bir uyarı. İçinden geçtiğimiz jeopolitik fırtınada pusulayı kaybetmemek için, yalnızca dış tehditleri teşhis etmek yetmez; asıl mesele, Türkiye ve Asya coğrafyasında kolektif liderliğin, örgütlenme kültürünün ve siyasi programın eksiksiz bir şekilde yapılandırılmasıdır. Umutsuzluğa kapılmak için hiçbir neden yoktur, zira sahadaki gerçeklik, algı operasyonlarından çok daha farklı ve Türkiye’nin lehine akmaktadır.

    Yıkım Planlarının Çöküşü ve ABD’nin Kaybı

    Bölgeyi yeniden dizayn etmeye yönelik projeleri kurgulayan ABD ve onun bölgedeki iş birlikçileri, büyük resimde kaybetmiştir. Yalnızca Rusya ve Çin eksenli bir dirençten değil, aynı zamanda bölge halklarının uyanışından ve devletlerin kendi ulusal çıkarlarını önceleyen reflekslerinden söz ediyoruz. Bu noktada kritik bir tespit yapmak gerekir: İran dahil olmak üzere, Asya’daki hiçbir bölgesel güç Türkiye’nin parçalanmasını, istikrarsızlaşmasını veya zayıflatılmasını istemez. Çünkü coğrafi ve siyasi denklemin merkezinde duran bir Türkiye’nin çöküşü, domino etkisiyle tüm kıtayı ateşe atacak bir kaosun habercisidir. Bu tehdidi fark eden aktörler, dışarıdan dayatılan bölünme planlarına karşı bilinçli ya da zorunlu olarak bir duruş sergilemektedir.

    Bugün gelinen noktada, bölgeye yönelik dış müdahale planı büyük ölçüde çökmüş durumdadır. Planın enkazı altında, kısmen PKK gibi maşa yapılar ve Körfez’deki bazı siyasi-ekonomik kalıntılar ile ideolojik kırıntılar varlığını sürdürse de, bunların etkisi sınırlıdır ve stratejik bir sonuç doğurma kapasitesini yitirmişlerdir. Bunlar, artık büyük bir jeopolitik projenin ana unsurları değil, sadece tarihin çöp sepetine atılmayı bekleyen son taktik enstrümanlardır.

    NATO Zorlaması ve Asya’nın Jeopolitik Ağırlığı

    Bu bağlamda, son NATO toplantısı ve çevresinde üretilen gerilim, Batı merkezli düzenin son bir zorlaması olarak okunmalıdır. Türkiye’yi kendi ekseninde tutmak veya ittifak içi tehdit algısı yaratarak disipline etmek amacı taşıyan bu hamleler, stratejik bir üstünlükten değil, taktiksel bir çaresizlikten beslenmektedir. Atlantik ötesinden gelen bu baskıların aksine, Asya’nın yükselen ve belirleyici güçleri, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bir kez daha Sykes-Picot benzeri bir bölünmeye sürüklenmesine izin vermeyecektir. Asya, tarihin bu kritik dönemecinde, paylaşım planlarının değil, paylaşım reddiyesinin kıtası olarak konumlanmaktadır.

    Türkiye’nin İnşası: Kolektif Liderlik, Örgütlenme ve Program

    Bu elverişli dış konjonktür, elbette kendiliğinden bir zafer anlamına gelmez. Dış planların çökmesi, iç yapının sağlamlığı ile taçlandırılmak zorundadır. İşte tam da burada, “önemli olan” vurgusu devreye girer: Türkiye, kolektif liderlik anlayışını kurumsallaştırmalı, tepeden inmeci ve tek adam odaklı modellerden sıyrılarak ortak aklı ve kurumsal işleyişi esas almalıdır. Sivil toplumdan bürokrasiye, siyasi partilerden iş dünyasına kadar örgütlenme ağları güçlendirilmeli; en önemlisi, günü kurtaran popülist söylemlerin ötesinde, bilimsel ve gerçekçi bir program etrafında toplumsal seferberlik başlatılmalıdır.

    Umutsuz olmamak gerekir. Çünkü tarih, coğrafyanın tapusunun dış güçlere asla verilmediğini defalarca yazmıştır. ABD ve iş birlikçilerinin kurguladığı yıkım planları kaybetmiştir. Şimdi sıra, bu jeopolitik boşlukta Türkiye’nin kendi hikayesini, kendi liderliği, örgütlü halkı ve doğru programıyla yazmasındadır. Asya’nın devlet aklı Türkiye’nin yanındadır; yeter ki biz kendi içimizdeki dağınıklığı toparlayalım.


    Kaynakça

    Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. İstanbul: Küre Yayınları.

    Dugin, A. (1997). Osnovy Geopolitiki (Jeopolitiğin Temelleri). Moskova.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Ed. & Çev.). New York: International Publishers.

    Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421–437.

    Mearsheimer, J. J. (2014). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W.W. Norton & Company.

    Michels, R. (1911). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. New York: The Free Press.

    NATO. (2022). NATO 2022 Strategic Concept. Brüksel: NATO Public Diplomacy Division.

    Petras, J., & Veltmeyer, H. (2005). Empire with Imperialism: The Globalizing Dynamics of Neo-liberal Capitalism. Halifax: Fernwood Publishing.

    Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. New York: Farrar, Straus and Giroux.

    Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. New York: McGraw-Hill.

  • 33 YIL GEÇTİ   ADALET MADIMAK’a   UĞRAMADI

    33 YIL GEÇTİ ADALET MADIMAK’a UĞRAMADI

    33 yıl önce,Sivas Madımak Oteli’nde yükselen alevlerde sadece canlarımızı mı kaybettik!  Çok sesli  bir toplum olarak bir arada yaşama umudumuzu kaybettik.Amaçları  aydınlığı karartmaktı…

    O sırada Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ydu.Aziz Nesin,Karamollaoğlu’nun “Gazanız mübarek olsun”diye bağırarak saldırganları kışkırttığını söylemişti, gazeteler de yazmıştı.

    Sivas Katliamında 124 kişi hakkında dava açıldı.33 kişi idam cezasına çarptırıldı, sonra bu cezalar ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.

    Sanık avukatlarından bazıları sağ partilerde milletvekili ve bakanlık pozisyonlarına geldi ve zamanla hapisteki kişi sayısı 33’e düştü.

    Beş sanığın davası ise 2012’de zaman aşımı nedeniyle düşürülen,Sivas Katliamı davası 20 yıl 2014’te za sonra zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı.

    Mahkeme Başkanı,“İnsanlık suçunda zaman aşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi.

    Recep Tayyip Erdoğan “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı,Sivas’a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı’nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum.”dedi.

    14 Eylül 2023’te çıktı. Mahkeme heyeti, davanın düşmesine karar verdi.

    Olayları yaşayan  Lütfi Kaleli’nin ağzından dinledim ve sizlere aktarıyorum olduğu gibi.

    Türkiye yazarlar sendikası  4 şubat 1974 günü bir araya gelen 70 şair ve yazar tarafından kuruldu. Sendikanın amacı, yazarlığı meslek edinmiş kişilerin emeğini korumak; hukuki açıdan sosyal kültürel ekonomik temel hak ve özgürlüklerini savunmaktı.

    Bir yıl sonra genel başkanlığa Aziz Nesin getirildi.Ben de ilk üyelerden birisiydim.7 kişiden oluşan yönetim kurulu her cuma günü toplanıyor,neler yapılacağının kararını alıyordu.Bu çalışmalar ve Türkiye Yazarlar Sendikası hem Türkiye’de hem diğer ülkelerde tanınmaya başlamıştır.

    Aziz Nesin Türkiye Yazarlar Kurulu Üyelerine basın kartı verilmesi girişiminde bulundu. İlk basın kartı olan üyelerden bir tanesi de bendim.

    Aziz Nesin her konuda titiz bir insandı.Cuma toplantılarına önceden gelir,sekreterden önceki çalışmalarla ilgili bilgi alır,gündem maddelerini oluşturur,saat 18 olunca”kızım o kapıyı kapat” der,yaşınız,mevkiniz ne olursa olsun,zamanında gelmeyenleri azarlar, ”zamanımızı yemeye hakkınız yok”derdi.”konu hakkında gevezelik yapamayacaksınız ,öz konuşacaksınız” deyip bir saatlik toplantıda konular biter,alınan kararlar deftere yazılır, imzalanır ve toplantı bitirilirdi.

    Türkiye Yazarlar Sendikası,demokratik kitle örgütlerinin kültürel etkinliklerine de katkıda bulunuyordu.

    CHP li belediyeler düzenledikleri etkinliklere konuşmacı olarak Aziz Nesin ve Yaşar Kemal i davet ediyorlardı,o zaman onlar her yere yetişemediğinden bizim gibi ünlü olmayan şair ve yazarlar da konuşmacı olarak katılmaya başladı.

    Aziz Nesin kitabı satılanlar listesinin başında yer alıyordu.Telif hakkı olarak %25 alıyordu ve o parayı da yoksul çocukların bakım ve eğitimi için harcıyordu.Çatalca’da 51 bin 600 metre kareden oluşan 4 arazi satın aldı.Kimsesiz çocukları barındırmak eğitmek,beslemek ve yetiştirmek amacıyla 1 milyon 700 bin lira harcayarak yapılan öğrenci yurdu 1975 yılında  bitirildi ve 1977 yılında 50 öğrenci yetiştirilmeye başlandı.

    Bir gün bu yurdu ziyarete gittiğimde eline tabak almış,öğrencilerle birlikte yemek sırasına girmişti.Yemeğimizi yedikten sonra tabaklarımızıo bulaşığa kendimiz ötürmüştük.Çocukların dedesiydi.

    Aziz Nesin 1976 dan 1985 yılına kadar hiç aksatmadan her yıl Nesin Vakfı Yıllığı çıkardı. Bunun geliri de yurttaki çocuklara harcanıyordu.

    1980 darbesinde sendika kapatıldı.1989 da başkanlığa Oktay Akbal ondan sonra da ben başkanlığa getirildim.

    1 Temmuz da sivas da 1500 kişilik bir kültür merkezinde Aziz Nesin ve pek çok yazarın katıldığı Pir Sultan Abdal anma programı yapıldı.

    2 Temmuz 1993 kahvaltıdan sonra kitaplarımızı imzaladık.Öğleden sonra bir muhabir Aziz Nesin e sorular sorarak kışkırtmaya çalıştı.Koruması olan Mehmet Komiser Aziz Nesin’i alarak Madımak Oteli’ne götürdü.

    Daha sonra cuma namazından çıkan yobaz sürüsünün oteli basarak konseri engelledikleri, Atatürk Büstünü kırıp,insanları yaraladıkları söylenerek,can güvenliğimiz için bizi Madımak Oteline aldılar.

    Otele dolan yobaz sürüsü”Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu,Sivas’ta yıkılacak,Şeriat gelecek, Sivas Aziz Nesin’e Mezar olacak” diye sloganlar atarak camı çerçeveyi indirdiler.

    Biz Üst katlara çıkmaya başladık.Gençler kırılan sandalye parçalarını alıp merdiven başında beklemeye başladılar.

    Hedefleri Aziz Nesin olduğu için onu korumamız gerekiyordu.Ben onu odasından alıp dördüncü kattaki penceresi olmayan bir odaya götürdüm.Odada hanımlar vardı.Aziz Nesin’i aralarına aldılar,ben de kapıda beklemeye başladım.

    Saldırganların sayısı binleri aştı ve ellerindeki bidonlardan etrafa benzin dökmeye başladılar.

    Oteli alevler sarmaya başladı ve merdivenlerden gelen çığlık sesleri 3-5 dakika sonra kesildi.Biz hala o küçük odadaydık.Duman kapının altından girmeye başlayınca nefes alamaz olduk ve Aziz Nesin yığılıp kaldı.”Beni yatağa taşı,yobazlara kötü bir ceset göstermek istemiyorum”dedi.

    Penceresi kırık olan yan odaya geçtik alevler ve dumanlar arasında.Kırık pencereden hava almaya çalışıyorduk.İmdat diye bağırdım“çatıya çıkın”dediler“ama alevlerden çıkamıyoruz, karşıdaki itfaiye bizi alsın” dedim.

    İtfaiye merdiven uzattı,önce Aziz Nesin’i indirmeye çalışırken birisi onu tanıdı: ”kurtarma  onu,esas ölecek hayvan o işte”dedi.Cafer Erçakmak demir çubukla bize saldırmaya başladı. Bir pols onu engellemeye çalışırken küfürbaz biri Aziz Nesin’i savurdu ve merdivende asılı kaldı.O itfaiye eri tekme tokat girişti Aziz Nesin’in ağzı burnu kan revan içinde kaldı. 

    Başka bir polis kurtardı.Arabaya bindirilirken yine bir polis tarafından saldırıya uğradık ve komiser bizi kurtarıp hastaneye getirdi.Ciğerlerimizi temizlediler.

    Başka insanlar da getirilmişti ama 35 kişi bizim kadar şanslı değildi.Yanarak ve dumandan boğularak hakkın rahmetine kavuşmuşlardı.

    Sivas dışından gelen Aczmendi,hizbullah ve İBDA-C( Türkiye’de şeriat esasına dayalı bir devlet düzeni kurmayı amaçlayan yasadışı silahlı bir örgüttür)gibi islamcı Terör Örgüt Militanları Refah Parti Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu tarafından iki gün önceden karşılanmış,93 öğrenci yurdu bunlara tahsis edilmiş,misafir etmiş,olay günü onları desteklemiş ve olaydan sonra katiller ”en büyük başkan bizim başkan diyerek ”göklere çıkarmışlardı…

    Başkan Temel Karamollaoğlu bu olaydan sonra ödüllendirilmiş ve milletvekili seçilmişti. Katillerin avukatlığını ise zamanın Adalet Bakanı Şevket Kazan yapmıştı.

    Hastaneden Ankara’ya getirilen Aziz Nesin katliamı anlatırken bir gazetecinin ”Türkiye bir Cezayir ve İran olabilir mi?” sorusuna verdiği cevap da”Bu olaylar devam ederse, Türkiye şeriatla yönetilen gerici bir Türkiye olur.”demişti.

    NOT:Türkiye’de yaşarken Kadıköy’de yazarlar ve şairlerin her perşembe yaptıkları toplantılara katılıyordum.Bu gidişimde de arkadaşlarımı ziyaret edeyim hem de o toplantıdan nasibimi alayım diye düşünmüştüm.İstesem denk getiremem Madımak olaylarını Aziz Nesin in yanı başında birebir yaşayan değerli gazeteci ve yazar Lütfi Kaleli hocamızdan Madımak olaylarını dinledim ve rica ederek notlarının resmini çektim.Benim için unutulmaz olan bu notları toparlayıp sizlerle paylaşıyorum ,bir sayfasını da orijinal el yazısıyla koyacağım.

    Bana bu notları hediye ettiğiniz için binlerce teşekkürler Sayın Lütfi Kaleli…

    Ölenler  öldüğü ile kaldı,suçlular elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor aramızda…Adalet bunun neresinde…

  • NATO Yasaklarına Karşı Sivil İtaatsizlik Eylemi Önerisi ve Bütünleşik Miting Çağrısı*

    NATO Yasaklarına Karşı Sivil İtaatsizlik Eylemi Önerisi ve Bütünleşik Miting Çağrısı*

    * Bu çağrı, 2 Temmuz 2026 günü Özgür Özel’e, HKP Genel Sekreter Yardımcısı Sait Kıran’a, İYİ Parti kurumsal e-posta adresine, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’a, TKP Merkez Komitesi üyesi Ali Ufuk Arıkan’a, bazı milletvekillerine ve siyasi parti genel başkanlarına gönderilmiştir.

    Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Halkın Kurtuluş Partisi’ne, İYİ Parti’ye, Türkiye Komünist Partisi’ne ve Bütün Muhalefet Partilerine:

    Ankara’da gerçekleştirilecek NATO toplantısı gerekçesiyle, henüz toplantı başlamadan uygulanmaya başlanan ve yurttaşların birçok temel hak ve özgürlüğünü ortadan kaldıran yasaklar kamuoyunun bilgisi dahilindedir.

    Bu yasaklardan bir tanesi de şehir merkezinden uzakta olan ve NATO toplantısıyla bir ilgisi olmayan Kentpark ve CEPA alışveriş merkezlerinin açık otoparklarının, 29.06.2026 ile 10.07.2026 tarihleri arasında kullanılmasının valilik tarafından yasaklanmasıdır. Buna karşın, kapalı otoparklarla ilgili herhangi bir yasaklama kararı yoktur.

    ‘Devlet aklı’ ile akıllanmamış olanlar için bu yasağın anlamı gayet açıktır: Şehir merkezinden uzakta olan ve NATO toplantısıyla ilgisi olmayan bu iki alışveriş merkezinin açık otoparkları, toplantıya katılacak heyetlerden canı AVM gezmek isteyebileceklerin ‘keyfi’ için valilik tarafından özel otopark olarak tahsis edilmiştir.

    Bu tekil yasağın hukuki değil, tamamen keyfi olduğu -NATO’nun niteliği ile ilgili bütün tartışmalardan ve getirilen yasakların tamamının hukukiliğinin sorgulanmasından bağımsız olarak- apaçık ortadadır.

    Bu doğrultuda;

    1- 21 Mart 2025 tarihinden bu yana birçok defa “Kanunsuz emir varsa barikatı yıkar geçeriz.” sözleriyle sivil itaatsizlik çağrısı yapan Özgür Özel’in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi’ne,

    2- 26 Haziran’da X üzerinden yaptıkları açıklamada “Zalimin zulmüne karşı çıkma olasılığı vardır diye insanların yaşamını zindana çevirmek, insanları özgürlüğünden etmek; efendileri ABD ve AB Emperyalistlerinden aldıkları meşruiyet ile kendilerini var eden AKP’giller’in zalimliğidir. Halkın Kurtuluş Partisi olarak; AKP’giller’in bu zalimliklerini protesto ediyoruz. Bu zalimliğe karşı mücadele etmek halksever, vatansever ve insan olmanın gereğidir.” ifadelerine yer veren Halkın Kurtuluş Partisi’ne,

    3- 27 Haziran’da düzenledikleri Bayrak Mitingi’nde “Sahte kavgaları ve suni krizleri bir kenara bırakıyor, ‘Bütünleşik Muhalefet’ anlayışını savunuyoruz.” cümlesini sarf eden Müsavat Dervişoğlu’nun liderliğindeki İYİ Parti’ye,

    4- 27 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilen toplantıda, valiliğin yasaklama kararlarıyla ilgili olarak “Hangi önlemi alırlarsa alsınlar. Bu halkın bundan 100 yıl önce kendisini kanıtlamış yüreği ve iradesine kimse boyun eğdiremez.” sözleri Genel Sekreter Kemal Okuyan tarafından sarf edildiği için Türkiye Komünist Partisi’ne ve

    5- Bütün muhalefet partilerine

    ÖNERİMİZ ve ÇAĞRIMIZDIR:

    Eğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine yönelik bu yasaklamalara karşı daha etkili ve güvenli bir eylem planınız yok ise (veya planlanan diğer eylemlere ek olarak); valiliğin hukuksuz yasaklama kararına karşı ve yasak süresi boyunca (Örn: Her gün 18:00-20:00 arasında) halkımızın Kentpark ve CEPA alışveriş merkezlerinin açık otoparklarını araçlarıyla dolduracağı bir sivil itaatsizlik eylemi çağrısı ve belirlenecek bir gün için de aynı yerde bütünleşik bir miting çağrısı yapın. Hukuksuz ve keyfi uygulamalara karşı halkımıza hep birlikte öncülük edin.

    Valiliğin keyfi ve gayrimeşru yasağını tanımayan böyle bir kitlesel eylem;

    • Yasakların keyfiliğini ve iktidarla halk arasındaki çelişkiyi net bir şekilde teşhir edecek,
    • Olası bir polis müdahalesinde müdahalede bulunan polisleri bu çelişkiyle yüzleştirecek,
    • Türlü sebeplerle bir araya gelemeyen muhalefetin, iktidara karşı yurttaşların haklarını savunma (müdafaa-i hukuk) zemininde bir araya gelmesini ve hep birlikte iktidarın çizdiği sınırlar dışına çıkma iradesi göstermesini sağlamış olacak ve
    • Henüz bir duyarlılığı veya farkındalığı olmayan yurttaşlar da dahil olmak üzere bütün Türkiye’nin dikkatini bu konuya çekecektir.

    Eylemlerin araçlarla gerçekleştirilecek olması; daha az kişiyle daha geniş bir alana yayılma ve kornalarla güçlü bir ses çıkarma gibi imkanlar sunmanın yanında, yurttaşların güvenliği açısından da koruyucu bir kalkan vazifesi görecektir.

    Ayrıca, gerçekleştirilecek bütünleşik mitingle 5 Temmuz’da Tandoğan Meydanı’nda düzenleyeceği mitingi valiliğin yasaklama kararıyla engellenen TKP’nin karşı karşıya kaldığı engel de bütün muhalefetin elbirliğiyle aşılmış olacaktır.

    Bütün muhalefet partilerine ve kamuoyuna saygıyla duyurulur.

  • HUKUK ÖLDÜ..

    HUKUK ÖLDÜ..

    MADIMAK…

    Son satırlarda yazacağımı başta yazayım;

    Ülke hiçbir zaman bu denli Adaletsiz..

    Eğitimsiz…

    Ve!..

    Terbiyesiz olmamıştı…

    ***

    Şair, yazar gazeteci Aziz Nesin öldü gitti..

    Yakılmak istendiği  “Madımak Davası” hálá sırrını koruyor hatta davaları devam ediyor..

    ***

    Dövülerek öldürülen gazeteci Metin Göktepe davası faili meçhulde…

    ***

    İnsanlar ölüp gidiyor, kuşaklar değişiyor, olaylar unutuluyor, sanıklar,

    tanıklar toprak oluyor, hákimler-savcılar emekliye ayrılıyor, kanunlar değişiyor, ama davalar bitmiyor…

    *** 

    Bu iktidarın heybesindeki en korkunç..

    En utanılacak olayı budur…

    Bugün;

    İlk dönemlerinde tutuklananların tamamı serbest..

    ***

    Yapanlar kindar ve dindar sayıldığı için terör olayı sayılmıyor…

    Yani, insanlık 33 yıldır cayır cayır yanıyor…

    *** 

    İstismarın haddi hesabı yok say say bitmez…

    Utanan var mı?

    Hukuk çöktüğü zaman her şey çöker…

    Devlet bile…

    ***

    İzliyorsanız; çetelere, İslami terör örgütlerine karışanların çoğu daha önce salıverilmiş kimseler.

    Suçlular, suç işlemeye devam ediyorlar…

    *** 

    Yüzlerce yıl hapis istemi ile yargılanan…

    Etkin pişmanlıktan yararlanan;

    Sanıklar, her sabah ellerini kollarını sallayarak mahkemelerden çıkıp gidiyorlar…

    ***

    Korumalar eşliğinde ve kahraman edasıyla..

    ***

    Eğer hukuk işleseydi, siyasi ahlaksızlıklar cezalandırılacaktı ve ülkede bu denli hırsızlık, vurgun-soygun siyasi ve sosyal ahlaksızlık olmayacaktı…

    *** 

    Bu iktidarın övüneceği şeylerin başında onlarca APO..

    Binlerce “beşli çete” yaratması..

    Onlarla dirsek temasında olmasıdır…

    *** 

    6 yıl sonra Madımak katliamı davası zaman aşımına uğrayacak, dava düşecek…

    Yapanın da yaptıranın da yanına kar kalacak…

    ***

    Sonra?

    *** 

    Türkiye hukuk devletidir, ne demekse:

    Türkiye yargı ülkesidir..

    Diye üfür…

    Madımak katilleri Almanya’da

    15 Temmuz çakma darbe girişimi komutanları ABD’de…

    *** 

    Herkes biliyor yerlerini yurtlarını…

    Cumhur İttifakı

    MİT

    Genelkurmay…

    Al!

    Almıyorlar…

    Getir!

    Getirmiyorlar…

    *** 

    Hatay’da deprem yıkıntılarına yaptıkları makyaj gibi..

    Süslenmiş Ankara’da 

    NATO toplantısı protestocuları hapiste…

    *** 

    Şimdi bunları yazdım diye bana provokatör diyeceklerdir…

    Oysa provokatör kendini vatanın bekçisi sayan, hurafeler ve efsanelerle beyni yıkanmış, uygar olmak istemeyen, kaba kuvvetten başka zenginliği olmayan, 

    ilkel tutkularla yaşayan, gördüğü her aydınlık düşünceyi öldürmek isteyen, çağdışı bu yaratıklardır…

    ***

    Bakın etrafınıza sayıları hiçte az değildir…

    Madımak’ta 15 Temmuz da en öndeydiler..

    ***

    Yanlarında bozkurtbaşı ve takımı…

    Sözde; Milliyetçi..

    Delikanlı…

    Yiğit…

    Ve sözde vatan sevdalı…

    *** 

    Sevsinler!..

    ***

    El ele verdiler, sayelerinde;

    Vatan toprakları satıldı…

    Bayrak yırtıldı…

    Halk karpuz gibi ikiye bölündü…

    Demografik yapı gibi 

    TürkMilleti’nin 

    onurlu DNA’sı da bozuldu…

    ***

    Şimdi!

    ***

    Madımak failleriyle 15 Temmuz darbe kalkışması organizatörlerinin çocukları mecliste ve yargı organlarında.,

    Ülkeyi yıkmaya ve yakmaya devam ediyorlar…

    *** 

    Yazın bir kenara bu iki yıl içinde bunlardan kurtaramazsak ülkeyi, en az 30 sene daha:

    Yakmaya, yıkmaya devam edecekler…

    *** 

    Madımak şehitlerini saygı ve minnetle anıyoruz…

    Ruhları şad mekanları cennet olsun…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 02.07.2026 12.32

  • Aynı Ateşin İki Alevi

    Aynı Ateşin İki Alevi

    2 Temmuz Sivas ve 5 Temmuz Başbağlar için Ağıt ve And

    Sefa Yürükel

    Temmuzun bağrında üç gün arayla
    Aynı ateş düştü Anadolu’ya
    Madımak’ta canlar yanarken alaz alaz
    Başbağlar’da mermi yağdı körpe kıza
    Aynı karanlık el çizmişti rotayı
    Aynı Gladyo sürmüştü piyonları
    “İntikam” dediler, iğrenç bir yalan
    Oysa ikisi de aynı tezgâh, aynı plan

    Sivas’ta ozanlar, pirler, dervişler
    Muhlis Akarsu elinde sazı
    Hasret Gültekin türkü söylerken
    Nesimi Çimen, Edibe Sulari
    Ateşle sınandı insanlıkları
    Ve Başbağlar’da adı sanı bilinmez
    Ayşe, Fatma, Mehmet, körpe bebekler
    Köy meydanında sıra sıra dizildi
    Aynı acıya kurban gitti bedenler

    Biri yobaz eliyle yaktı ateşi
    Diğeri bölücü tetik çekti sinsice
    Ama aynı merkez besledi her ikisini
    Aynı karanlık akıl yazdı bu senaryoyu
    Kardeşi kardeşe kırdırtmak
    Sonra “rövanş” deyip kini biledirtmek
    Bu alçak oyunu gördük biz
    “İntikam” diyen dilleri lanetliyoruz

    Çünkü Alevi töresi emreder bize
    Mazlumun kimliğine bakılmaz diye
    Hünkâr Hacı Bektaş “Yetmiş iki milleti
    Bir gör, aynı nazarla bak” buyurdu
    Pir Sultan zulme başkaldırdı
    Zalimin maskesini sormadı
    İster cübbe giysin ister puşi taksın
    Zulüm zulümdür, katil katildir
    Ve biz her mazlumun yanındayız

    Ey Sivas’ın yitik canları
    Muhlis’in türküsü, Hasret’in nefesi
    Size söz veririz burada
    Sizin hatıranızı rehin aldırmayacağız
    Hiçbir terör örgütü sizin adınıza konuşamaz
    Ve ey Başbağlar’ın masum köylüleri
    Sessiz sedasız göçen nineler, bebeler
    Biz biriz, acımız birdir
    Katillerimiz aynı karanlığın farklı kollarıdır
    Hiçbirini affetmeyecek, hiçbirini unutmayacağız

    Bugün burada and içeriz
    İki Temmuz’u Beş Temmuz’dan ayırmayacağız
    Madımak’ın ateşini Başbağlar’ın mermileriyle
    Aynı anıta kazıyacağız
    Otuz üç artı otuz üç can
    Altmış altı yıldız olup göğe yükselecek
    Ve biz anmalarda hep bir ağızdan
    Hem ozanın türküsünü hem köylünün ağıtını
    Birlikte söyleyeceğiz

    Kalk ey Anadolu’nun kadim vicdanı
    Kır zincirlerini ayrıştırma oyunlarının
    Bak, aynı ateşin iki aleviyiz
    Biri kavurdu yüreğimizi, diğeri deldi bağrımızı
    Ama ikisi de aynı cehennemden sıçradı
    Şimdi zaman bir olma zamanıdır
    Sivas’ın küllerinden Başbağlar’ın sessizliğine
    Bir insanlık çağrısı yükseltme zamanıdır

    Ve bilsin karanlık odaklar
    Bölemeyecekler bizi, birleştirecekler
    Acıyı ayrıştıran her söze inat
    Biz Sivas’ı da Başbağlar’ı da
    Aynı yürekte, aynı adalet öfkesinde
    Aynı insanlık umudunda buluşturacağız
    Çünkü biliriz:
    Bir olamayan karanlığa yenilir
    Biz bir olacağız ve o karanlığı dağıtacağız

    Andolsun.

  • AYNI ATEŞİN İKİ ALEVİ: 2 TEMMUZ SİVAS VE 5 TEMMUZ BAŞBAĞLAR KATLİAMLARININ ORTAK ANILMASI ÜZERİNE ALEVİ TÖRESİ VE İNSANLIK ÇAĞRISI

    AYNI ATEŞİN İKİ ALEVİ: 2 TEMMUZ SİVAS VE 5 TEMMUZ BAŞBAĞLAR KATLİAMLARININ ORTAK ANILMASI ÜZERİNE ALEVİ TÖRESİ VE İNSANLIK ÇAĞRISI

    Acılar Arasında Ayrım Yapmanın Karanlık Stratejisi

    1993 yılının Temmuz ayında, üç gün arayla işlenen iki büyük insanlık suçu, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihine kanla kazınmakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal hafızaya da stratejik bir tuzak olarak yerleştirilmiştir. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri sırasında Madımak Oteli’nde 33 Alevi aydın, sanatçı ve yurttaşın vahşice katledilmesi ile 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Başbağlar köyünde PKK terör örgütü tarafından 33 sivil köylünün kurşuna dizilmesi, aynı kontra-gerilla stratejisinin ikiz vecheleri olarak tezahür etmiştir. Ne var ki, bu iki katliamın birbirinin “rövanşı” olarak sunulması, karanlık operasyonun en sinsi boyutunu oluşturmaktadır. PKK terör örgütünün “Sivas’ın intikamını Başbağlar’da aldık” şeklindeki iğrenç propagandası, hem Madımak şehitlerinin aziz hatırasına yapılmış bir hakaret, hem de Başbağlar’ın masum köylülerinin acısını istismar eden alçakça bir tezgâhtır. İşte tam da bu noktada, Alevi toplumuna düşen tarihsel ve vicdani sorumluluk, bu ayrıştırma oyununu bozmak ve her iki katliamın kurbanlarını ortak bir hafızada, aynı adalet talebiyle buluşturmaktır.

    Aynı Gladyo, İki Farklı Operasyonel Kol

    Sivas ve Başbağlar katliamları, ilk bakışta taban tabana zıt ideolojik kampların ürünü gibi görünmektedir. Sivas’ta radikal dinci grupların mobilize edilmesiyle Alevi aydınlar hedef alınmış, Başbağlar’da ise etnik bölücü terör örgütü PKK eliyle Sünni köylüler katledilmiştir. Bu görünüşteki zıtlık, kontra-gerilla stratejisinin “makas stratejisi” olarak adlandırılan klasik uygulamasıdır: Toplumu oluşturan farklı kesimleri eşzamanlı olarak radikalleştirip birbirine karşı kışkırtmak ve merkezdeki ılımlı, uzlaşmacı geniş toplumsal kesimi iki uç arasında sıkıştırarak etkisizleştirmek.

    Derinlemesine incelendiğinde, her iki katliamın da aynı merkezden yönetildiğini gösteren çok sayıda kanıt mevcuttur:

    · Zamanlamanın eşgüdümü: İki katliam arasındaki beş günlük süre, birinin diğerine “spontane” bir tepki olarak sunulmasına imkân tanıyacak, fakat aynı zamanda toplumsal infiali en üst düzeye çıkaracak biçimde hesaplanmıştır. Sivas’ın yaraları henüz sarılmamışken Başbağlar’ın vurulması, etnik ve mezhepsel temelli bir iç savaş dinamiğini tetiklemeye yöneliktir.
    · Güvenlik zafiyetlerinin örtüşmesi: Sivas’ta Madımak Oteli kuşatma altındayken güvenlik güçlerinin pasif kalması, itfaiyenin geç intikal etmesi ve takviye güç çağrılmaması ile Başbağlar’da saldırının gerçekleştiği bölgede “güvenlik” boşluğunun bulunması, her iki olayda da kontrollü bir ihmal zincirinin varlığına işaret etmektedir.
    · Psikolojik harp senaryosunun bütünlüğü: Sivas’ın ardından Başbağlar’ın “rövanş” olarak servis edilmesi, sanki önceden hazırlanmış bir senaryonun parçasıymışçasına, medyada ve siyasi söylemde iki olay arasında doğrudan bağlantı kuran yorumların dolaşıma sokulması, profesyonel bir algı yönetimi operasyonunun varlığını göstermektedir.
    · Soruşturmaların akim kalması: Her iki katliamda da yürütülen soruşturmaların engellenmesi, sorumluların korunması ve delillerin karartılması, devlet aygıtı içinde aynı illegal yapılanmanın nüfuzunu sürdürdüğünü kanıtlamaktadır.

    Bu veriler ışığında açıkça görülmektedir ki; Sivas’ta Madımak Oteli’ni ateşe veren gerici yobaz güruhunu sokağa döken illegal ağ ile Başbağlar’da PKK militanlarına lojistik, istihbarat ve operasyonel destek sağlayan derin yapılanma, aynı Gladyo’nun iki farklı operasyonel koludur. Biri inanç sömürüsünü, diğeri etnik ayrılıkçılığı kullanarak aynı ateşi Anadolu’nun iki ayrı noktasında yakmıştır.

    PKK’nın “İntikam” Propagandası: Bir İnsanlık Suçunun İstismarı

    PKK terör örgütünün Başbağlar katliamını “Sivas’ın intikamı” olarak sunması, yalnızca tarihsel gerçeklerin çarpıtılması değil, aynı zamanda her iki katliamın kurbanlarına karşı işlenmiş ikinci bir insanlık suçudur. Bu iğrenç propaganda üç katmanlı bir istismar içermektedir:

    Birincisi, Sivas’ta yitirilen 33 canın hatırasını rehin almaktadır. Pir Sultan Abdal’ın “Gelin canlar bir olalım” çağrısını sazıyla taşıyan Muhlis Akarsu’nun, Anadolu’nun kadim ezgilerini derleyen Hasret Gültekin’in, ozanlık geleneğinin yaşayan çınarları Nesimi Çimen ve Edibe Sulari’nin ve diğer tüm Madımak şehitlerinin aziz hatırası, hiçbir etnik bölücü terör örgütünün meşruiyet kılıfı olamaz. Bu ozanlar hayattayken zalimin her türlüsüne karşı durmuş, insan sevgisini, barışı ve kardeşliği savunmuşlardır. Onların anısına sahip çıkmak, tam da bu nedenle, sivil halka yönelik her türlü şiddeti reddetmeyi gerektirir.

    İkincisi, Başbağlar’da katledilen 33 masum köylü olarak kadın, çocuk, yaşlı demeden köy meydanında kurşuna dizilen bu insanlar, PKK’nın etnik faşist ideolojisinin kurbanlarıdır. Onların ölümünü “rövanş” olarak adlandırmak, katliamı meşrulaştırmak anlamına gelir ki bu, en hafif ifadesiyle insanlık dışıdır. Başbağlar’ın köylüleri, Sivas’ta ateşi yakanlarla aynı karanlık güçlerin hedefi olmuşlardır; onların katilleri ile Sivas’ın failleri aynı kontra-gerilla yapılanmasının farklı enstrümanlarıdır.

    Üçüncüsü, Türkiye’deki insanları birbirine düşman etmeyi amaçlamaktadır. “Alevilere yapılana karşılık Sünnilere saldırıldı” şeklindeki algı operasyonu, etnik ve mezhepsel temelli bir iç savaşın fitilini ateşlemeye yöneliktir. PKK, bu propaganda ile hem Sünni Türkleri Alevilere karşı kışkırtmayı, hem de Alevileri kendi siyasi projesine eklemlemeyi hedeflemiştir. Oysa gerçek, her iki katliamın da Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve Türk milletinin bütünlüğünü hedef aldığıdır.

    Alevi Töresi ve İnancının Gereği: Ayrımsız Adalet ve İnsana Sahip Çıkmak

    Alevi inancının ve töresinin temelinde, insanı yaratılmışların en şereflisi olarak gören ve her türlü ayrımcılığı reddeden evrensel bir adalet anlayışı yatar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Yetmiş iki milleti bir gör, aynı nazarla bak” öğüdü, yalnızca hoşgörü çağrısı değil, aynı zamanda insanlar arasında etnik köken, inanç, mezhep farkı gözetmeksizin hakkaniyetle davranmayı emreden bağlayıcı bir ahlaki ilkedir. Pir Sultan Abdal’ın zulme karşı direnişi, zalimin kimliğine bakmaksızın haksızlığa karşı durmayı gerektirir.

    Bu ilkeler ışığında, Sivas katliamını anarken Başbağlar’ı görmezden gelmek veya Başbağlar’daki ölümleri “onların sorunu” olarak değerlendirmek, Alevi töresine açık bir ihanet teşkil eder. Eğer insana sahip çıkmakta seçici davranırsak, “bizim ölümüze yanıp sizin ölünüze sessiz kalırsak”, Hünkâr’ın dergâhında yüzümüz kalmaz. Madımak’ta yitirdiklerimizin kemiklerini sızlatırız. Çünkü onlar, yalnızca Alevi oldukları için değil, insan oldukları, düşünce özgürlüğünü savundukları, zalime başkaldırdıkları için katledildiler. Başbağlar’da katledilenler ise, etnik bir projenin masum hedefleri oldukları, sıradan köylüler olarak stratejik bir planın piyonu haline getirildikleri için öldürüldüler. Her iki durumda da kurbanlar masum, katiller ise aynı karanlık aklın taşeronlarıdır.

    Alevi yolu, mazlumun yanında zalimin karşısında durmayı şart koşar. Mazlumun kimliğine bakılmaz. Başbağlar’ın köylüleri de en az Sivas’ın ozanları kadar mazlumdur. Onların acısını sahiplenmek, Alevi inancının “eline, beline, diline sahip ol” düsturunun doğal bir uzantısıdır; çünkü diline sahip olmak, acılar arasında ayrım yapmamayı, her mazlumun sesi olmayı gerektirir.

    Birlikte Anmanın Stratejik ve Vicdani Zorunluluğu

    Sivas ve Başbağlar katliamlarının birlikte anılması, yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda kontra-gerilla stratejisini boşa çıkarmanın en etkili yollarından biridir. Zira bu strateji, tam da acıların ayrıştırılması, mağdurların birbirine rakip hale getirilmesi ve ortak insanlık bağının koparılması üzerine kuruludur. Eğer birileri Aleviler olarak, “Sivas bizim acımız, Başbağlar onların acısı” derse, Gladyo’nun istediğini yapmış, onun oyununu sahnelemiş olur.

    Oysa yapılması gereken, her 2 Temmuz’da Madımak önünde toplanırken, kürsülerden yalnızca Muhlis Akarsu’nun, Hasret Gültekin’in, Nesimi Çimen’in değil, Başbağlar’da katledilen Ayşe’nin, Fatma’nın, Mehmet’in, yaşlı ninelerin, bebeklerin de isimlerini okumak; onların fotoğraflarını taşımak ve “Sivas’ın ateşiyle Başbağlar’ın mermileri aynı elden çıktı, 33+33 cana aynı and içtik, unutmayacağız, unutturmayacağız, hesaplaşacağız” diye haykırmaktır.

    Bu ortak anma pratiği, üç temel işlevi yerine getirecektir:

    · Stratejik işlev: Kontra-gerillanın “böl-parçala-yönet” taktiğini boşa çıkaracak, toplumu ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşik bir cephe oluşturacaktır.
    · Vicdani işlev: Her iki katliamın kurbanlarına duyulan saygının eşitlenmesini sağlayacak, acılar arasında hiyerarşi kurulmasını engelleyecektir.
    · Tarihsel işlev: Her iki olayın aynı stratejik planın parçası olduğu gerçeğini toplumsal hafızaya kazıyacak, gelecek nesillerin bu tuzaklara düşmesini önleyecektir.

    Somut Öneriler: Ortak Hafıza ve Adalet Mücadelesi

    Sivas ve Başbağlar katliamlarının ortak anılması için atılabilecek somut adımlar şunlardır:

    1. Anma törenlerinin birleştirilmesi: Her yıl 2 Temmuz Sivas anmalarında, Başbağlar katliamı da resmen anılmalı; programlarda her iki katliamın kurbanlarına eşit yer verilmelidir. Mümkünse anma heyetlerinin 5 Temmuz’da Başbağlar’ı da ziyaret etmesi sağlanmalıdır.
    2. Ortak anıt ve müzeler: Sivas ve Başbağlar kurbanlarının isimlerinin birlikte yer alacağı anıtlar inşa edilmeli, belgesel ve arşiv çalışmalarıyla ortak hafıza mekânları oluşturulmalıdır.
    3. Deklarasyon yayımlanması: Alevi sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri ve dedeler tarafından, “Sivas’ın intikamı Başbağlar’da alınmadı, her iki katliam da aynı Gladyo’nun eseridir, hiçbir terör örgütü bizim adımıza konuşamaz” içerikli bir ortak deklarasyon yayımlanmalıdır.
    4. Eğitim ve yayın faaliyetleri: Her iki katliamın bağlantısını anlatan kitaplar, broşürler ve belgeseller hazırlanmalı; bu materyaller Alevi derneklerinde, cemevlerinde ve okullarda dağıtılmalıdır.
    5. Hukuki mücadele: Her iki katliamın da insanlığa karşı suç olarak tescili için ulusal ve uluslararası hukuk platformlarında ortak mücadele yürütülmelidir.

    Sonuç: Bir Olamayan Karanlığa Yenilir

    2 Temmuz Sivas ve 5 Temmuz Başbağlar katliamları, aynı karanlık stratejinin, aynı kontra-gerilla yapılanmasının iki ayrı yüzüdür. Sivas’ta yakılan Madımak Oteli ile Başbağlar’da ateşe verilen köy evleri, aynı ateşin iki ayrı noktada parlayan alevleridir. PKK terör örgütünün “Sivas’ın intikamı” şeklindeki alçakça propagandası, bu iki vahşeti birbirinin karşıtı gibi sunarak toplumu bölmeyi amaçlayan karanlık bir tezgâhtan ibarettir.

    Alevi toplumuna düşen, bu tuzağı bozmak, acılar arasında ayrım yapmamak ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Yetmiş iki milleti bir gör” öğüdüne uygun biçimde, Sivas’ta ve Başbağlar’da yitirilen 66 masum canı aynı saygı ve aynı adalet talebiyle bağrımıza basmaktır. Pir Sultan Abdal’ın zalime karşı duruşu, zalimin kimliğine bakmaz; ister yobaz kılığına girsin ister etnik bölücü maskesi taksın, zulüm zulümdür, katil katildir.

    Sivas’ta yitirdiğimiz ozanlarımızın ruhu, bizden ayrımsız bir adalet beklemektedir. Başbağlar’da yitirilen masum köylülerimizin ruhu, bizden dayanışma beklemektedir. Ve Anadolu’nun kadim vicdanı, bizden “bir olmayı” beklemektedir. Eğer bölemeyeceklerse, birleştirecekler; karanlığı dağıtacak olan, ortak acıda buluşan ortak vicdan olacaktır.

    Unutmayalım: Bir olamayan, karanlığa yenilir.

    Kaynakça

    Akyol, H. (2015). Türkiye’de Kontrgerilla: Derin Devletin Kısa Tarihi. İstanbul: İleri Yayınları.

    Aydın, E. (2009). Sivas Katliamı ve Devlet. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.

    Bozkurt, C. (2012). Derin Devlet ve 1993: Faili Meçhuller Dönemi. Ankara: Kripto Yayınları.

    Çelik, M. (2020). Başbağlar Katliamı: Belgeler ve Tanıklıklar. İstanbul: Belge Yayınları.

    Demirtaş, N. (2018). Alevi Kıyımları: Tarihsel Süreç ve Sivas Olayları. İzmir: Etki Yayınları.

    Ganser, D. (2005). NATO’nun Gizli Orduları: Gladio ve Terörizm. (Çev. M. Eriş). İstanbul: Güncel Yayıncılık.

    Küçük, Y. (2011). Gladyo ve Kontrgerilla. Ankara: Berfin Yayınları.

    Şener, N. (2004). Kırmızı Cuma: Sivas Katliamı. İstanbul: Günizi Yayıncılık.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (1994). Sivas Olayları Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (2013). Başbağlar Katliamı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.

  • 30 Haziran

    30 Haziran

    Dün 30 Hazirandı…

    30 Haziran benim için çok önemli bir gün…

    60 yıl önce dün, yani 30 Haziran 1966’da, Doğu Anadolu’nun “kuş uçmaz, kervan geçmez” denilen bir dağ köyünde doğmuş, yoksul bir köylü çocuğu olan ben, son sınavımı da vererek üniversiteyi bitirmiştim…

    Mezuniyetten sonra da Türkiye Cumhuriyetinin sağladığı fırsat eşitliğini değerlendirdim. Lisansüstü eğitimimi tamamladım. Yurtdışında bile eğitim yapma olanağı buldum ve mesleğimin zirvesine kadar çıktım…

    Her şey Atatürk sayesinde, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde oldu…

    Minnettarım…

    ***

    Cumhuriyet’ten önce devlet iki amaçla köyümüze gelirmiş:

    Her yıl, harman zamanı mültezim olarak gelir ve aşar vergisi adı altında, gerçekte köylünün ürününün yüzde onunu alması gerekirken, bir yıllık emeğinin yarısını alır gidermiş…

    Bir de savaş zamanı, zaptiye olarak gelir ve eli silah tutanları toplar askere götürürmüş…

    Osmanlı köylüye bırakın okuma yazmayı, dinini bile öğretmemiş…

    Şevket Süreyya Aydemir, yaşam öyküsünü anlattığı “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında yazıyor:

    Öğretmen olan Şevket Süreyya, Birinci Dünya Savaşı çıkınca yedek subay olarak askere alınmış ve Kafkas Cephesi’ne gönderilmiş. 

    Akşam yemeğinden sonra, hem boş kalıp gereksiz işler yapmalarını önlemek hem de bir şeyler öğretmek için askerlere ders verilir. Öğretmen olduğu için bu görev Şevket Süreyya’ya verilmiş. 

    O da bilgi ve kültür düzeylerini öğrenmek amacıyla ilk derste bazı basit sorular sorduğunda, çoğu Doğu Anadolulu köy çocuğu olan askerlerin Peygamber’in adını bile bilmediklerini görmüş; “Enver Paşa” diyenler olduğunu, yazmakta…

    Çoğu köyde cami de imam da yokmuş zaten…

    Halk dinini de Cumhuriyet sayesinde öğrenmiş…

    ***

    Cumhuriyet köyümüze öğretmen ve okul olarak gelmiş…

    Önce, bir eğitmen göndererek 3 yıllık okul açmış. 

    Ardından Köy Enstitüsü mezunu öğretmen göndererek 5 yıllık okul açmış…

    Okulumuzda tek öğretmen vardı. Hizmetli bile yoktu. Onun yapacağı işleri de öğretmen yapıyor ve biz öğrenciler de ona yardım ediyorduk. 

    Her gün, elimizde bir odunla okula gelerek sobamızı yakıyor, biri beşinci sınıftan, üç öğrenci temizlik nöbeti tutuyor ve ders bittikten sonra öğretmenimizle birlikte okulumuzun temizliğini yapıyorduk… 

    Okulumuzun kara tahtasını da kendimiz boyuyorduk. Bu amaçla evimizden baca kurumu ve yumurta getiriyor, öğretmenimizle birlikte yumurtanın akını baca kurumu ile karıştırarak boya yapıyor ve bununla tahtayı boyuyorduk…

    İşte ben, eğitim- öğretime böyle bir okulda başladım. 

    Tek öğretmenle tek derslikte, 5 sınıf bir arada eğitim görüyorduk ama özverili ve idealist öğretmenlerimiz olağan üstü bir gayretle bizleri yetiştirmeye çalışıyor; çalışkan ve zeki öğrencilerle özel olarak ilgileniyor, onların, devletin parasız yatılı eğitim olanaklarından yararlanarak eğitimlerini sürdürmelerini sağlamaya çalışıyorlardı…

    İşte bu sayede eğitimini sürdürmüş ve üniversiteyi bitirmiş olan ben, 60 yıl sonra dün, o günleri düşündüm…

    ***

    Bizim kuşak üniversite mezunları için iş bulmak, KPSS’ye girmek vs. söz konusu değildi…

    Mezun olunca önümüze yeni bir ufuk açılmıştı…

    Kendimizi imparator gibi hissediyorduk!..

    Aslında üniversite öğrencisi olduğumuzdan beri kendimizi imparator gibi görüyorduk…

    Mahalle bakkalından devlet yöneticilerine kadar her kesimden saygı gördüğümüz için toplumun da böyle düşündüğüne inanıyorduk…

    Ben liseyi Erzurum’da okudum. Erzurum’a üniversite yeni açılmıştı. İstanbul, İTÜ, Ankara, Ege ve ODTÜ’den sonra Türkiye’nin altıncı üniversitesi olmuştu. Kentte üniversite öğrencilerinin itibarı validen sonra geliyordu, diyebiliriz. Öyle ki dükkanının önündeki taburede oturan esnaf, önünden bir üniversite öğrencisi geçerken ayağa kalkar ve elini göğsüne koyarak saygı ile selamlardı…

    Devlet de saygısını sağladığı olanaklarla gösteriyordu. Örneğin, aylık burs veya kredi 250 TL idi. Aynı yıllarda bir kaymakamın (ben önce Mülkiye’de bir süre okuduğum için bunu öğrenmiştim) veya üniversite asistanının (araştırma görevlisi) aylığının 480 TL kadar olduğunu düşünerek bugün verilenlerle karşılaştırma yapabilirsiniz!..

    Ayrıca devlet ve belediyelerce başka birçok olanaklar daha sağlanıyordu. Örneğin, yurt ücreti 15 TL , belediye otobüsü öğrenciye 12,5 kuruştu. Sinemalar, tiyatrolar, hatta o zamanlar moda olan alaturka gazinolar bile öğrenciye indirimliydi. Stadyumda kale arkası öğrenciye 2,5 TL idi. Mediko-Sosyal öğrenciye bedava sağlık hizmeti sunuyor, öğlenleri de ucuz yemek veriyordu. 

    Öyle ki ailesi çok yoksul olan bazı arkadaşlarımız 200 TL ile yetiniyor, bursunun 50 TL’sini ailesine gönderiyordu… 

    ***

    Bu koşullarda biz, kendimizi “Türk istikbalinin evlatları” nın temsilcileri olarak görüyor ve Atamızın verdiği görevi yapmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorduk…

    Bu düşünceyle, 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde, Atatürk’ten sonra  “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” teslim olmuş durumda olduğumuzun ayırdına vardık. O zaman Atatürk dönemindeki tam bağımsızlığave  emperyalizm karşıtlığına özlem duymaya başladık. 

    Bu arada 1963 Noelinde, Kıbrıs’tan Türkleri kaçırarak Yunanistan ile birleşmek (enosis) isteyen Rumlar, Türk katliamı başlattı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ilgili uluslararası antlaşmalara göre, Türkiye’nin bu duruma engel olma hakkı vardı. Hükümet bu hakkını kullanmak isteyince ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup yazarak, “bizim verdiğimiz silahları, iznimiz olmadan kullanamazsınız” dedi!..

    Bu olay Amerikan karşıtlığını iyice arttırdı. “Bağımsız Türkiye” ve “Kahrolsun emperyalizm” sloganları ile her gün mitingler yapmaya başladık. 

    O zaman özgürlükçü demokrasi vardı ve miting yapmak için izin gerekmiyordu…

    İşte, ileride “68 kuşağı” olarak tarihe geçecek gençlik böyle doğdu…

    Atatürk’ün yolundan ayrılıp, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her şeyi ile kendisine teslim olmuş, NATO’nun uslu çocuğu Türkiye’deki bu gelişmelerden, ABD çok rahatsız oldu. Önce, Johnson’ın mektubu üzerine, “o zaman dünyada yeni bir düzen kurulur ve Türkiye de orada yerini alır” diyerek, geçmişte teslim olduğu ABD’ye kafa tutmak isteyen İsmet İnönü’yü iktidardan düşürdü. Yerine, Amerika’ya götürüp algı operasyonu yapmış oldukları Süleyman Demirel’i iktidar koltuğuna oturttu!..

    Ardından ünlü “Böl, Vuruştur ve Yönet” politikasını yürürlüğe koydu. Aramıza soktukları ajanlarla bizi böldüler. Karşımıza ‘komünizm karşıtlığını milliyetçilik olarak öğrettikleri” sağcı gençleri çıkardılar. 

    Bizler elbette solcuyduk. Ama Kemalist solcuyduk. Yani dünyanın en büyük devrimcisi Atatürk gibi solcuyduk. Tıpkı “Atatürk gibi milliyetçi” olduğumuz gibi. 

    Kendileri için Atatürk’ü en büyük düşman ve Kemalizmi en tehlikeli ideoloji olarak gören emperyalistler, gençler arasında yarattıkları bu “sağ-sol” bölünmesini yeterli görmediler. 

    Gençleri Atatürk’ten uzaklaştırmaları gerekiyordu. Bu doğrultuda, Atatürk’e “burjuva devrimcisi” diyerek burun kıvıran, Kemalizm’i “üst  yapı devrimciliği” olarak niteleyen komünist gençler yetiştirdiler. Bunları da Leninci, Stalinci, Troçkici, Maocu, hatta Enver Hocacı vs. olarak böldüler. Dahası, bunlar arasında da fraksiyonlar oluşturup birbirleriyle vuruşturmaya başladılar… 

    Dışarıdan bakınca “kimin eli kimin cebinde” belli değildi! Oysa Atatürk’ü anlamış/ Kemalizmi özümsemiş olanlar, her şeyin emperyalistlerin kontrolünde olduğunu görüyordu…

    Bunların başında, bizim kuşaktan olan Uğur Mumcu geliyordu. Yazılarında Enver Altaylı’dan Ruzi Nazar’a kadar CIA ajanlarını deşifre ediyor, aynı gün öldürülen sağcı ve solcu gençlerin vücutlarından otopsi ile çıkarılan mermilerin aynı silahtan çıkmış olduğunu bildiriyor, vuruşmalarda kullanılan Amerikan silahlarının Komünist Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye nasıl girdiğini açıklayarak Türkiye üzerinde ortak oynayan kapitalist- komünist ittifakını deşifre ediyordu…

    Bizim Oğlanlar” dedikleri generallere darbeler yaptırıp, Kemalizmin yerine kendilerine göre bir düzen kurmaya çalışan emperyalistler, iktidar ve muhalefet partilerini dizayn ediyor, CIA/ NED’e bağlı Amerikan ve BND’ye bağlı Alman vakıfları ya da AB ve Soros fonları aracılığı STÖ’leri ve Merkez Medya, hatta sosyal medyayı kontrol altına alıyor, kamuoyunu istedikleri gibi yönlendiriyorlar.. 

    Bu arada Uğur Mumcu gibi toplumu uyandırmaya çalışanları da öldürerek susturuyor, yok ediyorlar….

    Lozan Antlaşması’nı, savaştıracak asker bulamadığı için kerhen imzalamak zorunda kalan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İsmet Paşa’ya demişti ki “Bak genç General! İstediğimiz hiçbir  şeyi kabul etmediniz. Bunları cebime koydum. Ülkeniz yanmış, yıkılmış durumda. Yokluk ve yoksunluk içindesiniz. Yaşamınızı sürdürebilmek için yarın bize gelip, önümde diz çöküp avuç açarak, borç isteyeceksiniz. İşte o zaman cebime koyduklarımı çıkarıp önünüze koyacağım ve hepsini alacağım.”

    İşte şimdi tam da bu durum gerçekleşti. Hiç sevmedikleri Atatürk Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemine benzedi. Sanayi, ticaret, bankalar, tarım, limanlar, madenler vs. her şey gene yabancıların eline geçti. Kapitülasyonlara rahmet okutacak yasalar kabul edildi. İlginçtir, Osmanlı’nın son dönemindeki kadar dış borç edindik ve yeni borçlar edinerek onlar gibi, sadece faizlerini ödemeye çalışıyoruz. Aynı şekilde onlar gibi yeni saraylar yaptırıyoruz! Daha da ilginci, Lozan’da en çok tartışılan ve bu nedenle görüşmelere ara verilen Patrikhane konusunda, Lozan delindi. Lozan’a göre Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir dini kurum olması gereken Patrikhane, ekümenikliğini ilan etti. TC yasalarına tabi olmayı kabul etmeyerek kapattığı Heybeliada Ruhban Okulu’nu, Eylül ayında “büyük bir törenle” özerk bir okul olarak açacağını ilan etti…

    Bu arada, benim okuduğum okul dahil, köylerdeki tüm okullar ise kapatıldı…

    Yalnız köy okulları kapatılmadı. Eğitim sistemi de Osmanlı’ya benzedi. Hatta medreselerin yanında, seküler eğitim verilen okulların da açılmaya başlandığı Osmanlı Modernizminden de geriye gidildi. İlkokuldan üniversiteye kadar, her kademede eğitim medreseleştirildi…

    Köy okullarını kapatarak Osmanlı’ya benzediler ama Osmanlı’dan farklı olarak köylere cemaati olmayan camiler yapıp, imamlar atadılar!..

    Aynı şekilde Osmanlı’dan farklı olarak aşar vergisi almaya da gelmiyorlar. Çünkü köylü üretimi bıraktı!..

    Asker toplamaya da gelmiyorlar. Çünkü askerliği bedelli yaptılar!..

    Emperyalizmin Bölge Valisi görevi yapan ABD Büyükelçisi, “Osmanlı Millet Sistemine dönün” diyerek “bunun adını koyun artık” demeye mi getiriyor?..

    Dün, mezuniyetimin altmışıncı yılında yaşadıklarımı, deneyimlerimi, gördüklerimi/ gözlemlediklerimi düşünürken bunlar aklıma geldi ve sonumuzun nereye gittiğini düşünmeyi de size bıraktım…

  • DEVLET

    DEVLET

    K İ M?..

    Bunca pisliği “kim” temizleyecek?..

    Bunca sorunu “kim” çözecek?..

    Bunca ahlaksızlığa, densizliğe, hukuksuzluğa “kim” dur diyecek?..

    *** 

    Tek bir cevabı var: vatandaş ya da “halk”

    *** 

    Halk, dur, yeter artık..

    Demiyorsa…

    Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, 

    diyorsa ..

    Kör’ü…

    Sağır’ı…

    Ahraz’ı oynuyorsa…

    Şükrediiyorsa…

    *** 

    Kimse kusura bakmasın; değil bir kurtarıcı Hazreti  Peygamber gelse bu illetlerden bizi kurtaramaz.

    Çünkü; “Alışmış kudurmuştan beterdir” bu ülkede…

    *** 

    O yüzden yönetenler 1950′ den beri din ile uyuşturup yönetiyorlar bu toplumu…

    Onun için muhafazakâr partiler, liderler;

    Sadaka vererek, ağzına bir parmak bal çalarak oy istiyorlar…

    *** 

    O yüzden tarihimizi değiştiriyorlar, geçmişi kötülüyorlar…

    O yüzden rahatlıkla yalan söylüyor…

    İftira atıp tehdit ediyorlar…

    ***

    O yüzden milli duygularla oynuyorlar…

    Bayrağı…

    Şehitlerimizi..

    Camileri siyasetlerine malzeme yapıyorlar…

    ***

    O yüzden “yoksulluğu ve cehaleti” inkar edip

    ısrarla tarikat ve cemaatleri  destekliyorlar…

    ***

    Şu anda ülkeyi tarikatlar, İslami terör örgütleri, uyuşturucu çeteleri, kara para aklayıcıları ve kan emici soyguncular sarmış halde..

    ***

    Her ne kadar işine gelse de; Saray yönetimi elini verdi kolunu kurtaramıyor bunlardan…

    Onlar yön veriyor yargıya, eğitime…

    Ve ekonomiye…

    *** 

    Olan ülkeye, Türk milletine oluyor…

    ***

    Sayacak, yazacak ve gerçekten adam, insan olanın “utanacağı” çok şey var, kısa kesiyorum…

    *** 

    Şimdi soruyorum; bu ülkenin anlı şanlı eski başbakanları, Cumhurbaşkanları, milletvekilleri

    Bakanları nerede, niye susuyorlar?

    *** 

    Omuzu kalabalık “eski” paşaları…

    Ordu komutanları…

    Alay…

    Kolordu komutanları

    Ve!..

    Genelkurmay Başkanları…

    *** 

    Meclis başkanları…

    Medya…

    Televizyon, gazete sahipleri…

    Yazarlar, şairler, aydınlar, sanatçılar…

    Nerede?

    ***

    Milyarlarca dolar para kazanan…

    Devletin kanatları altında korunan ve palazlanan…

    Kaymağını yiyen…

    İş insanları, CEO’ları..

    Bankalar…

    Sanayi ve ticaret odaları..

    *** 

    Hakimler, Savcılar…

    Yargıçlar…

    Avukatlar, hukukçular…

    Neredeler.?

    *** 

    Siyasi partiler…

    Üniversiteler…

    Barolar…

    Sendikalar…

    Dernekler, STK’ları nerede?

    ***

    Millet!..

    Evet!..

    “Millet” nerede? Millet…

    *** 

    Kör müsünüz?

    ***

    Devlet aklı yok ediliyor..

    Devlet soyuluyor..

    Devlet paramparça ediliyor.

    Devlet yıkılıyor…

    Devlet bölünüyor…

    Devlet kiralanıyor hatta satılıyor…

    Devlet itibarsızlaştırılıyor..

    İpotek veriliyor…

    ***

    Devlet yoksa millet yoktur…

    Eee!

    Neredesiniz yahu?..

    Devlet hatta ülke elden gidiyor…

    Şimdi değilse ne zaman sahip çıkacaksınız?

    ***

    Eğer bir millet, iktidarda bulunan kişilerin şerefsizliğini, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir…

    *** 

    Ve asla savaş kazanamaz..

    İstediği kadar gelişmiş, güçlü silaha, sınırsız mühimmata sahip olsun…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 30.06.2026 15.55

  • ÖNCE VATAN…

    ÖNCE VATAN…

    ATATÜRK OLMA ZAMANI…

    Dün izledim…

    Bugün hata yapmayayım diye söylediklerinin altını çizerek okudum…

    ***

    Bursalı aktör ve üniversite diplomalı;

    Halil Ergün 

    “Hepimiz Osmanlı soyuyuz, Mustafa Kemal gökten zembille inmedi,” demiş ve 

    referandumda annesiyle birlikte “evet” oyu verdiğini söyleyip Atatürkçülere çakmış..

    ***

    Atatürk’ü küçümsemiş..

    Kıt aklıyla…

    Vermiş veriştirmiş, bütün Atatürkçüleri “günah keçisi” ilan etmiş…

    İyi mi?

    *** 

    Bu artist ilk değil, son da olmayacak…

    Korku İmparatorluğu’nun tuzu kuru bebelerinden sadece birisi…

    Bu tipler için en kolay şey; Atatürk’e sallamak…

    ***

    Diyorum ki artık susmanın, sinmenin zamanı değil…

    Çünkü bunlar meydanı boş sanıp azıyorlar…

    *** 

    Sözde çağdaş ama Tarikat kafasıyla referandumda evet oyu vererek Atatürk’ü eleştirmek adamlık sanılıyorsa…

    ***

    Türkiye ve Türk topraklarını savaşla alamayanlara üç beş milyar dolara satanlara tek adam olması için oy veriliyorsa…

    ***

    En önemlisi bu ülke için can vermeye hazır 

    CHP’li gençlere sadece solcu oldukları için 

    darbeci “terörist” muamelesi yapılmasına ve fişlenmesine sessiz kalınıyorsa..

    ***

    Saray şürekasının alameti farikası;

    Hırsızlığı, vurgunu soygunu..

    Sahteciliği, kalpazanlığı..

    Hukuksuzluğu..

    Haksız zenginleşmeleri bile bile..

    Türk milleti  aptal salak yerine konuluyorsa…

    ***

    Ülkeyi yönetenler ve onlara oy verenler;

    ***

    Ülkenin kazanımlarının yok pahasına satılmasına seyirci kalıp,

    Gaflet, delalete hatta ihanete..

    Ahlaksızlıklara duyarsız kalıyorlarsa…

    ***

    Meşruiyetlerini ABD’den alanlar..

    Atatürk ilkelerini yok sayanlar; 

    Türk ulusunu maddi manevi her alanda kaybetmeye mahkûm hale getiriyorlarsa…

    ***

    ABD Türkiye’yi kendi uydusu olarak görüyorsa…

    ***

    Ülkenin kurucu ve önder partisine saray dört koldan saldırırken;

    Halil Ergün gibilerde sahte diplomalı ve yobaz onlara övgüler dizip,

    Atatürkçülere çamur atıyorsa…

    ***

    Bence; hepimizin Atatürk gibi düşünme, hatta Atatürk olma zamanı gelmiştir…

    Biz Türk milletiyiz…

    Daha önce başardık, başaracağız…

    Haydi TÜRKİYEM…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 25.06.2026 11.00

  • KONTRA-GERİLLA STRATEJİSİNİN İKİZ KATLİAMLARI: 2 TEMMUZ SİVAS VE 5 TEMMUZ BAŞBAĞLAR OLAYLARININ YAPISAL ANALİZİ

    KONTRA-GERİLLA STRATEJİSİNİN İKİZ KATLİAMLARI: 2 TEMMUZ SİVAS VE 5 TEMMUZ BAŞBAĞLAR OLAYLARININ YAPISAL ANALİZİ

    Bir Stratejinin İki Yüzü

    1993 yılının Temmuz ayı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi tarihine beş gün arayla kazınan ve birbirinin tamamlayıcısı olan iki büyük insanlık suçuyla anılmaktadır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri sırasında Madımak Oteli’nde çoğunluğu Alevi aydın ve sanatçılardan oluşan 33 kişinin vahşice katledilmesi ile 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Başbağlar köyünde sivil halka yönelik gerçekleştirilen ve yine 33 kişinin öldürüldüğü silahlı saldırı, birbirinden bağımsız münferit olaylar değildir. Bu iki olay, aynı stratejik aklın eşzamanlı olarak devreye sokulan, aynı amaca hizmet eden ve birbirini besleyen iki operasyonel adımıdır. İlkinde hedef kitle inanç temelinde tanımlanmış, ikincisinde ise etnik kimlik üzerinden bir hedef seçimi yapılmıştır. İlk bakışta taban tabana zıt dinamiklerin, hatta birbirine düşman ideolojik kampların ürünü gibi görünen bu iki katliam, derinlemesine incelendiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni fay hatları boyunca parçalamayı hedefleyen kontra-gerilla stratejisinin tamamlayıcı yüzleri olarak tezahür etmektedir.

    Bu katliamlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumunu yeniden tanımladığı, bölgesel bir güç olma yolunda adımlar attığı bir konjonktürde gerçekleştirilmiştir. Tam da bu dönemde, bir yandan radikal dinci gruplar provoke edilerek laik devlet yapısına ve Alevi toplumuna yönelik şiddet eylemleri teşvik edilmiş, diğer yandan etnik bölücü terör örgütü eliyle sivil halka yönelik katliamlar gerçekleştirilmiştir. Her iki saldırı biçimi de nihai olarak aynı hedefe yönelmiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve Türk milletinin bütünlüğünü ortadan kaldırmak, ülkeyi bir iç savaş sarmalına sürüklemek ve emperyalist yeniden yapılandırma projelerine elverişli bir zemin hazırlamak.

    Tarihsel Bağlam ve Jeopolitik Dönüşüm

    Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte iki kutuplu dünya düzeni sona ermiş, Türkiye’nin stratejik önemi yeniden tanımlanma sürecine girmiştir. Orta Asya’da bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile tarihsel, kültürel ve dilsel bağlar, Türkiye’yi geniş bir coğrafyada etkin bir bölgesel güç olarak konumlandırma potansiyeli taşımaktaydı. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya uzanan bu geniş etki alanı, küresel güç merkezleri tarafından kontrol altına alınması gereken bir tehdit olarak algılanmıştır. Türkiye’nin bu potansiyelinin akim bırakılması, öncelikle ülke içinde kronik bir istikrarsızlık ortamının yaratılmasına bağlıydı ve bu da ancak etnik, mezhepsel ve siyasal temelli bir iç savaş dinamiğinin tetiklenmesiyle mümkün olabilirdi.

    NATO bünyesinde şekillendirilen ve Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa ülkelerinde “Gladio” kod adıyla faaliyet gösteren gizli yapılanmalar, Türkiye’de de “Kontrgerilla” adı altında örgütlenmiştir. Bu yapılanmalar, resmî devlet hiyerarşisinin dışında konumlanan, kendine özgü emir-komuta zincirine sahip, illegal faaliyetleri meşru gösterecek provokasyonları planlayan ve uygulayan hücrelerden oluşmaktaydı. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla bu yapılar işlevsiz kalmamış, aksine hedef rotasını ülke içindeki bölünme dinamiklerine çevirerek yeniden yapılandırılmıştır. 1990’ların başından itibaren Türkiye’de tırmanan siyasal şiddet olaylarının, faili meçhul cinayetlerin ve kitlesel katliamların arka planında bu yeniden yapılandırmanın izleri sürülebilmektedir.

    1993 yılı, bu stratejinin en kanlı uygulamalarına sahne olmuştur. 24 Ocak 1993’te gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, 24 Mayıs’ta PKK’nın Bingöl-Elazığ karayolunda 33 askeri şehit etmesi ve nihayet Temmuz ayında Sivas ve Başbağlar katliamları, aynı zincirin halkaları olarak değerlendirilmelidir. Bu olaylar dizisi, Türkiye’yi yönetilemez hale getirmeyi, demokratik kurumları işlevsiz kılmayı ve toplumu birbirine düşman kamplara bölmeyi amaçlayan kapsamlı bir psikolojik harp planının uygulama adımlarıdır.

    Makas Stratejisi: Eşzamanlı İki Cephede Gerilim Üretimi

    Kontra-gerilla doktrininin en karakteristik özelliklerinden biri, toplumu oluşturan farklı kesimleri eşzamanlı olarak radikalleştirip birbirine karşı kışkırtan “makas stratejisi”dir. Bu strateji uyarınca, toplumsal barışı tehdit eden iki zıt kutup aynı anda beslenmekte, finanse edilmekte ve provoke edilmektedir. Amaç, merkezdeki ılımlı, uzlaşmacı ve devleti ayakta tutan geniş toplumsal kesimi iki uç arasında sıkıştırarak etkisizleştirmektir. Türkiye özelinde bu strateji, bir yandan radikal dinci hareketlerin diğer yandan etnik bölücü terörün eşzamanlı olarak güçlendirilmesi ve kışkırtılması biçiminde uygulanmıştır.

    Bu bağlamda, 1990’ların başında yükselen siyasal İslamcı hareket ile güçlenen bölücü etnik terör arasındaki paralellik tesadüfi değildir. Radikal dinci grupların finansman kaynaklarına erişimi, medya ve eğitim alanında örgütlenme serbestisi, güvenlik bürokrasisine sızma kapasitesi ile PKK terör örgütünün lojistik imkânları, kırsal alandaki silahlı kapasitesi, uluslararası bağlantıları ve siyasal alandaki uzantılarının korunması arasındaki simetri dikkat çekicidir. Her iki yapı da aynı dönemde, benzer yöntemlerle ve birbirini besleyen bir söylemle güç kazanmıştır. Radikal dinci hareketin Alevi toplumuna yönelik nefret söylemi ile etnik bölücü terör örgütünün devletin güvenlik güçlerini hedef alan şiddet eylemleri, toplumsal dokuyu tahrip eden paralel süreçlerdir.

    Sivas ve Başbağlar katliamları, bu makas stratejisinin 1993 yazında en kanlı biçimde kapanma anına işaret etmektedir. İki olay arasındaki beş günlük süre, planlamanın eşgüdümünü ve her iki saldırının da aynı stratejik zamanlamaya tabi olduğunu göstermektedir. Sivas’ta radikal dinci grupların mobilize edilmesiyle Alevi aydınlara yönelik katliam gerçekleştirilirken, henüz yaralar sarılmamışken Başbağlar’da etnik bölücü terör örgütünün sivil köylüleri katletmesi, toplumun farklı kesimlerinin birbirine karşı topyekûn bir husumete sürüklenmesi için hesaplanmış bir psikolojik harekât aşamasıdır. Dönemin hükümetinin zayıflatılması, güvenlik bürokrasisinin felç edilmesi ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştirilmesi bu eşzamanlı saldırıların ulaşmak istediği stratejik hedeflerdir.

    Sivas Katliamı: Kültürel Kırılmanın Provokasyonla Tetiklenmesi

    Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri, yıllardır Anadolu’nun kadim inanç geleneklerini, halk ozanlığı kültürünü, tasavvufi hoşgörü anlayışını ve toplumsal barışı temsil eden seküler bir festival niteliğindeydi. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “incinsen de incitme” öğretisini, Pir Sultan Abdal’ın zalime karşı direniş ahlakını ve Anadolu Aleviliğinin insan merkezli evrensel değerlerini yaşatan bu etkinlikler, aynı zamanda farklı inanç ve kültürlerden insanları bir araya getiren bir kaynaşma vesilesiydi. 1993 yılında düzenlenen etkinliklere yazar Aziz Nesin’in davet edilmesi, kontra-gerilla yapılanması için aranan provokasyon zeminini hazırlamıştır.

    Aziz Nesin, Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” romanının Türkçeye çevrilip yayımlanmasına öncülük etmiş bir aydındı. Bu tutumu, radikal dinci gruplar tarafından uzun süredir hedef gösterilmesine yol açmıştı. Önceden planlandığı her aşamasıyla aşikâr olan bir senaryo uyarınca, etkinliklerin başlamasından günler önce yerel ve ulusal düzeyde radikal dinci basın ve çevreler tarafından bir linç kampanyası başlatılmış; Aziz Nesin “dinsizlikle”, “Allah düşmanlığıyla” itham edilmiş ve etkinlikler bir “küfür şöleni” olarak takdim edilmiştir.

    2 Temmuz 1993 Cuma günü, organize bir kalabalık Cuma namazı çıkışı harekete geçirilmiş, önceden hazırlanan sloganlar ve pankartlarla kışkırtılan grup Madımak Oteli önüne yönlendirilmiştir. Kalabalığın saatlerce süren kuşatması sırasında güvenlik güçlerinin pasif kalması, müdahalede bulunmaması ve hatta bazı tanıklıklara göre kalabalığa kolaylık sağlaması, olayın bir “spontane halk hareketi” değil, kontrollü bir operasyon olduğunun en kritik kanıtıdır. İtfaiyenin geç intikal etmesi, çevre illerden takviye güvenlik güçlerinin neden çağrılmadığı, otel çevresinde güvenlik kordonu oluşturulmaması gibi hususlar, katliamın gerçekleşmesi için gerekli ortamın bilinçli olarak hazırlandığını göstermektedir.

    Otelin ateşe verilmesiyle 33 kişi yanarak ve dumandan boğularak feci şekilde can vermiştir. Aralarında Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve Edibe Sulari gibi halk ozanlarının, aydınların ve etkinliklere katılan Alevi yurttaşların bulunduğu kurbanlar, yalnızca Alevi toplumunun değil, tüm Türkiye’nin ortak kültürel hafızasının ve sanat birikiminin hedef alındığını göstermektedir. Katliamın ardından yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri ise büyük bir skandala dönüşmüştür. Olayın asli failleri ve azmettiricileri büyük ölçüde korunmuş, yargılamalar yıllarca sürüncemede bırakılmış ve verilen cezalar ya sembolik düzeyde kalmış ya da zaman aşımına uğratılmıştır.

    Başbağlar Katliamı: Etnik Faşist Terörün Sivil Kıyımı

    Sivas’ta Madımak Oteli’nin külleri henüz soğumamışken, 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyü, PKK terör örgütünün kanlı bir saldırısına sahne olmuştur. Saldırının zamanlaması, hedef seçimi ve uygulanma biçimi, bu katliamın Sivas olaylarının bir rövanşı olarak kamuoyuna servis edilmek üzere planlandığını açığa çıkarmaktadır. Böylece iki katliam arasında yapay bir illiyet bağı kurulmuş, “Alevilere yapılana karşılık Sünnilere saldırıldı” algısı yaratılarak toplumsal ayrışma derinleştirilmek istenmiştir. Oysa her iki katliam da aynı merkezden yönetilen, aynı amaca hizmet eden ve aynı stratejik planın parçası olan operasyonlardır.

    PKK militanları köy meydanında topladıkları sivilleri kurşuna dizmiş, evleri ateşe vermiş ve 33 masum köylüyü öldürmüştür. Ölenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların bulunması, saldırının askeri bir hedefe yönelik olmadığını, tamamen ideolojik ve psikolojik harp amaçlı olduğunu kanıtlamaktadır. Köyün seçimi de rastlantısal değildir. Başbağlar, demografik yapısı ve coğrafi konumu itibarıyla, saldırının yaratmak istediği toplumsal infiali en üst düzeye çıkaracak özelliklere sahipti. Katliamın hemen ardından, sanki önceden hazırlanmış bir senaryonun parçasıymışçasına, olay Sivas’ın rövanşı olarak lanse edilmiş; medyada ve siyasi söylemde iki olay arasında doğrudan bağlantı kuran yorumlar dolaşıma sokulmuştur.

    Oysa gerçek çok daha karmaşık ve karanlıktır. PKK terör örgütünün böylesine stratejik bir hedef seçimi yapabilmesi, saldırının zamanlamasını Sivas olaylarının hemen ardına denk getirebilmesi ve ulusal kamuoyunda yaratacağı etkiyi önceden hesaplayabilmesi, sıradan bir terör eyleminin çok ötesinde bir planlamaya işaret etmektedir. Bu düzeyde bir eşgüdüm, örgütün kendi başına gerçekleştirebileceği bir şey değildir; arkasında profesyonel istihbarat desteği, psikolojik harp uzmanlığı ve kontra-gerilla birikimi bulunmaktadır. Saldırının amacı, etnik temelli bir iç savaşın fitilini ateşlemek, Türkiye’nin doğusunda ve batısında farklı etnik ve mezhepsel grupları birbirine düşman etmek ve nihayetinde ülkeyi bölünme sürecine sürüklemektir.

    Derin Yapılanma: Gladio’nun Türkiye’deki Uygulama Mekanizmaları

    Her iki katliamda da sahada görünen aktörler farklı olmakla birlikte, olayları hazırlayan istihbarat zafiyeti, güvenlik boşluğu ve provokasyon zinciri ortak bir üst aklı işaret etmektedir. NATO’nun Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’da ve Türkiye’de inşa ettiği “stay-behind” ağları, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasının ardından dağıtılmamış, bilakis hedef rotasını ülke içindeki bölünme dinamiklerine çevirerek işlevini sürdürmüştür. Bu yapılanmalar, devletin resmî kurumları içinde yuvalanan ancak onlardan bağımsız hareket edebilen, kendilerini her türlü hukuki ve demokratik denetimin dışında konumlandıran illegal ağlardır.

    Türkiye’deki kontra-gerilla yapılanmasının en belirgin özelliği, birbirine zıt görünen ideolojik grupları aynı anda kontrol edebilme ve yönlendirebilme kapasitesidir. Radikal dinci gruplar ile etnik bölücü terör örgütü, bu yapılanma için iki farklı operasyonel enstrümandan ibarettir. İlki toplumun dini hassasiyetlerini istismar ederek mezhepsel çatışma üretmekte, ikincisi etnik aidiyetleri kışkırtarak bölücü bir siyasi projeyi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Her ikisi de görünürde birbirinin düşmanı olan bu iki yapı, derin yapılanma için tamamlayıcı işlevlere sahiptir: Biri diğerinin varlığını meşrulaştırmakta, diğeri ötekinin şiddetini haklı göstermektedir. Bu simbiyotik ilişki, kontra-gerilla stratejisinin en sofistike uygulamalarından biridir.

    Sivas’ta radikal dinci unsurları mobilize eden illegal ağ ile Başbağlar’da PKK’nın lojistik ve istihbarat desteğini sağlayan derin yapılanma, aynı merkezin farklı uzantıları olarak değerlendirilmelidir. Olayların ardından yürütülen soruşturmaların akim kalması, sorumluların büyük ölçüde korunması, delillerin karartılması ve her iki katliamın da zaman aşımı riskiyle karşı karşıya bırakılması, devlet içindeki bu yapılanmanın etkinliğini sürdürdüğünü göstermektedir. Soruşturmalardaki engellemeler, tanıkların susturulması, kritik belgelerin ortadan kaybolması ve olayların üzerine gidilmesini engelleyen bürokratik direnç, kontra-gerilla yapılanmasının devlet aygıtı içindeki nüfuzunun somut göstergeleridir.

    Emperyalist güçlerin Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü hedef alan bu operasyonlara verdiği örtülü destek, uluslararası platformlarda açıkça görülebilmektedir. Avrupa ülkelerinin PKK terör örgütüne sağladığı finansman, lojistik ve siyasal himaye ile radikal dinci yapılanmalara tanıdığı hareket serbestisi, bu çifte standardın en bariz kanıtıdır. Uluslararası insan hakları örgütlerinin Sivas katliamı karşısındaki suskunluğu ile Başbağlar katliamına ilişkin seçici duyarlılığı, aynı merkezden yönetilen algı operasyonunun parçasıdır. Her iki katliam da, Türkiye’yi zayıflatmak ve bölgesel bir güç olmasını engellemek isteyen küresel aktörlerin stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir.

    Sorumluluk ve Yüzleşme: Tarihsel Adaletin Tesisi

    Sivas katliamının failleri arasında yer alan provokatörlerin büyük bölümü, dönemin yargısal süreçlerinden ya hafif cezalarla ya da beraatle kurtulmuştur. Olay mahallinde güvenlik zafiyetine yol açan kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemiş, siyasi sorumluluk ise hiçbir zaman tam anlamıyla tartışılmamıştır. Devlet güvenlik güçlerinin olay mahallindeki ihmalinin, hatta bazı tanıklıklara göre iş birliğinin ortaya çıkarılması, katliamın hukuki ve siyasi sorumluluğunu zaman aşımına uğramayan bir insanlık suçu olarak tanımlamayı gerektirmektedir. Başbağlar’da ise fail PKK terör örgütü mensupları doğrudan sorumlu olmakla birlikte, saldırının zamanlaması ve hedef seçimi üzerinden yürütülen dezenformasyon kampanyasının arkasındaki istihbarat ağları ve psikolojik harp uzmanları aydınlatılmamış, bu bağlantıların üzerine yeterince gidilmemiştir.

    Her iki olayda da asli sorumluluk, Türkiye Cumhuriyeti’ni etnik ve mezhepsel çatışma sarmalına sürükleyerek bağımsızlığını ve bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaçlayan emperyalist strateji ile bu stratejinin taşeronluğunu yapan yerli kontra-gerilla unsurlarına aittir. PKK’nın etnik faşist ideolojisi ile radikal dinci terör arasındaki iş bölümü, aynı imha planının iki ayrı uygulama cephesidir. Her iki yapı da Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini, laik ve demokratik hukuk devletini, toplumsal barışı ve milli bütünlüğü hedef almıştır. Bu nedenle, iki katliamın birbirinden ayrı değerlendirilmesi, olayların arka planındaki stratejik bütünlüğün kavranmasını engellemekte ve sorumluluk zincirinin üzerinin örtülmesine hizmet etmektedir.

    Gerçek bir yüzleşme, öncelikle her iki katliamın resmî anma günü olarak kabul edilmesini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî takviminde bir insanlık ayıbı olarak yer almasını gerektirmektedir. Ders kitaplarında bu katliamların bilimsel veriler ışığında, arka planları, gelişim süreçleri ve sonuçlarıyla birlikte ele alınması, yeni nesillerin tarihsel bilinçle yetişmesi için zorunludur. Akademik çalışmaların teşvik edilmesi, belgelerin açığa çıkarılması, tanıklıkların kayıt altına alınması ve uluslararası platformlarda bu katliamların insanlığa karşı suç olarak tescili için diplomatik ve hukuki mücadele yürütülmesi, devletin tarihsel ve ahlaki yükümlülüğüdür.

    Sonuç: Ortak Acı, Ortak Hafıza, Ortak Gelecek

    2 Temmuz Sivas ve 5 Temmuz Başbağlar katliamları, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve Türk milletinin bütünlüğüne yönelik topyekûn bir saldırının ikiz vecheleridir. Bu katliamlar, aynı stratejik planın inanç temelli istismar ve etnik faşist terör olmak üzere iki farklı hatta eşzamanlı olarak uygulamaya konulan operasyonlarıdır. Hedef, Türkiye’yi bir iç savaşa sürükleyerek parçalamak, bölgesel bir güç olarak yükselmesini engellemek ve emperyalist yeniden yapılandırma projelerine elverişli bir kaos zemini hazırlamaktır. Sivas’ta yakılan Madımak Oteli ile Başbağlar’da ateşe verilen köy evleri, aynı ateşin iki ayrı noktada parlayan alevleridir.

    Acılar arasında ayrım yapmak, bu insanlık düşmanlığı stratejinin en büyük başarısı olacaktır. Oysa Sivas’ta yitirilen her can ile Başbağlar’da yitirilen her can, aynı milletin evlatlarıdır ve her ikisi de aynı karanlık planın kurbanlarıdır. Pir Sultan Abdal’ın insan sevgisini sazıyla taşıyan ozanlar ile Anadolu’nun ücra bir köşesinde alın teriyle geçimini sağlayan köylüler, aynı ölüm makinesinin farklı dişlileri arasında can vermiştir. Her iki katliamın resmî anma günü olarak kabul edilmesi, yalnızca kurbanların aziz hatırasına duyulan saygının değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşını koşulsuz olarak koruma iradesinin ve tarihle yüzleşme kararlılığının ifadesi olacaktır.

    Toplumsal hafızanın canlı tutulması, benzer acıların bir daha yaşanmaması için en güçlü güvencedir. Bu hafıza, insanlık düşmanı güçlerin istediği gibi intikam ve husumet duygularını değil, adalet ve dayanışma bilincini beslemelidir. Sivas ve Başbağlar, yalnızca yas günleri olarak değil, aynı zamanda bir daha asla yaşanmaması gerekenlerin uyarı levhaları olarak anılmalıdır. Gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya konulmalı, sorumluluk zinciri aydınlatılmalı ve tarihsel adalet tesis edilmelidir. Ancak o zaman, Sivas’ta ve Başbağlar’da yitirilen 66 masum can, ışıklar içinde uyuyabilir.

    Kaynakça

    Akyol, H. (2015). Türkiye’de Kontrgerilla: Derin Devletin Kısa Tarihi. İstanbul: İleri Yayınları.

    Aydın, E. (2009). Sivas Katliamı ve Devlet. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.

    Bozkurt, C. (2012). Derin Devlet ve 1993: Faili Meçhuller Dönemi. Ankara: Kripto Yayınları.

    Çelik, M. (2020). Başbağlar Katliamı: Belgeler ve Tanıklıklar. İstanbul: Belge Yayınları.

    Demirtaş, N. (2018). Alevi Kıyımları: Tarihsel Süreç ve Sivas Olayları. İzmir: Etki Yayınları.

    Ganser, D. (2005). NATO’nun Gizli Orduları: Gladio ve Terörizm. (Çev. M. Eriş). İstanbul: Güncel Yayıncılık.

    Kongar, E. (2016). 28 Şubat ve Derin Devlet. İstanbul: Remzi Kitabevi.

    Küçük, Y. (2011). Gladyo ve Kontrgerilla. Ankara: Berfin Yayınları.

    Mumcu, U. (1993). Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925. İstanbul: um:ag Yayınları.

    Öztürk, S. (2014). Sivas: Madımak’ta 2 Temmuz 1993. Ankara: Ümit Yayıncılık.

    Şener, N. (2004). Kırmızı Cuma: Sivas Katliamı. İstanbul: Günizi Yayıncılık.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (1994). Sivas Olayları Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (2013). Başbağlar Katliamı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.

    Yalçın, S., & Yurdakul, D. (2002). Bay Pipo: Bir MİT Görevlisinin Sıradışı Yaşamı. İstanbul: Doğan Kitap.

    Zürcher, E. J. (2015). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. (Çev. Y. Saner). İstanbul: İletişim Yayınları.

  • Kabotaj Bayramı 1 temmuzda kutlanan milli bayram.

    Kabotaj Bayramı 1 temmuzda kutlanan milli bayram.

    Yazar: Serdar Yurtsever
    Kabotaj (fr. cabotage), “uzak yol deniz seferlerinin karşıtı olarak kıyılar boyunca, özellikle bir devletin kendi limanları arasında yapılan ticaret ve deniz seferi” veya başka bir ifadeyle “bir devletin kendi limanları arasında yolcu ve yük taşıma hakkı” demektir. Denizde, burundan buruna, fenerden fenere seyir anlamına gelen İspanyolca “cabo” (burun) kelimesinden gelmektedir. Türk Dil Kurumu (TDK) Güncel Türkçe Sözlük’te kabotaj, “bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi” olarak tanımlanmaktadır. Aynı Sözlük’te kabotaj hakkı ve kabotaj gemisi tanımlarına da yer verilmiştir. Kabotaj hakkı, “Türk kara sularında, Türkiye’deki akarsu ve göllerde gemi bulundurma, bunlarla gidiş geliş ve taşıma yapma hakkı” olarak; kabotaj gemisi ise “kabotaj hattında çalışan gemi” olarak tanımlanmaktadır. Birçok farklı tanım yapmak mümkün olmakla birlikte denizde kabotaj deyimi, genel olarak ücret karşılığında bir ülkenin limanları arasında deniz yolu ile yolcu ve yük taşınması; kara sularında römorkaj ve kurtarma gibi denizcilik hizmetlerinin yürütülmesi olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle, Kabotaj Hakkı, denize kıyısı olan devletlerin kendi denizcilik sektörünü korumaları amacıyla geliştirdikleri sistemin genel bir adıdır. Çoğu devletlerin kabotaja dair hukuki düzenlemeleri mevcuttur. Bu düzenlemeler, ülkesel denizcilik sektörünü dış rekabete karşı korumayı, fakat aynı zamanda ülke içinde deniz taşımacılığı altyapısını millî güvenlik bakımından gözetmeyi ve yoğun trafiğe sahip sularda deniz emniyetini de sağlamayı amaçlamaktadır.

    Osmanlı Devleti, kapitülasyonlar ve Duyun-u Umumiye uygulamaları nedeniyle kabotaj ve ilgili meslekleri yapma hakkını yabancılara devretmiştir. Bu nedenle Osmanlı şirketlerine ait gemilerin faaliyetleri çok sınırlı kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce 130.000 tona varan bir deniz ticaret filosuna sahip iken 63 geminin batması sonucunda filonun tonaj büyüklüğü 35.000 tona düşmüştür. Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’ni oluşturan 24 maddenin çoğunluğu “Deniz Gücümüz” ile ilgilidir. Boğazlar’ın, askerî ve ticari deniz gücümüzün, hatta kullanılacak yakıtın bile teslim edilmesi, denizci personelin dağıtılması, zaten yok sınırında olan denizciliğimizi tamamıyla bitirmiştir.

    Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla 20 Kasım 1922’de başlayan Lozan Görüşmeleri 2,5 aylık bir sürecin ardından özellikle sınırlar ve ticari haklar konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramıştır. Bu esnada, yeni kurulacak devletin ekonomi politikasına yön vermek ve Lozan görüşmelerine hazırlık amacıyla İktisat Vekâleti tarafından 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir İktisat Kongresi düzenlenmiştir. Kongre açış konuşmasında Atatürk, “İktisadi zaferlerle sonuçlandırılamayan askerî zaferlerin kalıcı olamayacağını” belirtmiştir. Kongre’de, kabotaj hakkı istiklalinin kazanılması kararı, birçok önemli madde ile birlikte kabul edilmiştir. Lozan görüşmelerinin ikinci evresi 23 Nisan 1923’te başlamıştır.

    Kabotaj, millî ticaretin gelişmesini hızlandıracak bir unsurdur. Bunun için devletler, yabancı gemi ve yabancı uyruklu kimseler açısından kabotaj yasağı koymaktadır. 1921 Barcelona ve 1944 Chicago konvansiyonları dikkate alındığında kabotaj yasağı koyma yetkisinin kullanılması, devletler hukukunun genel prensiplerine aykırı değildir. Yabancı devletler Lozan’da, Türk deniz filosunun niteliksel ve niceliksel olarak yetersizliği, hizmetlerin uluslararası standartlarda olmaması, devletin düzenleme ve kanunlarının azlığı gibi şartları öne sürerek kabotaj hakkının kullanılamayacağını ileri sürmüşlerdir. Özellikle Osmanlı Devleti’yle yapılan antlaşmaların geçerliliğini, ülkedeki yüksek miktardaki ekonomik yatırımlarını ve sözleşmelerinin süreleri bitinceye kadar denizcilik faaliyetlerini sürdürmeleri gerektiğini iddia etmişlerdir. Ancak yabancı devletlerin tüm bu girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Lozan Antlaşması’nın fasıl ikinci bölüm, dokuz, on ve on birinci maddeleriyle tüm devletler Türkiye’nin Kabotaj Hakkı’nı kabul etmişlerdir. Barış antlaşmasından ayrı olarak düzenlenen Ticaret Sözleşmesi ile kabotaj uygulamasına bir geçiş süreci benimsenmiştir. Buna göre Türkiye aynı konuda kendisine de karşılıklı işlemde bulunmak şartıyla devletlerin gemilerine izin vermiştir. Ancak burada söz konusu olan şey, Türkiye’nin bu konuda devletlerle 1924 Ocak ayına kadar 6 ay sürede eğer anlaşma yapılmaz ise 1926 yılı 1 Temmuz’dan itibaren kabotaj yasağı koyma hakkını eline geçirmesidir. Yani sadece 2 yıllık bir süre için yabancı devletlerin gemilerine Türk sularında Kabotaj Hakkı tanınmıştır. Atatürk, “Kabotaj’ın bu yıl içinde, sadece ve tamamen Türk bayrağına dönüşü fiilen gerçekleşmiştir. Bu olayı övünerek anmak isterim. Bu olay, yüzyıllarca süren engellere karşı, ancak millî yönetimin elde edebildiği başarılardandır.” İfadesiyle kabotaj hakkına verdiği önemi vurgulamaktadır.

    19 Nisan 1926’da kabul edilen ve 359 sayılı, 29 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 815 sayılı “Türkiye Sahillerinde Nakliyatı Bahriye (Kabotaj) ve Limanlarla Kara Suları Dâhilinde İcrayı San’at ve Ticaret Hakkında Kanun” 1 Temmuz 1926 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Deniz ticaret filomuzun büyütülmesi ve deniz taşımacılığının geliştirilmesi yönündeki tedbirlerin başında gelen bu kanun ile Türk liman ve iskeleleri arasında yük ve yolcu taşımacılığı münhasıran Türk bayrağı taşıyan gemilere verilmiş, ayrıca karasularımız dâhilinde balıkçılık ve diğer tür avcılık, kum ve çakıl çıkartma, batık çıkartma, dalgıçlık hizmetleri, arayıcılık, kurtarma, kılavuzluk, deniz balıkçılığı, deniz bakkallığı, limancılık ve liman işçiliği, gemilerde gemi adamı olarak görev alınması gibi faaliyetler yabancılara yasaklanmış ve kaptanlık, çarkçılık, kâtiplik, tayfalık, amelelik gibi hizmetlerin yapılması Türk vatandaşlarına bırakılmıştır. Kanun karasularımız ile birlikte nehir ve göllerimiz için de geçerlidir. Ancak kanunun dördüncü maddesiyle Türk gemilerinde iştirak payı bulunmamak koşuluyla yabancı uzman, kaptan ve tayfaların çalışmalarına müsaade edilmiştir. Kanun, yasağa uymayanlara uygulanacak para cezalarını belirleyen beşinci maddesi dışında bir değişikliğe uğramamış, Kanun’un bütünü ve sistematiği üzerinde esaslı bir değişiklik yapılmamıştır.

    Lozan Antlaşması’yla elde edilen Kabotaj Kanunu, Türk denizcilik faaliyetlerine ulusal bir kimlik kazandırmıştır. Kabotaj hakkının Türk bayrağına geçmesi, Türk deniz ticaret filosunun gelişmesini ve dolayısıyla Türk ekonomisine büyük gelir getirmesini sağlamıştır. Kabotaj hakkının alınmasıyla denizcilik faaliyetlerinde özel sektör desteklenirken Türkiye Seyr-i Sefain İdaresi, Devlet Denizyolları ve Limanları Umum Müdürlüğü ile Devlet Limanları İşletmesi Umum Müdürlükleri’nin kurulmasıyla kamusal alanda da yatırımlar yoğunlaştırılmıştır. Bu dönemde deniz işletmelerindeki yabancı üstünlüğünü kırmak ve deniz ulaşımını ulusal gemiler ile yürütebilmek için limanların iyileştirilmesi ve yeni iskelelerin yapılması, limanların demiryolu ile iç bölgelere bağlanması, navlun değerlerinin Türk lirası üzerinden belirlenmesi, özel sektörün gemi yapımı ve onarımı faaliyetlerinde desteklenmesi ve sermaye sağlanması gibi alanlarda çalışmalar yapılarak denizcilik faaliyetlerinin ulusallaştırılması temel alınmıştır.

    Bu kanun ile deniz ticaret filomuz, kapitülasyonlarla Türk limanları arasında her türlü yolcu ve yük taşıma ve başka imtiyazlara da sahip bulunan yabancı bayraklı gemilerin rekabetinden korunmuştur. Kanunun kabul tarihi olan 1 Temmuz, 1935 yılından bu yana “Kabotaj Bayramı” olarak kutlanmaktadır. 2007 yılından itibaren ise bayramın adı “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olmuştur. Lozan Antlaşması ve sonrasında kabotaj hakkı genel anlamda devletin ve ulusun olağanüstü çabası sonucunda elde edilmiştir. Bu mücadele yabancı devletlerin Osmanlı Devleti’nden kalma kapitülasyon imtiyazlarını devam ettirme çabalarına karşın, zaten sahip olunan kabotaj hakkının Türkiye tarafından kullanılabilmesi için verilen bir mücadeledir. Yani bir anlamda bağımsızlık hareketidir. Bu anlamda 150 yıllık bir mücadelenin sonrasında elde edilen kabotaj hakkı, Türk deniz ticaretinin dönüm noktasını oluşturmaktadır.

    Serdar Yurtsever – ATATÜRK ANSİKLOPEDİSİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • KALK YİĞİDİM, YİNE DAĞ BAŞINI DUMAN ALDI!

    KALK YİĞİDİM, YİNE DAĞ BAŞINI DUMAN ALDI!

    15 Nisan 1978 tarihinde “iktidara ihtar ve devleti uyarma” amacıyla düzenlenen, Türkiye genelinden yüz binlerce Türk milliyetçisinin katıldığı, Başbuğ Alparslan Türkeş’in en önde elinde “Ölümden ve işkenceden yılmayız” pankartını taşıyarak yürüdüğü tarihi “Büyük Yürüyüş” mitingi 48 yıl önce Ankara Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirilmişti.
    Türk düşmanlarını korkutan bu muhteşem yürüyüş ve miting TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN İKTİDARININ ÖNÜNÜ KESMEK İÇİN yapılan 12 Eylül darbesinin en önemli nedenidir.
    Sonrasında da malumunuz üzere defalarca iktidar fırsatı önümüze gelmesine, sağın birinci partisi olunmasına rağmen, milliyetçilerin başı bağlandığı için; TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN İKTİDARI ENGELLENMİŞ önce sola, sonrasında siyasal İslamcılara iktidar verilmiştir!
    Ankara’ya her geldiğimde ilk Başbuğum TÜRKEŞ’in kabrine uğrar diz vurup dua ederdim. Töresiz, ülküsüz, haksız ve hukuksuz bir şekilde kabrinin girişleri kapatıldığı için ilk kez bunu yapamadım. Karşısından üzülerek Fatiha’mızı okuyabildik.
    Oradan Başbuğ ATATÜRK’ün huzuruna gidip, diz vurup dua ettik. HER DURUM ve HER ŞARTTA EMRİ ve EMANETİ ÜZERE, YÜCE TÜRK MİLLETİNİN birinci vazifesi: TÜRK İSTİKLALİNİ, TÜRK CUMHURİYETİ’Nİ, ilelebet muhafaza ve müdafaa EDECEĞİNİ; Vatanımızın İHANET, İŞGAL, YAĞMA ve İSTİBDATTAN kurtulması için TÜRK BAYRAĞINI AÇTIĞIMIZI söyledik.
    Yarım saatten fazla bir yürüyüşle miting alanına geçtik. Manzara muhteşemdi. Vatanımızın her bölgesinden TÜRK BAYRAĞINI alan İHANETE SON! TÜRK’ÜN VATANI SAHİPSİZ DEĞİL! diyerek koşup gelmişti. Her siyasi görüşten, her yaştan TÜRK MİLLETİ Tandoğan’a akmıştı.
    TÜRK İSTİKLALİNİ, TÜRK CUMHURİYETİ’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa da birleşen BÜTÜN SİYASİ PARTİLERİN ve teşkilatlı yapıların birlikte gerçekleştirdiği bir miting OLSAYDI, tarihe görülmemiş EN BÜYÜK MİTİNG olarak geçebileceğinin ayak sesiydi Tandoğan. İhanet TÜRK MİLLETİNİ YOK SAYARAK, böyle KANUNSUZ ve PERVASIZ devam ederse O GÜN DE ÇOK YAKINDIR.
    Dervişoğlu’nun konuşması kadir inanır konusu hariç, Türk Milleti’nin duygularına tercüman olan içerikte çok güzel ve hitabet yeteneğinin gücüyle de etkileyiciydi.
    Birinci “açılım” İHANETİNDE s özde “akillerden” tanıdığım, pkkya sempatiyle bakan, bölücü düşüncelerine gereken cevabı yüzüne verdiğim kadir inanır yaşasaydı; o yaratığa özgürlük istenen, paçavraların açıldığı yasadışı dem mitinginde yer alacağı kesin olan biridir. VİDEOSU: https://www.dailymotion.com/video/x28hlwx
    Akp Genel Başkanı “apo gelsin, mecliste konuşsun”, “kurucu önder” ve ayağına gidilsin deseydi, akp’liler de dahil TÜRK MİLLETİNİN TAMAMI DUR DER; İLK SEÇİMDE SANDIĞA GÖMERDİ!
    Bu yüzden ve TÜRK MİLLETİNİN DİRENCİNİ KIRMAK İÇİN bu sözler Bahçeli’ye söyletildi!
    Sizin Ülkücü Türk Milliyetçisi bunu YAPMAZ, YAPAMAZ diyeceğiniz SINIRINIZ NEDİR? Böyle bir sınırınız VAR MI? sorum hala cevapsız kalmıştır.

    1. AÇILIM İHANETİ yüzünden 793 yiğidimizi ŞEHİT, binlerce GAZİ verdik! Sorumluları daha bu İHANETİN HESABINI VERMEMİŞTİR!
    2. açılım İHANETİ bir ermeni KALKIŞMASI, ermeni İSYANIDIR!
      Bu İHANETİN öncülerinin TAMAMI azılı TÜRK DÜŞMANI, mimarları ise; öcalan YARATIĞI gibi HER YERE SIZMIŞ GİZLİ ermenilerdir!
      TÜRK düşmanlarında ŞER, TÜRK’TE ER TÜKENMEZ! KORKMA!
      Uydurduğunuz tarihle falan TÜRK, EGEMENLİK HAKKINI; kimseyle PAYLAŞMAYACAK!
      “Lider, teşkilat, doktrini” mankurtlaştırmak için çarpıtıp kullananlara:
      LİDER DE TEŞKİLATTA, DOKTRİNİN EMRİNDEDİR!
      DOKTRİNİN MİMARI VE SAHİBİ, BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’TİR!
      DOKTRİNİN ÜSTÜNDE, HİÇBİR OTORİTE YOKTUR!
      DOKTRİNE UYMAYAN, YOK HÜKMÜNDEDİR!
    3. AÇILIM İHANETİNİN HEDEFİNDE “İlelebet muhafaza ve müdafaa” EDECEĞİMİZ, “Türk istiklâli, Türk Cumhuriyeti” VARDIR!
      pkk ile AÇILIMA TÜRK MİLLETİ YETKİ VERMEMİŞTİR! Yapılanlar ve söylenenler YASADIŞIDIR! Her gün, Anayasamızı ihlal suçu, suçu suçluyu ve pkkyı övme suçu işlenmektedir! Elbette Cumhuriyetimizin savcıları VARDIR!
      Ağırlaştırılmış müebbet değil, İDAM CEZASI ALMIŞ, ne tesadüftür ki aynı kişiler tarafından sehpadan kurtarılmış katil şerefsiz yaratığın, HİÇBİR UMUDU; HİÇBİR HAKKI OLAMAZ!
      Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kalelerini zapt etmiş, aziz vatanın her köşesi sayısı belirsiz MİLYONLAR tarafından bilfiil İŞGAL edilmiş, millet fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş, iktidara sahip olanlar, GAFLET ve DALALET ve hatta HIYANET içinde olsa da YÜCE TÜRK MİLLETİ HER DURUM ve HER ŞARTTA birinci vazifesi; TÜRK İSTİKLALİNİ, TÜRK CUMHURİYETİ’Nİ, ilelebet muhafaza ve müdafaa EDECEKTİR!
      ANAYASAMIZIN İLK 4 MADDESİ ve 6. 42. 66. maddelerine dokunmak, kim OLURSANIZ OLUN; hakkınız ve HADDİNİZ DEĞİLDİR!
      BU TARTIŞILAMAZ BİLE! SON SÖZÜ, YÜCE TÜRK MİLLETİ SÖYLER!
      M. Fevzi KÜÇÜKKAHVECİ
  • Gerici ve T.C.’nin Düşmanı Şeyh Sait İsyanı: Musul’un Kaybına Giden Yolda Bir İhanetin Anatomisi ve Devletin Meşru Müdafaası

    Gerici ve T.C.’nin Düşmanı Şeyh Sait İsyanı: Musul’un Kaybına Giden Yolda Bir İhanetin Anatomisi ve Devletin Meşru Müdafaası

    Tarihin Kırılma Anı

    Türkiye Cumhuriyeti, küllerinden doğduğu Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, en kritik dış politika meselesi olan Musul Vilayeti’ni Misak-ı Milli sınırlarına katma mücadelesi verirken, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Sait Ayaklanması ile sarsıldı. Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi uyarınca Türkiye ile İngiltere arasında dokuz aylık süre içinde ikili görüşmelerle çözülmesi öngörülen Musul sorunu, tam da Haliç Konferansı’nın yapıldığı ve konunun Milletler Cemiyeti’ne taşınmaya başladığı dönemde başlayan bu isyan nedeniyle genç cumhuriyet için çok ağır bir diplomatik faturaya dönüştü. İsyanın zamanlaması, arkasındaki mihraklar ve sonuçları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu ayaklanmanın yalnızca bir iç karışıklık değil, doğrudan İngiliz emperyalizminin Musul’u koparmak üzere sahnelediği bir taşeron hareket olduğu tezi güçlü bir tarihsel zemine oturmaktadır. İşte bu gerçeklik, ayaklanmanın bastırılmasını ve elebaşlarının idamını, basit bir asayiş operasyonunun ötesine taşıyarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına yönelik varoluşsal bir müdafaa hüviyetine büründürmüştür.

    Musul Sorununun Stratejik Çerçevesi ve İngiltere’nin Bölgesel Hesapları

    Musul, demografik yapısı ve Misak-ı Milli’nin dördüncü maddesinde belirtilen “Kürt, Türk ve Arap unsurların kardeşliği” ilkesi gereği Türkiye için vazgeçilmezdi. Ancak İngiltere için Musul, Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının kontrolü, Hindistan’a giden stratejik yolların güvenliği ve yeni kurulan Irak mandasının ekonomik olarak ayakta kalabilmesi için olmazsa olmazdı. İngiltere, 1924-1925 kışında bir yandan Haliç Konferansı’nda diplomatik oyalama taktikleri uygularken, diğer yandan Kuzey Irak’taki istihbarat ağları üzerinden Doğu Anadolu’daki aşiretleri ve eski rejim kalıntılarını harekete geçirme planını devreye soktu. Şeyh Sait’in, isyandan hemen önce İngiliz mandası altındaki topraklarda bulunması, çevresindeki bazı aşiret reislerinin İngiliz altınlarıyla donatıldığına dair istihbarat raporları ve isyanın tam da Musul görüşmelerinin kritik bir evresinde başlaması, bu karanlık ittifakın en somut emareleri olarak kayıtlara geçti.

    İsyanın Patlak Verişi ve Devletin Askeri Kapasitesinin Bölünmesi

    13 Şubat 1925’te Piran’da (bugünkü Dicle) başlayan ve kısa sürede Diyarbakır, Elazığ, Muş, Bingöl ve çevresine yayılan isyan, salt dini bir karakter taşıdığı iddiasının ötesinde, doğrudan “şeriat” talebini bayraklaştırarak yeni rejimin laik temellerini hedef aldı. Şeyh Sait’in “Emir-ül Mücahidin” sıfatıyla cihat ilan etmesi, hareketin ideolojik zemininin cumhuriyet karşıtlığı olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. İsyanın genişlemesi üzerine, dönemin Başbakanı Ali Fethi Bey’in uzlaşmacı politikaları yetersiz kalınca, 3 Mart 1925’te İsmet Paşa hükümeti kuruldu ve aynı gün Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılarak İstiklal Mahkemeleri’nin önü açıldı. Askeri harekât için seferber edilen birlikler, doğrudan Musul harekâtı için Güneydoğu sınırında bekletilen kuvvetler arasından takviye edilmek zorunda kaldı. Yaklaşık üç ay süren yoğun operasyonlar sonucunda Şeyh Sait ve yakın adamları ele geçirildi; isyan büyük ölçüde bastırıldı. Ancak bu süreçte Türkiye’nin Musul üzerine askeri bir harekat düzenleme ihtimali tamamen ortadan kalktı.

    İdam Kararının Gerekçesi: Bir Vatana İhanet Davası

    Şeyh Sait ve 46 arkadaşının yargılandığı Diyarbakır İstiklal Mahkemesi, davayı alelade bir isyan davası olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine ve toprak bütünlüğüne kast eden bir ihanet davası olarak ele aldı. Mahkemenin gerekçeli kararında öne çıkan ve idam hükmünü meşrulaştıran temel unsurlar şunlardı:

    · Anayasayı ve Laik Devlet Düzenini Hedef Almak: İsyanın amacı, salt bir aşiret kalkışması değil, doğrudan 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” hükmünü istismar ederek şeriat yönetimi kurmak ve laik cumhuriyeti yıkmaktı. Bu, devletin temel düzenine karşı en ağır saldırı olarak değerlendirildi.
    · Ecnebi Kışkırtmasına Alet Olarak Devletin Birliğini Bozmak: Mahkeme, isyanın elebaşlarının yabancı bir devletin (İngiltere) maddi ve manevi desteğini alarak, devleti en zayıf anında arkadan hançerlediği kanaatine vardı. Bu durum, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun “ecnebi taraftarlığı” ve “memleketin tamamiyetine karşı isyan” maddeleriyle birebir örtüştürüldü.
    · Musul’un Kaybına Doğrudan Sebebiyet Vermek: Gerekçeli kararda açıkça zikredilmese de, dönemin askeri ve siyasi elitleri ile kamuoyunda, isyanın bastırılması için harcanan zamanın ve kaynağın Musul’u savunmasız bıraktığı ve nihai kaybın baş sorumlusunun isyancılar olduğu düşüncesi hâkimdi. Bu bilinç, mahkemenin kararını şekillendiren toplumsal ve siyasi bağlamı oluşturdu.
    · İsyana Katılanların Ceza Sorumluluğu: Mahkeme, isyanın planlayıcısı ve lideri olarak Şeyh Sait’i en üst seviyede sorumlu tutarken, maddi fiile katılan aşiret reisleri ve din adamlarını da aynı derecede suçlu bularak, zincirleme bir ihanet şebekesini çökerttiğini tescil etti. 28 Haziran 1925’te verilen kararla Şeyh Sait ve 46 arkadaşının idamı, ertesi gün Diyarbakır’da infaz edildi.

    Bastırma Harekâtının Meşruiyet Zemini: Devletin Var Olma Savaşı

    İsyanın bastırılması sürecinde alınan sert tedbirler, olağanüstü koşullarda devletin kendini koruma refleksinin bir tezahürüydü. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun verdiği yetkiyle İstiklal Mahkemeleri, sadece silahlı isyancıları değil, isyanın fikri arka planını oluşturan ve “irtica” olarak adlandırılan cereyanı da kökünden kazımayı hedefledi. Bu kapsamda, isyana doğrudan katılmadığı hâlde yayınlarıyla destek veren gazete ve dergiler kapatıldı, muhalif siyasi odaklar susturuldu. Devlet, karşı karşıya kaldığı tehdidi “beşeri bir eşkıyalık” olarak değil, bizzat Kurtuluş Savaşı’nın kazanımlarını ve Misak-ı Milli’yi hedef alan emperyal bir proje olarak tanımladı. Dolayısıyla bastırma harekâtının gerekçesi, bir iç savaşı önleyerek ulus-devletin merkezi otoritesini tesis etmek ve uluslararası alanda Türkiye’yi parçalamaya yönelik planlara kesin bir cevap vermekti.

    Sonuç: İç Cephenin Bedeli ve Tarihin Acı Dersi

    Musul vilayeti, Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı askeri zaaf ve diplomatik kuşatma neticesinde, 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile resmen Türkiye sınırları dışında kaldı; Kerkük ile birlikte Mondros sonrası işgal edilmemiş ve nüfusunun önemli bir kısmı Türkmen olan bu ata yadigarı topraklar kaybedildi. İsyan, yalnızca bir toprak kaybına değil, aynı zamanda genç cumhuriyetin enerjisini iç kalkınma ve reformlar yerine güvenlik ve bastırma politikalarına kanalize etmesine yol açan siyasi bir travmaya sebep oldu. Bu tarihsel kesit, dış mihrakların kullandığı iç bölücü unsurların bir ülkeye nelere mal olabileceğinin en acı örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti. Nitekim büyük önder Atatürk’ün, hayatta olsaydı vatanın bölünmez bütünlüğüne ve Misak-ı Milli’nin kutsal davasına bu denli ağır bir darbe indiren bu ihaneti ve müsebbiplerini asla affetmeyeceği, hatta bu zihniyeti savunanların cumhuriyet vatandaşlığı sıfatını taşıyamayacağını en kesin tavırla ortaya koyacağı düşüncesi, tarihin bu karanlık sayfasına atıfla her daim zinde tutulan bir milli refleks olarak anlam kazanmaktadır. Devletin varlığına ve birliğine kasteden her türlü hareket karşısında sergilenen bu kararlı ve tavizsiz duruş, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel hayatta kalma ilkesi olmaya devam etmektedir.

    Kaynakça

    · Atatürk, M. Kemal. Nutuk (1919-1927). (Özellikle 1925 yılına ait bölümler; Şeyh Sait İsyanı’nın değerlendirilişi ve Musul ile ilişkisi).
    · TBMM Gizli Celse Zabıtları. (Musul meselesi ve Şeyh Sait İsyanı’na dair meclis görüşmeleri, dönemin siyasi ve askeri değerlendirmeleri).
    · Jaeschke, Gotthard. Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi. (İsyanın kronolojik akışı ve uluslararası bağlantılarına dair objektif veriler).
    · Olson, Robert. The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925. (İsyanın sosyal, dini ve uluslararası boyutlarını inceleyen kapsamlı Batılı akademik çalışma; İngiliz etkisini tartışır).
    · Mumcu, Uğur. Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925. (İsyanın perde arkasındaki istihbarat oyunları ve İngiliz bağlantısına dair gazeteci-araştırmacı bakış açısı).
    · Tunçay, Mete. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931). (Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve isyanın rejimin sertleşmesindeki rolü üzerine temel başvuru kaynağı).
    · Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Karar Tutanağı (1925). (Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamına dair mahkemenin resmi gerekçesini içeren birincil kaynak).

  • CISS!!!

    CISS!!!

    Deniz Göktaş diye bir komedyen çıkmış, 4-5 yıllık daha, ODTÜ’lü, inşaat’tan hazzetmeyip bölüm değiştirince psikoloji bölümüne geçmiş. Tuğlalara zarar verebilecekken, insanlara zarar vermeye başlamış. Komiklik olsun diye seçtiği konu da cıss yani, tehlikeli sular yani. Din konusu. Gerçi her komedyen bu konunun ekmeğini yedi doğrusu. Başta Kemal Sunal olmak üzere, zeki-Metin ikilisi, İlyas Salman, ve hatta Cem Yılmaz.
    Hatırlayın Cem Yılmaz’ın ahiret le ilgili yaptığı skeci. Zeus şakası falan. Mizahı izaha taşımaya çalışan Turan Dursun, Aziz Nesin ve hatta Salman Rüşti gibi isimler de oldu.
    Neyse.
    Bilinmeyen alanları çok olunca, konu yoruma açık hale geliyor. Din; bilinmeyen alanları olan bir konu. Yorumlarsan günah, yorumlamazsan, tabu. İslam ile ilgili söylemiyorum bütün dinlerde var.
    Yahudilerin ağlama duvarına gidip ağlamasını ne ile açıklayabilirsin! Üstelik te orada daha fazla zulüm için, tecavüz ve öldürme için Rab’dan yardım istiyor, sitem ediyor!
    Hristiyanlar, Tanrı’nın oğlu demişler Hz İsa’ya, ve kimse sormamış ve sormuyor da?
    Nasıl bir baba evlat ilişkisi bu?
    Kastettiğimiz biyolojik mi? Hz. Meryem’i Tanrı’nın karısı olarak mı görüyorsunuz?
    Nedir abi mevzu?
    Cıss!!!
    Soru sorma! İşte öyle, ve öyle inan. Beklenti bu, yoksa tu kakasın.
    Ee beyin?
    Beyni kullanma!

    Dokunma, sakın ha!!! Çarpılırsın diye başlıyor dini yaklaşımlar. Dokundukça perde aralanıyor, perde aralandıkça bu işin ekmeğini yiyenler belirgin hale geliyor, belirgin hale geldikçe; acaba soruları başlıyor. Acaba soruları başlayınca, insanları su taşıma eşeği olarak kullanamıyorsunuz. Bu da birilerinin hiç hoşuna giymiyor valla.
    Bu arada ataist falan değilim, inançlı bir insanım ben. En kolay yolu seçen boş teneke eleştirmenler gibi ilk yaptığınız iş beni dinsizlikle suçlamak olmasın, dinsiz de değilim, Agnost’ta değilim, ehl-i dünya da değilim. Bu dünyada olup biten bu kadar aşağılık işlerin bir hesap verme makamı olduğuna ve hatta olması gerektiğine inanan biriyim. Ancak müftünün keçisi çalınınca, müftü keçi çaldı diyenlerden de değilim.
    Aklın muntazam bir organ olduğuna inananlardanım, son zamanlar da da, en fazla Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ı okuyan ve takip edeblerdenim. Beyin; yapısı ve fonksiyonları itibariyle muhteşem bir yapı. Muhteşem. Ve Malesef insanlar vücudunda en az bu uzvu kullanıyor. Mesela çenesini beyninden daha çok kullanıyor, gözünü, kulağını, elini, beyninden daha çok kullanıyor. Kıçını bile günde en az bir kez kullanan insanoğlu beynini aylarca ve hatta yıllarca kullanmadan yaşama iradesi gösterebiliyor!
    Siz hiç Hz Ali ile Hz Ayşe’nin niye savaştığını sorgulayan bir din adamı duydunuz mu?
    Duymazsınız
    Oysa biri islamın kılıcı, peygamberin sırdaşı, amcaoğlu, en genç yaşta Müslüman olan, ve Hz peygamberin damadı, diğeri de Hz. Peygamberin eşi.
    İşte bunları soramazsınız.
    Nasıl oluyorda peygambere vahiy katipliği yapmış Muaviye’nin oğlu Yezid, peygamber torunlarına kıyabiliyor?
    Bunları da soramazsınız!
    Cıss!!!
    İslam toplumlarında evladına yezit ismi verene rastlayamazsınız. Kaldı ki Muaviye ismi de çok yaygın bir isim değil. Tıpkı Hristiyanların Jesus ismini yani İsa ismini yaygın kullanmadığı gibi.
    Gaybı ancak Allah bilir.
    Ruh konusuna insan aklı ermez.
    Merak inançların doğasında var, sormak, bilmek istemek var, ikna olma duygusu hep var. Dolayısıyla soru sormak o merakı tatmin etme çabası.
    Deniz Göktaş konusuna gelirsek; yeni Tu kaka Deniz Göktaş.
    Niye o?
    Çünkü yasaklı alanda şaka yapmış, şakayı da, hakaret çizgisine yakın yerde yapmış, dolayısıyla yapılan şaka, ve şakaya gülmek, Allah’a kitap yazarı muamelesi yapması, Kutsal kitaba Remzi Kitabevi yayınları gibi davranması sakıncalı, hele hele az entellektüel, az okuyan, okuduğunu anlamayan islam coğrafyasında bu tip konularda şaka yapmak çok tehlikeli.
    Neden okuduğunu anlamayan dedim: çünkü islam dünyasında yaşananlarla Kur’an da emrolunan Müslüman arasında benzerlik bile yok.
    Kutsal Kitap; çalma diyor, içki içme, zan’da bulunma, fesat çıkarma, kibirli olma, öldürme, haram yeme, zina yapma, adaletli ol, gıybet etme… vesaire vesaire…
    Peki islam coğrafyasında bunlar yapılıyor mu? Tanıdık geldi mi?
    Yorum sizin.
    Bu işin şakasını yapmak ve gerçeğini yapmak arasındaki fark ne ise, çalmanın, öldürmenin, adaletsizliğin, rüşvetin, liyakatsizliğin, kibrin, cehaletin mizahını yapmakla gerçeği arasındaki fark aynıdır.

    Ayhan Kilic
    [email protected]
    Edmonton/Canada

  • Retorikten Çatışmaya: Türkiye’de Etnik ve Mezhepsel Söylemin Parçalanma ve İç Savaş Dinamiklerini Besleyen Rolü

    Retorikten Çatışmaya: Türkiye’de Etnik ve Mezhepsel Söylemin Parçalanma ve İç Savaş Dinamiklerini Besleyen Rolü

    Sözün Kılıca Dönüştüğü Eşik

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi itibarıyla, farklı etnik köken ve inanç gruplarını ortak bir vatan ve ortak bir yurttaşlık bağı etrafında birleştirmiş bir üniter devlettir. Bu birliğin korunması, yalnızca anayasal metinlerin ve kurumsal yapıların değil, aynı zamanda siyasi söylemin de kapsayıcı ve birleştirici olmasına bağlıdır. Ancak son yıllarda, devlet yönetimi ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhepsel kimliklerin sürekli olarak zikredilmesi, kaşınması ve siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, bu birliği derinden sarsan bir patolojiye dönüşmüştür. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kategorilerin siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesi, toplumsal dokuyu inceltmekte, gruplar arası güveni çökertmekte ve ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecek bir kutuplaşma sarmalı yaratmaktadır. Bu makale, etnik ve mezhepsel retoriğin Türkiye’yi neden parçalanmaya ve iç savaşa götüreceğini, bu sürecin dinamiklerini ve aşamalarını analitik bir çerçevede ortaya koymaktadır.

    Kavramsal Çerçeve: Bölücü Retoriğin Kutuplaştırma Mekanizması

    Siyaset bilimi literatürü, etnik ve dini kimliklerin siyasi elitler tarafından araçsallaştırılmasının, çok kimlikli toplumlarda çatışma riskini katlanarak artırdığını göstermektedir. Donald Horowitz’in etnik çatışma kuramı, siyasi girişimcilerin grup kimliklerini harekete geçirerek nasıl bir güvenlik ikilemi yarattığını ayrıntılı olarak açıklar. Bir gruptan siyasi elit, kendi grubunu mağdur, diğer grubu ise tehdit olarak çerçevelediğinde, karşı grup da benzer bir tehdit algısı geliştirir ve her iki taraf da savunmacı bir radikalleşmeye sürüklenir. Bu süreç, Stuart Kaufman’ın sembolik siyaset teorisiyle de örtüşür: Etnik ve dini semboller, korku ve tehdit anlatılarıyla birleştiğinde, kitlelerin mobilize edilmesi için son derece etkili bir yakıt haline gelir. Türkiye bağlamında, devlet yöneticisinin bizzat bu kimlikleri zikrederek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, Horowitz’in tarif ettiği güvenlik ikilemini doğrudan tetikler. Her grup, diğerine verilen tavizler karşısında kendisinin kaybettiği duygusuna kapılır ve kendi kimliğine daha sıkı sarılarak savunmacı bir milliyetçiliğe veya mezhepçiliğe yönelir. Bu mekanizma, toplumu ortak paydada buluşturan her türlü siyasi projenin önünü tıkar ve ülkeyi sıfır toplamlı bir kimlik çatışmasına mahkûm eder.

    Türkiye’de Retoriğin Seyri: Kapsayıcılıktan Bölücülüğe Geçiş

    Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel siyasi söylemi, milleti etnik ve mezhebi üstü bir bütün olarak kavramıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ifadesi, bu kapsayıcı yurttaşlık anlayışının en veciz ifadesidir. Bu anlayış, uzun on yıllar boyunca devlet yöneticilerinin ve siyasi partilerin söyleminde hâkim olmuştur. Ancak son yirmi yılda, bu gelenekten sistematik bir kopuş yaşanmıştır. Erdoğan liderliğindeki siyasi hareket, etnik ve mezhebi kimlikleri siyasi stratejinin merkezine yerleştirerek, her bir gruba ayrı mesajlar üreten parçalı bir retorik inşa etmiştir. Seçim dönemlerinde seçmene “Kürt , Arap, Alevi , Sünni diye ayrı seslenilmesi; etnik ve mezhebi aidiyetlerin kabine dengelerinde, bürokratik atamalarda ve kaynak dağıtımında belirleyici hale gelmesi, üniter devletin ruhuna aykırı bir siyaset tarzını kurumsallaştırmıştır. Bu retorik, toplumu ortak bir milli kimlik altında birleştirmek yerine, her bir grubun kendi kimliğini siyasi pazarlığın konusu haline getirmesine yol açmıştır. Bugün gelinen noktada, siyasi rekabet giderek bir kimlikler savaşına dönüşmüş durumdadır.

    Parçalanma Dinamiği: Güven Erozyonu ve Kümelenme

    Etnik ve mezhepsel retoriğin süreklilik kazanması, toplumsal dokuda onarılması güç yaralar açmaktadır. Bu sürecin ilk aşaması, gruplar arası güvenin erozyona uğramasıdır. Bir siyasi liderin sürekli olarak etnik ve mezhebi grupları ayrıştırarak konuşması, her bir grubun diğerini potansiyel bir tehdit olarak algılamasına yol açar. Sünni vatandaş, Alevi vatandaşın kendisine ayrıcalık tanındığını düşünürken; Alevi vatandaş, Sünni çoğunluğun kendisini baskı altında tuttuğuna inanır. Aynı dinamik, Türk ve Kürt kimlikleri arasında da işlemektedir. Bu güvensizlik ortamı, toplumsal hayatın her alanına sirayet eder. İş yerlerinde, mahallelerde, okullarda ve hatta aile içi ilişkilerde kimlik temelli bir ayrışma baş gösterir. Güvenin çöküşü, fiziksel ve sosyal kümelenmeyi beraberinde getirir. Farklı etnik ve mezhebi gruplar, kendilerini güvende hissettikleri bölgelere çekilmeye başlar. Bu kümelenme, bir yandan gruplar arası teması azaltırken, diğer yandan her bir grubun kendi içinde radikalleşmesini hızlandırır. Bu aşama, üniter devleti oluşturan ortak yaşam alanlarının parçalandığı ve toplumun fiilen ayrıştığı bir eşiktir.

    İç Savaşa Giden Yol: Aşamalı Tırmanış Modeli

    Bu aşamaya gelinmiş bir toplumda, iç savaş ihtimali artık teorik bir senaryo olmaktan çıkar. Literatürdeki aşamalı tırmanış modelleri, etnik ve mezhebi çatışmaların hangi evrelerden geçerek iç savaşa dönüştüğünü açıklar. Birinci evrede, siyasi elitler grup kimliklerini siyasi kazanç için kullanmaya başlar. Türkiye şu anda bu evrededir. İkinci evrede, söylemsel kutuplaşma sokak düzeyine iner ve gruplar arası münferit şiddet olayları görülmeye başlar. Üçüncü evrede, silahlı milis grupları ortaya çıkar ve devletin şiddet tekelini sorgulanır hale getirir. Dördüncü ve son evrede ise, devlet kurumları bölünür, güvenlik güçleri içinde ayrışma yaşanır ve ülke topyekûn bir iç savaşa sürüklenir. Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin yoğunluğu göz önüne alındığında, birinci evreden ikinci evreye geçişin sinyallerini vermektedir. Toplumsal reflekslerin radikalleşmesi, silahlanma eğilimindeki artış ve siyasi uzlaşı kanallarının tıkanması, bu geçişin göstergeleridir. Geri dönüş için hâlâ zaman vardır; ancak bu zaman hızla daralmaktadır.

    Sonuç: Sözü Düzeltmek, Kaderi Değiştirmek

    Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin kaşınmasıyla parçalanmaya ve iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Bu süreç, tarihin veya coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu değil, doğrudan siyasi aktörlerin bilinçli tercihleriyle inşa edilen bir felakettir. Etnik ve mezhebi kimliklerin siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, toplumsal güveni çökertmekte, gruplar arası kümelenmeyi hızlandırmakta ve iç çatışmanın yapısal koşullarını hazırlamaktadır. Bu gidişatı tersine çevirmenin tek yolu, devlet yöneticileri ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhebi retoriğin derhal terk edilmesi, anayasal vatandaşlık bağının yeniden siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesidir. Aksi takdirde, bugün söylemde yaşanan parçalanma, yarın sokakta, mahallede ve nihayet tüm ülkede kanlı bir yüzleşmeye dönüşecektir. Türkiye’nin önündeki seçenek, ortak bir millet olarak yaşamak ile etnik ve mezhebi kamplara bölünerek yok olmak arasındadır. Bu seçimin sorumluluğu, her şeyden önce sözü elinde tutanlarındır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1996). Nationalism Reframed: Nationhood and the National Question in the New Europe. Cambridge University Press.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Horowitz, D. L. (1985). Ethnic Groups in Conflict. University of California Press.
    Kaufman, S. J. (2001). Modern Hatreds: The Symbolic Politics of Ethnic War. Cornell University Press.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.

  • Anayasal Kırılma ve Devletin Tasfiyesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin Üniter Yapısını Hedef Alan Bir Anayasa Değişikliğinin Büyük İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Anayasal Kırılma ve Devletin Tasfiyesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin Üniter Yapısını Hedef Alan Bir Anayasa Değişikliğinin Büyük İç Savaş Dinamikleri Üzerine Hipotetik Senaryo Analizi

    Anayasanın Özüne Saldırı

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devletin kurucu felsefesini, üniter yapısını ve milletin bölünmez bütünlüğünü güvence altına alan temel hukuk metnidir. Bu metnin ilk dört maddesi, devletin şeklini, cumhuriyetin niteliklerini, devletin bütünlüğünü, resmi dilini, bayrağını, milli marşını ve başkentini tanımlar ve bu maddelerin değiştirilmesini teklif dahi edilemez kılar. Bu çalışmanın hipotetik senaryosu, söz konusu değiştirilemez maddeler başta olmak üzere, anayasanın üniter yapıyı koruyan temel hükümlerinin, dış destekli ve iç işbirlikçiler eliyle değiştirildiği bir durumu kurgulamaktadır. Senaryo, bu değişikliğin Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini hukuki ve fiili olarak yok edeceğini, ardından ülkeyi büyük bir iç savaşa sürükleyeceğini öngörmektedir. Analiz, bu kurgusal fakat olası kırılmanın hangi mekanizmalarla devleti çökerteceğini, toplumsal katmanlarda nasıl bir çatışma dinamiği üreteceğini ve sürecin neden kaçınılmaz olarak büyük bir iç savaşla sonuçlanacağını ortaya koymaktadır.

    Üniter Anayasanın Koruyucu Zırhı ve Değişikliğin Anlamı

    Üniter anayasa, devletin toprak bütünlüğünü ve milletin birliğini koruyan en güçlü hukuki kalkandır. Anayasa’nın 3. maddesi, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüyle bu zırhı en üst perdeden ilan eder. Bu hükmün veya ona dayanak oluşturan 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerine dair düzenlemelerin değiştirilmesi, hukuki bir tadilat değil, devletin kurucu sözleşmesinin yırtılmasıdır. Böyle bir değişiklik, anayasayı yapan kurucu iradeye, yani Türk milletine karşı açık bir ihanet ve gasp eylemidir. Bu adım, devletin bekasını teminat altına alan tüm hukuki setleri ortadan kaldırarak, ülkeyi etnik ve mezhebi temelde parçalanmaya hukuken açık hale getirir. Üniter yapının tasfiyesi, federal bir düzenin veya daha kötüsü bağımsız devletçiklerin önünü açar. Bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti hukuken sona ermiş olur. Türk milleti ise, anayasal dayanağını yitirerek, ortak bir siyasi varlık olmaktan çıkar ve alt kimliklere dağılır. Bu, devletin ve milletin eş zamanlı olarak yok edilişidir.

    Hipotetik Krizin Anatomisi: Toplumsal Patlama ve Otorite Boşluğu

    Anayasanın üniter temel hükümlerinin değiştirilmesi, toplumun çok geniş kesimlerinde anında ve şiddetli bir meşruiyet krizi yaratır. Bu değişiklik, halkın rızasına dayanmadan, tepeden inme ve dış baskıyla dayatıldığı ölçüde, algılanan ihanet daha da derinleşir. İlk tepki, ülke çapında eş zamanlı olarak patlak veren kitlesel protestolardır. Bu protestolar, yalnızca siyasi muhalefetle sınırlı kalmaz; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geniş kesimleri, emniyet teşkilatı mensupları, bürokratlar, akademisyenler, işçiler, çiftçiler ve şehirli orta sınıflar bu sürece kitlesel olarak dahil olur. Ancak buradaki kritik kırılma, güvenlik güçleri içindeki bölünmedir. Ordunun ve emniyetin bir kısmı anayasal düzeni koruma yeminine sadık kalarak direnişe geçerken, diğer bir kısmı siyasi iktidarın yanında konumlanır. Bu bölünme, devletin şiddet tekelini anında çökertir. Otorite boşluğunda, farklı etnik ve siyasi gruplar kendi bölgelerini kontrol etmeye girişir. Silahlı milis grupları, mahalle komiteleri ve yerel savunma birlikleri kurulur. Ülke, birkaç hafta içinde kontrolsüz bir silahlı çatışma alanına dönüşür.

    İç Savaşın Kaçınılmazlığı: Yapısal Faktörler ve Dinamikler

    Bu senaryoda iç savaşın kaçınılmaz olması, birbiriyle bağlantılı dört yapısal faktör tarafından belirlenir. İlk faktör, üniter yapının çökmesiyle ortaya çıkan egemenlik boşluğudur. Herhangi bir merkezi otoritenin kalmadığı bu ortamda, onlarca silahlı grup ortaya çıkar ve her biri kendi egemenlik alanını ilan eder. İkinci faktör, on yıllardır etnik ve mezhepsel retorikle kutuplaştırılmış toplumsal yapının, anayasal değişiklikle birlikte bu kutuplaşmanın silahlı çatışmaya dönüşmesidir. Üçüncü faktör, bölgesel ve küresel güçlerin bu çatışmaya doğrudan müdahil olmasıdır. Federal dayatmayı destekleyen emperyalist güçler, çatışmanın bir tarafına askeri ve lojistik destek sağlarken; karşıt güçler de direnişi destekler. Türkiye, Suriye veya Libya benzeri bir vekâlet savaşları arenası haline gelir. Dördüncü ve en belirleyici faktör ise, Türk milletinin tarihsel karakteridir. Türk milleti, tarih boyunca bağımsızlığını ve devletini canı pahasına savunmuş bir millettir. Anayasanın değişmesi ve devletin tasfiyesi, bu milletin topyekûn direnişiyle karşılaşır. Bu direniş, ne bastırılabilir ne de kontrol edilebilir. Sonuç, ülkenin her karış toprağına yayılan, çok cepheli ve son derece yıkıcı büyük bir iç savaştır.

    Sonuç: Felaketi Önlemenin Tek Yolu

    Bu hipotetik analiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını hedef alan bir anayasa değişikliğinin, devleti ve milleti yok edeceğini ve büyük bir iç savaşa yol açacağını açıkça ortaya koymaktadır. Anayasanın değiştirilemez maddeleri, yalnızca hukuki birer metin değil, Türk milletinin varoluş sözleşmesidir. Bu sözleşmenin bozulması, toplumsal düzenin tümüyle çöküşü ve şiddetin kontrolsüz bir şekilde yayılması anlamına gelir. Varılan sonuç kesindir: Anayasa değişikliği, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini yok eder. Bu yok oluşun ardından gelecek olan büyük iç savaş, yalnızca siyasi coğrafyayı değil, bin yıllık kardeşliği ve ortak yaşamı da tarihe gömer. Bu felaketi önlemenin tek yolu, anayasal düzeni can pahasına korumak, değiştirilemez maddelere yönelik her türlü girişimi vatan hainliği olarak tanımak ve bu girişimlere karşı milletçe topyekûn direnmektir.

    Kaynakça

    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1996). Nationalism Reframed: Nationhood and the National Question in the New Europe. Cambridge University Press.
    Fearon, J. D. & Laitin, D. D. (2003). Ethnicity, Insurgency, and Civil War. American Political Science Review, 97(1), 75-90.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Horowitz, D. L. (1985). Ethnic Groups in Conflict. University of California Press.
    Kaufman, S. J. (2001). Modern Hatreds: The Symbolic Politics of Ethnic War. Cornell University Press.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
    Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press.

  • Üniter Devletin Çözülüş Retoriği: Yönetici Söyleminde Etnik ve Dini Kimlik Vurgusunun Anayasal Suç Niteliği ve Karşılaştırmalı Örnekler

    Üniter Devletin Çözülüş Retoriği: Yönetici Söyleminde Etnik ve Dini Kimlik Vurgusunun Anayasal Suç Niteliği ve Karşılaştırmalı Örnekler

    Milletin Adını Körelten Söylem

    Üniter devlet, yurttaşlarını ortak bir hukuki ve siyasi kimlik altında birleştiren, bu kimliği her türlü alt aidiyetin üzerinde konumlandıran anayasal bir yapıdır. Bu yapının temel dayanağı, milletin bölünmez bütünlüğünün yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda söylemsel düzeyde de korunmasıdır. Bir devlet yöneticisinin, yönetimin ve siyasi partilerin, yurttaşları etnik ve dini mezhebi kökenlerini zikrederek kategorize etmesi ve bunu sürekli bir retorik haline getirmesi, üniter devletin ruhuna aykırı olduğu kadar, anayasal düzenin de açık bir ihlalidir. Türkiye’de Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimlikleri sürekli ve siyasi bir araç olarak dillendirmesi, bu ihlalin en somut ve sistematik örneğini oluşturmaktadır. Bu retorik, masum bir çeşitlilik kabulü değil, üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasıdır. Aşağıdaki analiz, bu söylemin neden anayasal bir suç teşkil ettiğini hukuki ve siyaset bilimi açısından ortaya koymakta ve Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan gibi ülkelerde bu tür bir retoriğin neden asla kullanılamayacağını karşılaştırmalı olarak incelemektedir.

    Üniter Devlette Yurttaşlık: Ortak Kimliğin Anayasal Üstünlüğü

    Üniter devlet modeli, egemenliğin tek ve bölünmez olduğu, hukukun tüm ülke topraklarında aynı şekilde uygulandığı bir siyasi örgütlenme biçimidir. Bu modelin ayakta kalabilmesi, anayasal vatandaşlık bağının etnik, dini ve mezhebi aidiyetlerin üzerinde tutulmasına bağlıdır. Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hükme bağlar. Bu eşitlik ilkesi, devlet yöneticisinin ağzından çıkan her sözün de bu çerçeveye uygun olmasını zorunlu kılar. Yönetici, yurttaşları etnik köken veya inanç grupları üzerinden tanımladığı, sınıflandırdığı veya bu gruplara siyasi vaatlerde bulunduğu anda, anayasal eşitliği ihlal etmiş olur. Daha vahim olan, bu söylemin tekrarlandıkça toplumsal dokuyu etnik ve mezhepsel hatlar boyunca zayıflatması, ortak milli kimliği aşındırması ve üniter yapının çözülüşünün zeminini hazırlamasıdır. Milletin adını köreltmek, önce onu alt kategorilere bölmekle başlar. Bir kez bu alt kategoriler siyasi söylemin ana unsuru haline geldiğinde, ortak vatandaşlık bağı ikinci plana düşer ve her grup kendi özel çıkarını devletin genel çıkarının önüne koymaya başlar. Bu süreç, üniter devletin fiilen federasyona, oradan da bölünmeye sürüklenmesinin söylemsel aşamasıdır.

    Erdoğan Retoriğinin Anatomisi: Bölünmenin Propaganda Aşaması

    Türkiye’de yıllardır sürdürülen ve Erdoğan ile siyasi çevresinin yerleştirdiği retorik, tam da bu aşamayı temsil etmektedir. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kimliklerin devlet yöneticisi tarafından ısrarla ve tekrar tekrar zikredilmesi, bu grupları siyasi özne haline getirmekte ve her birine ayrı ayrı hitap edilmesini olağanlaştırmaktadır. Oysa üniter devlette yönetici, yalnızca “millet”e ve “vatandaş”a hitap eder. Onun dilinde etnik veya mezhebi alt gruplar bulunmaz; bulunamaz. Bu retoriğin iki temel işlevi vardır. Birincisi, seçmen kitlesini kimlik temelinde parçalayarak her bir gruba ayrı mesajlar vermek ve kısa vadeli siyasi kazanç elde etmektir. İkincisi ve daha uzun vadeli olanı ise, üniter yapının ortadan kaldırılması planının propaganda zeminini hazırlamaktır. Bir devlet yöneticisi, toplumu etnik ve mezhebi bileşenlerine ayırarak konuşmayı alışkanlık haline getirdiğinde, bu bileşenlerin ayrı siyasi statüler talep etmesinin de önünü açar. Bugün söylemde kalan ayrıştırma, yarın hukuki ve idari bir parçalanmaya dönüşür. Bu nedenle, Erdoğan’ın etnik ve dini retoriği, yalnızca bir siyasi üslup meselesi değil, doğrudan anayasal suç teşkil eden, üniter devleti hedef alan bir yok etme planının propaganda aşamasıdır.

    Karşılaştırmalı Perspektif: Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya

    Bu iddiayı sınamanın en etkili yolu, diğer üniter devletlerdeki uygulamaya bakmaktır. Fransa Cumhuriyeti, anayasal düzeninde etnik kimlikleri yok sayan en katı üniter modeli temsil eder. Fransız Anayasası, “tek ve bölünmez” bir cumhuriyet tanımlar. Bir Fransız cumhurbaşkanının Breton, Korsikalı, Alsaslı veya Müslüman, Hristiyan, Yahudi diyerek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, düşünülemez bir anayasal skandaldır ve bu kişinin siyasi kariyerini anında sona erdirir. Fransa’da etnik istatistik toplanması dahi yasaktır; zira böyle bir veri toplama, cumhuriyetin bölünmez bütünlüğüne tehdit olarak görülür. İngiltere, çok uluslu bir monarşi olmasına rağmen, başbakan düzeyinde siyasi söylem İngiliz yurttaşlığı temelinde kurulur. İskoç, Galli veya Katolik, Protestan gibi ayrımlar resmi siyasi retoriğin parçası olamaz. Almanya Federal Cumhuriyeti federal yapısına rağmen, başbakan düzeyindeki siyasi söylem Alman milleti kavramı etrafında şekillenir; Bavyeralı, Saksonyalı veya Türk kökenli Alman gibi kategorizasyonlar şansölye tarafından kullanılamaz. İtalya Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı veya başbakanın Sicilyalı, Lombardiyalı veya Katolik, laik şeklinde hitap etmesi, anayasal bütünlüğe saldırı olarak değerlendirilir ve ağır siyasi yaptırımlarla karşılaşır. Bu örnekler, üniter devletin doğası gereği etnik ve dini retoriğe kapalı olduğunu, Türkiye’deki uygulamanın ise karşılaştırmalı perspektifte ciddi bir anayasal patoloji teşkil ettiğini göstermektedir.

    Karşılaştırmalı Perspektif: Çin, İran ve Yunanistan

    Üniter devlet ilkesinin farklı siyasi rejimlerde de olsa etnik retoriği nasıl sınırladığını görmek için Çin, İran ve Yunanistan örnekleri de incelenmelidir. Çin Halk Cumhuriyeti, çok sayıda etnik grubu barındırmasına rağmen, devlet başkanı düzeyindeki resmi söylemde bu gruplar ancak “Çin milletinin ayrılmaz parçaları” olarak ve bölünmez bütünlük vurgusuyla anılır. Han, Uygur, Tibetli gibi kimliklerin siyasi rekabet veya seçim malzemesi yapılması, devletin bölünmezliği ilkesine aykırı görülerek ağır cezai yaptırımlara tabidir. İran İslam Cumhuriyeti, etnik çeşitliliği (Fars, Azeri, Kürt, Beluci) siyasi söyleme dahil ederken, dini lider ve cumhurbaşkanı bu grupları ayrı siyasi özneler olarak değil, İslam ümmeti ve İran milletinin unsurları olarak anar. Etnik temelli bir siyasi ajitasyon veya seçim propagandası, rejim güvenliğine tehdit sayılır. Yunanistan’da ise başbakan veya cumhurbaşkanının azınlıkları etnik kimlikleri üzerinden zikrederek siyasi söylem kurması, anayasal düzenin temellerine aykırıdır. Yunan anayasal geleneğinde millet, din ve etnisite üstü bir yurttaşlık bağı olarak tanımlanır ve yönetici söylemi bu çerçevenin dışına çıkamaz. Bu üç örnek, yönetim biçimleri ve siyasi kültürleri farklı olsa da, üniter devletin etnik ve dini retoriği dışlayan yapısal mantığının evrensel olduğunu kanıtlamaktadır.

    Sonuç: Retoriğin Ötesi, Egemenliğin Savunusu

    Bir ülkede devlet yöneticisi, yönetim ve siyasi partiler tarafından etnik ve dini mezhebi kökenlerin zikredilerek retorik malzemesi yapılması, üniter devletlerde anayasal olarak suçtur. Bu eylem, toplumu ayrıştırmakta, ortak milli kimliği köreltmekte ve üniter devleti yok etme planının propaganda aşamasını oluşturmaktadır. Erdoğan ve benzerlerinin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni retoriği, tam olarak bu niteliktedir. Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Çin, İran ve Yunanistan örneklerinin gösterdiği gibi, bu tür bir söylem üniter devletlerin hiçbirinde kabul edilemez ve anında anayasal yaptırımla karşılaşır. Türkiye’de ise bu retoriğin yıllardır cezasız kalması, anayasal düzenin yıpranmasının ve üniter yapının çözülme riskinin en önemli göstergesidir. Varılan sonuç kesindir: Milleti etnik ve mezhebi kategorilere bölerek konuşan bir yönetici, milletin değil, milleti bölmek isteyenlerin sözcüsüdür ve bu söylemin anayasal suç olarak yargılanmaması, üniter devletin sessizce tasfiyesine seyirci kalınması anlamına gelir.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
    Brubaker, R. (1992). Citizenship and Nationhood in France and Germany. Harvard University Press.
    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
    Kili, S. (1969). Kemalism. School of Advanced International Studies.
    Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
    Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
    Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    Renan, E. (1882). Qu’est-ce qu’une nation? Calmann Lévy.
    Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
    Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.