Blog

  • Günümüzde:CHP’de Arınma-Milli Arınma ve Atlantikçi Bağımlılık Ekseninde Kurumsal Gerilimlerin Siyasal Parti Teorisi Bağlamında Analizi

    Günümüzde:CHP’de Arınma-Milli Arınma ve Atlantikçi Bağımlılık Ekseninde Kurumsal Gerilimlerin Siyasal Parti Teorisi Bağlamında Analizi

    Siyasal partiler, modern demokrasilerin işleyişinde temsil ve rekabet mekanizmalarının kurucu unsurlarıdır. Duverger (1954), kitle partilerini ideolojik bağlılık ve güçlü örgütsel disiplin üzerinden tanımlarken, bu yapıların dışsal etkilere karşı direnç geliştirdiğini belirtir. Ancak küreselleşen siyasal rekabet, partileri yalnızca seçim stratejileri açısından değil, aynı zamanda jeopolitik yönelimleri bakımından da dönüşüme zorlamaktadır. Bu durum, özellikle tarihsel olarak güçlü ideolojik kodlarla örülü kitle partileri için derin bir varoluşsal sancıya işaret etmektedir.

    Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu dönüşümün en belirgin örneklerinden birini teşkil etmektedir. Kuruluşundan itibaren Kemalist ideoloji etrafında şekillenen parti, ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve Batı karşıtı olmayan ancak Batı güdümüne girmeyi reddeden bir duruşu benimsemiştir. Ne var ki, özellikle 2010’lu yılların sonundan itibaren parti içi dinamikler, bu yerleşik kimliği tartışmaya açan yeni bir gerilim hattı üretmiştir. Bu hat, bir tarafta “milli arınma” söylemiyle simgeleşen ve partinin kurucu değerlerine dönüşü savunan kanat, diğer tarafta ise “Atlantikçi bağımlılık” olarak nitelenen ve partiyi Batı merkezli siyasi-ekonomik yapılarla daha derin bir eklemlenmeye yönlendirme arayışındaki kanat arasındaki çatışmayı yansıtmaktadır.

    Bu gerilim, yalnızca bir liderlik rekabetine indirgenemeyecek kadar çok boyutludur. Partinin jeopolitik konumlanışı, egemenlik anlayışı, seçmen koalisyonlarının bileşimi ve nihayetinde Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine dair stratejik tercihler bu çatışmanın merkezinde yer almaktadır. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” ve “milli arınma” vurgusu, partiyi dış müdahalelerden ve küresel finans çevrelerinin etkisinden uzaklaştırarak daha bağımsız bir siyasi çizgiye oturtma çabası olarak okunurken; İmamoğlu ve Özel ekseninin “değişim” söylemi, seçim başarısı için Batı ile uyumlu, “liberal demokratik” normlara dayalı bir dönüşümü şart koşmaktadır.

    Literatürde parti içi çatışmalar genellikle ideolojik ayrışma, liderlik mücadelesi veya seçim yenilgilerine bağlı olarak ele alınır. Oysa CHP örneği, bu üç faktörün yanı sıra, partinin uluslararası sisteme nasıl eklemleneceğine dair stratejik bir yol ayrımını da içermektedir. Bu yönüyle CHP’deki gerilim, klasik parti içi muhalefet kalıplarının ötesine geçmekte ve doğrudan partinin ontolojik güvenliğine ilişkin bir krize dönüşmektedir.

    Teorik Çerçeve

    Duverger Kitle Partisi ve İdeolojik Sabitlik

    Maurice Duverger, siyasal partileri örgütsel yapılarına ve toplumsal tabanlarına göre sınıflandıran ilk sistematik çalışmalardan birini gerçekleştirmiştir. Ona göre kitle partileri, kadro partilerinden farklı olarak geniş üye tabanına dayanır, ideolojik eğitim ve sürekli seferberlik mekanizmalarıyla üyelerini partiye bağlar ve mali kaynaklarını büyük ölçüde üye aidatlarından sağlar. Bu modelde parti, yalnızca seçim kazanmak için değil, aynı zamanda bir dünya görüşünü toplumsallaştırmak için var olan bir siyasal organizmadır. Duverger’in analizi, partinin ideolojik bütünlüğünün örgütsel disiplin yoluyla korunduğunu ve dış etkilere karşı bir tür bağışıklık sistemi geliştirildiğini varsayar.

    CHP’nin tarihsel kökeni, bu kitle partisi modeliyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisini taşıyan, Halkevleri ve Halkodaları gibi yaygın örgütlenme araçlarıyla toplumsal tabana nüfuz eden, altı ok ilkeleri etrafında sıkı bir ideolojik disiplin inşa eden bir yapı olarak doğmuştur. Bu miras, CHP’yi uzun yıllar boyunca seçmen nezdinde “devlet partisi” kimliğiyle özdeşleştirmiştir. Parti örgütü, ideolojik sapmalara karşı toleranssız bir kurumsal kültür geliştirmiş ve bu sayede Kemalist çizginin sürekliliğini sağlamıştır.

    Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşme dalgası ve neoliberal politikaların yaygınlaşması, bu tür ideolojik sabitliğe sahip kitle partilerini ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır. Duverger’in modelinde öngörülen üye sadakati ve ideolojik bağlılık, seçim piyasasının gerekleriyle çelişmeye başlamıştır. CHP özelinde bu çelişki, özellikle 2000’li yıllardan itibaren partinin oy oranının belirli bir tavanı aşamamasıyla somutlaşmıştır. Parti içindeki bazı aktörler, bu tıkanıklığın aşılması için ideolojik çerçevenin esnetilmesini ve Batılı sosyal demokrat partilerinkine benzer bir catch-all dönüşümün gerekliliğini savunmaya başlamıştır.

    CHP’de Arınma -Milli arınma söylemini benimseyen Kılıçdaroğlu ve onu destekleyen millici güçler ise tam tersi bir konumdan hareket etmektedir. Onlara göre CHP’nin asıl sorunu, Duverger’in tarif ettiği kitle partisi kimliğinden uzaklaşmış olmasıdır. Parti, dış odakların ve uluslararası sermaye çevrelerinin etkisi altına girdikçe, asli toplumsal tabanıyla olan organik bağını yitirmiştir. Bu perspektiften “arınma”, partinin kurucu ilkelerine yeniden sahip çıkmasını, bağımlılık ilişkilerini reddetmesini ve milletin egemenlik haklarını önceleyen bir siyasi hatta dönmesini ifade eder. Dolayısıyla bu kanat için CHP, ideolojik esnekliğin değil, ideolojik derinleşmenin öznesi olmalıdır.

    Duverger’in teorisi, bu gerilimi açıklamak için güçlü bir başlangıç noktası sunar, ancak tek başına yeterli değildir. Zira Duverger, partileri statik kategoriler olarak ele alma eğilimindedir ve küresel sistemle kurulan bağımlılık ilişkilerinin parti içi dinamikleri nasıl dönüştürdüğünü analiz etmez. CHP’deki Atlantikçi kanadın yükselişi, tam da bu küresel boyutun kitle partisi yapısı üzerindeki aşındırıcı etkisini göstermektedir. Bu nedenle Duverger’in modeli, mevcut çatışmanın tarihsel ve ideolojik zeminini anlamak için gereklidir, ancak sürecin dinamikleri daha kapsamlı bir teorik çerçeve gerektirmektedir.

    Özetle, Duverger’in kitle partisi kavramı, CHP’deki milli arınma yanlılarının savunduğu ideolojik sabitliğin ve örgütsel bütünlüğün teorik temelini oluşturur. Buna karşın, partinin Atlantikçi kanadı, bu modelin günümüz siyasal rekabet koşullarında sürdürülemez olduğunu, seçim başarısının daha geniş koalisyonlar ve ideolojik esneklik gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu diyalektik, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde diğer teorik yaklaşımlarla derinleştirilecektir.

    “Kitle partileri, üyelik temelli mobilizasyon kapasitesine ve ideolojik bütünlüğe dayanır.” (Duverger, 1954, s. 63)

    Kirchheimer ve Catch All Party Dönüşümü

    Otto Kirchheimer, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’sında partilerin geçirdiği dönüşümü analiz ederken, klasik kitle partilerinin yerini giderek “catch-all party” (herkesi kucaklayan parti) modeline bıraktığını öne sürmüştür. Bu modelde partiler, belirli bir sınıfın, dini cemaatin veya ideolojik grubun temsilcisi olmaktan çıkar; seçmen tabanını olabildiğince genişletmek adına ideolojik bagajlarını hafifletir, somut politika vaatleri yerine genel geçer söylemleri benimser ve liderlerin medyatik çekiciliğine yaslanır. Kirchheimer’a göre bu dönüşüm, refah devletinin yükselişi, sınıf çatışmasının yumuşaması ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir.

    Catch-all partinin en belirgin özelliği, ideolojik esnekliktir. Parti, birbirinden çok farklı toplumsal kesimlere aynı anda hitap edebilmek için programını muğlaklaştırır, sembolik vaatleri çoğaltır ve seçim dönemlerinde adeta bir pazarlama kampanyası yürütür. Kirchheimer’in “parti ideolojisinin indirgenmesi” olarak tanımladığı bu süreç, partinin kurucu ilkelerinde kaçınılmaz bir aşınma yaratır. Parti artık ne olduğuyla değil, kime hitap ettiğiyle tanımlanır hale gelir.

    CHP’de İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen siyasal hat, bu catch-all dönüşümünün Türkiye’deki en güncel örneği olarak okunabilir. Bu ekip, partinin geleneksel laik-Kemalist tabanının ötesine geçerek muhafazakâr seçmenlere,etnik ve mezhep -tarikat kimliklerine, hatta merkez sağdan kopan kitlelere ulaşmayı hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda, partinin altı ok ilkeleri arka plana itilmekte, “demokrasi”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi evrensel değerler etrafında daha kapsayıcı ama aynı zamanda daha muğlak bir söylem inşa edilmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu duygusal bağ ve Özel’in gençlik kollarını merkeze alan söylemi, bu stratejinin sahadaki yansımalarıdır.

    Ancak bu genişleme stratejisinin jeopolitik bir boyutu da vardır. İmamoğlu–Özel ekseni, Batı ile uyumlu bir siyasal hattı benimseyerek partiyi Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik kurumların normatif çerçevesine yaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu yönelim, özellikle Batılı finans çevrelerinin ve uluslararası medya kuruluşlarının desteğini alarak seçmen nezdinde bir güvenilirlik sermayesi inşa etme arayışı olarak değerlendirilebilir. Ne var ki bu arayış, parti içindeki millici güçler tarafından “Atlantikçi bağımlılık” olarak eleştirilmekte ve partinin bağımsızlıkçı geleneğine ihanet olarak yorumlanmaktadır.

    Kirchheimer’in teorisi, bu gerilimi yalnızca seçim stratejisi düzeyinde değil, aynı zamanda partinin karakterine ilişkin ontolojik bir mücadele olarak kavramaya imkân tanır. Catch-all dönüşüm, bir kez başladığında partinin ideolojik çekirdeğini korumak giderek zorlaşır; çünkü seçim piyasasının talepleri, sürekli olarak daha fazla esnemeyi dayatır. CHP’deki milli arınma yanlıları tam da bu noktada karşı atağa geçmekte ve partinin catch-all bir rotaya girmesinin, onu “her şey olan ama hiçbir şey olmayan” bir siyasal aktöre dönüştüreceğini savunmaktadır. Onlara göre, İmamoğlu–Özel hattı, partiyi Batı merkezli sermaye odaklarının ve siyasi yapılarının Türkiye’deki taşeronu haline getirme riski taşımaktadır.

    Kirchheimer’in modeli, CHP’deki değişim yanlılarının rasyonelini anlamak için değerli bir araçtır, ancak bu modelin ihmal ettiği bir husus, partilerin dönüşüm sırasında yaşadığı iç çatışmaların yoğunluğudur. Kirchheimer, catch-all partiye geçişi nispeten pürüzsüz bir evrim olarak resmetme eğilimindedir. Oysa CHP örneğinde görüldüğü üzere, bu dönüşüm partiyi ikiye bölen, hizipleri karşı karşıya getiren ve kurumsal bütünlüğü tehdit eden sancılı bir süreçtir. Bu sancının kaynağında ise yalnızca ideolojik farklılıklar değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair jeopolitik bir tercih yatmaktadır. Dolayısıyla Kirchheimer’in catch-all tezi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak yeterli değildir; sürecin bağımlılık boyutunu aydınlatmak için Katz ve Mair’in kartel parti modeline başvurmak gerekecektir.

    “Catch-all party, ideolojik bagajını hafifleterek seçim pazarında azami tüketiciye ulaşmayı hedefler.” (Kirchheimer, 1966, s. 184)

    Katz ve Mair Kartel Parti ve Devletle Bütünleşme

    Richard Katz ve Peter Mair, 1990’ların ortasında yayımladıkları ufuk açıcı makalelerinde, Batı demokrasilerinde parti örgütlenmelerinin yeni bir aşamaya geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Kadro partisinden kitle partisine, oradan da catch-all partiye uzanan evrim çizgisine yeni bir halka ekleyen yazarlar, günümüz partilerinin giderek “kartel parti” modeline yaklaştığını savunurlar. Kartel parti, devlet kaynaklarıyla iç içe geçmiş, sivil toplumla bağlarını zayıflatmış ve rakip partilerle örtülü bir işbirliği içinde sistemin sürekliliğini garanti altına almaya odaklanmış bir örgütlenme biçimini anlatır.

    Bu modelin en kritik özelliği, partilerin devletle kurduğu simbiyotik ilişkidir. Kartel partiler, seçim kampanyalarını finanse etmek için üye aidatlarından ziyade devlet yardımlarına yaslanır; politika üretimini tabanın taleplerine göre değil, uluslararası kurumların ve finans çevrelerinin beklentilerine göre şekillendirir; parti içi demokrasiyi zayıflatarak karar alma süreçlerini profesyonelleşmiş küçük bir elit grubunun tekeline bırakır. Katz ve Mair’e göre bu eğilim, demokrasinin temsil krizini derinleştirmekte ve vatandaşların parti siyasetine yabancılaşmasına yol açmaktadır.

    CHP’deki Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” söylemi, tam da bu kartel parti eğilimlerine karşı bir direniş olarak okunabilir. Kılıçdaroğlu, partinin uluslararası finans kuruluşlarına ve yabancı devletlerin siyasi ajandalarına bağımlı hale geldiğini ima ederek, bu bağımlılık ilişkilerinin parti örgütünü nasıl içeriden çürüttüğünü teşhir etmeye çalışmaktadır. Onun “helalleşme” çağrısı, partinin devletle fazla bütünleşmiş ve halktan kopmuş yapısını onarma, partiyi yeniden sivil toplumla buluşturma çabası olarak anlamlandırılabilir. Bu yönüyle Kılıçdaroğlu, Katz ve Mair’in tarif ettiği kartel partiye karşı, partiyi tabana indirme ve millet iradesiyle yeniden irtibatlandırma projesini savunmaktadır.

    Öte yandan, İmamoğlu–Özel ekseninin yükselişi, kartel parti modelinin farklı bir yüzünü temsil ediyor olabilir. Bu kanat, partiyi devletle olan gerilimli ilişkisinden kurtarıp Batı ile uyumlu bir yönetim alternatifi olarak konumlandırmaya çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak, partiyi uluslararası kartel yapılarla eklemlenmeye açık hale getirmektedir. Atlantik merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurulan ilişkiler, Batılı medya organlarında İmamoğlu’na verilen destek ve AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gibi söylemler, bu kanadın uluslararası sistemle bütünleşme stratejisinin parçalarıdır. Bu durum, parti içindeki millici muhalefet tarafından kartel benzeri bir bağımlılığın daha sofistike bir biçimi olarak görülmektedir.

    Katz ve Mair’in analizi, CHP’deki gerilimin yalnızca iç siyasi dinamiklerle açıklanamayacağını, aynı zamanda küresel düzeydeki parti-devlet-sermaye ilişkilerinin dönüşümüyle de bağlantılı olduğunu göstermektedir. Kartel parti modeli, partilerin neden birbirine benzediğini ve radikal alternatiflerin neden sistem dışına itildiğini açıklarken, CHP içindeki milli arınma söyleminin neden bu kadar sert bir dirençle karşılaştığını da anlamamıza yardımcı olur. Kılıçdaroğlu’nun “dış güçler” vurgusu, aslında partinin kartelleşme eğilimine karşı bir uyarı sinyali olarak değerlendirilebilir. Ancak bu uyarı, parti içindeki Atlantikçi kanat tarafından iç siyaset malzemesi yapılmakta ve Kılıçdaroğlu, değişimin önünde bir engel olarak resmedilmektedir.

    Kartel parti tezi, aynı zamanda CHP’nin iktidara yürüme stratejisine dair önemli ipuçları sunar. Eğer parti, kartelleşme eğilimine teslim olur ve uluslararası sistemin taleplerine göre şekillenirse, seçim başarısı elde etse bile bu başarının ne ölçüde yerli ve milli bir siyaset üretebileceği sorgulanır hale gelir. Kılıçdaroğlu’nun “arınma” çağrısı işte tam da bu noktada, partinin sadece iktidara gelmesi değil, iktidarı hangi bağımsızlık düzeyiyle kullanacağı sorusuna odaklanmaktadır. Bu soru, CHP’yi salt bir seçim makinesi olmanın ötesinde, Türkiye’nin yönünü tayin edecek stratejik bir aktör olarak görenlerin temel meselesidir.

    Özetle, Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin devletle ve uluslararası sistemle kurduğu ilişkilerin niteliği üzerinden okumaya olanak tanımaktadır. Bu okuma, partinin sadece oy oranlarıyla ölçülemeyecek bir egemenlik meselesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Kılıçdaroğlu’nun konumu, bu anlamda bir liderlik iddiasından çok, partinin kurumsal özerkliğini ve ideolojik bağımsızlığını muhafaza etme çabası olarak değerlendirilmelidir.

    “Kartel partiler, devletle simbiyotik bir ilişki geliştirerek sivil toplumdan kopma riski taşır.” (Katz & Mair, 1995, s. 18)


    Panebianco Örgütsel Kurumsallaşma ve Değişim Direnci

    Angelo Panebianco, siyasal partileri örgütsel kurumsallaşma düzeyleri üzerinden analiz eden en etkili yaklaşımlardan birini geliştirmiştir. Ona göre partiler, kuruldukları andan itibaren bir kurumsallaşma sürecine girer; bu süreç, partinin iç işleyişinin rutinleşmesi, liderlik değişimlerinin öngörülebilir hale gelmesi ve örgüt kültürünün yerleşiklik kazanmasıyla karakterize olur. Kurumsallaşma arttıkça parti, çevresel şoklara karşı daha dayanıklı hale gelir, ancak aynı zamanda stratejik esnekliğini de yitirir. Panebianco’nun ifadesiyle, “kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır”.

    CHP, Türkiye’nin en yüksek kurumsallaşmış partilerinden biridir. Yüzyılı aşkın tarihi, yerleşik parti içi hiyerarşisi, güçlü yerel örgüt ağı ve Kemalist ideoloji etrafında oluşmuş derin örgüt kültürü, Panebianco’nun tarif ettiği yüksek kurumsallaşma örneğine karşılık gelir. Bu kurumsallaşma düzeyi, partiyi yıkıcı krizler karşısında koruyan bir zırh işlevi görmüş, ancak aynı zamanda partinin kendini yenileme kabiliyetini ciddi biçimde sınırlandırmıştır. CHP’nin on yıllardır benzer bir oy bandına sıkışıp kalmasının ardında yatan yapısal nedenlerden biri tam da bu yüksek kurumsallaşmanın ürettiği değişim direncidir.

    Panebianco’nun teorisi, CHP’deki milli arınma yanlılarının pozisyonunu anlamak için özel bir önem taşır. Bu kanat, partinin kurumsal kimliğini ve tarihsel sürekliliğini, kısa vadeli seçim başarılarından daha değerli görmektedir. Onlara göre CHP, sıradan bir siyasi parti değil, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin ve kurucu iradesinin kurumsal taşıyıcısıdır. Bu nedenle partinin ideolojik özünden ödün vermek, yalnızca seçim kaybetmek değil, tarihsel bir sorumluluğa ihanet etmek anlamına gelir. Panebianco’nun “kurumsal sadakat” olarak tanımladığı bu bağlılık, milli arınma söyleminin duygusal ve kültürel temelini oluşturmaktadır.

    Buna karşılık, İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği değişim yanlıları, yüksek kurumsallaşmanın bu bağlayıcı etkisini partinin seçim başarısının önündeki en büyük engel olarak görmektedir. Onlara göre CHP, kurumsal katılığı nedeniyle toplumdaki yeni eğilimlere ve taleplere ayak uyduramamakta, bu yüzden de muhafazakâr kitlelere ve genç seçmene ulaşamamaktadır. Değişim söylemi, Panebianco’nun çerçevesinde, partinin kurumsallaşma derecesini düşürme ve çevresel şoklara daha hızlı uyum sağlayabilen esnek bir örgütsel modele geçiş projesi olarak okunabilir. Bu proje, özünde partinin ideolojik sabitliklerini sorgulamayı ve gerekirse bazılarından vazgeçmeyi göze almaktadır.

    Panebianco, partilerin dönüşümünü analiz ederken “çevresel meydan okumalar” ve “liderlik stratejileri” arasındaki etkileşime dikkat çeker. CHP örneğinde çevresel meydan okuma, AK Parti’nin hegemonyası altında partinin iktidar alternatifi olma iddiasını yitirme riskidir. Bu risk karşısında iki farklı liderlik stratejisi gelişmiştir: Kılıçdaroğlu’nun kurumsal kimliği güçlendirerek ve dış bağımlılıklara karşı arınarak partiyi uzun vadede toplumsal tabana yeniden yerleştirme stratejisi ile İmamoğlu–Özel ikilisinin ideolojik esnekliği artırarak kısa vadede seçmen koalisyonunu genişletme stratejisi. Bu iki strateji, Panebianco’nun teorik modelinde öngördüğü gibi, parti içinde sıfır toplamlı bir güç mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

    Kurumsallaşma düzeyinin düşürülmesi, her ne kadar kısa vadede seçim başarısı getirme potansiyeli taşısa da, Panebianco’nun uyardığı gibi partinin dağılma riskini de beraberinde getirir. CHP’deki Atlantikçi değişim yanlıları, partinin kurumsal zırhını zayıflatarak onu çevresel manipülasyonlara daha açık hale getirebilir. Milli arınma yanlılarının en büyük endişesi de budur: Parti, Batı merkezli sermaye ve siyasi odakların taleplerine boyun eğdikçe, kurumsal özerkliğini yitirecek ve nihayetinde yerli ve milli bir siyasal aktör olmaktan çıkacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, CHP’deki gerilim, Panebianco’nun tarif ettiği anlamda bir kurumsallaşma krizidir.

    Dolayısıyla. Panebianco’nun örgütsel kurumsallaşma teorisi, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin değişim kapasitesi ile kurumsal süreklilik arasındaki klasik ikilemin Türkiye’ye özgü jeopolitik bir türevi olarak okumayı mümkün kılmaktadır. Parti içindeki iki kanat, esasen kurumsallaşmanın derecesi ve yönü üzerine farklı normatif tercihlerde bulunmakta; bu tercihler de partinin geleceğini doğrudan şekillendirmektedir.

    “Kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır ve dışsal şoklara uyum maliyetini yükseltir.” (Panebianco, 1988, s. 54)

    Downs Rasyonel Seçim ve Oy Maksimizasyonu

    Anthony Downs, siyasal partileri rasyonel aktörler olarak kavrayan ve temel motivasyonlarının oy maksimizasyonu olduğunu ileri süren iktisadi oy verme modelinin kurucusudur. Downs’a göre partiler, ideolojik duruşlarını seçmen tercihlerine göre ayarlayan ve seçim piyasasında en yüksek oy oranını elde etmek için stratejik konumlanma yapan araçsal örgütlenmelerdir. Bu perspektiften bakıldığında ideoloji, bir amaç değil, oy toplamanın bir aracıdır ve seçmen tercihleri değiştikçe partinin ideolojik pozisyonu da değişmelidir.

    Downs’un modeli, CHP’deki Atlantikçi değişim yanlılarının stratejik rasyonalitesini açıklamak için son derece uygundur. Bu kanat, Türkiye’deki seçmen dağılımının merkez sağ ve muhafazakâr çoğunluk lehine asimetrik olduğunu tespit etmiş ve bu asimetri karşısında yapılması gerekenin partiyi merkeze doğru kaydırmak olduğunu düşünmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu empati dili, Özel’in partiyi gençlik ve kadın hareketleri üzerinden yeniden konumlandırma çabası ve her ikisinin de Batılı kurumlarla uyumlu, “normal” bir sosyal demokrat parti profili çizme gayreti, tam anlamıyla Downs’cu bir oy maksimizasyonu stratejisinin bileşenleridir.

    Ancak Downs’un modeli, milli arınma yanlılarının karşı argümanlarını anlamakta yetersiz kalır. Çünkü bu kanat, partiyi yalnızca oy maksimize eden bir makine olarak görmez; aksine, partiyi belirli ilkelerin ve tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak konumlandırır. Bu perspektiften, kısa vadeli oy kazancı uğruna partinin ideolojik duruşundan ödün vermek, uzun vadede partinin toplumsal tabanını erozyona uğratan bir stratejik hata olarak değerlendirilir. Downs’cu rasyonalite, ideolojik tutarlılığın seçmen nezdinde nasıl bir güven inşa ettiğini ve bu güvenin uzun vadeli seçim başarısı için ne kadar kritik olduğunu yeterince hesaba katmaz. Milli arınma savunucuları tam da bu noktada, kısa vadeli seçim mühendisliğine karşı uzun vadeli güven inşasını öne çıkarır.

    Downs’un yaklaşımı ayrıca, seçmen tercihlerinin dışsal olarak verili olduğunu varsayar. Oysa siyasal partiler, yalnızca mevcut tercihlere uyum sağlamaz; aynı zamanda bu tercihleri dönüştürme kapasitesine de sahiptir. CHP’nin milli arınma kanadı, partinin geçmişte olduğu gibi bugün de topluma yön verebilecek ideolojik bir merkez olduğunu savunur. Onlara göre parti, seçmenin nabzına göre şerbet vermek yerine, kendi doğrularını topluma anlatarak ve örgütsel mücadeleyle seçmen tercihlerini yeniden şekillendirebilir. Atlantikçi bağımlılık modeli ise tam tersine, seçmen tercihlerini dönüştürmek yerine onlara teslim olmayı ve bu tercihleri uluslararası sistemin beklentileriyle uyumlu hale getirmeyi içerir.

    Downs’un modelini doğrudan CHP içi mücadeleye uyarladığımızda, iki farklı fayda fonksiyonuyla karşılaşırız. Atlantikçi kanat, kısa vadeli oy maksimizasyonunu en yüksek değer olarak belirlerken, milli arınma kanadı partinin kurumsal bütünlüğüne ve ideolojik bağımsızlığına daha yüksek bir ağırlık vermektedir. Bu iki farklı fayda fonksiyonu, partinin stratejik tercihlerinde uzlaşmaz bir çatışma yaratmaktadır. Örneğin, Batılı finans kuruluşlarının önerdiği yapısal reformlara verilecek destek, Atlantikçi kanat için oy kazandıracak bir “normalleşme” adımıyken, milli arınma kanadı için egemenlikten verilmiş bir tavizdir.

    Oy maksimizasyonu hedefi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak tek başına yetersiz bir açıklama sunar. Çünkü bu gerilim, aynı zamanda partinin ne tür bir oy peşinde koştuğu sorusuyla ilgilidir. Atlantikçi kanat, Batılılaşmış kentli seçmenlerin ve uluslararası meşruiyetin oyunu hedeflerken, milli arınma kanadı, daha çok Anadolu’daki milliyetçi-muhafazakâr kitlelerin ve bağımsızlıkçı reflekslere sahip seçmenlerin desteğini kazanma arayışındadır. Bu iki hedef kitlenin değerleri ve beklentileri birbiriyle çeliştiği için, partinin her ikisine birden hitap edebilmesi yapısal olarak mümkün değildir. Dolayısıyla Downs’un modeli, CHP’deki ayrışmanın aslında bir seçmen koalisyonu tercihi olduğunu da göstermektedir.

    Bu bağlamda , Downs’un yaklaşımı çerçevesinde CHP’nin mevcut durumu bir “stratejik eşik” olarak tanımlanabilir. Parti, ya Atlantikçi rotayı benimseyerek merkez sağın geniş oy havuzuna yönelecek, ancak bu sırada çekirdek seçmeninin bir kısmını milliyetçi partilere kaptırma riskini göze alacak; ya da milli arınma rotasını izleyerek çekirdek seçmenini konsolide edecek, ancak merkez sağdan oy devşirme kapasitesini sınırlandıracaktır. Her iki durumda da partinin oy maksimizasyonu hedefi, iç çatışmanın çözümüne bağlı olarak yeniden tanımlanmak durumundadır.

    Sartori Parti Sistemleri ve İç Gerilimin Yönetimi

    Giovanni Sartori, parti sistemlerinin istikrarını ve partilerin iç dinamiklerini analiz eden en kapsamlı kuramsal çerçevelerden birini sunar. Ona göre bir parti sistemindeki kutuplaşma düzeyi, yalnızca partiler arası ilişkileri değil, aynı zamanda partilerin kendi içlerindeki hizipsel mücadelelerin şiddetini de belirler. Sartori, partilerin iç çatışmalarını kontrol edemediklerinde sistemik parçalanmaya ve yeni parti oluşumlarına yol açabileceklerini vurgular. Bu perspektif, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin yalnızca partiye değil, Türk siyasal sistemine etkilerini de göz önüne almayı zorunlu kılar.

    Sartori’nin analizi, parti içi muhalefetin hangi koşullarda yapıcı bir yenilenme sürecine, hangi koşullarda ise yıkıcı bir bölünmeye evrileceğini anlamak için değerli ipuçları verir. Ona göre kontrollü iç rekabet, partinin toplumsal tabanını genişletmesine ve politika seçeneklerini çeşitlendirmesine yardımcı olabilir. Ne var ki bu rekabet, partinin temel kimlik unsurlarını sorgulamaya başladığında ve taraflar birbirini varoluşsal bir tehdit olarak algıladığında, bölünme kaçınılmaz hale gelir. CHP’deki mevcut durum, tam da bu eşikte salınmaktadır. Milli arınma yanlıları, Atlantikçi kanadı partiyi yabancı güçlere satmakla suçlarken; değişim yanlıları, Kılıçdaroğlu ve destekçilerini partiyi iktidara taşıyamayacak bir statüko bloğu olarak görmektedir. Bu karşılıklı varoluşsal suçlamalar, Sartori’nin bölünme öncesi sendrom olarak tanımladığı olgunun tipik göstergeleridir.

    CHP’nin içinde bulunduğu durumu Sartori’nin kavramlarıyla daha yakından incelediğimizde, partinin şu anda bir “hizip partisi” (fractionalized party) görünümü arz ettiği söylenebilir. Hizipler, yalnızca politika tercihleri üzerinden değil, aynı zamanda uluslararası konumlanış ve egemenlik anlayışı gibi ontolojik meseleler üzerinden ayrışmaktadır. Sartori, bu tür derin ayrışmaların partiyi bir “parti sistemi içinde parti sistemi”ne dönüştürebileceğini, yani parti içindeki hiziplerin adeta ayrı birer parti gibi davranmaya başlayabileceğini belirtir. İmamoğlu ve Özel’in CHP çatısı altında ancak Kılıçdaroğlu’na rağmen bir siyaset yürütme çabası, tam olarak bu duruma işaret etmektedir.

    Sartori, ayrıca parti sistemlerinde merkezkaç ve merkezcil dinamikler arasında bir ayrım yapar. Merkezkaç eğilimler, partileri ideolojik uçlara doğru iterken, merkezcil eğilimler partileri sistemin merkezinde toplar. CHP’deki gerilim ilginç bir biçimde her iki eğilimi de aynı anda barındırmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi ulusal egemenlikçi ve yerlici bir çizgiye çekerek AK Parti ile olan ideolojik mesafeyi artırmayı (merkezkaç), buna karşılık Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Batılı normlara yaklaştırarak sistemin merkezine oturtmayı (merkezcil) hedeflemektedir. Bu zıt hareketler, partiyi aynı anda iki farklı yöne çeken bir gerilim hattı üretmektedir.

    CHP’deki bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı sorusu, Sartori’nin parti sistemleri analizindeki en kritik meselelerden biri olan “parçalanma eşiği” ile yakından ilgilidir. Sartori, bir partinin bölünmesi için belirli bir eşiğin aşılması gerektiğini, bu eşiğin de büyük ölçüde parti elitlerinin uzlaşma kapasitesine ve seçim sisteminin teşviklerine bağlı olduğunu belirtir. Türkiye’deki yüzde 7 seçim barajı (2023 itibarıyla düşürülmüş olsa da) ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yarattığı iki kutuplu dinamik, CHP içindeki hiziplerin partiden ayrılarak müstakil bir siyasi oluşuma gitmelerini caydıran önemli kurumsal faktörlerdir. Bu nedenle, mevcut gerilimin kısa vadede bir bölünmeye yol açması, bu kurumsal frenleyiciler nedeniyle düşük bir olasılıktır.

    Sartori’nin analizi, CHP’deki gerilimin geleceğine dair karamsar olmayı gerektirmez. Tarihsel olarak, kontrollü iç rekabetin partileri daha rekabetçi ve dayanıklı kıldığına dair çok sayıda örnek mevcuttur. CHP için kritik olan, bu rekabetin partinin kurumsal zeminini tahrip etmeden, kanalları belirli mekanizmalarla (örneğin ön seçim, tüzük değişiklikleri, ilkeler kongresi vb.) yönetilebilmesidir. Ne var ki mevcut durumda taraflar arasındaki güvensizlik o kadar derindir ki, bu tür kurumsal mekanizmaların devreye girmesi dahi kolay görünmemektedir. Sartori’nin çerçevesinden bakıldığında, CHP’nin esas meselesi, parti içi çatışmayı yapıcı bir dönüşüme tahvil edecek liderlik kapasitesini üretip üretemeyeceğidir.

    CHP’de Stratejik İkilem

    CHP içindeki mevcut gerilim, iki temel stratejik model etrafında şekillenmektedir. Bu modeller, yalnızca farklı liderlik tercihlerini değil, aynı zamanda partinin doğasına, toplumsal tabanına, ideolojik konumlanışına ve uluslararası sisteme eklemlenme biçimine dair birbirine taban tabana zıt iki vizyonu temsil etmektedir. Aşağıda bu iki model sırasıyla incelenecektir.

    Milli Arınma ve Kurumsal Konsolidasyon Modeli

    Kılıçdaroğlu çizgisi ve onu destekleyen millici güçler tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin yaşadığı krizin temelinde ideolojik belirsizleşme ve dış bağımlılık eğilimlerinin yattığını varsayar. Modelin hareket noktası, partinin tarihsel misyonunu yeniden hatırlaması ve bu misyona uygun bir örgütsel restorasyona girişmesidir. Bu perspektiften CHP, yalnızca bir seçim partisi değil, Türkiye’nin bağımsızlık ve modernleşme mücadelesinin siyasal temsilcisidir. Partinin bu niteliğini yeniden kazanabilmesi için öncelikle kurumsal disiplini sağlaması, dış etkilere kapatması ve ideolojik berraklığa kavuşması gerekmektedir.

    Modelin temel önceliklerinden ilki, partinin tarihsel Kemalist kimliğinin ve ulusal egemenlik vurgusunun kararlılıkla muhafaza edilmesidir. Milli arınma yanlıları, CHP’nin son yıllarda “herkese hoş görünme” adına altı ok ilkelerini seyrelttiğini, bunun da partiyi neye inandığı belirsiz bir yapı haline getirdiğini düşünmektedir. Oysa Duverger’in kitle partisi modelinde vurguladığı gibi, güçlü partiler net ideolojik duruşlara sahip olanlardır. Bu nedenle model, partinin ilkeler kongresi düzenleyerek, hangi değerleri savunduğunu açıkça ilan etmesini ve bu değerlerden sapmaya müsamaha göstermeyen bir iç denetim mekanizması kurmasını öngörür.

    İkinci öncelik, parti örgütünün dış bağımlılık ilişkilerinden arındırılmasıdır. Kılıçdaroğlu ve destekçileri, özellikle 2019 yerel seçimleri sonrasında partinin uluslararası danışmanlık şirketleri, yabancı basın kuruluşları ve Batı merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurduğu ilişkileri sorgulamaya başlamıştır. Onlara göre bu ilişkiler, partinin karar alma süreçlerini dışarıdan yönlendirilebilir kılmakta ve partiyi ulusal çıkarları savunma kapasitesinden yoksun bırakmaktadır. Katz ve Mair’in kartel parti modeli tam da bu tür bağımlılıklara işaret eder. Milli arınma modeli, partiyi bu bağımlılık ağından kurtarmak için mali kaynaklarını yerelleştirmeyi, dış danışmanlarla çalışmayı sonlandırmayı ve politikalarını yabancı başkentlerin onayına sunmaktan vazgeçmeyi öngörür.

    Üçüncü öncelik, örgütsel disiplinin yeniden tesisidir. Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uygun olarak, milli arınma kanadı partinin örgütsel hiyerarşisini güçlendirmek istemektedir. Bu, yerel örgütlerin ve milletvekili adaylarının belirlenmesinde merkezin otoritesinin artırılması, parti içi muhalefete toleransın sınırlanması ve parti disiplin yönetmeliğinin etkin biçimde uygulanması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu’nun tüzük değişiklikleri ve il-ilçe kongrelerinde izlediği strateji, bu disiplin inşasının örgütsel araçlarıdır. Ancak bu strateji, parti içindeki değişim yanlıları tarafından antidemokratik bir merkeziyetçilik olarak eleştirilmekte ve karşı hamlelerle engellenmeye çalışılmaktadır.

    Modelin ideolojik derinliği, yalnızca iç siyasi mülahazalara dayanmaz; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumuna ilişkin bir pozisyon alışı da içerir. Milli arınma savunucuları, Türkiye’nin Atlantik ittifakı içindeki bağımlı statüsüne karşı çıkmakta ve daha dengeli, çok boyutlu bir dış politika anlayışını benimsemektedir. Bu anlamda CHP, yalnızca içerideki siyasi mücadelenin değil, aynı zamanda dış politikadaki eksen tartışmalarının da bir arenası haline gelmiştir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi bu dış politik duruşun tutarlı bir taşıyıcısı yapma iradesini yansıtmaktadır.

    Ancak bu modelin karşı karşıya olduğu en büyük handikap, seçim başarısızlıklarıdır. Kılıçdaroğlu liderliğinde girilen çok sayıda seçimde alınan yenilgiler, milli arınma söyleminin seçmen nezdinde karşılık bulmadığı yönünde ciddi bir ampirik veri sunmaktadır. Değişim yanlıları tam da bu veriye dayanarak, mevcut çizginin partiyi iktidara taşıyamayacağını, dolayısıyla stratejik bir revizyonun kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Milli arınma kanadı ise bu eleştiriyi, seçim yenilgilerinin nedeninin ideolojik fazlalık değil, bilakis ideolojik belirsizlik ve Atlantikçi sapma olduğu teziyle karşılamaktadır. Onlara göre parti ilkelerine sahip çıktıkça tabanına dönmekte ve asıl o zaman kalıcı bir seçim başarısına ulaşabilecektir.

    Bu nedenlerle, milli arınma modelinin başarısı büyük ölçüde parti içindeki güç dengesine ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını ne ölçüde koruyabileceğine bağlıdır. Yerel yönetimlerdeki başarılarıyla popülaritesi artan İmamoğlu ve gençlik kollarını mobilize eden Özel karşısında, Kılıçdaroğlu’nun kurumsal pozisyonu giderek aşınmaktadır. Milli arınma kanadı, bu aşınmayı durdurabilmek için parti içi seçimlerde ve kongrelerde başarılı olmaya, aynı zamanda millici kamuoyunun desteğini canlı tutmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu mücadelede tarafların söylem düzeyindeki çatışması kadar, örgütsel düzeydeki konumlanmaları da belirleyici olacaktır.

    Atlantikçi Bağımlılık ve Seçimsel Genişleme Modeli

    İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin kronik seçim başarısızlığının temel nedenini partinin ideolojik katılığında, merkez sağ seçmenle bağ kuramamasında ve küresel siyasi normlara yeterince uyum sağlayamamasında görmektedir. Modele göre CHP, yalnızca laik-Kemalist bir çekirdek tabana hitap eden bir kitle partisi olmaktan çıkmak ve toplumun tüm kesimlerine açık, kapsayıcı bir catch-all partiye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşümün anahtarı ise partinin ideolojik esnekliğini artırmak, Batı ile uyumlu bir siyasal dil geliştirmek ve liderlik kültünü rasyonel seçim stratejileriyle harmanlamaktır.

    Modelin birinci önceliği, geniş toplumsal koalisyonlar oluşturarak seçim başarısını azami düzeye çıkarmaktır. Bu doğrultuda İmamoğlu, muhafazakâr seçmenin dini hassasiyetlerini anlayan bir üslup benimsemekte, Özel ise partinin gençlik ve kadın politikalarını evrensel özgürlük söylemleriyle yeniden çerçevelemektedir. Amaç, CHP’nin geleneksel tabanını korurken, AK Parti’ye oy veren ancak son dönemde alternatif arayışına giren seçmen kitlelerini partiye çekmektir. Kirchheimer’in catch-all partisinde olduğu gibi, bu strateji ideolojik bagajın hafifletilmesini ve daha geniş kesimlere hitap eden sembollerin kullanılmasını gerektirir. Örneğin, İmamoğlu’nun “İstanbul’da Kur’an kurslarını yaygınlaştırma” vaadi, bu stratejik esnekliğin tipik bir örneğidir.

    İkinci öncelik, Batı merkezli ekonomik ve siyasi yapılarla eklemlenmeyi güçlendirmektir. İmamoğlu ve Özel, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin çözümünü, Batılı yatırımcıların güvenini yeniden tesis etmekte, AB ile Gümrük Birliği’ni güncellemekte ve IMF gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmekte görmektedir. Bu çerçevede CHP, salt bir muhalefet partisi olarak değil, Batı’nın Türkiye’deki yeni ve güvenilir ortağı olarak konumlandırılmaktadır. Bu konumlanma, partiyi uluslararası meşruiyet ve mali kaynak bakımından güçlendirme potansiyeli taşımakla birlikte, milli arınma yanlıları tarafından partinin Atlantik bağımlılığını kurumsallaştıran bir adım olarak eleştirilmektedir.

    Üçüncü öncelik, parti ideolojisini küresel normlarla uyumlu biçimde esnetmektir. Bu, altı ok ilkelerinin arka plana itilmesi pahasına da olsa, partinin Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik liberal demokrasinin normatif çerçevesine yaklaştırılması anlamına gelir. İmamoğlu’nun “demokrasi, adalet, refah” üçlemesi etrafında kurduğu söylem, bu ideolojik esnekliğin en somut örneğidir. Bu söylem, hem Batılı medyanın hem de içerideki liberal aydınların CHP’ye yönelik sempatisini artırmış, ancak partinin millici kanadında büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. Millici kanat, bu esnekliğin partiyi “renksiz ve kokusuz” bir yapıya dönüştürdüğünü, bu haliyle CHP’nin herhangi bir Avrupa liberal partisinden farkının kalmadığını ileri sürmektedir.

    Modelin en güçlü kozu, yerel seçimlerde elde edilen başarılardır. İmamoğlu’nun İstanbul’u iki kez kazanması ve Özel’in gençlik örgütlenmesindeki başarısı, değişim söylemine ampirik bir meşruiyet kazandırmıştır. Bu başarılar, parti tabanında “kazanan aday” etkisi yaratmış ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını sarsmıştır. Downs’un rasyonel seçim modeli perspektifinden bakıldığında, seçmen ve parti üyeleri nezdinde başarı getiren strateji her zaman daha rasyonel olarak algılanır. İmamoğlu ve Özel’in yükselişi, bu rasyonelitenin parti içindeki yansımasıdır. Değişim yanlıları, “kazanacak aday” söylemiyle Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmakta ve partiyi dönüştürmek için gerekli meşruiyeti başarı üzerinden inşa etmektedir.

    Ne var ki bu modelin temel zaafı, partinin ideolojik sürekliliğini ve ulusal bağımsızlıkçı geleneğini nasıl koruyacağı sorusudur. Kirchheimer’ın da kabul ettiği gibi, catch-all dönüşüm bir kez başladığında partinin ideolojik kimliğini muhafaza etmesi son derece zorlaşır. CHP’nin Atlantikçi kanadı, bu zorluğu kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik erozyon arasında bir tercih olarak görmektedir. Ancak bu tercihin bir maliyeti olacaktır: Parti, seçim kazanmak uğruna kendisi olmaktan çıkma riskiyle karşı karşıyadır. Milli arınma yanlılarının bütün direnişi tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Onlar, CHP’nin kendisi olarak kazanmasını, aksi takdirde kazanmanın bir anlamı kalmayacağını savunmaktadır.

    Nihayetinde, Atlantikçi modelin sürdürülebilirliği büyük ölçüde Batı’nın Türkiye’ye yönelik politikalarına ve İmamoğlu’nun kişisel performansına bağlıdır. Batılı kurumlar CHP’yi gerçek anlamda destekleyecek mi, yoksa sadece AK Parti’ye karşı bir denge unsuru olarak mı kullanacak? İmamoğlu, kişisel popülaritesini örgütsel bir dönüşüme tahvil edebilecek mi? Bu soruların cevabı, modelin orta vadedeki başarısını belirleyecektir. Şurası açıktır ki, Atlantikçi değişim modeli, partiyi iktidara taşıma konusunda şimdilik en umut vadeden formül olarak görülmekte, ancak bu formülün partiye ne tür bir ideolojik ve jeopolitik maliyet çıkaracağı henüz netlik kazanmamıştır.

    Analitik Tartışma

    CHP’deki milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık gerilimi, yukarıda sunulan teorik çerçeve ışığında üç temel analitik eksende derinlemesine incelenebilir. Bu eksenlerin her biri, partinin içinde bulunduğu açmazın farklı bir veçhesine ışık tutmakta ve birlikte değerlendirildiklerinde CHP’nin bir bölünmeden ziyade bir stratejik adaptasyon krizi yaşadığını ortaya koymaktadır.

    İlk eksen, kimlik ve rekabet gerilimidir. Duverger’in kitle partisi kimliği ile Kirchheimer’in catch-all party rekabetçiliği arasındaki karşıtlık, CHP’deki gerilimin ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi Duverger’ci anlamda net ideolojik hatlara sahip, dış etkilerden korunmuş bir kitle partisi olarak yeniden inşa etmek isterken; Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Kirchheimer’ci bir catch-all partiye dönüştürme arzusundadır. Bu iki ideal tip, yalnızca örgütsel yapıyı değil, aynı zamanda partinin varoluş amacını da farklı tanımlamaktadır: İlki için parti bir misyonun taşıyıcısı, ikincisi için ise bir seçim makinesidir. CHP’nin mevcut krizi, bu iki amaç arasında bir türlü denge kurulamamasından kaynaklanmaktadır. Parti, hem ideolojik berraklığını hem de seçim başarısını aynı anda azami düzeye çıkarmaya çalıştıkça, iç çelişkileri derinleşmekte ve iki hedef birbirini sıfırlamaktadır.

    İkinci eksen, kurumsallaşma ve esneklik gerilimidir. Panebianco’nun öngördüğü gibi, CHP’nin yüksek kurumsallaşma düzeyi ona istikrar ve süreklilik kazandırmış, ancak değişim kapasitesini ciddi biçimde kısıtlamıştır. Milli arınma yanlıları bu kurumsallaşmayı partinin en değerli varlığı olarak görürken, Atlantikçi değişim yanlıları onu partinin ayağına bağlanmış bir pranga olarak değerlendirmektedir. Panebianco’nun terminolojisiyle ifade edecek olursak, CHP şu an “örgütsel kasılmışlık” (organizational rigidity) ile “çevresel baskılara aşırı duyarlılık” arasında salınmaktadır. İki kanat da kendi pozisyonunu partinin selameti için zorunlu görmekte, ancak bu pozisyonların sentezi bir türlü sağlanamamaktadır. Oysa Panebianco’nun idealize ettiği sağlıklı parti, kurumsal sürekliliği stratejik esneklikle bağdaştırabilen partidir. CHP’nin bu dengeyi bulamaması, gerilimi kronikleştiren temel etmenlerden biridir.

    Üçüncü eksen, devletleşme ve dış bağımlılık gerilimidir. Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’nin iki farklı bağımlılık türü arasında sıkıştığını göstermektedir. Bir tarafta, partiyi devlet mekanizmalarıyla fazla içli dışlı olmakla ve sivil toplumdan kopmakla suçlayanlar vardır ki bunlar genellikle değişim yanlılarıdır. Diğer tarafta ise partiyi uluslararası sermaye ve Batılı siyasi aktörlere fazla bağımlı hale gelmekle suçlayanlar bulunur ki bunlar da milli arınma yanlılarıdır. İlginç olan, her iki tarafın da partiyi bir tür kartelleşme tehlikesine karşı uyarıyor olması, ancak tehlikenin kaynağını farklı yerlerde görmeleridir. Bu asimetrik kartelleşme eleştirisi, CHP’nin aslında hangi bağımlılığın daha yıkıcı olduğu konusunda derin bir fikir ayrılığı yaşadığını göstermektedir. Kılıçdaroğlu için asıl tehlike dış bağımlılık iken, İmamoğlu ve Özel için asıl tehlike partinin hantal devletçi yapısıdır.

    Bu üç eksen birlikte değerlendirildiğinde, CHP’deki sürecin klasik anlamda bir bölünmeden ziyade, jeopolitik bir stratejik adaptasyon krizi olduğu görülmektedir. Parti, değişen iç siyasi dengeler ve küresel konjonktür karşısında yeni bir denge noktası bulmaya çalışmakta, ancak bu denge arayışı parti içi çatışmaları körüklemektedir. Bu tür adaptasyon krizleri, literatürde genellikle partilerin ya yenilenerek çıkacağı ya da parçalanarak dağılacağı kritik eşikler olarak tanımlanır. CHP’nin bu eşikten hangi yönde çıkacağı ise büyük ölçüde liderlerin stratejik becerilerine ve uluslararası konjonktürün dayatmalarına bağlı olacaktır.

    Analitik tartışmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli nokta, CHP’deki gerilimin aslında Türkiye’nin daha geniş çaplı jeopolitik yol ayrımını parti içinde yeniden üretiyor olmasıdır. Milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık karşıtlığı, yalnızca CHP’ye özgü bir iç mesele değil, aynı zamanda Türkiye’nin son iki yüzyıldır yaşadığı Batılılaşma-yerlilik geriliminin bir partinin bünyesindeki tezahürüdür. Bu yönüyle CHP, Türk modernleşmesinin çözülememiş gerilimlerini kendi içinde taşımakta ve bu gerilimler her seferinde yeni bir siyasi kuşak çatışması olarak su yüzüne çıkmaktadır. Partinin bu tarihsel yükten kurtulması, büyük ölçüde Türkiye’nin medeniyet tercihiyle ilgili daha geniş bir mutabakatın sağlanmasına bağlıdır ki bu da kısa vadede mümkün görünmemektedir.

    Bu durumda, analitik tartışma CHP’deki gerilimin yalnızca teorik bir inceleme nesnesi olmadığını, aynı zamanda Türk siyasetinin geleceğine dair somut çıktılar üretecek dinamik bir süreç olduğunu göstermektedir. Parti içi mücadelenin sonucu, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’deki muhalefet bloğunun yapısını, seçmen davranışlarını ve hatta ülkenin dış politika tercihlerini etkileyecek kadar önemlidir. Bu nedenle CHP’deki gelişmeler, siyasal parti teorisinin yanı sıra uluslararası ilişkiler, toplumsal hareketler ve seçim coğrafyası perspektiflerinden de incelenmeyi hak etmektedir. Bu çalışmanın kapsamı, parti teorisiyle sınırlı kalmakla birlikte, söz konusu disiplinlerarası incelemenin gerekliliğine de işaret etmektedir.

    Tartışma Bölünme mi Dönüşüm mü?

    Sartori’nin parti sistemleri analizi perspektifinden bakıldığında, parti içi çatışmalar üç olası sonuca yol açabilir: kurumsal yeniden denge, kademeli dönüşüm veya parçalanma. Bu üçlü ayrım, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin olası sonuçlarını sistematik biçimde değerlendirmek için elverişli bir analitik çerçeve sunmaktadır. Mevcut durumda CHP’nin bu üç yol ayrımından hangisine daha yakın olduğu sorusu, yalnızca parti elitlerinin tercihlerine değil, aynı zamanda kurumsal kısıtlar, seçim sistemi teşvikleri ve dışsal konjonktürel faktörlere de bağlıdır.

    CHP özelinde mevcut durum, üçüncü aşamaya, yani parçalanmaya henüz ulaşmamış olup daha çok elit düzeyinde bir fraksiyonlaşma ve jeopolitik tercih çatışması olarak sürmektedir. Parti içindeki gruplar hâlâ aynı çatı altında kalmanın sağladığı kurumsal avantajlardan (örgütsel altyapı, seçimlere katılma hakkı, hazine yardımı vb.) faydalanmakta ve ayrı bir parti kurmanın yüksek maliyetlerini hesaba katmaktadır. Türkiye’deki seçim barajı ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin iki kutuplu yapısı, partiden kopmayı son derece maliyetli hale getirmektedir. Bu kurumsal frenler, CHP’deki tarafları şimdilik aynı çatı altında tutmakta, ancak çatışmayı düşük yoğunluklu ve kronik bir sürtüşme formunda sürdürmeye mahkum etmektedir.

    Öte yandan, tarihsel olarak Türk siyasal hayatında parti içi fraksiyonlaşmanın bölünmeyle sonuçlandığı çok sayıda örnek mevcuttur. CHP’den kopan Demokrat Parti, Adalet Partisi’nden kopan Milliyetçi Hareket Partisi, ANAP’tan kopan partiler, bu geleneğin sonuçlarıdır. Bu örnekler, parti içi çatışma belirli bir eşiği aştığında ve ayrılıkçı grup ayrı bir parti olarak seçmen nezdinde karşılık bulabileceğini hesapladığında bölünmenin kaçınılmaz olabileceğini göstermektedir. CHP’de İmamoğlu ve Özel liderliğindeki değişim yanlılarının, eğer kurumsal kanallar tamamen tıkanır ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal direnci aşılamaz hale gelirse, partiden ayrılarak yeni bir siyasi oluşuma gitme olasılığı her zaman vardır. Ancak şimdilik bu olasılık, kurumsal ve seçimsel caydırıcılar nedeniyle düşük bir ihtimal olarak görülmektedir.

    Bu bağlamda CHP’nin önünde duran en muhtemel senaryo, kademeli bir dönüşümdür. Kademeli dönüşüm, partinin ideolojik kodlarının ve örgütsel yapısının zamana yayılarak, düşük yoğunluklu çatışmalarla ve kuşak değişimiyle birlikte evrilmesi anlamına gelir. İmamoğlu ve Özel gibi genç ve popüler figürlerin parti içinde giderek daha fazla alan kazanması, yerel yönetimlerdeki başarıların merkeze yansıması ve seçmen tabanının değişen profili, bu kademeli dönüşümün halihazırda devam etmekte olduğunu göstermektedir. Milli arınma kanadı bu dönüşümü yavaşlatmaya, hatta durdurmaya çalışsa da, toplumsal ve siyasal dinamikler büyük ölçüde değişim yönünde baskı yapmaktadır.

    Kademeli dönüşüm senaryosunda kritik olan, bu sürecin partiyi kurumsal kimliğinden tamamen koparmadan, kontrollü bir evrim olarak yürütülebilmesidir. CHP’nin tarihsel olarak en büyük başarısı, yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdürebilmesi ve Türk siyasetinin temel aktörlerinden biri olarak kalabilmesidir. Bu başarı, büyük ölçüde partinin değişimi sindirerek yaşama, radikal kopuşlardan kaçınma kapasitesine dayanır. Mevcut gerilimin de benzer bir şekilde, partiyi parçalamadan ama dönüştürerek aşılması, CHP’nin geleneksel dayanıklılığına uygun düşecektir. Ancak bu, taraflar arasında bir asgari müştereğin ve kurumsal nezaketin korunmasıyla mümkün olabilir. Oysa mevcut söylem düzeyindeki sertlik, bu asgari müştereğin her an bozulabileceğini düşündürmektedir.

    Milli arınma yanlıları, partinin Atlantik merkezli bir rotaya girmesini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirirken; Atlantikçi kanat, mevcut hattın partiyi iktidara taşıyacak tek rasyonel yol olduğunu savunmaktadır. Bu iki konum arasındaki gerilimin nasıl yönetileceği, partinin hem kurumsal bütünlüğünü hem de Türk siyasal hayatındaki konumunu belirleyecek temel değişken olarak öne çıkmaktadır. Eğer Kılıçdaroğlu ve destekçileri, partiyi dış bağımlılık ilişkilerinden arındırma projesinde ısrar ederken değişim yanlılarını tümüyle tasfiye etmeye kalkışırsa, bölünme kaçınılmaz olabilir. Benzer şekilde, İmamoğlu ve Özel, partinin tarihsel kimliğini tümüyle reddeden bir dönüşümü zorlarlarsa, millici kanadın kopuşunu tetikleyebilirler. Dolayısıyla, her iki tarafın da stratejik bir geri çekilme ve müzakere alanı bırakması, partinin geleceği açısından hayati önemdedir.

    Dolayısıyla, CHP’deki bu sürecin sonucu, yalnızca parti içi dinamiklere bağlı olmayacaktır. Türkiye’nin dış politikasındaki gelişmeler, Batı ile ilişkilerin seyri, küresel ekonomik konjonktür ve AK Parti’nin performansı gibi dışsal faktörler, hangi kanadın tezlerinin daha inandırıcı bulunacağını belirleyecektir. Eğer Türkiye ile Batı arasındaki gerilim tırmanır ve milli egemenlik söylemi toplumda daha fazla karşılık bulursa, bu durum Kılıçdaroğlu’nun milli arınma söylemini güçlendirecektir. Buna karşılık, Batı ile ilişkilerde yumuşama ve ekonomik krizin Batılı kurumlarla işbirliğini zorunlu kılması, Atlantikçi kanadın elini rahatlatacaktır. Kısacası, CHP’deki bölünme mi dönüşüm mü sorusunun cevabı, bir ölçüde partinin kontrolü dışındaki uluslararası gelişmelere de bağlıdır. Bu belirsizlik, mevcut gerilimi daha da karmaşık ve öngörülemez kılmaktadır.

    Sonuç

    CHP’deki “milli arınma” ve “Atlantikçi bağımlılık” eksenli tartışmalar, siyasal parti literatürünün temel ikilemini Türkiye’ye özgü jeopolitik bir düzlemde yeniden üretmektedir: ideolojik bütünlük ve ulusal egemenlik vurgusu ile seçimsel genişleme ve küresel sisteme eklemlenme arayışı arasındaki gerilim. Bu çalışma, CHP’deki gerilimi kişisel liderlik rekabeti olarak değil, modern parti dönüşüm teorileri bağlamında yapısal bir adaptasyon problemi olarak değerlendirmiştir. Parti içindeki millici güçlerin desteklediği Kılıçdaroğlu’nun “arınma” söylemi, kartel parti eğilimlerine ve Atlantik merkezli bağımlılık ilişkilerine karşı kurumsal bir direnç hattını temsil etmektedir.

    İmamoğlu–Özel ekseninin “değişim” söylemi ise bu direnç hattını kırarak partiyi Batı ile uyumlu bir catch-all parti rotasına sokma arayışı olarak somutlaşmaktadır. Duverger’in kitle partisi modelinden Kirchheimer’in catch-all partisine, Katz ve Mair’in kartel partisinden Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uzanan geniş bir teorik yelpaze, bu iki stratejinin dayandığı rasyonelleri ve taşıdığı riskleri gözler önüne sermektedir. Milli arınma modeli, partinin ideolojik çekirdeğini ve bağımsızlıkçı geleneğini korumayı öncelerken, beraberinde seçim başarısızlığı riskini taşımaktadır. Atlantikçi genişleme modeli ise seçim başarısını azami düzeye çıkarmayı hedeflerken, partiyi kimliksizleşme ve dış bağımlılık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

    Bu iki model arasında bir senteze ulaşmak, en azından şimdilik mümkün görünmemektedir. Zira gerilim, yalnızca stratejik tercihlerden değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair ontolojik bir kırılmadan beslenmektedir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi yerlilik ve tam bağımsızlık zemininde yeniden inşa etme iddiasını taşırken; İmamoğlu ve Özel’in “değişim” projesi, partiyi liberal demokratik değerler ve Batı ile bütünleşme ekseninde yeniden konumlandırma arayışıdır. Bu iki projenin aynı örgütsel çatı altında, birbirini yok etmeden bir arada var olabilmesi, son derece zor bir siyasal mühendislik becerisi gerektirmektedir.

    Çalışmanın ulaştığı en önemli bulgulardan biri, CHP’deki mevcut durumun Sartori’nin tanımladığı anlamda bir parçalanma değil, bir elit fraksiyonlaşması ve jeopolitik stratejik adaptasyon krizi olduğudur. Taraflar hâlâ aynı çatı altında kalmanın kurumsal faydalarını terk etmeye hazır değildir ve seçim sistemi teşvikleri bölünmeyi caydırmaktadır. Bununla birlikte, bu kronik gerilimin kademeli bir dönüşüme yol açacağı öngörülebilir. Kuşak değişimi, yerel seçim başarılarının yarattığı rüzgâr ve değişen seçmen beklentileri, partiyi uzun vadede Atlantikçi değişim modeline doğru sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu sürüklenme, millici kanadın direnciyle dengelenecek ve muhtemelen partiyi hibrit bir modele doğru evriltecektir.

    Sonuç olarak, CHP’nin geleceği iki jeopolitik yönelim arasında kurulacak denge kapasitesine ve partinin kurumsal kimliğini koruyarak değişimi yönetebilme becerisine bağlıdır. Eğer parti, milli arınma söyleminin hassasiyetlerini göz ardı etmeden, kontrollü bir esneklik ve kapsayıcılık stratejisi geliştirebilirse, hem ideolojik sürekliliğini koruyabilir hem de seçim başarısına ulaşabilir. Aksi takdirde, iki kanattan birinin partiyi tamamen domine etmesi, ya partinin tarihsel misyonundan koparak kimliksizleşmesine ya da seçimlerde kronik başarısızlığa mahkûm olmasına yol açacaktır.

    Bu çalışma, CHP’deki gerilimin anlaşılması için siyasal parti teorisinin sunduğu kavramsal araçların ne denli verimli olduğunu göstermiştir. Ancak gerilimin tam olarak anlaşılabilmesi için, parti içi elit mülakatları, yerel örgüt etnografileri ve seçmen davranışı analizleri gibi ampirik yöntemlere de başvurulması gerekmektedir. Gelecek araştırmalar, bu teorik çerçeveyi saha verileriyle sınayarak, CHP’nin yaşadığı dönüşümün derinliğini ve yönünü daha net biçimde ortaya koyabilir. Ayrıca, karşılaştırmalı bir perspektifle, benzer gerilimleri yaşayan diğer ülkelerdeki sosyal demokrat partilerle CHP’nin durumu mukayese edilebilir. Böyle bir karşılaştırma, milli arınma–Atlantikçi bağımlılık ikileminin ne ölçüde Türkiye’ye özgü, ne ölçüde küresel bir olgu olduğunu aydınlatacaktır.

    Nihai tahlilde, CHP’nin kaderi yalnızca bir siyasi partinin geleceğini değil, aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin ve demokratik sisteminin istikametini de ilgilendiren bir meseledir. Parti içi bu büyük hesaplaşma, Türk siyasetinin son yıllardaki en kritik gelişmelerinden biri olarak hem akademik hem de siyasi ilgiyi hak etmeye devam edecektir.

    Kaynakça

    Downs, A. (1957). An economic theory of democracy. Harper & Row.

    Duverger, M. (1954). Political parties: Their organization and activity in the modern state. Methuen.

    Katz, R. S., & Mair, P. (1995). Changing models of party organization and party democracy. Party Politics, 1(1), 5–28.

    Kirchheimer, O. (1966). The transformation of the Western European party systems. In J. LaPalombara & M. Weiner (Eds.), Political parties and political development (pp. 177–200). Princeton University Press.

    Panebianco, A. (1988). Political parties: Organization and power. Cambridge University Press.

    Sartori, G. (1976). Parties and party systems: A framework for analysis. Cambridge University Press.

  • UBEYDULLİN, Aziz (1887-1937) Türk-Tatar tarihçisi, edebiyatçı.

    UBEYDULLİN, Aziz (1887-1937)Türk-Tatar tarihçisi, edebiyatçı.

    Müellif: İSMAİL TÜRKOĞLU
    27 Haziran 1887 tarihinde Tataristan’ın başşehri Kazan’da dünyaya geldi. Asıl ismi Abdülaziz olup kaynaklarda adı Gaziz ve Eziz, soyadı Gubeydullin olarak da geçer. Tüccar olan babasının adı Sâlih’tir. İlk öğrenimini 1895-1904 yıllarında Kazan’daki Hâlidiye Medresesi’nde yaptı. Medresede dinî ilimlerin yanı sıra Arapça ve özel bir hocadan Farsça dersleri aldı. Batı edebiyatına ilgi duydu, Rusça öğrendi. Ailesi tüccar veya din adamı olmasını isterken 1906 yılından itibaren dışarıdan girdiği lise imtihanlarını vererek 1908’de Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu; bir yıl okuduktan sonra hocalarının teşvikiyle Tarih Fakültesi’ne geçti. Burada iken Âlimcan Barudî’nin Kazan’daki Muhammediyye Medresesi’nde tarih dersleri vermeye başladı. 1915’te tarihçi Şehâbeddin el-Mercânî’nin 100. doğum yılı münasebetiyle düzenlenen Mercânî adlı almanağın (Kazan 1915) hazırlanmasında çalıştı. 1916’da Moğol Tarihi İçin Marko Polo adlı teziyle üniversiteden mezun oldu. Tatarlar arasında Tarih Fakültesi’ni bitiren ilk kişidir. Ancak Kazan valisi şehirde yaşamasını uygun görmediğinden Kazakistan bozkırlarının kuzeyinde küçük bir şehir olan Troitsk’e gitmek zorunda kaldı ve 1917 Rus İhtilâli’ne kadar burada öğretmenlik yaptı.

    İhtilâlden sonra Kazan’a dönünce çeşitli kurumlarda çalıştı ve ilmî araştırmalarını sürdürdü. 1919-1921 arasında Kazan Üniversitesi Rusya Tarihi Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı ve 1925 yılına kadar Kazan’daki çeşitli enstitülerde ders verdi. Yeni kurulan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Halk Maarif Komiserliği’nin, ihtiyaç duyduğu millî kadroların yetiştirilmesi için Bakü’ye çağırdığı Türk dili, edebiyatı ve tarihi uzmanları arasında Ubeydullin de vardı. Bu münasebetle 1925’te Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde göreve başladı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Türkologları’nın toplandığı Bakü Türkoloji Kurultayı’nın (1926) organizasyonunda aktif biçimde çalıştığı gibi “Türk-Tatar Halklarının Tarihî Edebiyatının İnkişafı” adıyla bir tebliğ sundu. Bu tebliğ 1937’de ona karşı ileri sürülen asılsız iddiaların kaynağını teşkil etti. 1927’de Bakü’de Hazarların Menşei Hakkında Kayıtlar adlı eseri basıldı. Bu eseri de 1937’deki soruşturma dosyasına suç delili olarak konuldu. Yine 1927’de Moskova’da Tatar Tarihi isimli kitabı ile “Tatar Burjuvazisi Tarihinden” ve “Kazan Tatarlarında Feodal Sınıfın Yıkılması Tarihi” adlı makaleleri yayımlandı. Bu çalışmalarla Bakü Üniversitesi Yüksek Pedagoji Enstitüsü’nde İçtimaî Tarih Şubesi’nin başına getirildi. Bir yandan da Azerbaycan Devlet arşivlerinde çalışmalar yapıyordu. Burada hem araştırmaları için kaynak toplama imkânına kavuştu hem de arşivin tasnifi ve yeniden düzenlenmesine hizmet etti.

    1927’de “Özbek Halkının Menşei Problemi”, “Pugaçev İsyanı ve Tatarlar”, “Volga Boyu Tatarlarının Sosyal İnkişafının Merhaleleri”, “İsyan Devirlerinde Tatarlar” adlı çalışmaları yayımlandı. Kazan Üniversitesi profesörlerinden N. N. Firsov, onun bu çalışmalarını Kızıl Tataristan gazetesinde yayımlanan bir makalesiyle hemşerilerine tanıttı. Aynı yıl Semerkant Üniversitesi’nde meşhur tarihçi V. Barthold’un desteğiyle profesör unvanını aldı. 1928’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Komünist Akademisi Tarihçi Marksistler Cemiyeti’ne asil üye seçildi ve cemiyetin ilk genel kongresinde “Müslüman Burjuvazisinin İdeologu Gaspirinski” adıyla bir bildiri sundu. 1928-1929 yıllarında Taşkent ve Semerkant’ta Türk halkları tarihi üzerine seminerler verdi. 1929’da Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin kuruluşunun onuncu yılını kutlama komitesine üye seçildi ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Tarihçiliğin On Yılı adlı eseri hazırlayan komisyonda vazife aldı. Bu eserde Azerbaycan’da modern tarih yazımının başlangıcı, araştırmaların gelişmesi ve araştırma yönleri incelendi.

    Bir süre sonra Bakü Üniversitesi Şark Fakültesi’nin etkinlikleri komünist idare tarafından kısıtlanınca üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı ve Azerbaycan İlmî Tedkikat Enstitüsü Tarih Bölümü’nde başkanlık görevine getirildi. Bu yıllarda Azerbaycan ve Özbekistan’da tarihle ilgili ders kitaplarının hazırlanmasında çalıştı. 1931-1933 arasında Moskova, Bakü, Semerkant ve Taşkent üniversitelerinde Türk halkları tarihi okuttu ve araştırmalar yaptı. İlmî faaliyetlerinin yanı sıra sosyal ve siyasal işlerle de ilgileniyordu. 1931-1932’den itibaren Stalin rejiminin baskısı artınca eserleri ve makaleleri çeşitli bahanelerle neşriyat planlarından çıkarılmaya başlandı. Kendisine karşı yapılan suçlamalar giderek rahatsız edici boyuta ulaştığından Kuzey Kafkasya’daki Pyatigorsk şehrine taşındı, burada Kabarda-Balkar Pedagoji Enstitüsü’nde ders verdi. Kabarda-Balkar’da Feodal Münasebetlerin Tarihi isimli çalışmasını hazırladı, ancak eserini bastıramadı. Burada da baskılar devam etti. Kazan Pedagoji Enstitüsü’nden Tataristan Tarihi adlı bir eserin hazırlanması ve ders vermek üzere davet alınca Kazan’a döndüyse de Kazan’da vaad edilenlerin hiçbiri yerine getirilmediği gibi eser ve makalelerinin basılması yine engellendi. 1935’te tekrar Azerbaycan’a döndü. 1936’da Azerbaycan Üniversitesi Tarih Fakültesi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Halkları Tarihi Bölümü başkanlığına getirildi. Burada Azerbaycan tarihiyle ilgili birçok eser hazırladı, fakat bunları da yayımlama imkânı bulamadı. 1937’de tutuklandı. Çeşitli baskılar ve işkencelerle yapılan sorgulamada 1925 yılından itibaren Bakü’de İngiliz himayesinde Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Tataristan, Başkırdistan ve Dağıstan’ı içine alan bir Türk-Tatar devleti kurmak için karşı devrimci örgütlerle iş birliği içine girmek, pantürkist faaliyetlerde bulunmak, Türkiye ve Japonya lehine casusluk yapmak gibi uydurma suçları kabul etmek zorunda kaldı. Bakü’de 12 Ekim 1937 tarihinde kurşuna dizildi. Mezarının yeri hâlâ belli değildir. Ardından eşi Rabia da tutuklandı ve beş yıl süreyle Sibirya’da bir çalışma kampında kaldı. 1957’de kocasının aklanmasından sonra Tataristan’a dönebildi. Adı uzun süre yasaklılar listesinde yer alan Ubeydullin hakkında Azerbaycan, Tataristan ve Özbekistan’da ilk makaleler 1962 yılından itibaren yayımlanmıştır. Bu ülkelerde son yıllarda Ubeydullin hakkında çeşitli makale ve eserler neşredilmekte olup Tataristan’da eserleri yeniden basılmaya başlanmıştır.

    Başlıca Eserleri. A) Tarih: Târîh-i Edyân (Kazan 1918), Milletçiliknin Bazı Esasları (Kazan 1918), Târîh-i Umûmîden Kurûn-ı Evvel (Kazan 1918), Türk mü Tatar mı? (Kazan 1918), Rusya Tarihi (Kazan 1919), Tatar Tarihi (Kazan 1922, 1923), Tatar Kalendarı (İ. Kuliev ile birlikte, hicrî 1341-1342 yılı için hazırlanan takvim, Kazan 1923), Eski Bulgarlar (Kazan 1924), Pugaçev İsyanı (Kazan 1924), Tatarların Ortaya Çıkışı ve Altın Orda (Kazan 1924), Tatarlarda Sınıflar Tarihi İçin Materyaller (Kazan 1925), Tatarlarda Sınıflar (Kazan 1925), Azerbaycan’da Beyler ve Onlara Tâbi Olan Kentlilere Dair Vesikalar (Bakü 1927), Timurlular İmparatorluğunun Dağılması ve Özbek Devri (Semerkant 1927), Feodalnıe Klassı i krestyanstvo v Azerbaydjane v XIX veke (Bakü 1928), 10 Yıl İçerisinde Azerbaycan’da Tarih İlminin İnkişafı (Bakü 1930), Azerbaycan’da Kulluk (Bakü 1931), SSCB Halkları Tarihi (Bakü 1932), Tatarskaya ASSR Administrativno-territorial’noe delenie (Kazan 1940, 1948), Halk Savaşı (Bakü 1933), Tarihi Sayfalar Açılırken. Ubeydullin’in daha önce Arap harfleriyle basılmış olan bazı eser ve makalelerinin Kiril harfleriyle yeniden neşri S. Alişev ve I. Gıylejev tarafından gerçekleştirilmiştir (Kazan 1989).

    B) Edebiyat: Hikayeler (Kazan 1918), Ahmet Batır Ormanda (Kazan 1919), Tatar Edebiyatı Tarihi İçin Materyal Toplama Yolunda Bir Tecrübe (Ali Rahim ile birlikte) (Kazan 1923), Tatar Edebiyatı Tarihi I (Kazan 1922; Ali Rahim ile birlikte), Tatar Edebiyatı Tarihi (Feodalizm devri, Kazan 1925), Hikayeler (Kazan 1930), Hikayeler (Kiril harfleriyle Tatarca nşr. R. Gaynanov, Kazan 1958). Ubeydullin’in bunların yanı sıra Kazan Muhbiri, Yıldız, Kurultay, Şark Kızı, Bizniñ Yul gazetelerinde; An, Mektep, Maarif (Kazan), Şûrâ (Orenburg), Edebî Parçalar, Maarif ve Edebiyat, Azerbaycan’ı Öğrenme Yolu, Azerbaycan Devlet Üniversitesinin Haberleri, Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Şark Fakültesinin Haberleri, Azerbaycan’ın İktisadi Haberleri (Bakü), Maorif ve Ukituvçi (Semerkant) gibi dergilerde tarih, edebiyat, milliyet ve dil meseleleriyle alâkalı 150 civarında makalesi yayımlanmıştır.

    Müellif: İSMAİL TÜRKOĞLU – İSLAM ANSİKLOPEDİSİ / TURKİSH FORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve ABD’nin Ortadoğu Politikası: Teopolitik Bir Analiz

    Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve ABD’nin Ortadoğu Politikası: Teopolitik Bir Analiz

    Sekülerleşme tezlerinin sorgulandığı günümüz uluslararası ilişkiler yazınında dinin siyasal süreçler üzerindeki belirleyiciliği, yeniden keşfedilen bir araştırma gündemi hâline gelmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikalarının kavranmasında Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve Hristiyan Siyonizmi gibi teolojik akımların rolü, çok katmanlı bir incelemeyi zorunlu kılmaktadır.

    Modernleşme kuramlarının egemen olduğu dönemde, dinin kamusal alan ve uluslararası siyaset üzerindeki ağırlığının giderek zayıflayacağı varsayılmıştı. Oysa İran İslam Devrimi, Polonya’daki Dayanışma hareketinde Katolik Kilisesi’nin oynadığı kurucu rol ve 11 Eylül saldırıları sonrasında yükselen dini fundamentalizm tartışmaları, dinin küresel siyasette ne denli dirençli ve dönüştürücü bir güç olduğunu ortaya koymuştur. Amerika Birleşik Devletleri bağlamında ise Beyaz Saray ile Kongre politikalarını şekillendiren Evanjelik Hristiyanlık, din siyaset ilişkisinin en somut ve çarpıcı görünümlerinden birini oluşturmaktadır. İsrail’e yönelik koşulsuz sayılabilecek destek, yalnızca stratejik ve ekonomik çıkar hesaplarıyla açıklanamayacak kadar derin teolojik köklere sahiptir ve bu olgu, teopolitik bir çerçeveyi kaçınılmaz kılmaktadır.

    Evanjelik hareketin entelektüel ve kurumsal kökleri 18. yüzyıldaki Büyük Uyanış dalgalarına kadar götürülebilir. Kitabı Mukaddes’in mutlak otoritesini, bireyin kişisel ihtida deneyimini ve misyonerlik faaliyetlerini merkeze alan bu Protestan gelenek, 20. yüzyılın başında fundamentalist modernist ayrışmasıyla belirgin bir kimlik kazanmıştır. George M. Marsden’ın kapsamlı biçimde belgelediği gibi, fundamentalist Evanjelikler ana akım Protestanlık karşısında kendilerini “hakikatin bekçileri” olarak konumlandırmış ve entelektüel modernizme karşı bir karşı kültür inşa etmişlerdir (Marsden 2006). İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Billy Graham gibi karizmatik liderler aracılığıyla yeniden ana akım siyaset sahnesine çıkan Evanjelikler, 1970’lerden itibaren kürtaj, eşcinsel hakları ve eğitim gibi kültür savaşı başlıklarında Cumhuriyetçi Parti ile organik bir ittifak kurmuştur. Moral Majority ve Christian Coalition gibi oluşumlar, Evanjelik oy blokunu seferber eden birer siyasi baskı aracına dönüşmüştür. Bugün ABD seçmeninin yaklaşık dörtte biri kendisini Evanjelik olarak tanımlamakta ve bu demografik ağırlık, özellikle Ortadoğu politikaları söz konusu olduğunda hissedilmektedir.

    Evanjelizmin en etkili teolojik varyantlarından biri olan Dispansasyonalizm, 19. yüzyılda John Nelson Darby tarafından sistemleştirilmiş ve Cyrus I. Scofield’ın referans Kitabı Mukaddes’i aracılığıyla küresel bir yaygınlık kazanmıştır. Timothy P. Weber’in ayrıntılı olarak gösterdiği gibi, Dispansasyonalist şema insanlık tarihini Tanrı’nın farklı dönemler boyunca insanlıkla farklı ahitler üzerinden ilişki kurduğu çağlara ayırmakta ve İsrail ile Kilise’yi ontolojik olarak birbirinden keskin biçimde ayırmaktadır (Weber 2004). Bu ayrımın en belirleyici sonucu, Eski Ahit’te İsrail’e verilen toprak, krallık ve ulusal restorasyon vaatlerinin Kilise tarafından ruhsallaştırılarak devralınamayacağı, tam aksine bu vaatlerin literal olarak Yahudi halkına ait olduğu inancıdır. Bu teolojik ön kabul, eskatolojik takvimi doğrudan modern Ortadoğu siyasetine bağlayan bir menteşe işlevi görmektedir. Dispansasyonalist senaryoda Yahudilerin Vaat Edilmiş Topraklar’a dönüşü, 1948’de modern İsrail Devleti’nin kurulması ve özellikle 1967 savaşı sonrasında Kudüs’ün ele geçirilmesi, kehanetlerin harfiyen gerçekleşmesi olarak okunmaktadır. Yakın gelecekte yaşanacak Büyük Sıkıntı dönemi, Mesih’in ikinci gelişi ve Megiddo savaşı öncesinde Yahudi ulusunun fiziksel olarak İsrail topraklarında bulunması, eskatolojik sürecin vazgeçilmez bir ön koşulu olarak kodlanmıştır.

    Tim LaHaye ve Jerry B. Jenkins’in Left Behind roman serisi, bu karmaşık teolojik senaryoyu popüler kültürün merkezine taşıyarak on milyonlarca Amerikalının zihninde İsrail’e yönelik kaderci bir sempati yaratmıştır (LaHaye ve Jenkins 1995). Romanların satış rakamları ve kültürel nüfuzu, Dispansasyonalist beklentilerin yalnızca dar bir teolog çevresiyle sınırlı kalmadığını, geniş halk kitlelerinin dünya siyasetini yorumlama biçimini şekillendirdiğini kanıtlamaktadır. Stephen Spector, bu kültürel dalganın Evanjelikler ile İsrail arasındaki özel ilişkinin duygusal ve psikolojik zeminini nasıl pekiştirdiğini kapsamlı biçimde analiz etmiştir (Spector 2009).

    Teopolitik kavramı tam da bu noktada devreye girmektedir. Dini inançların yalnızca uhrevi kurtuluş doktrinleri olmaktan çıkarak devletlerin dış politika tercihlerini, ulusal güvenlik tanımlarını ve jeopolitik ittifak haritalarını belirleyen ideolojik aygıtlara dönüşme kapasitesini ifade eden bu yaklaşım, Dispansasyonalist eskatolojinin nasıl bir “kutsal coğrafya” inşa ettiğini anlamamıza imkân tanır. Bu kutsal coğrafyada İsrail, Tanrı’nın seçilmiş aracı olarak mutlak biçimde desteklenmesi gereken taraf; ona karşı çıkan aktörler ise şeytani güçler olarak kodlanmaktadır. Dolayısıyla rasyonel çıkar hesaplarını aşan, güçlü biçimde değer yüklü bir dış politika motivasyonu üretilmektedir.

    Hristiyan Siyonizmi, Evanjelik hareketin bu Dispansasyonalist kanadından beslenen, modern İsrail Devleti’ni teolojik bir zorunluluk olarak gören ve Yahudilerin Filistin’e dönüşüne siyasi, mali ve diplomatik destek verilmesini öngören ideolojik politik bir duruştur. Victoria Clark’ın titizlikle ortaya koyduğu üzere, Hristiyan Siyonistler için İsrail yalnızca stratejik bir müttefik değil, kozmik bir anlatının vazgeçilmez bir parçasıdır (Clark 2007). Bununla birlikte Clark, Stephen Sizer ve diğer eleştirel araştırmacılar, bu duruşun Yahudilere yönelik derin bir araçsallık barındırdığının altını çizmektedir. Evanjelik eskatolojiye göre Mesih’in dönüşünün ardından Yahudiler kitlesel olarak Hristiyanlığa ihtida edecek ya da yok olacaktır; dolayısıyla İsrail’e verilen coşkulu desteğin gerisinde hem teolojik bir sevgi hem de kıyamet senaryosunun gerçekleşebilmesi için Yahudi varlığının araçsal bir gereklilik olarak görülmesi yatmaktadır (Sizer 2004). Bu paradoksal birliktelik, Hristiyan Siyonizminin en tartışmalı boyutlarından birini oluşturur.

    Evanjeliklerin ABD siyasetindeki etkisi en görünür biçimde İsrail’e ilişkin politika alanında somutlaşmaktadır. Ronald Reagan döneminde köktendinci lider Jerry Falwell’in “İsrail’e karşı duran, Tanrı’ya karşı durur” mealindeki çıkışı, Evanjelik İsrail ittifakının sembolik manifestosu hâline gelmiş ve Reagan yönetiminin İsrail’e yönelik stratejik iş birliğini derinleştiren adımlarını teopolitik bir meşruiyet zeminine oturtmuştur. George W. Bush döneminde Evanjelik tabanın Irak işgaline verdiği güçlü desteğin, kısmen Bağdat’ın Armageddon’la ilişkilendirilen eski Babil topraklarında yer almasıyla bağlantılı okunması, teopolitik muhayyilenin askerî müdahale kararları üzerinde bile dolaylı bir etkiye sahip olabileceğini düşündürmüştür. Donald Trump’ın 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve 2019’da Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini resmen kabul etmesi, Evanjelik seçmen tabanına verilmiş taahhütlerin doğrudan birer sonucu olarak değerlendirilmiştir. Pek çok gözlemci, bu radikal kararların stratejik askerî değerlendirmelerden çok, Evanjelik danışmanların ve seçim dinamiklerinin bir ürünü olduğunu vurgulamaktadır. Kongre cephesinde ise Evanjelik Siyonizm, iki partili biçimde işleyen genel ABD İsrail desteğine derin bir ideolojik boyut eklemektedir. Temsilciler Meclisi ve Senato’daki pek çok üye, seçmenlerinin kutsal metne dayalı beklentilerini karşılayan yasa tasarılarına ve kararlara imza atmakta; İran’a yönelik şahin politikalar ile Filistin yönetimine yapılan yardımların kesilmesi gibi adımlar bu teopolitik zeminde meşrulaştırılmaktadır.

    Evanjelik hareket ile İsrail yanlısı lobi kuruluşları arasındaki ideolojik yakınlaşma da bu noktada belirleyici bir önem kazanır. John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’un geniş yankı uyandıran çalışmalarında ayrıntılı biçimde tartışıldığı gibi, AIPAC başta olmak üzere İsrail yanlısı lobi örgütleri, ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendiren en etkili baskı grupları arasında yer almaktadır (Mearsheimer ve Walt 2007). Mearsheimer ve Walt, bu etkinin büyük ölçüde stratejik ve etnik temelli olduğunu ileri sürse de, Evanjelik Siyonizmin lobi faaliyetlerine sağladığı teolojik meşruiyet, bu ittifakı çok daha dirençli hâle getirmektedir. Evanjelik eskatoloji, İsrail’in güvenliğinin yalnızca ulusal çıkar meselesi değil, bizzat kutsal tarihin akışını belirleyen ilahi bir zorunluluk olduğu inancını yayarak, İsrail yanlısı siyasalara sorgulanamaz bir metafizik çerçeve kazandırmaktadır. Clark’ın işaret ettiği gibi, bu iç içe geçiş, kimi zaman Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı bürokrasisi içinde dahi rasyonel hesap mekanizmalarının yerini eskatolojik beklentilerin almasına yol açabilmektedir (Clark 2007).

    Bütün bu tartışmalara rağmen, akademik literatürde Evanjelik etkinin boyutları ve sınırları konusunda bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bir grup araştırmacı, ABD dış politikasını esas itibarıyla jeostratejik çıkarların, askerî endüstriyel kompleksin ve bürokratik yapıların belirlediğini, dinin ise ancak sembolik bir meşruiyet sağlama işlevi görebileceğini savunmaktadır. Buna karşılık Weber, Spector ve Sizer gibi uzmanlar, özellikle kriz anlarında ve seçim dönemlerinde Evanjelik oy blokunun karar alıcılar üzerinde belirgin bir etki yarattığını ve İsrail’e ilişkin politika tercihlerinin sıradan stratejik hesaplarla izah edilemeyecek kadar teolojik bir içerik taşıdığını vurgulamaktadır. Bu bağlamda teopolitik yaklaşım, dini söylemlerin nasıl siyasal eyleme dönüştüğünü ve Ortadoğu’daki çatışmaların hangi metafizik anlatılar üzerinden anlamlandırıldığını göstermesi bakımından tamamlayıcı bir çözümleme düzeyi sunmaktadır. Din, siyaset ve jeopolitik arasındaki ilişkilerin çok boyutlu ve eleştirel bir perspektifle incelenmesi, yalnızca ABD Ortadoğu politikasını değil, çağdaş uluslararası ilişkilerin kutsal ile seküler arasındaki geçişkenliğini anlamak açısından da belirleyici bir önem taşımaktadır.

    Kaynakça

    Clark, Victoria. Allies for Armageddon: The Rise of Christian Zionism. New Haven: Yale University Press, 2007.

    LaHaye, Tim, ve Jerry B. Jenkins. Left Behind: A Novel of the Earth’s Last Days. Wheaton: Tyndale House Publishers, 1995.

    Marsden, George M. Fundamentalism and American Culture. 2. baskı. New York: Oxford University Press, 2006.

    Mearsheimer, John J., ve Stephen M. Walt. The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2007.

    Sizer, Stephen. Christian Zionism: Road map to Armageddon? Leicester: Inter Varsity Press, 2004.

    Spector, Stephen. Evangelicals and Israel: The Story of American Christian Zionism. New York: Oxford University Press, 2009.

    Weber, Timothy P. On the Road to Armageddon: How Evangelicals Became Israel’s Best Friend. Grand Rapids: Baker Academic, 2004.

  • Evangelicalism, Dispensationalism and the Middle East Policy of the United States: A Theopolitical Analysis

    Evangelicalism, Dispensationalism and the Middle East Policy of the United States: A Theopolitical Analysis

    Within the contemporary international relations literature, where secularization theses are being questioned, the determining influence of religion on political processes has once again become a rediscovered research agenda. The role of theological currents such as Evangelicalism, Dispensationalism and Christian Zionism in comprehending the Middle East policies of the United States necessitates a multilayered examination. This study adopts a theopolitical approach, asserting that the aforementioned religious movements cannot be treated merely as belief systems but rather present ideological frameworks that guide and legitimize geopolitical preferences. Throughout the study, the historical transformation of the Evangelical movement, the central position attributed to modern Israel by Dispensationalist eschatology and the effects of this theological foundation on the legislative and executive branches of the United States are analyzed. Furthermore, the theopolitical nature of the strategic alliance between pro Israel lobby activities and Evangelical politics is opened for discussion. Taking into account the risks of overstating the influence of religion on foreign policy, this assessment aims to provide an evidence based and multidimensional analysis.

    In the era dominated by modernization theories, it was assumed that the weight of religion on the public sphere and international politics would gradually weaken. Yet the Iranian Islamic Revolution, the founding role played by the Catholic Church in the Solidarity movement in Poland and the rising debates on religious fundamentalism following the September 11 attacks have revealed how resilient and transformative a force religion remains in global politics. In the context of the United States, Evangelical Christianity, which shapes the policies of the White House and Congress, constitutes one of the most concrete and striking manifestations of the relationship between religion and politics. The nearly unconditional support directed toward Israel possesses such deep theological roots that it cannot be explained solely by strategic and economic calculations, and this phenomenon makes a theopolitical framework indispensable.

    The intellectual and institutional roots of the Evangelical movement can be traced back to the Great Awakening waves of the 18th century. This Protestant tradition, centering on the absolute authority of the Holy Scripture, the individual conversion experience and missionary activities, acquired a distinct identity with the fundamentalist modernist split at the beginning of the 20th century. As comprehensively documented by George M. Marsden, fundamentalist Evangelicals positioned themselves as “guardians of the truth” against mainstream Protestantism and constructed a counter culture against intellectual modernity (Marsden 2006). Emerging back onto the mainstream political stage after the Second World War through charismatic leaders like Billy Graham, Evangelicals formed an organic alliance with the Republican Party from the 1970s onward on culture war issues such as abortion, homosexual rights and education. Formations like the Moral Majority and the Christian Coalition turned into instruments of political pressure that mobilized the Evangelical voting bloc. Today, approximately one quarter of the American electorate identifies as Evangelical, and this demographic weight is particularly felt when it comes to Middle East policies.

    Dispensationalism, one of the most influential theological variants of Evangelicalism, was systematized by John Nelson Darby in the 19th century and gained global prevalence through Cyrus I. Scofield’s reference Bible. As demonstrated in detail by Timothy P. Weber, the Dispensationalist schema divides human history into eras where God relates to humanity through different covenants and makes a sharp ontological distinction between Israel and the Church (Weber 2004). The most decisive consequence of this distinction is the belief that the promises of land, kingdom and national restoration given to Israel in the Old Testament cannot be spiritualized and taken over by the Church, but on the contrary, these promises literally belong to the Jewish people. This theological premise functions as a hinge that connects the eschatological timetable directly to modern Middle Eastern politics. In the Dispensationalist scenario, the return of the Jews to the Promised Land, the establishment of the modern State of Israel in 1948 and especially the capture of Jerusalem following the 1967 war are read as the literal fulfillment of prophecies. The impending Great Tribulation period, the Second Coming of Christ and the physical presence of the Jewish nation in the land of Israel prior to the battle of Megiddo are encoded as an indispensable prerequisite of the eschatological process.

    The Left Behind novel series by Tim LaHaye and Jerry B. Jenkins transported this complex theological scenario to the center of popular culture, creating a fatalistic sympathy toward Israel in the minds of tens of millions of Americans (LaHaye and Jenkins 1995). The sales figures and cultural penetration of the novels prove that Dispensationalist expectations are not confined to a narrow circle of theologians but shape the way broad masses interpret world politics. Stephen Spector has comprehensively analyzed how this cultural wave reinforced the emotional and psychological foundation of the special relationship between Evangelicals and Israel (Spector 2009).

    It is precisely at this point that the concept of theopolitics comes into play. This approach, which expresses the capacity of religious beliefs to transcend being merely otherworldly doctrines of salvation and to transform into ideological apparatuses that determine the foreign policy preferences, national security definitions and geopolitical alliance maps of states, allows us to understand how Dispensationalist eschatology constructs a “sacred geography.” In this sacred geography, Israel is coded as the party that must be supported absolutely as God’s chosen instrument, while actors opposing it are coded as satanic forces. Consequently, a heavily value laden foreign policy motivation that transcends rational interest calculations is generated.

    Christian Zionism is an ideological political stance that feeds on this Dispensationalist wing of the Evangelical movement, views the modern State of Israel as a theological necessity and envisages providing political, financial and diplomatic support for the return of Jews to Palestine. As meticulously set forth by Victoria Clark, for Christian Zionists Israel is not merely a strategic ally but an indispensable part of a cosmic narrative (Clark 2007). Nevertheless, Clark, Stephen Sizer and other critical researchers underline that this stance harbors a deep instrumentality toward the Jews. According to Evangelical eschatology, following the return of Christ, Jews will either convert en masse to Christianity or perish. Therefore, behind the enthusiastic support given to Israel lies both a theological affection and an instrumental view of the Jewish presence as a necessity for the realization of the end time scenario (Sizer 2004). This paradoxical unity constitutes one of the most controversial dimensions of Christian Zionism.

    The influence of Evangelicals on American politics materializes most visibly in the domain of policy concerning Israel. The statement by fundamentalist leader Jerry Falwell during the Reagan era, implying that “whoever stands against Israel stands against God,” became the symbolic manifesto of the Evangelical Israel alliance and placed the Reagan administration’s steps deepening strategic cooperation with Israel on a theopolitical legitimacy ground. The strong support given by the Evangelical base to the invasion of Iraq during the George W. Bush era was partially read in connection with Baghdad’s location in the ancient lands of Babylon, which are associated with Armageddon, suggesting that the theopolitical imagination could have an indirect influence even on military intervention decisions. Donald Trump’s recognition of Jerusalem as the capital of Israel in 2017 and the official recognition of Israeli sovereignty over the Golan Heights in 2019 have been evaluated as direct outcomes of commitments made to the Evangelical voter base. Many observers emphasize that these radical decisions were more a product of Evangelical advisors and electoral dynamics than strategic military assessments. On the Congressional front, Evangelical Zionism adds a profound ideological dimension to the general bipartisan American support for Israel. Many members of the House of Representatives and the Senate sign bills and resolutions that meet the scripture based expectations of their constituents, and hawkish policies toward Iran as well as steps such as cutting aid to the Palestinian Authority are legitimized on this theopolitical ground.

    The ideological convergence between the Evangelical movement and pro Israel lobby organizations gains decisive importance at this juncture. As discussed in detail in the widely resonating work of John J. Mearsheimer and Stephen M. Walt, pro Israel lobby organizations, primarily AIPAC, are among the most influential pressure groups shaping the Middle East policy of the United States (Mearsheimer and Walt 2007). Although Mearsheimer and Walt argue that this influence is largely strategic and ethnically based, the theological legitimacy that Evangelical Zionism provides to lobbying activities renders this alliance far more resilient. By disseminating the belief that the security of Israel is not merely a matter of national interest but a divine imperative determining the very flow of sacred history, Evangelical eschatology provides pro Israel policies with an unquestionable metaphysical framework. As pointed out by Clark, this intertwining can at times lead even within the Pentagon and State Department bureaucracy to rational calculation mechanisms being replaced by eschatological expectations (Clark 2007).

    Despite all these debates, there is no consensus within the academic literature regarding the extent and limits of Evangelical influence. One group of researchers argues that U.S. foreign policy is determined primarily by geostrategic interests, the military industrial complex and bureaucratic structures, and that religion can only serve a symbolic legitimizing function. In contrast, experts such as Weber, Spector and Sizer emphasize that particularly in moments of crisis and during election periods, the Evangelical voting bloc exerts a distinct influence on decision makers and that the policy preferences regarding Israel carry a theological content that cannot be explained by ordinary strategic calculations. In this context, the theopolitical approach offers a complementary level of analysis by demonstrating how religious discourses transform into political action and through which metaphysical narratives the conflicts in the Middle East are made meaningful. Examining the relationships between religion, politics and geopolitics from a multidimensional and critical perspective is of decisive importance for understanding not only the U.S. Middle East policy but also the permeability between the sacred and the secular in contemporary international relations.

    Bibliography

    Clark, Victoria. Allies for Armageddon: The Rise of Christian Zionism. New Haven: Yale University Press, 2007.

    LaHaye, Tim, and Jerry B. Jenkins. Left Behind: A Novel of the Earth’s Last Days. Wheaton: Tyndale House Publishers, 1995.

    Marsden, George M. Fundamentalism and American Culture. 2nd ed. New York: Oxford University Press, 2006.

    Mearsheimer, John J., and Stephen M. Walt. The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2007.

    Sizer, Stephen. Christian Zionism: Road map to Armageddon? Leicester: Inter Varsity Press, 2004.

    Spector, Stephen. Evangelicals and Israel: The Story of American Christian Zionism. New York: Oxford University Press, 2009.

    Weber, Timothy P. On the Road to Armageddon: How Evangelicals Became Israel’s Best Friend. Grand Rapids: Baker Academic, 2004.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • ALTAYLARIN KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN KADİM MİRASI: KUMANDI TÜRKLERİ

    ALTAYLARIN KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN KADİM MİRASI: KUMANDI TÜRKLERİ

    PROR.DR. SELMA SEL
    Altaylar, Hunlardan Göktürklere, Uygurlardan Kıpçaklara kadar birçok Türk devlet ve topluluğunun izlerini taşıyan, Türk tarihinin en önemli merkezlerinden biri olup Kumandı Türkleri de kökleri Altay Türk topluluklarına dayanan kadim bir Türk halkıdır. Araştırmalara göre, yüzyıllardır Türk kültürünün şekillendiği bu coğrafyada varlıklarını sürdürmüşler ve hâlihazırda Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Bölgesi ve Altay Cumhuriyeti sınırları içinde yaklaşık 2.500 kişi olarak yaşamaktadırlar. Bu yönüyle Türk dünyasının nüfus bakımından en küçük topluluklarından birisidirler.

    Kumandıların yaşadığı Altay coğrafyası da dağları, ormanları, nehirleri ve zengin doğal yapısıyla dikkat çekmektedir.Ancak bu zenginliğin ne kadarı bölge halkına yansımakta bu tartışmalıdır.

    Kumandı Türklerinin de diğer küçük Türk topluluklarında olduğu gibi günümüzde karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, ana dillerini ve kültürel miraslarını koruyabilmektir. Çünkü nüfuslarının az olması, genç kuşakların işsizlik, yoksulluk vb sebeplerle farklı yerleşim merkezlerine yönelmesi ve günlük yaşamda Rusçanın yaygınlaşması, Kumandı Türkçesinin kullanımını giderek daha zor hâle getirmektedir. Bu nedenle de UNESCO ve çeşitli Türkoloji araştırmalarında Kumandı Türkçesi, korunması gereken Türk lehçeleri arasında gösterilmektedir.

    Kumandılar tüm zorluklara rağmen yine de geleneksel yaşam biçimlerini, halk anlatılarını ve kültürel değerlerini yaşatmaya devam etmeye çalışmaktadırlar.İyi ki de öyledir. Zira yüzyıllar boyunca Altayların zorlu şartları içerisinde kimliklerini korumayı başaran bu topluluk, Türk dünyasının kültürel çeşitliliğine güç katmaktadır.

    Anahtar Parti olarak Kumandı Türklerini yalnızca küçük bir topluluk olarak değil, Türk dünyasının yaşayan kültürel miraslarından biri olarak görüyor ve Türk dünyasının gücünün; tarihini, dilini ve kültürünü yaşatmayı sürdüren tüm toplulukların ortak birikiminden oluştuğuna inanıyoruz. Bu nedenle de Türkiye tarafından Rusya Federasyonu’nun egemenlik haklarını ihlal etmeden bu toplulukların eğitim vb hususlarda desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

    #KumandıTürkleri #Kumandılar #Altay #TürkDünyası #TürkKültürü #TürkTarihi #Türkistan #AnahtarParti

    PROF. DR. SELMA YEL – ANAHTAR PARTİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • AK PARTİ VE CHP’NİN GÖRÜNMEZ İPOTEĞİ: LONDRA-TEL AVİV EKSENİNİN SİYASİ MİMARİSİ

    AK PARTİ VE CHP’NİN GÖRÜNMEZ İPOTEĞİ: LONDRA-TEL AVİV EKSENİNİN SİYASİ MİMARİSİ

    Türkiye siyasetinin son çeyrek asrına damga vuran en kritik kırılmalar, yalnızca iç dinamiklerin değil, uluslararası güç merkezlerinin sistematik müdahalelerinin ürünüdür. Metin Külünk’ün AK Parti’nin kurucu kadrolarına yakın bir isim olarak yaptığı açıklamalar, yıllardır kapalı kapılar ardında konuşulan ancak kamuoyu önünde cesurca dile getirilmeyen bir gerçeği su yüzüne çıkarmıştır. Bu gerçek, Türkiye’de yalnızca muhalefetin değil, iktidar bloğunun kritik bileşenlerinin de Londra ve Tel Aviv merkezli bir siyasal aklın yörüngesinde hareket ettiğidir. Külünk’ün “Erdoğan’ın etrafında Londra-Tel Aviv hattındaki akıl var” sözü, siyasi retoriğin ötesinde, devletin karar alma mekanizmalarına sızmış yapısal bir bağımlılığın itirafı niteliğindedir.

    Bu eksenin varlığı, Türkiye’nin son yirmi yılda yaşadığı siyasi dönüşümlerin perde arkasını okumak için anahtar bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. AK Parti’nin 2002’deki çıkışından 2013 Gezi olaylarına, 15 Temmuz darbe girişiminden 2019 yerel seçimlerine ve 2023 genel seçimlerine uzanan süreç, dış merkezlerin Türkiye siyasetini dizayn etme girişimlerinin kronolojisi olarak da okunabilir. Her kritik dönemeçte Londra’daki düşünce kuruluşlarının raporları, Tel Aviv’in bölgesel strateji belgeleri ve Washington’un angajman politikaları eşzamanlı olarak devreye girmiştir. Bu senkronizasyon, tesadüfle açıklanamayacak kadar belirgin bir stratejik uyumu işaret etmektedir.

    Türk siyasetinde Atlantikçi damar olarak bilinen bu yapı, Soğuk Savaş döneminden beri süregelen bir geleneğin güncellenmiş versiyonudur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tek kutuplu dünyada yeniden şekillenen bu hat, Türkiye’nin jeopolitik konumunu Batı’nın çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmayı hedeflemektedir. Londra’nın finans kapitali, Tel Aviv’in bölgesel istihbarat ağı ve Washington’un askeri gücü, bu yapının üç sacayağını oluşturmaktadır. Türkiye’deki siyasi aktörler ise bu sacayağının taşıyıcı kolonları olarak konumlandırılmaktadır. Külünk’ün ifşaatı tam da bu yapının AK Parti içindeki uzantılarının artık gizlenemez hale geldiğinin kanıtıdır.

    Ekonomik boyut, bu eksenin en somut etki alanıdır. Türkiye’nin 2001 krizinden sonra IMF ile imzaladığı stand-by anlaşmalarından, 2018 sonrası yaşanan kur krizlerine kadar her ekonomik kırılganlık döneminde Londra merkezli finans çevrelerinin belirleyici rol oynadığı görülmektedir. Sıcak para akışının yönü, kredi derecelendirme kuruluşlarının kararları, swap anlaşmaları ve Eurobond ihraçları, Londra City’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki nüfuzunun araçlarıdır. Bu nüfuz, yalnızca teknik bir bağımlılık değil, aynı zamanda siyasi karar alma süreçlerini şekillendiren stratejik bir kaldıraçtır. Merkez Bankası’nın faiz kararlarından, özelleştirme politikalarına kadar geniş bir yelpazede bu etki somut olarak hissedilmektedir.

    İstihbarat boyutu ise Tel Aviv hattının en kritik işlevidir. İsrail’in bölgesel istihbarat kapasitesi, Türkiye’nin iç siyasetindeki aktörlerin profillenmesinde, seçim süreçlerinin manipülasyonunda ve kamuoyunun yönlendirilmesinde aktif rol oynamaktadır. Mossad’ın Türkiye’deki ajan ağları, özellikle 2010 Mavi Marmara sonrası dönemde deşifre olmuş, ancak bu yapılanma farklı kisveler altında varlığını sürdürmüştür. İsrail’in Kürt açılımı süreçlerindeki rolü, PKK ile dolaylı temasları ve Suriye’deki Kürt oluşumlarına verdiği destek, Tel Aviv’in Türkiye’nin iç dengelerini etkileme kapasitesinin göstergeleridir. Külünk’ün işaret ettiği Tel Aviv hattı, tam da bu çok katmanlı istihbarat ve nüfuz mekanizmasıdır.

    Makro Düzeyde Londra-Tel Aviv Ekseninin Stratejik Mimarisi

    Londra-Tel Aviv ekseninin makro düzeydeki stratejik mimarisi, üç temel hedef üzerine kuruludur. Birinci hedef, Türkiye’nin bağımsız bölgesel güç olma kapasitesini sınırlandırmaktır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon aramalarından, Libya ve Karabağ’daki askeri varlığına, Afrika açılımından Orta Asya’daki etkinliğine kadar her bağımsız dış politika adımı, bu eksenin doğrudan karşı hamleleriyle karşılaşmaktadır. İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki askeri üsleri ve İsrail’in Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı, Türkiye’yi çevreleme stratejisinin operasyonel araçlarıdır. Bu çevreleme politikası, Türkiye’nin iç siyasetindeki aktörler üzerinden de desteklenmektedir.

    İkinci stratejik hedef, Türkiye’nin savunma sanayisindeki yerli ve milli atılımını akamete uğratmaktır. Son yıllarda İHA-SİHA teknolojilerinde, hava savunma sistemlerinde ve deniz platformlarında elde edilen başarılar, Londra ve Tel Aviv merkezli lobilerin yoğun karşı propagandasına konu olmaktadır. S-400 krizi, F-35 programından çıkarılma ve CAATSA yaptırımları, bu karşı saldırının en somut örnekleridir. İngiliz BAE Systems ve İsrailli Elbit Systems gibi şirketlerin Türkiye pazarındaki kayıpları, söz konusu ülkelerin Türkiye’deki siyasi aktörlerle ilişkilerini daha da derinleştirmelerine yol açmıştır. Savunma sanayisindeki her yerli başarı, bu eksenin Türkiye’deki uzantılarını daha agresif pozisyon almaya itmektedir.

    Üçüncü hedef, enerji koridorları üzerindeki kontroldür. Türkiye’nin doğal gaz ve petrol nakil hatlarının kavşak noktası olma potansiyeli, Londra merkezli enerji şirketlerinin ve İsrail’in Doğu Akdeniz gazının pazarlanması stratejisiyle doğrudan çelişmektedir. TANAP ve TürkAkım projelerinin başarısı, EastMed boru hattı projesinin ise çıkmaza girmesi, enerji denkleminde Türkiye’nin ağırlığını artırmıştır. Londra-Tel Aviv ekseni, Türkiye’nin enerji merkezi olmasını engellemek için Kuzey Irak’taki Kürt petrolünden Doğu Akdeniz’deki İsrail gazına kadar alternatif güzergahları devreye sokmaktadır. Türkiye’deki siyasi aktörlerin bu enerji denklemindeki pozisyonu, Londra ve Tel Aviv’e bağımlılıklarının derecesini de ortaya koymaktadır.

    Bu makro stratejinin uygulama aracı, ulusötesi ağlar ve kurumsal yapılardır. Chatham House, IISS, RUSI gibi İngiliz düşünce kuruluşları, Türkiye raporlarıyla siyasi gündemi şekillendirmekte; INSS ve Jerusalem Center gibi İsrail merkezli yapılar ise bölgesel analizleriyle tamamlayıcı rol oynamaktadır. Söz konusu kurumların Türkiye’deki muhatapları, yalnızca akademisyenler ve gazeteciler değil, doğrudan siyasi aktörlerdir. Düzenlenen konferanslar, kapalı çalıştaylar ve gayri resmi temaslar, stratejik yönlendirmenin kanalları olarak işlev görmektedir. Metin Külünk’ün işaret ettiği “akıl”, işte bu kurumsal yapılar aracılığıyla Türkiye siyasetine sirayet etmektedir.

    Medya ve algı yönetimi, bu makro mimarinin en etkili araçlarından biridir. BBC’nin Türkçe servisi, The Economist’in Türkiye kapakları, Financial Times’ın ekonomi analizleri, Londra merkezli algı operasyonlarının görünen yüzüdür. İsrail merkezli sosyal medya ağları, dezenformasyon kampanyaları ve troll hesaplar ise bu operasyonun dijital ayağını oluşturmaktadır. Türkiye’deki seçim süreçlerinde, referandumlarda ve kritik siyasi kararlarda bu medya ağlarının eşgüdümlü hareket ettiği, Külünk’ün de altını çizdiği bir gerçektir. İmamoğlu’nun uluslararası medyadaki parlatılmış imajı, Erdoğan’ın ise sistematik biçimde itibarsızlaştırılması, bu eşgüdümün ürünüdür.

    Finans sermayenin makro düzeydeki etkisi, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarını derinleştiren bir faktördür. Londra City’deki fon yöneticileri, Türkiye’ye akan sıcak paranın vanasını açıp kapatarak siyasi sonuç üretebilmektedir. 2018 Ağustos krizinde Rahip Brunson bahanesiyle tetiklenen kur atağı, 2023 seçimleri öncesinde yaşanan finansal dalgalanmalar ve KKM mekanizmasının çökertilme girişimleri, bu vananın nasıl çalıştığını göstermektedir. Londra merkezli derecelendirme kuruluşlarının siyasi saiklerle yaptığı not indirimleri, yabancı yatırımcının algısını şekillendirmekte ve Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini artırmaktadır. Bu ekonomik baskı, doğrudan iç siyasete tahvil edilmektedir.

    Mikro Düzeyde Parti İçi Aktörler ve Yapılanmalar

    AK Parti içindeki Londra-Tel Aviv ekseni, partinin kuruluş felsefesindeki iki farklı damarın ayrışmasıyla görünür hale gelmiştir. Muhafazakar demokrasi söylemi altında bir araya gelen Milli Görüş kökenli kadrolar ile liberal-Anglosakson çizgideki isimler, iktidarın ilk yıllarında pragmatik bir ittifak kurabilmiştir. Ancak Erdoğan’ın 2010 sonrasında yerli ve milli eksene kayışı, bu ittifakı sürdürülemez kılmıştır. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan üçlüsü, Londra ekseninin AK Parti içindeki taşıyıcıları olarak belirginleşmiş ve zamanla partiden koparak kendi yapılarını kurmuşlardır. Bu kopuş, organik bir ayrışmadan ziyade, uluslararası güç merkezlerinin stratejik yeniden konumlandırmasının sonucudur.

    Abdullah Gül, AK Parti içindeki Londra hattının en kıdemli figürüdür. Cumhurbaşkanlığı döneminde İngiltere Kraliçesi ile kurduğu yakın ilişki, Chatham House’daki konuşmaları ve Londra ziyaretlerinin sıklığı, bu bağın somut göstergeleridir. Gül’ün emeklilik sonrasında ailesiyle birlikte Londra’ya yerleşmesi, angajmanın kişisel boyutunun ötesinde yapısal bir bağımlılığa işaret etmektedir. Son yıllarda Erdoğan karşıtı her çıkışın Gül cephesinden gelmesi, AK Parti’nin kurucu değerlerine yönelik bir eleştiriden çok, Londra ekseninin Türkiye siyasetini dizayn etme girişiminin parçasıdır. Külünk’ün Gül’e yönelik eleştirileri, tam olarak bu yapısal bağımlılığı hedef almaktadır.

    Ahmet Davutoğlu, Londra ekseninin akademik ve entelektüel ayağını temsil etmektedir. Stratejik derinlik doktrini, teorik düzeyde yerli bir dış politika vizyonu sunsa da, Davutoğlu’nun başbakanlık döneminde İngiliz düşünce kuruluşlarıyla kurduğu organik ilişki, bu vizyonun pratikte nasıl sulandırıldığını göstermektedir. Davutoğlu’nun IISS ve Chatham House’daki düzenli konuşmaları, İngiliz akademisyenlerle ortak projeleri ve Londra’daki siyasi danışman ağı, kendisini eksenin operasyonel bir unsuru haline getirmiştir. Suriye politikasındaki başarısızlığın ardından başbakanlıktan istifa ettirilmesi, Londra hattının Erdoğan tarafından tasfiyesinin ilk büyük adımıdır. Gelecek Partisi’nin kuruluşu ise bu tasfiyeye verilmiş uluslararası destekli bir cevap olarak okunmalıdır.

    Ali Babacan, Londra ekseninin ekonomik komiseridir. Dünya Bankası ve IMF geçmişi, uluslararası finans çevreleriyle organik bağı ve ekonomi yönetimindeki liberal ortodoksi, Babacan’ı Londra City’nin Türkiye’deki doğrudan muhatabı konumuna yerleştirmiştir. AK Parti’nin ilk dönem ekonomik başarısının mimarlarından olan Babacan, 2018 sonrası yaşanan kur krizlerinde alternatif olarak sunulmuş ve DEVA Partisi bu alternatifin kurumsal platformu haline gelmiştir. Babacan’ın parti programındaki bağımsız Merkez Bankası vurgusu, IMF ile yeniden angajman taahhüdü ve yabancı yatırımcıya güvence söylemi, Londra finans çevrelerinin taleplerinin doğrudan tercümesidir. Külünk’ün işaret ettiği “Erdoğan’ın etrafındaki akıl”, Babacan’ın bıraktığı boşluğu dolduran benzer profilleri de kapsamaktadır.

    CHP içinde Londra-Tel Aviv ekseni, partinin geleneksel ulusalcı çizgisinin tasfiyesi ve Atlantikçi kadroların yükselişiyle kurumsallaşmıştır. Deniz Baykal’ın parti liderliğinden uzaklaştırılması, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişi ve Özgür Özel’le devam eden süreç, CHP’nin sosyal demokrat bir kitle partisinden Londra eksenli bir proje partisine dönüşümünün aşamalarıdır. Bu dönüşüm, İngiliz Labour Party’nin neoliberal revizyonizmine benzer biçimde, partinin ideolojik omurgasını boşaltmış ve yerine kimlik politikaları, çok kültürlülük söylemi ve LGBT gündemi gibi ithal temaları yerleştirmiştir. CHP’nin bugünkü hali, Londra merkezli sosyal mühendislik projesinin Türkiye şubesidir.

    Ekrem İmamoğlu, CHP içindeki Londra-Tel Aviv hattının en stratejik aktörüdür. İstanbul seçimlerindeki zaferi sonrası yaptığı ilk yurtdışı ziyaretin Londra olması, The Economist tarafından kapak yapılması ve BBC’nin seçim sürecindeki açık desteği, bu stratejik konumlanmanın kanıtlarıdır. İmamoğlu’nun İngiliz danışmanlarla çalıştığı, seçim kampanyasının Londra merkezli iletişim ajansları tarafından yönetildiği ve İsrail’le ticari ilişkiler konusunda son derece esnek bir pozisyon benimsediği bilinmektedir. Külünk’ün İmamoğlu’nu “uluslararası çevreler tarafından desteklenen bir proje” olarak tanımlaması, bu somut bağlantıların siyasi ifadesidir. İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına giden yol, Londra-Tel Aviv hattının Türkiye’deki en iddialı siyasi yatırımıdır.

    Özgür Özel’in genel başkanlığı dönemi, CHP’nin Londra eksenine eklemlenme sürecini hızlandırmıştır. Özel’in Batı başkentlerine sıklaşan ziyaretleri, İngiliz sendikal hareketiyle kurduğu ilişkiler ve partinin gençlik yapılanmasını Labour Party modeline göre yeniden dizayn etmesi, bu eklemlenmenin operasyonel adımlarıdır. Külünk’ün tespit ettiği gibi, Özel’in yükselişi yalnızca kendi siyasi becerisinin değil, AK Parti’nin hatalarının ve gençlerdeki umutsuzluğun sonucudur. Ancak bu yükselişi yöneten akıl, yerli bir siyasi stratejiden ziyade, Londra merkezli bir algı mühendisliğinin ürünüdür. Özel’in Filistin konusundaki sessizliği ve İsrail’le ilişkilerdeki muğlak tutumu, Tel Aviv hattının CHP içindeki etkisini yansıtmaktadır.

    Sonuç

    Türkiye siyasetinde Londra-Tel Aviv ekseni, basit bir komplo anlatısının ötesinde, kurumsal bağlantıları, finansal ilişkileri ve operasyonel aktörleriyle somut bir gerçekliktir. AK Parti’nin kurucu kadrolarından kopan Gül, Davutoğlu ve Babacan üçlüsü, bu eksenin iktidar bloğu içindeki taşıyıcılarıdır. CHP’nin İmamoğlu ve Özel liderliğindeki yeni kadroları ise aynı eksenin muhalefet cephesindeki operasyonel unsurlarıdır. Partiler arasındaki görünür siyasi rekabetin altında, Türkiye’nin bağımsız karar alma kapasitesini sınırlandırmayı hedefleyen stratejik bir eşgüdüm yatmaktadır. Bu eşgüdüm, iktidar ve muhalefet arasındaki yapay kutuplaşmanın da gerçek kaynağıdır.

    Makro stratejik hedefler, bu yapının uzun vadeli gündemini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bağımsız bölgesel güç olma potansiyelinin engellenmesi, yerli savunma sanayisinin akamete uğratılması ve enerji koridorları üzerindeki kontrolün Londra-Tel Aviv hattına geçmesi, bu gündemin ana başlıklarıdır. Düşünce kuruluşlarının raporları, medya organlarının algı operasyonları ve finans sermayenin ekonomik baskı araçları, bu makro hedeflerin hayata geçirilmesinde kullanılan enstrümanlardır. Türkiye’nin her iç siyasi krizinde bu enstrümanların eşzamanlı devreye girmesi, stratejik yönlendirmenin ne kadar sistematik olduğunu kanıtlamaktadır.

    Mikro düzeydeki aktör analizi, her iki partide de Londra-Tel Aviv ekseninin ne kadar derinlere nüfuz ettiğini göstermektedir. AK Parti içinde Abdullah Gül’ün kişisel ilişkilerinden Ali Babacan’ın finansal bağlantılarına, CHP içinde Ekrem İmamoğlu’nun uluslararası desteğinden Özgür Özel’in ideolojik dönüşümüne kadar uzanan geniş bir yelpazede, dış merkezli aklın izleri sürülebilmektedir. Bu aktörlerin her biri, Türkiye’nin bağımsız siyaset üretme kapasitesini içeriden aşındıran birer geçişkenlik noktasıdır. Metin Külünk’ün cesur ifşaatı, bu geçişkenlik noktalarının artık görünür hale geldiğinin de ilanıdır.

    Siyasi partiler arasındaki rekabet, Londra-Tel Aviv ekseninin gölgesinde anlamını yitirmektedir. AK Parti ve CHP arasındaki kutuplaşmanın, dış merkezlerin ihtiyaç duyduğu yapay siyasi iklimi üretmekten başka bir işlevi kalmamıştır. Bu kutuplaşma, toplumun gerçek sorunlarının çözümünü ertelemekte ve enerjisini kısır çatışmalara kanalize etmektedir. Gençlerin sistemden kopuşu, liyakat sorununun kronikleşmesi ve ekonomik krizin derinleşmesi, bu yapay gündemin doğrudan sonuçlarıdır. Külünk’ün “Erdoğan sosyolojisi eriyor” derken işaret ettiği tehlike, tam da bu yapay kutuplaşmanın toplumsal zemini kaybetmesidir.

    Türkiye’nin bu kuşatmayı yarabilmesi için atması gereken adımlar, Külünk’ün açıklamalarının ötesine geçen kapsamlı bir egemenlik restorasyonunu gerektirmektedir. Siyasi partilerin iç işleyişinde şeffaflığın sağlanması, dış bağlantıların ifşa edilmesi ve uluslararası düşünce kuruluşlarıyla ilişkilerin kamusal denetime açılması, bu restorasyonun ön koşullarıdır. Savunma sanayisindeki yerli atılımın kararlılıkla sürdürülmesi, enerji bağımsızlığının stratejik öncelik haline getirilmesi ve ekonomide sıcak para bağımlılığından kurtulacak yapısal reformların yapılması, makro düzeydeki direnç noktalarıdır. Mikro düzeyde ise her iki partinin de içlerindeki dış bağlantılı unsurları temizlemesi, Türkiye siyasetinin önümüzdeki dönemdeki en kritik meydan okumasıdır.

    Kaynakça

    Yeniçağ Gazetesi, “AK Partili Metin Külünk: Erdoğan sosyolojisi eriyor, Erdoğan’ın etrafında Londra-Tel Aviv hattındaki akıl var”, https://www.yenicaggazetesi.com.tr

    Sabah Gazetesi, “İmamoğlu’nun uluslararası bağlantıları mercek altında”, 2023.

    Takvim Gazetesi, “CHP’de Londra vesayeti tartışması”, 2024.

    Sözcü Gazetesi, “Abdullah Gül’ün Londra çıkışı siyaseti hareketlendirdi”, 2024.

    OdaTV, “Gül’ün Londra merkezli liberal çevrelerle ilişkisi”, 2023.

    Ahmet Davutoğlu, “Stratejik Derinlik”, Küre Yayınları, 2001.

    Chatham House, “Turkey’s Political Trajectory: Scenarios and Implications”, Londra, 2022.

    IISS, “Turkey’s Defence Industry and Regional Power Projection”, Londra, 2023.

    INSS, “Israeli-Turkish Relations in the New Geopolitical Landscape”, Tel Aviv, 2023.

    The Economist, “Turkey’s Next Leader? Ekrem İmamoğlu’s Rise”, Kapak Dosyası, 2023.

    BBC Türkçe, “İstanbul Seçimleri ve Uluslararası Yankıları”, 2019.

    Financial Times, “Turkey’s Economic Crisis and the Role of Foreign Capital”, 2023.

    DEVA Partisi, “Parti Programı: Ekonomi ve Dış Politika”, 2020.

    Gelecek Partisi, “Kuruluş Manifestosu”, 2019.

    Ali Babacan, “Türkiye Ekonomisinde Yapısal Reformlar”, DEVA Partisi Yayınları, 2021.

    Kemal Kılıçdaroğlu, “Helalleşme Yolculuğu”, CHP Yayınları, 2022.

    The Guardian, “Turkey’s Opposition and the Struggle for Democracy”, 2023.

    Jerusalem Post, “Turkey’s CHP and the Israel Equation”, 2024.

    Haaretz, “Israeli Interests in Turkish Domestic Politics”, 2023.

    Middle East Eye, “AK Party’s Internal Divisions and Foreign Influence”, 2024.

    TÜSİAD, “Türkiye’de Ekonomi Yönetimi ve Uluslararası Güven”, 2023.

    Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA), “Türkiye’de Yabancı Etkisi ve Siyasi Aktörler”, 2024.

    Ankara Strateji Enstitüsü, “Londra-Tel Aviv Hattı ve Türkiye Siyasetine Etkileri”, 2023.

    İnsamer, “İsrail’in Bölgesel Nüfuz Stratejisi ve Türkiye”, 2022.

    ORSAM, “Doğu Akdeniz’de Enerji Rekabeti ve Siyasi Yansımalar”, 2023.

    Bloomberg HT, “Merkez Bankası Faiz Kararları ve Londra’nın Tepkisi”, 2024.

    Reuters, “Turkey’s Financial Markets and Foreign Investor Sentiment”, 2023.

    Anadolu Ajansı, “Türk Savunma Sanayisinde Yerlileşme Oranı Yüzde 80’e Ulaştı”, 2024.

    Savunma Sanayii Başkanlığı, “2023 Faaliyet Raporu”, 2024.

    TÜİK, “Türkiye’de Genç İşsizlik ve Umutsuzluk Endeksi”, 2024.

    Metropoll Araştırma, “Türkiye’nin Nabzı: Gençlerin Siyasete Güveni”, 2024.

    KONDA Araştırma, “Seçmen Davranışları ve Dış Politika Algısı”, 2023.

    IPSOS Türkiye, “Toplumsal Kutuplaşma ve Dış Etki Algısı”, 2024.

  • Türkiye Cumhuriyeti’nde Laiklik, Yurttaşlık Bilinci ve Dini Toplulukların Siyasal Alanla İlişkisi

    Türkiye Cumhuriyeti’nde Laiklik, Yurttaşlık Bilinci ve Dini Toplulukların Siyasal Alanla İlişkisi

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi, siyasal meşruiyetin kaynağını kutsal referanslarda değil, doğrudan yurttaşlık bağında arayan bir ulus-devlet tasavvurunu hayata geçirmiştir. Bu tasavvurun omurgasını oluşturan laiklik ilkesi, dar anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir kamusal düzen felsefesine işaret eder. Laiklik, siyasal alanın örgütlenmesinde dinî, mezhepsel ve cemaatçi aidiyetlerin belirleyici olmaktan çıkarılmasını, kamusal kararların yalnızca yurttaşların ortak iradesine dayanmasını şart koşar. İşte bu yönüyle laiklik, farklı inanç gruplarının bir arada, eşit ve barış içinde yaşayabilmesinin hukuki ve siyasi güvencesidir.

    Cumhuriyetin kurucu felsefesi, bireyi herhangi bir mezhebin, tarikatın ya da cemaatin mensubu olarak değil, eşit haklarla donatılmış bağımsız bir yurttaş olarak tanımlamıştır. Bu tercih, toplumsal çeşitliliğin siyasal kamplaşmaya dönüşmesini engellemeyi ve farklılıkları ortak bir ulusal kimlik potasında buluşturmayı hedeflemiştir. Modern devlet kuramları açısından bakıldığında, ulus-devletin bekası vatandaşların ortak bir hukuk düzeni etrafında kenetlenebilmesine bağlıdır. Dinî veya mezhepsel mensubiyetlerin siyasal rekabetin asli belirleyeni hâline gelmesi ise bu ortak hukuk zeminini ve yurttaşlık bilincini aşındırma riskini bünyesinde taşır.

    Dinî toplulukların kamusal alandaki konumu, siyasal sosyolojinin uzun soluklu tartışma başlıklarından biridir. Bireyin inanç özgürlüğü demokratik toplumların tartışılmaz kazanımlarından biri olarak görülürken, kolektif dinî yapıların siyasal süreçlere doğrudan müdahil olma girişimleri demokratik temsil ve laiklik ilkeleri açısından ciddi sorunlar doğurabilmektedir. Dolayısıyla bu mesele yalnızca anayasa hukukunun değil, aynı zamanda sosyolojinin, sosyal psikolojinin ve siyaset felsefesinin kesişim noktasında yer alan çok boyutlu bir inceleme alanıdır.

    Laikliğin Kuramsal Temelleri

    Laiklik düşüncesinin temelinde siyasal iktidarın kaynağının kutsal referanslardan değil halk egemenliğinden türemesi anlayışı bulunmaktadır. Bu çerçevede devlet, herhangi bir dinin veya mezhebin temsilcisi olarak değil, bütün vatandaşların ortak kurumu olarak faaliyet gösterir. Siyasal kararların dinî otoriteler tarafından yönlendirilmesi, modern laik devlet anlayışının temel ilkeleriyle çelişmektedir.

    Siyaset felsefesi açısından değerlendirildiğinde laiklik, bireyin vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvence mekanizmasıdır. Çünkü devletin herhangi bir mezheple özdeşleşmesi veya mezhepsel örgütlerin siyasal süreçlerde belirleyici hâle gelmesi, farklı inanç gruplarının eşit vatandaşlık konumunu zedeleyebilir. Bu nedenle laiklik yalnızca din karşısında devletin tarafsızlığı değil, aynı zamanda vatandaşlar arasında eşitlik ilkesinin korunması anlamına da gelir.

    Yurttaşlık ve Cumhuriyetçi Siyasal Kültür

    Cumhuriyetçi siyasal kültürün merkezinde bireyin özgür iradesi yer alır. Vatandaşların siyasal tercihlerini ekonomik görüşleri, ideolojik yaklaşımları, toplumsal beklentileri veya siyasal programlar doğrultusunda şekillendirmeleri demokratik siyasetin doğal sonucudur. Ancak bu tercihlerin dinî veya mezhepsel otoriteler tarafından yönlendirilmesi demokratik özerklik bakımından tartışmalı bir durum ortaya çıkarabilir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışında vatandaşlık bağı, etnik veya mezhepsel aidiyetlerin üzerinde konumlandırılmıştır. Bu yaklaşımın amacı farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çatı altında buluşmasını sağlamaktır. Dinî örgütlenmelerin siyasal rekabetin doğrudan aktörleri hâline gelmesi ise vatandaşlık temelinde kurulan bu ortak zemini aşındırma riski taşımaktadır.

    Sürü Psikolojisi ve Kolektif Kimliklerin Siyasal Etkisi

    Sosyal psikoloji alanında bireylerin grup kimlikleri içerisinde farklı davranış kalıpları geliştirebildikleri bilinmektedir. Grup aidiyeti güçlendikçe bireysel değerlendirme süreçleri zayıflayabilmekte ve kişiler grup liderlerinin yönlendirmelerine daha açık hâle gelebilmektedir. Bu durum, siyasal tercihlerin bireysel muhakemeden ziyade kolektif bağlılıklar üzerinden şekillenmesine neden olabilir.

    Sürü psikolojisi olarak adlandırılan olgu, özellikle güçlü sembollere ve otorite figürlerine sahip topluluklarda daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Dinî veya mezhepsel yapıların siyasal tercihler konusunda kolektif yönlendirmelerde bulunmaları, bireyin özgür siyasal iradesi ile grup baskısı arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir. Demokratik kültür ise vatandaşların kararlarını mümkün olduğunca bağımsız değerlendirme süreçleriyle oluşturmasını gerektirir.

    Antropolojik ve Sosyolojik Perspektif

    Antropoloji, dinî toplulukları toplumların kültürel mirasının önemli parçaları olarak değerlendirir. Bu topluluklar dayanışma, aidiyet ve kimlik üretimi bakımından önemli işlevler üstlenmektedir. Ancak kültürel işlevlerin siyasal temsil işlevine dönüşmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Özellikle mezhep temelli örgütlenmelerin belirli siyasal aktörlerle özdeşleşmesi, toplumsal çeşitliliğin siyasal kutuplaşmaya dönüşmesine neden olabilir.

    Sosyolojik açıdan bakıldığında herhangi bir dinî grubun belirli bir siyasî çizgiyle özdeşleştirilmesi, o grubun kendi içindeki farklı görüşlerin görünmez hâle gelmesine yol açar. Böyle bir durumda topluluğun üyeleri tek tip bir siyasal kimliğe indirgenebilir. Oysa modern toplumlarda hiçbir dinî veya mezhepsel topluluk homojen değildir. Her topluluk içerisinde farklı siyasal görüşlere sahip bireyler bulunmaktadır.

    Mezhepsel Temelli Siyasal Konumlanmaların Riskleri

    Bir ülkede Sünni, Alevi veya başka herhangi bir inanç grubuna ait örgütlenmelerin belirli siyasî aktörleri destekleyen açıklamalar yapmaları, kısa vadede doğal bir toplumsal gelişme gibi görülebilir. Ancak uzun vadede bu durum siyasetin mezhepsel eksende algılanmasına zemin hazırlayabilir. Böyle bir algı, demokratik rekabetin programlar ve politikalar üzerinden değil kimlikler üzerinden yürütülmesine neden olabilir.

    Aynı durum farklı inanç grupları açısından da geçerlidir. Bir mezhepsel örgütün belirli siyasal aktörleri desteklemesi veya belirli siyasal çekişmelerde taraf olması, o inanç topluluğu içerisindeki farklı görüşleri dışlayıcı sonuçlar doğurabilir. Böylece toplumsal birlik yerine iç bölünmeler derinleşebilir. Demokratik toplumların ihtiyaç duyduğu şey ise farklı görüşlerin aynı topluluk içinde bir arada var olabilmesidir.

    Sonuç

    Laik devlet anlayışı, yalnızca devlet kurumlarının din karşısındaki tarafsızlığını değil, aynı zamanda siyasal alanın mezhepsel aidiyetler tarafından belirlenmemesini de gerekli kılar. Demokratik toplumlarda her vatandaşın istediği siyasî partiye oy vermesi, istediği görüşü savunması ve siyasal faaliyetlerde bulunması temel bir haktır. Ancak kolektif dinî yapıların doğrudan siyasal yönlendirme mekanizmalarına dönüşmesi, laiklik ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından çeşitli tartışmaları beraberinde getirmektedir.

    Siyasal tercihlerin bireysel vatandaşlık bilinci temelinde şekillenmesi, modern demokrasilerin en önemli dayanaklarından biridir. Dinî veya mezhepsel örgütlenmelerin kendi inanç alanları dışına çıkarak siyasal mücadelelerin doğrudan tarafı hâline gelmeleri, toplumsal kutuplaşmayı artırma ve grup içi farklılıkları bastırma riski taşımaktadır. Bu risk yalnızca belirli bir inanç grubuna özgü değildir; bütün dinî ve mezhepsel yapılar için geçerlidir.

    Türkiye’nin tarihsel tecrübesi göstermektedir ki toplumsal barışın korunması, vatandaşların ortak hukuk ve ortak yurttaşlık ilkeleri etrafında buluşabilmesine bağlıdır. Bu nedenle siyasal rekabetin mezhepsel aidiyetler üzerinden değil, programlar, fikirler, projeler ve demokratik tercihler üzerinden yürütülmesi hem laiklik ilkesinin güçlenmesine hem de ülkenin toplumsal bütünlüğünün korunmasına katkı sağlayacaktır. Cumhuriyetçi siyasal kültürün sürdürülebilirliği de ancak bireyin özgür iradesini esas alan, kolektif dinî yönlendirmeleri sınırlayan ve vatandaşlığı temel siyasal kimlik olarak koruyan bir anlayışla mümkün olabilir.

    Kaynakça

    Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

    Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.

    Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.

    Durkheim, Émile. Dini Hayatın İlkel Biçimleri. Çev. Fuat Aydın. İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.

    Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.

    Habermas, Jürgen. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

    Heywood, Andrew. Siyaset. Çev. Bekir Berat Özipek ve diğerleri. Ankara: Adres Yayınları, 2022.

    Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2018.

    Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan Ali Yücel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

    Ortaylı, İlber. Yakın Tarihin Gerçekleri. İstanbul: Timaş Yayınları, 2021.

    Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi. Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.

    Touraine, Alain. Demokrasi Nedir?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.

    Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.

    Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Yıldız, Ahmet. Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

  • Alevi Örgütlenmeleri Laiklik Karşıtı Yarıştan ve CHP İçi Bölünmeden Derhal Çekilmelidir: Kuramsal Bir Eleştiri

    Alevi Örgütlenmeleri Laiklik Karşıtı Yarıştan ve CHP İçi Bölünmeden Derhal Çekilmelidir: Kuramsal Bir Eleştiri

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren siyasal meşruiyetini dinî aidiyetlerden değil yurttaşlık temelinden alan modern bir ulus-devlet modeli inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri laiklik ilkesidir. Laiklik yalnızca devlet ile din işlerinin ayrılması anlamına gelmez; aynı zamanda siyasal alanın dinî, mezhepsel ve cemaatçi referanslardan bağımsız olarak örgütlenmesini amaçlayan bir kamusal düzen anlayışını ifade eder. Bu nedenle laiklik, farklı inanç gruplarının bir arada yaşamasını mümkün kılan hukukî ve siyasal zeminin en önemli unsurlarından biridir. Ne var ki günümüz Türkiye’sinde bu zemin, yalnızca Sünni tarikat ve cemaatlerin açık siyasal angajmanlarıyla değil, aynı zamanda Alevi örgütlenmelerinin parti içi çekişmelerde taraf tutarak sergiledikleri benzer davranış kalıplarıyla da aşınmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en ciddi laiklik krizlerinden biri, tam da bu iki kanadın karşılıklı olarak birbirini besleyen mezhepsel siyasallaşma pratiklerinde somutlaşmaktadır.

    Cumhuriyetin kurucu felsefesinde birey, herhangi bir mezhebin, tarikatın veya cemaatin üyesi olarak değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış, toplumsal farklılıkların siyasal çatışma konusu hâline gelmesini engellemeyi ve ortak bir ulusal kimlik oluşturmayı amaçlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta defalarca vurguladığı “kayıtsız şartsız millet egemenliği” ilkesi, egemenliğin ne bir hanedana ne bir zümreye ne de bir inanç grubuna ait olduğunu, doğrudan doğruya milletin bütününe ait bulunduğunu tescil eder. Modern devlet teorileri açısından bakıldığında da ulus-devletin sürekliliği, vatandaşların ortak hukuk düzeni etrafında birleşebilmesine bağlıdır. Dinî veya mezhepsel aidiyetlerin siyasal rekabetin temel belirleyicisi hâline gelmesi ise ortak yurttaşlık bilincini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.

    Bugün gelinen noktada sorunun iki boyutu aynı anda görünürlük kazanmıştır. Sünni İslamcı yapılar Adalet ve Kalkınma Partisi ve benzeri oluşumları açıkça desteklerken, Alevi örgütlenmeleri de Cumhuriyet Halk Partisi içindeki hizip çatışmalarında açık pozisyonlar almaktadır. Sünni tarikat ve cemaatlerin belirli siyasal partilerle organik ilişkiler geliştirmesi ve seçmeni yönlendirme girişimleri, laik devlet düzeni açısından nasıl bir tehdit oluşturuyorsa, Alevi dernek, vakıf ve federasyonlarının da CHP içindeki özel hizipleşmelerde taraf tutması aynı ölçüde sakıncalıdır. Hatta ikinci durum daha vahim bir çelişkiyi barındırmaktadır. Zira tarihsel olarak laikliğin savunucusu konumunda olan Alevi toplumunun örgütlü yapıları, bugün laikliği aşındıran pratiklerin bizzat faili hâline gelmektedir.

    Özel ve İmamoğlu yanlısı açıklamalar, Kemal Kılıçtaroğlu karşıtlığı üzerinden şekillenen pozisyonlar ve Rıza Şehri Çorum’da özelin kürsüye çıkarılarak siyasal bölünmelerde taraf olunması, bu çelişkinin somut dışavurumlarıdır. Bu durum sosyolojik olarak önlenemez gibi görünse de dini yapıların siyasi söylem ve siyasi partiler zemininde taraf gibi ortaya çıkması, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı için büyük bir tehlike ve laiklik karşıtlığıdır. Alevi örgütlenmelerinin, Sünni tarikatların açıkça AKP ve benzerlerini desteklemesine karşı çıkarken, kendilerinin de CHP içi bölünmelerde aynı yöntemi benimsemesi, laiklik konusunda bir yarışa girmek değil, laikliğin bizzat altını oymaktır. Laiklik karşıtı iki kampın karşılıklı olarak birbirini besleyen bu pratikleri, üniter devlet yapısını ve ortak yurttaşlık idealini çift taraflı bir kuşatma altına almaktadır.

    Alevi örgütlenmelerinin bu tutumu, yalnızca laiklik ilkesine aykırı olmakla kalmamakta, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi iç bütünlüğünü de tahrip etmektedir. Bir siyasi partinin iç çekişmelerinde mezhepsel bir örgütün taraf tutması, o mezhebe mensup bireyleri siyasal olarak bölmekte ve farklı görüşteki Alevi vatandaşları dışlayıcı bir atmosfer yaratmaktadır. Oysa her inanç topluluğu gibi Alevi toplumu da siyasal görüşler açısından homojen değildir. İçinde farklı partilere oy veren, farklı ideolojik eğilimlere sahip bireyler bulunmaktadır. Örgütlü yapıların bu çeşitliliği yok sayarak tek bir siyasal çizgiyi benimsemesi ve bunu tüm topluluk adına ilan etmesi, bizzat Alevi yurttaşların vicdan özgürlüğüne ve siyasal özerkliğine yönelik bir müdahaledir.

    Seçmen, vatandaşlık bilinci üzerine, siyasi ideoloji ve siyaset programları üzerine oyunu ve aktivitesini belirler. Dini yapılar bir siyasete ya da ideolojiye seçmeni yönlendiremez. Kendi ritüelleri ve inançları ile ilgili faaliyetin dışına çıkamaz. Alevi örgütlenmeleri burada hata yaptığının farkına varmalı, bir siyasi partinin taraftarı ya da iç bölünmelerin malzemesi olmamalıdır. Vatandaş olarak her inançtan kişi istediğine oy verebilir; fakat dini veya mezhepsel örgütler bunu üniter yapı ve laiklik açısından yapamaz. Alevi örgütlerinin Kılıçdaroğlu karşısında özel İmamoğlu’nu destekleme açıklaması ve Rıza Şehri Çorum’da özeli kürsüye çıkarıp siyasi bölünmelerde taraf olması kabul edilemez. Bunu yaptığı zaman Aleviler de bölünür; bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında istikrarsızlığı aynı Sünni kurumlar gibi desteklemektir. Bu kabul edilemez.

    Laikliğin Felsefi ve Kuramsal Temelleri

    Laiklik düşüncesinin temelinde siyasal iktidarın kaynağının kutsal referanslardan değil halk egemenliğinden türemesi anlayışı bulunmaktadır. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde formüle ettiği genel irade kavramı, siyasal kararların meşruiyetinin yalnızca yurttaşların ortak iradesinden kaynaklanabileceğini ortaya koyar. Rousseau’ya göre egemenlik devredilemez ve bölünemez bir bütündür; bu bütünlüğün parçalanması, ara grupların kendi özel çıkarlarını genel iradeye dayatmasıyla gerçekleşir. Rousseau’nun uyarısı tam da bugün Türkiye’de yaşanan duruma ışık tutar niteliktedir: “Özel iradelerin genel iradeye baskın çıkması, siyasal bedenin çürümesidir.” Alevi örgütlenmelerinin bir siyasi partinin iç hizip mücadelesinde genel iradeyi değil özel bir adayı desteklemesi, Rousseau’nun tarif ettiği bu çürümenin somut bir tezahürüdür.

    Siyaset felsefesi açısından değerlendirildiğinde laiklik, bireyin vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvence mekanizmasıdır. Devletin herhangi bir mezheple özdeşleşmesi veya mezhepsel örgütlerin siyasal süreçlerde belirleyici hâle gelmesi, farklı inanç gruplarının eşit vatandaşlık konumunu zedeleyebilir. Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı bağlamında düşünüldüğünde, demokratik kamusallığın inşası ancak katılımcıların kimliklerinden sıyrılarak salt yurttaş sıfatıyla hareket etmeleriyle mümkündür. Habermas’ın ifadesiyle, “kamusal alan, özel çıkarların değil, ortak aklın egemen olduğu bir iletişim uzamıdır.” Bir Alevi derneğinin veya Sünni bir tarikatın, kendi inanç grubunu belirli bir siyasal partiye veya adaya yönlendirmesi, bu kamusal akıl idealinin doğrudan ihlalidir.

    Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinde vurguladığı gibi, demokratik toplumlarda ara kurumların varlığı önemlidir; ancak bu kurumların siyasal iktidarı doğrudan etkileme girişimleri, çoğunluğun tiranlığına giden yolu açabilir. Tocqueville, dini örgütlerin siyasal alana müdahalesinin demokrasiyi zayıflatacağını öngörüyle belirtmiştir. Bugün Türkiye’de Alevi örgütlenmelerinin CHP içindeki hizip çatışmalarında açıkça pozisyon alması, Tocqueville’in uyarısının somut bir örneğini teşkil etmektedir. Bu müdahale, yalnızca hedef alınan partiyi değil, bizzat demokratik sürecin bütünlüğünü tahrip etmektedir. Ara kurumların siyasal aktöre dönüşmesi, sivil toplumun özerkliğini yitirmesine ve devlet ile toplum arasındaki sağlıklı mesafenin kapanmasına yol açmaktadır.

    Laiklik aynı zamanda Max Weber’in tanımladığı şekliyle modern rasyonel otoritenin geleneksel ve karizmatik otorite biçimlerine karşı zaferini temsil eder. Weber, modern devletin meşruiyetini yasal-ussal temellere dayandırdığını, geleneksel otoritenin ise kutsal geleneklere ve kişisel bağlılıklara dayandığını belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal karar alma süreçlerine müdahil olması, Weber’in şemasında rasyonel otoriteden geleneksel otoriteye doğru bir gerilemeyi ifade eder. Bir Alevi federasyonunun başkanının, topluluğunun manevi nüfuzunu kullanarak belirli bir siyasal adayı desteklemesi, tam da bu gerilemenin göstergesidir. Modern devlette siyasal kararların meşruiyeti, izledikleri prosedürün yasallığından ve akılcı gerekçelerinden kaynaklanır; bir dedenin veya dernek başkanının manevi otoritesinden değil.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde laiklik, Batı’daki örneklerinden daha kapsamlı bir anlam taşır. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde detaylandırdığı gibi, Türk laikliği yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın akıl ve bilim temelinde yeniden örgütlenmesidir. Berkes, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi, “ümmetten millete” dönüşüm olarak kavramsallaştırır. Bu dönüşümün özü, siyasal aidiyetin dinî referanslardan arındırılarak yurttaşlık bağına dayandırılmasıdır. Bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması, Berkes’in tarif ettiği bu büyük dönüşümün tersine çevrilmesi, yurttaşlık bağının yerine yeniden mezhepsel aidiyetin ikame edilmesi anlamına gelmektedir.

    Şerif Mardin’in Türkiye’de Din ve Siyaset çalışmasında ortaya koyduğu gibi, Türk modernleşmesi dinî yapıları bütünüyle ortadan kaldırmayı değil, onları özel alana çekilmeye zorlamayı hedeflemiştir. Mardin, bu sürecin yarattığı gerilimleri “merkez-çevre” kuramı çerçevesinde analiz ederken, çevredeki dinî grupların zaman zaman merkeze yönelik meydan okumalar geliştirdiğini belirtir. Ancak Mardin’in analizinde kritik olan nokta, bu meydan okumaların demokratik kanallar içinde kalıp kalmadığıdır. Bir inanç grubunun siyasal partiler aracılığıyla taleplerini iletmesi demokratik bir haktır; fakat inanç grubunun örgütlü yapılarının doğrudan bir siyasi partinin iç işleyişine müdahil olması, demokratik kanalları aşındıran bir patronaj ilişkisine dönüşmektedir. Alevi derneklerinin CHP’deki aday belirleme süreçlerine etki etme girişimleri, tam da bu türden bir patronaj ilişkisinin örneğidir.

    Yurttaşlık Bilinci ve Cumhuriyetçi Siyasal Kültür

    Cumhuriyetçi siyasal kültürün merkezinde bireyin özgür iradesi yer alır. Vatandaşların siyasal tercihlerini ekonomik görüşleri, ideolojik yaklaşımları, toplumsal beklentileri veya siyasal programlar doğrultusunda şekillendirmeleri demokratik siyasetin doğal sonucudur. Alain Touraine’in Demokrasi Nedir? adlı eserinde belirttiği gibi, demokrasi bireyin kendi tercihlerini özgürce oluşturabilme kapasitesine dayanır ve bu kapasitenin kolektif kimlikler tarafından kuşatılması demokrasinin temelini oyar. Touraine’e göre demokrasi, “özne”nin, yani kendi kararlarını bağımsızca verebilen bireyin varlığını şart koşar. Bir Alevi vatandaşın oy tercihinin bağlı bulunduğu dernek veya federasyon tarafından belirlenmesi, Touraine’in “özne”sinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışında vatandaşlık bağı, etnik veya mezhepsel aidiyetlerin üzerinde konumlandırılmıştır. Ahmet Yıldız’ın Ne Mutlu Türküm Diyebilene adlı çalışmasında detaylandırdığı gibi, bu yaklaşımın amacı farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çatı altında buluşmasını sağlamaktır. Yıldız, Türk ulusal kimliğinin inşasında etno-seküler sınırların belirleyici olduğunu, ancak bu sınırların zamanla esnediğini ve yeniden müzakereye açıldığını belirtir. Dinî örgütlenmelerin siyasal rekabetin doğrudan aktörleri hâline gelmesi, vatandaşlık temelinde kurulan bu ortak zemini aşındırma riski taşımaktadır. Bu risk yalnızca Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanları için değil, Alevi örgütlenmelerinin benzer pratikleri için de geçerlidir.

    Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri çalışması, Türk modernleşmesinin en kritik eşiklerinden birinin siyasal alanın dinî referanslardan arındırılması olduğunu ortaya koyar. Tunaya, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte, siyasal partilerin dinî ve mezhepsel gruplarla kurduğu ilişkilerin demokratikleşmeyi nasıl sekteye uğrattığını ayrıntılı biçimde belgelemiştir. Bugün yaşanan süreç, Tunaya’nın tarihsel analizinin güncel bir tekrarı niteliğindedir. Sünni tarikatların AKP ile, Alevi örgütlenmelerinin ise CHP ile kurduğu organik bağlar, yüz yıl önce yaşanan siyasal kutuplaşmanın yeni biçimler altında sürmesinden başka bir şey değildir.

    Andrew Heywood’un Siyaset adlı eserinde formüle ettiği şekliyle, modern demokrasilerde siyasal temsilin meşruiyeti, temsil edilenlerin özgür iradelerine dayanır. Heywood, temsil kavramını “vekalet” ve “emanet” modelleri üzerinden tartışırken, her iki modelde de seçmenin bağımsız karar verme kapasitesinin esas olduğunu vurgular. Mezhepsel örgütlerin seçmeni yönlendirmesi, Heywood’un çerçevesinde ne vekalet ne de emanet modeline uymaktadır; bu, temsil ilişkisinin dışarıdan manipüle edilmesidir. Bir Alevi derneğinin başkanının, topluluğuna “şu adaya oy verin” çağrısında bulunması, bireysel seçmen ile siyasal temsilci arasındaki doğrudan bağı koparmakta, araya mezhepsel bir filtre yerleştirmektedir.

    İlber Ortaylı’nın Yakın Tarihin Gerçekleri’nde altını çizdiği gibi, Türkiye’nin modernleşme serüveninde en kritik kazanımlardan biri, siyasal meşruiyetin kaynağının beşerî iradeye dayandırılmasıdır. Ortaylı, bu kazanımın korunmasının ancak laiklik ilkesine titizlikle bağlı kalmakla mümkün olduğunu belirtir. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi çekişmelerde taraf olması, siyasal meşruiyetin kaynağını yeniden kutsal referanslara, bu kez mezhepsel aidiyete bağlama girişimidir. Bu girişim, hangi siyasal gerekçeyle yapılırsa yapılsın, Cumhuriyet’in temel kazanımlarına yönelik bir ihanet niteliği taşımaktadır.

    Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi’nde belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yurttaşlık bilincinin inşası, saltanat ve hilafet kurumlarının tasfiyesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir. Akşin, bu sürecin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir dönüşüm olduğunu vurgular. Yurttaşlık bilinci, bireyin kendisini devletin eşit bir üyesi olarak görmesini, haklarını ve ödevlerini bu eşitlik temelinde tanımlamasını gerektirir. Mezhepsel örgütlenmelerin siyasal sürece doğrudan müdahalesi, bireyin kendisini önce bir inanç grubunun üyesi, sonra yurttaş olarak konumlandırmasına yol açmaktadır. Bu sıralama değişikliği, Akşin’in tarif ettiği cumhuriyetçi yurttaşlık idealinin bütünüyle tersine çevrilmesidir.

    Sürü Psikolojisi ve Kolektif Kimliklerin Siyasal Yönlendiriciliği

    Sosyal psikoloji alanında bireylerin grup kimlikleri içerisinde farklı davranış kalıpları geliştirebildikleri bilinmektedir. Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi adlı klasik eserinde ortaya koyduğu gibi, birey bir kitleye dahil olduğunda eleştirel düşünme yetisi zayıflamakta, telkine açık hâle gelmekte ve grup liderinin yönlendirmelerine daha kolay uymaktadır. Le Bon, “kitle içindeki bireyin, tek başına olduğu zamankinden bütünüyle farklı hissettiğini, düşündüğünü ve davrandığını” belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, Le Bon’un bu tespitinin somut bir uygulaması niteliğindedir. Cemevinde veya tarikat toplantısında alınan bir siyasal kararın cemaat üzerindeki bağlayıcılığı, bireyin o ortamdan çıktıktan sonra kendi başına aynı kararı verme ihtimalinden çok daha yüksektir.

    Sürü psikolojisi olarak adlandırılan olgu, özellikle güçlü sembollere ve otorite figürlerine sahip topluluklarda daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Dinî veya mezhepsel yapıların siyasal tercihler konusunda kolektif yönlendirmelerde bulunmaları, bireyin özgür siyasal iradesi ile grup baskısı arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir. Emre Kongar’ın 21. Yüzyılda Türkiye adlı çalışmasında vurguladığı gibi, Türkiye’de dinî cemaatlerin siyasal partilerle kurduğu ittifaklar, bireysel oy verme davranışını kolektif bir itaat eylemine dönüştürmektedir. Kongar, bu dönüşümün demokrasinin en temel unsuru olan bireysel iradeyi ortadan kaldırdığını belirtir. Bir Alevi dedesinin veya dernek başkanının “cemaatimiz şu adayı destekleyecektir” açıklaması, Kongar’ın tarif ettiği bu dönüşümün Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.

    Le Bon’un analizini derinleştiren bir diğer önemli isim, kitle psikolojisi ile totaliter rejimler arasındaki bağlantıyı inceleyen Hannah Arendt’tir. Arendt, Totalitarizmin Kökenleri’nde, modern kitle toplumunda bireylerin yalnızlaştıkça totaliter hareketlere daha açık hâle geldiğini belirtir. Ancak Arendt’in analizi tersinden okunduğunda da anlamlıdır: Bireylerin sıkı cemaat bağları içinde tutulması da benzer bir itaat kültürü yaratabilir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, cemaat içi dayanışmayı siyasal itaate dönüştürerek Arendt’in uyardığı totaliter eğilimlerin mikro ölçekte yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.

    Sosyal kimlik kuramının öncülerinden Henri Tajfel, bireylerin kendilerini tanımladıkları grupların davranışlarını içselleştirdiklerini ve grup normlarına uymayan bireylerin dışlandığını ortaya koymuştur. Tajfel’in “iç grup kayırmacılığı” ve “dış grup ayrımcılığı” kavramları, mezhepsel siyasallaşmanın psikolojik mekanizmalarını anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Bir Alevi derneği, desteklediği adayı “bizden biri” olarak kodladığında, bu adaya oy vermeyen Alevi bireyleri “dış grup” kategorisine yerleştirmekte ve onları cemaatin sadık üyeleri olmaktan çıkarmaktadır. Bu mekanizma, Alevi toplumu içindeki siyasal çeşitliliği bastırmakta ve tek tip bir siyasal kimliği dayatmaktadır.

    Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi ve Stanley Milgram’ın otoriteye itaat deneyleri, bireylerin otorite figürlerinin yönlendirmesine ne kadar açık olduğunu çarpıcı biçimde göstermiştir. Milgram’ın deneyinde katılımcılar, vicdanlarıyla çelişmesine rağmen otorite figürünün talimatlarına uymuşlardır. Bu deneylerin bulguları, dinî otorite figürlerinin siyasal yönlendirmelerinin bireyler üzerindeki etkisini anlamak için doğrudan uygulanabilir niteliktedir. Bir dedenin veya tarikat liderinin siyasal talimatı, Milgram’ın deneyindeki otorite figürünün talimatına benzer bir psikolojik mekanizmayı harekete geçirmektedir. Demokratik kültür ise vatandaşların kararlarını mümkün olduğunca bağımsız değerlendirme süreçleriyle oluşturmasını gerektirir.

    Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı eserinde analiz ettiği gibi, modern birey özgürlüğünün getirdiği yalnızlık ve belirsizlik karşısında otoriter yapılara sığınma eğilimi gösterebilir. Fromm, bu mekanizmanın faşizmin yükselişindeki rolünü detaylandırırken, bireyin kendi iradesini bir gruba veya lidere devretmesinin psikolojik rahatlığına dikkat çeker. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirmeleri, Fromm’un tarif ettiği bu “özgürlükten kaçış” mekanizmasını beslemektedir. Birey, siyasal tercihini kendi başına yapmanın sorumluluğundan kurtulmak için cemaatinin kararına uymakta, böylece hem aidiyet duygusunu pekiştirmekte hem de karar verme yükünden kurtulmaktadır. Oysa demokratik yurttaşlık, tam da bu sorumluluğu üstlenmeyi gerektirir.

    Antropolojik ve Sosyolojik Açıdan Mezhepsel Siyasallaşma

    Antropoloji, dinî toplulukları toplumların kültürel mirasının önemli parçaları olarak değerlendirir. Émile Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri’nde ortaya koyduğu gibi, dinî ritüeller toplumsal dayanışmanın en güçlü kaynaklarından biridir. Durkheim, dinin toplumu bir arada tutan kolektif bilincin üretimindeki merkezi rolünü vurgular. Bu topluluklar dayanışma, aidiyet ve kimlik üretimi bakımından önemli işlevler üstlenmektedir. Ancak kültürel işlevlerin siyasal temsil işlevine dönüşmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Durkheim’ın “kolektif coşku” kavramı, dinî ayinlerde üretilen ortak duygunun siyasal mitinglere transfer edilmesi durumunda, demokratik müzakere süreçlerinin yerini duygusal manipülasyonun alabileceğini öngörmemize yardımcı olur.

    Sosyolojik açıdan bakıldığında herhangi bir dinî grubun belirli bir siyasî çizgiyle özdeşleştirilmesi, o grubun kendi içindeki farklı görüşlerin görünmez hâle gelmesine yol açar. Max Weber’in ideal tip kavramsallaştırması, toplumsal grupların homojen olmadığını, her grubun içinde farklı eğilimlerin, çatışmaların ve çeşitliliklerin bulunduğunu anlamak için elverişli bir çerçeve sunar. Alevi toplumu da Weber’in bu analizinden muaf değildir; içinde liberaller, sosyalistler, muhafazakârlar, milliyetçiler ve apolitik bireyler barındırmaktadır. Alevi örgütlenmelerinin CHP’deki belirli bir hizbi desteklemesi, bu iç çeşitliliği yok saymakta ve Alevi toplumunu siyasal olarak monolitik bir blok gibi göstermektedir. Bu indirgemecilik, hem Alevi bireylerin özgürlüğüne hem de sosyolojik gerçekliğe aykırıdır.

    Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem adlı çalışmasında analiz ettiği gibi, modernleşme sürecinde dinî kimliklerin kamusal alandaki görünürlüğü artmış, ancak bu görünürlük beraberinde yeni gerilimleri de getirmiştir. Göle, İslami hareketlerin kamusal alana çıkışını incelerken, bu çıkışın aynı zamanda siyasal bir iddiayı da içerdiğini belirtir. Benzer bir dinamik Alevi hareketi için de geçerlidir. Alevi kimliğinin kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, demokratikleşme açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu görünürlüğün siyasal partilerin iç işleyişine müdahale biçimini alması, Göle’nin uyardığı türden bir gerilimi, yani kimlik siyasetinin demokratik kurumları aşındırması riskini beraberinde getirmektedir.

    Sosyolojide “grup kutuplaşması” olarak bilinen olgu, bir grubun üyelerinin grup içi tartışmalar sonucunda başlangıçtaki görüşlerinden daha uç noktalara kaymasını ifade eder. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde giderek daha keskin pozisyonlar alması, bu kutuplaşma mekanizmasının tipik bir örneğidir. Bir kez belirli bir adayı destekleme kararı alındığında, grup içi dinamikler bu desteğin giderek daha mutlak ve daha dışlayıcı hâle gelmesine yol açmaktadır. Rakipler şeytanlaştırılmakta, alternatif görüşler hainlik olarak kodlanmakta ve grup içi muhalefet susturulmaktadır. Bu süreç, Alevi toplumunun siyasal çoğulculuğunu tahrip eden bir iç baskı mekanizmasına dönüşmektedir.

    Pierre Bourdieu’nün “alan” kuramı, dinî otoritenin siyasal alana müdahalesini anlamak için güçlü bir kavramsal çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre her toplumsal alanın kendine özgü kuralları, sermaye biçimleri ve mücadele dinamikleri vardır. Dinî alanda biriken manevi sermayenin siyasal alanda kullanılmaya çalışılması, alanlar arası sınır ihlali anlamına gelir ve her iki alanın da özerkliğini zedeler. Bir Alevi dedesinin cemevinde kazandığı manevi otoriteyi, siyasal bir adayı desteklemek için kullanması, Bourdieu’nün şemasında tam da bu türden bir sınır ihlalidir. Bu ihlal, hem dinî alanın kutsallığını siyasal çıkarlara alet etmekte hem de siyasal alanın yurttaşlık temelindeki eşitlikçi doğasını bozmaktadır.

    Antropolojik açıdan değerlendirildiğinde, Alevilik uzun tarihi boyunca bir direniş kültürü ve muhalif kimlik olarak var olmuştur. Bu muhalif konumlanma, Alevi toplumunun devlet karşısındaki özerkliğini korumasına hizmet etmiştir. Ancak bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP gibi köklü bir siyasal partiyle kurduğu organik bağlar, bu özerkliği tehlikeye atmaktadır. Alevi hareketi, siyasal partilerin iç çekişmelerinde taraf oldukça, tarihsel muhalif kimliğini yitirmekte ve belirli bir siyasal yapının aparatına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, Aleviliğin yüzyıllardır süregelen bağımsız varoluş geleneğine ters düşmektedir. Alevi örgütlenmelerinin asli görevi, siyasal partilere oy devşirmek değil, Alevi inancını ve kültürünü yaşatmak, Alevi vatandaşların eşit yurttaşlık talebini demokratik platformlarda savunmaktır.

    Alevi Örgütlenmelerinin CHP İçi Bölünmede Taraf Tutmasının Yapısal Riskleri

    Türkiye’de Sünni tarikat ve cemaatlerin AKP ile kurduğu organik bağların laiklik açısından yarattığı tehlike uzun süredir tartışılmaktadır. Ancak aynı eleştirel bakışın Alevi örgütlenmelerine yöneltilmemesi, laiklik mücadelesini tek taraflı ve dolayısıyla samimiyetsiz bir çabaya indirgemektedir. Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanı ne kadar laiklik karşıtı ise, Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması da o kadar laiklik karşıtıdır. Laikliğin evrenselliği, bu ilkenin yalnızca karşı tarafın ihlallerine karşı değil, kendi saflarımızdaki ihlallere karşı da savunulmasını gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken, kendi eylemlerinin de aynı kategoride değerlendirilebileceğini göz ardı etmektedir.

    Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmede taraf tutmasının en somut örneklerinden biri, Kemal Kılıçtaroğlu ile Ekrem İmamoğlu arasındaki rekabette sergilenen açık pozisyondur. Bazı Alevi dernek ve federasyonlarının İmamoğlu’nu açıkça destekleyen, Kılıçtaroğlu’nu ise dışlayan açıklamalar yapması, mezhepsel bir yapının siyasal tercih dayatması olarak kayda geçmiştir. Bu durum yalnızca CHP içi demokrasiyi değil, aynı zamanda Alevi toplumunun siyasal bütünlüğünü de zedelemektedir. Kılıçtaroğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar ile İmamoğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar arasında suni bir kutuplaşma yaratılmakta, inanç topluluğu siyasal rekabetin arenasına çekilmektedir. Bu kutuplaşma, tam da Sünni tarikatların seçmen üzerinde yarattığı bölücü etkinin Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.

    Rıza Şehri Çorum’da yaşananlar, bu sürecin en çarpıcı dışavurumlarından biri olmuştur. Alevi örgütlenmelerinin düzenlediği bir etkinlikte, CHP’nin belirli bir kanadına mensup siyasetçinin kürsüye çıkarılarak destek açıklamaları yapılması, mezhepsel bir platformun siyasal propaganda aracına dönüştürülmesidir. Çorum, Alevi inancı açısından tarihsel ve manevi öneme sahip bir şehirdir; bu şehrin manevi atmosferi, siyasal rekabetin aracı hâline getirilmemelidir. Rıza Şehri’nde siyasetçilerin boy göstermesi, o mekânın taşıdığı manevi ağırlığın siyasal çıkarlar uğruna istismar edilmesidir. Bu istismar, tıpkı Sünni tarikatların dini bayramları siyasal gösteriye dönüştürmesi gibi, kutsalın siyasallaştırılması anlamına gelmektedir.

    Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmelerde taraf tutmasının yapısal risklerinden biri de, bu tutumun Alevi toplumu içinde yeni siyasal yarılmalara yol açmasıdır. Bir inanç topluluğu, siyasal partilerin iç çekişmelerine dahil olduğunda, o partideki her hizip değişikliği inanç topluluğunu da bölmektedir. Bugün CHP’de yaşanan yönetim değişikliği sonrasında, Kılıçtaroğlu döneminde örgütlenmelerle kurulan ilişkilerin yeni yönetim tarafından nasıl değerlendirileceği belirsizdir. Bu belirsizlik, Alevi örgütlenmelerini siyasal konjonktürün insafına terk etmekte ve inanç topluluğunun istikrarını riske atmaktadır. Oysa inanç topluluklarının siyasal partiler karşısındaki konumu, eşit mesafede durmak ve her türlü siyasal iktidarla yurttaşlık talepleri temelinde diyalog kurmak olmalıdır.

    Alevi örgütlenmelerinin bu hatadan dönmesi, yalnızca laiklik ilkesinin gereği değil, aynı zamanda Alevi toplumunun uzun vadeli çıkarlarının da gereğidir. Alevi hareketi, tarihsel olarak devlet karşısında eşit yurttaşlık talebiyle var olmuştur. Bu talebin muhatapları sırasıyla bütün siyasal partiler ve bütün hükümetlerdir. Talebin belirli bir partiyle veya parti içi hiziple özdeşleştirilmesi, Alevi hareketini o partinin kaderine bağlamakta ve hareketin özerkliğini yok etmektedir. Alevi örgütlenmeleri, CHP’nin veya herhangi başka bir partinin arka bahçesi değildir ve olmamalıdır. Alevi vatandaşların oyları, hiçbir örgütün veya şahsın tapulu malı değildir; bu oylar, bireysel vicdanın ve özgür aklın ürünüdür.

    Son olarak, Alevi örgütlenmelerinin siyasal angajmanı, Türkiye’deki laiklik mücadelesini de zayıflatmaktadır. Laikliği savunan kesimlerin kendi içlerinde de bu ilkeye aykırı davranışlar sergilemesi, laiklik söyleminin inandırıcılığını aşındırmaktadır. AKP’ye oy veren Sünni seçmeni “tarikatların yönlendirdiği kitle” olarak eleştiren bir söylem, kendi tabanını da benzer bir yönlendirmeye tabi tuttuğunda samimiyetini yitirmektedir. Laikliğin savunusu, çifte standart kaldırmayan bir ilkesellik gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, bu ilkeselliği göstermek ve Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken kendi konumlarını da aynı ölçütle sorgulamak zorundadır. Aksi takdirde laiklik, bir siyasal grubun diğerine karşı kullandığı taktik bir argümana indirgenmekte ve evrensel bir ilke olma niteliğini kaybetmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne uzanan süreçte, dinî ve mezhepsel yapılar ile siyasal iktidar arasındaki ilişki daima hassas bir denge konusu olmuştur. Bu dengenin bozulması, tarihsel olarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş, siyasal istikrarı tehdit etmiş ve ortak yurttaşlık idealini zayıflatmıştır. Bugün gelinen noktada, hem Sünni İslamcı yapıların hem de Alevi örgütlenmelerinin eş zamanlı olarak sergiledikleri siyasal angajman, bu hassas dengeyi çift taraflı bir kuşatma altına almıştır. Bu kuşatmadan çıkışın yolu, bütün inanç topluluklarının siyasal alandan çekilerek asli işlevlerine, yani inanç ve ibadet hürriyetinin korunmasına, manevi değerlerin yaşatılmasına ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesine odaklanmalarından geçmektedir.

    Alevi yurttaşlar, herkes gibi diledikleri partiye oy verme, diledikleri adayı destekleme ve diledikleri siyasal görüşü savunma hakkına sahiptir. Bu hak, bireysel yurttaşlık statüsünün doğal bir uzantısıdır ve tartışma konusu dahi edilemez. Ancak aynı Alevi yurttaşların bağlı bulundukları örgütlenmeler, bu bireysel hakkı kolektif bir yönlendirme mekanizmasına dönüştürdüklerinde, yurttaşlık ile cemaat aidiyeti arasındaki sınırı ihlal etmektedirler. Bu sınır ihlali, hangi inanç grubundan gelirse gelsin, laiklik ilkesine ve üniter devlet yapısına yönelik bir tehdittir. Cumhuriyetçi siyasal kültürün sürdürülebilirliği, ancak bireyin özgür iradesini esas alan, kolektif dinî yönlendirmeleri sınırlayan ve vatandaşlığı temel siyasal kimlik olarak koruyan bir anlayışla mümkün olabilir. Alevi örgütlenmeleri, tam da bu noktada, Sünni tarikatlarla girdikleri laiklik karşıtı yarıştan derhal çekilmeli ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine sadakatle, siyasal alanın değil, inanç alanının aktörleri olarak var olmaya devam etmelidir.

    Kaynakça

    Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

    Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kökenleri. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.

    Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.

    Bourdieu, Pierre. Pratik Nedenler. Çev. Hülya Uğur Tanrıöver. İstanbul: Hil Yayınları, 2018.

    Durkheim, Émile. Dini Hayatın İlkel Biçimleri. Çev. Fuat Aydın. İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.

    Fromm, Erich. Özgürlükten Kaçış. Çev. Selma Koçak. İstanbul: Payel Yayınları, 2020.

    Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.

    Habermas, Jürgen. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

    Heywood, Andrew. Siyaset. Çev. Bekir Berat Özipek ve diğerleri. Ankara: Adres Yayınları, 2022.

    Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2018.

    Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan Ali Yücel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

    Ortaylı, İlber. Yakın Tarihin Gerçekleri. İstanbul: Timaş Yayınları, 2021.

    Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi. Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.

    Touraine, Alain. Demokrasi Nedir?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.

    Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.

    Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Yıldız, Ahmet. Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

  • Akdeniz’den Kuzey’e, Doğu’dan Batı’ya Yükselen Öfke: İspanya, İtalya, Arnavutluk, Slovenya, İrlanda, Belçika, İskandinavya, Almanya, İngiltere, Polonya ve Fransa Halkları Egemenlik ve Adalet İstiyor

    Akdeniz’den Kuzey’e, Doğu’dan Batı’ya Yükselen Öfke: İspanya, İtalya, Arnavutluk, Slovenya, İrlanda, Belçika, İskandinavya, Almanya, İngiltere, Polonya ve Fransa Halkları Egemenlik ve Adalet İstiyor

    Avrupa’nın Akdeniz kıyılarından İskandinavya’nın serin sokaklarına, oradan kıtanın idari kalbi Brüksel’e, ardından Batı Avrupa’nın büyük metropollerine ve Doğu Avrupa’nın yükselen siyasi merkezlerine kadar uzanan protesto dalgaları, siyasi sistemlerde derin bir meşruiyet krizinin işaret fişeğine dönüşmüş durumda. Roma’da, Madrid’de, Tiran’da, Ljubljana’da, Dublin’de, Brüksel’de, Oslo’da, Kopenhag’da, Berlin’de, Londra’da, Varşova’da ve Paris’te yankılanan sloganlar, birbirinden farklı coğrafyalarda aynı öfkenin farklı veçhelerini görünür kılıyor. Göstericiler yalnızca uluslararası krizlere değil, kendi hükümetlerinin seçici duyarlılığına, çifte standartlarına ve halkı karar süreçlerinden dışlamasına karşı da meydanlara iniyor. Bu kitlesel hareketlilik, Avrupa demokrasisinin temel sözleşmesinin yeniden müzakereye açıldığının en güçlü göstergesidir. Aşağıdaki satırlar, bu çok merkezli halk hareketinin her bir durağını derinlemesine ele alarak, kıtayı saran adalet ve egemenlik talebinin anatomisini çıkarmayı amaçlıyor.

    İspanya: Vicdanın Sesi, Politikanın Sınavı

    İspanya, Filistin meselesinde Avrupa’nın en net tavır alan hükümetlerinden birine sahip olsa da, sokaklar iktidarın attığı adımları yetersiz bulmakta kararlı. İsrail’le askeri iş birliğinin ve silah ticaretinin tamamen kesilmesini talep eden on binlerce kişi, Barselona ve Madrid başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında meydanları dolduruyor. Özellikle liman kentlerinde, İsrail’e giden ya da İsrail’den gelen ticari gemilere yönelik sivil denetim eylemleri dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda. Aktivistler, İspanya toprakları üzerinden geçen her türlü askeri malzemenin Gazze’deki yıkıma dolaylı katkı sunduğunu vurgulayarak, lojistik akışın şeffaf biçimde ifşa edilmesini talep ediyor.

    Göstericiler, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonların soykırım olarak tanınması ve Filistin devletinin koşulsuz tanınması yönünde hükümete çağrıda bulunurken, “sözde kalan dayanışmanın” artık anlamını yitirdiğini haykırıyor. Hükümetin diplomatik tanıma adımı memnuniyetle karşılansa da, bu tanımanın İsrail’e yönelik somut yaptırımlarla taçlandırılmaması eleştirilerin odağında yer alıyor. Eylem platformları, silah ambargosu uygulanması, serbest ticaret anlaşmalarının askıya alınması ve İsrail’le ortak askeri tatbikatların sonlandırılmasını içeren kapsamlı bir talep listesini hükümetin önüne koymuş durumda.

    İspanya’daki protestoların en çarpıcı özelliklerinden biri, sendikalar, öğrenci birlikleri, meslek odaları ve yerel yönetimlerin oluşturduğu geniş tabanlı koalisyonlardır. Özellikle Katalonya ve Bask bölgesinde, Filistin dayanışmasıyla yerel özerklik talepleri arasında anlamlı bağlar kuran söylemler geliştiriliyor. Bask şehirlerindeki yürüyüşlerde, “halkların kendi kaderini tayin hakkı” vurgusu hem Filistin hem de Bask bağlamında eş zamanlı olarak dillendiriliyor. Bu kesişimsellik, İspanya’daki hareketin dar bir dış politika eleştirisinden çıkarak çok katmanlı bir demokrasi talebine evrilmesini sağlıyor.

    Üniversite kampüsleri de hareketin en dinamik merkezlerinden biri haline gelmiş durumda. Madrid Complutense ve Barselona Otonom Üniversitesi başta olmak üzere birçok yükseköğretim kurumunda öğrenciler, İsrail üniversiteleriyle yürütülen akademik iş birliklerinin kesilmesini talep eden kampanyalar örgütlüyor. Rektörlük binalarına asılan pankartlar, amfilerde düzenlenen oturma eylemleri ve boykot çağrıları, kampüsleri dış politika tartışmalarının sıcak gündemine taşıyor. Bazı üniversite senatoları, öğrenci baskısıyla İsrail kurumlarıyla ilişkilerini gözden geçirme kararı alırken, bu durum akademik özgürlük ve kurumsal sorumluluk arasındaki gerilimi de beraberinde getiriyor.

    İspanya sokaklarındaki bu ısrar, Avrupa hükümetlerinin insan hakları konusundaki seçici duyarlılığını teşhir eden güçlü bir siyasi basınca dönüştü. Hükümet kanadından gelen bazı açıklamalar, İsrail’e silah sevkiyatının durdurulduğu yönünde olsa da, eylemciler bu açıklamaların muğlak olduğunu ve dolaylı ticaret yollarının hâlâ açık bulunduğunu iddia ediyor. Sivil toplum örgütleri tarafından yapılan araştırmalar, İspanyol menşeli silah bileşenlerinin üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e ulaşmaya devam ettiğine dair kanıtlar sunuyor. Bu durum, hükümetin samimiyetinin sorgulanmasına ve protestoların daha da alevlenmesine yol açıyor.

    Sosyalist koalisyon hükümeti bir yandan uluslararası alanda Filistin davasının sözcülüğünü üstlenirken, diğer yandan AB içinde ekonomik dengeleri gözetmek zorunda kalmanın gerilimiyle karşı karşıya. İspanya’daki hareketin uzun vadeli etkisi, yalnızca ulusal ölçekte değil, Avrupa Birliği’nin Akdeniz politikasında da hissedilebilecek bir potansiyel taşıyor. Eğer Madrid hükümeti sokağın taleplerine kulak verir ve somut yaptırım mekanizmalarını devreye sokarsa, bu durum AB içinde zincirleme bir etki yaratarak diğer başkentleri de benzer adımlar atmaya zorlayabilir.

    İtalya: Çifte Standarda Karşı 75 Şehir Tek Yürek

    İtalya’da 75 şehirde eş zamanlı patlak veren gösteriler, yalnızca Gazze’de yaşanan trajediye duyulan öfkenin değil, aynı zamanda Batılı hükümetlerin kurumsallaşmış ikiyüzlülüğüne karşı bir başkaldırının ifadesi. Milano’dan Palermo’ya, Torino’dan Napoli’ye uzanan bu coğrafi yaygınlık, hareketin tabanının ne kadar geniş ve heterojen olduğunu gözler önüne seriyor. Her yaştan, her meslekten ve farklı siyasi eğilimlerden insanın katıldığı gösteriler, İtalyan toplumunun vicdani bir eşiği aştığının göstergesi olarak okunabilir. Özellikle işçi sendikalarının ve Katolik taban örgütlerinin aktif katılımı, protestolara sınıfsal ve manevi bir derinlik katıyor.

    Hükümetin İsrail’le ticari, askeri ve diplomatik ilişkilerini sürdürmesi, meydanları dolduran kitleler tarafından insanlık suçlarına ortaklık olarak değerlendiriliyor. İtalya, Avrupa’nın en büyük silah üreticilerinden biri olan Leonardo şirketine ev sahipliği yapıyor ve bu şirketin İsrail ordusuna dolaylı yoldan bileşen sağladığı iddiaları eylemcilerin öfkesini körüklüyor. Cenova ve Livorno limanlarında, İsrail’e giden askeri kargo şüphesi taşıyan gemilere yönelik sivil denetim girişimleri ve kısa süreli işgal eylemleri medyada geniş yankı buluyor. Liman işçileri sendikalarının yük taşımayı reddetme kararları, hareketin ekonomik boyutunu da görünür kılıyor.

    Eylemciler, demokrasi ve insan hakları söylemini her fırsatta bayraklaştıran siyasi elitlerin konu Filistin olduğunda sessizliğe bürünmesini artık kabul etmiyor. İtalya’da sağ koalisyon hükümetinin İsrail’le ilişkileri daha da derinleştirme eğilimi, toplumsal muhalefeti konsolide eden bir faktör olarak öne çıkıyor. Başbakan Meloni hükümeti, geleneksel Atlantikçi çizgiyi sürdürürken, tabanının bir kısmından gelen Filistin sempatisini görmezden gelmesi, parti içi gerilimlere de yol açıyor. Özellikle gençlik kolları ve bazı yerel yönetimler, ulusal hükümetin çizgisinden farklılaşarak Filistin’e destek açıklamaları yapıyor.

    Roma’daki büyük yürüyüşlerde taşınan dövizler ve atılan sloganlar, İtalyan dış politikasının yanı sıra ülkenin kendi demokrasi sicilini de sorguluyor. Eylemciler, mafyayla mücadele, göçmen hakları ve ekonomik adaletsizlik gibi iç meselelerde de benzer bir çifte standardın hüküm sürdüğünü, yönetenlerin “insan hakları” kavramını yalnızca jeopolitik çıkarlarına uyduğunda hatırladığını ifade ediyor. Bu bağlamda Filistin protestoları, İtalya’nın kendi içinde biriken demokrasi açığının da deşarj kanalına dönüşüyor. Meydanlardaki öfke, yalnızca Gazze’de ölen çocuklar için değil, Akdeniz’de boğulan göçmenler ve kemer sıkma politikalarının mağdur ettiği aileler için de dile geliyor.

    İtalya sokaklarında yükselen “İsrail’le tüm bağları koparın” talebi, ülkenin dış politika tercihlerine yönelik doğrudan bir halk vetosu niteliği taşıyor. Belediye meclislerinde alınan sembolik kararların ötesine geçilmesi için ulusal parlamentoya baskı yapılması gerektiğini düşünen aktivistler, milletvekillerine yönelik lobi faaliyetlerini ve imza kampanyalarını yoğunlaştırmış durumda. Bazı muhalefet partileri, Filistin konusunu hükümeti sıkıştırmak için bir koz olarak kullanırken, bu durum meselenin parti siyasetine alet edilmesi riskini de beraberinde getiriyor. Buna rağmen hareketin tabandan gelen dinamizmi, siyasi partilerin kontrolü dışında gelişmeye devam ediyor.

    Üniversitelerdeki oturma eylemleri ve kültür-sanat dünyasından yükselen destek açıklamaları, hareketin toplumsal meşruiyetini pekiştiriyor. Ünlü İtalyan yönetmenler, yazarlar ve müzisyenler Filistin’e destek bildirilerine imza atarken, Sanremo Müzik Festivali gibi popüler etkinliklerde dahi Filistin bayrakları görünür oluyor. Kültürel alandaki bu görünürlük, hareketin genç kuşaklar üzerindeki etkisini artırırken, ana akım medyanın uzun süre görmezden geldiği Filistin meselesini gündemin üst sıralarına taşımayı başarıyor. İtalya’daki bu çok boyutlu seferberlik, Avrupa’nın güneyinde yükselen vicdan dalgasının en güçlü örneklerinden biri olarak kayda geçiyor.

    Arnavutluk: “Satılık Değiliz” ve Sazan Adası İsyanı

    İtalya’daki öfkenin yankıları aynı hafta Balkanlar’da farklı ama bir o kadar da sarsıcı bir egemenlik kriziyle kendini gösterdi. Arnavutluk’un tamamına yayılan protestolarda hedefte, Sazan Adası’nın ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve kızı Ivanka Trump’ın yatırım projesine tahsis edilme planları var. Adriyatik Denizi’nin girişinde stratejik bir konuma sahip olan bu ada, soğuk savaş döneminde askeri üs olarak kullanılmış, daha sonra mayınlardan arındırılarak turizme açılması gündeme gelmişti. Ancak projenin Trump ailesine verilmesi, halkın milli egemenlik reflekslerini tetikleyen kıvılcım oldu.

    Halk, ülkenin stratejik bir noktasının kapalı kapılar ardında yabancı bir ailenin çıkarlarına peşkeş çekilmesine karşı ayakta. Tiran’da toplanan kalabalıklar, hükümet binası önünde “Sazan bizimdir, satılık değildir” sloganları atarken, muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri anlaşmanın tüm detaylarının kamuoyuna açıklanmasını talep ediyor. Projenin şeffaf olmayan ihale süreci, Arnavutluk’taki yolsuzluk tartışmalarını yeniden alevlendirirken, Başbakan Edi Rama hükümeti yatırımın ülkeye milyarlarca avro kazandıracağını savunarak eleştirilere karşılık veriyor.

    Eylemlerde sıkça duyulan “Yeni bir Epstein–Mossad karargâhı istemiyoruz” sloganı, meselenin yalnızca bir emlak projesinden ibaret olmadığını, uluslararası nüfuz mücadelelerinin ülke toprakları üzerinde yeni üsler kurmasına yönelik derin bir güvensizliği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Jeffrey Epstein’ın tartışmalı istihbarat bağlantıları ve Mossad’ın Balkanlar’daki tarihsel nüfuz ağları, komplo teorileri ile haklı jeopolitik kaygılar arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Ancak bu bulanıklığın ardında, küçük bir Balkan ülkesinin topraklarının büyük güçlerin satranç tahtasına dönüşme korkusu gibi tamamen rasyonel bir endişe yatıyor.

    “Biz satılık değiliz” haykırışı, ulusal egemenliğin ve toprak bütünlüğünün yabancı jeopolitik hesapların nesnesi haline getirilmesine karşı toplumsal bir kırmızı çizgi niteliği kazandı. Tarihsel olarak büyük güçlerin pazarlık konusu yaptığı Arnavutluk toprakları üzerindeki bu yeni nüfuz mücadelesi, kolektif hafızada Berlin Kongresi’nden Yugoslavya’nın dağılma sürecine kadar uzanan bir dizi travmayı canlandırıyor. Yaşlı kuşakların anılarında hâlâ taze olan toprak kaybı ve dış müdahale deneyimleri, Sazan Adası özelinde cisimleşerek nesiller arası bir duyarlılık hattı oluşturuyor.

    Protestoların Arnavutluk’un dış politikasına etkisi şimdiden hissedilmeye başlandı. Hükümet kanadından gelen açıklamalar, projenin henüz nihai onay aşamasında olmadığı ve parlamentonun denetimine açık olacağı yönünde yumuşama sinyalleri taşıyor. Ancak eylemciler bunu yeterli bulmuyor ve referandum talebini dillendiriyor. Arnavutluk anayasasına göre milli servet statüsündeki doğal kaynakların yabancılara devri, doğrudan halk oylamasını gerektirmese de, bu kadar büyük çaplı ve sembolik öneme sahip bir projenin meşruiyetinin yalnızca seçilmişlerin kararına bırakılamayacak kadar kritik olduğu vurgulanıyor.

    Sazan Adası meselesi, Arnavutluk’un Avrupa Birliği entegrasyon süreciyle de doğrudan bağlantılı. AB yetkilileri, ihale sürecindeki şeffaflık eksikliğini endişeyle izlerken, muhalefet bu durumu hükümetin yolsuzlukla mücadele konusundaki samimiyetsizliğinin yeni bir kanıtı olarak sunuyor. Tiran’daki diplomatik çevreler ise projenin yalnızca ticari bir yatırım değil, aynı zamanda ABD’nin Batı Balkanlar’daki artan Çin ve Rus etkisine karşı bir hamlesi olarak değerlendiriyor. Bu jeopolitik denklem, Arnavutluk halkının sırtından yürütülen bir büyük güç mücadelesine karşı durma iradesini daha da pekiştiriyor.

    Slovenya: Dayanışmadan Hesap Sormaya

    Küçük bir Avrupa ülkesi olan Slovenya’da Filistin’le dayanışma eylemleri, kısa sürede ülkenin kendi demokrasi standartlarına yönelik eleştirel bir sorgulamaya dönüştü. Ljubljana’daki göstericiler, hükümetin Filistin’i devlet olarak tanıma konusunda attığı adımları memnuniyetle karşılamakla birlikte, İsrail’le sürdürülen ekonomik ilişkilerin ve Avrupa Birliği’nin sessizliğinin samimiyetsizliğine dikkat çekiyor. Başkentin tarihi meydanlarında toplanan kalabalıklar, Slovenya’nın Yugoslavya’dan kopuş sürecinde deneyimlediği uluslararası dayanışmanın bugün Filistin için de gösterilmesi gerektiğini savunuyor.

    Slovenya’nın AB ve NATO üyesi olarak İsrail’le sürdürdüğü askeri iş birliği, eylemcilerin en çok hedef aldığı konuların başında geliyor. Sloven ordusunun İsrail’den satın aldığı insansız hava araçları ve savunma sistemleri, “vergilerimiz Filistin’de ölüme dönüşmesin” pankartlarıyla protesto ediliyor. Savunma Bakanlığı önünde düzenlenen oturma eylemlerinde, silah ticaretinin ahlaki boyutu kadar, küçük bir ülkenin bütçe kaynaklarının dışa bağımlı savunma harcamalarına aktarılmasının ekonomik rasyonalitesi de sorgulanıyor.

    Ljubljana Üniversitesi kampüsü, hareketin entelektüel birikimini besleyen önemli bir merkez konumunda. Felsefe ve sosyoloji bölümlerinden akademisyenlerin düzenlediği panellerde Filistin meselesi, post-kolonyal teori, uluslararası hukuk ve insani müdahale doktrinlerinin eleştirisi bağlamında tartışılıyor. Bu akademik ilgi, sokak hareketine teorik derinlik kazandırırken, Sloven entelektüel çevrelerinin Batı merkezli insan hakları anlatısına karşı geliştirdiği eleştirel pozisyonu da görünür kılıyor.

    Slovenya’daki protestoların dikkat çeken bir diğer boyutu, diaspora topluluklarıyla kurulan dayanışma ağlarıdır. Eski Yugoslavya coğrafyasından gelen Boşnak ve Arnavut göçmenler, Filistin eylemlerine belirgin bir katılım gösteriyor. Srebrenitsa soykırımı hafızasıyla Filistin’de yaşananlar arasında paralellikler kuran bu topluluklar, Slovenya’daki vicdan hareketini etnik ve kültürel sınırların ötesine taşıyor. Müslüman cemaat merkezlerinde düzenlenen yardım kampanyaları ve anma etkinlikleri, hareketin insani boyutunu güçlendiriyor.

    Hükümetin Avrupa Birliği dönem başkanlığı sırasında Filistin konusunda attığı adımların yarattığı beklenti, sivil toplumun denetim baskısını da beraberinde getirdi. Ljubljana yönetimi, bir yandan Filistin’in devlet olarak tanınması için AB içinde lobi faaliyetleri yürütürken, diğer yandan İsrail’le ikili ekonomik ilişkilerini geliştirmeye devam etmesi, “ilkesel dış politika” iddiasının sorgulanmasına yol açıyor. Eylemciler, Slovenya’nın küçük bir ülke olarak ahlaki duruş sergileme kapasitesinin aslında daha büyük olduğunu, çünkü büyük güçler gibi jeopolitik kısıtlarla bağlı olmadığını vurguluyor.

    Sloven meydanları, küçük ulusların dahi küresel adaletsizlik karşısında sesini yükseltmeden kendini var edemeyeceğini gösteren bir bilinç yükselişine sahne oluyor. Bu bilinç, yalnızca dış politikayı değil, ülkenin iç siyasetini de dönüştürme potansiyeli taşıyor. Filistin protestolarında örgütlenme deneyimi kazanan genç aktivistlerin bir kısmı, iklim adaleti, barınma hakkı ve gelir eşitsizliği gibi konularda yeni toplumsal hareketlerin çekirdeğini oluşturuyor. Böylece Slovenya’daki Filistin dayanışması, daha geniş bir demokrasi ve adalet mücadelesinin ateşleyicisi olma işlevi görüyor.

    İrlanda: Tarihten Gelen Duyarlılık

    İrlanda, sömürge geçmişinin ve kendi bağımsızlık mücadelesinin keskin hafızasıyla, Filistin davasını sahiplenen en güçlü Avrupa toplumlarından biri olarak öne çıkıyor. İngiliz sömürgeciliğine karşı yüzyıllarca süren direnişin kolektif hafızası, İrlanda halkının Filistin meselesine bakışını derinden şekillendiriyor. İrlanda’nın kırsal kesimlerindeki küçük kasaba meydanlarından Dublin’in işlek caddelerine kadar Filistin bayrakları görünür hale gelirken, “Biz onların acısını tanırız” cümlesi bir sloganın ötesinde, tarihsel bir empatinin dışavurumu olarak okunuyor.

    Dublin’de on binlerin katıldığı yürüyüşler, hükümetin Filistin’i resmen tanımasını önemli ama yetersiz bir başlangıç olarak görüyor. İrlanda hükümeti, İspanya ve Norveç ile eş zamanlı olarak Filistin’i devlet olarak tanıyan ülkeler arasına katılırken, bu diplomatik adımın sembolik değerinin ötesine geçilmesi için sokaklardan yükselen baskı sürüyor. Özellikle İrlanda’nın AB içinde İsrail’e yönelik ekonomik yaptırım mekanizmalarının devreye sokulması için inisiyatif almaması, eylemciler tarafından eksik bir adım olarak değerlendiriliyor.

    Göstericiler, İsrail’le ticari ilişkilerin sonlandırılması, İrlanda hava sahasının ve limanlarının ABD’nin İsrail’e silah sevkiyatında kullanılmasına izin verilmemesi gibi somut adımlar atılmasını talep ediyor. Shannon Havaalanı’nın Amerikan askeri uçuşları tarafından kullanılması, yıllardır tartışmalı bir konu olmayı sürdürürken, Gazze krizi sonrası bu tartışma yeniden alevlenmiş durumda. Aktivistler, Shannon’un İsrail’e silah taşıyan Amerikan kargo uçaklarının ikmal noktası olarak kullanıldığını öne sürerek, havaalanında kitlesel protesto eylemleri düzenliyor ve pist işgali girişimlerinde bulunuyor.

    İrlanda parlamentosunda Filistin meselesine ilişkin tartışmalar, Avrupa’da benzeri az görülür bir netlikte yürütülüyor. Sinn Féin ve bağımsız milletvekilleri, işgal altındaki topraklarda üretilen ürünlerin boykot edilmesini öngören yasa tekliflerini gündeme getirirken, hükümet bu tür yaptırımların AB ticaret hukukuyla uyum sorunlarına dikkat çekiyor. Parlamento koridorlarında yaşanan bu hukuki ve siyasi mücadele, İrlanda’nın küçük bir ülke olarak uluslararası hukuk sistemindeki manevra alanının sınırlarını test eden bir laboratuvar işlevi görüyor.

    İrlanda’nın meydanlarındaki öfke, bir halkın kendi tarihsel acılarından süzüp getirdiği uluslararası adalet bilincinin güncel bir yansıması olarak okunabilir. Kuzey İrlanda barış sürecinden çıkarılan dersler, Filistin-İsrail ihtilafının çözümüne dair tartışmalarda sıkça referans verilen bir model oluşturuyor. İrlandalı barış aktivistleri, kendi deneyimlerinden hareketle, diyalog ve müzakerenin ancak güç asimetrisinin giderilmesiyle mümkün olabileceğini, bunun için de uluslararası toplumun işgale son vermesi için İsrail’e somut baskı uygulaması gerektiğini savunuyor.

    Kültürel alanda da Filistin dayanışması İrlanda’da derin kökler salmış durumda. Ünlü İrlandalı müzisyenler, Filistinli sanatçılarla ortak projeler geliştirirken, Gal atletizmi ve futbol kulüpleri Filistin bayraklarıyla sahaya çıkıyor. Yerel publarda Filistin’e yardım konserleri düzenleniyor, duvar resimlerinde İrlanda direnişinin kahramanlarıyla Filistinli çocukların portreleri yan yana resmediliyor. Bu kültürel iç içe geçiş, Filistin meselesini İrlanda’da dar bir siyasi gündemin ötesinde, gündelik hayatın ve popüler kültürün doğal bir parçası haline getiriyor.

    Belçika: Avrupa’nın Kalbinde Vicdan Nöbeti

    Avrupa Birliği’nin idari başkenti Brüksel, Filistin dayanışma hareketinin en yoğun ve en sembolik eylemlerine ev sahipliği yapıyor. AB kurumlarının binalarının gölgesinde toplanan on binlerce gösterici, Avrupa karar alıcılarını doğrudan muhatap alan bir strateji izliyor. Schuman Meydanı ve Avrupa Parlamentosu önünde düzenlenen kitlesel mitingler, “AB uyuma, harekete geç” çağrısıyla kurumsal Avrupa’nın vicdanını sınamaya devam ediyor. Belçika’nın çok dilli ve çok kültürlü yapısı, protestoların Fransızca, Flamanca, Arapça ve İngilizce sloganlarla zenginleşen kozmopolit bir atmosfere bürünmesini sağlıyor.

    Belçika hükümetinin Filistin konusundaki tutumu, federal yapının karmaşık dinamikleri içinde şekilleniyor. Valon Bölgesi ve Brüksel Başkent Bölgesi yönetimleri Filistin’e daha net destek açıklamaları yaparken, Flaman Bölgesi’ndeki sağ eğilimli partiler İsrail’le ilişkilerin korunmasından yana tavır alıyor. Bu federal iç gerilim, Belçika’nın ortak bir dış politika hattı oluşturmasını zorlaştırırken, sivil toplumun baskısı her üç bölgede de hissediliyor. Özellikle Anvers limanı üzerinden yürütüldüğü iddia edilen silah sevkiyatı, Flaman bölgesindeki eylemlerin de odağında yer alıyor.

    Anvers, Avrupa’nın en büyük limanlarından biri olarak İsrail’e giden ticari ve askeri malzemelerin kritik bir geçiş noktası konumunda. Liman işçileri sendikalarının Filistin’le dayanışma amacıyla yük taşımayı reddetme eylemleri, Belçika’daki hareketin en somut ve etkili boyutunu oluşturuyor. Nakliye konteynerlerinin denetlenmesi için liman gümrük yetkililerine yapılan şeffaflık çağrıları, Avrupa Parlamentosu’ndaki sol gruplar tarafından da gündeme taşınıyor. Anvers’teki bu direniş, küresel tedarik zincirlerinin ahlaki sorumluluğu üzerine geniş çaplı bir kamusal tartışmayı tetiklemiş durumda.

    Belçika’daki Filistin dayanışma hareketinin ayırt edici özelliklerinden biri, sömürgecilik geçmişiyle yüzleşme talebiyle Filistin meselesini birleştiren kesişimsel söylemidir. Kongo’daki Belçika sömürgeciliğinin mirası üzerine devam eden toplumsal hesaplaşma, Filistin’deki işgalin yarattığı adaletsizlikle paralel bir çerçevede ele alınıyor. Afrika kökenli Belçikalı aktivistler, Filistin gösterilerine belirgin bir katılım gösterirken, “sömürgecilik bir suçtur, her yerde diren” sloganı Brüksel sokaklarında sıkça duyuluyor. Bu tarihsel bilinç, hareketin entelektüel derinliğini artıran önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.

    Üniversite kampüsleri Belçika’da da hareketin itici gücü konumunda. Leuven Katolik Üniversitesi ve Brüksel Özgür Üniversitesi öğrencileri, İsrail üniversiteleriyle akademik iş birliği anlaşmalarının feshedilmesi için işgal eylemleri düzenliyor. Rektörlüklerle yürütülen müzakerelerde, akademik özgürlük ile etik sorumluluk arasındaki hassas denge tartışılıyor. Bazı fakülte kurulları, öğrenci taleplerini kısmen karşılayarak İsrail’deki yerleşim yerlerinde faaliyet gösteren kurumlarla ilişkilerin askıya alınması yönünde kararlar alırken, bu durum üniversite yönetimleriyle hükümet arasında hukuki gerilimlere yol açıyor.

    Avrupa Birliği kurumlarının Brüksel’deki varlığı, Belçika’daki protestolara kıta ölçeğinde bir yankı kazandırıyor. AB Konseyi toplantıları sırasında düzenlenen eş zamanlı eylemler, uluslararası medyanın ilgisini çekerek mesajın Avrupa kamuoyuna ulaşmasını sağlıyor. Dışişleri bakanlarının Brüksel’de bir araya geldiği günlerde sivil toplum örgütlerinin düzenlediği gölge zirveler ve alternatif oturumlar, karar alıcılar üzerinde sürekli bir baskı oluşturuyor. Belçika’daki bu kurumsal kuşatma stratejisi, Avrupa’nın Filistin politikasının değişmesi yönünde diğer ülkelere kıyasla daha doğrudan ve hedefe odaklı bir müdahale imkânı sunuyor.

    İskandinavya: Tarafsızlığın Sonu, Vicdanın Yükselişi

    Norveç, İsveç ve Danimarka’da Filistin’e destek eylemleri her geçen hafta büyüyerek İskandinav siyasetinin yerleşik kalıplarını zorluyor. Oslo’da hükümetin Filistin’i tanıma kararı sonrası sokaklar, bu tanımanın İsrail’e yönelik bağlayıcı yaptırımlarla taçlandırılması için baskıyı artırıyor. Norveç’in dünyanın en büyük egemen varlık fonuna ev sahipliği yapması, eylemcilerin gündemine fonun İsrail’deki yatırımlarının çekilmesi talebini de ekliyor. Norveç Varlık Fonu’nun işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren şirketlerden kısmi çekilme kararı memnuniyetle karşılansa da, eylemciler bu çekilmenin tüm İsrail bağlantılı yatırımları kapsayacak şekilde genişletilmesi konusunda ısrarlı.

    Stockholm’de silah ihracatının durdurulması çağrıları, İsveç’in geleneksel insan hakları söylemiyle politikaları arasındaki uçurumu hedef alıyor. İsveç’in tarafsızlık geleneğinden koparak NATO’ya katılma kararı, Filistin protestoları bağlamında da sorgulanıyor. Aktivistler, NATO üyeliğinin İsveç’i ABD’nin Orta Doğu politikalarına daha bağımlı hale getireceğini ve Filistin konusundaki eleştirel duruşun zayıflayacağını öne sürüyor. Göteborg ve Malmö gibi göçmen nüfusun yoğun olduğu şehirlerdeki eylemler, İsveç’in çok kültürlü toplumsal dokusunun dış politika tercihlerine yansıması gerektiği vurgusunu öne çıkarıyor.

    Kopenhag’da ise eylemciler, Danimarka’nın uluslararası platformlardaki tutumunun lafta kalmaması gerektiğini haykırıyor. Danimarka hükümetinin İsrail’le yakın askeri iş birliği ve silah alımı anlaşmaları, protestoların başlıca hedeflerinden birini oluşturuyor. Özellikle Danimarka’nın F-35 savaş uçaklarının İsrail’e satışını onaylaması, geniş çaplı bir tepki dalgasına yol açmış durumda. Kopenhag Üniversitesi ve Aarhus Üniversitesi öğrencilerinin kampüslerinde başlattığı Filistin dayanışma kampları, İskandinav ülkeleri arasında en uzun süreli kampüs eylemleri olarak dikkat çekiyor.

    İskandinav ülkelerindeki Filistin dayanışma hareketi, sosyal demokrat refah devleti geleneğiyle enternasyonalist dayanışma anlayışının kesişiminden besleniyor. İşçi sendikaları, kooperatifler ve sosyal demokrat partilerin taban örgütleri, Filistin meselesini küresel adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Norveç İşçi Partisi içinde Filistin’e yönelik daha sert yaptırımlar uygulanması için yürütülen iç muhalefet, İskandinav sosyal demokrasisinin dış politika konusundaki geleneksel Atlantikçi çizgisini sarsma potansiyeli taşıyor.

    Kültürel boykot hareketi İskandinav ülkelerinde kayda değer bir ilerleme kaydetmiş durumda. İsveç ve Norveç’teki önde gelen müzik festivalleri, İsrail devletiyle bağlantılı sponsorlukları reddederken, İskandinav sanatçılar İsrail’de konser vermeme taahhüdünde bulunuyor. Bu kültürel cephe, Filistin meselesini genç kuşaklar için daha görünür ve anlaşılır kılarken, İskandinav kültür politikasının siyasi tarafsızlık ilkesiyle gerilimli bir ilişkiyi de beraberinde getiriyor. Sanat kurumları, kültürel boykot çağrılarının ifade özgürlüğünü kısıtladığını savunan eleştirilerle baş etmek zorunda kalıyor.

    İskandinav sokaklarında yükselen bu ses, bölgenin “tarafsız ve mesafeli” imajının halk vicdanı karşısında sürdürülemez hale geldiğini ilan ediyor. İklim adaleti, küresel eşitsizlik ve göçmen hakları gibi konularda hassasiyetiyle bilinen İskandinav kamuoyu, Filistin meselesini de aynı ahlaki çerçeve içinde değerlendiriyor. Bu durum, İskandinav hükümetlerini, insan hakları konusundaki söylemleriyle Orta Doğu politikaları arasındaki tutarsızlığı giderme konusunda giderek artan bir baskı altına sokuyor. Önümüzdeki dönemde İskandinav ülkelerinin Filistin politikasındaki dönüşüm, Avrupa’nın kuzeyinde yükselen bu vicdan dalgasının siyasi sistem üzerindeki etkisinin en somut göstergesi olacak.

    Almanya: Tarihi Sorumluluk ve İfade Özgürlüğü Arasında Sıkışan Vicdan

    Almanya’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin Holokost nedeniyle İsrail’e karşı hissettiği tarihi sorumluluk ile güncel insani kriz arasındaki gerilimin gölgesinde şekilleniyor. Berlin, Hamburg, Köln ve Frankfurt başta olmak üzere büyük şehirlerde binlerce kişi meydanlara inerken, Alman devletinin bu gösterilere yaklaşımı yoğun tartışmalara konu oluyor. Pek çok eyalette Filistin bayraklarının ve kefiyelerin yasaklanması, protestocuların polis şiddetiyle karşılaşması ve gösterilerin toptan engellenmesi, Almanya’nın övündüğü ifade özgürlüğü standardının seçici biçimde askıya alındığı eleştirilerini beraberinde getiriyor.

    Alman hükümetinin İsrail’e koşulsuz destek politikası, toplumun farklı kesimlerinde giderek artan bir rahatsızlık yaratıyor. Başbakan Olaf Scholz’un “İsrail’in güvenliği Almanya’nın devlet aklıdır” söylemi, Gazze’de sivil kayıpların tırmandığı bir dönemde ahlaki körlük olarak yorumlanıyor. Yeşiller Partisi’nin geleneksel insan hakları söylemiyle hükümet içindeki İsrail yanlısı tutumu arasındaki çelişki, partinin tabanında derin bir güven krizine yol açmış durumda. Partiden istifa eden yerel yöneticiler, “insan haklarını yalnızca Avrupalılar için savunamayız” diyerek ikiyüzlülüğe isyan ediyor.

    Almanya’daki protestolara damgasını vuran en çarpıcı gelişmelerden biri, ülkenin köklü kültür kurumlarında yaşanan ifade özgürlüğü krizi oldu. Documenta sergisi, Berlin Film Festivali ve çeşitli edebiyat ödülleri etrafında dönen tartışmalar, Filistin yanlısı sanatçıların ve entelektüellerin sistematik biçimde marjinalleştirildiği suçlamalarını gündeme getirdi. “Antisemitizmle mücadele” adı altında Filistin dayanışmasının suç sayılması, aralarında Yahudi entelektüellerin de bulunduğu geniş bir kesim tarafından eleştiriliyor. Bu kesim, İsrail hükümetinin politikalarına yönelik eleştirinin antisemitizmle eş tutulmasının hem demokrasiye hem de antisemitizmle gerçek mücadeleye zarar verdiğini savunuyor.

    Berlin’in Neukölln ve Kreuzberg gibi göçmen yoğunluklu semtlerindeki gösteriler, Alman toplumunun değişen demografik yapısının siyasi yansımalarını da görünür kılıyor. Türkiye kökenli, Arap ve Kürt diasporalarının yoğun katılımı, Almanya’daki Filistin hareketine çok katmanlı bir karakter kazandırıyor. Ancak bu durum, ana akım medyada gösterilerin “ithal çatışma” olarak etiketlenmesine ve Alman toplumunun asli bir meselesi olarak görülmemesine yol açıyor. Oysa eylemlere katılan Alman vatandaşlarının sayısındaki artış, Filistin meselesinin yalnızca göçmenlerin değil, tüm Alman toplumunun vicdani bir meselesi haline geldiğini gösteriyor.

    Almanya’nın İsrail’e silah sevkiyatı konusundaki tutumu, protestoların en somut hedeflerinden birini oluşturuyor. Alman silah devi Rheinmetall’in İsrail ordusuna mühimmat ve askeri teçhizat sağlaması, “bir daha asla” söylemiyle çelişen bir pratik olarak eleştiriliyor. Aktivistler, Alman silahlarının Gazze’deki katliamda kullanıldığına dair kanıtların giderek arttığını belirterek, hükümetin silah ihracatına derhal ambargo koymasını talep ediyor. Federal Meclis’te muhalefet partileri tarafından gündeme getirilen silah ihracatı tartışmaları, koalisyon ortakları arasındaki çatlakları derinleştiriyor.

    Alman üniversiteleri, Avrupa’daki kampüs eylemlerinin en sert bastırıldığı yerlerden biri olarak uluslararası akademik çevrelerin tepkisini çekiyor. Berlin Özgür Üniversite ve Humboldt Üniversitesi’nde Filistin dayanışma kampları kuran öğrencilere yönelik polis müdahaleleri, akademik özgürlükler açısından endişe verici bir tablo çiziyor. Rektörlüklerin öğrenci taleplerini muhatap almayı reddetmesi ve polis zoruyla tahliyeler, Almanya’nın yükseköğretim geleneğindeki eleştirel düşünce mirasına gölge düşürüyor. Bu baskı ortamına rağmen öğrenci hareketi, dekanlık binaları önünde oturma eylemleri ve dijital kampanyalarla varlığını sürdürüyor.

    Fransa: İsyan Geleneğinin Yeni Durağı

    Fransa’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin devrimci tarihinden beslenen güçlü bir sokak siyaseti geleneğinin son halkasını oluşturuyor. Paris, Marsilya, Lyon ve Lille başta olmak üzere ülke geneline yayılan eylemler, Fransız hükümetinin İsrail’e verdiği koşulsuz desteği hedef alıyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Gazze krizi karşısında takındığı dengeli görünme çabası, ne Filistin dayanışma hareketini ne de İsrail yanlısı lobileri tatmin edebilmiş durumda. Bu arafta kalmışlık hali, Fransa’nın Orta Doğu politikasının tarihsel olarak içinde bulunduğu sıkışmışlığı yeniden üretiyor.

    Fransız devletinin Filistin gösterilerine yönelik tutumu, özellikle ifade özgürlüğü konusunda çifte standart suçlamalarını alevlendiriyor. İçişleri Bakanı’nın valiliklere gönderdiği genelgelerle Filistin’e destek yürüyüşlerinin yasaklanması, Danıştay tarafından defalarca hukuka aykırı bulunmasına rağmen uygulamada sürüyor. Sarı Yelekliler protestolarında göstericilere karşı kullanılan orantısız gücün benzeri, şimdi de Filistin bayrağı taşıyan öğrencilere ve aktivistlere yöneliyor. Bu süreklilik, Fransa’daki otoriter yönelimin yalnızca belirli bir meseleye özgü olmadığını, sistemin genel işleyişine dair yapısal bir soruna işaret ettiğini gösteriyor.

    Fransa’nın banliyölerinde yaşayan Kuzey Afrika kökenli topluluklar, Filistin protestolarının en kitlesel ve en duygusal katılım gösteren kesimini oluşturuyor. Cezayir, Fas ve Tunus kökenli Fransız vatandaşları, sömürgecilik mirası ve İslamofobi deneyimleriyle Filistin meselesi arasında doğrudan bağlar kuruyor. “Burada da Gazze, orada da Gazze” sloganı, banliyölerdeki polis şiddeti ve ayrımcılık ile Filistin’deki işgal arasında paralellik kuran bir bilincin ifadesi. Bu kesişimsellik, Fransız cumhuriyetçi entegrasyon modelinin başarısızlığını deşifre eden bir siyasi söyleme dönüşüyor.

    Fransız entelektüel dünyası, Filistin meselesinde derin bir kutuplaşma yaşıyor. Bir yanda Filistin halkının direnişini Üçüncü Dünyacı bir perspektifle sahiplenen Jean-Luc Godard’ın mirasçısı aydınlar, diğer yanda İsrail’i Batı medeniyetinin Orta Doğu’daki ileri karakolu olarak gören neomuhafazakâr düşünürler arasındaki tartışma, medyada geniş yankı buluyor. Bu ideolojik çatışma, Fransız akademisinde ve yayıncılık dünyasında kadrolaşma savaşlarına dönüşürken, Filistin yanlısı akademisyenlerin kariyerlerinde karşılaştıkları engeller ifade özgürlüğü tartışmalarını alevlendiriyor.

    Sciences Po ve Sorbonne gibi prestijli üniversitelerdeki öğrenci işgalleri, Fransız eğitim elitinin Filistin meselesi karşısındaki tutumunu sorgulayan önemli bir kırılmayı temsil ediyor. Geleneksel olarak Fransız dış politikasının sadık birer savunucusu olarak yetiştirilen bu kurumların öğrencileri, şimdi rektörlük binalarına “Gazze’de soykırıma ortak olmayın” pankartları asıyor. Sciences Po yönetiminin öğrencilerle müzakere masasına oturmak zorunda kalması ve İsrail üniversiteleriyle ilişkileri gözden geçirme sözü vermesi, kampüs eylemlerinin somut kazanımlarından biri olarak kayda geçiyor.

    Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak Filistin konusundaki oylama davranışı, sokaktaki öfkenin diplomatik arenaya yansımasını engelleyen yapısal bir bariyer oluşturuyor. Paris yönetimi, ABD ile ittifakını ve Avrupa içindeki liderlik iddiasını Filistin konusundaki insani hassasiyetin önünde tutuyor. Ancak yerel seçimlerde Filistin dayanışmasını programına alan Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin yükselişi, dış politika tercihlerinin iç siyasi maliyetini artırmaya başlıyor. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Filistin meselesinin beklenmedik bir kampanya başlığı haline gelme ihtimali, Fransız siyasi elitini tedirgin ediyor.

    İngiltere: Emperyal Mirasın Gölgesinde Hesap Günü

    İngiltere’de Filistin’e destek gösterileri, ülkenin Filistin meselesindeki tarihsel sorumluluğunun doğrudan bir sorgulamasına dönüşmüş durumda. Londra’da her hafta sonu yüz binlerce kişinin katıldığı Ulusal Filistin Yürüyüşü, modern Britanya tarihinin en uzun soluklu kitlesel protestolarından birine dönüştü. Hyde Park’tan Whitehall’a uzanan insan seli, Balfour Deklarasyonu’nun 107 yıl önce atılan imzasının bugün hâlâ kanlı sonuçlar doğurduğunu haykırıyor. Göstericiler, Britanya hükümetinin yalnızca bugünkü İsrail politikalarını değil, imparatorluk geçmişinden miras kalan tüm Orta Doğu politikalarını da sorguluyor.

    İngiliz hükümetinin İsrail’e verdiği askeri ve diplomatik desteğin boyutları, eylemcilerin en büyük öfke kaynaklarından birini oluşturuyor. İngiltere’nin İsrail’e silah satışına devam etmesi, Muhafazakâr hükümetin ve ardından gelen İşçi Partisi iktidarının en çok eleştirilen politikaları arasında yer alıyor. İngiliz yapımı F-35 parçalarının İsrail hava kuvvetleri tarafından Gazze’de kullanılması, parlamento komisyonlarında sert tartışmalara konu oluyor. Silah ihracatı lisanslarının askıya alınması için başlatılan yasal süreçler, sivil toplumun hükümeti denetleme kapasitesi açısından emsal teşkil edecek bir hukuk mücadelesine dönüşmüş durumda.

    İşçi Partisi içinde Filistin meselesi, Jeremy Corbyn döneminden miras kalan en sancılı iç hesaplaşma başlığı olmaya devam ediyor. Parti lideri Keir Starmer’ın İsrail’e eleştirel yaklaşan adayları tasfiye etmesi ve Gazze’de ateşkes çağrısını geciktirmesi, partinin sol kanadında derin bir güvensizlik yarattı. Yerel seçimlerde Filistin konusunda net tavır alan bağımsız adayların İşçi Partisi’nin oylarını bölmesi, geleneksel iki partili sistemin bu mesele etrafında kırılmaya uğradığının göstergesi. Özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu seçim bölgelerinde Filistin, sandıkta belirleyici bir faktör haline geldi.

    İngiliz medyasının Filistin protestolarına yaklaşımı, ülkedeki kurumsal yanlılığın en somut örneklerinden birini sergiliyor. BBC başta olmak üzere ana akım yayın organları, barışçıl kitlesel yürüyüşleri marjinalleştiren bir dil kullanırken, Filistinli kaynaklara ve tanıklıklara yeterince yer vermemekle eleştiriliyor. Medya çalışanlarının başlattığı iç eleştiri kampanyaları ve açık mektuplar, yayın kuruluşlarının editoryal bağımsızlığına dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Sosyal medyada örgütlenen bağımsız habercilik ağları, geleneksel medyanın boşluğunu doldurarak Filistin’den doğrudan haber akışını sağlıyor.

    Üniversite kampüsleri İngiltere’de de hareketin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Oxford, Cambridge, SOAS ve Manchester Üniversitelerindeki öğrenci kampları, İsrail üniversiteleriyle akademik iş birliklerinin sonlandırılmasını ve bağış fonlarının İsrail’le bağlantılı şirketlerden çekilmesini talep ediyor. Cambridge Üniversitesi yönetiminin öğrenci taleplerini kısmen kabul ederek yatırım politikalarını gözden geçirme sözü vermesi, kampüs eylemlerinin somut sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu kurumsal geri adımlar, diğer üniversitelerdeki öğrenci hareketlerine de cesaret veriyor.

    İngiltere’deki Filistin dayanışma hareketi, sınıfsal boyutu güçlü bir karakter taşıyor. Sendikaların Filistin’e destek kararları alması ve liman işçilerinden akademisyenlere kadar geniş bir emek kesiminin eylemlere katılımı, hareketin toplumsal tabanını genişletiyor. Özellikle sağlık çalışanları sendikalarının Gazze’deki sağlık sisteminin çöküşüne dikkat çeken kampanyaları ve bağış toplama faaliyetleri, mesleki dayanışmanın uluslararası boyutunu gösteriyor. Bu sınıfsal katılım, Filistin meselesini yalnızca bir dış politika ya da insani yardım konusu olmaktan çıkararak, küresel adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor.

    Polonya: Jeopolitik Safların Gölgesinde Filizlenen Vicdan

    Polonya’da Filistin’e destek gösterileri, ülkenin İsrail’le kurduğu stratejik ilişkilerin ve ABD’nin Doğu Avrupa’daki en sadık müttefiki olma pozisyonunun gölgesinde gelişiyor. Varşova ve Krakow başta olmak üzere büyük şehirlerde toplanan aktivistler, Polonya hükümetinin İsrail’e verdiği koşulsuz diplomatik desteği sorguluyor. Hukuk ve Adalet Partisi döneminde derinleşen İsrail-Polonya stratejik ortaklığı, Donald Tusk liderliğindeki yeni koalisyon hükümeti tarafından da büyük ölçüde sürdürülüyor. Bu süreklilik, Polonya dış politikasının Filistin konusundaki eleştirel olmayan çizgisinin partiler üstü bir konsensüse dayandığını gösteriyor.

    Polonya’daki Filistin protestoları, Ukrayna savaşı bağlamında özel bir anlam kazanıyor. Polonya halkının Ukraynalı mültecilere gösterdiği dayanışma ile Filistinli sivillere yönelik duyarlılık arasındaki asimetri, eylemciler tarafından çifte standardın en çarpıcı örneği olarak vurgulanıyor. Ukrayna’daki sivil ölümleri kınayan aynı siyasi elitlerin Gazze’deki katliam karşısında sessiz kalması, “insan hakları” söyleminin jeopolitik çıkarlara göre eğilip bükülen yapısını gözler önüne seriyor. Bu çifte standart, Polonya’da yeni yeni filizlenen Filistin dayanışma hareketinin en güçlü söylem dayanaklarından birini oluşturuyor.

    Polonya toplumunun Filistin meselesine yaklaşımı, ülkenin kendi trajik tarih deneyimleriyle karmaşık bir ilişki içinde. Holokost’un en büyük yıkımına sahne olmuş bir ülkenin evlatları olarak Polonyalılar, Yahudi acısına duyarlılık ile İsrail devletinin politikalarını eleştirmek arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Bu dengenin zorluğu, özellikle yaşlı kuşaklarda İsrail eleştirisine karşı bir çekince yaratırken, genç kuşaklar arasında Filistin meselesine daha eleştirel ve mesafeli yaklaşabilen bir tutum gelişiyor. Varşova Üniversitesi ve Jagiellonian Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı tartışma platformları, bu kuşaklar arası farkı kapatmayı hedefliyor.

    Polonya medyasının Filistin protestolarına yer verme biçimi, ülkedeki siyasi kutuplaşmanın bir yansıması olarak şekilleniyor. Devlet televizyonu TVP, Filistin gösterilerini ya görmezden geliyor ya da marjinal grupların eylemleri olarak küçümsüyor. Buna karşılık bağımsız medya organları ve sosyal medya platformları, Gazze’deki insani krize dair haberleri ve Varşova’daki eylemleri daha geniş biçimde ele alıyor. Bu medya bölünmüşlüğü, Polonya toplumunun Filistin konusundaki bilgi edinme kanallarını da parçalıyor ve farklı gerçeklik algılarının oluşmasına yol açıyor.

    Katolik Kilisesi’nin Polonya’daki güçlü konumu, Filistin meselesine yaklaşımı da etkiliyor. Polonya Katolik hiyerarşisi, geleneksel olarak İsrail yanlısı bir çizgi izlerken, Papa Francis’in Filistin konusundaki daha dengeli ve eleştirel açıklamaları Polonyalı din adamları arasında bir referans noktası oluşturuyor. Yerel düzeyde bazı cemaatler ve gençlik grupları, Papalık çağrılarını referans alarak Filistinli Hıristiyanlarla dayanışma kampanyaları başlatmış durumda. Bethlehem ve Kudüs’teki Hıristiyan topluluklarla kurulan doğrudan temaslar, Polonya’daki Filistin farkındalığının dini boyutunu besliyor.

    Polonya’nın Doğu Avrupa’daki jeopolitik konumu, Filistin protestolarının geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri olmaya devam ediyor. Rusya tehdidi karşısında ABD’nin güvenlik şemsiyesine muhtaç olan Varşova yönetimi, Washington’ın İsrail politikasına eleştirel yaklaşmanın bedelini göze alamıyor. Ancak Polonya sivil toplumunun AB entegrasyonu içinde kazandığı özerklik ve genç kuşakların Batı Avrupa’daki akranlarıyla kurduğu dayanışma ağları, bu jeopolitik bağımlılığı aşındıran bir dinamik yaratıyor. Polonya’daki Filistin dayanışması, Doğu Avrupa’nın sivil toplum kapasitesi ile jeopolitik kısıtlar arasındaki gerilimi en iyi yansıtan örneklerden biri olarak izlenmeyi hak ediyor.

    Tüm bu coğrafyalarda gözlemlenen ortak dinamik, kararların halka rağmen alındığına dair yaygın inançtır. İster İspanya’da silah ticaretinin sürdürülmesi, ister İtalya’da İsrail’le diplomatik ilişkilerin korunması, ister Arnavutluk’ta ulusal toprağın uluslararası bir projeye tahsis edilmesi, ister Belçika’da limanların askeri sevkiyata açık tutulması, ister Almanya’da ifade özgürlüğünün askıya alınması, ister Fransa’da banliyölerdeki öfkenin görmezden gelinmesi, ister İngiltere’de imparatorluk mirasının eleştiriden muaf tutulması, ister Polonya’da jeopolitik bağımlılığın vicdana baskın çıkması, ister İskandinav ülkelerindeki çekingen politikalar olsun, vatandaşlar kendi kaderlerini ilgilendiren konularda dışarıda bırakıldıklarını düşünüyor. Seçimler dışında hatırlanmayan, yalnızca vergi ödeyen ve itaat etmesi beklenen kitleler olarak görülmek, kıtanın dört bir yanında ortak bir öfkeyi besliyor. Bu öfke, ulusal sınırları aşan, ortak bir demokrasi ve egemenlik mücadelesine dönüşme emareleri gösteriyor.

    Avrupa’nın Akdeniz sahillerinden kuzeyin soğuk kentlerine, kıtanın idari kalbinden Batı Avrupa’nın metropollerine, Doğu Avrupa’nın yükselen siyasi merkezlerine kadar uzanan bu öfke dalgası, yalnızca hükümetlere değil, bütün bir siyasi sisteme yönelik bir güven krizinin semptomudur. Siyasi elitler ve ana akım medya bu sesleri duymazdan gelebilir, hatta marjinalleştirmeye çalışabilir. Ancak halkın adalet, egemenlik ve onur talebi bastırıldıkça daha da gür bir biçimde geri döner. Bugün Madrid’de, Tiran’da, Dublin’de, Brüksel’de, Berlin’de, Paris’te, Londra’da, Varşova’da ve Göteborg’da yankılanan sloganlar, yalnızca mevcut politikaları değil, yarının siyasi dengelerini de şekillendirme potansiyeli taşıyor. Egemenliğin ve adaletin sokaklardan yükselen bu sesi, Avrupa’nın geleceğini yeniden yazmaya adaydır.

    Kaynakça

    Amnesty International. (2024). Human Rights and Arms Transfers: European Complicity in Gaza. London: Amnesty International.

    Balfour, R. (2024). “Europe’s Palestine Dilemma: Between Values and Realpolitik.” Journal of European Foreign Policy, 18(2), 215–233.

    Balkan Insight. (2025, 4 Haziran). “Albania Protests: Sazan Island Project Sparks National Sovereignty Debate.” Erişim adresi: https://balkaninsight.com

    BBC News. (2025, 7 Haziran). “UK’s Weekly Palestine Marches Become Longest-Running Mass Protests in Modern British History.” Erişim adresi: https://bbc.com

    De Standaard. (2025, 5 Haziran). “Antwerpse havenarbeiders weigeren wapentransport naar Israël.” Erişim adresi: https://standaard.be

    Der Spiegel. (2025, 6 Haziran). “Deutschlands Waffenexporte an Israel unter wachsendem Druck der Straße.” Erişim adresi: https://spiegel.de

    El País. (2025, 1 Haziran). “Decenas de miles exigen en toda España el fin del comercio de armas con Israel.” Erişim adresi: https://elpais.com

    EUObserver. (2025, 6 Haziran). “Brussels Protests Target EU Inaction on Gaza.” Erişim adresi: https://euobserver.com

    EuroNews. (2025, 3 Haziran). “Italy Sees Coordinated Protests in 75 Cities Demanding End to Israel Ties.” Erişim adresi: https://euronews.com

    Gazeta Wyborcza. (2025, 5 Haziran). “Protesty propalestyńskie w Warszawie: solidarność mimo geopolitycznych ograniczeń.” Erişim adresi: https://wyborcza.pl

    Irish Times. (2025, 2 Haziran). “Dublin March Demands Action Beyond Recognition of Palestine.” Erişim adresi: https://irishtimes.com

    Le Monde. (2025, 4 Haziran). “La France face à la question palestinienne: entre héritage révolutionnaire et realpolitik.” Erişim adresi: https://lemonde.fr

    Le Soir. (2025, 4 Haziran). “Manifestations à Bruxelles: l’UE face à sa conscience palestinienne.” Erişim adresi: https://lesoir.be

    Mujanović, J. (2024). “Balkan Sovereignty in the Age of Geopolitical Bargaining.” Southeast European and Black Sea Studies, 24(3), 341–360.

    Norwegian Centre for Humanitarian Studies. (2025). Public Opinion and Foreign Policy: Scandinavia’s Shifting Stance on Palestine. Oslo: NCHS.

    Politico Europe. (2025, 5 Haziran). “Belgium’s Federal Friction Over Middle East Policy.” Erişim adresi: https://politico.eu

    Reuters. (2025, 5 Haziran). “Protests Erupt Across Albania Over Trump-Linked Island Development.” Erişim adresi: https://reuters.com

    Süddeutsche Zeitung. (2025, 7 Haziran). “Meinungsfreiheit unter Druck: Palästina-Proteste und deutsche Staatsräson.” Erişim adresi: https://sueddeutsche.de

    Sveriges Radio. (2025, 3 Haziran). “Vapenförsäljning till Israel allt mer ifrågasatt i Sverige.” Erişim adresi: https://sverigesradio.se

    The Guardian. (2025, 4 Haziran). “From Ljubljana to Dublin: Europe’s New Wave of Pro-Palestine Activism.” Erişim adresi: https://theguardian.com

    The Guardian. (2025, 8 Haziran). “UK Arms Exports to Israel Under Scrutiny as Legal Challenges Mount.” Erişim adresi: https://theguardian.com

  • Rising Anger from the Mediterranean to the North, from East to West: The Peoples of Spain, Italy, Albania, Slovenia, Ireland, Belgium, Scandinavia, Germany, England, Poland and France Demand Sovereignty and Justice

    Rising Anger from the Mediterranean to the North, from East to West: The Peoples of Spain, Italy, Albania, Slovenia, Ireland, Belgium, Scandinavia, Germany, England, Poland and France Demand Sovereignty and Justice

    The waves of protest stretching from the Mediterranean shores of Europe to the cool streets of Scandinavia, from there to the administrative heart of the continent Brussels, then to the great metropolises of Western Europe and the rising political centres of Eastern Europe, have become a flare signalling a deep legitimacy crisis in political systems. The slogans echoing in Rome, Madrid, Tirana, Ljubljana, Dublin, Brussels, Oslo, Copenhagen, Berlin, London, Warsaw and Paris make visible the different facets of the same anger in disparate geographies. The demonstrators are taking to the squares not only against international crises but also against the selective sensitivity of their own governments, their double standards and their exclusion of the people from decision making processes. This mass mobilisation is the strongest indicator that the fundamental contract of European democracy has been reopened for negotiation. The following lines aim to dissect the anatomy of the demand for justice and sovereignty gripping the continent by examining each stop of this multi centred popular movement in depth.

    Spain: The Voice of Conscience, the Test of Politics

    Even though Spain has one of the governments taking the clearest stance on the Palestine issue in Europe, the streets remain determined to find the steps taken by the government insufficient. Tens of thousands of people demanding a complete halt to military cooperation and arms trade with Israel are filling squares across the country, especially in Barcelona and Madrid. Particularly in port cities, civil inspection actions targeting commercial ships travelling to or from Israel have reached remarkable levels. Emphasising that every kind of military material passing through Spanish territory indirectly contributes to the destruction in Gaza, activists are demanding the transparent disclosure of logistical flows.

    While calling on the government to recognise Israel’s operations in Gaza as genocide and to unconditionally recognise the State of Palestine, the demonstrators decry that solidarity “that remains in words” has lost all meaning. Although the government’s diplomatic step of recognition is welcomed, the failure to crown this recognition with concrete sanctions against Israel remains at the centre of criticism. Action platforms have placed before the government a comprehensive list of demands including the implementation of an arms embargo, the suspension of free trade agreements and the termination of joint military exercises with Israel.

    One of the most striking features of the protests in Spain is the broad based coalitions formed by trade unions, student unions, professional chambers and local administrations. Particularly in the Catalonia and Basque regions, discourses are being developed that forge meaningful links between Palestinian solidarity and local demands for autonomy. At marches in Basque cities, the emphasis on “the right of peoples to self determination” is voiced simultaneously in both the Palestinian and Basque contexts. This intersectionality allows the movement in Spain to evolve from a narrow critique of foreign policy into a multi layered demand for democracy.

    University campuses have also become one of the most dynamic centres of the movement. At many higher education institutions, chiefly Madrid Complutense and Barcelona Autonomous University, students are organising campaigns demanding the severing of academic collaborations with Israeli universities. Banners hung on rectorate buildings, sit in protests in lecture halls and boycott calls are bringing campuses into the heated agenda of foreign policy debates. While some university senates, under student pressure, are deciding to review their relations with Israeli institutions, this also brings with it the tension between academic freedom and institutional responsibility.

    This insistence on the streets of Spain has turned into a powerful political pressure exposing the selective sensitivity of European governments regarding human rights. Even though some statements from the government side claim that arms shipments to Israel have been stopped, activists argue that these statements are vague and that indirect trade routes remain open. Research conducted by civil society organisations presents evidence that Spanish origin weapons components continue to reach Israel via third countries. This situation leads to questioning the government’s sincerity and fuels the protests further.

    While the socialist coalition government assumes the role of spokesperson for the Palestinian cause on the international stage, it simultaneously faces the tension of having to safeguard economic balances within the EU. The long term impact of the movement in Spain carries potential not only on a national scale but also to be felt in the European Union’s Mediterranean policy. If the Madrid government heeds the demands of the street and activates concrete sanction mechanisms, this could create a chain reaction within the EU, forcing other capitals to take similar steps.

    Italy: 75 Cities United Against Double Standards

    The simultaneous protests erupting in 75 cities across Italy are an expression not only of anger at the tragedy unfolding in Gaza but also of a revolt against the institutionalised hypocrisy of Western governments. This geographical spread stretching from Milan to Palermo, from Turin to Naples, reveals just how broad and heterogeneous the base of the movement is. The demonstrations, joined by people of all ages, professions and different political inclinations, can be read as an indicator that Italian society has crossed a threshold of conscience. The active participation of workers’ unions and Catholic grassroots organisations, in particular, adds a class and spiritual depth to the protests.

    The government’s continuation of commercial, military and diplomatic relations with Israel is judged by the crowds filling the squares as complicity in crimes against humanity. Italy is home to Leonardo, one of Europe’s largest arms manufacturers, and claims that this company indirectly supplies components to the Israeli army fuel the anger of the activists. Civil inspection initiatives and brief occupation actions in the ports of Genoa and Livorno targeting ships suspected of carrying military cargo to Israel find wide resonance in the media. The decisions of dockworkers’ unions to refuse to handle cargo also make the economic dimension of the movement visible.

    The activists no longer accept that the political elites, who brandish the discourse of democracy and human rights at every opportunity, fall silent when it comes to Palestine. The tendency of the right wing coalition government in Italy to further deepen relations with Israel stands out as a factor consolidating social opposition. While Prime Minister Meloni’s government continues the traditional Atlanticist line, its disregard for the Palestine sympathy coming from a part of its own base also leads to intra party tensions. Especially youth branches and some local administrations are making statements of support for Palestine that diverge from the national government’s line.

    The banners carried and slogans chanted at the large marches in Rome question not only Italian foreign policy but also the country’s own democratic record. The activists express that a similar double standard prevails in domestic issues such as the fight against the mafia, migrants’ rights and economic injustice, and that rulers remember the concept of “human rights” only when it suits their geopolitical interests. In this context, the Palestine protests also become a discharge channel for the democracy deficit accumulated within Italy itself. The anger in the squares finds voice not only for the children killed in Gaza but also for the migrants drowned in the Mediterranean and the families victimised by austerity policies.

    The demand “cut all ties with Israel” rising from the streets of Italy constitutes a direct popular veto against the country’s foreign policy choices. Activists who believe that it is necessary to pressure the national parliament to go beyond the symbolic decisions taken in municipal councils are intensifying lobbying activities and signature campaigns targeting members of parliament. While some opposition parties use the Palestine issue as a trump card to corner the government, this also brings the risk of the issue being exploited for party politics. Despite this, the grassroots dynamism of the movement continues to develop beyond the control of political parties.

    Sit in protests at universities and statements of support rising from the world of culture and arts reinforce the social legitimacy of the movement. While famous Italian directors, writers and musicians sign declarations of support for Palestine, Palestinian flags become visible even at popular events like the Sanremo Music Festival. This visibility in the cultural sphere increases the movement’s impact on younger generations while managing to push the Palestine issue, long ignored by the mainstream media, to the top of the agenda. This multi dimensional mobilisation in Italy is being recorded as one of the most powerful examples of the wave of conscience rising in the south of Europe.

    Albania: “We Are Not For Sale” and the Sazan Island Rebellion

    The echoes of the anger in Italy manifested themselves the same week in the Balkans with a different but equally shaking sovereignty crisis. The target of the protests spreading throughout Albania is the plans to allocate Sazan Island to the investment project of US President Donald Trump’s son in law Jared Kushner and daughter Ivanka Trump. This island, holding a strategic position at the entrance of the Adriatic Sea, was used as a military base during the Cold War era and later, after being cleared of mines, its opening to tourism came to the agenda. However, the awarding of the project to the Trump family became the spark that triggered the nation’s reflexes of national sovereignty.

    The people are up in arms against the strategic point of the country being handed over behind closed doors to the interests of a foreign family. Crowds gathered in Tirana chant “Sazan is ours, it is not for sale” in front of the government building, while opposition parties and civil society organisations demand the disclosure of all details of the agreement. The non transparent tender process reignites corruption debates in Albania, while Prime Minister Edi Rama’s government responds to criticism by arguing that the investment will bring billions of euros to the country.

    The slogan frequently heard at the protests, “We don’t want a new Epstein Mossad headquarters,” strikingly reveals that the issue is not merely a real estate project but a deep mistrust that international power struggles are establishing new bases on the country’s territory. Jeffrey Epstein’s controversial intelligence connections and Mossad’s historical influence networks in the Balkans blur the line between conspiracy theories and legitimate geopolitical concerns. Yet behind this blurriness lies an entirely rational fear, the fear of a small Balkan country’s territory turning into a chessboard for great powers.

    The cry “We are not for sale” has gained the quality of a social red line drawn against national sovereignty and territorial integrity being turned into the object of foreign geopolitical calculations. This new struggle for influence over Albanian territory, historically made a bargaining subject by great powers, revives a series of traumas in the collective memory stretching from the Congress of Berlin to the dissolution process of Yugoslavia. The experiences of territorial loss and foreign intervention, still fresh in the memories of the older generations, become embodied in the case of Sazan Island, forming an intergenerational line of sensitivity.

    The impact of the protests on Albania’s foreign policy is already beginning to be felt. Statements from the government side carry signals of softening, indicating that the project is not yet at the final approval stage and will be open to parliamentary scrutiny. However, the activists do not find this sufficient and are voicing the demand for a referendum. Even though the Albanian constitution does not require a direct popular vote for the transfer of natural resources of national wealth status to foreigners, it is emphasised that the legitimacy of a project of such large scale and symbolic importance is too critical to be left solely to the decision of elected officials.

    The Sazan Island issue is also directly linked to Albania’s European Union integration process. While EU officials watch the lack of transparency in the tender process with concern, the opposition presents this situation as new proof of the government’s insincerity in the fight against corruption. Diplomatic circles in Tirana, meanwhile, assess the project not merely as a commercial investment but also as a move by the US against the growing Chinese and Russian influence in the Western Balkans. This geopolitical equation further reinforces the will of the Albanian people to stand against a great power struggle being conducted at their expense.

    Slovenia: From Solidarity to Demanding Accountability

    In Slovenia, a small European country, the solidarity actions with Palestine quickly transformed into a critical questioning of the country’s own democratic standards. While the demonstrators in Ljubljana welcome the steps taken by the government to recognise Palestine as a state, they point out the insincerity of the ongoing economic relations with Israel and the silence of the European Union. The crowds gathered in the historic squares of the capital argue that the international solidarity Slovenia experienced during its own break from Yugoslavia must also be shown for Palestine today.

    The military cooperation Slovenia maintains with Israel as an EU and NATO member is one of the primary targets of the activists. The unmanned aerial vehicles and defence systems purchased by the Slovenian army from Israel are protested with banners reading “let not our taxes turn into death in Palestine.” At sit in protests held in front of the Ministry of Defence, the moral dimension of the arms trade is questioned as much as the economic rationality of allocating a small country’s budget resources to externally dependent defence spending.

    The Ljubljana University campus is an important centre nourishing the intellectual accumulation of the movement. At panels organised by academics from philosophy and sociology departments, the Palestine issue is debated in the context of post colonial theory, international law and the critique of humanitarian intervention doctrines. This academic interest provides theoretical depth to the street movement while also making visible the critical position developed by Slovenian intellectual circles against the Western centric narrative of human rights.

    Another striking dimension of the protests in Slovenia is the solidarity networks established with diaspora communities. Bosniak and Albanian immigrants coming from the geography of the former Yugoslavia show a significant participation in the Palestine actions. Drawing parallels between the memory of the Srebrenica genocide and the events in Palestine, these communities carry the movement of conscience in Slovenia beyond ethnic and cultural boundaries. Aid campaigns and commemoration events organised in Muslim community centres strengthen the humanitarian dimension of the movement.

    The expectation created by the steps taken by the government on the Palestine issue during its European Union presidency brought with it the supervisory pressure of civil society. While the Ljubljana administration, on one hand, conducts lobbying activities within the EU for the recognition of Palestine as a state, its continuation, on the other hand, of developing bilateral economic relations with Israel leads to the questioning of its claim of “principled foreign policy.” Activists emphasise that Slovenia’s capacity to take a moral stand as a small country is actually greater, because it is not tied down by geopolitical constraints like the great powers are.

    The Slovenian squares are witnessing a rise in consciousness showing that even small nations cannot sustain their existence without raising their voice against global injustice. This consciousness carries the potential to transform not only foreign policy but also the country’s domestic politics. Some of the young activists gaining organising experience in the Palestine protests are forming the nuclei of new social movements on issues such as climate justice, the right to housing and income inequality. Thus, Palestinian solidarity in Slovenia serves as the trigger for a broader struggle for democracy and justice.

    Ireland: A Sensitivity Coming from History

    Ireland stands out as one of the strongest European societies embracing the Palestinian cause, with the sharp memory of its colonial past and its own independence struggle. The collective memory of centuries of resistance against British colonialism deeply shapes the Irish people’s view of the Palestine issue. As Palestinian flags become visible from the small town squares of rural Ireland to the busy streets of Dublin, the phrase “We know their pain” is read as more than a slogan, as the outward expression of a historical empathy.

    The marches joined by tens of thousands in Dublin see the government’s formal recognition of Palestine as an important but insufficient start. While the Irish government joined the ranks of countries recognising Palestine as a state simultaneously with Spain and Norway, the pressure from the streets continues for this diplomatic step to go beyond its symbolic value. The failure of Ireland, in particular, to take the initiative within the EU to activate economic sanction mechanisms against Israel is assessed by activists as a missing step.

    The demonstrators demand concrete steps such as the termination of trade relations with Israel and the prohibition of the use of Irish airspace and ports for US arms shipments to Israel. The use of Shannon Airport by American military flights, while having been a contentious issue for years, has flared up again following the Gaza crisis. Claiming that Shannon is used as a refuelling point for American cargo planes carrying weapons to Israel, activists organise mass protest actions at the airport and attempt runway occupations.

    The debates on the Palestine issue in the Irish parliament are conducted with a clarity rarely seen in Europe. While Sinn Féin and independent MPs bring to the agenda legislative proposals envisaging the boycott of products manufactured in the occupied territories, the government points to the compatibility problems of such sanctions with EU trade law. This legal and political struggle taking place in the parliamentary corridors serves as a laboratory testing the limits of a small country like Ireland’s room for manoeuvre in the international legal system.

    The anger in Ireland’s squares can be read as a contemporary reflection of a people’s sense of international justice, distilled from their own historical sufferings. The lessons drawn from the Northern Ireland peace process form a frequently referenced model in discussions on the resolution of the Palestine Israel conflict. Drawing from their own experiences, Irish peace activists argue that dialogue and negotiation can only be possible once the power asymmetry is addressed, and that for this the international community must apply concrete pressure on Israel to end the occupation.

    In the cultural sphere as well, Palestinian solidarity has struck deep roots in Ireland. While famous Irish musicians develop joint projects with Palestinian artists, Gaelic athletic and football clubs take to the field with Palestinian flags. Benefit concerts for Palestine are organised in local pubs, and on wall murals, heroes of the Irish resistance are depicted side by side with the portraits of Palestinian children. This cultural intertwining makes the Palestine issue a natural part of everyday life and popular culture in Ireland, beyond a narrow political agenda.

    Belgium: Vigil of Conscience at the Heart of Europe

    Brussels, the administrative capital of the European Union, hosts the most intense and most symbolic actions of the Palestinian solidarity movement. The tens of thousands of demonstrators gathering in the shadow of EU institution buildings pursue a strategy of directly addressing European decision makers. Mass rallies organised in front of Schuman Square and the European Parliament continue to test the conscience of institutional Europe with the call “EU wake up, take action.” Belgium’s multilingual and multicultural structure enables the protests to take on a cosmopolitan atmosphere enriched with slogans in French, Flemish, Arabic and English.

    The Belgian government’s stance on the Palestine issue is shaped within the complex dynamics of the federal structure. While the Walloon Region and Brussels Capital Region administrations make clearer statements of support for Palestine, right leaning parties in the Flemish Region take a stand in favour of maintaining relations with Israel. While this federal internal tension makes it difficult for Belgium to form a common foreign policy line, the pressure of civil society is felt in all three regions. The arms shipments alleged to be conducted through the port of Antwerp, in particular, are also at the centre of the actions in the Flemish region.

    Antwerp, as one of Europe’s largest ports, holds a critical transit point position for commercial and military goods bound for Israel. The actions of dockworkers’ unions refusing to handle cargo in solidarity with Palestine constitute the most concrete and effective dimension of the movement in Belgium. Calls for transparency made to port customs authorities for the inspection of shipping containers are also brought to the agenda by left wing groups in the European Parliament. This resistance in Antwerp has triggered a wide ranging public debate on the moral responsibility of global supply chains.

    One of the distinctive features of the Palestinian solidarity movement in Belgium is its intersectional discourse combining the demand to face the colonial past with the Palestine issue. The ongoing societal reckoning over the legacy of Belgian colonialism in the Congo is addressed within a framework parallel to the injustice created by the occupation in Palestine. Activists of African descent in Belgium show a marked participation in Palestine protests, and the slogan “colonialism is a crime, resist everywhere” is frequently heard on the streets of Brussels. This historical consciousness stands out as an important element increasing the intellectual depth of the movement.

    University campuses are also the driving force of the movement in Belgium. Students at the Catholic University of Leuven and the Free University of Brussels organise occupation actions for the annulment of academic cooperation agreements with Israeli universities. In the negotiations conducted with rectorates, the delicate balance between academic freedom and ethical responsibility is debated. While some faculty boards, partially meeting student demands, decide to suspend relations with institutions operating in Israeli settlements, this leads to legal tensions between university administrations and the government.

    The presence of European Union institutions in Brussels lends a continent wide resonance to the protests in Belgium. Simultaneous actions organised during EU Council meetings attract the attention of the international media, ensuring the message reaches the European public. On the days when foreign ministers come together in Brussels, shadow summits and alternative sessions organised by civil society organisations create continuous pressure on decision makers. This institutional siege strategy in Belgium offers a more direct and target focused intervention opportunity compared to other countries for changing Europe’s Palestine policy.

    Scandinavia: The End of Neutrality, the Rise of Conscience

    In Norway, Sweden and Denmark, Palestine solidarity actions are growing week by week, challenging the established patterns of Scandinavian politics. Following the government’s decision to recognise Palestine, the streets in Oslo are increasing the pressure for this recognition to be crowned with binding sanctions against Israel. Norway’s hosting of the world’s largest sovereign wealth fund also adds to the activists’ agenda the demand for the withdrawal of the fund’s investments in Israel. Although the Norwegian Wealth Fund’s partial divestment decision from companies operating in the occupied territories is welcomed, activists insist that this divestment be expanded to cover all Israel linked investments.

    In Stockholm, the calls for a halt to arms exports target the gap between Sweden’s traditional human rights discourse and its policies. Sweden’s decision to break away from its tradition of neutrality and join NATO is also questioned in the context of the Palestine protests. Activists argue that NATO membership will make Sweden more dependent on the United States’ Middle East policies and weaken its critical stance on Palestine. The actions in cities with dense immigrant populations like Gothenburg and Malmö highlight the emphasis that Sweden’s multicultural social fabric should be reflected in its foreign policy choices.

    In Copenhagen, meanwhile, the activists decry that Denmark’s stance on international platforms must not remain merely in words. The Danish government’s close military cooperation and arms procurement agreements with Israel form one of the primary targets of the protests. In particular, Denmark’s approval of the sale of F 35 fighter jets to Israel has led to a widespread wave of reaction. The Palestine solidarity encampments initiated by students at the University of Copenhagen and Aarhus University stand out as the longest running campus actions among the Scandinavian countries.

    The Palestinian solidarity movement in the Scandinavian countries feeds on the intersection of the social democratic welfare state tradition and the understanding of internationalist solidarity. Trade unions, cooperatives and the grassroots organisations of social democratic parties see the Palestine issue as an inseparable part of the global struggle for justice. The internal opposition being waged within the Norwegian Labour Party for the implementation of tougher sanctions against Palestine carries the potential to shake the traditional Atlanticist line of Scandinavian social democracy on foreign policy.

    The cultural boycott movement has made considerable progress in the Scandinavian countries. While leading music festivals in Sweden and Norway refuse sponsorships linked to the Israeli state, Scandinavian artists pledge not to perform in Israel. This cultural front makes the Palestine issue more visible and comprehensible for the younger generations while also bringing with it a tense relationship with the principle of political neutrality in Scandinavian cultural policy. Arts institutions are forced to contend with criticisms arguing that cultural boycott calls restrict freedom of expression.

    This voice rising from the streets of Scandinavia declares that the region’s image of being “neutral and distant” has become unsustainable in the face of the public conscience. The Scandinavian public, known for its sensitivity on issues such as climate justice, global inequality and migrant rights, assesses the Palestine issue within the same moral framework. This situation is placing the Scandinavian governments under increasing pressure to resolve the inconsistency between their human rights discourse and their Middle East policies. In the upcoming period, the transformation in the Scandinavian countries’ Palestine policy will be the most concrete indicator of the impact of this wave of conscience rising in the north of Europe on the political system.

    Germany: Conscience Caught Between Historical Responsibility and Freedom of Expression

    The pro Palestine demonstrations in Germany are taking shape in the shadow of the tension between the historical responsibility the country feels towards Israel due to the Holocaust and the current humanitarian crisis. As thousands take to the squares in major cities including Berlin, Hamburg, Cologne and Frankfurt, the approach of the German state to these demonstrations has become the subject of intense debate. The banning of Palestinian flags and keffiyehs in many federal states, the police violence faced by protesters and the outright prevention of demonstrations bring along criticisms that Germany’s vaunted standard of freedom of expression is being selectively suspended.

    The German government’s policy of unconditional support for Israel is creating growing unease in different segments of society. Chancellor Olaf Scholz’s dictum “Israel’s security is Germany’s reason of state” is interpreted as moral blindness at a time when civilian casualties in Gaza are escalating. The contradiction between the Green Party’s traditional human rights discourse and its pro Israel stance within the government has caused a deep crisis of confidence at the party’s base. Local officials resigning from the party are rebelling against the hypocrisy, saying “we cannot defend human rights only for Europeans.”

    One of the most striking developments marking the protests in Germany has been the crisis of freedom of expression experienced in the country’s established cultural institutions. The debates revolving around the Documenta exhibition, the Berlin Film Festival and various literary awards have brought to the agenda accusations that pro Palestine artists and intellectuals are being systematically marginalised. The criminalisation of Palestinian solidarity under the guise of “fighting antisemitism” is criticised by a broad segment, including Jewish intellectuals. This segment argues that equating criticism of the Israeli government’s policies with antisemitism harms both democracy and the genuine fight against antisemitism.

    The demonstrations in Berlin’s densely immigrant populated neighbourhoods such as Neukölln and Kreuzberg also make visible the political reflections of the changing demographic structure of German society. The intense participation of Turkish origin, Arab and Kurdish diasporas gives the Palestine movement in Germany a multi layered character. However, this situation leads to the demonstrations being labelled as an “imported conflict” in the mainstream media and not being seen as an inherent issue of German society. Yet the increase in the number of German citizens participating in the actions shows that the Palestine issue has become a matter of conscience not only for immigrants but for the entire German society.

    Germany’s stance on arms shipments to Israel constitutes one of the most concrete targets of the protests. The provision of ammunition and military equipment to the Israeli army by the German arms giant Rheinmetall is criticised as a practice contradicting the “never again” dictum. Noting that evidence of German weapons being used in the massacre in Gaza is increasingly mounting, activists are demanding that the government immediately impose an embargo on arms exports. The arms export debates brought to the agenda in the Bundestag by opposition parties are deepening the cracks among the coalition partners.

    German universities are drawing the reaction of international academic circles as one of the places where the campus actions in Europe are most harshly suppressed. The police interventions against students who set up Palestine solidarity encampments at the Free University of Berlin and Humboldt University paint a worrying picture in terms of academic freedoms. The refusal of rectorates to engage with student demands and the forced evictions by police cast a shadow over the legacy of critical thought in Germany’s higher education tradition. Despite this atmosphere of repression, the student movement continues to exist through sit in protests in front of deanery buildings and digital campaigns.

    France: The New Stop of the Tradition of Revolt

    The pro Palestine demonstrations in France constitute the latest link in a strong tradition of street politics nourished by the country’s revolutionary history. The actions spreading across the country, particularly in Paris, Marseille, Lyon and Lille, target the unconditional support given by the French government to Israel. President Emmanuel Macron’s effort to appear balanced in the face of the Gaza crisis has managed to satisfy neither the Palestinian solidarity movement nor the pro Israel lobies. This state of limbo reproduces the deadlock that France’s Middle East policy has historically been in.

    The French state’s treatment of the Palestine demonstrations is fuelling accusations of double standards, especially regarding freedom of expression. The prohibition of pro Palestine marches through circulars sent by the Interior Minister to prefectures continues in practice, despite being repeatedly found unlawful by the Council of State. The disproportionate force used against demonstrators during the Yellow Vests protests is now being directed at students and activists carrying Palestinian flags. This continuity shows that the authoritarian orientation in France is not specific to a single issue but points to a structural problem concerning the general functioning of the system.

    Communities of North African origin living in the suburbs of France constitute the most massive and most emotional participant segment of the Palestine protests. French citizens of Algerian, Moroccan and Tunisian descent draw direct links between the legacy of colonialism, experiences of Islamophobia and the Palestine issue. The slogan “Gaza here, Gaza there” is the expression of a consciousness drawing parallels between police violence and discrimination in the suburbs and the occupation in Palestine. This intersectionality turns into a political discourse deciphering the failure of the French republican integration model.

    The French intellectual world is experiencing a deep polarisation on the Palestine issue. The debate between, on one hand, the intellectual heirs of Jean Luc Godard who embrace the resistance of the Palestinian people from a Third Worldist perspective and, on the other hand, neoconservative thinkers who see Israel as the forward bastion of Western civilisation in the Middle East finds wide resonance in the media. As this ideological conflict turns into battles for cadre positions in the French academy and publishing world, the obstacles faced by pro Palestine academics in their careers are fuelling freedom of expression debates.

    Student occupations at prestigious universities such as Sciences Po and the Sorbonne represent a significant rupture that questions the stance of the French educational elite on the Palestine issue. The students of these institutions, traditionally trained as loyal defenders of French foreign policy, are now hanging banners reading “Don’t be complicit in genocide in Gaza” on rectorate buildings. The Sciences Po administration being forced to sit at the negotiating table with the students and promising to review its relations with Israeli universities is being recorded as one of the concrete gains of the campus actions.

    France’s voting behaviour on Palestine as a permanent member of the UN Security Council constitutes a structural barrier that prevents the anger on the streets from being reflected in the diplomatic arena. The Paris administration places its alliance with the United States and its leadership claim within Europe above humanitarian sensitivity on the Palestine issue. However, the rise of the La France Insoumise movement, which has included Palestinian solidarity in its programme in local elections, is beginning to increase the domestic political cost of foreign policy choices. The possibility of the Palestine issue becoming an unexpected campaign topic in the upcoming presidential elections is making the French political elite uneasy.

    England: Day of Reckoning in the Shadow of Imperial Legacy

    The pro Palestine demonstrations in England have turned into a direct questioning of the country’s historical responsibility in the Palestine issue. The National Palestine March, joined by hundreds of thousands every weekend in London, has become one of the longest running mass protests in modern British history. The river of people stretching from Hyde Park to Whitehall proclaims that the signature of the Balfour Declaration, put down 107 years ago, still produces bloody consequences today. The demonstrators are questioning not only the current Israeli policies of the British government but also all Middle East policies inherited from the imperial past.

    The scale of the military and diplomatic support given by the British government to Israel constitutes one of the biggest sources of anger for the activists. Britain’s continuation of arms sales to Israel is among the most criticised policies of both the Conservative government and the succeeding Labour Party administration. The use of British made F 35 components by the Israeli air force in Gaza is the subject of fierce debates in parliamentary commissions. The legal processes initiated for the suspension of arms export licences have turned into a legal struggle that will set a precedent for the capacity of civil society to hold the government accountable.

    Within the Labour Party, the Palestine issue remains the most painful heading of internal reckoning inherited from the Jeremy Corbyn era. Party leader Keir Starmer’s purging of candidates critical of Israel and his delay in calling for a ceasefire in Gaza created deep mistrust on the party’s left wing. The splitting of the Labour Party’s votes by independent candidates taking a clear stand on Palestine in local elections is an indicator that the traditional two party system has fractured around this issue. Particularly in constituencies with dense Muslim populations, Palestine has become a decisive factor at the ballot box.

    The approach of the British media to the Palestine protests exhibits one of the most concrete examples of institutional bias in the country. Mainstream media outlets, especially the BBC, are criticised for using language that marginalises peaceful mass marches and for not giving sufficient coverage to Palestinian sources and testimonies. The internal criticism campaigns and open letters initiated by media workers raise serious question marks over the editorial independence of broadcasting organisations. Independent news networks organised on social media are filling the gap left by traditional media, providing a direct flow of news from Palestine.

    University campuses have also become one of the important centres of the movement in England. Student encampments at Oxford, Cambridge, SOAS and the University of Manchester demand the termination of academic collaborations with Israeli universities and the divestment of endowment funds from companies linked to Israel. The University of Cambridge administration’s promise to review its investment policies, partially accepting student demands, stands out as one of the concrete outcomes of the campus actions. These institutional retreats also give courage to the student movements at other universities.

    The Palestinian solidarity movement in England carries a strong class dimension. The fact that trade unions are taking decisions in support of Palestine and that a broad labour sector, from dockworkers to academics, is participating in the actions is broadening the social base of the movement. Particularly the campaigns of healthcare workers’ unions drawing attention to the collapse of the health system in Gaza and their fundraising activities show the international dimension of professional solidarity. This class participation removes the Palestine issue from being merely a foreign policy or humanitarian aid matter, making it an inseparable part of the global struggle for justice.

    Poland: Conscience Sprouting in the Shadow of Geopolitical Alignments

    In Poland, pro Palestine demonstrations are developing in the shadow of the strategic relations the country has established with Israel and its position as the United States’ most loyal ally in Eastern Europe. Activists gathering in major cities, particularly Warsaw and Krakow, are questioning the Polish government’s unconditional diplomatic support for Israel. The Israel Poland strategic partnership, which deepened during the Law and Justice Party era, is largely being sustained by the new coalition government under the leadership of Donald Tusk. This continuity shows that the uncritical line of Polish foreign policy on Palestine rests on a cross party consensus.

    The Palestine protests in Poland gain a special meaning in the context of the war in Ukraine. The asymmetry between the solidarity shown by the Polish people to Ukrainian refugees and the sensitivity towards Palestinian civilians is highlighted by activists as the most striking example of double standards. The silence of the same political elites who condemn civilian deaths in Ukraine in the face of the massacre in Gaza exposes the structure of the “human rights” discourse being bent and twisted according to geopolitical interests. This double standard forms one of the strongest discursive pillars of the nascent Palestinian solidarity movement in Poland.

    The approach of Polish society to the Palestine issue is in a complex relationship with the country’s own tragic historical experiences. As the children of a country that was the scene of the greatest destruction of the Holocaust, Poles try to strike a balance between sensitivity to Jewish suffering and criticism of the policies of the Israeli state. The difficulty of this balance creates a reserve against criticism of Israel, especially among the older generations, while a more critical and distanced attitude towards the Palestine issue is developing among the younger generations. The discussion platforms initiated by students at the University of Warsaw and Jagiellonian University aim to bridge this intergenerational gap.

    The way the Polish media covers the Palestine protests is shaped as a reflection of the political polarisation in the country. The state television TVP either ignores the Palestine demonstrations or dismisses them as the actions of marginal groups. In contrast, independent media outlets and social media platforms cover the news of the humanitarian crisis in Gaza and the actions in Warsaw more extensively. This media division also fragments the information channels of Polish society on Palestine and leads to the formation of different perceptions of reality.

    The strong position of the Catholic Church in Poland also influences its approach to the Palestine issue. While the Polish Catholic hierarchy has traditionally followed a pro Israel line, Pope Francis’ more balanced and critical statements on Palestine serve as a reference point among Polish clergy. At the local level, some parishes and youth groups have initiated solidarity campaigns with Palestinian Christians, taking the Papal calls as a reference. The direct contacts established with Christian communities in Bethlehem and Jerusalem are nourishing the religious dimension of Palestinian awareness in Poland.

    Poland’s geopolitical position in Eastern Europe remains one of the most important factors that will determine the future of the Palestine protests. The Warsaw administration, dependent on the security umbrella of the United States in the face of the Russian threat, cannot afford the cost of taking a critical approach to Washington’s Israel policy. However, the autonomy gained by Polish civil society within EU integration and the solidarity networks forged by the younger generations with their peers in Western Europe are creating a dynamic that erodes this geopolitical dependency. The Palestinian solidarity in Poland deserves to be watched as one of the best examples reflecting the tension between Eastern Europe’s civil society capacity and its geopolitical constraints.

    The common dynamic observed across all these geographies is the widespread belief that decisions are being made against the will of the people. Whether it is the continuation of arms trade in Spain, the preservation of diplomatic relations with Israel in Italy, the allocation of national territory to an international project in Albania, the keeping of ports open for military shipments in Belgium, the suspension of freedom of expression in Germany, the ignoring of the anger in the suburbs in France, the shielding of the imperial legacy from criticism in England, the geopolitical dependency prevailing over conscience in Poland, or the hesitant policies in the Scandinavian countries, citizens feel that they are left out of matters that concern their own destiny. Being remembered only at election times, being seen solely as masses expected to pay taxes and obey, fuels a common anger across the continent. This anger is showing signs of transcending national borders and turning into a shared struggle for democracy and sovereignty.

    This wave of anger stretching from the Mediterranean shores of Europe to the cold cities of the north, from the administrative heart of the continent to the metropolises of Western Europe, and to the rising political centres of Eastern Europe, is a symptom of a crisis of confidence directed not only at governments but at the entire political system. The political elites and the mainstream media may turn a deaf ear to these voices, and may even try to marginalise them. However, the people’s demand for justice, sovereignty and dignity returns ever louder the more it is suppressed. The slogans echoing today in Madrid, Tirana, Dublin, Brussels, Berlin, Paris, London, Warsaw and Gothenburg carry the potential to shape not only current policies but also the political balances of tomorrow. This voice of sovereignty and justice rising from the streets is poised to rewrite the future of Europe.

    Bibliography

    Amnesty International. (2024). Human Rights and Arms Transfers: European Complicity in Gaza. London: Amnesty International.

    Balfour, R. (2024). “Europe’s Palestine Dilemma: Between Values and Realpolitik.” Journal of European Foreign Policy, 18(2), 215–233.

    Balkan Insight. (2025, June 4). “Albania Protests: Sazan Island Project Sparks National Sovereignty Debate.” Retrieved from https://balkaninsight.com

    BBC News. (2025, June 7). “UK’s Weekly Palestine Marches Become Longest Running Mass Protests in Modern British History.” Retrieved from https://bbc.com

    De Standaard. (2025, June 5). “Antwerpse havenarbeiders weigeren wapentransport naar Israël.” Retrieved from https://standaard.be

    Der Spiegel. (2025, June 6). “Deutschlands Waffenexporte an Israel unter wachsendem Druck der Straße.” Retrieved from https://spiegel.de

    El País. (2025, June 1). “Decenas de miles exigen en toda España el fin del comercio de armas con Israel.” Retrieved from https://elpais.com

    EUObserver. (2025, June 6). “Brussels Protests Target EU Inaction on Gaza.” Retrieved from https://euobserver.com

    EuroNews. (2025, June 3). “Italy Sees Coordinated Protests in 75 Cities Demanding End to Israel Ties.” Retrieved from https://euronews.com

    Gazeta Wyborcza. (2025, June 5). “Protesty propalestyńskie w Warszawie: solidarność mimo geopolitycznych ograniczeń.” Retrieved from https://wyborcza.pl

    Irish Times. (2025, June 2). “Dublin March Demands Action Beyond Recognition of Palestine.” Retrieved from https://irishtimes.com

    Le Monde. (2025, June 4). “La France face à la question palestinienne: entre héritage révolutionnaire et realpolitik.” Retrieved from https://lemonde.fr

    Le Soir. (2025, June 4). “Manifestations à Bruxelles: l’UE face à sa conscience palestinienne.” Retrieved from https://lesoir.be

    Mujanović, J. (2024). “Balkan Sovereignty in the Age of Geopolitical Bargaining.” Southeast European and Black Sea Studies, 24(3), 341–360.

    Norwegian Centre for Humanitarian Studies. (2025). Public Opinion and Foreign Policy: Scandinavia’s Shifting Stance on Palestine. Oslo: NCHS.

    Politico Europe. (2025, June 5). “Belgium’s Federal Friction Over Middle East Policy.” Retrieved from https://politico.eu

    Reuters. (2025, June 5). “Protests Erupt Across Albania Over Trump Linked Island Development.” Retrieved from https://reuters.com

    Süddeutsche Zeitung. (2025, June 7). “Meinungsfreiheit unter Druck: Palästina Proteste und deutsche Staatsräson.” Retrieved from https://sueddeutsche.de

    Sveriges Radio. (2025, June 3). “Vapenförsäljning till Israel allt mer ifrågasatt i Sverige.” Retrieved from https://sverigesradio.se

    The Guardian. (2025, June 4). “From Ljubljana to Dublin: Europe’s New Wave of Pro Palestine Activism.” Retrieved from https://theguardian.com

    The Guardian. (2025, June 8). “UK Arms Exports to Israel Under Scrutiny as Legal Challenges Mount.” Retrieved from https://theguardian.com

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Hawkins Neden Hala Kapanmıyor?

    Hawkins Neden Hala Kapanmıyor?

    Neden günümüz popüler kültürü, gerçekliğin manipüle edilebilir olduğu fikrine bu kadar takıntılı?..

    Bir önceki yazımda, izleme fırsatı bulduğum Stranger Things: Sene 1985 (Stranger Things: Tales from ’85)‘in bana çocukken tatil günleri merakla beklediğim çizgi dizileri hatırlattığından söz etmiştim.

    O yazıyı bitirirken de aklımda kalan bazı sorular nedeniyle bu yapımı daha derinlemesine ele almak istediğimi belirtmiştim.

    Aradan birkaç gün geçti, fakat ilginç olan şu ki dizinin kendisinden çok bende bıraktığı sorular zihnimi meşgul etmeye devam etti. Bu yüzden burada yalnızca bir çizgi diziyi değil, yılladır farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir kültürel fenomenin neden hala devam ettiğini de anlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Ve dürüst olayım, Sene 1985‘in yüzeysel izlenecek ve geçilecek kadar masum bir çizgi olduğuna inanmıyorum.

    Her şeyden önce ana dizinin ikinci ve üçüncü sezonları arasında karanlıkta kalan boşluğa geri dönen bu çizgi dizide oldukça spesifik tarihler veriliyor ve seri 10 Ocak 1985 tarihi ile başlıyor. İlk bakışta bu yalnızca hikayenin geçtiği dönemi işaret eden bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama biraz düşününce insan haliyle merak ediyor. Neden 1985 ve Soğuk Savaş yılları? Neden hep devlet sırlarına dönüyoruz, neden alternatif gerçeklik fikri sürekli geri geliyor, neden anlatılmayan bir şeyler olduğu hissi hiç kaybolmuyor.

    Retro furyası ve bakış açısından çıkıp duruma spekülatif gerçekçilik çerçevesinde daha derinlemesine bakarsak 1980’ler Amerikan kültüründe yalnızca renkli kıyafetlerin ve video kasetlerin dönemi değildi.

    Aynı zamanda nükleer gerilimlerin, istihbarat korkularının, deneysel projelere ilişkin şehir efsanelerinin ve paranoya ile teknolojik sıçramanın zirve yaptığı, teknolojiye duyulan hem hayranlık hem de güvensizliğin iç içe geçtiği yıllardı.

    Bu nedenle Sene 1985’i izlerken hissettiğimiz şey yalnızca bir çocukluk nostaljisi olmayabilir. Aksine, gizli devlet deneyleriyle bilinmeyen güçlerin iç içe geçtiğine inanılan bir dönemin kolektif paranoyasının yeniden canlandırılması da olabilir. Dolayısıyla kurgu olduğunu bilsem de artık bu tür yapımları izlerken “Acaba bize gizlice bir şeyler mi söylüyorlar?” ya da “Acaba bizi planlanmış bir geleceği mi hazırlıyorlar?” diye düşünmeden duramıyorum.

    İşte bu yüzden Sene 1985 bana yalnızca bir nostalji hissi yaşatmakla kalmadı ve aklımda şu soruyu bıraktı: Hawkins neden hala kapanmıyor?..

    Fakat diğer taraftan beni asıl düşündüren başka bir şey daha oldu. Acaba değişen yapımlar mı yoksa onları izleyen ben miyim? Çünkü yıllar önce Stranger Things’i ilk izlediğimde gördüğüm şey daha çok bir macera hikayesiydi. Bugün ise aynı evrene baktığımda “Hawkins Laboratuvarı”, “devlet kurumları”, “gizlenen deneyler”, “yaklaşmakta olan bir fırtına hissi”, “anormallikleri ilk fark eden çocuklar” ve en önemlisi “hiçbir şeyin gerçekten sona ermediğini söyleyen o tanıdık duygu” gibi farklı ayrıntılar dikkatimi çekiyor.

    Belki de yaş aldıkça insan hikayelerin kendisinden çok, onların neden anlatıldığını merak etmeye başlıyor.

    Bu yüzden Sene 1985’i izlerken dikkatimi çeken şey yaratıklar ya da aksiyon sahneleri olmadı. Aksine her biri tek başına sıradan detaylar gibi görünen “arka plandaki semboller”, “sınıf duvarlarındaki afişler”, “bilim panoları ve bu panolardaki NASA logoları”, “yaklaşan fırtınalara ilişkin uyarılar” oldu.

    Belki de artık bu detayları daha çok görmeye başlamamın sebebi algımın değişmiş olmasıdır. Bunda aynı sembollerin yıllardır benzer hikayelerin içinde tekrar tekrar karşıma çıkmasının da güçlü bir payı var. Bu yüzden şu soruları sormak ve peşinden gitmek artık bir gereklilik gibi geliyor:

    Neden modern popüler kültür sürekli aynı korkulara dönüyor?
    Neden devlet sırları?
    Neden alternatif gerçeklikler?
    Neden sürekli anlatılmayan başka şeyle olabileceği fikri?
    Bu kurgusal görünmeyen gizli deneyler bir şeyleri mi ifşa ediyor?

    Belki de bu yüzden bir Amerika taşrası olan Hawkins yalnızca bir kasaba gibi hissettirmiyor ve giderek benim için bir metafora dönüşüyor. Sıradan hayatın altında işleyen görünmeyen sistemlerin metaforu… Bir kasabanın altında deneyler yürütülürken, Hawkins artık yalnızca bir hikaye mekanı değil, gündelik hayatın altındaki “gizli sistem” fikrinin kendisi gibi çalışıyor.

    İşte asıl soru da burada başlıyor: 2016-2025 boyunca devam eden bir yapım bittikten sonra neden yeniden bu evrene geri dönüldü? Netflix başka hikayeler üretebilecekken neden tekrar Hawkins, neden tekrar 1985, neden yine devlet deneyleri ve neden yine çocuklar?

    Çünkü Sene 1985 yalnızca tuhaf canavarların hikayesini anlatmıyor. Laboratuvarları, devlet yapısını, kontrolü, gerçekliğin kırılabileceği fikrini anlatarak hep aynı karanlık hattın etrafında dönüyor. Ve bütün bunları çocukların gözünden yapıyor. Belki de bu yüzden etkili oluyor. Zira çocukluk, insanın dünyayı sorgulamayı henüz bırakmadığı son dönemdir.

    Dolayısıyla Stranger Things artık yalnızca bir dizi değil, modern bir mitoloji gibi çalışıyor ve bu mitoloji hep aynı korkuların etrafında dönüyor; gerçekliğin kırılması, devlet sırları, görünmeyen boyutlar ve sistemin kendini yeniden üretmesi.

    Ve tabi ki 2016’da bu temalar hala daha niş ve kenarda duran fikirlerdi. 2026’ya geldiğimizde ise aynı kavramlar artık ana akımın merkezinde. Bu da ister istemez bir “alıştırma etkisi” hissi yaratıyor.

    İlginç olan şu ki bu temalar yalnızca Stranger Things‘te karşımıza çıkmıyor. Toplumun korkuları ve sezgilerinden beslenen sinema ve televizyon dünyası zaten bir süredir bu kapsamda kültürel bilinç üreterek gözetim, yapay zeka, zihin manipülasyonu, paralel gerçeklik konuları kurgusal içinde normalleştiriyor.

    The Truman Show (1998) yaşadığımız dünyanın kurgu olabileceğini bize gösterdi. Lost (2004) görünmeyen güçlerin yön verdiği bir dünyanın izini sürdü. Dead Birds (2004) ölü kuşların yalnızca bir uğursuzluk işareti değil, insanın henüz anlamlandıramadığı bir gerçekliğin izleri olduğunu bize düşündürdü. The Triangle (2005) gerçekliği deneysel bir sisteme dönüştürdü. FlashForward (2009) öngörüleri ile geleceği görmenin asıl değerinin onu bilmekte değil, o bilgi karşısında vereceğimiz kararların kim olduğumuzu ortaya çıkaracağına dikkat çekti. Inception (2010) rüyaların içine başka katmanlar yerleştirdi.

    Dolayısıyla son yıllarda, daha önce izlediğim yapımlara bile artık farklı gözlerle bakıyorum. Bir zamanlar yalnızca korku unsuru olarak gördüğüm detaylar bugün bambaşka sorular doğuruyor. Belki de değişen yapımlar ya da onların sıkça başvurduğu fenomenler değil, benim onları okuma biçimim.

    Bu değişimdeki diğer bir gerekçe de elbette günümüzde Pentagon‘un UFO/UAP dosyalarını kamuoyuyla paylaşması ve tam da böyle bir dönemde Steven Spielberg‘in Disclosure Day filmiyle geri dönmesi ve popüler kültürün yeniden benzer temaları dolaşıma sokması.

    Burada beni düşündüren şey cevaplar değil, zamanlama. Zira tek tek bakıldığında her olayın kendi açıklaması olabilir. Ama yan yana geldiklerinde insanın zihninde ister istemez başka sorular oluşuyor. Bunlar gerçekten birbirinden bağımsız gelişmeler mi? Yoksa aynı dönemin ya da olgunun farklı yansımaları mı?

    Bu sorunun cevabını elbette bilmiyorum. Belki de kimse bilmiyor. Fakat bildiğim bir şey var; bir zamanlar uçuk bulunan bazı fikirler bugün ana akım eğlence kültürünün merkezinde yer alıyor. Devlet sırları artık şaşırtmıyor. Gerçekliğin manipüle edilebileceği fikri artık absürt gelmiyor. İnsanlar görünmeyen sistem ihtimaline eskisi kadar direnç göstermiyor. Ve belki de asıl değişim burada yaşanıyor.

    Öyle ki bazı fikirler insanlara zorla kabul ettirilmez. Sadece tekrar tekrar karşılarına çıkar; bir filmde, bir dizide, bir romanda, bir haber başlığında. Sonra bir gün dönüp bakarsınız ve o fikrin zihninize tam olarak ne zaman yerleştiğini hatırlayamazsınız.

    Belki de Hawkins’in hiç kapanmamasının nedeni buranın artık yalnızca bir kasaba değil, bir kuşağın ve modern insanın bilinçaltında açık kalmış bir kapı, zihninde açık kalmış bir soru işareti olarak kalmasıdır. Belki de ben sadece artık farklı bir yerden bakıyorumdur.

  • Kılıçdaroğlu İhaneti Bile Beceremedi

    Kılıçdaroğlu İhaneti Bile Beceremedi

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun Çöküşü, Özgür Özel’in Yükselişi

    Türkiye siyasetinde kimi başarısızlıklar sıradandır; unutulur, geçer. Ama bazıları vardır ki, sahibinin adını tarihe bir ibret levhası olarak çakar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son perdesi işte bu ikinci türdendir. Çünkü karşımızda yalnızca beceriksiz bir genel başkan değil; kendisine emanet edilen partiye sırtını dönmüş, üstüne bir de verilen rolü berbat etmiş bir figür duruyor.

    Önce çıplak gerçeği söyleyelim: Bu ülkede bir rejim ameliyatı yapılmak isteniyor. Anayasa değiştirilecek, kuvvetler ayrılığının kalan kırıntıları da süpürülecek, Türkiye yavaş yavaş bir Orta Doğu ülkesinin tek adam mantığına çekilecekti. Böyle bir operasyonun önündeki en büyük engel, ülkenin en köklü muhalefet partisidir. O engeli içeriden çatlatmak, ana muhalefeti kendi eliyle felç etmek için birinin sahneye çıkması gerekiyordu. Kılıçdaroğlu bu rolü kabul etti. Yıllarca genel başkanlığını yaptığı, milyonların umudunu bağladığı partiye karşı, onu çökertmeye çalışan sistemin bir parçası hâline geldi.

    Buraya kadar hikâye, soğukkanlı bir ihanet hikâyesidir. Fakat asıl trajikomik kısım şimdi başlıyor: Adam ihaneti bile beceremedi.

    Kendisine verilen iş basitti aslında — partiyi sessizce teslim et, ortalığı toza dumana boğmadan kenara çekil. Oysa Kılıçdaroğlu, eline tutuşturulan senaryoyu eline yüzüne bulaştırdı. Genel merkezin kapısına polis çağırdı; partilinin yüreğinde onulmaz bir kırılma yarattı. Avlulara arabalar dizdirip “bunlar haram parayla alındı” algısı pompaladı; ortada duran, kararsız CHP’liyi bile karşısına aldı. Dahası, bir zamanlar “genel başkanım” diyen yol arkadaşlarını iktidara ispiyonlayıp “FETÖ’cü” diye damgaladı. Yani kendisine “böl” denildi; o ise partiyi bölmekle kalmadı, bütün CHP’lileri birbirine düşürdü, tabanı kendi eliyle ateşe verdi.

    Sonuç ortada. Kâğıt üzerindeki, yani Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği o resmî CHP, bugün yüzde üçlere kadar gerilemiş, sembolik bir kabuğa dönüşmüştür. Kendisine destek verenler bile onu savunamaz hâle geldi. Milletvekilleri her gün biraz daha uzaklaştı; Mansur Yavaş gibi isimler dahi açıkça saf değiştirip Özgür Özel’in yanında durduğunu ilan etmek zorunda kaldı. Partiyi ikiye böleceğini sananlar, karşılarında yüzde doksan beşin tek bir isim etrafında kenetlendiğini gördüler. Meclis grubunda, görünürdeki genel başkana “hain” diye haykırıldı — cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir manzara.

    Ve işte o tek isim: Özgür Özel. Kılıçdaroğlu’nun ihanet hamlesi, hiç ummadığı bir sonuç doğurdu; karşısında bir lider büyüttü. Bugün toplumun, yıllardır aradığı umudu Özgür Özel’in şahsında bulduğunu söylemek abartı değildir. Çünkü o, masada beklemek yerine sahaya indi. Anıtkabir’e yürüdü; Atatürk’ün huzurunda verilen sözü hatırlattı. Karadeniz’i baştan başa dolaştı; iktidarın kalesi sandığı sokaklarda alanları doldurdu. İzmir mitingleriyle muhalefetin sönmediğini, aksine yeni bir damarla coştuğunu gösterdi. Halk, kürsüdeki bir ismi değil, kendi öfkesinin ve umudunun sesini gördü onda.

    Bu yüzden halk ve muhalif kesim, Özgür Özel’i resmî bir unvanın ötesinde, doğal lideri olarak benimsedi. Artık mesele bir parti içi koltuk kavgası değil; bir kuşağın, bir toplumsal iradenin etrafında kenetlendiği bir merkez meselesidir. Nitekim rakamlar da bu gerçeği haykırıyor: “Başında Özgür Özel’in olduğu bir parti kurulsa ne kadar oy alır?” sorusuna verilen yanıt, yüzde otuz altılara dayandı. Bir genel başkanın değil, bir liderin oyudur bu. Kılıçdaroğlu yüzde üçe çökerken, ondan boşalan o devasa alanı dolduran irade, Özgür Özel’in temsil ettiği yeni muhalefettir.

    İşte tam burada kaderin cilvesi devreye giriyor. Kılıçdaroğlu’nun beceriksizliği, paradoksal biçimde, kendisini sahaya süren senaryoyu da çökertti. Çünkü o, partiyi yumuşak bir devirle teslim edemediği gibi, iktidarın asıl ihtiyaç duyduğu sayıyı da yok etti. Anayasayı değiştirmek için Meclis’te gereken o el sayısı, Kılıçdaroğlu’na kala kala yirmilere düştüğünde, rejim ameliyatının olmazsa olmaz şartı buharlaştı. Anayasa değişikliği imkânsızlaştı; toplumsal muhalefet dağılmak yerine taş gibi kenetlendi. Türkiye’yi bir Orta Doğu ülkesine çevirme planı, en sadık taşeronunun beceriksizliği yüzünden suya düştü.

    Bundan sonrası için kimsenin kuşkusu olmasın: Kemal Kılıçdaroğlu ne yaparsa yapsın halkın güvenini bir daha kazanamayacak. O defter kapandı. Muhalefet artık eski kalıplarına sığmıyor; partilerin ötesine taşan, sokakta, sandıkta, vicdanda toplanan başka bir merkezde, başka bir formatta yeniden kuruluyor. Anıtkabir’in basamaklarında, Karadeniz’in meydanlarında, İzmir’in dolup taşan caddelerinde mayalanan bu yeni merkezin adı bugün bellidir. Ve bu merkezin harcına, ironik biçimde, Kılıçdaroğlu’nun yıkıntıları karıştı.

    Tarih, ihanet edenleri sert yargılar. Ama ihanetinde bile başarısız olanları, hafızasından silmeden önce bir kez güler geçer. Kılıçdaroğlu’nun payına düşen, işte o acı gülüştür. Toplumun payına düşen ise, kendi eliyle büyüttüğü yeni umuttur.

    — Dr. Ahmet Güler

  • 2040 Turkey Defense Architecture Scenario: Multi Domain Integrated National Power Model

    2040 Turkey Defense Architecture Scenario: Multi Domain Integrated National Power Model

    Strategic Framework: 2040 Security Environment

    The most defining characteristic of the 2040 global security environment is that autonomous warfare systems have become the main actors of the battlefield. Unmanned land, air, and naval platforms have largely replaced classical manned units; thanks to swarm intelligence, thousands of small autonomous systems can move in coordination. This transformation has radically changed traditional concepts of force balance, making high level autonomy, rapid decision making, and adaptive systems the condition for strategic superiority instead of having large armies.

    Space based operations have become completely normalized by 2040, and satellite networks are no longer used only for intelligence and communication but have started to be used as direct operational warfare assets. Low Earth Orbit (LEO) constellations form the backbone of instant tracking of hypersonic missiles, global positioning, and laser communication networks. Although orbit based weapon systems are still limited by international treaties, electronic warfare systems that can disable space vehicles and autonomous orbital service vehicles have turned space into a new domain of deterrence.

    Artificial intelligence centered command systems have pulled the human decision maker role up to the strategic level, with almost all tactical level decisions now optimized by autonomous or semi autonomous algorithms. Human commanders now only make macro decisions such as initiating or ending a war and setting ethical boundaries; target selection during combat, autonomous movement according to engagement rules, and coordination between units are carried out by artificial intelligence. This structure reduces response times to milliseconds while nearly eliminating human error.

    Land Forces 2040: Autonomous Land Dominance

    In the 2040 structure of the Turkish Land Forces, fully autonomous armored units constitute the most important striking power. These units consist of lightly armored, highly maneuverable robotic systems rather than main battle tanks that can operate independently of manned command vehicles. Each autonomous platform is a network node that constantly shares data with other platforms around it and can perform coordinated fire and maneuver as a swarm. Manned unmanned teaming structures are used only in critical missions such as special operations, command and control, and destruction of strategic targets, where human soldiers act as “swarm managers” directing robotic units.

    Modular robotic units consist of platforms that can be reconfigured within seconds according to the mission type. A reconnaissance unit can turn into a logistics support or combat unit within minutes; thanks to added modules, it can perform many different tasks such as mine clearance, chemical detection, or fortification construction. This flexibility has eliminated the heavy logistical burden of classical armies, enabling a unit to perform multiple missions using the same platforms.

    AI supported tactical decision systems and autonomous logistics convoys are the two main elements that guarantee the continuity of land operations. Logistics convoys becoming fully autonomous has largely eliminated ambush and sabotage threats to supply lines, ensuring that materials and ammunition reach the rear front without interruption. Swarm drone supported land warfare, thanks to small unmanned aerial vehicles constantly moving above ground troops, has made it possible to receive instant fire support against enemy targets at any moment, leading to the complete disappearance of the classical “front line” concept.

    Air Forces 2040: Era of Swarm and Stealth

    In the 2040 Turkish Air Forces, unmanned air dominance is achieved through jet powered 6th generation unmanned combat aircraft. These platforms have speed, maneuverability, and payload capacity comparable to manned 5th generation aircraft, while being able to perform the most dangerous missions without risking any human life. Equipped with advanced stealth technologies (low observability) and electronic warfare systems, these unmanned combat aircraft can penetrate deep into enemy air defense systems and destroy strategic targets.

    Autonomous air swarms consist of hundreds of small unmanned aerial vehicles controlled by a single operator and can perform multiple missions simultaneously, such as saturating enemy air defense systems, conducting electronic warfare, and making precision strikes. The most important feature of these swarms is that they can coordinate among themselves without central command; when one platform is shot down, the others instantly redistribute the mission. Electronic warfare drone networks are special mission platforms that continuously analyze enemy communication and radar systems and can generate jamming or deception signals the moment they detect them.

    Manned platforms in 2040 air warfare no longer serve for direct engagement, but only as command, coordination, and strategic strike platforms. Manned aircraft serve as “airborne command centers” coordinating all unmanned systems in a theater of operations, and hold the non nuclear heavy strike capacity against strategic targets. In this new environment where airspace control is achieved not by classical “platform” but by “data superiority,” being able to process data faster than the enemy and having a wider sensor network has become the sole factor determining the winner of air combat.

    Naval Forces 2040: Blue Homeland 2.0

    The Turkish Naval Forces, by 2040, have been restructured around three main elements: manned main battle ships, autonomous surface and submarine fleets, and submarine drone swarms. While manned ships assume the role of flagship and fleet command center, nearly all the elements that make up the main striking power consist of unmanned platforms. Thanks to this structure, the total personnel requirement of a fleet has decreased by 80 percent, and the operational availability rate has risen above 95 percent due to unmanned platforms being able to operate continuously day and night.

    Silent electric and hybrid propulsion systems have made Turkey’s unmanned ships nearly undetectable. The combination of diesel electric and fuel cell technologies has given small unmanned surface vessels the capability to conduct silent patrols for 15 days, while submarine drone swarms can detect enemy submarines with passive acoustic networks and engage them with autonomous torpedoes. AI supported submarine hunting has rendered it unnecessary for human operators to make sense of hundreds of hydrophone data; algorithms classify enemy submarines the moment they are detected and send target data to autonomous hunter platforms.

    Autonomous mine and countermine systems are among the most important innovations in coastal defense and port security of the Turkish Naval Forces. Unmanned mine hunting vehicles map and classify minefields thanks to artificial intelligence, and then autonomous disposal vehicles neutralize the mines one by one. In this new era where naval dominance is no longer measured by “fleet size” but by the “continuity of the sense decide effect network,” Turkey’s presence in the Eastern Mediterranean, the Aegean, and the Black Sea is defined not by classical ship numbers but by the density and resilience of these unmanned networks.

    Space Forces 2040: Orbit Centric Security

    Turkey, by 2040, has acquired an independent Space Forces Command structure. The main tasks of this command include satellite constellation management, early warning systems, hypersonic threat monitoring, and orbit based data relay systems. The constellation consisting of hundreds of micro satellites deployed in Low Earth Orbit (LEO) provides uninterrupted imaging and signals intelligence over Turkey’s geography and surrounding seas, being able to revisit any point in less than 5 minutes.

    The hypersonic threat monitoring system enables the detection of enemy intercontinental ballistic missiles or hypersonic gliders by infrared sensors in orbit seconds after launch, and the automatic transmission of trajectory estimates to land and sea based air defense systems. Laser communication networks operating via Medium Earth Orbit (MEO) satellites have eliminated dependence on ground stations, making gigabit per second data exchange possible with moving ships and aircraft.

    Autonomous orbital maintenance vehicles are the most critical technology extending the lifespan of satellites in the constellation. These vehicles can approach satellites that have run out of fuel or are partially malfunctioning, refuel them, perform simple repairs, or drag mission expired satellites controllably into the atmosphere. In this way, Turkey can maintain its presence in space with an operating budget far lower than classical launch costs, extending the technical life of a satellite by 3 to 4 times.

    Cyber and Electronic Warfare Domain

    By 2040, it is an accepted fact that approximately 70 percent of wars begin not in the physical domain but in the digital domain. At the center of Turkey’s cyber defense architecture are AI powered dynamic cyber defense walls. These systems are artificial intelligence models that analyze network traffic in real time, automatically generate countermeasures the moment they detect abnormal activity, and isolate the attack source quickly. Quantum encryption systems, on the other hand, are used especially for command and control data and strategic communication, providing absolute security against enemy eavesdropping thanks to quantum key distribution (QKD), which is theoretically considered unbreakable.

    Autonomous attack defense algorithms have made cyber warfare largely independent of human intervention. When an enemy cyberattack is detected, defense algorithms analyze the type and purpose of the attack, automatically evaluate retaliation or neutralization options, and implement them without waiting for approval. These systems also continuously conduct reconnaissance on enemy networks, offering action options to human commanders immediately upon detecting vulnerabilities.

    In electronic warfare, the most remarkable development is artificial intelligence supported spectrum dominance systems. These systems instantly scan and analyze enemy communication and radar frequencies, automatically generate the most effective jamming or deception signal, and select the most suitable frequency. These platforms, capable of suppressing multiple enemy systems simultaneously with different techniques, are integrated into air, land, sea, and space elements. Electronic warfare now encompasses not just jamming but also infiltrating enemy networks to inject false data, deceiving command echelons, and disrupting the perceptions of autonomous systems.

    Energy and Propulsion Systems: 2040 Transformation

    In the 2040 Turkey defense architecture, energy and propulsion systems have evolved into a structure completely different from classical fossil fuels. Fully electric unmanned ground vehicles have become indispensable for reconnaissance and surveillance missions thanks to their silent mobility and low thermal signatures. Advanced battery technologies and high energy density supercapacitors have given these vehicles mission endurance of up to 48 hours, with recharging integrated into the logistics chain via portable solar panels or mobile charging stations. Silent naval platforms, thanks to electric propulsion, have minimized their acoustic signatures, nearly eliminating the risk of detection by enemy submarines’ passive sonars.

    Hybrid systems, especially in aviation, have created a new propulsion class combining a jet engine and an electric motor. The jet engine is activated during mission phases requiring high speed and altitude, while the electric motor is used during silent cruise, loiter, and takeoff landing phases. This hybrid structure has increased the mission endurance of unmanned aerial vehicles by 60 percent, while also reducing their thermal and acoustic signatures to levels undetectable by enemy sensors. Long range autonomous mission systems, thanks to hybrid propulsion, can travel thousands of kilometers without depending on any resupply point.

    Among new generation fuels, hydrogen based energy infrastructure, which holds the greatest potential, has entered operational use on certain platforms by 2040. Hydrogen fuel cells offer an ideal solution especially for unmanned submarines and high altitude platforms requiring long endurance. Boron and metallic fuel research, although still in the experimental stage, is yielding promising results for ramjet and scramjet engines. High energy density solid state fuels, used in ballistic missile systems, have created a leap in range and speed performance, with some Turkish made missiles achieving 40 percent more range at the same weight.

    Command and Control: National Combat Cloud

    At the center of the 2040 architecture lies the National Defense Cloud System (NDCS). This system is a platform that combines data produced by all sensors (satellites, UAVs, ships, radars, manned reconnaissance units) into a single data pool, processes it in real time, and provides instant access to all force commands. The most important feature of the NDCS is that it creates a digital battle map by geographically positioning each piece of data, and this map is automatically updated every second. From the position of a tank unit to the route of an enemy ship, from the fuel status of a friendly UAV to the ammunition level of a missile battery, every piece of information is distributed to all forces over this cloud.

    The most critical component of the NDCS is the AI powered decision recommendation engine. This engine analyzes the current threat situation, processes the position and status information of friendly and enemy forces, and then provides commanders with the most suitable engagement plans, force deployment options, and logistics optimizations within seconds. The decision recommendation engine also continuously runs “what if” scenarios, precalculating the best responses to different possible enemy moves, reducing operational planning from hours to seconds. This structure, designed as a fully integrated national warfare network model beyond NATO C4ISR systems, has an infrastructure open to data sharing with all allied systems.

    The National Combat Cloud also has a distributed structure that can continue to operate even if communication between forces is interrupted. Each military platform (aircraft, ship, ground vehicle, UAV) can also function as a node of the cloud, and even when the central connection is lost, it can maintain data sharing by establishing ad hoc networks with other nearby platforms. This extraordinary resilience renders enemy attempts to sever the command chain through electronic warfare or cyberattacks largely meaningless, making Turkey’s warfare network significantly advantageous against its rivals.

    Strategic Conclusion: Turkey 2040 Defense Doctrine

    The 2040 Turkey defense architecture is based on three fundamental principles. The first is the principle of distributed power: instead of classical “super weapons” or massive platforms, a structure consisting of thousands of small, autonomous, and network connected systems is envisioned. In this structure, the destruction of a single platform does not collapse the whole system; on the contrary, other platforms instantly take over the mission and the warfare network reconfigures itself. Distributed power also makes enemy target detection and engagement more difficult, because dependence on a single point such as a central command center, a large base, or an aircraft carrier is minimized.

    The second principle is the principle of autonomy. The dominant role of unmanned systems on the battlefield stems not only from the platforms themselves being autonomous, but also from all support functions such as logistics, intelligence, reconnaissance, and decision support becoming autonomous. Thanks to autonomy, a much wider geographical area and much more intense operational tempo can be achieved with the same number of human personnel, while variables such as fatigue, motivation, and error margin associated with the human factor are eliminated. However, final authority regarding strategic decisions and ethical boundaries is always kept with human commanders; autonomous systems are not given the authority to make “kill decisions.”

    The third principle is the principle of data superiority. In this new paradigm where information dominance, rather than physical power, determines the fate of war, it is not the most numerous army but the side that processes data best and fastest that wins. Therefore, the largest items of Turkey’s 2040 defense budget are no longer tanks or fighter jets, but satellite constellations, data centers, artificial intelligence research, and cyber security infrastructure. Consequently, Turkey’s 2040 defense vision has evolved from the classical “army structure” into an “artificial intelligence supported, multi domain, autonomous national warfare network” model. The most critical factors in this transformation are scaling of unmanned systems, space based surveillance networks, electronic and cyber superiority, and maritime centric geostrategic power projection.

    References

    Baykar. (2038). 6th Generation Unmanned Combat Aircraft Technical Specifications and Operational Concept. Istanbul: Baykar Publications.

    Presidency Digital Transformation Office. (2039). National Defense Cloud System (NDCS) Architecture and Security Protocols. Ankara.

    Demir, H. & Karakaya, M. (2040). “Artificial Intelligence Supported Distributed Command and Control Systems: The Turkish Model”. Journal of Defense Sciences, 39(1), 12 45.

    Eti Maden & TÜBİTAK MAM. (2039). Use of Boron Based High Energy Density Fuels in the Defense Industry: Developments in the Period 2035 2040. Ankara: Eti Maden Publications.

    NATO Defense College. (2038). Allied Force Structures 2040: Alliance in the Age of Autonomy and Data. Rome: NATO Defense College Publications.

    ROKETSAN. (2039). 2040 Missile Technologies Roadmap: From Hypersonic to Suborbital Systems. Ankara: ROKETSAN Strategic Planning Department.

    SSB (Presidency of Defense Industries). (2039). National Space and Defense Program: 2035 2040 Targets. Ankara.

    STM Defense Technologies. (2038). Autonomous Warfare at Sea: 2040 Scenarios and Turkey’s Position. Ankara: STM Strategic Report.

    TEI. (2039). Hybrid and Fully Electric Propulsion Systems: Aerospace and Maritime Applications. Eskişehir: TEI R&D Center.

    Turkish Naval Forces Command. (2040). Blue Homeland 2040: Autonomous Fleets and Unmanned Naval Dominance. Ankara: Naval Forces Headquarters.

    Turkish Air Forces Command. (2039). Swarm and Data Superiority: 2040 Air Combat Doctrine. Ankara: Air Forces Strategic Research Center.

    Turkish Land Forces Command. (2040). Autonomous Land Dominance: 2040 Tactics and Technologies. Ankara: Land Forces Command Publications.

    Turkish Space Forces Command. (2040). Orbital Security and National Space Deterrence. Ankara.

    TÜBİTAK BİLGEM. (2040). Quantum Encryption and Ultra Secure Military Communication: 2040 Infrastructure. Gebze: TÜBİTAK Publications.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Turkey vs USA vs China vs Russia 2040 Defense Architectures AnalysisFour Different Strategic Paradigms and Model Implications for Turkey

    Turkey vs USA vs China vs Russia 2040 Defense Architectures AnalysisFour Different Strategic Paradigms and Model Implications for Turkey

    New Global Defense Equation: Four Major Actors

    In the process leading to 2040, the defining dynamic of the international security environment is the deepening of the multipolar structure and the reshaping of great power competition. While the USA aims to consolidate its current global military leadership and deepen its alliance networks, China is pursuing a military modernization drive simultaneous with its historic transformation. Russia, on the other hand, is restructuring its army based on the lessons learned from the Ukraine war, maintaining its assertiveness especially in hypersonic weapons, electronic warfare, and nuclear deterrence. Among these three great powers, Turkey stands out with its unique hybrid model, developing an independent and agile middle power paradigm with its “National Technology Move” vision in the defense industry.

    The US defense strategy is built on technological superiority and global reach capability, while China’s strategy aims to leap from regional superiority to the global level with an integrated political military approach. Russia maintains its existence as a counterbalance to the Western alliance by modernizing its nuclear deterrence and developing asymmetric capabilities. Turkey, unlike these three actors, stands out as a flexible model that builds its deterrence in a multi domain structure with original technological breakthroughs, capable of both connecting with Western alliance systems and cooperating with Eastern powers. This study aims to develop optimal model recommendations for Turkey by comparatively examining the strategic visions, technological roadmaps, and force structures of the four actors.

    Strategic Framework: Four Different Visions and Paradigms

    The United States’ 2040 strategic vision is shaped around the concept of Joint All Domain Command and Control (JADC2). This paradigm aims to unite the sensors of all service branches including the Air Force, Army, Navy, and Space Force in a single network, benefit from automation and artificial intelligence, and rely on a secure and resilient infrastructure. The US JADC2 strategy is a multi layered, multi billion dollar initiative aimed at eliminating the boundaries between military services and creating an “internet of weapons.” By 2040, the US prioritizes rendering hypersonic missiles ineffective with the “smart missile defeat” concept even before they are launched. This approach is closely related to having the world’s largest defense budget, approximately 895 billion dollars in 2024, and a globally deployed military presence.

    The People’s Liberation Army of China, on the other hand, has centered a different paradigm, the “intelligentization” strategy. China aims to make great leaps in human machine integration by placing artificial intelligence, autonomous systems, and robotic technologies at the center of its military system. The autonomous ground vehicles, unmanned aerial and underwater vehicles, and autonomous combat aircraft capable of operating alongside manned aircraft displayed in the September 2025 military parade have been tangible evidence of China’s vision. China has also left the US behind in hypersonic missiles and electronic warfare, managing to overcome existing air defense architectures with systems like the DF 17. China has the world’s largest active personnel army, approximately 2 million, and a defense budget of 266.85 billion dollars, setting “technological self sufficiency” as the main goal in its 15th Five Year Plan.

    The Russian Federation, on the other hand, pursues an asymmetric deterrence strategy against the West. Despite the setbacks in the Ukraine war, Russia’s nuclear triad, consisting of land, sea, and air based nuclear missiles, is one of the largest in the world. Russia’s 2040 vision is to consolidate its leadership in hypersonic weapons such as Kinzhal, Avangard, and Zircon, develop electronic warfare and anti access area denial (A2/AD) capabilities, and close the gap in autonomous systems. Although Russia’s defense budget, approximately 86 billion dollars in 2024, is below that of the US and China, its nuclear weapons stockpile of roughly 5,800 warheads and the ability to deliver them make it indispensable in the global strategic equation. Russian doctrine is based on the concept of “escalate to de escalate,” keeping the threshold for nuclear weapon use low when at a disadvantage in a conventional conflict.

    Turkey, on the other hand, has developed a defense strategy based on the “National Technology Move” vision, following a path between these three paradigms but completely independent of them. Turkey is building its own unique “national war network” with breakthroughs in digital transformation, supersonic missile systems, unmanned aerial, land, and sea vehicles, electric propulsion systems, and new generation energy fuels. This model aims for a more independent, hybrid, and autonomous structure, different from both the US’s data centric JADC2 concept, China’s state centric intelligentization strategy, and Russia’s nuclear heavy asymmetric model. Although Turkey’s defense budget, approximately 15 to 20 billion dollars in 2024, is incomparable to these three countries, it has achieved significant success in terms of R&D efficiency and cost effectiveness, rising to a world leader position, especially in unmanned systems.

    Strategic Vision and Doctrine Comparison

    The heart of the US military doctrine for 2040 is full spectrum multi domain operations. The US Army plans to transform its land forces into a more modular, data oriented, and AI integrated structure by 2040. The US Army’s 2040 air and missile defense strategy envisages a structure where troops can achieve air and missile superiority in distributed, adaptable formations on the terrain. This reflects the world’s most powerful army’s desire to reinforce its existing superiority with technological transformation. Additionally, while modernizing its nuclear deterrence with Columbia class submarines, B 21 bombers, and Sentinel ICBMs, the US is increasing its conventional and non nuclear strike capacity with hypersonic weapons. US doctrine aims to maintain an “instant response” capability anywhere in the world.

    China’s vision is part of a larger geopolitical goal: “Integrated Strategic Deterrence.” This is a power projection model that involves the simultaneous use of not only military power but also economic, diplomatic, and technological tools. With this approach, China challenges the US global leadership role and is creating a military balance shift, especially in the Asia Pacific region. As of 2025, while the US remains the global military leader, the growth and modernization speed of China’s military capabilities have led to the questioning of this leadership. Chinese doctrine has concentrated its “anti access area denial” (A2/AD) capabilities in the Taiwan Strait and the South China Sea, aiming to make it impossible for enemy naval forces to enter these regions. China is also developing a new warfare doctrine that integrates manned units with autonomous systems under the concept of “human robot integration.”

    Russia’s doctrine, on the other hand, is a modernized version of the classic Soviet “deep operations” concept. Experiences from the Ukraine war have shown the necessity for Russia to integrate artillery fire, electronic warfare, unmanned aerial vehicles, and reconnaissance fire complexes. The main elements of Russian doctrine are nuclear deterrence, high precision long range weapons including hypersonic missiles, electronic warfare superiority, and the resilience of military logistics. Russia is developing a non nuclear deterrence concept, aiming to inflict unacceptable damage on its adversary in conventional conflicts. Moreover, Russia’s “non coalition” operations concept emphasizes its capacity to enter large scale conflicts on its own without allies. For Turkey, this means a direct threat, especially in the Black Sea region.

    Turkey’s doctrine, different from these three great powers, focuses on threat perceptions arising from its geopolitical position and the goal of reducing external dependence. Turkey’s strategy centers on the goal of “full independence” in the defense industry. Therefore, Turkey has created an export oriented defense industry model by developing original technologies beyond meeting existing needs. Projects such as KIZILELMA, AKINCI, and TCG Anadolu are concrete examples of Turkey’s success with this model. Its strategic concept goes beyond self defense, based on a deterrence that includes cross border operations, naval power projection known as “Blue Homeland,” and regional leadership in unmanned systems. Turkey is also one of the rare countries that can conduct technical cooperation with both the US led Western systems, such as NATO Link 16 compatibility in its UAVs, and Russia, such as the S 400 system. This dual compatibility provides strategic flexibility to Turkey.

    Technological Capabilities and 2040 Roadmaps

    The US has the widest technology range and allocates the largest R&D budget. The JADC2 infrastructure will be the backbone connecting all US military assets. By 2040, the US aims to mature its hypersonic weapons like LRHW and HACM, fully operationalize manned unmanned teaming, deploy quantum computer based encryption systems, and bring its space forces to full capacity. Nevertheless, some analyses show that China has caught up or even surpassed the US in some critical areas. Another important capability of the US is its globally deployed naval forces and 11 aircraft carrier strike groups. The US is also unrivaled in AI supported logistics and battle simulation.

    China has an ambitious program in artificial intelligence, autonomous systems, and hypersonic weapons. Similar to the US JADC2 concept but in a more centralized structure, it is developing a “combat cloud” connecting all PLA units. China is also rapidly advancing in swarm technologies such as drone swarms, autonomous underwater vehicles, and hybrid manned unmanned air combat teams. By 2040, it plans to fully deploy autonomous ground combat systems known as “robot wolves.” Additionally, China is strengthening its hypersonic missiles to create an A2/AD bubble around the Taiwan Strait. China’s AI capabilities, especially in facial recognition, target detection, and autonomous decision making, are competitive with the US. Furthermore, China’s Tiangong space station and its orbital maintenance capabilities provide a strategic advantage for long term space presence.

    Russia’s technological roadmap relies on deep expertise in specific niches such as hypersonic missiles, nuclear powered cruise missiles, and electronic warfare. Russia’s Avangard hypersonic glide vehicle (HGV), capable of reaching Mach 27, can surpass existing missile defense systems. The Zircon sea launched hypersonic missile, with a speed of Mach 9, is one of the fastest operational missiles in the world. In electronic warfare, Russia’s Krasukha and R 330Zh systems have been effective in neutralizing UAVs and radars in the Ukraine war. Russia’s weak points are its significant lag in unmanned aerial vehicles, trying to fill the gap with drones from Iran at the start of the war, AI integration, and high precision microelectronics production due to Western sanctions. Russia is expected to try to close these gaps by 2040, but will continue to focus on nuclear deterrence and asymmetric capabilities.

    Turkey, on the other hand, has drawn a very different technological path from these three great powers. Its priority can be defined not as “capability” at the highest technology level, but as “originality in needed technology.” Turkey has become a world leader in unmanned systems, especially armed unmanned aerial vehicles. In the period leading to 2040, Turkey has six goals: leadership in unmanned systems including the 6th generation variant of KIZILELMA and autonomous air swarms, hypersonic missile capability with scramjet powered systems like GEZGİN H, space capabilities with a fully independent space constellation, innovation in energy and propulsion systems such as full electric and hybrid propulsion and boron hydrogen fuels, cyber and electronic warfare including quantum encryption and AI powered autonomous defense, and naval power with autonomous surface and submarine fleets and “Blue Homeland 2.0.” Turkey’s greatest competitive advantage is its R&D efficiency and cost effectiveness, along with its ability to synthesize technologies from different countries such as the USA, Europe, Russia, and China within its own structure.

    Force Structures and Human Machine Integration

    The US designs its 2040 army as a structure where unmanned systems are equal to or more numerous than manned units, but the central role of humans in the decision making mechanism is maintained. The US Army’s 2040 air and missile defense strategy envisages a structure where troops can achieve air and missile superiority in distributed, adaptable formations on the terrain. In ground forces, the manned unmanned teaming (MUM T) structure will become standard. In naval forces, unmanned surface and underwater vehicles will become an integral part of the fleets, but aircraft carriers and amphibious ships will remain manned. The US is also investing heavily in AI powered decision support systems to eliminate the “tired soldier” problem.

    China aims for the most radical change in human machine integration. In the PLA’s 2040 structure, autonomous ground systems called “robot wolves” will be the main determinant of ground battles. The autonomous vehicles displayed in China’s Victory Day parade are a preview of this vision. The basic building block of the Chinese army will be thousands of small autonomous systems moving with swarm technology. Manned platforms, while reduced in number, will continue to exist in strategic command and nuclear deterrence roles. China has also operationalized the “loyal wingman” concept, where unmanned aerial vehicles pair with manned fighter jets. In this way, one manned fighter can operate with five or six unmanned assistants.

    Russia’s force structure, unlike the US and China, lags behind in unmanned systems, but focuses on modernizing its existing manned forces. The Ukraine war has shown the importance of Russia’s artillery power and electronic warfare capabilities, but also revealed its vulnerabilities in logistics, command and control, and unmanned aerial vehicles. Russia’s 2040 force structure will evolve into a smaller, more professional, higher tech equipped army. The modernization of the nuclear triad including Borei and Yasen class submarines, Sarmat ICBM, and Avangard HGV has the highest priority. Russia is also making intensive efforts to increase the number of unmanned systems in its conventional forces, but is struggling due to sanctions in microelectronics. Russian doctrine aims to compensate for numerical scarcity with quality and firepower.

    Turkey’s force structure, as detailed earlier, will be built on fully autonomous armored units, manned unmanned teaming structures, and modular robotic units. Turkey’s greatest advantage is having an infrastructure to gradually autonomize its existing manned systems. The autonomous variant of the ALTAY tank, and the KIZILELMA and ANKA 3 jet powered unmanned combat aircraft form the basis of this structure. Unlike the US, China, and Russia, Turkey aims not to completely abandon manned platforms, but to restrict them to command and strategic strike roles. Especially in naval forces, manned ships like TCG ANADOLU will serve as command centers for fleets of unmanned aerial and naval vehicles. Turkey’s force structure reflects a “small but hyper capable” middle power model.

    Space, Cyber, and Hypersonic Weapons

    In space, the US has the most developed and comprehensive infrastructure. The US Space Force will become fully operational by 2040, becoming decisive in satellite constellation management, hypersonic threat monitoring, and orbit based data relay systems. US national security space launches are supported by commercial partnerships and advanced capabilities such as on orbit refueling. China is rapidly catching up with the US in this field, operating its own space station Tiangong and developing advanced anti satellite (ASAT) weapons. China is also working on the ability to blind enemy satellites with ground based laser systems. Russia, on the other hand, is modernizing its space capabilities built on the Soviet legacy, developing new generation space based early warning systems called EKS Kupol and nuclear powered space vehicles. Russia’s ASAT capabilities, both direct ascent and co orbital, were proven by shooting down one of its own satellites in 2021. Turkey, on the other hand, has launched a newer but strategically ambitious space program, aiming to establish a fully independent space constellation and orbit based surveillance network by 2040.

    In cyber, all four countries are investing heavily in AI powered autonomous defense and attack systems. While the US and China compete in quantum encryption and post quantum cryptography, Russia is also known for its state sponsored cybercrime and espionage capabilities. Russia’s cyber strategy, known as “active defense,” is based on infiltrating and disrupting the enemy’s cyber infrastructure. Russia’s cyberattacks before and during the Ukraine war, such as the Viasat incident and variants of NotPetya, are concrete examples of these capabilities. Turkey, on the other hand, is developing quantum secure communication protocols within TÜBİTAK BİLGEM, building its national cyber security strategy on the protection of critical infrastructures. Turkey also protects its UAVs’ data links against cyberattacks using encryption and frequency hopping techniques.

    In hypersonic weapons, Russia and China are considered to have superiority for now. Russia’s Avangard HGV, capable of Mach 27 with maneuverability, can surpass existing US missile defense systems. Russia has also operationally used Kinzhal, an air launched hypersonic missile, and Zircon, a sea launched system, in Ukraine. China’s DF 17 HGV similarly makes defense difficult by deviating from traditional ballistic missile trajectories. The US is conducting an intensive R&D program to close this gap, aiming to achieve initial operational capabilities with the HACM and LRHW projects by the end of the 2020s. Turkey aims to complete its scramjet powered hypersonic missile development studies in the early 2030s in cooperation with TÜBİTAK SAGE and ROKETSAN. Turkey’s greatest advantage in this field is its potential to adapt the experience gained in ramjet technology from TRG 122/230 supersonic missiles to scramjet. However, a hypersonic glide vehicle development plan like those of Russia and China has not yet been announced.

    Turkey’s Comparative Advantages and Vulnerabilities

    Turkey’s greatest advantage is its ability to develop high tech products quickly, agilely, and cost effectively. Its success in unmanned aerial vehicles is the most important indicator that Turkey has created an original and innovative R&D model. This model has proven that major breakthroughs can be made with limited resources. Its second great advantage is its geographical and geopolitical location. Turkey is located at the intersection of three continents, at the center of energy corridors and global trade routes. Its third advantage is its operational experience on the ground. Systems tested in conflicts in Syria, Libya, Karabakh, and Ukraine show that Turkey has combat proven capabilities. Its fourth advantage is its hybrid diplomacy capability: Turkey is one of the rare countries that can conduct security cooperation with both the US and EU and with Russia, despite occasional tensions. This gives it high maneuverability during crises.

    Turkey’s weakest point is that, unlike the US, China, and Russia, it is not a global power on its own and is a non nuclear weapon state as a party to the NPT. This creates a strategic vulnerability, especially against a nuclear armed actor like Russia. Other vulnerabilities include dependence on critical technologies such as microprocessors, some composite materials, and high thrust engines, a significant lag behind the US, China, and Russia in hypersonic and space technologies, and a defense budget that cannot compete with these three countries. Moreover, Turkey’s dependence on energy imports creates logistical fragility in a prolonged conflict. In contrast, Turkey should not be expected to compete against Russia’s nuclear triad, China’s mass production capacity, and the US’s technological depth; however, Turkey has the potential to compete with these great powers in niche areas such as unmanned systems, autonomous swarms, and boron based energy.

    Turkey’s Position within the Framework of Strategic Competition and Cooperation with Russia

    The relationship between Turkey and Russia has a complex competition cooperation equation from the perspective of 2040. The Ukraine war has directly affected Turkey’s security dynamics in the Black Sea, once again demonstrating the importance of the Montreux Convention. Turkey is strengthening its naval power including MİLGEM, TF 2000, MİLDEN, and unmanned naval vehicles against Russia’s military presence in the Black Sea, while also providing support to Ukraine with systems like the Bayraktar TB2. On the other hand, Turkey is conducting strategic cooperation with Russia in energy through the Akkuyu Nuclear Power Plant and TurkStream natural gas pipeline, and in defense industry through the S 400 agreement. By 2040, Turkey’s relationship with Russia is expected to progress within a framework of “conflict is not inevitable, but cooperation is limited.”

    Turkey’s most important dilemma against Russia’s 2040 military capabilities is the lack of nuclear deterrence. Russia keeps the threshold for nuclear weapon use low when at a disadvantage in the conventional field. Therefore, Turkey entering a direct conventional conflict with Russia is extremely risky. The most effective defenses Turkey can develop against this threat are making its conventional deterrence, especially with unmanned systems and hypersonic missiles, so strong that Russia thinks twice before resorting to the nuclear option; establishing an alliance network to isolate Russia from the region through cooperation with Romania, Bulgaria, and Ukraine in the Black Sea and coordination with Georgia and Azerbaijan in the Caucasus; and developing alternative corridors such as Iraq, the Gulf, and the Eastern Mediterranean to reduce dependence on Russian energy and trade.

    On the other hand, Turkey has a significant superiority over Russia in unmanned systems. The Ukraine war showed that Russian UAVs such as Orlan 10 and Lancet were insufficient, while the Turkish Bayraktar TB2 was effective. Turkey’s KIZILELMA, ANKA 3, and AKINCI jet powered, high altitude, long endurance platforms have the capacity to pose a threat to Russian air defense systems like S 400, S 300, and Pantsir. Moreover, Turkey’s electronic warfare systems such as KORAL and REDET 2 and swarm drone technologies like KARGU and ALPAGU can be used to pierce the Russian A2/AD umbrella. In response, Russia will try to cut the data links of Turkish UAVs with electronic warfare, target Turkey’s critical infrastructure with hypersonic missiles, and create psychological deterrence with nuclear threats.

    In conclusion, the most critical factors in Turkey’s strategic balance with Russia are maintaining and scaling its technological superiority in unmanned and autonomous systems, sustaining its ties with NATO and the Western alliance despite tensions, increasing its naval power in the Black Sea including MİLDEN, unmanned underwater vehicles, and anti submarine warfare capabilities, and strengthening its strategic autonomy by reducing energy dependence. Turkey should never trigger a direct war with Russia, but should be ready to give an asymmetric and devastating response if Russia threatens Turkey’s vital interests, for example a blockade in the Black Sea or an attack on Turkish soldiers in Syria.

    Strategic Implications and a Hybrid Model Proposal for Turkey

    The most optimal model for Turkey’s 2040 defense architecture is the synthesis of the US’s data centric JADC2 concept, China’s “intelligentization” paradigm in autonomous systems, and Russia’s asymmetric deterrence approach. The main parameters of this hybrid model should be as follows. First, data superiority and artificial intelligence: like the US, an AI powered command and control infrastructure that unites all platforms in a single “National Combat Cloud” should be established. This structure should be open to data sharing with allied systems such as the US and Europe, but capable of independent operation. Second, adaptation of the Chinese model in autonomous systems: like China, priority should be given to “swarm” technologies and human machine integration in land and naval autonomous systems. However, human control must be present in the decision making mechanism of these autonomous systems under a human in the loop model. Third, asymmetric deterrence: inspired by Russia, a hypersonic missile inventory capable of inflicting unacceptable damage on the adversary without using nuclear weapons should be created, and the “thousands of guided munitions” capacity should be achieved by increasing the number and variety of existing unmanned systems.

    Fourth, space independence: like the US, China, and Russia, investment in space based surveillance, early warning, and communication systems should be increased. Turkey should complete its own satellite constellation as soon as possible and establish the necessary sensor network for hypersonic missile tracking. Fifth, leadership in energy and propulsion systems: R&D studies on the use of new generation fuels such as boron and hydrogen in the defense industry should be accelerated. Turkey can turn its natural resource advantage in boron into a strategic capability. Sixth, multi faceted alliance management: Turkey should continue to balance between the US led Western alliance and Russia, while increasing cooperation with China in technology transfer and trade. The goal of “strategic autonomy” requires not being completely dependent on any power bloc.

    Furthermore, Turkey should prioritize its hypersonic weapon development program, gradually increase the autonomy level of its existing unmanned systems, and invest in quantum technologies in cyber security. Due to the limited defense budget, it would be more rational for Turkey to gain competitive advantage in the global defense market by specializing in specific niche areas such as unmanned systems, boron fuels, autonomous swarms, and precision guidance kits rather than a “do everything yourself” approach. These niche specialization areas will also enable Turkey to position itself as an indispensable partner for the US, Russia, and China. In 2040, Turkey can be defined not as “a bridge between great powers” but as “a middle power charting its own independent course.”

    Conclusion: Turkey’s Independent Path in a Four Polar World

    By 2040, a multipolar global security environment is foreseen in which the strategic competition between the US, China, and Russia further deepens. The US’s JADC2 approach and “data superiority” model based on alliance networks, China’s state centric “intelligentization” model, and Russia’s nuclear heavy “asymmetric deterrence” model will form the three main poles of world defense technologies. Among these three great powers, Turkey’s unique hybrid model will attract attention as an independent, agile, and innovative middle power defense paradigm. Turkey is not expected to fully conform to the US’s global engagement model, China’s authoritarian technological state model, or Russia’s nuclear heavy threat model; instead, it will follow a flexible and adaptive path suited to its own geopolitical realities and technological capacity.

    Turkey’s 2040 defense architecture goes far beyond the classical concept of “army”; it points to an AI supported, multi domain, autonomous, and data centric “national war network.” The most critical transformation areas in this context are scaling and autonomizing unmanned systems to become a leader in this field unlike Russia, establishing space based surveillance and early warning networks to catch up with China and the US, developing AI supported command and control systems, maturing hypersonic missile technologies as a counterbalance against the current superiority of Russia and China, and transitioning to new generation fuels such as boron and hydrogen in energy and propulsion systems. A Turkey that can achieve these goals will be able to maintain its existence in 2040 as a power with high deterrence, technological independence, and strategic flexibility, not only in its own region including the Eastern Mediterranean, Black Sea, and Middle East but also on a global scale. In relations with Russia, the balance of “conflict free competition” and “limited cooperation” appears as the most likely scenario.

    References

    US Department of Defense. (2022). Joint All Domain Command and Control (JADC2) Strategy Summary.

    US Army. (2025). Air and Missile Defense Strategy 2040.

    The White House. (2021). Interim National Security Strategic Guidance.

    Georgetown University, Center for Security and Emerging Technology (CSET). (2026). China’s AI Arsenal: The People’s Liberation Army’s Technology Strategy.

    Kılıç, M. (2025). Strategic Repositioning and Military Technological Transformation.

    Russian Federation Ministry of Defense. (2024). Basic Principles of State Policy of the Russian Federation on Nuclear Deterrence.

    Russian Federation Ministry of Defense. (2025). Hypersonic and Asymmetric Capabilities Report.

    Defense and Aerospace Industry Exporters’ Association (Turkey). (2025). Strategic Plan.

    Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI). (2024). 2024 World Military Expenditure Report.

    TÜBİTAK SAGE. (2036). Future Vision Report.

    Republic of Turkey Ministry of National Defense. (2039). National Defense Strategy 2040 Vision Document.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • Türkiye vs ABD vs Çin vs Rusya 2040 Savunma Mimarileri AnaliziDört Farklı Stratejik Paradigma ve Türkiye için Model Çıkarımları

    Türkiye vs ABD vs Çin vs Rusya 2040 Savunma Mimarileri AnaliziDört Farklı Stratejik Paradigma ve Türkiye için Model Çıkarımları

    Yeni Küresel Savunma Denkleminde Dört Büyük Aktör

    2040’a giden süreçte, uluslararası güvenlik ortamının belirleyici dinamiği, çok kutuplu yapının derinleşmesi ve büyük güç rekabetinin yeniden şekillenmesidir. ABD, mevcut küresel askeri liderliğini pekiştirmeye ve ittifak ağlarını derinleştirmeye yönelirken, Çin tarihi dönüşüm hızıyla eş zamanlı bir askeri modernizasyon hamlesi yürütmektedir. Rusya ise, Ukrayna savaşından çıkardığı derslerle ordusunu yeniden yapılandırmakta, özellikle hipersonik silahlar, elektronik harp ve nükleer caydırıcılık alanlarında iddiasını korumaktadır. Bu üç büyük gücün arasında, Türkiye ise kendine özgü hibrit modeliyle dikkat çekmekte, savunma sanayinde “Milli Teknoloji Hamlesi” vizyonuyla bağımsız ve çevik bir orta güç paradigması geliştirmektedir.

    ABD’nin savunma stratejisi, teknolojik üstünlük ve küresel erişim kabiliyeti üzerine inşa edilmişken, Çin’in stratejisi entegre siyasi-askeri bir yaklaşımla bölgesel üstünlükten küresel düzeye sıçramayı hedeflemektedir. Rusya ise, nükleer caydırıcılığını modernize ederek ve asimetrik yetenekler geliştirerek Batı ittifakına karşı bir denge unsuru olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye ise, bu üç aktörden farklı olarak, caydırıcılığını çok alanlı bir yapıda ve özgün teknolojik atılımlarla oluşturan, hem Batı ittifak sistemleriyle bağlantılı hem de Doğulu güçlerle işbirliği yapabilen esnek bir model olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, dört aktörün stratejik vizyonlarını, teknolojik yol haritalarını ve kuvvet yapılarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek Türkiye için optimal model önerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır.

    Stratejik Çerçeve: Dört Farklı Vizyon ve Paradigma

    Amerika Birleşik Devletleri’nin 2040 stratejik vizyonu, Tüm Alanlarda Müşterek Komuta Kontrolü (JADC2) kavramı etrafında şekillenmiştir. Bu paradigma, tüm hizmet kollarının (Hava Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Uzay Kuvvetleri) sensörlerini tek bir ağda birleştirmeyi, otomasyon ve yapay zekâdan yararlanmayı, güvenli ve dayanıklı bir altyapıya yaslanmayı amaçlamaktadır. ABD’nin JADC2 stratejisi, askeri hizmetler arasındaki sınırları ortadan kaldırarak bir “silahların interneti” yaratmayı hedefleyen çok katmanlı, çok milyarlı bir girişimdir. ABD, 2040 yılına kadar bu ağ üzerinden hipersonik füzelerin fırlatılmadan önce bile “akıllı füze imhası” konseptiyle etkisiz hale getirilmesini önceliklendirmektedir. Bu yaklaşım, dünyanın en büyük savunma bütçesine (2024’te yaklaşık 895 milyar dolar) ve küresel ölçekte konuşlanmış askeri varlığa sahip olmasıyla yakından ilgilidir.

    Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ise farklı bir paradigmayı, “akıllılaşma” stratejisini merkeze almıştır. Çin, yapay zekâ, otonom sistemler ve robotik teknolojileri askeri sisteminin merkezine oturtarak insan-makine entegrasyonunda büyük sıçramalar hedeflemektedir. Eylül 2025’teki askeri geçit töreninde sergilenen otonom kara araçları, su altı ve hava sahasındaki insansız araçlar ve insanlı uçaklarla birlikte görev yapabilen otonom savaş uçakları, Çin’in bu vizyonunun elle tutulur kanıtları olmuştur. Çin aynı zamanda, ABD’yi hipersonik füze ve elektronik harp alanında geride bırakmış, DF-17 gibi sistemlerle mevcut hava savunma mimarilerini aşmayı başarmıştır. Çin, dünyanın en büyük aktif personel ordusuna (yaklaşık 2 milyon) ve 266,85 milyar dolarlık bir savunma bütçesine sahiptir ve 15. Beş Yıllık Planı’nda “teknolojik öz yeterliliği” ana hedef olarak belirlemiştir.

    Rusya Federasyonu ise, Batı karşısında asimetrik bir caydırıcılık stratejisi izlemektedir. Ukrayna savaşındaki aksaklıklara rağmen, Rusya’nın nükleer triyadı (kara, deniz, hava tabanlı nükleer füzeler) dünyanın en büyüklerinden biridir. Rusya’nın 2040 vizyonu, hipersonik silahlar (Kinzhal, Avangard, Zircon) konusundaki liderliğini pekiştirmek, elektronik harp ve anti-erişim/alan reddi (A2/AD) kabiliyetlerini geliştirmek ve otonom sistemlerdeki açığını kapatmaktır. Rusya’nın savunma bütçesi (2024’te yaklaşık 86 milyar dolar) ABD ve Çin’in altında olsa da, nükleer silah stoğu (yaklaşık 5.800 savaş başlığı) ve bu silahları teslim edebilme yeteneği, onu küresel stratejik denklemde vazgeçilmez kılmaktadır. Rus doktrini, “eskalasyonu tırmandırarak yönetme” konseptine dayanmakta, konvansiyonel bir çatışmada dezavantaja düştüğünde nükleer silah kullanma eşiğini düşük tutmaktadır.

    Türkiye ise bu üç paradigmanın arasında, ancak onlardan tamamen bağımsız bir yol izleyen, “Milli Teknoloji Hamlesi” vizyonuna dayalı bir savunma stratejisi geliştirmiştir. Türkiye, dijital dönüşüm, süpersonik füze sistemleri, insansız hava/deniz/kara araçları, elektrikli itki sistemleri ve yeni nesil enerji yakıtlarına yaptığı atılımlarla kendine özgü bir “ulusal savaş ağı” kurmaktadır. Bu model, hem ABD’nin veri merkezli JADC2 konseptinden hem de Çin’in devlet merkezli akıllılaşma stratejisinden ve Rusya’nın nükleer ağırlıklı asimetrik modelinden ayrı, daha bağımsız, hibrit ve otonom bir yapıyı hedeflemektedir. Türkiye’nin savunma bütçesi (2024’te yaklaşık 15-20 milyar dolar) bu üç ülkeyle kıyaslanamaz olsa da, Ar-Ge verimliliği ve maliyet etkinliği açısından önemli bir başarı yakalamış, özellikle insansız sistemlerde dünya lideri konumuna yükselmiştir.

    Stratejik Vizyon ve Doktrin Karşılaştırması

    ABD’nin 2040 askeri doktrininin kalbi, tam spektrumlu çok alanlı operasyonlardır. ABD ordusu, 2040 yılına kadar kara kuvvetlerini daha modüler, veri odaklı ve yapay zekâ entegre bir yapıya dönüştürmeyi planlamaktadır. ABD Ordusu’nun 2040 hava ve füze savunma stratejisi, birliklerin araziye dağıtılmış, uyarlanabilir oluşumlar halinde hava ve füze üstünlüğü yaratabileceği bir yapı öngörmektedir. Bu, dünyanın en güçlü ordusunun, mevcut üstünlüğünü teknolojik dönüşümle pekiştirme arzusunu yansıtmaktadır. Ayrıca ABD, nükleer caydırıcılığını (Columbia sınıfı denizaltılar, B-21 bombardıman uçakları, Sentinel kıtalararası balistik füzeleri) modernize ederken, hipersonik silahlarla geleneksel ve nükleer olmayan vuruş kapasitesini artırmaktadır. ABD doktrini, dünyanın her yerinde “anında müdahale” kabiliyetini korumayı hedeflemektedir.

    Çin’in vizyonu, daha büyük bir jeopolitik hedefin parçasıdır: “Entegre Stratejik Caydırıcılık”. Bu, sadece askeri gücün değil, aynı zamanda ekonomik, diplomatik ve teknolojik araçların eş zamanlı kullanımını içeren bir güç projeksiyonu modelidir. Çin, bu yaklaşımla ABD’nin küresel liderlik rolüne meydan okumakta ve özellikle Asya-Pasifik bölgesinde askeri bir denge değişimi yaratmaktadır. 2025 yılı itibarıyla ABD hala küresel askeri lider konumunda olsa da, Çin’in askeri yeteneklerindeki büyüme ve modernizasyon hızı, bu liderliğin sorgulanmasına neden olmaktadır. Çin doktrini, “anti-erişim/alan reddi” (A2/AD) kabiliyetlerini Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi’nde yoğunlaştırmış, bu bölgelerde düşman donanma unsurlarının girmesini imkânsız hale getirmeyi hedeflemektedir. Çin ayrıca, “insan-robot entegrasyonu” konseptiyle, insanlı birlikleri otonom sistemlerle bütünleştiren yeni bir savaş doktrini geliştirmektedir.

    Rusya’nın doktrini ise, klasik Sovyet “derin harekât” konseptinin modernize edilmiş bir versiyonudur. Ukrayna savaşındaki tecrübeler, Rusya’nın topçu ateşi, elektronik harp, insansız hava araçları ve keşif ateş sistemlerini (Reconnaissance Fire Complex) entegre etme gerekliliğini göstermiştir. Rus doktrininin temel unsurları şunlardır: (1) nükleer caydırıcılık, (2) yüksek hassasiyetli uzun menzilli silahlar (hipersonik füzeler dahil), (3) elektronik harp üstünlüğü, (4) askeri lojistiğin dayanıklılığı. Rusya, nükleer olmayan caydırıcılık konseptini geliştirmekte, konvansiyonel çatışmalarda rakibine kabul edilemez hasar vermeyi hedeflemektedir. Ayrıca, Rusya’nın “koalisyon olmayan” operasyonlar konsepti, müttefiklerden bağımsız olarak kendi başına büyük ölçekli çatışmalara girebilme kapasitesini vurgulamaktadır. Türkiye için bu, özellikle Karadeniz bölgesinde doğrudan bir tehdit anlamına gelmektedir.

    Türkiye’nin doktrini, bu üç büyük güçten farklı olarak, jeopolitik konumunun getirdiği tehdit algılarına ve dışa bağımlılığı azaltma hedefine odaklanmıştır. Türkiye’nin stratejisi, savunma sanayinde “tam bağımsızlık” hedefini merkeze alır. Bu nedenle Türkiye, mevcut ihtiyaçları karşılamanın ötesinde, özgün teknolojiler geliştirerek ihracat odaklı bir savunma sanayi modeli oluşturmuştur. KIZILELMA, AKINCI, TCG Anadolu gibi projeler, Türkiye’nin bu modelinin somut başarı örnekleridir. Stratejik konsepti, kendini savunmanın ötesine geçerek, sınır ötesi operasyonlar, deniz gücü projeksiyonu (“Mavi Vatan”) ve insansız sistemlerde bölgesel liderlik gibi unsurları içeren bir caydırıcılığa dayanmaktadır. Türkiye, aynı zamanda, hem ABD liderliğindeki Batı sistemleriyle (İHA’larında NATO Link-16 uyumu gibi) hem de Rusya ile (S-400 gibi) teknik işbirliği yapabilen ender ülkelerden biridir. Bu ikili uyum, Türkiye’ye stratejik esneklik sağlamaktadır.

    Teknolojik Kabiliyetler ve 2040 Yol Haritaları

    ABD, en geniş teknoloji yelpazesine sahip, en büyük Ar-Ge bütçesini ayıran ülke konumundadır. JADC2 altyapısı, ABD’nin tüm askeri varlıklarını birbirine bağlayan omurga olacaktır. 2040’a kadar ABD, hipersonik silahlarını (LRHW, HACM) olgunlaştırmayı, insan-makine ekiplerini (manned-unmanned teaming) tamamen operasyonel hale getirmeyi, kuantum bilgisayar tabanlı şifreleme sistemlerini devreye almayı ve uzay kuvvetlerini tam kapasiteyle çalıştırmayı hedeflemektedir. Buna rağmen, bazı analizler Çin’in bazı kritik alanlarda ABD’yi yakaladığını hatta geçtiğini göstermektedir. ABD’nin bir diğer önemli yetkinliği, küresel ölçekte konuşlanmış deniz kuvvetleri ve 11 uçak gemisi savaş grubudur. ABD ayrıca, yapay zekâ destekli lojistik ve savaş simülasyonu alanlarında da rakipsizdir.

    Çin, yapay zekâ, otonom sistemler ve hipersonik silahlar alanında iddialı bir programa sahiptir. ABD’nin JADC2 konseptine benzer şekilde, ancak daha merkezi bir yapıda, tüm PLA birimlerini birbirine bağlayan bir “savaş bulutu” geliştirmektedir. Çin ayrıca, sürü teknolojileri (drone swarms), otonom su altı araçları ve hibrit (insanlı-insansız) hava muharebe ekipleri konularında hızla ilerlemektedir. 2040 yılına kadar, “robot kurtları” olarak adlandırılan otonom kara muharebe sistemlerini tamamen devreye almayı planlamaktadır. Buna ek olarak, Çin, Tayvan’ı çevreleyen bölgede bir “anti-erişim/alan reddi” (A2/AD) balonu oluşturmak için hipersonik füzelerini güçlendirmektedir. Çin’in yapay zekâ yetenekleri, özellikle yüz tanıma, hedef tespiti ve otonom karar verme alanlarında, ABD ile rekabet edebilecek düzeydedir. Ayrıca, Çin’in uzay istasyonu Tiangong ve onun yörünge bakım yetenekleri, uzun vadeli uzay varlığı açısından stratejik bir avantaj sağlamaktadır.

    Rusya’nın teknolojik yol haritası, belirli niş alanlarda (hipersonik füzeler, nükleer enerji tahrikli seyir füzeleri, elektronik harp) derin uzmanlığa dayanmaktadır. Rusya, Avangard hipersonik süzülen araç (HGV) ile 27 Mach hızına ulaşabilen ve mevcut füze savunma sistemlerini aşan bir kabiliyete sahiptir. Zircon denizden karaya hipersonik füzesi, Mach 9 hızıyla dünyanın en hızlı operasyonel füzelerinden biridir. Elektronik harp alanında, Rusya’nın Krasukha ve R-330Zh sistemleri, Ukrayna savaşında İHA’ları ve radarları etkisiz hale getirme konusunda etkili olmuştur. Rusya’nın zayıf yanları ise, insansız hava araçları konusunda (savaş başında İran’dan aldığı dronlarla açık kapatmaya çalıştı), yapay zekâ entegrasyonunda ve yüksek hassasiyetli mikroelektronik üretiminde (Batı yaptırımları nedeniyle) belirgin şekilde geri kalmasıdır. Rusya’nın 2040’a kadar bu açıkları kapatmaya çalışacağı, ancak nükleer caydırıcılık ve asimetrik yeteneklere ağırlık vereceği öngörülmektedir.

    Türkiye ise bu üç büyük güçten oldukça farklı bir teknolojik rota çizmiştir. Önceliği, en yüksek teknoloji seviyesinde “yapabilirlik” yerine, “ihtiyaç duyulan teknolojide özgünlük” olarak tanımlanabilir. Türkiye, insansız sistemlerde (özellikle silahlı insansız hava araçlarında) dünya lideri konumuna gelmiştir. 2040’a kadar geçen sürede, Türkiye’nin altı hedefi bulunmaktadır: insansız sistemlerde öncülük (KIZILELMA’nın 6. nesil varyantı ve otonom hava sürüleri), hipersonik füze yeteneği (GEZGİN-H gibi scramjet motorlu sistemler), uzay yetenekleri (tam bağımsız uzay takımyıldızı), enerji ve itki sistemlerinde yenilik (tam elektrikli ve hibrit tahrik, bor/hidrojen yakıtlar), siber ve elektronik harp (kuantum şifreleme, yapay zekâ destekli otonom savunma) ve deniz gücü (otonom suüstü/sualtı filoları, “Mavi Vatan 2.0”). Türkiye’nin en büyük rekabet avantajı, Ar-Ge verimliliği ve maliyet etkinliği ile farklı ülkelerin teknolojilerini (ABD, Avrupa, Rusya, Çin) kendi bünyesinde sentezleme kabiliyetidir.

    Kuvvet Yapıları ve İnsan-Makine Entegrasyonu

    ABD, 2040 ordusunu, insansız sistemlerin insanlı birliklerle eşit veya daha fazla olduğu, ancak insanın karar mekanizmasındaki merkezi rolünü koruduğu bir yapı olarak tasarlamaktadır. ABD Ordusu’nun 2040 hava ve füze savunma stratejisi, birliklerin araziye dağıtılmış, uyarlanabilir oluşumlar halinde hava ve füze üstünlüğü yaratabileceği bir yapı öngörmektedir. Kara birliklerinde, “insanlı-insansız ekip” (MUM-T) yapısı standart hale gelecektir. Deniz kuvvetlerinde, insansız suüstü ve sualtı araçları filoların ayrılmaz bir parçası olacak, ancak uçak gemileri ve amfibi gemiler insanlı olarak kalacaktır. ABD, ayrıca “yorgun asker” sorununu ortadan kaldırmak için yapay zekâ destekli karar destek sistemlerine büyük yatırım yapmaktadır.

    Çin, insan-makine entegrasyonunda en radikal değişimi hedefleyen ülke konumundadır. PLA’nın 2040 yapısında, “robot kurtları” olarak adlandırılan otonom kara sistemleri, kara muharebelerinin ana belirleyicisi olacaktır. Çin’in Zafer Günü geçit töreninde sergilenen otonom araçlar, bu vizyonun bir önizlemesidir. Çin ordusunun temel yapı taşı, sürü teknolojisiyle hareket eden binlerce küçük otonom sistem olacaktır. İnsanlı platformlar, sayıca azalmakla birlikte, stratejik komuta ve nükleer caydırıcılık rollerinde varlığını sürdürecektir. Çin ayrıca, insansız hava araçlarının insanlı savaş uçaklarıyla eşleştiği “loyal wingman” (sadık yardımcı) konseptini operasyonel hale getirmiştir. Bu sayede, bir insanlı savaş uçağı 5-6 insansız yardımcı ile görev yapabilmektedir.

    Rusya’nın kuvvet yapısı, ABD ve Çin’in aksine, insansız sistemlerde daha geride olmakla birlikte, mevcut insanlı kuvvetlerini modernize etmeye odaklanmıştır. Ukrayna savaşı, Rusya’nın topçu gücünün ve elektronik harp yeteneklerinin önemini göstermiş, ancak lojistik, komuta kontrol ve insansız hava araçları alanındaki zafiyetlerini de ortaya çıkarmıştır. Rusya’nın 2040 kuvvet yapısı, daha küçük, daha profesyonel, daha yüksek teknoloji donanımlı bir orduya doğru evrilecektir. Özellikle, nükleer triyadın modernizasyonu (Borei ve Yasen sınıfı denizaltılar, Sarmat kıtalararası balistik füzesi, Avangard HGV) en yüksek önceliğe sahiptir. Rusya ayrıca, konvansiyonel kuvvetlerinde insansız sistem sayısını artırmak için yoğun çaba harcamakta, ancak mikroelektronik alanındaki yaptırımlar nedeniyle bu konuda zorlanmaktadır. Rus doktrini, sayısal azlığını kalite ve ateş gücü ile telafi etmeyi hedeflemektedir.

    Türkiye’nin kuvvet yapısı ise daha önce detaylandırıldığı gibi, tam otonom zırhlı birlikler, insanlı-insansız karma yapılar ve modüler robotik birlikler üzerine kurulacaktır. Türkiye’nin en büyük avantajı, mevcut insanlı sistemlerini aşamalı olarak otonomlaştırabilecek bir altyapıya sahip olmasıdır. ALTAY tankının otonom varyantı, KIZILELMA ve ANKA-3 gibi jet motorlu insansız savaş uçakları, bu yapının temelini oluşturmaktadır. Türkiye, ABD, Çin ve Rusya’nın aksine, insanlı platformları tamamen terk etmeyi değil, onları komuta ve stratejik vuruş rolleriyle sınırlı tutmayı hedeflemektedir. Özellikle deniz kuvvetlerinde, TCG ANADOLU gibi insanlı gemiler, insansız hava ve deniz araçlarından oluşan filoların komuta merkezi olarak görev yapacaktır. Türkiye’nin kuvvet yapısı, “çok küçük, çok yetenekli” (small but hyper-capable) bir orta güç modelini yansıtmaktadır.

    Uzay, Siber ve Hipersonik Silahlar

    Uzay alanında, ABD en gelişmiş ve kapsamlı altyapıya sahiptir. ABD Uzay Kuvvetleri, 2040 yılına kadar tamamen operasyonel hale gelerek, uydu takımyıldızı yönetimi, hipersonik tehdit izleme ve yörünge tabanlı veri röle sistemlerinde belirleyici olacaktır. ABD’nin ulusal güvenlik uzay lansmanları, ticari ortaklıklar ve yörüngede yakıt ikmali gibi ileri yeteneklerle desteklenmektedir. Çin, bu alanda hızla ABD’yi yakalamakta, kendi uzay istasyonunu (Tiangong) işletmekte ve gelişmiş anti-uydu (ASAT) silahları geliştirmektedir. Çin ayrıca, yer tabanlı lazer sistemleriyle düşman uydularını kör etme yeteneği üzerinde çalışmaktadır. Rusya ise, Sovyet mirası üzerine inşa ettiği uzay yeteneklerini modernize etmekte, yeni nesil uzay tabanlı erken uyarı sistemleri (EKS Kupol) ve nükleer enerji tahrikli uzay araçları geliştirmektedir. Rusya’nın ASAT yetenekleri (doğrudan yükselişli, eş yörüngeli) 2021’de kendi uydusunu vurarak kanıtlanmıştır. Türkiye ise daha yeni, ancak stratejik hedefleri yüksek bir uzay programı başlatmıştır. 2040 yılına kadar tam bağımsız bir uzay takımyıldızı ve yörünge tabanlı gözetleme ağı kurmayı hedeflemektedir.

    Siber alanda, dört ülke de yapay zekâ destekli otonom savunma ve saldırı sistemlerine büyük yatırım yapmaktadır. ABD ve Çin, kuantum şifreleme ve kuantum sonrası kriptografi konularında yarışırken, Rusya da bu alanda devlet destekli siber suç ve casusluk yetenekleriyle bilinmektedir. Rus siber stratejisi, “aktif önleme” olarak adlandırılan, düşmanın siber altyapısına sızma ve onu bozma yeteneklerine dayanmaktadır. Ukrayna savaşı öncesinde ve sırasında Rusya’nın siber saldırıları (Viasat olayı, NotPetya’nın varyantları) bu yeteneklerin somut örnekleridir. Türkiye ise TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde kuantum güvenli iletişim protokolleri geliştirmekte, ulusal siber güvenlik stratejisini kritik altyapıların korunması üzerine inşa etmektedir. Türkiye ayrıca, İHA’larının veri bağlarını siber saldırılara karşı şifreleme ve frekans atlama teknikleriyle korumaktadır.

    Hipersonik silahlar alanında, Rusya ve Çin’in şu an için bir üstünlüğü olduğu kabul edilmektedir. Rusya’nın Avangard HGV’si (27 Mach, manevra kabiliyetli), ABD’nin mevcut füze savunma sistemlerini aşabilmektedir. Rusya ayrıca Kinzhal (hava fırlatmalı hipersonik füze) ve Zircon (deniz fırlatmalı) sistemlerini Ukrayna’da operasyonel olarak kullanmıştır. Çin’in DF-17 HGV’si de benzer şekilde, geleneksel balistik füze yörüngelerinden saparak savunmayı zorlaştırmaktadır. ABD, bu alandaki farkı kapatmak için yoğun bir Ar-Ge programı yürütmekte, HACM ve LRHW projeleriyle 2020’lerin sonunda ilk operasyonel yeteneklere ulaşmayı hedeflemektedir. Türkiye ise TÜBİTAK SAGE ve ROKETSAN işbirliğinde scramjet motorlu hipersonik füze geliştirme çalışmalarını 2030’lu yılların başında tamamlamayı hedeflemektedir. Türkiye’nin bu alandaki en büyük avantajı, ramjet teknolojisinde kazandığı deneyimi (TRG-122/230 süpersonik füzeler) scramjet’e uyarlayabilme potansiyelidir. Ancak, Rusya ve Çin’de olduğu gibi bir hipersonik süzülen araç (HGV) geliştirme planı henüz açıklanmamıştır.

    Türkiye’nin Karşılaştırmalı Üstünlükleri ve Zafiyetleri

    Türkiye’nin en büyük üstünlüğü, hızlı, çevik ve maliyet etkin bir şekilde yüksek teknoloji ürünü geliştirebilmesidir. İnsansız hava araçlarındaki başarısı, Türkiye’nin özgün ve yenilikçi bir Ar-Ge modeli oluşturduğunun en önemli göstergesidir. Bu model, kısıtlı kaynaklarla büyük atılımlar yapılabileceğini kanıtlamıştır. İkinci büyük avantajı, coğrafi ve jeopolitik konumudur. Türkiye, üç kıtanın kesişme noktasında, enerji koridorlarının ve küresel ticaret yollarının merkezinde yer almaktadır. Üçüncü avantajı, sahadaki operasyonel deneyimidir. Suriye, Libya, Karabağ ve Ukrayna’daki çatışmalarda test edilmiş sistemler, Türkiye’nin savaş ortamında kanıtlanmış yeteneklere sahip olduğunu göstermektedir. Dördüncü avantajı, hibrit diplomasi kabiliyetidir: Türkiye, hem ABD/AB ile hem de Rusya ile güvenlik işbirliği yapabilen (zaman zaman gerilimler yaşasa da) ender ülkelerden biridir. Bu sayede, kriz anlarında manevra kabiliyeti yüksektir.

    Türkiye’nin en zayıf yönü ise, ABD, Çin ve Rusya’nın aksine, kendi başına küresel bir güç olmayışı ve nükleer silahlardan arındırılmış (NPT tarafı) bir ülke olmasıdır. Bu, özellikle Rusya gibi nükleer caydırıcılığa sahip bir aktör karşısında stratejik bir zaaf oluşturmaktadır. Diğer zafiyetleri arasında, kritik teknolojilerde (mikroişlemciler, bazı kompozit malzemeler, yüksek itkili motorlar) dışa bağımlılık, hipersonik ve uzay teknolojilerinde ABD, Çin ve Rusya’ya göre önemli bir gecikme yaşaması ve savunma bütçesinin bu üç ülkeyle yarışamayacak düzeyde olması sayılabilir. Ayrıca, Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığı, uzun süreli bir çatışma durumunda lojistik kırılganlık yaratmaktadır. Buna karşılık, Rusya’nın nükleer üçlüsü, Çin’in kitlesel üretim kapasitesi ve ABD’nin teknolojik derinliği karşısında Türkiye’nin rekabet etmesi beklenmemelidir; ancak Türkiye, niş alanlarda (insansız sistemler, otonom sürüler, bor bazlı enerji) bu büyük güçlere rakip olabilecek potansiyele sahiptir.

    Rusya ile Stratejik Rekabet ve İşbirliği Çerçevesinde Türkiye’nin Konumu

    Türkiye ile Rusya arasındaki ilişki, 2040 perspektifinde karmaşık bir rekabet-işbirliği denklemine sahiptir. Ukrayna savaşı, Türkiye’nin Karadeniz’deki güvenlik dinamiklerini doğrudan etkilemiş, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini bir kez daha göstermiştir. Türkiye, Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığına karşı kendi deniz gücünü (MİLGEM, TF-2000, MİLDEN, insansız deniz araçları) güçlendirmekte, aynı zamanda Ukrayna’ya Bayraktar TB2 gibi sistemlerle destek vermektedir. Öte yandan, Türkiye, Rusya ile enerji (Akkuyu Nükleer Santrali, Türk Akımı doğalgaz hattı) ve savunma sanayi (S-400 anlaşması) alanlarında stratejik işbirlikleri yürütmektedir. 2040’a kadar, Türkiye’nin Rusya ile ilişkisinin, “çatışma kaçınılmaz değil, ancak işbirliği de sınırlı” bir çerçevede ilerlemesi beklenmektedir.

    Rusya’nın 2040 askeri yetenekleri karşısında Türkiye’nin en önemli açmazı, nükleer caydırıcılık eksikliğidir. Rusya, konvansiyonel alanda dezavantaja düştüğünde nükleer silah kullanma eşiğini düşük tutmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin Rusya ile doğrudan bir konvansiyonel çatışmaya girmesi son derece risklidir. Türkiye’nin bu tehdide karşı geliştirebileceği en etkili savunma, (1) konvansiyonel caydırıcılığını (özellikle insansız sistemler ve hipersonik füzelerle) o kadar güçlü hale getirmek ki, Rusya’nın nükleer seçeneğe başvurmadan önce iki kez düşünmesini sağlamak; (2) Rusya’yı bölgeden izole edecek bir ittifak ağı (Karadeniz’de Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ile işbirliği; Kafkasya’da Gürcistan, Azerbaycan ile koordinasyon) oluşturmak; (3) Rus enerji ve ticaret bağımlılığını azaltmak için alternatif koridorlar (Irak-Körfez, Doğu Akdeniz) geliştirmektir.

    Öte yandan, Türkiye’nin Rusya karşısında insansız sistemlerde önemli bir üstünlüğü bulunmaktadır. Ukrayna savaşı, Rus İHA’larının (Orlan-10, Lancet gibi) yetersiz kaldığını, buna karşılık Türk Bayraktar TB2’nin etkili olduğunu göstermiştir. Türkiye’nin KIZILELMA, ANKA-3, AKINCI gibi jet motorlu, yüksek irtifa, uzun havada kalış süreli platformları, Rus hava savunma sistemlerine (S-400, S-300, Pantsir) karşı bir tehdit oluşturabilecek kapasitededir. Ayrıca, Türkiye’nin geliştirdiği elektronik harp sistemleri (KORAL, REDET-2) ve sürü dron teknolojileri (KARGU, ALPAGU), Rus A2/AD şemsiyesini delmek için kullanılabilir. Rusya ise buna karşılık, elektronik harp ile Türk İHA’larının veri bağlarını kesmeye, hipersonik füzelerle Türkiye’nin kritik altyapılarını hedef almaya ve nükleer tehdit ile psikolojik caydırıcılık yaratmaya çalışacaktır.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin Rusya ile olan stratejik dengesinde en kritik faktör, (1) insansız ve otonom sistemlerdeki teknolojik üstünlüğünü koruması ve ölçeklendirmesi, (2) NATO ve Batı ittifakıyla olan bağlarını (gerilimlere rağmen) sürdürmesi, (3) Karadeniz’de deniz gücünü (MİLDEN, insansız sualtı araçları, denizaltı karşıtı harp yetenekleri) artırması ve (4) enerji bağımlılığını azaltarak stratejik otonomisini güçlendirmesidir. Türkiye’nin asla Rusya ile doğrudan bir savaşı tetiklememesi, ancak Rusya’nın Türkiye’nin hayati çıkarlarını tehdit etmesi durumunda (örneğin, Karadeniz’de abluka, Suriye’de Türk askerine saldırı) asimetrik ve yıkıcı bir yanıt vermeye hazır olması gerekmektedir.

    Stratejik Çıkarımlar ve Türkiye için Hibrit Model Önerisi

    Türkiye’nin 2040 savunma mimarisi için en optimal model, ABD’nin veri merkezli JADC2 konsepti, Çin’in otonom sistemlerdeki “akıllılaşma” paradigması ve Rusya’nın asimetrik caydırıcılık yaklaşımının sentezidir. Bu hibrit modelin temel parametreleri şunlar olmalıdır: Birincisi, veri üstünlüğü ve yapay zekâ: ABD gibi, tüm platformları tek bir “Ulusal Savaş Bulutu”nda birleştiren, yapay zekâ destekli bir komuta kontrol altyapısı kurulmalıdır. Bu yapı, müttefik sistemleriyle (ABD, Avrupa) de veri paylaşımına açık, ancak bağımsız operasyon yapabilmelidir. İkincisi, otonom sistemlerde Çin modeli uyarlaması: Çin gibi, kara ve deniz otonom sistemlerinde “sürü” teknolojilerine ve insan-makine entegrasyonuna öncelik verilmelidir. Ancak, bu otonom sistemlerin karar mekanizmasında insan kontrolü mutlaka bulunmalıdır (insan-döngüde-onaylı model). Üçüncüsü, asimetrik caydırıcılık: Rusya’dan esinlenerek, nükleer silah kullanmadan rakibe kabul edilemez hasar verebilecek hipersonik füze envanteri oluşturulmalı ve mevcut insansız sistemlerin sayısı ve çeşitliliği artırılarak “binlerce güdümlü mermi” kapasitesine ulaşılmalıdır.

    Dördüncüsü, uzay bağımsızlığı: ABD, Çin ve Rusya’nın örneğinde olduğu gibi, uzay tabanlı gözetleme, erken uyarı ve iletişim sistemlerine yatırım artırılmalıdır. Türkiye, en kısa sürede kendi uydu takımyıldızını tamamlamalı ve hipersonik füze takibi için gerekli sensör ağını kurmalıdır. Beşincisi, enerji ve itki sistemlerinde öncülük: Bor ve hidrojen gibi yeni nesil yakıtların savunma sanayinde kullanımına yönelik Ar-Ge çalışmaları hızlandırılmalıdır. Türkiye, bu alandaki doğal kaynak avantajını (bor) stratejik bir kabiliyete dönüştürebilir. Altıncısı, çok yönlü ittifak yönetimi: Türkiye, ABD liderliğindeki Batı ittifakı ile Rusya arasında denge kurmayı sürdürmeli, aynı zamanda Çin ile teknoloji transferi ve ticaret alanlarında işbirliğini artırmalıdır. “Stratejik otonomi” hedefi, hiçbir güç blokuna tamamen bağımlı olmamayı gerektirir.

    Ayrıca, Türkiye’nin hipersonik silah geliştirme programına öncelik vermesi, mevcut insansız sistemlerin otonomi seviyesini kademeli olarak artırması ve siber güvenlik alanında kuantum teknolojilerine yatırım yapması gerekmektedir. Savunma bütçesinin sınırlı olması nedeniyle, Türkiye’nin “her şeyi kendin yap” yaklaşımından ziyade, belirli niş alanlarda (insansız sistemler, bor yakıtları, otonom sürüler, hassas güdüm kitleri) uzmanlaşarak küresel savunma pazarında rekabet avantajı yaratması daha akılcı olacaktır. Bu niş uzmanlık alanları, aynı zamanda Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ve Çin nezdinde vazgeçilmez bir ortak olarak konumlanmasını sağlayacaktır. 2040’ta Türkiye, “büyük güçler arasında bir köprü değil, kendi bağımsız rotasını çizen bir orta güç” olarak tanımlanabilir.

    Sonuç: Dört Kutuplu Dünyada Türkiye’nin Bağımsız Yolu

    2040 yılına gelindiğinde, ABD, Çin ve Rusya arasındaki stratejik rekabetin daha da derinleştiği, çok kutuplu bir küresel güvenlik ortamı öngörülmektedir. ABD’nin JADC2 yaklaşımı ve ittifak ağlarına dayalı “veri üstünlüğü” modeli, Çin’in devlet merkezli “akıllılaşma” modeli ve Rusya’nın nükleer ağırlıklı “asimetrik caydırıcılık” modeli, dünya savunma teknolojilerinin üç ana kutbunu oluşturacaktır. Bu üç büyük gücün arasında, Türkiye’nin kendine özgü hibrit modeli, bağımsız, çevik ve yenilikçi bir orta güç savunma paradigması olarak dikkat çekecektir. Türkiye’nin ne ABD’nin küresel angajman modeline, ne Çin’in otoriter teknolojik devlet modeline, ne de Rusya’nın nükleer ağırlıklı tehdit modeline tamamen uyum sağlaması beklenmemektedir; bunun yerine, kendi jeopolitik gerçeklerine ve teknolojik kapasitesine uygun, esnek ve adaptif bir yol izleyecektir.

    Türkiye’nin 2040 savunma mimarisi, klasik anlamda “ordu” kavramının çok ötesine geçmekte; yapay zekâ destekli, çok alanlı, otonom ve veri merkezli bir “ulusal savaş ağı”nı işaret etmektedir. Bu bağlamda en kritik dönüşüm alanları; insansız sistemlerin ölçeklenmesi ve otonomlaştırılması (Rusya’nın aksine, bu alanda lider olmak), uzay tabanlı gözetleme ve erken uyarı ağlarının kurulması (Çin ve ABD’yi yakalamak), yapay zekâ destekli komuta kontrol sistemlerinin geliştirilmesi, hipersonik füze teknolojilerinin olgunlaştırılması (Rusya ve Çin’in mevcut üstünlüğüne karşı bir denge unsuru) ve enerji ile itki sistemlerinde yeni nesil yakıtlara (bor, hidrojen) geçiş olarak sıralanmaktadır. Bu hedeflere ulaşabilen bir Türkiye, 2040 yılında sadece kendi bölgesinde (Doğu Akdeniz, Karadeniz, Orta Doğu) değil, küresel ölçekte de caydırıcılığı yüksek, teknolojik olarak bağımsız ve stratejik olarak esnek bir güç olarak varlığını sürdürebilecektir. Rusya ile ilişkilerde ise, “çatışmasız rekabet” ve “sınırlı işbirliği” dengesi, en olası senaryo olarak görünmektedir.

    Kaynakça

    · ABD Savunma Bakanlığı. (2022). Joint All-Domain Command and Control (JADC2) Strateji Özeti.
    · ABD Ordusu. (2025). Air and Missile Defense Strategy 2040.
    · Beyaz Saray. (2021). Interim National Security Strategic Guidance.
    · Georgetown Üniversitesi, Güvenlik ve Gelişen Teknolojiler Merkezi (CSET). (2026). Çin’in Yapay Zeka Cephaneliği: Halk Kurtuluş Ordusu’nun Teknoloji Stratejisi.
    · Kılıç, M. (2025). Stratejik Yeniden Konumlanma ve Askerî-Teknolojik Dönüşüm.
    · Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı. (2024). Rusya Federasyonu’nun Nükleer Caydırıcılık Alanında Devlet Politikasının Temelleri.
    · Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı. (2025). Hipersonik ve Asimetrik Yetenekler Raporu.
    · Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (Türkiye). (2025). Stratejik Plan.
    · Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI). (2024). 2024 Yılı Dünya Askeri Harcamaları Raporu.
    · TÜBİTAK SAGE. (2036). Gelecek Vizyonu Raporu.
    · T.C. Millî Savunma Bakanlığı. (2039). Milli Savunma Stratejisi 2040 Vizyon Belgesi.

  • 2040 Türkiye Savunma Mimarisi Senaryosu: Çok Alanlı (Multi-Domain) Entegre Ulusal Güç Modeli

    2040 Türkiye Savunma Mimarisi Senaryosu: Çok Alanlı (Multi-Domain) Entegre Ulusal Güç Modeli

    Stratejik Çerçeve: 2040 Güvenlik Ortamı

    2040 küresel güvenlik ortamının en belirleyici özelliği, otonom savaş sistemlerinin muharebe alanının ana aktörleri haline gelmesidir. İnsansız kara, hava ve deniz platformları, klasik insanlı birliklerin yerini büyük ölçüde almış; sürü zekası (swarm intelligence) sayesinde binlerce küçük otonom sistem eşgüdüm içinde hareket edebilmektedir. Bu dönüşüm, geleneksel kuvvet dengesi kavramlarını kökten değiştirmiş, büyük ordulara sahip olmak yerine yüksek derecede otonom, hızlı karar alabilen ve adaptif sistemlere sahip olmayı stratejik üstünlük koşulu haline getirmiştir.

    Uzay tabanlı operasyonlar 2040 itibarıyla tamamen normalleşmiş, uydu ağları sadece istihbarat ve iletişim sağlamakla kalmayıp doğrudan operasyonel savaş unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştır. Alçak yörünge (LEO) takımyıldızları, hipersonik füzelerin anlık takibi, küresel konumlandırma ve lazer iletişim ağlarının omurgasını oluşturmaktadır. Yörünge tabanlı silah sistemleri henüz uluslararası antlaşmalarla sınırlandırılmış olsa da, uzay araçlarını devre dışı bırakabilen elektronik harp sistemleri ve otonom yörünge servis araçları, uzayı caydırıcılığın yeni alanına dönüştürmüştür.

    Yapay zekâ merkezli komuta sistemleri, insan karar verici rolünü stratejik seviyeye çekmiş, taktik düzeydeki tüm kararların neredeyse tamamını otonom veya yarı-otonom algoritmalar tarafından optimize edilmektedir. İnsan komutanlar artık sadece savaşın başlatılması, sonlandırılması ve etik sınırların belirlenmesi gibi makro kararları almakta; muharebe anındaki hedef seçimi, angajman kurallarına bağlı otonom hareket ve birlikler arası koordinasyon ise yapay zekâ tarafından yürütülmektedir. Bu yapı, tepki sürelerini milisaniyelere indirirken, insan hatalarını neredeyse sıfırlamıştır.

    Kara Kuvvetleri 2040: Otonom Kara Hâkimiyeti

    Türkiye Kara Kuvvetleri’nin 2040 yapısında, tam otonom zırhlı birlikler en önemli vurucu gücü oluşturmaktadır. Bu birlikler, insanlı kumanda araçlarından bağımsız olarak görev yapabilen ana muharebe tanklarından ziyade, hafif zırhlı, yüksek manevra kabiliyetine sahip robotik sistemlerden oluşmaktadır. Her bir otonom platform, çevresindeki diğer platformlarla sürekli veri paylaşan, sürü halinde koordineli ateş ve manevra yapabilen bir ağ düğümüdür. İnsanlı- insansız karma (manned-unmanned teaming) yapılar ise sadece özel harekât, komuta kontrol ve stratejik hedeflerin imhası gibi kritik görevlerde kullanılmakta, bu görevlerde insan askerler birer “sürü yöneticisi” olarak robotik birimleri yönlendirmektedir.

    Modüler robotik birlikler, görev türüne göre saniyeler içinde yeniden yapılandırılabilen platformlardan oluşmaktadır. Bir keşif birliği, dakikalar içinde lojistik destek veya muharebe birliğine dönüşebilmekte; eklenen modüller sayesinde mayın temizleme, kimyasal algılama veya tahkimat inşa etme gibi çok farklı görevleri yerine getirebilmektedir. Bu esneklik, klasik orduların ağır lojistik yükünü ortadan kaldırmış, bir birliğin aynı platformlar üzerinden çoklu görevler yapabilmesini sağlamıştır.

    AI destekli taktik karar sistemleri ve otonom lojistik konvoylar, kara harekâtının sürekliliğini garanti altına alan iki ana unsurdur. Lojistik konvoyların tamamen otonom hale gelmesi, ikmal hatlarına yönelik pusu ve sabotaj tehditlerini büyük ölçüde ortadan kaldırmış, malzeme ve mühimmatın cephe gerisine kesintisiz ulaşmasını sağlamıştır. Sürü dron destekli kara harekâtı ise, yer birliklerinin üzerinde sürekli hareket halinde bulunan küçük insansız hava araçları sayesinde, her an düşman hedeflerine karşı anlık ateş desteği alabilmesini mümkün kılmış, klasik “cephe hattı” kavramının tamamen ortadan kalkmasına yol açmıştır.

    Hava Kuvvetleri 2040: Sürü ve Görünmezlik Çağı

    2040 Türkiye Hava Kuvvetleri’nde insansız hava hakimiyeti, jet motorlu 6. nesil insansız savaş uçakları üzerinden sağlanmaktadır. Bu platformlar, insanlı 5. nesil uçaklarla karşılaştırılabilecek hız, manevra ve yük taşıma kapasitesine sahip olmakla birlikte, hiçbir insan yaşamını riske atmadan en tehlikeli görevleri yerine getirebilmektedir. Gelişmiş gizlilik teknolojileri (düşük gözlemlenebilirlik) ve elektronik harp sistemleri ile donatılan bu insansız savaş uçakları, düşman hava savunma sistemlerinin derinliklerine sızabilmekte ve stratejik hedefleri imha edebilmektedir.

    Otonom hava sürüleri (swarm UAV), tek bir operatör tarafından yönetilen yüzlerce küçük insansız hava aracından oluşmakta ve düşman hava savunma sistemlerini doyurma, elektronik harp yürütme ve hassas vuruş yapma gibi çoklu görevleri eşzamanlı olarak icra edebilmektedir. Bu sürülerin en önemli özelliği, merkezi bir komuta olmaksızın kendi aralarında koordinasyon sağlayabilmeleri; bir platform düşürüldüğünde diğerlerinin anında görevi yeniden dağıtabilmeleridir. Elektronik harp dron ağları ise düşman iletişim ve radar sistemlerini sürekli olarak analiz eden, tespit anında karıştırma veya aldatma sinyalleri üretebilen özel görev platformlarıdır.

    İnsanlı platformlar 2040 hava savaşında artık doğrudan angajman için değil, yalnızca komuta, koordinasyon ve stratejik vurucu platform olarak görev yapmaktadır. İnsanlı uçaklar, bir harekât tiyatrosundaki tüm insansız sistemlerin eşgüdümünü sağlayan “havada komuta merkezi” işlevi görmekte, stratejik hedeflere yönelik nükleer olmayan ağır vuruş kapasitesini elinde bulundurmaktadır. Hava sahası kontrolünün klasik “platform” ile değil, “veri üstünlüğü” ile sağlandığı bu yeni ortamda, düşmandan daha hızlı veri işleyebilmek ve daha geniş sensör ağına sahip olmak, hava muharebesinin kazananını belirleyen tek faktör haline gelmiştir.

    Deniz Kuvvetleri 2040: Mavi Vatan 2.0

    Türk Deniz Kuvvetleri, 2040 yılına gelindiğinde üç ana unsur üzerinden yeniden yapılandırılmıştır: insanlı ana savaş gemileri, otonom suüstü/sualtı filoları ve denizaltı drone sürüleri. İnsanlı gemiler, amiral gemisi ve filo komuta merkezi işlevini üstlenirken, ana vurucu gücü oluşturan unsurların tamamına yakını insansız platformlardan meydana gelmektedir. Bu yapı sayesinde, bir filonun toplam personel ihtiyacı %80 oranında azalmış, insansız platformların gece-gündüz aralıksız görev yapabilmesi sayesinde operasyonel kullanılabilirlik oranı yüzde 95’in üzerine çıkmıştır.

    Sessiz elektrikli ve hibrit tahrik sistemleri, Türk Deniz Kuvvetleri’nin insansız gemilerini neredeyse tespit edilemez hale getirmiştir. Dizel-elektrik ve yakıt pili teknolojilerinin birleşimi, küçük insansız suüstü araçlarına 15 gün boyunca sessiz devriye kabiliyeti kazandırmış, denizaltı drone sürüleri ise düşman denizaltılarını pasif akustik ağlarla tespit edip otonom torpidolarla angaje edebilmektedir. Yapay zekâ destekli denizaltı avcılığı, insan operatörlerin yüzlerce hidrofon verisini anlamlandırmasını gereksiz kılmış, algoritmalar düşman denizaltılarını tespit anında sınıflandırıp hedef verilerini otonom avcı platformlara iletebilmektedir.

    Otonom mayın ve karşı-mayın sistemleri, Türk Deniz Kuvvetleri’nin kıyı savunması ve liman güvenliğindeki en önemli yeniliklerindendir. İnsansız mayın tarama araçları, yapay zekâ sayesinde mayın tarlalarını haritalamakta ve sınıflandırmakta, ardından otonom imha araçları mayınları tek tek etkisiz hale getirebilmektedir. Deniz hâkimiyetinin artık “donanma büyüklüğü” ile değil, “algı-karar-etki ağının sürekliliği” ile ölçüldüğü bu yeni dönemde, Türkiye’nin doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki varlığı, klasik gemi sayılarından çok bu insansız ağların yoğunluğu ve dayanıklılığı ile tanımlanmaktadır.

    Uzay Kuvvetleri 2040: Yörünge Merkezli Güvenlik

    Türkiye, 2040 yılı itibarıyla müstakil bir Uzay Kuvvetleri Komutanlığı yapısına sahip olmuştur. Bu komutanlığın temel görevleri arasında uydu takımyıldızı yönetimi, erken uyarı sistemleri, hipersonik tehdit izleme ve yörünge tabanlı veri röle sistemleri yer almaktadır. Alçak dünya yörüngesinde (LEO) konuşlandırılmış yüzlerce mikro uydudan oluşan takımyıldız, Türkiye’nin coğrafyası ve çevresindeki denizler üzerinde kesintisiz görüntüleme ve sinyal istihbaratı sağlamakta, herhangi bir noktaya 5 dakikadan kısa sürede yeniden ziyaret edebilmektedir.

    Hipersonik tehdit izleme sistemi, düşman kıtalararası balistik füzelerinin veya hipersonik glider’ların fırlatılmasından saniyeler sonra yörüngedeki kızılötesi sensörler tarafından tespit edilmesini ve güzergâh tahminlerinin yapılarak karadaki ve denizdeki hava savunma sistemlerine otomatik olarak iletilmesini sağlamaktadır. Orta yörünge (MEO) uyduları üzerinden çalışan lazer iletişim ağları, yer istasyonlarına bağımlılığı ortadan kaldırmış, hareket halindeki gemiler ve uçaklarla saniyede gigabit seviyesinde veri alışverişi mümkün hale gelmiştir.

    Otonom yörünge bakım araçları, takımyıldızdaki uyduların ömrünü uzatan en kritik teknolojidir. Bu araçlar, yakıtı biten veya kısmen arızalanan uydulara yaklaşarak yakıt ikmali yapabilmekte, basit onarımları gerçekleştirebilmekte veya görev süresi dolan uyduları kontrollü olarak atmosfere sürükleyebilmektedir. Bu sayede Türkiye, uzaydaki varlığını klasik fırlatma maliyetlerinden çok daha düşük bir işletme bütçesiyle sürdürebilmekte, bir uydunun teknik ömrünü 3-4 kat uzatabilmektedir.

    Siber ve Elektronik Harp Alanı

    2040 yılına gelindiğinde savaşların yaklaşık yüzde 70’inin fiziksel değil dijital ortamda başladığı kabul edilen bir olgudur. Türkiye’nin siber savunma mimarisinin merkezinde, AI destekli dinamik siber savunma duvarları bulunmaktadır. Bu sistemler, ağ trafiğini gerçek zamanlı olarak analiz eden, anormal hareketleri tespit ettiği anda otomatik olarak karşı önlemler üreten ve saldırı kaynağını kısa sürede izole edebilen yapay zekâ modelleridir. Kuantum şifreleme sistemleri ise, özellikle komuta kontrol verileri ve stratejik iletişim için kullanılmakta, teorik olarak kırılması imkânsız kabul edilen kuantum anahtar dağıtımı (QKD) sayesinde düşman dinlemelerine karşı mutlak güvenlik sağlanmaktadır.

    Otonom saldırı-savunma algoritmaları, siber savaşı insan müdahalesinden büyük ölçüde bağımsız hale getirmiştir. Bir düşman siber saldırısı tespit edildiğinde, savunma algoritmaları saldırının türünü ve amacını analiz etmekte, misilleme veya etkisizleştirme seçeneklerini otomatik olarak değerlendirip onay bekletmeden uygulayabilmektedir. Bu sistemler aynı zamanda sürekli olarak düşman ağlarında keşif yapmakta, zafiyet tespit ettiğinde derhal insan komutanlara eylem seçenekleri sunmaktadır.

    Elektronik harp alanında, en dikkat çekici gelişme, yapay zekâ destekli spektrum hakimiyeti sistemleridir. Bu sistemler, düşman iletişim ve radar frekanslarını anlık olarak tarayıp analiz etmekte, en etkili karıştırma veya aldatma sinyalini otomatik olarak üretmekte ve en uygun frekansı seçebilmektedir. Aynı anda birden fazla düşman sistemini farklı tekniklerle bastırabilen bu platformlar, hava, kara, deniz ve uzay unsurlarına entegre edilmiş durumdadır. Elektronik harp artık sadece engelleme değil, aynı zamanda düşman ağlarına sızarak yanlış veri enjekte etme, komuta kademesini yanıltma ve otonom sistemlerin algılarını bozma yeteneklerini de kapsamaktadır.

    Enerji ve İtki Sistemleri: 2040 Dönüşümü

    2040 Türkiye savunma mimarisinde enerji ve itki sistemleri, klasik fosil yakıtlardan tamamen farklı bir yapıya evrilmiştir. Tam elektrikli insansız kara araçları, sessiz hareket kabiliyetleri ve düşük termal izleri sayesinde keşif ve gözetleme görevlerinde vazgeçilmez hale gelmiştir. Gelişmiş batarya teknolojileri ve enerji yoğunluğu yüksek süperkapasitörler, bu araçlara 48 saate varan görev süresi kazandırmış, yeniden şarj işlemi ise taşınabilir güneş panelleri veya mobil şarj istasyonları ile lojistik zincire entegre edilmiştir. Sessiz deniz platformları ise elektrikli tahrik sayesinde akustik izlerini minimuma indirmiş, düşman denizaltılarının pasif sonarları tarafından tespit edilme riskini neredeyse ortadan kaldırmıştır.

    Hibrit sistemler, özellikle havacılık alanında jet motoru ile elektrik motorunun birleşiminden oluşan yeni bir itki sınıfı yaratmıştır. Jet motoru, yüksek hız ve irtifa gerektiren görev evrelerinde devreye girerken, elektrik motoru sessiz seyir, loiter (dolanma) ve iniş-kalkış evrelerinde kullanılmaktadır. Bu hibrit yapı, insansız hava araçlarının görev süresini %60 oranında artırmış, aynı zamanda termal ve akustik izlerini düşman sensörleri tarafından tespit edilemeyecek seviyelere çekmiştir. Uzun menzilli otonom görev sistemleri, hibrit itki sayesinde binlerce kilometrelik mesafeleri hiçbir ikmal noktasına bağımlı olmadan kat edebilmektedir.

    Yeni nesil yakıtlar arasında en fazla potansiyeli taşıyan hidrojen tabanlı enerji altyapısı, 2040’a gelindiğinde belirli platformlarda operasyonel kullanıma girmiştir. Hidrojen yakıt pilleri, özellikle insansız denizaltılar ve uzun süreli havada kalış gerektiren yüksek irtifa platformları için ideal bir çözüm sunmaktadır. Bor ve metalik yakıt araştırmaları ise hala deneysel aşamada olmakla birlikte, ramjet ve scramjet motorları için umut verici sonuçlar vermektedir. Yüksek enerji yoğunluklu katı hal yakıtları, balistik füze sistemlerinde kullanılarak menzil ve hız performansında sıçrama yaratmış, bazı Türk yapımı füzeler aynı ağırlıkta %40 daha fazla menzil elde etmiştir.

    Komuta ve Kontrol: Ulusal Savaş Bulutu

    2040 mimarisinin merkezinde, Milli Savunma Bulut Sistemi (MSBS) yer almaktadır. Bu sistem, tüm sensörlerin (uydular, İHA’lar, gemiler, radarlar, insanlı keşif birimleri) ürettiği veriyi tek bir veri havuzunda birleştiren, gerçek zamanlı işleyen ve tüm kuvvet komutanlıklarının anlık olarak erişebildiği bir platformdur. MSBS’nin en önemli özelliği, her bir veriyi coğrafi olarak konumlandırarak dijital bir savaş haritası oluşturması ve bu haritanın her bir saniyede otomatik olarak güncellenmesidir. Bir tank birliğinin konumundan bir düşman gemisinin rotasına, bir dost İHA’nın yakıt durumundan bir füze bataryasının mühimmat seviyesine kadar her bilgi, bu bulut üzerinden tüm kuvvetlere dağıtılmaktadır.

    MSBS’nin en kritik bileşeni, AI destekli karar öneri motorudur. Bu motor, mevcut tehdit durumunu analiz eden, dost ve düşman kuvvetlerinin konum ve durum bilgilerini işleyen, ardından komutanlara en uygun angajman planlarını, kuvvet konuşlandırma seçeneklerini ve lojistik optimizasyonları saniyeler içinde sunabilmektedir. Karar öneri motoru aynı zamanda sürekli olarak “eğer-ise” senaryoları çalıştırmakta, farklı olası düşman hamlelerine karşı en iyi yanıtları önceden hesaplayarak harekât planlamasını saatlerden saniyelere indirmektedir. Bu yapı, NATO C4ISR sistemlerinin ötesinde, tam entegre ulusal savaş ağı modeli olarak tasarlanmış ve tüm müttefik sistemlerle veri paylaşımına açık bir altyapıya sahiptir.

    Ulusal Savaş Bulutu aynı zamanda, kuvvetler arasındaki iletişimin kesintiye uğraması durumunda dahi çalışmaya devam edebilen dağıtık bir yapıya sahiptir. Her bir askeri platform (uçak, gemi, kara aracı, İHA) aynı zamanda bulutun bir düğümü olarak çalışabilmekte, merkezi bağlantı kesildiğinde bile yakınındaki diğer platformlarla ad-hoc ağlar kurarak veri paylaşımını sürdürebilmektedir. Bu olağanüstü dayanıklılık, düşmanın elektronik harp veya siber saldırılarla komuta zincirini koparma girişimlerini büyük ölçüde anlamsız hale getirmekte, Türkiye’nin savaş ağını rakiplerine karşı önemli bir avantajlı kılmaktadır.

    Stratejik Sonuç: Türkiye 2040 Savunma Doktrini

    2040 Türkiye savunma mimarisi, üç temel ilkeye dayanmaktadır. Birincisi, dağıtık güç ilkesidir: klasik anlamda “süper silah” veya devasa platformlar yerine, binlerce küçük, otonom ve ağ bağlantılı sistemden oluşan bir yapı öngörülmektedir. Bu yapıda, tek bir platformun imha edilmesi sistemin bütününü çökertmez; aksine, diğer platformlar anında görevi devralır ve savaş ağı kendini yeniden yapılandırır. Dağıtık güç aynı zamanda düşmanın hedef tespitini ve vuruşunu da zorlaştırır, çünkü merkezi bir komuta merkezi, büyük bir üs veya bir uçak gemisi gibi tek bir noktaya bağımlılık asgariye indirilmiştir.

    İkinci ilke, otonomi ilkesidir. İnsansız sistemlerin muharebe alanındaki baskın rolü, sadece platformların kendilerinin otonom olmasından değil, aynı zamanda lojistik, istihbarat, keşif ve karar destek gibi tüm yardımcı fonksiyonların da otonomlaşmasından kaynaklanmaktadır. Otonomi sayesinde, aynı sayıda insan personel ile çok daha geniş bir coğrafyada, çok daha yoğun bir operasyonel tempo yakalanabilmekte, insan faktörüne bağlı yorgunluk, motivasyon ve hata payı gibi değişkenler devre dışı kalmaktadır. Bununla birlikte, stratejik kararlar ve etik sınırlara ilişkin nihai yetki her zaman insan komutanlarda saklı tutulmakta, otonom sistemlere “öldürme kararı” verme yetkisi verilmemektedir.

    Üçüncü ilke, veri üstünlüğü ilkesidir. Fiziksel güçten çok bilgi hâkimiyetinin savaşın kaderini belirlediği bu yeni paradigmada, en kalabalık ordu değil, en iyi ve en hızlı veri işleyen taraf kazanmaktadır. Bu nedenle, 2040 Türkiye savunma bütçesinin en büyük kalemleri artık tanklar veya savaş uçakları değil; uydu takımyıldızları, veri merkezleri, yapay zekâ araştırmaları ve siber güvenlik altyapısıdır. Sonuç olarak, Türkiye’nin 2040 savunma vizyonu klasik “ordu yapısı” yerine “yapay zekâ destekli, çok alanlı, otonom ulusal savaş ağı” modeline evrilmiştir. Bu dönüşümde en kritik faktörler, insansız sistemlerin ölçeklenmesi, uzay tabanlı gözetleme ağları, elektronik ve siber üstünlük ile deniz merkezli jeostratejik güç projeksiyonudur.

    Kaynakça

    Baykar. (2038). 6. Nesil İnsansız Savaş Uçağı Teknik Özellikleri ve Operasyonel Konsept. İstanbul: Baykar Yayınları.

    Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi. (2039). Milli Savunma Bulut Sistemi (MSBS) Mimarisi ve Güvenlik Protokolleri. Ankara.

    Demir, H. & Karakaya, M. (2040). “Yapay Zekâ Destekli Dağıtık Komuta Kontrol Sistemleri: Türkiye Modeli”. Savunma Bilimleri Dergisi, 39(1), 12-45.

    Eti Maden & TÜBİTAK MAM. (2039). Bor Bazlı Yüksek Enerji Yoğunluklu Yakıtların Savunma Sanayinde Kullanımı: 2035-2040 Dönemi Gelişmeleri. Ankara: Eti Maden Yayınları.

    NATO Savunma Koleji. (2038). Müttefik Kuvvet Yapıları 2040: Otonomi ve Veri Çağında İttifak. Roma: NATO Savunma Koleji Yayınları.

    ROKETSAN. (2039). 2040 Füze Teknolojileri Yol Haritası: Hipersonikten Yörünge Altı Sistemlere. Ankara: ROKETSAN Stratejik Planlama Dairesi.

    SSB (Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı). (2039). Milli Uzay ve Savunma Programı: 2035-2040 Hedefleri. Ankara.

    STM Savunma Teknolojileri. (2038). Denizde Otonom Savaş: 2040 Senaryoları ve Türkiye’nin Konumu. Ankara: STM Stratejik Rapor.

    TEI. (2039). Hibrit ve Tam Elektrikli İtki Sistemleri: Havacılık ve Denizcilik Uygulamaları. Eskişehir: TEI Ar-Ge Merkezi.

    Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı. (2040). Mavi Vatan 2040: Otonom Filolar ve İnsansız Deniz Hâkimiyeti. Ankara: Deniz Kuvvetleri Karargâhı.

    Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı. (2039). Sürü ve Veri Üstünlüğü: 2040 Hava Muharebesi Doktrini. Ankara: Hava Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi.

    Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı. (2040). Otonom Kara Hâkimiyeti: 2040 Taktiği ve Teknolojileri. Ankara: Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yayınları.

    Türk Uzay Kuvvetleri Komutanlığı. (2040). Yörünge Güvenliği ve Milli Uzay Caydırıcılığı. Ankara.

    TÜBİTAK BİLGEM. (2040). Kuantum Şifreleme ve Ultra-Güvenli Askeri Haberleşme: 2040 Altyapısı. Gebze: TÜBİTAK Yayınları.

  • İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

    İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

    İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

    Paravan Eylemler, Sandık Masalları ve Gasp Edilen Millet Egemenliği Karşısında Milli Bir Meclis’in Zorunluluğu Üzerine…

    Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun başından beri görevli olduğu düşünülüyor ve söyleniyorsa eğer, yıllar boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun sağ kolu olan Özgür Özel’in de görevli olma ihtimalini göz ardı etmemek, akıl ve vicdan sahibi her yurttaşın sorumluluğudur.

    Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı, mühürsüz anayasa değişikliğinin ve Tayyip Erdoğan’ın 3. kez aday olmasının kabulü, Sadullah Ergin’in adaylığı vb.) iş işten geçtikten sonra sıralanıp sayılıyorsa eğer, Özgür Özel’in yaptıkları tam şu an, iş işten geçmeden sıralanıp sayılmalıdır.

    Unutulmamalıdır ki, geçmişte Kılıçdaroğlu’nun yanlışlarını dile getirenler; Adalet Yürüyüşü, TÜİK ya da SADAT ‘baskınları’ gibi göz boyayıcı eylemler öne sürülerek bastırılmaya çalışılıyordu. Bu paravan eylemler, yapısal yanlışlara karşı çıkanları susturmanın ve sorgulayan akılları “Muhalefete zarar veriyorsunuz.” algısıyla sindirmenin konforlu birer aparatı haline getirilmişti. Dün Adalet Yürüyüşü’nü kalkan yapanların yerini, bugün 19 Mart Halk Hareketi’ni bastırıp 100’ün üzerinde miting yaparak iktidara can suyu veren siyaset modelini savunanlar almıştır.

    Elbette Kemal Kılıçdaroğlu için dahi görevli olduğunu kanıtlamanın herhangi bir yolu yoktur. Öyleyse bu ihtimali test etmenin yöntemi, Kemal Kılıçdaroğlu için iş işten geçtikten sonra yapıldığı gibi, ortaya konan söz ve eylemlerin doğruluğunu, tutarlılığını ve en önemlisi halkın gerçek yararına olup olmadığını tahlil etmektir. 

    Ülkeiktidar ve bazı şirketler tarafından yağmalanadururken bir genel grev, akaryakıt boykotu vb. örgütlemeyen, üstüne üstlük bir halk hareketini bastıran Özgür Özel’in bugün Meclis’e yürümesi veya maden işçilerinin eylemine destek olması, geride kalan üç yılda yapageldikleri değerlendirildiğinde ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun paravan eylemlerinin bir örneği olarak kabul edilebilir. 

    Eğer iş işten geçtikten sonra Kemal Kılıçdaroğlu’na “Hain” diyenler geçmişte bu yanlışları ortaya koyanları susturmak için çabaladılarsa, elbette ki bütün o ihanetlerin ortağı olmuşlardır. Benzer şekilde bugün Özgür Özel’in yanlışlarını (Kurultay’da namus ve şeref üzerine verilen ön seçim sözünün tutulmaması ve bunun sonucunda yerel seçimde Lütfü Savaş gibi yanlış kişilerin aday yapılması, Meclis’te Tayyip Erdoğan karşısında ayağa kalkılması, Tayyip Erdoğan’ın 4. kez aday olması çağrıları, sözde açılım sürecine destek olma vb.) ortaya koyanları susturmak için çabalayanlar da bu yanlışların ortağıdırlar. 

    Memlekete ihanet edilirken susanlar ve susturanlar, ucu ancak kendi kliklerine veya partilerine dokunduğunda feryat ediyorlarsa eğer, yurtsever mi yoksa partizan mı olduklarını da mutlaka ama mutlaka sorgulamalıdırlar.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün aşağıda yer verdiğim sözü ışığında, bugün CHP tabanına dilinden Atatürk’ü düşürmeyen ama eylemleriyle Atatürk’ün devrimci ve sorgulayıcı ruhuyla zerre alakası olmayan kişilerin -çoğunluk olmasalar da- egemen olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum:

    “Herhalde millet, hükümetin gözcüsü olmak gerekir. Çünkü hükümetlerin yaptığı işler olumsuz olup da millet itiraz etmez ve düşürmezse, bütün kusur ve suçlara katılmış demektir.”

    Söz konusu azınlık egemenliğinin sebebi, CHP yönetiminin –bir aparat olarak kullandığı basın aracılığıyla- taban üzerinde kurduğu tahakkümdür. 

    Bugün millet egemenliği gayrimeşru bir iktidar tarafından gasp edilmişken, memleketin sorunu ne Kemal Kılıçdaroğlu ne Özgür Özel ne de CHP’dir. Ülkede bağımsız ve tarafsız bir yargı varmış gibi yargı kararları üzerinden ‘hukuki’ tartışmalar yürütüp ‘çözümler’ önermek de adil ve meşru bir seçim ortamı varmış ve de olacakmış gibi sandık talep etmek de en hafif tabirle aymazlıktır. 

    Bugün tüm yurtseverler, gayrimeşru iktidarı iktidardan uzaklaştırarak egemenliği tekrar gerçek sahibi olan millete kazandıracak bir halk hareketinin inşası ve bu hareketi yönetecek bir Milli Meclis’in kurulması için kafa yormalı ve mücadele etmelidir. 

  • Rahmi Koç’un Fıkrası

    Rahmi Koç’un Fıkrası

    Kürt bir kadın doktora gitmiş ve sağlıkla ilgili şikayetini anlatmış: Doktorda demiş ki; şu perdenin arkasına geçin soyunun.
    Kadın bunun üzerine; “doktor önce sen soyun” demiş.
    Vay efendim Kürt kadınlarına hakaretmiş, vay efendim mahkemeye verilmeliymiş, yok ürünlerine boykot uygulayalım, Amedspor kulüp başkanına varana kadar tepki verdiler.
    Toplum öyle bir hale geldi ki, kimseye laf edilemez oldu.
    Oysa çok daha aşağılayıcı olanları Kürtlerin ağzından, Lazlar’la ilgili olanları Karadenizlilerden duymuşluğum var.
    Temel’e köyün ortak mallarını say demişler:
    Temel başlamış saymaya:
    Yol
    Köprü
    Cami
    Su
    Fadime
    Ne olacak şimdi Karadenizliler de toplanıp beni mi linç edecekler.
    Ege şivesinde;
    “ götürüverceksen götürüver, yoksa götürüvercekler var” cümlesinin
    “Götüverceksen götüver, yoksa götüvercekler var “ versiyonunu tek ben mi biliyorum yoksa.
    İngilizce bir laf var come on!

    Herkes burnunu karıştırır, yakalanan ayıplanır sözü tam da bu durumun özeti.
    Kahvede anlatılınca ha ha ha
    Kamera önünde söylenince Tu kaka.
    Can Yücel ağız dolusu söverken şiirlerinde;
    Büyük şair
    Neyzen Tevfik ana avrat dümdüz giderken şiirlerinde;
    Söz cambazı öylemi?
    “ sen aç elini
    Ben akıtayım ılık ılık
    Ab-ı dest suyunu” diyen Sümbül-i Vehbi Efendi’de Osmanlı’nın muzır şairi.
    Yani biz buyuz beyler.
    Bizim hiç orospumuz yok, pezevengimiz yok muhabbeti yapmayın!!!
    Manukyan genelevlerinde kimleri çalıştırıyordu fikriniz var mı?
    Yabancıları çalıştırmıyordu.
    Vergi Rekortmeni oldu bu ülkede, ödülünü de Cumhurbaşkanı Demirel’den aldı. Bu toplum neredeydi o zaman?
    Açın TV kanallarını, kadın programlarını izleyin bakın!!! Rahmi Koç’un fıkrası çok masum kalır. Kim kimi nerede yakalamış, nerede yapıştırmış, normal normal anlatıyorlar. Filmler hakeza. En ücra yerleşim yerlerinde bile olanları şaşkınlıkla takip ediyoruz. Ahlaksızlık diz boyu, edepsizlik dizboyu.
    Etrafınıza bakın görürsünüz, büyükşehirlerde aramayın. Ensest in kitabını yazıyor halk, komşu komşuya, akraba akrabaya ne ararsan var.
    Kızını başlık parasıyla tanımadığı birine satan zihniyet, abisi öldü diye karısını kardeşine nikah kıyan zihniyet ne ara bu kadar hassaslaşmış olabilir.
    Ne kadar arsız, yüzsüz, hırsız, ahlaksız varsa öldüğünde soruyor imam?
    Nasıl bilirdiniz mevtayı
    Hep bir ağızdan
    İyi bilirdik diyor herkes
    Külliyen yalan
    Demem o ki abartmayın
    Sündürmeyin
    Bu fıkraları ilk defa duyuyormuş gibi davranmayın!
    Daha önce hayatında hiçbir ahlaksızlığa şahid olmamış gibi davranmayın!
    Bir hep birlikte ahlaklı ve ahlaksızız. Ayrımız gayrımız yok yani.
    Aziz nesin millete aptal deyince bir kesim üzerine alınmıştı doğrusu. İlk bakışta irite etse de, sadece muhatabları üzerine alınsın, bu fıkra da bütün Kürtleri kapsamıyor,
    “Önce sen soyun doktor” diyebilme ihtimali olanlar alınsın. Türk, Kürt ya da bilmem ne.
    3 yaşındaki çocuğa bağıran bir doktora geri zekalı dedi diye bir bayan 11 bin tl ceza ödedi, 3 yaşındaki çocuğa salya sümük bağıran doktora ileri zeka desem ikna olurmusunuz?
    Ben de onu diyorum
    Ağaçtan elma çalan Temel ve İdris, bakçe sahibine yakalanınca.
    Bahçe sahibi söyleniyormuş;
    Ula şerefsizler, adiler, onun bunun çocukları geldim aha derken
    Temel İdris’e demişki;
    Ula idris beni tanıdılar sen kaç
    Abartmayın
    Fıkradır
    Ve fıkralara güleriz biz
    Türk, Kürt farketmez!!!

    Ayhan Kilic
    [email protected]
    Edmonton/Kanada