Siyasal partiler, modern demokrasilerin işleyişinde temsil ve rekabet mekanizmalarının kurucu unsurlarıdır. Duverger (1954), kitle partilerini ideolojik bağlılık ve güçlü örgütsel disiplin üzerinden tanımlarken, bu yapıların dışsal etkilere karşı direnç geliştirdiğini belirtir. Ancak küreselleşen siyasal rekabet, partileri yalnızca seçim stratejileri açısından değil, aynı zamanda jeopolitik yönelimleri bakımından da dönüşüme zorlamaktadır. Bu durum, özellikle tarihsel olarak güçlü ideolojik kodlarla örülü kitle partileri için derin bir varoluşsal sancıya işaret etmektedir.
Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu dönüşümün en belirgin örneklerinden birini teşkil etmektedir. Kuruluşundan itibaren Kemalist ideoloji etrafında şekillenen parti, ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve Batı karşıtı olmayan ancak Batı güdümüne girmeyi reddeden bir duruşu benimsemiştir. Ne var ki, özellikle 2010’lu yılların sonundan itibaren parti içi dinamikler, bu yerleşik kimliği tartışmaya açan yeni bir gerilim hattı üretmiştir. Bu hat, bir tarafta “milli arınma” söylemiyle simgeleşen ve partinin kurucu değerlerine dönüşü savunan kanat, diğer tarafta ise “Atlantikçi bağımlılık” olarak nitelenen ve partiyi Batı merkezli siyasi-ekonomik yapılarla daha derin bir eklemlenmeye yönlendirme arayışındaki kanat arasındaki çatışmayı yansıtmaktadır.
Bu gerilim, yalnızca bir liderlik rekabetine indirgenemeyecek kadar çok boyutludur. Partinin jeopolitik konumlanışı, egemenlik anlayışı, seçmen koalisyonlarının bileşimi ve nihayetinde Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine dair stratejik tercihler bu çatışmanın merkezinde yer almaktadır. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” ve “milli arınma” vurgusu, partiyi dış müdahalelerden ve küresel finans çevrelerinin etkisinden uzaklaştırarak daha bağımsız bir siyasi çizgiye oturtma çabası olarak okunurken; İmamoğlu ve Özel ekseninin “değişim” söylemi, seçim başarısı için Batı ile uyumlu, “liberal demokratik” normlara dayalı bir dönüşümü şart koşmaktadır.
Literatürde parti içi çatışmalar genellikle ideolojik ayrışma, liderlik mücadelesi veya seçim yenilgilerine bağlı olarak ele alınır. Oysa CHP örneği, bu üç faktörün yanı sıra, partinin uluslararası sisteme nasıl eklemleneceğine dair stratejik bir yol ayrımını da içermektedir. Bu yönüyle CHP’deki gerilim, klasik parti içi muhalefet kalıplarının ötesine geçmekte ve doğrudan partinin ontolojik güvenliğine ilişkin bir krize dönüşmektedir.
Teorik Çerçeve
Duverger Kitle Partisi ve İdeolojik Sabitlik
Maurice Duverger, siyasal partileri örgütsel yapılarına ve toplumsal tabanlarına göre sınıflandıran ilk sistematik çalışmalardan birini gerçekleştirmiştir. Ona göre kitle partileri, kadro partilerinden farklı olarak geniş üye tabanına dayanır, ideolojik eğitim ve sürekli seferberlik mekanizmalarıyla üyelerini partiye bağlar ve mali kaynaklarını büyük ölçüde üye aidatlarından sağlar. Bu modelde parti, yalnızca seçim kazanmak için değil, aynı zamanda bir dünya görüşünü toplumsallaştırmak için var olan bir siyasal organizmadır. Duverger’in analizi, partinin ideolojik bütünlüğünün örgütsel disiplin yoluyla korunduğunu ve dış etkilere karşı bir tür bağışıklık sistemi geliştirildiğini varsayar.
CHP’nin tarihsel kökeni, bu kitle partisi modeliyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisini taşıyan, Halkevleri ve Halkodaları gibi yaygın örgütlenme araçlarıyla toplumsal tabana nüfuz eden, altı ok ilkeleri etrafında sıkı bir ideolojik disiplin inşa eden bir yapı olarak doğmuştur. Bu miras, CHP’yi uzun yıllar boyunca seçmen nezdinde “devlet partisi” kimliğiyle özdeşleştirmiştir. Parti örgütü, ideolojik sapmalara karşı toleranssız bir kurumsal kültür geliştirmiş ve bu sayede Kemalist çizginin sürekliliğini sağlamıştır.
Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşme dalgası ve neoliberal politikaların yaygınlaşması, bu tür ideolojik sabitliğe sahip kitle partilerini ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır. Duverger’in modelinde öngörülen üye sadakati ve ideolojik bağlılık, seçim piyasasının gerekleriyle çelişmeye başlamıştır. CHP özelinde bu çelişki, özellikle 2000’li yıllardan itibaren partinin oy oranının belirli bir tavanı aşamamasıyla somutlaşmıştır. Parti içindeki bazı aktörler, bu tıkanıklığın aşılması için ideolojik çerçevenin esnetilmesini ve Batılı sosyal demokrat partilerinkine benzer bir catch-all dönüşümün gerekliliğini savunmaya başlamıştır.
CHP’de Arınma -Milli arınma söylemini benimseyen Kılıçdaroğlu ve onu destekleyen millici güçler ise tam tersi bir konumdan hareket etmektedir. Onlara göre CHP’nin asıl sorunu, Duverger’in tarif ettiği kitle partisi kimliğinden uzaklaşmış olmasıdır. Parti, dış odakların ve uluslararası sermaye çevrelerinin etkisi altına girdikçe, asli toplumsal tabanıyla olan organik bağını yitirmiştir. Bu perspektiften “arınma”, partinin kurucu ilkelerine yeniden sahip çıkmasını, bağımlılık ilişkilerini reddetmesini ve milletin egemenlik haklarını önceleyen bir siyasi hatta dönmesini ifade eder. Dolayısıyla bu kanat için CHP, ideolojik esnekliğin değil, ideolojik derinleşmenin öznesi olmalıdır.
Duverger’in teorisi, bu gerilimi açıklamak için güçlü bir başlangıç noktası sunar, ancak tek başına yeterli değildir. Zira Duverger, partileri statik kategoriler olarak ele alma eğilimindedir ve küresel sistemle kurulan bağımlılık ilişkilerinin parti içi dinamikleri nasıl dönüştürdüğünü analiz etmez. CHP’deki Atlantikçi kanadın yükselişi, tam da bu küresel boyutun kitle partisi yapısı üzerindeki aşındırıcı etkisini göstermektedir. Bu nedenle Duverger’in modeli, mevcut çatışmanın tarihsel ve ideolojik zeminini anlamak için gereklidir, ancak sürecin dinamikleri daha kapsamlı bir teorik çerçeve gerektirmektedir.
Özetle, Duverger’in kitle partisi kavramı, CHP’deki milli arınma yanlılarının savunduğu ideolojik sabitliğin ve örgütsel bütünlüğün teorik temelini oluşturur. Buna karşın, partinin Atlantikçi kanadı, bu modelin günümüz siyasal rekabet koşullarında sürdürülemez olduğunu, seçim başarısının daha geniş koalisyonlar ve ideolojik esneklik gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu diyalektik, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde diğer teorik yaklaşımlarla derinleştirilecektir.
“Kitle partileri, üyelik temelli mobilizasyon kapasitesine ve ideolojik bütünlüğe dayanır.” (Duverger, 1954, s. 63)
Kirchheimer ve Catch All Party Dönüşümü
Otto Kirchheimer, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’sında partilerin geçirdiği dönüşümü analiz ederken, klasik kitle partilerinin yerini giderek “catch-all party” (herkesi kucaklayan parti) modeline bıraktığını öne sürmüştür. Bu modelde partiler, belirli bir sınıfın, dini cemaatin veya ideolojik grubun temsilcisi olmaktan çıkar; seçmen tabanını olabildiğince genişletmek adına ideolojik bagajlarını hafifletir, somut politika vaatleri yerine genel geçer söylemleri benimser ve liderlerin medyatik çekiciliğine yaslanır. Kirchheimer’a göre bu dönüşüm, refah devletinin yükselişi, sınıf çatışmasının yumuşaması ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir.
Catch-all partinin en belirgin özelliği, ideolojik esnekliktir. Parti, birbirinden çok farklı toplumsal kesimlere aynı anda hitap edebilmek için programını muğlaklaştırır, sembolik vaatleri çoğaltır ve seçim dönemlerinde adeta bir pazarlama kampanyası yürütür. Kirchheimer’in “parti ideolojisinin indirgenmesi” olarak tanımladığı bu süreç, partinin kurucu ilkelerinde kaçınılmaz bir aşınma yaratır. Parti artık ne olduğuyla değil, kime hitap ettiğiyle tanımlanır hale gelir.
CHP’de İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen siyasal hat, bu catch-all dönüşümünün Türkiye’deki en güncel örneği olarak okunabilir. Bu ekip, partinin geleneksel laik-Kemalist tabanının ötesine geçerek muhafazakâr seçmenlere,etnik ve mezhep -tarikat kimliklerine, hatta merkez sağdan kopan kitlelere ulaşmayı hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda, partinin altı ok ilkeleri arka plana itilmekte, “demokrasi”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi evrensel değerler etrafında daha kapsayıcı ama aynı zamanda daha muğlak bir söylem inşa edilmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu duygusal bağ ve Özel’in gençlik kollarını merkeze alan söylemi, bu stratejinin sahadaki yansımalarıdır.
Ancak bu genişleme stratejisinin jeopolitik bir boyutu da vardır. İmamoğlu–Özel ekseni, Batı ile uyumlu bir siyasal hattı benimseyerek partiyi Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik kurumların normatif çerçevesine yaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu yönelim, özellikle Batılı finans çevrelerinin ve uluslararası medya kuruluşlarının desteğini alarak seçmen nezdinde bir güvenilirlik sermayesi inşa etme arayışı olarak değerlendirilebilir. Ne var ki bu arayış, parti içindeki millici güçler tarafından “Atlantikçi bağımlılık” olarak eleştirilmekte ve partinin bağımsızlıkçı geleneğine ihanet olarak yorumlanmaktadır.
Kirchheimer’in teorisi, bu gerilimi yalnızca seçim stratejisi düzeyinde değil, aynı zamanda partinin karakterine ilişkin ontolojik bir mücadele olarak kavramaya imkân tanır. Catch-all dönüşüm, bir kez başladığında partinin ideolojik çekirdeğini korumak giderek zorlaşır; çünkü seçim piyasasının talepleri, sürekli olarak daha fazla esnemeyi dayatır. CHP’deki milli arınma yanlıları tam da bu noktada karşı atağa geçmekte ve partinin catch-all bir rotaya girmesinin, onu “her şey olan ama hiçbir şey olmayan” bir siyasal aktöre dönüştüreceğini savunmaktadır. Onlara göre, İmamoğlu–Özel hattı, partiyi Batı merkezli sermaye odaklarının ve siyasi yapılarının Türkiye’deki taşeronu haline getirme riski taşımaktadır.
Kirchheimer’in modeli, CHP’deki değişim yanlılarının rasyonelini anlamak için değerli bir araçtır, ancak bu modelin ihmal ettiği bir husus, partilerin dönüşüm sırasında yaşadığı iç çatışmaların yoğunluğudur. Kirchheimer, catch-all partiye geçişi nispeten pürüzsüz bir evrim olarak resmetme eğilimindedir. Oysa CHP örneğinde görüldüğü üzere, bu dönüşüm partiyi ikiye bölen, hizipleri karşı karşıya getiren ve kurumsal bütünlüğü tehdit eden sancılı bir süreçtir. Bu sancının kaynağında ise yalnızca ideolojik farklılıklar değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair jeopolitik bir tercih yatmaktadır. Dolayısıyla Kirchheimer’in catch-all tezi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak yeterli değildir; sürecin bağımlılık boyutunu aydınlatmak için Katz ve Mair’in kartel parti modeline başvurmak gerekecektir.
“Catch-all party, ideolojik bagajını hafifleterek seçim pazarında azami tüketiciye ulaşmayı hedefler.” (Kirchheimer, 1966, s. 184)
Katz ve Mair Kartel Parti ve Devletle Bütünleşme
Richard Katz ve Peter Mair, 1990’ların ortasında yayımladıkları ufuk açıcı makalelerinde, Batı demokrasilerinde parti örgütlenmelerinin yeni bir aşamaya geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Kadro partisinden kitle partisine, oradan da catch-all partiye uzanan evrim çizgisine yeni bir halka ekleyen yazarlar, günümüz partilerinin giderek “kartel parti” modeline yaklaştığını savunurlar. Kartel parti, devlet kaynaklarıyla iç içe geçmiş, sivil toplumla bağlarını zayıflatmış ve rakip partilerle örtülü bir işbirliği içinde sistemin sürekliliğini garanti altına almaya odaklanmış bir örgütlenme biçimini anlatır.
Bu modelin en kritik özelliği, partilerin devletle kurduğu simbiyotik ilişkidir. Kartel partiler, seçim kampanyalarını finanse etmek için üye aidatlarından ziyade devlet yardımlarına yaslanır; politika üretimini tabanın taleplerine göre değil, uluslararası kurumların ve finans çevrelerinin beklentilerine göre şekillendirir; parti içi demokrasiyi zayıflatarak karar alma süreçlerini profesyonelleşmiş küçük bir elit grubunun tekeline bırakır. Katz ve Mair’e göre bu eğilim, demokrasinin temsil krizini derinleştirmekte ve vatandaşların parti siyasetine yabancılaşmasına yol açmaktadır.
CHP’deki Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” söylemi, tam da bu kartel parti eğilimlerine karşı bir direniş olarak okunabilir. Kılıçdaroğlu, partinin uluslararası finans kuruluşlarına ve yabancı devletlerin siyasi ajandalarına bağımlı hale geldiğini ima ederek, bu bağımlılık ilişkilerinin parti örgütünü nasıl içeriden çürüttüğünü teşhir etmeye çalışmaktadır. Onun “helalleşme” çağrısı, partinin devletle fazla bütünleşmiş ve halktan kopmuş yapısını onarma, partiyi yeniden sivil toplumla buluşturma çabası olarak anlamlandırılabilir. Bu yönüyle Kılıçdaroğlu, Katz ve Mair’in tarif ettiği kartel partiye karşı, partiyi tabana indirme ve millet iradesiyle yeniden irtibatlandırma projesini savunmaktadır.
Öte yandan, İmamoğlu–Özel ekseninin yükselişi, kartel parti modelinin farklı bir yüzünü temsil ediyor olabilir. Bu kanat, partiyi devletle olan gerilimli ilişkisinden kurtarıp Batı ile uyumlu bir yönetim alternatifi olarak konumlandırmaya çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak, partiyi uluslararası kartel yapılarla eklemlenmeye açık hale getirmektedir. Atlantik merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurulan ilişkiler, Batılı medya organlarında İmamoğlu’na verilen destek ve AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gibi söylemler, bu kanadın uluslararası sistemle bütünleşme stratejisinin parçalarıdır. Bu durum, parti içindeki millici muhalefet tarafından kartel benzeri bir bağımlılığın daha sofistike bir biçimi olarak görülmektedir.
Katz ve Mair’in analizi, CHP’deki gerilimin yalnızca iç siyasi dinamiklerle açıklanamayacağını, aynı zamanda küresel düzeydeki parti-devlet-sermaye ilişkilerinin dönüşümüyle de bağlantılı olduğunu göstermektedir. Kartel parti modeli, partilerin neden birbirine benzediğini ve radikal alternatiflerin neden sistem dışına itildiğini açıklarken, CHP içindeki milli arınma söyleminin neden bu kadar sert bir dirençle karşılaştığını da anlamamıza yardımcı olur. Kılıçdaroğlu’nun “dış güçler” vurgusu, aslında partinin kartelleşme eğilimine karşı bir uyarı sinyali olarak değerlendirilebilir. Ancak bu uyarı, parti içindeki Atlantikçi kanat tarafından iç siyaset malzemesi yapılmakta ve Kılıçdaroğlu, değişimin önünde bir engel olarak resmedilmektedir.
Kartel parti tezi, aynı zamanda CHP’nin iktidara yürüme stratejisine dair önemli ipuçları sunar. Eğer parti, kartelleşme eğilimine teslim olur ve uluslararası sistemin taleplerine göre şekillenirse, seçim başarısı elde etse bile bu başarının ne ölçüde yerli ve milli bir siyaset üretebileceği sorgulanır hale gelir. Kılıçdaroğlu’nun “arınma” çağrısı işte tam da bu noktada, partinin sadece iktidara gelmesi değil, iktidarı hangi bağımsızlık düzeyiyle kullanacağı sorusuna odaklanmaktadır. Bu soru, CHP’yi salt bir seçim makinesi olmanın ötesinde, Türkiye’nin yönünü tayin edecek stratejik bir aktör olarak görenlerin temel meselesidir.
Özetle, Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin devletle ve uluslararası sistemle kurduğu ilişkilerin niteliği üzerinden okumaya olanak tanımaktadır. Bu okuma, partinin sadece oy oranlarıyla ölçülemeyecek bir egemenlik meselesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Kılıçdaroğlu’nun konumu, bu anlamda bir liderlik iddiasından çok, partinin kurumsal özerkliğini ve ideolojik bağımsızlığını muhafaza etme çabası olarak değerlendirilmelidir.
“Kartel partiler, devletle simbiyotik bir ilişki geliştirerek sivil toplumdan kopma riski taşır.” (Katz & Mair, 1995, s. 18)
Panebianco Örgütsel Kurumsallaşma ve Değişim Direnci
Angelo Panebianco, siyasal partileri örgütsel kurumsallaşma düzeyleri üzerinden analiz eden en etkili yaklaşımlardan birini geliştirmiştir. Ona göre partiler, kuruldukları andan itibaren bir kurumsallaşma sürecine girer; bu süreç, partinin iç işleyişinin rutinleşmesi, liderlik değişimlerinin öngörülebilir hale gelmesi ve örgüt kültürünün yerleşiklik kazanmasıyla karakterize olur. Kurumsallaşma arttıkça parti, çevresel şoklara karşı daha dayanıklı hale gelir, ancak aynı zamanda stratejik esnekliğini de yitirir. Panebianco’nun ifadesiyle, “kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır”.
CHP, Türkiye’nin en yüksek kurumsallaşmış partilerinden biridir. Yüzyılı aşkın tarihi, yerleşik parti içi hiyerarşisi, güçlü yerel örgüt ağı ve Kemalist ideoloji etrafında oluşmuş derin örgüt kültürü, Panebianco’nun tarif ettiği yüksek kurumsallaşma örneğine karşılık gelir. Bu kurumsallaşma düzeyi, partiyi yıkıcı krizler karşısında koruyan bir zırh işlevi görmüş, ancak aynı zamanda partinin kendini yenileme kabiliyetini ciddi biçimde sınırlandırmıştır. CHP’nin on yıllardır benzer bir oy bandına sıkışıp kalmasının ardında yatan yapısal nedenlerden biri tam da bu yüksek kurumsallaşmanın ürettiği değişim direncidir.
Panebianco’nun teorisi, CHP’deki milli arınma yanlılarının pozisyonunu anlamak için özel bir önem taşır. Bu kanat, partinin kurumsal kimliğini ve tarihsel sürekliliğini, kısa vadeli seçim başarılarından daha değerli görmektedir. Onlara göre CHP, sıradan bir siyasi parti değil, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin ve kurucu iradesinin kurumsal taşıyıcısıdır. Bu nedenle partinin ideolojik özünden ödün vermek, yalnızca seçim kaybetmek değil, tarihsel bir sorumluluğa ihanet etmek anlamına gelir. Panebianco’nun “kurumsal sadakat” olarak tanımladığı bu bağlılık, milli arınma söyleminin duygusal ve kültürel temelini oluşturmaktadır.
Buna karşılık, İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği değişim yanlıları, yüksek kurumsallaşmanın bu bağlayıcı etkisini partinin seçim başarısının önündeki en büyük engel olarak görmektedir. Onlara göre CHP, kurumsal katılığı nedeniyle toplumdaki yeni eğilimlere ve taleplere ayak uyduramamakta, bu yüzden de muhafazakâr kitlelere ve genç seçmene ulaşamamaktadır. Değişim söylemi, Panebianco’nun çerçevesinde, partinin kurumsallaşma derecesini düşürme ve çevresel şoklara daha hızlı uyum sağlayabilen esnek bir örgütsel modele geçiş projesi olarak okunabilir. Bu proje, özünde partinin ideolojik sabitliklerini sorgulamayı ve gerekirse bazılarından vazgeçmeyi göze almaktadır.
Panebianco, partilerin dönüşümünü analiz ederken “çevresel meydan okumalar” ve “liderlik stratejileri” arasındaki etkileşime dikkat çeker. CHP örneğinde çevresel meydan okuma, AK Parti’nin hegemonyası altında partinin iktidar alternatifi olma iddiasını yitirme riskidir. Bu risk karşısında iki farklı liderlik stratejisi gelişmiştir: Kılıçdaroğlu’nun kurumsal kimliği güçlendirerek ve dış bağımlılıklara karşı arınarak partiyi uzun vadede toplumsal tabana yeniden yerleştirme stratejisi ile İmamoğlu–Özel ikilisinin ideolojik esnekliği artırarak kısa vadede seçmen koalisyonunu genişletme stratejisi. Bu iki strateji, Panebianco’nun teorik modelinde öngördüğü gibi, parti içinde sıfır toplamlı bir güç mücadelesine dönüşmüş durumdadır.
Kurumsallaşma düzeyinin düşürülmesi, her ne kadar kısa vadede seçim başarısı getirme potansiyeli taşısa da, Panebianco’nun uyardığı gibi partinin dağılma riskini de beraberinde getirir. CHP’deki Atlantikçi değişim yanlıları, partinin kurumsal zırhını zayıflatarak onu çevresel manipülasyonlara daha açık hale getirebilir. Milli arınma yanlılarının en büyük endişesi de budur: Parti, Batı merkezli sermaye ve siyasi odakların taleplerine boyun eğdikçe, kurumsal özerkliğini yitirecek ve nihayetinde yerli ve milli bir siyasal aktör olmaktan çıkacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, CHP’deki gerilim, Panebianco’nun tarif ettiği anlamda bir kurumsallaşma krizidir.
Dolayısıyla. Panebianco’nun örgütsel kurumsallaşma teorisi, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin değişim kapasitesi ile kurumsal süreklilik arasındaki klasik ikilemin Türkiye’ye özgü jeopolitik bir türevi olarak okumayı mümkün kılmaktadır. Parti içindeki iki kanat, esasen kurumsallaşmanın derecesi ve yönü üzerine farklı normatif tercihlerde bulunmakta; bu tercihler de partinin geleceğini doğrudan şekillendirmektedir.
“Kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır ve dışsal şoklara uyum maliyetini yükseltir.” (Panebianco, 1988, s. 54)
Downs Rasyonel Seçim ve Oy Maksimizasyonu
Anthony Downs, siyasal partileri rasyonel aktörler olarak kavrayan ve temel motivasyonlarının oy maksimizasyonu olduğunu ileri süren iktisadi oy verme modelinin kurucusudur. Downs’a göre partiler, ideolojik duruşlarını seçmen tercihlerine göre ayarlayan ve seçim piyasasında en yüksek oy oranını elde etmek için stratejik konumlanma yapan araçsal örgütlenmelerdir. Bu perspektiften bakıldığında ideoloji, bir amaç değil, oy toplamanın bir aracıdır ve seçmen tercihleri değiştikçe partinin ideolojik pozisyonu da değişmelidir.
Downs’un modeli, CHP’deki Atlantikçi değişim yanlılarının stratejik rasyonalitesini açıklamak için son derece uygundur. Bu kanat, Türkiye’deki seçmen dağılımının merkez sağ ve muhafazakâr çoğunluk lehine asimetrik olduğunu tespit etmiş ve bu asimetri karşısında yapılması gerekenin partiyi merkeze doğru kaydırmak olduğunu düşünmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu empati dili, Özel’in partiyi gençlik ve kadın hareketleri üzerinden yeniden konumlandırma çabası ve her ikisinin de Batılı kurumlarla uyumlu, “normal” bir sosyal demokrat parti profili çizme gayreti, tam anlamıyla Downs’cu bir oy maksimizasyonu stratejisinin bileşenleridir.
Ancak Downs’un modeli, milli arınma yanlılarının karşı argümanlarını anlamakta yetersiz kalır. Çünkü bu kanat, partiyi yalnızca oy maksimize eden bir makine olarak görmez; aksine, partiyi belirli ilkelerin ve tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak konumlandırır. Bu perspektiften, kısa vadeli oy kazancı uğruna partinin ideolojik duruşundan ödün vermek, uzun vadede partinin toplumsal tabanını erozyona uğratan bir stratejik hata olarak değerlendirilir. Downs’cu rasyonalite, ideolojik tutarlılığın seçmen nezdinde nasıl bir güven inşa ettiğini ve bu güvenin uzun vadeli seçim başarısı için ne kadar kritik olduğunu yeterince hesaba katmaz. Milli arınma savunucuları tam da bu noktada, kısa vadeli seçim mühendisliğine karşı uzun vadeli güven inşasını öne çıkarır.
Downs’un yaklaşımı ayrıca, seçmen tercihlerinin dışsal olarak verili olduğunu varsayar. Oysa siyasal partiler, yalnızca mevcut tercihlere uyum sağlamaz; aynı zamanda bu tercihleri dönüştürme kapasitesine de sahiptir. CHP’nin milli arınma kanadı, partinin geçmişte olduğu gibi bugün de topluma yön verebilecek ideolojik bir merkez olduğunu savunur. Onlara göre parti, seçmenin nabzına göre şerbet vermek yerine, kendi doğrularını topluma anlatarak ve örgütsel mücadeleyle seçmen tercihlerini yeniden şekillendirebilir. Atlantikçi bağımlılık modeli ise tam tersine, seçmen tercihlerini dönüştürmek yerine onlara teslim olmayı ve bu tercihleri uluslararası sistemin beklentileriyle uyumlu hale getirmeyi içerir.
Downs’un modelini doğrudan CHP içi mücadeleye uyarladığımızda, iki farklı fayda fonksiyonuyla karşılaşırız. Atlantikçi kanat, kısa vadeli oy maksimizasyonunu en yüksek değer olarak belirlerken, milli arınma kanadı partinin kurumsal bütünlüğüne ve ideolojik bağımsızlığına daha yüksek bir ağırlık vermektedir. Bu iki farklı fayda fonksiyonu, partinin stratejik tercihlerinde uzlaşmaz bir çatışma yaratmaktadır. Örneğin, Batılı finans kuruluşlarının önerdiği yapısal reformlara verilecek destek, Atlantikçi kanat için oy kazandıracak bir “normalleşme” adımıyken, milli arınma kanadı için egemenlikten verilmiş bir tavizdir.
Oy maksimizasyonu hedefi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak tek başına yetersiz bir açıklama sunar. Çünkü bu gerilim, aynı zamanda partinin ne tür bir oy peşinde koştuğu sorusuyla ilgilidir. Atlantikçi kanat, Batılılaşmış kentli seçmenlerin ve uluslararası meşruiyetin oyunu hedeflerken, milli arınma kanadı, daha çok Anadolu’daki milliyetçi-muhafazakâr kitlelerin ve bağımsızlıkçı reflekslere sahip seçmenlerin desteğini kazanma arayışındadır. Bu iki hedef kitlenin değerleri ve beklentileri birbiriyle çeliştiği için, partinin her ikisine birden hitap edebilmesi yapısal olarak mümkün değildir. Dolayısıyla Downs’un modeli, CHP’deki ayrışmanın aslında bir seçmen koalisyonu tercihi olduğunu da göstermektedir.
Bu bağlamda , Downs’un yaklaşımı çerçevesinde CHP’nin mevcut durumu bir “stratejik eşik” olarak tanımlanabilir. Parti, ya Atlantikçi rotayı benimseyerek merkez sağın geniş oy havuzuna yönelecek, ancak bu sırada çekirdek seçmeninin bir kısmını milliyetçi partilere kaptırma riskini göze alacak; ya da milli arınma rotasını izleyerek çekirdek seçmenini konsolide edecek, ancak merkez sağdan oy devşirme kapasitesini sınırlandıracaktır. Her iki durumda da partinin oy maksimizasyonu hedefi, iç çatışmanın çözümüne bağlı olarak yeniden tanımlanmak durumundadır.
Sartori Parti Sistemleri ve İç Gerilimin Yönetimi
Giovanni Sartori, parti sistemlerinin istikrarını ve partilerin iç dinamiklerini analiz eden en kapsamlı kuramsal çerçevelerden birini sunar. Ona göre bir parti sistemindeki kutuplaşma düzeyi, yalnızca partiler arası ilişkileri değil, aynı zamanda partilerin kendi içlerindeki hizipsel mücadelelerin şiddetini de belirler. Sartori, partilerin iç çatışmalarını kontrol edemediklerinde sistemik parçalanmaya ve yeni parti oluşumlarına yol açabileceklerini vurgular. Bu perspektif, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin yalnızca partiye değil, Türk siyasal sistemine etkilerini de göz önüne almayı zorunlu kılar.
Sartori’nin analizi, parti içi muhalefetin hangi koşullarda yapıcı bir yenilenme sürecine, hangi koşullarda ise yıkıcı bir bölünmeye evrileceğini anlamak için değerli ipuçları verir. Ona göre kontrollü iç rekabet, partinin toplumsal tabanını genişletmesine ve politika seçeneklerini çeşitlendirmesine yardımcı olabilir. Ne var ki bu rekabet, partinin temel kimlik unsurlarını sorgulamaya başladığında ve taraflar birbirini varoluşsal bir tehdit olarak algıladığında, bölünme kaçınılmaz hale gelir. CHP’deki mevcut durum, tam da bu eşikte salınmaktadır. Milli arınma yanlıları, Atlantikçi kanadı partiyi yabancı güçlere satmakla suçlarken; değişim yanlıları, Kılıçdaroğlu ve destekçilerini partiyi iktidara taşıyamayacak bir statüko bloğu olarak görmektedir. Bu karşılıklı varoluşsal suçlamalar, Sartori’nin bölünme öncesi sendrom olarak tanımladığı olgunun tipik göstergeleridir.
CHP’nin içinde bulunduğu durumu Sartori’nin kavramlarıyla daha yakından incelediğimizde, partinin şu anda bir “hizip partisi” (fractionalized party) görünümü arz ettiği söylenebilir. Hizipler, yalnızca politika tercihleri üzerinden değil, aynı zamanda uluslararası konumlanış ve egemenlik anlayışı gibi ontolojik meseleler üzerinden ayrışmaktadır. Sartori, bu tür derin ayrışmaların partiyi bir “parti sistemi içinde parti sistemi”ne dönüştürebileceğini, yani parti içindeki hiziplerin adeta ayrı birer parti gibi davranmaya başlayabileceğini belirtir. İmamoğlu ve Özel’in CHP çatısı altında ancak Kılıçdaroğlu’na rağmen bir siyaset yürütme çabası, tam olarak bu duruma işaret etmektedir.
Sartori, ayrıca parti sistemlerinde merkezkaç ve merkezcil dinamikler arasında bir ayrım yapar. Merkezkaç eğilimler, partileri ideolojik uçlara doğru iterken, merkezcil eğilimler partileri sistemin merkezinde toplar. CHP’deki gerilim ilginç bir biçimde her iki eğilimi de aynı anda barındırmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi ulusal egemenlikçi ve yerlici bir çizgiye çekerek AK Parti ile olan ideolojik mesafeyi artırmayı (merkezkaç), buna karşılık Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Batılı normlara yaklaştırarak sistemin merkezine oturtmayı (merkezcil) hedeflemektedir. Bu zıt hareketler, partiyi aynı anda iki farklı yöne çeken bir gerilim hattı üretmektedir.
CHP’deki bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı sorusu, Sartori’nin parti sistemleri analizindeki en kritik meselelerden biri olan “parçalanma eşiği” ile yakından ilgilidir. Sartori, bir partinin bölünmesi için belirli bir eşiğin aşılması gerektiğini, bu eşiğin de büyük ölçüde parti elitlerinin uzlaşma kapasitesine ve seçim sisteminin teşviklerine bağlı olduğunu belirtir. Türkiye’deki yüzde 7 seçim barajı (2023 itibarıyla düşürülmüş olsa da) ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yarattığı iki kutuplu dinamik, CHP içindeki hiziplerin partiden ayrılarak müstakil bir siyasi oluşuma gitmelerini caydıran önemli kurumsal faktörlerdir. Bu nedenle, mevcut gerilimin kısa vadede bir bölünmeye yol açması, bu kurumsal frenleyiciler nedeniyle düşük bir olasılıktır.
Sartori’nin analizi, CHP’deki gerilimin geleceğine dair karamsar olmayı gerektirmez. Tarihsel olarak, kontrollü iç rekabetin partileri daha rekabetçi ve dayanıklı kıldığına dair çok sayıda örnek mevcuttur. CHP için kritik olan, bu rekabetin partinin kurumsal zeminini tahrip etmeden, kanalları belirli mekanizmalarla (örneğin ön seçim, tüzük değişiklikleri, ilkeler kongresi vb.) yönetilebilmesidir. Ne var ki mevcut durumda taraflar arasındaki güvensizlik o kadar derindir ki, bu tür kurumsal mekanizmaların devreye girmesi dahi kolay görünmemektedir. Sartori’nin çerçevesinden bakıldığında, CHP’nin esas meselesi, parti içi çatışmayı yapıcı bir dönüşüme tahvil edecek liderlik kapasitesini üretip üretemeyeceğidir.
CHP’de Stratejik İkilem
CHP içindeki mevcut gerilim, iki temel stratejik model etrafında şekillenmektedir. Bu modeller, yalnızca farklı liderlik tercihlerini değil, aynı zamanda partinin doğasına, toplumsal tabanına, ideolojik konumlanışına ve uluslararası sisteme eklemlenme biçimine dair birbirine taban tabana zıt iki vizyonu temsil etmektedir. Aşağıda bu iki model sırasıyla incelenecektir.
Milli Arınma ve Kurumsal Konsolidasyon Modeli
Kılıçdaroğlu çizgisi ve onu destekleyen millici güçler tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin yaşadığı krizin temelinde ideolojik belirsizleşme ve dış bağımlılık eğilimlerinin yattığını varsayar. Modelin hareket noktası, partinin tarihsel misyonunu yeniden hatırlaması ve bu misyona uygun bir örgütsel restorasyona girişmesidir. Bu perspektiften CHP, yalnızca bir seçim partisi değil, Türkiye’nin bağımsızlık ve modernleşme mücadelesinin siyasal temsilcisidir. Partinin bu niteliğini yeniden kazanabilmesi için öncelikle kurumsal disiplini sağlaması, dış etkilere kapatması ve ideolojik berraklığa kavuşması gerekmektedir.
Modelin temel önceliklerinden ilki, partinin tarihsel Kemalist kimliğinin ve ulusal egemenlik vurgusunun kararlılıkla muhafaza edilmesidir. Milli arınma yanlıları, CHP’nin son yıllarda “herkese hoş görünme” adına altı ok ilkelerini seyrelttiğini, bunun da partiyi neye inandığı belirsiz bir yapı haline getirdiğini düşünmektedir. Oysa Duverger’in kitle partisi modelinde vurguladığı gibi, güçlü partiler net ideolojik duruşlara sahip olanlardır. Bu nedenle model, partinin ilkeler kongresi düzenleyerek, hangi değerleri savunduğunu açıkça ilan etmesini ve bu değerlerden sapmaya müsamaha göstermeyen bir iç denetim mekanizması kurmasını öngörür.
İkinci öncelik, parti örgütünün dış bağımlılık ilişkilerinden arındırılmasıdır. Kılıçdaroğlu ve destekçileri, özellikle 2019 yerel seçimleri sonrasında partinin uluslararası danışmanlık şirketleri, yabancı basın kuruluşları ve Batı merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurduğu ilişkileri sorgulamaya başlamıştır. Onlara göre bu ilişkiler, partinin karar alma süreçlerini dışarıdan yönlendirilebilir kılmakta ve partiyi ulusal çıkarları savunma kapasitesinden yoksun bırakmaktadır. Katz ve Mair’in kartel parti modeli tam da bu tür bağımlılıklara işaret eder. Milli arınma modeli, partiyi bu bağımlılık ağından kurtarmak için mali kaynaklarını yerelleştirmeyi, dış danışmanlarla çalışmayı sonlandırmayı ve politikalarını yabancı başkentlerin onayına sunmaktan vazgeçmeyi öngörür.
Üçüncü öncelik, örgütsel disiplinin yeniden tesisidir. Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uygun olarak, milli arınma kanadı partinin örgütsel hiyerarşisini güçlendirmek istemektedir. Bu, yerel örgütlerin ve milletvekili adaylarının belirlenmesinde merkezin otoritesinin artırılması, parti içi muhalefete toleransın sınırlanması ve parti disiplin yönetmeliğinin etkin biçimde uygulanması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu’nun tüzük değişiklikleri ve il-ilçe kongrelerinde izlediği strateji, bu disiplin inşasının örgütsel araçlarıdır. Ancak bu strateji, parti içindeki değişim yanlıları tarafından antidemokratik bir merkeziyetçilik olarak eleştirilmekte ve karşı hamlelerle engellenmeye çalışılmaktadır.
Modelin ideolojik derinliği, yalnızca iç siyasi mülahazalara dayanmaz; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumuna ilişkin bir pozisyon alışı da içerir. Milli arınma savunucuları, Türkiye’nin Atlantik ittifakı içindeki bağımlı statüsüne karşı çıkmakta ve daha dengeli, çok boyutlu bir dış politika anlayışını benimsemektedir. Bu anlamda CHP, yalnızca içerideki siyasi mücadelenin değil, aynı zamanda dış politikadaki eksen tartışmalarının da bir arenası haline gelmiştir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi bu dış politik duruşun tutarlı bir taşıyıcısı yapma iradesini yansıtmaktadır.
Ancak bu modelin karşı karşıya olduğu en büyük handikap, seçim başarısızlıklarıdır. Kılıçdaroğlu liderliğinde girilen çok sayıda seçimde alınan yenilgiler, milli arınma söyleminin seçmen nezdinde karşılık bulmadığı yönünde ciddi bir ampirik veri sunmaktadır. Değişim yanlıları tam da bu veriye dayanarak, mevcut çizginin partiyi iktidara taşıyamayacağını, dolayısıyla stratejik bir revizyonun kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Milli arınma kanadı ise bu eleştiriyi, seçim yenilgilerinin nedeninin ideolojik fazlalık değil, bilakis ideolojik belirsizlik ve Atlantikçi sapma olduğu teziyle karşılamaktadır. Onlara göre parti ilkelerine sahip çıktıkça tabanına dönmekte ve asıl o zaman kalıcı bir seçim başarısına ulaşabilecektir.
Bu nedenlerle, milli arınma modelinin başarısı büyük ölçüde parti içindeki güç dengesine ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını ne ölçüde koruyabileceğine bağlıdır. Yerel yönetimlerdeki başarılarıyla popülaritesi artan İmamoğlu ve gençlik kollarını mobilize eden Özel karşısında, Kılıçdaroğlu’nun kurumsal pozisyonu giderek aşınmaktadır. Milli arınma kanadı, bu aşınmayı durdurabilmek için parti içi seçimlerde ve kongrelerde başarılı olmaya, aynı zamanda millici kamuoyunun desteğini canlı tutmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu mücadelede tarafların söylem düzeyindeki çatışması kadar, örgütsel düzeydeki konumlanmaları da belirleyici olacaktır.
Atlantikçi Bağımlılık ve Seçimsel Genişleme Modeli
İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin kronik seçim başarısızlığının temel nedenini partinin ideolojik katılığında, merkez sağ seçmenle bağ kuramamasında ve küresel siyasi normlara yeterince uyum sağlayamamasında görmektedir. Modele göre CHP, yalnızca laik-Kemalist bir çekirdek tabana hitap eden bir kitle partisi olmaktan çıkmak ve toplumun tüm kesimlerine açık, kapsayıcı bir catch-all partiye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşümün anahtarı ise partinin ideolojik esnekliğini artırmak, Batı ile uyumlu bir siyasal dil geliştirmek ve liderlik kültünü rasyonel seçim stratejileriyle harmanlamaktır.
Modelin birinci önceliği, geniş toplumsal koalisyonlar oluşturarak seçim başarısını azami düzeye çıkarmaktır. Bu doğrultuda İmamoğlu, muhafazakâr seçmenin dini hassasiyetlerini anlayan bir üslup benimsemekte, Özel ise partinin gençlik ve kadın politikalarını evrensel özgürlük söylemleriyle yeniden çerçevelemektedir. Amaç, CHP’nin geleneksel tabanını korurken, AK Parti’ye oy veren ancak son dönemde alternatif arayışına giren seçmen kitlelerini partiye çekmektir. Kirchheimer’in catch-all partisinde olduğu gibi, bu strateji ideolojik bagajın hafifletilmesini ve daha geniş kesimlere hitap eden sembollerin kullanılmasını gerektirir. Örneğin, İmamoğlu’nun “İstanbul’da Kur’an kurslarını yaygınlaştırma” vaadi, bu stratejik esnekliğin tipik bir örneğidir.
İkinci öncelik, Batı merkezli ekonomik ve siyasi yapılarla eklemlenmeyi güçlendirmektir. İmamoğlu ve Özel, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin çözümünü, Batılı yatırımcıların güvenini yeniden tesis etmekte, AB ile Gümrük Birliği’ni güncellemekte ve IMF gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmekte görmektedir. Bu çerçevede CHP, salt bir muhalefet partisi olarak değil, Batı’nın Türkiye’deki yeni ve güvenilir ortağı olarak konumlandırılmaktadır. Bu konumlanma, partiyi uluslararası meşruiyet ve mali kaynak bakımından güçlendirme potansiyeli taşımakla birlikte, milli arınma yanlıları tarafından partinin Atlantik bağımlılığını kurumsallaştıran bir adım olarak eleştirilmektedir.
Üçüncü öncelik, parti ideolojisini küresel normlarla uyumlu biçimde esnetmektir. Bu, altı ok ilkelerinin arka plana itilmesi pahasına da olsa, partinin Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik liberal demokrasinin normatif çerçevesine yaklaştırılması anlamına gelir. İmamoğlu’nun “demokrasi, adalet, refah” üçlemesi etrafında kurduğu söylem, bu ideolojik esnekliğin en somut örneğidir. Bu söylem, hem Batılı medyanın hem de içerideki liberal aydınların CHP’ye yönelik sempatisini artırmış, ancak partinin millici kanadında büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. Millici kanat, bu esnekliğin partiyi “renksiz ve kokusuz” bir yapıya dönüştürdüğünü, bu haliyle CHP’nin herhangi bir Avrupa liberal partisinden farkının kalmadığını ileri sürmektedir.
Modelin en güçlü kozu, yerel seçimlerde elde edilen başarılardır. İmamoğlu’nun İstanbul’u iki kez kazanması ve Özel’in gençlik örgütlenmesindeki başarısı, değişim söylemine ampirik bir meşruiyet kazandırmıştır. Bu başarılar, parti tabanında “kazanan aday” etkisi yaratmış ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını sarsmıştır. Downs’un rasyonel seçim modeli perspektifinden bakıldığında, seçmen ve parti üyeleri nezdinde başarı getiren strateji her zaman daha rasyonel olarak algılanır. İmamoğlu ve Özel’in yükselişi, bu rasyonelitenin parti içindeki yansımasıdır. Değişim yanlıları, “kazanacak aday” söylemiyle Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmakta ve partiyi dönüştürmek için gerekli meşruiyeti başarı üzerinden inşa etmektedir.
Ne var ki bu modelin temel zaafı, partinin ideolojik sürekliliğini ve ulusal bağımsızlıkçı geleneğini nasıl koruyacağı sorusudur. Kirchheimer’ın da kabul ettiği gibi, catch-all dönüşüm bir kez başladığında partinin ideolojik kimliğini muhafaza etmesi son derece zorlaşır. CHP’nin Atlantikçi kanadı, bu zorluğu kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik erozyon arasında bir tercih olarak görmektedir. Ancak bu tercihin bir maliyeti olacaktır: Parti, seçim kazanmak uğruna kendisi olmaktan çıkma riskiyle karşı karşıyadır. Milli arınma yanlılarının bütün direnişi tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Onlar, CHP’nin kendisi olarak kazanmasını, aksi takdirde kazanmanın bir anlamı kalmayacağını savunmaktadır.
Nihayetinde, Atlantikçi modelin sürdürülebilirliği büyük ölçüde Batı’nın Türkiye’ye yönelik politikalarına ve İmamoğlu’nun kişisel performansına bağlıdır. Batılı kurumlar CHP’yi gerçek anlamda destekleyecek mi, yoksa sadece AK Parti’ye karşı bir denge unsuru olarak mı kullanacak? İmamoğlu, kişisel popülaritesini örgütsel bir dönüşüme tahvil edebilecek mi? Bu soruların cevabı, modelin orta vadedeki başarısını belirleyecektir. Şurası açıktır ki, Atlantikçi değişim modeli, partiyi iktidara taşıma konusunda şimdilik en umut vadeden formül olarak görülmekte, ancak bu formülün partiye ne tür bir ideolojik ve jeopolitik maliyet çıkaracağı henüz netlik kazanmamıştır.
Analitik Tartışma
CHP’deki milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık gerilimi, yukarıda sunulan teorik çerçeve ışığında üç temel analitik eksende derinlemesine incelenebilir. Bu eksenlerin her biri, partinin içinde bulunduğu açmazın farklı bir veçhesine ışık tutmakta ve birlikte değerlendirildiklerinde CHP’nin bir bölünmeden ziyade bir stratejik adaptasyon krizi yaşadığını ortaya koymaktadır.
İlk eksen, kimlik ve rekabet gerilimidir. Duverger’in kitle partisi kimliği ile Kirchheimer’in catch-all party rekabetçiliği arasındaki karşıtlık, CHP’deki gerilimin ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi Duverger’ci anlamda net ideolojik hatlara sahip, dış etkilerden korunmuş bir kitle partisi olarak yeniden inşa etmek isterken; Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Kirchheimer’ci bir catch-all partiye dönüştürme arzusundadır. Bu iki ideal tip, yalnızca örgütsel yapıyı değil, aynı zamanda partinin varoluş amacını da farklı tanımlamaktadır: İlki için parti bir misyonun taşıyıcısı, ikincisi için ise bir seçim makinesidir. CHP’nin mevcut krizi, bu iki amaç arasında bir türlü denge kurulamamasından kaynaklanmaktadır. Parti, hem ideolojik berraklığını hem de seçim başarısını aynı anda azami düzeye çıkarmaya çalıştıkça, iç çelişkileri derinleşmekte ve iki hedef birbirini sıfırlamaktadır.
İkinci eksen, kurumsallaşma ve esneklik gerilimidir. Panebianco’nun öngördüğü gibi, CHP’nin yüksek kurumsallaşma düzeyi ona istikrar ve süreklilik kazandırmış, ancak değişim kapasitesini ciddi biçimde kısıtlamıştır. Milli arınma yanlıları bu kurumsallaşmayı partinin en değerli varlığı olarak görürken, Atlantikçi değişim yanlıları onu partinin ayağına bağlanmış bir pranga olarak değerlendirmektedir. Panebianco’nun terminolojisiyle ifade edecek olursak, CHP şu an “örgütsel kasılmışlık” (organizational rigidity) ile “çevresel baskılara aşırı duyarlılık” arasında salınmaktadır. İki kanat da kendi pozisyonunu partinin selameti için zorunlu görmekte, ancak bu pozisyonların sentezi bir türlü sağlanamamaktadır. Oysa Panebianco’nun idealize ettiği sağlıklı parti, kurumsal sürekliliği stratejik esneklikle bağdaştırabilen partidir. CHP’nin bu dengeyi bulamaması, gerilimi kronikleştiren temel etmenlerden biridir.
Üçüncü eksen, devletleşme ve dış bağımlılık gerilimidir. Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’nin iki farklı bağımlılık türü arasında sıkıştığını göstermektedir. Bir tarafta, partiyi devlet mekanizmalarıyla fazla içli dışlı olmakla ve sivil toplumdan kopmakla suçlayanlar vardır ki bunlar genellikle değişim yanlılarıdır. Diğer tarafta ise partiyi uluslararası sermaye ve Batılı siyasi aktörlere fazla bağımlı hale gelmekle suçlayanlar bulunur ki bunlar da milli arınma yanlılarıdır. İlginç olan, her iki tarafın da partiyi bir tür kartelleşme tehlikesine karşı uyarıyor olması, ancak tehlikenin kaynağını farklı yerlerde görmeleridir. Bu asimetrik kartelleşme eleştirisi, CHP’nin aslında hangi bağımlılığın daha yıkıcı olduğu konusunda derin bir fikir ayrılığı yaşadığını göstermektedir. Kılıçdaroğlu için asıl tehlike dış bağımlılık iken, İmamoğlu ve Özel için asıl tehlike partinin hantal devletçi yapısıdır.
Bu üç eksen birlikte değerlendirildiğinde, CHP’deki sürecin klasik anlamda bir bölünmeden ziyade, jeopolitik bir stratejik adaptasyon krizi olduğu görülmektedir. Parti, değişen iç siyasi dengeler ve küresel konjonktür karşısında yeni bir denge noktası bulmaya çalışmakta, ancak bu denge arayışı parti içi çatışmaları körüklemektedir. Bu tür adaptasyon krizleri, literatürde genellikle partilerin ya yenilenerek çıkacağı ya da parçalanarak dağılacağı kritik eşikler olarak tanımlanır. CHP’nin bu eşikten hangi yönde çıkacağı ise büyük ölçüde liderlerin stratejik becerilerine ve uluslararası konjonktürün dayatmalarına bağlı olacaktır.
Analitik tartışmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli nokta, CHP’deki gerilimin aslında Türkiye’nin daha geniş çaplı jeopolitik yol ayrımını parti içinde yeniden üretiyor olmasıdır. Milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık karşıtlığı, yalnızca CHP’ye özgü bir iç mesele değil, aynı zamanda Türkiye’nin son iki yüzyıldır yaşadığı Batılılaşma-yerlilik geriliminin bir partinin bünyesindeki tezahürüdür. Bu yönüyle CHP, Türk modernleşmesinin çözülememiş gerilimlerini kendi içinde taşımakta ve bu gerilimler her seferinde yeni bir siyasi kuşak çatışması olarak su yüzüne çıkmaktadır. Partinin bu tarihsel yükten kurtulması, büyük ölçüde Türkiye’nin medeniyet tercihiyle ilgili daha geniş bir mutabakatın sağlanmasına bağlıdır ki bu da kısa vadede mümkün görünmemektedir.
Bu durumda, analitik tartışma CHP’deki gerilimin yalnızca teorik bir inceleme nesnesi olmadığını, aynı zamanda Türk siyasetinin geleceğine dair somut çıktılar üretecek dinamik bir süreç olduğunu göstermektedir. Parti içi mücadelenin sonucu, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’deki muhalefet bloğunun yapısını, seçmen davranışlarını ve hatta ülkenin dış politika tercihlerini etkileyecek kadar önemlidir. Bu nedenle CHP’deki gelişmeler, siyasal parti teorisinin yanı sıra uluslararası ilişkiler, toplumsal hareketler ve seçim coğrafyası perspektiflerinden de incelenmeyi hak etmektedir. Bu çalışmanın kapsamı, parti teorisiyle sınırlı kalmakla birlikte, söz konusu disiplinlerarası incelemenin gerekliliğine de işaret etmektedir.
Tartışma Bölünme mi Dönüşüm mü?
Sartori’nin parti sistemleri analizi perspektifinden bakıldığında, parti içi çatışmalar üç olası sonuca yol açabilir: kurumsal yeniden denge, kademeli dönüşüm veya parçalanma. Bu üçlü ayrım, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin olası sonuçlarını sistematik biçimde değerlendirmek için elverişli bir analitik çerçeve sunmaktadır. Mevcut durumda CHP’nin bu üç yol ayrımından hangisine daha yakın olduğu sorusu, yalnızca parti elitlerinin tercihlerine değil, aynı zamanda kurumsal kısıtlar, seçim sistemi teşvikleri ve dışsal konjonktürel faktörlere de bağlıdır.
CHP özelinde mevcut durum, üçüncü aşamaya, yani parçalanmaya henüz ulaşmamış olup daha çok elit düzeyinde bir fraksiyonlaşma ve jeopolitik tercih çatışması olarak sürmektedir. Parti içindeki gruplar hâlâ aynı çatı altında kalmanın sağladığı kurumsal avantajlardan (örgütsel altyapı, seçimlere katılma hakkı, hazine yardımı vb.) faydalanmakta ve ayrı bir parti kurmanın yüksek maliyetlerini hesaba katmaktadır. Türkiye’deki seçim barajı ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin iki kutuplu yapısı, partiden kopmayı son derece maliyetli hale getirmektedir. Bu kurumsal frenler, CHP’deki tarafları şimdilik aynı çatı altında tutmakta, ancak çatışmayı düşük yoğunluklu ve kronik bir sürtüşme formunda sürdürmeye mahkum etmektedir.
Öte yandan, tarihsel olarak Türk siyasal hayatında parti içi fraksiyonlaşmanın bölünmeyle sonuçlandığı çok sayıda örnek mevcuttur. CHP’den kopan Demokrat Parti, Adalet Partisi’nden kopan Milliyetçi Hareket Partisi, ANAP’tan kopan partiler, bu geleneğin sonuçlarıdır. Bu örnekler, parti içi çatışma belirli bir eşiği aştığında ve ayrılıkçı grup ayrı bir parti olarak seçmen nezdinde karşılık bulabileceğini hesapladığında bölünmenin kaçınılmaz olabileceğini göstermektedir. CHP’de İmamoğlu ve Özel liderliğindeki değişim yanlılarının, eğer kurumsal kanallar tamamen tıkanır ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal direnci aşılamaz hale gelirse, partiden ayrılarak yeni bir siyasi oluşuma gitme olasılığı her zaman vardır. Ancak şimdilik bu olasılık, kurumsal ve seçimsel caydırıcılar nedeniyle düşük bir ihtimal olarak görülmektedir.
Bu bağlamda CHP’nin önünde duran en muhtemel senaryo, kademeli bir dönüşümdür. Kademeli dönüşüm, partinin ideolojik kodlarının ve örgütsel yapısının zamana yayılarak, düşük yoğunluklu çatışmalarla ve kuşak değişimiyle birlikte evrilmesi anlamına gelir. İmamoğlu ve Özel gibi genç ve popüler figürlerin parti içinde giderek daha fazla alan kazanması, yerel yönetimlerdeki başarıların merkeze yansıması ve seçmen tabanının değişen profili, bu kademeli dönüşümün halihazırda devam etmekte olduğunu göstermektedir. Milli arınma kanadı bu dönüşümü yavaşlatmaya, hatta durdurmaya çalışsa da, toplumsal ve siyasal dinamikler büyük ölçüde değişim yönünde baskı yapmaktadır.
Kademeli dönüşüm senaryosunda kritik olan, bu sürecin partiyi kurumsal kimliğinden tamamen koparmadan, kontrollü bir evrim olarak yürütülebilmesidir. CHP’nin tarihsel olarak en büyük başarısı, yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdürebilmesi ve Türk siyasetinin temel aktörlerinden biri olarak kalabilmesidir. Bu başarı, büyük ölçüde partinin değişimi sindirerek yaşama, radikal kopuşlardan kaçınma kapasitesine dayanır. Mevcut gerilimin de benzer bir şekilde, partiyi parçalamadan ama dönüştürerek aşılması, CHP’nin geleneksel dayanıklılığına uygun düşecektir. Ancak bu, taraflar arasında bir asgari müştereğin ve kurumsal nezaketin korunmasıyla mümkün olabilir. Oysa mevcut söylem düzeyindeki sertlik, bu asgari müştereğin her an bozulabileceğini düşündürmektedir.
Milli arınma yanlıları, partinin Atlantik merkezli bir rotaya girmesini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirirken; Atlantikçi kanat, mevcut hattın partiyi iktidara taşıyacak tek rasyonel yol olduğunu savunmaktadır. Bu iki konum arasındaki gerilimin nasıl yönetileceği, partinin hem kurumsal bütünlüğünü hem de Türk siyasal hayatındaki konumunu belirleyecek temel değişken olarak öne çıkmaktadır. Eğer Kılıçdaroğlu ve destekçileri, partiyi dış bağımlılık ilişkilerinden arındırma projesinde ısrar ederken değişim yanlılarını tümüyle tasfiye etmeye kalkışırsa, bölünme kaçınılmaz olabilir. Benzer şekilde, İmamoğlu ve Özel, partinin tarihsel kimliğini tümüyle reddeden bir dönüşümü zorlarlarsa, millici kanadın kopuşunu tetikleyebilirler. Dolayısıyla, her iki tarafın da stratejik bir geri çekilme ve müzakere alanı bırakması, partinin geleceği açısından hayati önemdedir.
Dolayısıyla, CHP’deki bu sürecin sonucu, yalnızca parti içi dinamiklere bağlı olmayacaktır. Türkiye’nin dış politikasındaki gelişmeler, Batı ile ilişkilerin seyri, küresel ekonomik konjonktür ve AK Parti’nin performansı gibi dışsal faktörler, hangi kanadın tezlerinin daha inandırıcı bulunacağını belirleyecektir. Eğer Türkiye ile Batı arasındaki gerilim tırmanır ve milli egemenlik söylemi toplumda daha fazla karşılık bulursa, bu durum Kılıçdaroğlu’nun milli arınma söylemini güçlendirecektir. Buna karşılık, Batı ile ilişkilerde yumuşama ve ekonomik krizin Batılı kurumlarla işbirliğini zorunlu kılması, Atlantikçi kanadın elini rahatlatacaktır. Kısacası, CHP’deki bölünme mi dönüşüm mü sorusunun cevabı, bir ölçüde partinin kontrolü dışındaki uluslararası gelişmelere de bağlıdır. Bu belirsizlik, mevcut gerilimi daha da karmaşık ve öngörülemez kılmaktadır.
Sonuç
CHP’deki “milli arınma” ve “Atlantikçi bağımlılık” eksenli tartışmalar, siyasal parti literatürünün temel ikilemini Türkiye’ye özgü jeopolitik bir düzlemde yeniden üretmektedir: ideolojik bütünlük ve ulusal egemenlik vurgusu ile seçimsel genişleme ve küresel sisteme eklemlenme arayışı arasındaki gerilim. Bu çalışma, CHP’deki gerilimi kişisel liderlik rekabeti olarak değil, modern parti dönüşüm teorileri bağlamında yapısal bir adaptasyon problemi olarak değerlendirmiştir. Parti içindeki millici güçlerin desteklediği Kılıçdaroğlu’nun “arınma” söylemi, kartel parti eğilimlerine ve Atlantik merkezli bağımlılık ilişkilerine karşı kurumsal bir direnç hattını temsil etmektedir.
İmamoğlu–Özel ekseninin “değişim” söylemi ise bu direnç hattını kırarak partiyi Batı ile uyumlu bir catch-all parti rotasına sokma arayışı olarak somutlaşmaktadır. Duverger’in kitle partisi modelinden Kirchheimer’in catch-all partisine, Katz ve Mair’in kartel partisinden Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uzanan geniş bir teorik yelpaze, bu iki stratejinin dayandığı rasyonelleri ve taşıdığı riskleri gözler önüne sermektedir. Milli arınma modeli, partinin ideolojik çekirdeğini ve bağımsızlıkçı geleneğini korumayı öncelerken, beraberinde seçim başarısızlığı riskini taşımaktadır. Atlantikçi genişleme modeli ise seçim başarısını azami düzeye çıkarmayı hedeflerken, partiyi kimliksizleşme ve dış bağımlılık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu iki model arasında bir senteze ulaşmak, en azından şimdilik mümkün görünmemektedir. Zira gerilim, yalnızca stratejik tercihlerden değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair ontolojik bir kırılmadan beslenmektedir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi yerlilik ve tam bağımsızlık zemininde yeniden inşa etme iddiasını taşırken; İmamoğlu ve Özel’in “değişim” projesi, partiyi liberal demokratik değerler ve Batı ile bütünleşme ekseninde yeniden konumlandırma arayışıdır. Bu iki projenin aynı örgütsel çatı altında, birbirini yok etmeden bir arada var olabilmesi, son derece zor bir siyasal mühendislik becerisi gerektirmektedir.
Çalışmanın ulaştığı en önemli bulgulardan biri, CHP’deki mevcut durumun Sartori’nin tanımladığı anlamda bir parçalanma değil, bir elit fraksiyonlaşması ve jeopolitik stratejik adaptasyon krizi olduğudur. Taraflar hâlâ aynı çatı altında kalmanın kurumsal faydalarını terk etmeye hazır değildir ve seçim sistemi teşvikleri bölünmeyi caydırmaktadır. Bununla birlikte, bu kronik gerilimin kademeli bir dönüşüme yol açacağı öngörülebilir. Kuşak değişimi, yerel seçim başarılarının yarattığı rüzgâr ve değişen seçmen beklentileri, partiyi uzun vadede Atlantikçi değişim modeline doğru sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu sürüklenme, millici kanadın direnciyle dengelenecek ve muhtemelen partiyi hibrit bir modele doğru evriltecektir.
Sonuç olarak, CHP’nin geleceği iki jeopolitik yönelim arasında kurulacak denge kapasitesine ve partinin kurumsal kimliğini koruyarak değişimi yönetebilme becerisine bağlıdır. Eğer parti, milli arınma söyleminin hassasiyetlerini göz ardı etmeden, kontrollü bir esneklik ve kapsayıcılık stratejisi geliştirebilirse, hem ideolojik sürekliliğini koruyabilir hem de seçim başarısına ulaşabilir. Aksi takdirde, iki kanattan birinin partiyi tamamen domine etmesi, ya partinin tarihsel misyonundan koparak kimliksizleşmesine ya da seçimlerde kronik başarısızlığa mahkûm olmasına yol açacaktır.
Bu çalışma, CHP’deki gerilimin anlaşılması için siyasal parti teorisinin sunduğu kavramsal araçların ne denli verimli olduğunu göstermiştir. Ancak gerilimin tam olarak anlaşılabilmesi için, parti içi elit mülakatları, yerel örgüt etnografileri ve seçmen davranışı analizleri gibi ampirik yöntemlere de başvurulması gerekmektedir. Gelecek araştırmalar, bu teorik çerçeveyi saha verileriyle sınayarak, CHP’nin yaşadığı dönüşümün derinliğini ve yönünü daha net biçimde ortaya koyabilir. Ayrıca, karşılaştırmalı bir perspektifle, benzer gerilimleri yaşayan diğer ülkelerdeki sosyal demokrat partilerle CHP’nin durumu mukayese edilebilir. Böyle bir karşılaştırma, milli arınma–Atlantikçi bağımlılık ikileminin ne ölçüde Türkiye’ye özgü, ne ölçüde küresel bir olgu olduğunu aydınlatacaktır.
Nihai tahlilde, CHP’nin kaderi yalnızca bir siyasi partinin geleceğini değil, aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin ve demokratik sisteminin istikametini de ilgilendiren bir meseledir. Parti içi bu büyük hesaplaşma, Türk siyasetinin son yıllardaki en kritik gelişmelerinden biri olarak hem akademik hem de siyasi ilgiyi hak etmeye devam edecektir.
Kaynakça
Downs, A. (1957). An economic theory of democracy. Harper & Row.
Duverger, M. (1954). Political parties: Their organization and activity in the modern state. Methuen.
Katz, R. S., & Mair, P. (1995). Changing models of party organization and party democracy. Party Politics, 1(1), 5–28.
Kirchheimer, O. (1966). The transformation of the Western European party systems. In J. LaPalombara & M. Weiner (Eds.), Political parties and political development (pp. 177–200). Princeton University Press.
Panebianco, A. (1988). Political parties: Organization and power. Cambridge University Press.
Sartori, G. (1976). Parties and party systems: A framework for analysis. Cambridge University Press.