Blog

  • NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    Ankara’da 6-12 Temmuz haftasında düzenlenecek olan NATO Zirvesi nedeniyle kent genelinde, özellikle de zirve hareketliliğinin ve liderlerin konaklayacağı bölgelerin merkezinde çok sıkı güvenlik önlemleri uygulanacak.

    Zirve süresince şehir trafiğini rahatlatmak adına Ankara’nın 9 merkez ilçesinde (Çankaya, Altındağ, Yenimahalle, Keçiören, Mamak, Etimesgut, Sincan, Pursaklar, Gölbaşı) kritik görevliler hariç kamu personeli idari izinli sayılacak. Eğlence, şenlik ve toplu organizasyonlar ise tamamen yasaklandı.

    Trafiğe kapatılacak ana bölgeler ve caddeler şunlardır:

    Çankaya ve Şehir Merkezi (En Yoğun Kısıtlamalar)

    Zirvenin ana üssü, koridorları ve yabancı heyetlerin konaklayacağı otellerin bulunduğu Çankaya bölgesindeki birçok ana arter tamamen veya kısmen trafiğe kapatılacak:

    — Milli Müdafaa CaddesiKumrular Caddesi ve Necatibey Caddesi

    — Gençlik CaddesiAkdeniz Caddesi ve Anıt Caddesi

    — GMK Bulvarı ve bu bulvara bağlanan tüm sokak/caddeler

    — Zirve mekanlarına açılan bağlantı yolları ve belirlenen akreditasyon/konaklama otellerinin çevresi (Bu bölgelere basın mensupları ve görevliler dahil sadece resmi servis araçlarıyla girilebilecek).

    Alternatifli/İhtiyaca Göre Kapatılacak Bölgeler

    Güvenlik yoğunluğuna ve liderlerin geçiş saatlerine göre anlık veya sürekli kapatılabilecek diğer önemli caddeler:

    — Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi ve buraya açılan sokaklar

    — Dögol Caddesi‘nin Beşevler Kavşağı ile Anadolu Meydanı (Tandoğan) arasında kalan bölümü

    — Sporpark Sokak ve çevresi

    Gaziosmanpaşa Bölgesi (“Kırmızı Alan” Riski Yüksek)

    Gaziosmanpaşa, yabancı devlet başkanlarının ve üst düzey delegasyonlerin konaklaması için tercih edilen lüks otellere (örneğin Sheraton, Hilton vb.) ve birçok ülkenin büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için en kritik nokta konumunda.

    — Kırmızı Alan Uygulaması: Liderlerin kalacağı otellerin çevresi ve koridorları tamamen “kırmızı alan” ilan edilecek. Bu da otellerin bulunduğu caddelere ve buralara çıkan sokaklara görevli, akredite personel ve resmi araçlar dışında giriş-çıkışların tamamen yasaklanacağı anlamına geliyor.

    — Gaziosmanpaşa’nın ana arterleri (özellikle Tahran CaddesiArjantin CaddesiFilistin Caddesi ve Attar Sokak gibi otellere yakın hatlar) zirve boyunca (özellikle 6-12 Temmuz haftasında) ya tamamen kapatılacak ya da liderlerin geçiş saatlerinde çok sıkı bariyer ve kontrol noktalarıyla kısıtlanacaktır.

    Tunalı Hilmi Caddesi ve Çevresi

    Tunalı Hilmi Caddesi, Kuğulu Park ve çevresi zirve merkezi olan Çankaya’nın tam kalbinde ve bu konaklama bölgelerinin hemen geçiş rotasında yer alıyor.

    — Trafik Kısıtlamaları: Tunalı Hilmi Caddesi’nin kendisinin tamamen uzun süreli kapatılması yerine, lider konvoylarının geçiş saatlerinde (anlık ve dinamik olarak) trafiğe kapatılması bekleniyor.

    — Ancak Tunalı Hilmi’ye bağlanan ya da paralellik gösteren otel bölgelerine yakın bazı sokaklarda (örneğin Güniz SokakBülten Sokak veya Kavaklıdere hattındaki some bağlantılar) güvenlik çemberi nedeniyle uzun süreli araç kapatmaları veya park yasakları uygulanabilir.

    — Etkinlik Yasakları: 1-15 Temmuz tarihleri arasında Ankara genelinde her türlü toplu yürüyüş, gösteri ve dış mekan etkinliği yasaklandığı için, Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park çevresinde de kalabalık oluşturacak hiçbir sosyal organizasyona izin verilmeyecek.

    Otobüs Terminali (AŞTİ) ve Esenboğa Havalimanı Durumu

    Hem otobüs terminali (AŞTİ) hem de Esenboğa Havalimanı açık olacak ve hizmet vermeye devam edecek. Ancak 6-12 Temmuz haftasında uygulanacak olan en üst düzey “Kırmızı Alan” güvenlik protokolleri nedeniyle her iki noktada da yolculuk yapacakların bilmesi gereken çok önemli kısıtlamalar ve değişiklikler var.

    Esenboğa Havalimanı (Yüksek Güvenlik ve Uçuş Kısıtlamaları):

    — Dış Hatlar ve İstihbarat Filtresi: Zirve günlerinde Esenboğa’ya yurt dışından yapılacak bazı sivil uçuşlara kısıtlamalar getiriliyor. Ayrıca havalimanı girişinde çok ciddi bir güvenlik ve istihbarat kontrolü uygulanacak.

    — Havalimanı Yolu (Protokol Yolu): Esenboğa ile şehir merkezi arasındaki güzergah “kırmızı alan” ve ana protokol yolu ilan edildiği için liderlerin iniş-biniş saatlerinde yol sivil trafiğe anlık olarak kapatılacak.

    — İç Hatlar: İç hat uçuşlarında şu an için tam bir iptal kararı yok ancak tarifelerde zirve trafiğine göre düzenlemeler ve rötarlar yaşanması çok muhtemel.

    Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi (AŞTİ):

    — Ulaşım Zorluğu: AŞTİ’nin bulunduğu bölge (Söğütözü/Mevlana Bulvarı hattı), Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve zirve alanlarına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Bu nedenle AŞTİ çevresindeki ana yollarda ve bağlantı noktalarında çok sıkı polis kontrolleri olacak.

    — Girişlerde Yoğunluk: Terminal binasına girişlerde kimlik kontrolleri ve bagaj aramaları en üst seviyeye çıkarılacağı için peronlara ulaşmak normalden çok daha uzun sürebilir.

    VFS Global Ankara Ofisi Durumu

    — Resmi Durum ve Konsolosluklar: Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ankara’nın Çankaya dahil 9 merkez ilçesinde kamu personeline 7, 8 ve 9 Temmuz (Salı, Çarşamba, Perşembe) günleri başta olmak üzere idari izin verildi. VFS özel bir kurum olsa da işlem hacmini sağlayan ilgili büyükelçiliklerin vize bölümleri operasyonlarını durdurabilir veya uzaktan çalışmaya geçebilir. Bu nedenle sistem randevuları büyük ihtimalle bloke edecektir.

    — Konum Riski: VFS Global Ankara Ofisi, Çankaya/Kavaklıdere (Atatürk Bulvarı) üzerindeki yeni yerinde hizmet vermektedir. Burası tam olarak “Kırmızı Alan” ve yoğun güvenlik çemberinin içinde kaldığı için, o caddelerin kapatılması, polis barikatları ve kimlik kontrolleri sebebiyle randevuya fiziki olarak ulaşmak neredeyse imkansız olacaktır. Haziran ayı bitmeden aracı kurumun ve ilgili elçiliğin duyurularını kontrol etmek, randevuyu bu haftanın dışına almak en güvenli yoldur.

    Muayenehane (Tunalı) ve Ev (Uğur Mumcu) İçin Özet Durum

    — Çalışma İzni: Serbest meslek icra ettiğiniz ve muayenehaneniz özel mülk olduğu için, idari izin genelgesi sizi yasal olarak kapatmaya zorlamaz. Çalışmayı seçebilirsiniz.

    — Lojistik Engeller: Evinizin bulunduğu Uğur Mumcu Caddesi, liderlerin kalacağı otellerin dibinde olduğu için “Kırmızı Alan” içindedir; araçla çıkmak, park etmek ve barikatları aşmak çok büyük zaman kaybettirir. Tunalı Hilmi ise lider geçişlerinde anlık ve dinamik olarak kapatılacaktır.

    — Hastalar Açısından: Çankaya genelinde trafik kilitleneceği, otoparklar güvenlik gerekçesiyle boşaltılacağı için hastaların randevulara ulaşması ve araç park etmesi imkansıza yakın olacaktır.

    — Zirvenin resmi ve en yoğun günleri olan 7, 8 ve 9 Temmuz tarihlerinde rutin randevuları ertelemek veya o haftayı kapalı geçirmek, sizi ve hastalarınızı yaşanacak operasyonel stresten korumak adına en mantıklı yoldur.

  • Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Padişahımız zaafiyetinden  dolayı (eli) herdaim mahkumdu!

    Tefecilikle soyulma yöntemi hakkında daha çok bilgiyi edinmek isteyenler olur ise Siyonistlerin lideri; Thedor Herzls’in günlüklerini okumasını öneririm.

    Bende mevcut.

    Üç cilt ve 150 adet bastırılan günlüklerde çok bilgi var ve Osmanlının soyulması Yorgo Zarifiden binkez daha fazla.

    Osmanlı’daki şeker karaborsasından elde edilen on milyonun yarısı İsviçre’deki Lenin’e Ekim devrimi için verilmişti. Diğer beş milyon ise Osmanlı’nın birinci dünya harbine  Alman imparatorluğuyla birlikte harbe girmesi için  10.11.1914 tarihinde yapılan antlaşmayla verilen rüşvetle Osmanlı imparatorluğu tamamen yok edildi.

    Antlaşmanın Osmanlıca ve Almanca metnini görmek isteyenler;

    Rahmetli eniştem diplomat Dr. Menter Şahinler’in „Kemalismus Ursprung, Wirkung &Aktualität eserine baksın (Kaynak Verlag Anadolu sahife 274-278)

    Malesef eşkiyayı baştacı etmek için mücadele eden bir millet olma hastalığımızı halen sona erdiremedik.Tanrı bize acısın diyeceğim. Fakat Tanrı’nın cahillerle muhatap olduğuna dair şu ana kadar hiçbir bilgi edinmedim. Bilen varise ve bilgilendirirse sevinirim.

    Kalın sağlıcakla

    Rehan Gündoğmuş

    Görseldeki kişi, Osmanlı’nın bir dönemine damga vuran Yunan Banker Yorgo Zarifi’dir. (Georgios Zariphis)…

    Yorgo Zarifi, abdestsiz evrak imzalamayan 2. Abdülhamid’in en önemli dostlarından biriydi.

    Abdülhamid daha şehzadeliği döneminde kişisel servetinin idaresini Yorgo Zarifi’ye emanet etmişti.

    Yorgo Zarifi Abdülhamid’i Havyar Han’a götürüp “Hava oyunları” (Borsa) ile tanıştıran kişiydi.

    Abdülhamid’in parasına güzel faiz veriyordu.

    Yorgo Zarifi Osmanlı Vatandaşı değil, Yunanistan vatandaşıydı. Üstelik ailesi Yunan İsyanı’nı desteklemiş, Zarifi daha çocuk yaştayken İstanbul’u terk edip Odessa’ya yerleşmek zorunda kalmışlardı.

    Ama gerek Abdülmecid, gerek Abdülaziz dönemlerinde Osmanlı’ya faizle borç veren en önemli bankerlerden biriydi.  Dokunulmazlığı vardı.

    Zarifi özellikle Abdülhamid Döneminde, padişahla olan kişisel dostluğundan dolayı Saray’ın en gözde bankeri olmuştu. Tabi Zarifi de diğerleri gibi yüksek faizle borç veriyordu. Nitekim Abdülhamid Döneminde devletin iflas etmesi ile (Muharrem Kararnamesi) Osmanlı’nın Tütün ve tuz inhisarı, alkollü içki, balıkçılık, ipek gibi gelirlerinin bir kısmı Zarifi’ye verilmişti.

    Saray rejimi batmış haldeydi. Zarifi sadece Abdülhamid’e değil devletin tüm üst düzey yöneticileri ile faiz, borç, tefe, tüfe işleri yapıyordu.

    Düşünün ortada bir devlet var. Devlet Tefeci Zarifi’den faizle borç alıyor. Aynı devletin başındaki adam tefeciden borç aldığı parayla hazineden maaş alıyor, aldığı maaşı tereciye verip faiz alıyor… İşte müthiş(!) Osmanlı…

    Yukarıda da bahsettiğimiz üzre Zarifi ile Abdülhamid’in ta şehzadelik döneminden gelen dostlukları vardı. Ama Zarifi’nin aidiyeti Osmanlı’ya değil Yunanistan’a idi. Zarifi aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesinin de en büyük finansörüydü.

    1890’larin başında, Büyükada’da Fransızlar “Prinkipo Palas” adı altında görkemli bir otel inşa ediyorlardı.

    Orient Express’in de sahipleri olan Compagnie Internationale des Wagons-Lits şirketine ait olan bu otel son derece lüks ve içinde kumarhanesi de bulunan bir binaydı.

    Alexandre Vallaury’nin mimarlığını yaptığı bu oteli Zarifi istiyordu. Abdülhamid’den ricacı oldu, Sultan otelin çalışma ruhsatını iptal etti.

    Wagons Lits bu binaya çok para harcamıştı, finansman giderleri şirketi zora soktu ve açılamayan oteli satmak zorunda kaldılar.

    Oteli kim aldı peki?

    Yorgo Zarifi’nin eşi, Eleni Zarifi. Ve Eleni Hanım satın aldığı bu oteli Fener Rum Patrikhanesine bağışladı.

    Binaya otel ruhsatı vermeyen Abdülhamid, Fener Rum Patrikhanesine bağışlanan bu binanın “Rum Yetimhanesi” olarak faaliyet göstermesine itiraz dahi etmeden müsade etti.

    Bugün İstanbul’un pek çok yerinde Zarifi’nin izlerini görür şahit oluruz, günümüzde tartışma konusu olan Büyükada Rum Yetimhanesi Abdülhamid Döneminde “Ekümenik Patrikliğe” bağışlanmış, abdestsiz evrak imzalamayan Abdülhamid de Eleni Zarifi’nin binayı “Ekümenik Patrikliğe Bağışladığına” dair bildirgeyi şak diye imzalamıştır.

    Umarım Osmanlı Torunları sonuna kadar okumuşlardır…

    Abdestsiz evrak imzalamamak, Ayasofya’da zaman zaman Kuran okumak falan çok önemli şeyler zira…!!!

  • Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, erken uygarlıkların can damarıydı. Ancak nasıl ortaya çıktığı tartışma konusuydu. Şimdi, yeni analizler, Fırat’ın iki öncül nehrinin başlangıçta Basra Körfezi’ne akmadığını, bunun yerine yaklaşık 5,4 milyon yıl önce, bu denizin neredeyse tamamen kuruduğu bir dönemde, doğu Akdeniz’de son bulduğunu gösteriyor. “Nature Geoscience” dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, nehirler ancak o zaman yavaş yavaş güneydoğuya doğru yön değiştirerek birleşmiş ve Fırat’ı oluşturmuştur.

    Resim: 5,4 milyon yıl önce, Fırat Nehri’nin iki öncül kolu  Akdeniz’e akıyordu.

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, Dicle Nehri ile birlikte medeniyetin beşiği olarak kabul edilir. Çünkü tarımın temelleri bu nehirler arasındaki verimli topraklarda atılmış ve daha sonra, 5000 yıldan fazla bir süre önce, insanlığın ilk gelişmiş medeniyetleri ortaya çıkmıştır. Sümerlerin, Babillilerin ve Asurluların büyük imparatorlukları burada gelişmiş ve Fırat Nehri kıyısında bulunan Sümer şehri Uruk, yeryüzündeki ilk mega kentlerden biri olarak kabul edilir. MÖ 5. binyılın sonlarında 20.000’e kadar insanı barındırıyordu; daha sonra nüfus 50.000’e kadar ulaştı.

    İki zıt senaryo

    Fırat ve Dicle nehirlerinin günümüzdeki akış yönü; her iki nehir de Basra Körfezi’ne dökülmektedir.

    Ancak günümüzde yaklaşık 3.000 kilometre uzunluğundaki Fırat Nehri’nin Mezopotamya’nın can damarı haline nasıl geldiği hâlâ belirsizliğini koruyor. Teksas’taki Chevron şirketinden Andrew Madof ve meslektaşları, “Eski Mezopotamya yaratılış mitlerine göre, Fırat Nehri, dünyanın yaratılışı sırasında bilgelik ve su tanrısı Enkidu tarafından oluşturulmuştur” diye açıklıyor. Bununla birlikte, Fırat’ın gerçek yaşı ve zaman içinde yatağının nasıl değiştiği tartışmalıdır. Ancak jeolojik veriler, nehrin yaklaşık on milyon yıldan daha eski olamayacağını zaten gösteriyor.

    Madof ve ekibi, “Fırat nehir sisteminin gelişimini açıklamak için şu anda iki zıt hipotez bulunmaktadır” diye bildiriyor. Bazı jeologlar, proto-Fırat’ın veya öncül nehirlerinin başlangıçta Anadolu’ya veya belki de Akdeniz’e aktığını varsaymaktadır. Bununla birlikte, ikinci hipoteze göre, proto-Fırat zaten güneydoğuya doğru akmış ve Arap Yarımadası’nın çöllerinde son bulmuştur.

    Akdeniz’deki nehir tortullarını kim oluşturdu?

    Bu iki senaryodan hangisinin doğru olduğunu belirlemek için Madof ve meslektaşları Orta Doğu’dan elde edilen kapsamlı sismik ve tektonik verileri analiz ettiler. Ayrıca, yaklaşık 5,4 milyon yıl önce Büyük Messiniyen Tuzluluk Krizi sırasında biriken eski nehir tortularını da incelediler; bu dönemde Akdeniz ile Atlantik arasındaki bağlantı kesilmiş ve Akdeniz yavaş yavaş kurumuştu.

    Handere ve Nahr Menashe olarak adlandırılan bu devasa tortullar, bu dönemde doğudan neredeyse tamamen kurumuş Akdeniz havzasına büyük nehirlerin aktığını kanıtlıyor. Ancak şimdiye kadar bu nehirlerin kökeni belirsizdi. Bu nedenle Madof ve ekibi, verilerini ve jeolojik ve akarsu dinamik modellerini kullanarak Fırat Nehri veya öncülleriyle bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar.

    Akdeniz’e açılan körfez.

    Araştırma ekibinin keşfettiği gibi, Fırat Nehri’nin iki kaynağı olan Karasu ve Murat nehirleri yaklaşık beş milyon yıl önce ayrı ayrı akıyordu. Araştırmacılar, “Sonuçlarımız, Paleo-Karasu ve Paleo-Murat’ın geç Miyosen döneminde büyük ölçüde paralel, kuzeydoğu-güneybatı yönünde akan sistemler oluşturduğunu gösteriyor” diyor. “Bu iki nehir sistemi, kaynak bölgesinden günümüzde Türkiye ve Suriye kıyıları açıklarında bulunan bir bölgeye kadar uzanıyordu.”

    Bu, Fırat Nehri’nin iki öncül kolunun bir zamanlar Akdeniz’e aktığı anlamına gelir; tam da Messiniyen tuzluluk krizi döneminden kalma devasa tortul birikintilerinin bugün bulunduğu yerde. Madof ve ekibi, “Bugüne kadar, nehir yatakları Karasu ve Murat nehirlerinin yukarı kısımlarını Handere ve Nahr-Menashe oluşumlarıyla birbirine bağlıyor” diye yazıyor. Bu tortul tabakalar, Fırat’ın bu iki kaynağının bir zamanlar Akdeniz havzasına aktığı yerde tam olarak yer almaktadır.

    Araştırmacıların yeniden yapılandırmalarına göre, Paleo-Murat’ın ağzı yaklaşık beş milyon yıl önce Paleo-Nil’in sadece 25 kilometre kuzeyinde bulunuyordu. Ekip, “Bu, muhtemelen Dünya tarihinin tamamı boyunca bu iki nehir arasındaki en kısa mesafeydi” dedi.

    Fırat Nehri, böylece son 5,5 milyon yıl içinde iki kaynak nehrinden gelişerek akmaya başlamıştır.

    Nil ve Rhône nehirlerinin toplam su miktarı kadar.

    Şaşırtıcı bir diğer nokta ise şu: Akdeniz’in kuraklık dönemindeki iklim oldukça kuru olmasına rağmen, Paleo-Karasu tek başına ağzında bugün Nil’in taşıdığına benzer miktarda su taşıyordu. Paleo-Murat ise yaklaşık olarak bugün Rhône’un taşıdığı kadar su taşıyordu. Araştırmacılar, “Bu görünüşte paradoksal sonuç, o dönemdeki yağış ve sıcaklıkların, tek tek nehir havzaları düzeyinde bile, önemli ölçüde dalgalandığını gösteriyor” diye açıklıyor.

    O dönemde Akdeniz’de neredeyse hiç yağmur yağmasa da, Fırat’ın eski öncülleri, kaynak sularında ve akış yolları boyunca yeterli suya sahip oldukları için güçlü nehirler haline gelmişlerdir. Yaklaşık 5,33 milyon yıl öncesine kadar suları Akdeniz havzasına akıyordu. Daha sonra, tektonik süreçler bu bölgenin topografyasını değiştirerek iki nehrin artık Akdeniz’e ulaşmamasına neden oldu. Bunun yerine, başlangıçta Anadolu Levhası’ndaki büyük göl bölgelerinde son buldular.

    Fırat’ın doğuşu:

    Yaklaşık 3,6 milyon yıl önce Fırat Nehri doğdu: Anadolu tektonik plakası yükseldi ve önceki iki nehrin yatağını değiştirdi. Paleo-Murat’ın yatağı, Arap Plakası’na doğru giderek daha da güneydoğuya kaydı ve sonunda Basra Körfezi’ne döküldü. Yaklaşık 1,6 milyon yıl önce Murat ve Karasu nehirleri birleşerek günümüz Fırat Nehri’ni oluşturdu.

    Madof ve meslektaşları, “Sonuçlarımız, tarihsel olarak önemli olan bu nehrin, geçici olarak Akdeniz havzasına akan, zaman içinde dört tektonik plakayı geçen, birleşen ve sonunda Basra Körfezi’ne dökülen iki ayrı nehir sisteminden kaynaklandığını gösteriyor” diye yazıyor. “Bu bulgular, nihayetinde Dünya üzerindeki en eski medeniyetlerden birini mümkün kılan jeolojik süreçlere dair daha derin bilgiler sağlıyor.”

    Kaynak: Nature Geoscience, 2026 Houston

    Selen Atasoy

    Not: 

    Büyük babalarım Fırat Nehri yakınlarında yaşarlardı. Tarlalarını ve bağlarını Fırat’ın suyuyla sularlardı. Fırat benim için çok önemli. (Bütün nehirlerimiz önemli)

    Lütfen nehirlerimizi kirletmeyelim; onları temiz tutalım, Nehirlerimizi koruyalım ve değerini anlayalım.

  • 2027 SEÇİM VAATLERİ

    2027 SEÇİM VAATLERİ

    AKP ve Sn. Erdoğan, artık senaryo yazamıyorlar.

    Bütün senaryoları bitirdiler; dindar Cumhurbaşkanı, dindar Başbakan, dindar bakanlar, dindar müdürler istekleri yerine getirildi. Bu söylemlerle 5-6 yıl geçti.

    Ardından askeri vesayet sözü devreye alındı bir 5-6 yılda onunla geçiştirildi.

    Sonra “dış güçler” devreye alındı. Her yararlı (!) işlerinde dış güçler engel oldu takoz koydu. Bir 5-10 yılda öyle geçti.

    Sonra Gabar’da petrol bulduk, akaryakıt zamları zirve yaptı.

    Karadeniz’de doğalgaz bulduk, pencereleri açacaktık, Temmuz’da bile yakacaktık; doğalgaz fiyatları cep yaktı, kombileri yakamaz olduk.

    Kendi yerli ve milli uçağımızı göklerde gösterdik, aradan beş on yıl geçti hala o uçaklar yeryüzüne bir türlü inmediler, görünmediler.

    7 saatlik şarjla 80 dönüm yer süren elektrikli traktör ürettik, tarlalarda göremedik.

    2017’den beri Enflasyonu, tek hanelere indireceğiz dedik; maşallah enflasyon zirvelerde, ineceği de yok.

    “Memurumuzu, emeklimizi, işçimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” dediler. Bu kesim taneyle domates, gramla et almaya başladı.

    “AB’ye gireceğiz, vizesiz Avrupa’ya gideceğiz” denilerek güpe gündüz 101 pare top atışlarıyla söz verdik, bırakın Avrupa’yı, vizesiz gideceğimiz ülke bile neredeyse kalmadı.

    Maaşlara hedef enflasyon % 16’ya göre Tüik marifetiyle zam yapıldı, enflasyon yılın ilk dört ayında % 24 oldu. Bu hedefte tutmadı.

    “Fakir-Fukara, Garip-Guraba “edebiyatıyla iktidar olundu, Fakir-fukara, garip-guraba çöpten artık, askıda ekmek arar oldu. Emekli maaşı 20 bin ev kirası 25 bin oldu.

    Gençler torpilsiz iş bulamaz, bulsa da bizden değilsin anlayışıyla “Mülakatlarda” elenir oldu. Milyonlarca üniversite mezunu “Ev genci” oldu.

    Gençler evlenemez, evlenenler geçinemez ve çocuk yapamaz oldu. Türkiye Cumhuriyet döneminin en az doğurgan dönemine girdi.

    Seçimlerde kazanılamayan belediyeler, yolsuzlukla suçlanan başkanlar AKP’ye transfer oldular.

    Motorsuz KAAN uçağımız, ATAK helikopterlerimiz, TOOG’umuz da artık gündemde değil.

    Yani elle tutulur, halka umut olacak hiçbir senaryomuz kalmadı.

    Siz olsanız böyle bir ortamda seçime, erken seçime gider misiniz?

    2028’de seçim desek Reis, aday olamıyor. Gerçi yasa gereği olma olasılığı yok ama yasaların arkasından dolanarak, “hileyi şerriye” mantığıyla erken seçim kararıyla bir kez daha aday olma derdindeler.

    Halka ne denecek, ne diye oy istenecek, ezilen emekli, işçi, memur, kazanamayan çiftçiden, esnaftan ne diye oy istenecek?

    2027’de yapılması düşünülen bir erken seçimde Sn. Erdoğan, seçimi kaybetmeyi asla istemez. (Olaylar gösterdi ki bu yıl sonbaharda da bir baskın erken seçim yapılabilir. CHP’nin dağınıklığından yararlanılarak)

    Onun için bende diyorum ki, halkın gönlünü yeniden kazanmak, “Yaparsa yine AKP ve Erdoğan yapar” kanaatini oluşturmak ve şirin görünmek için, yeni düzenlemeler yapılacaktır:

    Kademeli emeklilik yasası kesin çıkarılacak,

    Memura ve emekliye % 100 veya civarında ZAM yapılacak,

    Asgari ücret, yüksek orana çıkarılacak, %100 de yüze yakın artırılacak,

    Evsizler için % 1 veya bu civarda faizle kredi muslukları açılacak,

    Kader mahkumları adı altında çok kapsamlı ceza affı çıkarılacak,

    Çiftçiye ve esnafa af getirilecek, kredi muslukları uygun şartlarla açılacak,

    Pek çok af /Ehliyet, trafik cezası, Bağ-Kur, prim borcu, vergi cezası, trafik cezası gibi) gelecek,

    Hatta “Hobi Bahçeleri) affı bile çıkarılacak.

    Mevsimlik işçiler kadroya alınacak, öğretmen atamaları yapılacak vs. vs

    Kaynak mı hiç önemli değil. Yeter ki seçim kazanılsın. Sonrası kolay yeni zamlarla verdiklerimizi iki yıl içinde geri alırız. Ne diyordu köylü Veli Emmi, “ustam bilir kolayını, atar nişadırı alır kalayını.” ise Seçim kazanılamaz; Onu da gelecek iktidar düşünsün mantığı ve taktiği devreye alınacak.                                                                                                                                                                      Bu asil halk, bunu yer mi? İşte orasına bir şey diyemeyeceğim. AKP’den büyük hayal kırıklığı yaşayan, fakat henüz bir tarafa kaymamış % 20’ye yakın bir seçmen var. Bunlar,” Yaparsa yine AKP ve Reis yapar” derlerse seçimin yönü değişir.

    Ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez söylemi ne kadar oy toplar bilinmiyor.

    Muhalefetin bu beceriksizliği ve dağınıklığı, CHP’nin karpuz gibi ikiye ayrıldığı bir seçim, “Çantada keklik değil” biline.

    Esen kalınız. 

  • DEMOKRATİK TEPKİ

    DEMOKRATİK TEPKİ

    SOKAK HAZIR…

    AKP’li Adalet Bak’anı ve DEM’in hedef gösterdiği

    KOÇ HOLDİNG onursal Başkanı Rahmi KOÇ’u linç ettirme kampanyası meyvesini verdi..

    ***

    OTOKOÇ genel merkezi maskeli kişiler tarafından kurşunlandı…

    Ve!..

    Bu ülkenin gerçek vatanseverleri ayağa kalktı…

    Cinnet geçirmemek için dudaklarını ısırıyor…

    ***

    CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’in 

    son derece masum sokak çağrısı öfkeli şekilde cevap bulmaya başladı…

    Sebep sadece Rahmi Koç’a yapılanlar mı?

    ***

    Değil tabi…

    ***

    Türkiye, yıllık yüzde 32 enflasyon oranıyla dünyada beşinci, Avrupa’da açık ara birinci sırada…

    Dünya sefalet endeksinde ilk 10’da…

    Basın özgürlüğünde, demokrasi endeksinde, en alt sıralarda…

    Hukuksuzluk ayyuka çıkmış halde…

    ***

    Ancak ilginçtir; ülkeyi bu hale getirmiş iktidar değil, ona karşı mücadele eden anamuhalefet akıllara ziyan bir şekilde tartışılıyor haftalardır…

    ***

    Bu, Recep Tayyip Erdoğan’ın 

    Seviyesiz ahlaksız siyasi başarısı…

    ***

    ​Birçok otokrat lider gibi, Tayyip Erdoğan da artık adil bir seçimi kazanamayacağını biliyor…

    Çöküşü engelleyemiyor… Partisini, tabanını büyütemiyor…

    Homurdanmalar başladı…

    ***

    Yargılanma korkusu da önünde…

    Haliyle başı kesik horoz gibi sağa sola saldırmaya başladı…

    ***

    Düşündü, ABD’li danışmanlarına “danıştı..”

    Baktı;

    Devlet gücünü kullanarak yapabileceği tek şey var; “rakiplerini küçültmek…”

    ***

    O da bunu yapmaya çalışıyor…

    Karşısında iki büyük muhalif parti vardı: DEM ve CHP… 

    *** 

    Önce bir çözüm süreci başlatarak DEM’i nötralize etti…

    Hiçbir somut adım atmasa da kilit önemdeki bir partiyi muhalefet saflarından kopardı…

    *** 

    Ardından sıra CHP’ye geldi…

    ***

    Cumhurbaşkanı adaylığını açıklar açıklamaz Ekrem İmamoğlu’nu tutuklattı…

    Diplomasını iptal ettirerek aday olmasını engelledi…

    *** 

    Ancak Özgür Özel’in liderliğinde CHP hala büyüyor, ilk seçimin iktidar adayı olarak görülüyordu. Bunun üzerine bir yerel mahkemeye Özgür Özel’in seçildiği kurultayı iptal ettirdi…

    *** 

    Böylece liderliği kaybetmenin öfkesiyle yedek kulübesinde bekleyen eski başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yolu açıldı…

    *** 

    Polis-mafya işbirliğiyle parti binası basıldı; seçimle gelen kadro kovulurken eski yönetim koltuğa oturtuldu…

    ***

    Tam da istenildiği gibi iki CHP oluşmuş oldu;

    “Bunlar yine aralarında kavgaya başladı” izlenimi yaratıldı…

    ***

    Tayyip ​Erdoğan, “CHP’deki tartışmaların hiçbir yerinde yokuz” dese de operasyonu bizzat yönettiğine ve Saray’ından keyifle seyrettiğine kuşku yok…

    *** 

    Planının ilk aşamasını tamamladı sayılır…

    Muhalefeti böldü; DEM’i muhalefet cephesinden kopardı, CHP Genel Merkezi’ni ehlileştirdi…

    *** 

    Ancak daha büyük bir sorun yarattı:

    Devletle milleti karşı karşıya getirdi…

    İradesi hiçe sayılmış milyonları öfkelendirdi…

    ***

    Özgür Özel’in bir çağrısıyla yürüyüşe geçen devasa bir kitle var şimdi…

    Ekrem İmamoğlu da cezaevinden “Hukuk çiğnenirse her yol meşrudur” mesajı yolladı…

    *** 

    O yüzden imam Recep Tayyip Erdoğan ve çakma bozkurtbaşı Devlet Bahçeli, “sokağa çıkmayın” uyarılarına başladılar…

    ***

    Ancak demokratik kanalların tıkandığı yerde öfkenin sokağa akacağı belli…

    Ki bu demokratik çağdaş toplumların en doğal hakkıdır…

    *** 

    Eğer tahmin edilen olur da Özgür Özel’in dokunulmazlığı kaldırılır, tutuklanma ihtimali belirirse:

    ***

    Türkiye’nin Rusya’ya dönüşmemesinin tek güvencesi;

    Sokağın haklı tepkisi ve demokrasi güçlerinin dayanışması olacaktır…

    ***

    Çok sıcak bir yaz bizi bekliyor…

    Sokak ise basit bir işaret…

    ***

    Umarım daha fazla UTANMAYIZ!..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 08.06.2026 12.02

  • Ermenistan İran’dan Majid sistemini satın aldı

    Ermenistan İran’dan Majid sistemini satın aldı

    Ermenistan, İran yapımı D-08 Majid hava savunma sisteminin ilk müşterisi oldu. Sistem, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında Erivan’da düzenlenen askeri geçit töreninde ilk kez kamuoyuna tanıtıldı. 500 milyon dolar değerindeki gizli silah anlaşması, İran ve Ermenistan arasında Temmuz 2024’te imzalandı.

     Ermenistan, İran yapımı D-08 Majid hava savunma sisteminin ilk müşterisi oldu.

    D-08 Majid, pasif kızılötesi güdümlü ve radarsız çalışan kısa menzilli bir hava savunma sistemidir (SHORAD). Kaynaklara göre, sistem 15 kilometreye kadar mesafedeki hedefleri tespit edebiliyor ve 8 kilometreye kadar mesafede ve 6 kilometreye kadar yükseklikteki hedefleri etkisiz hale getirebiliyor.

    Bu, Majid AD-08 hava savunma sisteminin yabancı silahlı kuvvetlere ilk bilinen ihracatıdır. Ermenistan, Rusya’ya olan bağımlılığını azaltma çabalarının bir parçası olarak bu sistemi edinmiştir.

    Hava savunma sistemi, alçak uçan hedefleri, insansız hava araçlarını (İHA’lar), seyir füzelerini ve helikopterleri engellemek için tasarlanmıştır. Uzmanlara göre, Majid sistemi özellikle aktif radar yerine pasif termal görüntüleme ve elektro-optik sensörler kullanarak hedefleri izlemesiyle öne çıkmaktadır. Bu, fırlatma araçlarının sıfır emisyonla çalışmasına ve düşman radar uyarı sistemleri tarafından tespit edilmekten kaçınmasına olanak tanır.

    Ermenistan, Iveco Daily ticari araçlarında Majid sistemini teslim aldı.

    İran silahlı kuvvetlerinin kullandığı ve ARAS-2 pikap kamyonlarına monte edilen standart versiyonun aksine, Ermenistan’a teslim edilen sistemler Iveco Daily ticari araç şasisine entegre edilmiştir. Bu, zorlu muharebe koşullarında arazi hareketliliğini ve operasyonel kabiliyeti artırmayı amaçlamaktadır.

    AD-08 Majid’in satın alınması, Ermenistan’ın askeri stratejisinde önemli bir değişimi vurgulamaktadır. Güvenlik politikası hayal kırıklıkları ve Azerbaycan’a (gelişmiş insansız hava araçları ve İsrail silah sistemleriyle donatılmış bir devlet) Karabağ bölgesinin kaybedilmesinin ardından, Ermenistan silah ithalatını çeşitlendirmek ve geleneksel olarak Rusya’ya olan güçlü bağımlılığını azaltmak için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

  • KISSA

    KISSA

    NİYE BU HALDEYİZ…

    Ne oluyor bize?

    Biz böyle miydik, nereye gidiyoruz?

    Niye bu haldeyiz?

    Gibi..

    Sorularının cevabı “Pazarın kıssası” tadındaki kısa öyküde…

    ***

    Rusya’nın ücra bir köyünde, tren raylarının vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı…

    ***

    Müfettiş:

    -Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? 

    Neden söküyorsun o vidaları?

    Diye sordu…

    ***

    Köylü:

    “Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım..

    Ben kimseye zarar vermem..

    Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız…

    Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

    ***

    Müfettiş: 

    -Delilik bu!..

    Muhtar görmüyor mu bunu?

    Köylü:

    “Görmez olur mu? 

    Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı…

    Bedava sonuçta…”

    ***

    Müfettiş: 

    -Peki ya maaşınızı artırsak..

    Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?..

    Köylü:

    “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık…

    Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”

    ***

    Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi…

    Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı:

    -Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…

    ***

    Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü.. Çocuk gülümseyerek el sallıyordu…

    Müfettiş dehşetle bağırdı:

    -Treni durdurun!..

    *** 

    Ama çok geçti…

    ***

    Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu…

    Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını..

    O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; 

    ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü…

    *** 

    Tren devrildi…

    ***

    Yani!..

    Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti…

    ***

    Suç veya suçlu kim?

    Ya da;

    Asıl suçlu kim?

    ***

    Kim mi?

    ***

    Çok net!..

    Cehaleti normalleştiren toplum..

    Çıkarı ahlakın önüne koyan düzen..

    Bir şey olmaz, kültürü..

    Ve!..

    Yanlışa sessiz duyarsız kalan herkes…

    ***

    Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez..

    Önce vidaları gevşer…

    *** 

    Türkiye’de her şey;

    “Yok, yok yapamazlar…

    Yapmazlar…

    Dokunamazlar…

    O kadar da değil…

    Ve!..

    Bize bir şey olmaz” la başladı…

    *** 

    Bugün?..

    *** 

    Vidalarının (!) tamamı  sökülmeyen..

    Ana kolonları çürümeyen..

    Temelleri çökmeyen…

    Kokuşmayan…

    ***

    Çaktırmadan soyulmayan..

    Yandaşa, eşe dosta peşkeş çekilmeyen…

    Yozlaşmayan…

    Bölünmeyen…

    Paylaşılmayan bir tek kurum yok…

    *** 

    Var diyorsanız gösterin;

    “Söz!..

    Dişlerimi tek tek kıracağım…”

    İyi pazarlar…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 07.06.2026

  • Arap Bir Gazetecinin Sözleri

    Arap Bir Gazetecinin Sözleri

    Hep derim ya! Ben sosyal medyada çok dolaşırım; bulduğum ilginç şeyleri de sizlerle paylaşırım. İşte bunlardan birisi, Arap gazetecinin ibretlik ve düşünülesi sözleri:

    Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten.” Tespiti üzerine düşünce ve yorumum:

                   Haksız mı sevgili okurlarım? Arap alfabesini kutsal alfabe, Arapçayı Allah kelamı, sahabe isimlerini kutsal adlar, Arap milletini “kavmi necip” görenler ülke nüfusunun yüzde kaçı acaba?

    Günlük konuştuğun dilde:7 bine yakın kelime Arapça, Arapça sözcük kullanmadan beş cümle kuramaz, Arapça isim oranı: yüzde 60, Türkçe isim oranı yüzde 20 kadar.

    Selam verir Arapça, selam alır Arapça, ibadet eder Arapça, Tanrıya yakarır anlamını bilmediği kelimelerle Arapça, orucunu açar hurmayla. Neden kayısı, armut ile açmıyorsun desen, hurmanın kutsallığını anlatır.

    Dileği kabul olur, “inşallah”, beğenir, sevinir hafifçe tükürür “Maşallah”, istemediği bir durum olursa “Maazallah” der ama, ne dediğini bilmeden. Sanki Tanrı, senin ne dediğini bilmeyecek mi?

    Tanrı dersen kızar, Rab, Hüda, Allah dersen sevinir, nedenini bilmeden.

    Çocuğunun pipisini keser sünnet, tabağı sıyırır sünnet, sarık sarar sünnet, sakal bırakır sünnet. Ölür mezar taşına “Hüvvelbaki” yazılır Arapça, sorsan biz Araplaşmadık Müslüman olduk der “Fesüphanallah

    Müslüman olmak; Araplaşmak mıdır? 

    Bana kızan varsa, önce adına bir baksın lütfen!

    Sevgili okurlarım! Bir Türk’ü Arabistan’a götürseniz 20 yılda Araplaşır. Gel gör ki bir Arap’ı Türkiye’ye getirin 300 yıl kalsa Türkleşmez, Türkü Araplaştırır.

    Çünkü Arap kültürünü din maskesiyle anlatır. Araplar, dünyanın en ırkçı uluslarıdır.

    Araplarda bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok, üretim ve sanayi yok. Tarikat ve cemaat yok ama onun yerine Şeyh çok, cami çok, imam çok. 

    Sanmayın ki din var, o’da yok, iman yok. Çünkü vicdan ve merhamet yok. Öküzün öküzlüğü doğallığındandır; beyin vardır ama zeka yoktur.

    İnsanın ise, insanlığı her ne kadar doğal yapısından geliyor ise de, beyni ve işleyen, işletilen bir zekaya sahiptir. Fakat içi hurafelerle, doldurulduysa, ne anlatsanız boştur, kâr etmez, karanlıktan aydınlığa çıkaramazsınız.

                  Büyük Friedrich’i bilir misiniz? Aydınlanma Çağı’nın önde gelen hükümdarından biri. (Esin kaynağı Voltaire.) Ne yapmıştı biliyor musunuz? Orduyu güçlendirdi, Prusya’yı adil bir devlet yaptı, okul sayısını artırdı, aklı ve bilimi rehber edindi.

    Bizim III. Mustafa’yı bilirsiniz, okumuşsunuzdur. Cahil bir adamdı. Ülkeyi müneccimlere-kâhinlere danışarak yönetmeye çalıştı. Prusya girdiği bütün savaşları kazanınca: “Herhalde onun müneccimleri, benimkinden daha iyi” diye düşündü, Friedrich’ten üç müneccim rica etti. Kral müneccim yerine akıl gönderdi. 1-Güçlü bir ordu, 2-Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine,3- Tarih okuyarak günü anlayıp, geleceği görmek ve yön vermek.

    Bizimkisi anlamadı Kralın, ne demek istediğini: içinden bizi kıskanıyor kefere bile demiş olabilir.

    O sırada Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyarete gelen Baron de Tott ile tanıştı. Baron subaydı. Barondan orduyu teftiş ederek bir rapor vermesini rica etti. Baron inceledi: “ Silahlarınız çok eski, subaylarınız bilgisiz, okula ihtiyacınız var” diyen raporu verdi.

    Bizimkisi yutar mı? “Kıskanıyorlar, medreselerimiz var, orada çok büyük alimlerimiz var; istediğin sorabilirsin, istersen sınayalım “dedi

    Sınama günü geldi. Baron göklerden değil yerden bir soru sordu: “ Bir üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?”

    Çıt yok. Kimseden ses çıkmadı. Durumun kötülüğünü kavrayan medrese emini söze girmek zorunda kaldı ve “ Üçgenine göre değişir Sultanım!” diyebildi. Oysa bunu, Avrupa’daki ilkokul öğrencileri bile biliyordu. Bir gecede cahil bırakıldık diye ortalarda fink atan Osmanlı Torunları, nasılsınız, medreseniz bile cahildi cahil.

    Ceşme Deniz Savaşı çıktı. Cahil subayların komutasındaki Donanma’da bir gemi dışında bütün gemiler Rus güçlerince yakıldı. Bir gemi kurtulmuştu, O da Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın gemisiydi.

    Bu facia üzerine öncelikle deniz subaylarının yetiştirilmesi için: “Mühendishane-i Bahri Hümayun” okulu açıldı 1773. Fakat iş işten çoktan geçmişti çünkü bilime ve akla önem veren uluslar, çoktan modern silahlarla donatmışlardı ordularını.

    Günümüzde Prusya Kralı’nın, üç müneccimle bahsettiği olgu, ne yazık ki yok. Hâlâ depremin bizim sınavımız olduğunu, kadınların açık giyindiklerinden olduğunu, kader olduğunu anlatan yöneticiler, din adamları ve inanan bir toplumla yaşıyoruz.

    Muhalefetin iddialarına göre eğitim: tarikat ve cemaatlere teslim edildiyse, nasıl çağdaş olacağız? Kabar’dan petrol, Karadeniz’den doğal gaz çıkartıp, onların geliriyle emekliyi ihya edeceğiz sözüne inanan bir toplum: “Bizim Garibanlar” olarak kasabın vitrinine bakarak, ET-Süt Kurumu’nun önünde ucuz kıyma kuyruklarında beklemeye devam edecek.

    Önce Türk olun. Önce İnsan olun. Önce düşünen ve akıl eden olun. Önce kendinizin patron olduğuna inanın.

    Gerisi kendiliğinden gelir.

    Esen kalınız.

  • VURGUN DÜZENİ

    VURGUN DÜZENİ

    KENTSEL DÖNÜŞÜM…

    Rant meselesi, yada para meselesi…

    Hiç umurumda değil…

    TOKi

    Moki hiç değil…

    ***

    ABD parası ve kirli para ile kurulan bir partinin yönettiği ülkede başkası beklenemez…

    Milletvekillerinin büyük çoğunluğu müteahhit ve devletten ihale alan inşaat firması sahibi…

    ***

    TOKİ odaklı Kentsel dönüşüm Projesi’nden pay almasınlar 

    AKMHP’ye bir tek oy bile vermezler…

    ***

    Önemli değil; keser döner sap döner gün gelir hesap döner…

    Bugün yedikleri hurmalar, yarın kışlarını cırmalar…

    ***

    Benim için önemli olan bu kontrolsüz proje ve doymak bilmeyenler yüzden bozulan 

    hatta tehlikeye giren yaşam kalitemiz…

    ***

    Çünkü her an  deprem olabilir bahanesiyle gündeme alınan “Kentsel Dönüşüm Projesi” artık çözüm değil “İşkence” hatta zulüm olmaya başladı…

    *** 

    Nasıl, niye izin veriliyor bilmiyorum, ama özellikle yıkım sırasında alınan güvenlik önlemleri kurallara uygun ve yeterli değil…

    Denetleyen yok…

    ***

    Bekçiler niye var, onu da anlamakta zorlanıyorum…

    ***

    Geceleri boşaltılmış binalarda kalanların kim oldukları belli değil…

    Çoğu uyuşturucular ve sarhoşlar için bulunmaz bir mekan olmuş…

    Bir tek polisin ilgisini bile çekmiyor…

    *** 

    Eşiniz veya kızınızla geçerken başınıza bir şey gelmesi an meselesi…

    Bu boş ve anlamsız binalardan başınıza bir şey atılması veya düşmesi hiç şaşırtıcı olmaz…

    ***

    Ki bir hafta önce gece 01.00 de eşimle köpeğimizi dolaştırırken kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltılan bir binanın önünden geçiyorduk…

    Karanlık bir yerden üzerimize bir şey atıldı..

    Son anda kurtardık kendimizi…

    ***

    Daldım binanın bahçesinden, gördüğüm ilk karartıya “ne yapıyorsun, kimsin sen kardeşim derdin ne” diye bağırdım…

    Baktım adam zil zurna sarhoş..

    Ve Türkmen, ayakta zor duruyor…

    ***

    Etraf pislik içinde, cam kırıklarıyla dolu…

    ***

    Hanım tedirgin, korkuyla çekiyor kolumdan…

    Çünkü genç ve eskisi kadar güçlü değilim artık…

    Hastasıyım da…

    ***

    Bağırış çağırış derken 112′ yi aradık…

    Biliyor musunuz? 

    Ne bir bekçi geldi geceyi yaran seslerimize..

    Ne de 112’den çağırdığımız polis geldi yardıma…

    Mecburen ayrıldık oradan…

    ***

    Öldürüp atsalar bahçeye kimse bulamaz cesetlerimizi, kim vurduya gideriz…

    ***

    Neyse!..

    Benim ölümden de korkum yok, kralından da…

    ***

    Bakın bu hükümet dinimizi ve inancımızı kullanarak milleti sömürüyor…

    Bu hükümet deprem riskini  ve korkusunu kullanarak milleti “müteahhitlere” soyduruyor…

    Biliyor musunuz TOKİ depremzede vatandaşın kendi evini kendisine geri satıyor…

    *** 

    Yetmiyor tüm inşaat firmalarının “emlakçılık” yapan firması..

    Yada alım satım işlerini takip eden “Fuzulev”  gibi yandaş hatta tarikatçı firmaları var…

    ***

    Bu firmaların tamamı saraya biat eden firmalar…

    Turistik bölgelerde devasa otelleri ve dinlenme siteleri var…

    Turizm bak’anının olduğu gibi…

    *** 

    Kimse kusura bakmasın bazı deprem bilimciler de,  uzmanlar da bu müteahhitlere çalışıyorlar…

    ***

    Şu anda bu uzmanların deprem yalanları yüzünden ülke şantiyeye dönüştü…

    Evet…

    Bir yönetmelik var ama uyan var mı, çok merak ediyorum…

    ***

    Fakirleşen yada iflas eden bir tek müteahhit yok…

    Niye?

    Müteahhitlerin çocuklarının, eşlerinin altındaki otomobilleri ben 30 yıl çalışsam ve  aldığım maaşı yemeden içmeden bir kenara koysam 

    Asla alamam o araçları…

    *** 

    Ülke beton ormanlarına döndü adeta, yer gök inşaat..

    Tek tük ağaç…

    Buna karşın grinin kırk elli tonu sokaklarda…

    *** 

    Özetle deprem masalları da, kentsel dönüşüm projeleri de sarayın maddi destekçisi yandaş-paydsş müteahhitlerin “köşe dönmesi” içindir…

    *** 

    Unutmayın insanları deprem öldürmüyor, kaçak göcek ve çürük yapılar öldürüyor…

    Deprem bölgesiyiz ama depremde müteahhitlerin yüzünden pisi pisine ölmek kaderimiz değil…

    *** 

    Bu vesileyle depremde hayatını kaybeden dost ve akrabalarımız rahmet ve minnetle anıyorum…

    *** 

    Bu ahlaksız soygun düzenine dur demek hepimizin sadece vatandaşlık değil insanlık görevimizde…

    Lütfen başka Türkiye yok …

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 06.06.2026 11.11

  • Ermenistan, Çin-Türkiye-Avrupa Orta Koridoru’na nasıl katılabilir?

    Ermenistan, Çin-Türkiye-Avrupa Orta Koridoru’na nasıl katılabilir?

    Ağustos 2025’te Azerbaycan ve Ermenistan, Donald J. Trump’ın huzurunda, sözde TRIPP Koridoru’nu (Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası) kuran anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşma, Azerbaycan’a Nahçıvan özerk bölgesine ve Ermenistan’a Türkiye’ye demiryolu bağlantısı sağlamayı amaçlıyordu.

    Ermenistan, Asya ve Avrupa arasındaki ticaret yollarında bu koridorda yer almak için istekli olsa da, ülke içinde büyük bir engelle karşı karşıya: demiryolu ağı ve Güney Kafkasya Demiryolu, 2008 yılında imzalanan 30 yıllık bir imtiyaz sözleşmesi kapsamında hala Rus Demiryolları (RZD) tarafından yönetiliyor.

    Ağustos 2025’teki zirveden bu yana Ermenistan, Rusya’nın demiryollarını kontrol etmedeki rolünü giderek daha fazla sorguluyor. Aralık ayında Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Moskova’dan Ermenistan’dan Nahçıvan ve Türkiye’ye demiryolu bağlantılarının yeniden kurulması konusunu “acil olarak ele almasını” istediğini açıkladı. Şubat ayı başlarında Paşinyan, Rus Demiryolları’nın rolünün Ermenistan’ın rekabet gücünü kaybetmesine neden olduğunu, bazı ülkelerin Rus varlığı nedeniyle Ermeni hatlarına yatırım yapmaktan çekindiğini belirtti. Kazakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar da dahil olmak üzere çeşitli devletlerin Güney Kafkasya demiryolunun işletmecisi olarak Rusya’nın yerini alabileceğini öne sürdü.

    Moskova öfkeyle tepki gösterdi. Rus Dışişleri Bakanlığı Paşinyan’ın açıklamalarını kınadı ve Rus Güvenlik Konseyi Sekreteri Sergei Şoygu, Rusya’nın idari haklarını kaybetmesi durumunda Ermeni demiryollarının “bir gecede” çökeceğini belirtti. Bu söyleme rağmen, Rus hükümeti müdahil olmamanın daha büyük risk taşıdığına karar verdi ve ardından Ermenistan ile Rusya’nın Ermeni demiryollarının yönetimindeki rolünün geleceği hakkında çalışma görüşmelerine başladı. Paşinyan, bunun mümkün olduğunu, çünkü Moskova’daki daha sağduyulu güçlerin Ermenistan’ın önerilerinin Moskova’ya karşı yöneltilmediğini ve hem Rusya hem de Ermenistan ile iyi ilişkileri olan üçüncü bir ülkeye kontrolün devredilmesinin uygulanabilir bir uzlaşma olacağını kabul ettiğini öne sürdü.

    Demiryolu inşaat projeleri

    En önemli nokta, Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattına paralel olarak Orta Koridor boyunca yeni güzergahların oluşturulmasıdır. Bu proje kapsamında, Orta Asya’dan gelen mallar Azerbaycan’a ulaşacak, Ermenistan topraklarından geçerek Azerbaycan’ın Nahçıvan dış bölgesine ve oradan da Türkiye’ye ulaşacaktır. Ancak, güzergahı Türkiye’ye uzatmak için ya yeni bir demiryolu hattı inşa edilmesi ya da Gümri ve Kars üzerinden geçen mevcut hattın iyileştirilmesi gerekecektir.

    Ermenistan hükümeti bu mevcut alternatifi önerdi: Nahçıvan’dan Erivan’a, oradan da Türkiye’deki Gümri ve Kars’a paralel bir güzergah. Ancak bu güzergah da Rus yönetimi altındadır. Bu bağlantı aynı zamanda Ermenistan ve Azerbaycan arasında ekonomik bağlar kurarak, olası çatışmaları azaltacaktır.

    Bu arada, Türkiye ve Azerbaycan, Kars’ı Nahçıvan yakınlarındaki Türk sınırındaki Dilucu’ya bağlayacak 224 kilometrelik çift hatlı bir demiryolu hattı planlıyor. Tahmini maliyeti 2,8 milyar ABD doları olan projenin inşaatına 2026 yılının sonunda başlanması ve 2030 yılında tamamlanması bekleniyor.

    Rusya kendini savunuyor.

    Moskova, şimdiye kadar kontrolü bırakmaya pek istekli görünmedi. 1 Nisan’da Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rusya’nın Kazakistan’a imtiyaz devri konusunda Astana veya Erivan ile görüşme yapmadığını belirtti.

    Ancak Rusya’nın dikkati Ukrayna’daki savaşa yönelmişken, Güney Kafkasya’daki etkisi giderek azalıyor. Analistler, Karabağ sorununun çözülmesinin Moskova’yı en önemli bölgesel etki alanından mahrum bıraktığını savunuyor. Bununla birlikte, Ermenistan hükümeti istatistiklerine göre, geçen yıl Ermenistan’ın dış ticaretinin %35,5’ini Moskova oluştururken, onu %12,5 ile Çin ve %11,8 ile Avrupa Birliği takip etti.

    Selen Atasoy 

     Kaynak:  Özgür Avrupa Radyosu,Radio Free Europe, Radio Liberty

  • Günümüzde:CHP’de Arınma-Milli Arınma ve Atlantikçi Bağımlılık Ekseninde Kurumsal Gerilimlerin Siyasal Parti Teorisi Bağlamında Analizi

    Günümüzde:CHP’de Arınma-Milli Arınma ve Atlantikçi Bağımlılık Ekseninde Kurumsal Gerilimlerin Siyasal Parti Teorisi Bağlamında Analizi

    Siyasal partiler, modern demokrasilerin işleyişinde temsil ve rekabet mekanizmalarının kurucu unsurlarıdır. Duverger (1954), kitle partilerini ideolojik bağlılık ve güçlü örgütsel disiplin üzerinden tanımlarken, bu yapıların dışsal etkilere karşı direnç geliştirdiğini belirtir. Ancak küreselleşen siyasal rekabet, partileri yalnızca seçim stratejileri açısından değil, aynı zamanda jeopolitik yönelimleri bakımından da dönüşüme zorlamaktadır. Bu durum, özellikle tarihsel olarak güçlü ideolojik kodlarla örülü kitle partileri için derin bir varoluşsal sancıya işaret etmektedir.

    Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu dönüşümün en belirgin örneklerinden birini teşkil etmektedir. Kuruluşundan itibaren Kemalist ideoloji etrafında şekillenen parti, ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve Batı karşıtı olmayan ancak Batı güdümüne girmeyi reddeden bir duruşu benimsemiştir. Ne var ki, özellikle 2010’lu yılların sonundan itibaren parti içi dinamikler, bu yerleşik kimliği tartışmaya açan yeni bir gerilim hattı üretmiştir. Bu hat, bir tarafta “milli arınma” söylemiyle simgeleşen ve partinin kurucu değerlerine dönüşü savunan kanat, diğer tarafta ise “Atlantikçi bağımlılık” olarak nitelenen ve partiyi Batı merkezli siyasi-ekonomik yapılarla daha derin bir eklemlenmeye yönlendirme arayışındaki kanat arasındaki çatışmayı yansıtmaktadır.

    Bu gerilim, yalnızca bir liderlik rekabetine indirgenemeyecek kadar çok boyutludur. Partinin jeopolitik konumlanışı, egemenlik anlayışı, seçmen koalisyonlarının bileşimi ve nihayetinde Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine dair stratejik tercihler bu çatışmanın merkezinde yer almaktadır. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” ve “milli arınma” vurgusu, partiyi dış müdahalelerden ve küresel finans çevrelerinin etkisinden uzaklaştırarak daha bağımsız bir siyasi çizgiye oturtma çabası olarak okunurken; İmamoğlu ve Özel ekseninin “değişim” söylemi, seçim başarısı için Batı ile uyumlu, “liberal demokratik” normlara dayalı bir dönüşümü şart koşmaktadır.

    Literatürde parti içi çatışmalar genellikle ideolojik ayrışma, liderlik mücadelesi veya seçim yenilgilerine bağlı olarak ele alınır. Oysa CHP örneği, bu üç faktörün yanı sıra, partinin uluslararası sisteme nasıl eklemleneceğine dair stratejik bir yol ayrımını da içermektedir. Bu yönüyle CHP’deki gerilim, klasik parti içi muhalefet kalıplarının ötesine geçmekte ve doğrudan partinin ontolojik güvenliğine ilişkin bir krize dönüşmektedir.

    Teorik Çerçeve

    Duverger Kitle Partisi ve İdeolojik Sabitlik

    Maurice Duverger, siyasal partileri örgütsel yapılarına ve toplumsal tabanlarına göre sınıflandıran ilk sistematik çalışmalardan birini gerçekleştirmiştir. Ona göre kitle partileri, kadro partilerinden farklı olarak geniş üye tabanına dayanır, ideolojik eğitim ve sürekli seferberlik mekanizmalarıyla üyelerini partiye bağlar ve mali kaynaklarını büyük ölçüde üye aidatlarından sağlar. Bu modelde parti, yalnızca seçim kazanmak için değil, aynı zamanda bir dünya görüşünü toplumsallaştırmak için var olan bir siyasal organizmadır. Duverger’in analizi, partinin ideolojik bütünlüğünün örgütsel disiplin yoluyla korunduğunu ve dış etkilere karşı bir tür bağışıklık sistemi geliştirildiğini varsayar.

    CHP’nin tarihsel kökeni, bu kitle partisi modeliyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisini taşıyan, Halkevleri ve Halkodaları gibi yaygın örgütlenme araçlarıyla toplumsal tabana nüfuz eden, altı ok ilkeleri etrafında sıkı bir ideolojik disiplin inşa eden bir yapı olarak doğmuştur. Bu miras, CHP’yi uzun yıllar boyunca seçmen nezdinde “devlet partisi” kimliğiyle özdeşleştirmiştir. Parti örgütü, ideolojik sapmalara karşı toleranssız bir kurumsal kültür geliştirmiş ve bu sayede Kemalist çizginin sürekliliğini sağlamıştır.

    Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşme dalgası ve neoliberal politikaların yaygınlaşması, bu tür ideolojik sabitliğe sahip kitle partilerini ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır. Duverger’in modelinde öngörülen üye sadakati ve ideolojik bağlılık, seçim piyasasının gerekleriyle çelişmeye başlamıştır. CHP özelinde bu çelişki, özellikle 2000’li yıllardan itibaren partinin oy oranının belirli bir tavanı aşamamasıyla somutlaşmıştır. Parti içindeki bazı aktörler, bu tıkanıklığın aşılması için ideolojik çerçevenin esnetilmesini ve Batılı sosyal demokrat partilerinkine benzer bir catch-all dönüşümün gerekliliğini savunmaya başlamıştır.

    CHP’de Arınma -Milli arınma söylemini benimseyen Kılıçdaroğlu ve onu destekleyen millici güçler ise tam tersi bir konumdan hareket etmektedir. Onlara göre CHP’nin asıl sorunu, Duverger’in tarif ettiği kitle partisi kimliğinden uzaklaşmış olmasıdır. Parti, dış odakların ve uluslararası sermaye çevrelerinin etkisi altına girdikçe, asli toplumsal tabanıyla olan organik bağını yitirmiştir. Bu perspektiften “arınma”, partinin kurucu ilkelerine yeniden sahip çıkmasını, bağımlılık ilişkilerini reddetmesini ve milletin egemenlik haklarını önceleyen bir siyasi hatta dönmesini ifade eder. Dolayısıyla bu kanat için CHP, ideolojik esnekliğin değil, ideolojik derinleşmenin öznesi olmalıdır.

    Duverger’in teorisi, bu gerilimi açıklamak için güçlü bir başlangıç noktası sunar, ancak tek başına yeterli değildir. Zira Duverger, partileri statik kategoriler olarak ele alma eğilimindedir ve küresel sistemle kurulan bağımlılık ilişkilerinin parti içi dinamikleri nasıl dönüştürdüğünü analiz etmez. CHP’deki Atlantikçi kanadın yükselişi, tam da bu küresel boyutun kitle partisi yapısı üzerindeki aşındırıcı etkisini göstermektedir. Bu nedenle Duverger’in modeli, mevcut çatışmanın tarihsel ve ideolojik zeminini anlamak için gereklidir, ancak sürecin dinamikleri daha kapsamlı bir teorik çerçeve gerektirmektedir.

    Özetle, Duverger’in kitle partisi kavramı, CHP’deki milli arınma yanlılarının savunduğu ideolojik sabitliğin ve örgütsel bütünlüğün teorik temelini oluşturur. Buna karşın, partinin Atlantikçi kanadı, bu modelin günümüz siyasal rekabet koşullarında sürdürülemez olduğunu, seçim başarısının daha geniş koalisyonlar ve ideolojik esneklik gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu diyalektik, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde diğer teorik yaklaşımlarla derinleştirilecektir.

    “Kitle partileri, üyelik temelli mobilizasyon kapasitesine ve ideolojik bütünlüğe dayanır.” (Duverger, 1954, s. 63)

    Kirchheimer ve Catch All Party Dönüşümü

    Otto Kirchheimer, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’sında partilerin geçirdiği dönüşümü analiz ederken, klasik kitle partilerinin yerini giderek “catch-all party” (herkesi kucaklayan parti) modeline bıraktığını öne sürmüştür. Bu modelde partiler, belirli bir sınıfın, dini cemaatin veya ideolojik grubun temsilcisi olmaktan çıkar; seçmen tabanını olabildiğince genişletmek adına ideolojik bagajlarını hafifletir, somut politika vaatleri yerine genel geçer söylemleri benimser ve liderlerin medyatik çekiciliğine yaslanır. Kirchheimer’a göre bu dönüşüm, refah devletinin yükselişi, sınıf çatışmasının yumuşaması ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir.

    Catch-all partinin en belirgin özelliği, ideolojik esnekliktir. Parti, birbirinden çok farklı toplumsal kesimlere aynı anda hitap edebilmek için programını muğlaklaştırır, sembolik vaatleri çoğaltır ve seçim dönemlerinde adeta bir pazarlama kampanyası yürütür. Kirchheimer’in “parti ideolojisinin indirgenmesi” olarak tanımladığı bu süreç, partinin kurucu ilkelerinde kaçınılmaz bir aşınma yaratır. Parti artık ne olduğuyla değil, kime hitap ettiğiyle tanımlanır hale gelir.

    CHP’de İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen siyasal hat, bu catch-all dönüşümünün Türkiye’deki en güncel örneği olarak okunabilir. Bu ekip, partinin geleneksel laik-Kemalist tabanının ötesine geçerek muhafazakâr seçmenlere,etnik ve mezhep -tarikat kimliklerine, hatta merkez sağdan kopan kitlelere ulaşmayı hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda, partinin altı ok ilkeleri arka plana itilmekte, “demokrasi”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi evrensel değerler etrafında daha kapsayıcı ama aynı zamanda daha muğlak bir söylem inşa edilmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu duygusal bağ ve Özel’in gençlik kollarını merkeze alan söylemi, bu stratejinin sahadaki yansımalarıdır.

    Ancak bu genişleme stratejisinin jeopolitik bir boyutu da vardır. İmamoğlu–Özel ekseni, Batı ile uyumlu bir siyasal hattı benimseyerek partiyi Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik kurumların normatif çerçevesine yaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu yönelim, özellikle Batılı finans çevrelerinin ve uluslararası medya kuruluşlarının desteğini alarak seçmen nezdinde bir güvenilirlik sermayesi inşa etme arayışı olarak değerlendirilebilir. Ne var ki bu arayış, parti içindeki millici güçler tarafından “Atlantikçi bağımlılık” olarak eleştirilmekte ve partinin bağımsızlıkçı geleneğine ihanet olarak yorumlanmaktadır.

    Kirchheimer’in teorisi, bu gerilimi yalnızca seçim stratejisi düzeyinde değil, aynı zamanda partinin karakterine ilişkin ontolojik bir mücadele olarak kavramaya imkân tanır. Catch-all dönüşüm, bir kez başladığında partinin ideolojik çekirdeğini korumak giderek zorlaşır; çünkü seçim piyasasının talepleri, sürekli olarak daha fazla esnemeyi dayatır. CHP’deki milli arınma yanlıları tam da bu noktada karşı atağa geçmekte ve partinin catch-all bir rotaya girmesinin, onu “her şey olan ama hiçbir şey olmayan” bir siyasal aktöre dönüştüreceğini savunmaktadır. Onlara göre, İmamoğlu–Özel hattı, partiyi Batı merkezli sermaye odaklarının ve siyasi yapılarının Türkiye’deki taşeronu haline getirme riski taşımaktadır.

    Kirchheimer’in modeli, CHP’deki değişim yanlılarının rasyonelini anlamak için değerli bir araçtır, ancak bu modelin ihmal ettiği bir husus, partilerin dönüşüm sırasında yaşadığı iç çatışmaların yoğunluğudur. Kirchheimer, catch-all partiye geçişi nispeten pürüzsüz bir evrim olarak resmetme eğilimindedir. Oysa CHP örneğinde görüldüğü üzere, bu dönüşüm partiyi ikiye bölen, hizipleri karşı karşıya getiren ve kurumsal bütünlüğü tehdit eden sancılı bir süreçtir. Bu sancının kaynağında ise yalnızca ideolojik farklılıklar değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair jeopolitik bir tercih yatmaktadır. Dolayısıyla Kirchheimer’in catch-all tezi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak yeterli değildir; sürecin bağımlılık boyutunu aydınlatmak için Katz ve Mair’in kartel parti modeline başvurmak gerekecektir.

    “Catch-all party, ideolojik bagajını hafifleterek seçim pazarında azami tüketiciye ulaşmayı hedefler.” (Kirchheimer, 1966, s. 184)

    Katz ve Mair Kartel Parti ve Devletle Bütünleşme

    Richard Katz ve Peter Mair, 1990’ların ortasında yayımladıkları ufuk açıcı makalelerinde, Batı demokrasilerinde parti örgütlenmelerinin yeni bir aşamaya geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Kadro partisinden kitle partisine, oradan da catch-all partiye uzanan evrim çizgisine yeni bir halka ekleyen yazarlar, günümüz partilerinin giderek “kartel parti” modeline yaklaştığını savunurlar. Kartel parti, devlet kaynaklarıyla iç içe geçmiş, sivil toplumla bağlarını zayıflatmış ve rakip partilerle örtülü bir işbirliği içinde sistemin sürekliliğini garanti altına almaya odaklanmış bir örgütlenme biçimini anlatır.

    Bu modelin en kritik özelliği, partilerin devletle kurduğu simbiyotik ilişkidir. Kartel partiler, seçim kampanyalarını finanse etmek için üye aidatlarından ziyade devlet yardımlarına yaslanır; politika üretimini tabanın taleplerine göre değil, uluslararası kurumların ve finans çevrelerinin beklentilerine göre şekillendirir; parti içi demokrasiyi zayıflatarak karar alma süreçlerini profesyonelleşmiş küçük bir elit grubunun tekeline bırakır. Katz ve Mair’e göre bu eğilim, demokrasinin temsil krizini derinleştirmekte ve vatandaşların parti siyasetine yabancılaşmasına yol açmaktadır.

    CHP’deki Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” söylemi, tam da bu kartel parti eğilimlerine karşı bir direniş olarak okunabilir. Kılıçdaroğlu, partinin uluslararası finans kuruluşlarına ve yabancı devletlerin siyasi ajandalarına bağımlı hale geldiğini ima ederek, bu bağımlılık ilişkilerinin parti örgütünü nasıl içeriden çürüttüğünü teşhir etmeye çalışmaktadır. Onun “helalleşme” çağrısı, partinin devletle fazla bütünleşmiş ve halktan kopmuş yapısını onarma, partiyi yeniden sivil toplumla buluşturma çabası olarak anlamlandırılabilir. Bu yönüyle Kılıçdaroğlu, Katz ve Mair’in tarif ettiği kartel partiye karşı, partiyi tabana indirme ve millet iradesiyle yeniden irtibatlandırma projesini savunmaktadır.

    Öte yandan, İmamoğlu–Özel ekseninin yükselişi, kartel parti modelinin farklı bir yüzünü temsil ediyor olabilir. Bu kanat, partiyi devletle olan gerilimli ilişkisinden kurtarıp Batı ile uyumlu bir yönetim alternatifi olarak konumlandırmaya çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak, partiyi uluslararası kartel yapılarla eklemlenmeye açık hale getirmektedir. Atlantik merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurulan ilişkiler, Batılı medya organlarında İmamoğlu’na verilen destek ve AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gibi söylemler, bu kanadın uluslararası sistemle bütünleşme stratejisinin parçalarıdır. Bu durum, parti içindeki millici muhalefet tarafından kartel benzeri bir bağımlılığın daha sofistike bir biçimi olarak görülmektedir.

    Katz ve Mair’in analizi, CHP’deki gerilimin yalnızca iç siyasi dinamiklerle açıklanamayacağını, aynı zamanda küresel düzeydeki parti-devlet-sermaye ilişkilerinin dönüşümüyle de bağlantılı olduğunu göstermektedir. Kartel parti modeli, partilerin neden birbirine benzediğini ve radikal alternatiflerin neden sistem dışına itildiğini açıklarken, CHP içindeki milli arınma söyleminin neden bu kadar sert bir dirençle karşılaştığını da anlamamıza yardımcı olur. Kılıçdaroğlu’nun “dış güçler” vurgusu, aslında partinin kartelleşme eğilimine karşı bir uyarı sinyali olarak değerlendirilebilir. Ancak bu uyarı, parti içindeki Atlantikçi kanat tarafından iç siyaset malzemesi yapılmakta ve Kılıçdaroğlu, değişimin önünde bir engel olarak resmedilmektedir.

    Kartel parti tezi, aynı zamanda CHP’nin iktidara yürüme stratejisine dair önemli ipuçları sunar. Eğer parti, kartelleşme eğilimine teslim olur ve uluslararası sistemin taleplerine göre şekillenirse, seçim başarısı elde etse bile bu başarının ne ölçüde yerli ve milli bir siyaset üretebileceği sorgulanır hale gelir. Kılıçdaroğlu’nun “arınma” çağrısı işte tam da bu noktada, partinin sadece iktidara gelmesi değil, iktidarı hangi bağımsızlık düzeyiyle kullanacağı sorusuna odaklanmaktadır. Bu soru, CHP’yi salt bir seçim makinesi olmanın ötesinde, Türkiye’nin yönünü tayin edecek stratejik bir aktör olarak görenlerin temel meselesidir.

    Özetle, Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin devletle ve uluslararası sistemle kurduğu ilişkilerin niteliği üzerinden okumaya olanak tanımaktadır. Bu okuma, partinin sadece oy oranlarıyla ölçülemeyecek bir egemenlik meselesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Kılıçdaroğlu’nun konumu, bu anlamda bir liderlik iddiasından çok, partinin kurumsal özerkliğini ve ideolojik bağımsızlığını muhafaza etme çabası olarak değerlendirilmelidir.

    “Kartel partiler, devletle simbiyotik bir ilişki geliştirerek sivil toplumdan kopma riski taşır.” (Katz & Mair, 1995, s. 18)


    Panebianco Örgütsel Kurumsallaşma ve Değişim Direnci

    Angelo Panebianco, siyasal partileri örgütsel kurumsallaşma düzeyleri üzerinden analiz eden en etkili yaklaşımlardan birini geliştirmiştir. Ona göre partiler, kuruldukları andan itibaren bir kurumsallaşma sürecine girer; bu süreç, partinin iç işleyişinin rutinleşmesi, liderlik değişimlerinin öngörülebilir hale gelmesi ve örgüt kültürünün yerleşiklik kazanmasıyla karakterize olur. Kurumsallaşma arttıkça parti, çevresel şoklara karşı daha dayanıklı hale gelir, ancak aynı zamanda stratejik esnekliğini de yitirir. Panebianco’nun ifadesiyle, “kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır”.

    CHP, Türkiye’nin en yüksek kurumsallaşmış partilerinden biridir. Yüzyılı aşkın tarihi, yerleşik parti içi hiyerarşisi, güçlü yerel örgüt ağı ve Kemalist ideoloji etrafında oluşmuş derin örgüt kültürü, Panebianco’nun tarif ettiği yüksek kurumsallaşma örneğine karşılık gelir. Bu kurumsallaşma düzeyi, partiyi yıkıcı krizler karşısında koruyan bir zırh işlevi görmüş, ancak aynı zamanda partinin kendini yenileme kabiliyetini ciddi biçimde sınırlandırmıştır. CHP’nin on yıllardır benzer bir oy bandına sıkışıp kalmasının ardında yatan yapısal nedenlerden biri tam da bu yüksek kurumsallaşmanın ürettiği değişim direncidir.

    Panebianco’nun teorisi, CHP’deki milli arınma yanlılarının pozisyonunu anlamak için özel bir önem taşır. Bu kanat, partinin kurumsal kimliğini ve tarihsel sürekliliğini, kısa vadeli seçim başarılarından daha değerli görmektedir. Onlara göre CHP, sıradan bir siyasi parti değil, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin ve kurucu iradesinin kurumsal taşıyıcısıdır. Bu nedenle partinin ideolojik özünden ödün vermek, yalnızca seçim kaybetmek değil, tarihsel bir sorumluluğa ihanet etmek anlamına gelir. Panebianco’nun “kurumsal sadakat” olarak tanımladığı bu bağlılık, milli arınma söyleminin duygusal ve kültürel temelini oluşturmaktadır.

    Buna karşılık, İmamoğlu ve Özel’in temsil ettiği değişim yanlıları, yüksek kurumsallaşmanın bu bağlayıcı etkisini partinin seçim başarısının önündeki en büyük engel olarak görmektedir. Onlara göre CHP, kurumsal katılığı nedeniyle toplumdaki yeni eğilimlere ve taleplere ayak uyduramamakta, bu yüzden de muhafazakâr kitlelere ve genç seçmene ulaşamamaktadır. Değişim söylemi, Panebianco’nun çerçevesinde, partinin kurumsallaşma derecesini düşürme ve çevresel şoklara daha hızlı uyum sağlayabilen esnek bir örgütsel modele geçiş projesi olarak okunabilir. Bu proje, özünde partinin ideolojik sabitliklerini sorgulamayı ve gerekirse bazılarından vazgeçmeyi göze almaktadır.

    Panebianco, partilerin dönüşümünü analiz ederken “çevresel meydan okumalar” ve “liderlik stratejileri” arasındaki etkileşime dikkat çeker. CHP örneğinde çevresel meydan okuma, AK Parti’nin hegemonyası altında partinin iktidar alternatifi olma iddiasını yitirme riskidir. Bu risk karşısında iki farklı liderlik stratejisi gelişmiştir: Kılıçdaroğlu’nun kurumsal kimliği güçlendirerek ve dış bağımlılıklara karşı arınarak partiyi uzun vadede toplumsal tabana yeniden yerleştirme stratejisi ile İmamoğlu–Özel ikilisinin ideolojik esnekliği artırarak kısa vadede seçmen koalisyonunu genişletme stratejisi. Bu iki strateji, Panebianco’nun teorik modelinde öngördüğü gibi, parti içinde sıfır toplamlı bir güç mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

    Kurumsallaşma düzeyinin düşürülmesi, her ne kadar kısa vadede seçim başarısı getirme potansiyeli taşısa da, Panebianco’nun uyardığı gibi partinin dağılma riskini de beraberinde getirir. CHP’deki Atlantikçi değişim yanlıları, partinin kurumsal zırhını zayıflatarak onu çevresel manipülasyonlara daha açık hale getirebilir. Milli arınma yanlılarının en büyük endişesi de budur: Parti, Batı merkezli sermaye ve siyasi odakların taleplerine boyun eğdikçe, kurumsal özerkliğini yitirecek ve nihayetinde yerli ve milli bir siyasal aktör olmaktan çıkacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, CHP’deki gerilim, Panebianco’nun tarif ettiği anlamda bir kurumsallaşma krizidir.

    Dolayısıyla. Panebianco’nun örgütsel kurumsallaşma teorisi, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık gerilimini, partinin değişim kapasitesi ile kurumsal süreklilik arasındaki klasik ikilemin Türkiye’ye özgü jeopolitik bir türevi olarak okumayı mümkün kılmaktadır. Parti içindeki iki kanat, esasen kurumsallaşmanın derecesi ve yönü üzerine farklı normatif tercihlerde bulunmakta; bu tercihler de partinin geleceğini doğrudan şekillendirmektedir.

    “Kurumsallaşma arttıkça örgütsel esneklik azalır ve dışsal şoklara uyum maliyetini yükseltir.” (Panebianco, 1988, s. 54)

    Downs Rasyonel Seçim ve Oy Maksimizasyonu

    Anthony Downs, siyasal partileri rasyonel aktörler olarak kavrayan ve temel motivasyonlarının oy maksimizasyonu olduğunu ileri süren iktisadi oy verme modelinin kurucusudur. Downs’a göre partiler, ideolojik duruşlarını seçmen tercihlerine göre ayarlayan ve seçim piyasasında en yüksek oy oranını elde etmek için stratejik konumlanma yapan araçsal örgütlenmelerdir. Bu perspektiften bakıldığında ideoloji, bir amaç değil, oy toplamanın bir aracıdır ve seçmen tercihleri değiştikçe partinin ideolojik pozisyonu da değişmelidir.

    Downs’un modeli, CHP’deki Atlantikçi değişim yanlılarının stratejik rasyonalitesini açıklamak için son derece uygundur. Bu kanat, Türkiye’deki seçmen dağılımının merkez sağ ve muhafazakâr çoğunluk lehine asimetrik olduğunu tespit etmiş ve bu asimetri karşısında yapılması gerekenin partiyi merkeze doğru kaydırmak olduğunu düşünmektedir. İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmenle kurduğu empati dili, Özel’in partiyi gençlik ve kadın hareketleri üzerinden yeniden konumlandırma çabası ve her ikisinin de Batılı kurumlarla uyumlu, “normal” bir sosyal demokrat parti profili çizme gayreti, tam anlamıyla Downs’cu bir oy maksimizasyonu stratejisinin bileşenleridir.

    Ancak Downs’un modeli, milli arınma yanlılarının karşı argümanlarını anlamakta yetersiz kalır. Çünkü bu kanat, partiyi yalnızca oy maksimize eden bir makine olarak görmez; aksine, partiyi belirli ilkelerin ve tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak konumlandırır. Bu perspektiften, kısa vadeli oy kazancı uğruna partinin ideolojik duruşundan ödün vermek, uzun vadede partinin toplumsal tabanını erozyona uğratan bir stratejik hata olarak değerlendirilir. Downs’cu rasyonalite, ideolojik tutarlılığın seçmen nezdinde nasıl bir güven inşa ettiğini ve bu güvenin uzun vadeli seçim başarısı için ne kadar kritik olduğunu yeterince hesaba katmaz. Milli arınma savunucuları tam da bu noktada, kısa vadeli seçim mühendisliğine karşı uzun vadeli güven inşasını öne çıkarır.

    Downs’un yaklaşımı ayrıca, seçmen tercihlerinin dışsal olarak verili olduğunu varsayar. Oysa siyasal partiler, yalnızca mevcut tercihlere uyum sağlamaz; aynı zamanda bu tercihleri dönüştürme kapasitesine de sahiptir. CHP’nin milli arınma kanadı, partinin geçmişte olduğu gibi bugün de topluma yön verebilecek ideolojik bir merkez olduğunu savunur. Onlara göre parti, seçmenin nabzına göre şerbet vermek yerine, kendi doğrularını topluma anlatarak ve örgütsel mücadeleyle seçmen tercihlerini yeniden şekillendirebilir. Atlantikçi bağımlılık modeli ise tam tersine, seçmen tercihlerini dönüştürmek yerine onlara teslim olmayı ve bu tercihleri uluslararası sistemin beklentileriyle uyumlu hale getirmeyi içerir.

    Downs’un modelini doğrudan CHP içi mücadeleye uyarladığımızda, iki farklı fayda fonksiyonuyla karşılaşırız. Atlantikçi kanat, kısa vadeli oy maksimizasyonunu en yüksek değer olarak belirlerken, milli arınma kanadı partinin kurumsal bütünlüğüne ve ideolojik bağımsızlığına daha yüksek bir ağırlık vermektedir. Bu iki farklı fayda fonksiyonu, partinin stratejik tercihlerinde uzlaşmaz bir çatışma yaratmaktadır. Örneğin, Batılı finans kuruluşlarının önerdiği yapısal reformlara verilecek destek, Atlantikçi kanat için oy kazandıracak bir “normalleşme” adımıyken, milli arınma kanadı için egemenlikten verilmiş bir tavizdir.

    Oy maksimizasyonu hedefi, CHP’deki gerilimi anlamak için gerekli ancak tek başına yetersiz bir açıklama sunar. Çünkü bu gerilim, aynı zamanda partinin ne tür bir oy peşinde koştuğu sorusuyla ilgilidir. Atlantikçi kanat, Batılılaşmış kentli seçmenlerin ve uluslararası meşruiyetin oyunu hedeflerken, milli arınma kanadı, daha çok Anadolu’daki milliyetçi-muhafazakâr kitlelerin ve bağımsızlıkçı reflekslere sahip seçmenlerin desteğini kazanma arayışındadır. Bu iki hedef kitlenin değerleri ve beklentileri birbiriyle çeliştiği için, partinin her ikisine birden hitap edebilmesi yapısal olarak mümkün değildir. Dolayısıyla Downs’un modeli, CHP’deki ayrışmanın aslında bir seçmen koalisyonu tercihi olduğunu da göstermektedir.

    Bu bağlamda , Downs’un yaklaşımı çerçevesinde CHP’nin mevcut durumu bir “stratejik eşik” olarak tanımlanabilir. Parti, ya Atlantikçi rotayı benimseyerek merkez sağın geniş oy havuzuna yönelecek, ancak bu sırada çekirdek seçmeninin bir kısmını milliyetçi partilere kaptırma riskini göze alacak; ya da milli arınma rotasını izleyerek çekirdek seçmenini konsolide edecek, ancak merkez sağdan oy devşirme kapasitesini sınırlandıracaktır. Her iki durumda da partinin oy maksimizasyonu hedefi, iç çatışmanın çözümüne bağlı olarak yeniden tanımlanmak durumundadır.

    Sartori Parti Sistemleri ve İç Gerilimin Yönetimi

    Giovanni Sartori, parti sistemlerinin istikrarını ve partilerin iç dinamiklerini analiz eden en kapsamlı kuramsal çerçevelerden birini sunar. Ona göre bir parti sistemindeki kutuplaşma düzeyi, yalnızca partiler arası ilişkileri değil, aynı zamanda partilerin kendi içlerindeki hizipsel mücadelelerin şiddetini de belirler. Sartori, partilerin iç çatışmalarını kontrol edemediklerinde sistemik parçalanmaya ve yeni parti oluşumlarına yol açabileceklerini vurgular. Bu perspektif, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin yalnızca partiye değil, Türk siyasal sistemine etkilerini de göz önüne almayı zorunlu kılar.

    Sartori’nin analizi, parti içi muhalefetin hangi koşullarda yapıcı bir yenilenme sürecine, hangi koşullarda ise yıkıcı bir bölünmeye evrileceğini anlamak için değerli ipuçları verir. Ona göre kontrollü iç rekabet, partinin toplumsal tabanını genişletmesine ve politika seçeneklerini çeşitlendirmesine yardımcı olabilir. Ne var ki bu rekabet, partinin temel kimlik unsurlarını sorgulamaya başladığında ve taraflar birbirini varoluşsal bir tehdit olarak algıladığında, bölünme kaçınılmaz hale gelir. CHP’deki mevcut durum, tam da bu eşikte salınmaktadır. Milli arınma yanlıları, Atlantikçi kanadı partiyi yabancı güçlere satmakla suçlarken; değişim yanlıları, Kılıçdaroğlu ve destekçilerini partiyi iktidara taşıyamayacak bir statüko bloğu olarak görmektedir. Bu karşılıklı varoluşsal suçlamalar, Sartori’nin bölünme öncesi sendrom olarak tanımladığı olgunun tipik göstergeleridir.

    CHP’nin içinde bulunduğu durumu Sartori’nin kavramlarıyla daha yakından incelediğimizde, partinin şu anda bir “hizip partisi” (fractionalized party) görünümü arz ettiği söylenebilir. Hizipler, yalnızca politika tercihleri üzerinden değil, aynı zamanda uluslararası konumlanış ve egemenlik anlayışı gibi ontolojik meseleler üzerinden ayrışmaktadır. Sartori, bu tür derin ayrışmaların partiyi bir “parti sistemi içinde parti sistemi”ne dönüştürebileceğini, yani parti içindeki hiziplerin adeta ayrı birer parti gibi davranmaya başlayabileceğini belirtir. İmamoğlu ve Özel’in CHP çatısı altında ancak Kılıçdaroğlu’na rağmen bir siyaset yürütme çabası, tam olarak bu duruma işaret etmektedir.

    Sartori, ayrıca parti sistemlerinde merkezkaç ve merkezcil dinamikler arasında bir ayrım yapar. Merkezkaç eğilimler, partileri ideolojik uçlara doğru iterken, merkezcil eğilimler partileri sistemin merkezinde toplar. CHP’deki gerilim ilginç bir biçimde her iki eğilimi de aynı anda barındırmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi ulusal egemenlikçi ve yerlici bir çizgiye çekerek AK Parti ile olan ideolojik mesafeyi artırmayı (merkezkaç), buna karşılık Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Batılı normlara yaklaştırarak sistemin merkezine oturtmayı (merkezcil) hedeflemektedir. Bu zıt hareketler, partiyi aynı anda iki farklı yöne çeken bir gerilim hattı üretmektedir.

    CHP’deki bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı sorusu, Sartori’nin parti sistemleri analizindeki en kritik meselelerden biri olan “parçalanma eşiği” ile yakından ilgilidir. Sartori, bir partinin bölünmesi için belirli bir eşiğin aşılması gerektiğini, bu eşiğin de büyük ölçüde parti elitlerinin uzlaşma kapasitesine ve seçim sisteminin teşviklerine bağlı olduğunu belirtir. Türkiye’deki yüzde 7 seçim barajı (2023 itibarıyla düşürülmüş olsa da) ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yarattığı iki kutuplu dinamik, CHP içindeki hiziplerin partiden ayrılarak müstakil bir siyasi oluşuma gitmelerini caydıran önemli kurumsal faktörlerdir. Bu nedenle, mevcut gerilimin kısa vadede bir bölünmeye yol açması, bu kurumsal frenleyiciler nedeniyle düşük bir olasılıktır.

    Sartori’nin analizi, CHP’deki gerilimin geleceğine dair karamsar olmayı gerektirmez. Tarihsel olarak, kontrollü iç rekabetin partileri daha rekabetçi ve dayanıklı kıldığına dair çok sayıda örnek mevcuttur. CHP için kritik olan, bu rekabetin partinin kurumsal zeminini tahrip etmeden, kanalları belirli mekanizmalarla (örneğin ön seçim, tüzük değişiklikleri, ilkeler kongresi vb.) yönetilebilmesidir. Ne var ki mevcut durumda taraflar arasındaki güvensizlik o kadar derindir ki, bu tür kurumsal mekanizmaların devreye girmesi dahi kolay görünmemektedir. Sartori’nin çerçevesinden bakıldığında, CHP’nin esas meselesi, parti içi çatışmayı yapıcı bir dönüşüme tahvil edecek liderlik kapasitesini üretip üretemeyeceğidir.

    CHP’de Stratejik İkilem

    CHP içindeki mevcut gerilim, iki temel stratejik model etrafında şekillenmektedir. Bu modeller, yalnızca farklı liderlik tercihlerini değil, aynı zamanda partinin doğasına, toplumsal tabanına, ideolojik konumlanışına ve uluslararası sisteme eklemlenme biçimine dair birbirine taban tabana zıt iki vizyonu temsil etmektedir. Aşağıda bu iki model sırasıyla incelenecektir.

    Milli Arınma ve Kurumsal Konsolidasyon Modeli

    Kılıçdaroğlu çizgisi ve onu destekleyen millici güçler tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin yaşadığı krizin temelinde ideolojik belirsizleşme ve dış bağımlılık eğilimlerinin yattığını varsayar. Modelin hareket noktası, partinin tarihsel misyonunu yeniden hatırlaması ve bu misyona uygun bir örgütsel restorasyona girişmesidir. Bu perspektiften CHP, yalnızca bir seçim partisi değil, Türkiye’nin bağımsızlık ve modernleşme mücadelesinin siyasal temsilcisidir. Partinin bu niteliğini yeniden kazanabilmesi için öncelikle kurumsal disiplini sağlaması, dış etkilere kapatması ve ideolojik berraklığa kavuşması gerekmektedir.

    Modelin temel önceliklerinden ilki, partinin tarihsel Kemalist kimliğinin ve ulusal egemenlik vurgusunun kararlılıkla muhafaza edilmesidir. Milli arınma yanlıları, CHP’nin son yıllarda “herkese hoş görünme” adına altı ok ilkelerini seyrelttiğini, bunun da partiyi neye inandığı belirsiz bir yapı haline getirdiğini düşünmektedir. Oysa Duverger’in kitle partisi modelinde vurguladığı gibi, güçlü partiler net ideolojik duruşlara sahip olanlardır. Bu nedenle model, partinin ilkeler kongresi düzenleyerek, hangi değerleri savunduğunu açıkça ilan etmesini ve bu değerlerden sapmaya müsamaha göstermeyen bir iç denetim mekanizması kurmasını öngörür.

    İkinci öncelik, parti örgütünün dış bağımlılık ilişkilerinden arındırılmasıdır. Kılıçdaroğlu ve destekçileri, özellikle 2019 yerel seçimleri sonrasında partinin uluslararası danışmanlık şirketleri, yabancı basın kuruluşları ve Batı merkezli düşünce kuruluşlarıyla kurduğu ilişkileri sorgulamaya başlamıştır. Onlara göre bu ilişkiler, partinin karar alma süreçlerini dışarıdan yönlendirilebilir kılmakta ve partiyi ulusal çıkarları savunma kapasitesinden yoksun bırakmaktadır. Katz ve Mair’in kartel parti modeli tam da bu tür bağımlılıklara işaret eder. Milli arınma modeli, partiyi bu bağımlılık ağından kurtarmak için mali kaynaklarını yerelleştirmeyi, dış danışmanlarla çalışmayı sonlandırmayı ve politikalarını yabancı başkentlerin onayına sunmaktan vazgeçmeyi öngörür.

    Üçüncü öncelik, örgütsel disiplinin yeniden tesisidir. Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uygun olarak, milli arınma kanadı partinin örgütsel hiyerarşisini güçlendirmek istemektedir. Bu, yerel örgütlerin ve milletvekili adaylarının belirlenmesinde merkezin otoritesinin artırılması, parti içi muhalefete toleransın sınırlanması ve parti disiplin yönetmeliğinin etkin biçimde uygulanması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu’nun tüzük değişiklikleri ve il-ilçe kongrelerinde izlediği strateji, bu disiplin inşasının örgütsel araçlarıdır. Ancak bu strateji, parti içindeki değişim yanlıları tarafından antidemokratik bir merkeziyetçilik olarak eleştirilmekte ve karşı hamlelerle engellenmeye çalışılmaktadır.

    Modelin ideolojik derinliği, yalnızca iç siyasi mülahazalara dayanmaz; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumuna ilişkin bir pozisyon alışı da içerir. Milli arınma savunucuları, Türkiye’nin Atlantik ittifakı içindeki bağımlı statüsüne karşı çıkmakta ve daha dengeli, çok boyutlu bir dış politika anlayışını benimsemektedir. Bu anlamda CHP, yalnızca içerideki siyasi mücadelenin değil, aynı zamanda dış politikadaki eksen tartışmalarının da bir arenası haline gelmiştir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi bu dış politik duruşun tutarlı bir taşıyıcısı yapma iradesini yansıtmaktadır.

    Ancak bu modelin karşı karşıya olduğu en büyük handikap, seçim başarısızlıklarıdır. Kılıçdaroğlu liderliğinde girilen çok sayıda seçimde alınan yenilgiler, milli arınma söyleminin seçmen nezdinde karşılık bulmadığı yönünde ciddi bir ampirik veri sunmaktadır. Değişim yanlıları tam da bu veriye dayanarak, mevcut çizginin partiyi iktidara taşıyamayacağını, dolayısıyla stratejik bir revizyonun kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Milli arınma kanadı ise bu eleştiriyi, seçim yenilgilerinin nedeninin ideolojik fazlalık değil, bilakis ideolojik belirsizlik ve Atlantikçi sapma olduğu teziyle karşılamaktadır. Onlara göre parti ilkelerine sahip çıktıkça tabanına dönmekte ve asıl o zaman kalıcı bir seçim başarısına ulaşabilecektir.

    Bu nedenlerle, milli arınma modelinin başarısı büyük ölçüde parti içindeki güç dengesine ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını ne ölçüde koruyabileceğine bağlıdır. Yerel yönetimlerdeki başarılarıyla popülaritesi artan İmamoğlu ve gençlik kollarını mobilize eden Özel karşısında, Kılıçdaroğlu’nun kurumsal pozisyonu giderek aşınmaktadır. Milli arınma kanadı, bu aşınmayı durdurabilmek için parti içi seçimlerde ve kongrelerde başarılı olmaya, aynı zamanda millici kamuoyunun desteğini canlı tutmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu mücadelede tarafların söylem düzeyindeki çatışması kadar, örgütsel düzeydeki konumlanmaları da belirleyici olacaktır.

    Atlantikçi Bağımlılık ve Seçimsel Genişleme Modeli

    İmamoğlu ve Özel tarafından temsil edilen bu model, CHP’nin kronik seçim başarısızlığının temel nedenini partinin ideolojik katılığında, merkez sağ seçmenle bağ kuramamasında ve küresel siyasi normlara yeterince uyum sağlayamamasında görmektedir. Modele göre CHP, yalnızca laik-Kemalist bir çekirdek tabana hitap eden bir kitle partisi olmaktan çıkmak ve toplumun tüm kesimlerine açık, kapsayıcı bir catch-all partiye dönüşmek zorundadır. Bu dönüşümün anahtarı ise partinin ideolojik esnekliğini artırmak, Batı ile uyumlu bir siyasal dil geliştirmek ve liderlik kültünü rasyonel seçim stratejileriyle harmanlamaktır.

    Modelin birinci önceliği, geniş toplumsal koalisyonlar oluşturarak seçim başarısını azami düzeye çıkarmaktır. Bu doğrultuda İmamoğlu, muhafazakâr seçmenin dini hassasiyetlerini anlayan bir üslup benimsemekte, Özel ise partinin gençlik ve kadın politikalarını evrensel özgürlük söylemleriyle yeniden çerçevelemektedir. Amaç, CHP’nin geleneksel tabanını korurken, AK Parti’ye oy veren ancak son dönemde alternatif arayışına giren seçmen kitlelerini partiye çekmektir. Kirchheimer’in catch-all partisinde olduğu gibi, bu strateji ideolojik bagajın hafifletilmesini ve daha geniş kesimlere hitap eden sembollerin kullanılmasını gerektirir. Örneğin, İmamoğlu’nun “İstanbul’da Kur’an kurslarını yaygınlaştırma” vaadi, bu stratejik esnekliğin tipik bir örneğidir.

    İkinci öncelik, Batı merkezli ekonomik ve siyasi yapılarla eklemlenmeyi güçlendirmektir. İmamoğlu ve Özel, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin çözümünü, Batılı yatırımcıların güvenini yeniden tesis etmekte, AB ile Gümrük Birliği’ni güncellemekte ve IMF gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmekte görmektedir. Bu çerçevede CHP, salt bir muhalefet partisi olarak değil, Batı’nın Türkiye’deki yeni ve güvenilir ortağı olarak konumlandırılmaktadır. Bu konumlanma, partiyi uluslararası meşruiyet ve mali kaynak bakımından güçlendirme potansiyeli taşımakla birlikte, milli arınma yanlıları tarafından partinin Atlantik bağımlılığını kurumsallaştıran bir adım olarak eleştirilmektedir.

    Üçüncü öncelik, parti ideolojisini küresel normlarla uyumlu biçimde esnetmektir. Bu, altı ok ilkelerinin arka plana itilmesi pahasına da olsa, partinin Avrupa sosyal demokrasisinin ve transatlantik liberal demokrasinin normatif çerçevesine yaklaştırılması anlamına gelir. İmamoğlu’nun “demokrasi, adalet, refah” üçlemesi etrafında kurduğu söylem, bu ideolojik esnekliğin en somut örneğidir. Bu söylem, hem Batılı medyanın hem de içerideki liberal aydınların CHP’ye yönelik sempatisini artırmış, ancak partinin millici kanadında büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. Millici kanat, bu esnekliğin partiyi “renksiz ve kokusuz” bir yapıya dönüştürdüğünü, bu haliyle CHP’nin herhangi bir Avrupa liberal partisinden farkının kalmadığını ileri sürmektedir.

    Modelin en güçlü kozu, yerel seçimlerde elde edilen başarılardır. İmamoğlu’nun İstanbul’u iki kez kazanması ve Özel’in gençlik örgütlenmesindeki başarısı, değişim söylemine ampirik bir meşruiyet kazandırmıştır. Bu başarılar, parti tabanında “kazanan aday” etkisi yaratmış ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal ağırlığını sarsmıştır. Downs’un rasyonel seçim modeli perspektifinden bakıldığında, seçmen ve parti üyeleri nezdinde başarı getiren strateji her zaman daha rasyonel olarak algılanır. İmamoğlu ve Özel’in yükselişi, bu rasyonelitenin parti içindeki yansımasıdır. Değişim yanlıları, “kazanacak aday” söylemiyle Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmakta ve partiyi dönüştürmek için gerekli meşruiyeti başarı üzerinden inşa etmektedir.

    Ne var ki bu modelin temel zaafı, partinin ideolojik sürekliliğini ve ulusal bağımsızlıkçı geleneğini nasıl koruyacağı sorusudur. Kirchheimer’ın da kabul ettiği gibi, catch-all dönüşüm bir kez başladığında partinin ideolojik kimliğini muhafaza etmesi son derece zorlaşır. CHP’nin Atlantikçi kanadı, bu zorluğu kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik erozyon arasında bir tercih olarak görmektedir. Ancak bu tercihin bir maliyeti olacaktır: Parti, seçim kazanmak uğruna kendisi olmaktan çıkma riskiyle karşı karşıyadır. Milli arınma yanlılarının bütün direnişi tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Onlar, CHP’nin kendisi olarak kazanmasını, aksi takdirde kazanmanın bir anlamı kalmayacağını savunmaktadır.

    Nihayetinde, Atlantikçi modelin sürdürülebilirliği büyük ölçüde Batı’nın Türkiye’ye yönelik politikalarına ve İmamoğlu’nun kişisel performansına bağlıdır. Batılı kurumlar CHP’yi gerçek anlamda destekleyecek mi, yoksa sadece AK Parti’ye karşı bir denge unsuru olarak mı kullanacak? İmamoğlu, kişisel popülaritesini örgütsel bir dönüşüme tahvil edebilecek mi? Bu soruların cevabı, modelin orta vadedeki başarısını belirleyecektir. Şurası açıktır ki, Atlantikçi değişim modeli, partiyi iktidara taşıma konusunda şimdilik en umut vadeden formül olarak görülmekte, ancak bu formülün partiye ne tür bir ideolojik ve jeopolitik maliyet çıkaracağı henüz netlik kazanmamıştır.

    Analitik Tartışma

    CHP’deki milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık gerilimi, yukarıda sunulan teorik çerçeve ışığında üç temel analitik eksende derinlemesine incelenebilir. Bu eksenlerin her biri, partinin içinde bulunduğu açmazın farklı bir veçhesine ışık tutmakta ve birlikte değerlendirildiklerinde CHP’nin bir bölünmeden ziyade bir stratejik adaptasyon krizi yaşadığını ortaya koymaktadır.

    İlk eksen, kimlik ve rekabet gerilimidir. Duverger’in kitle partisi kimliği ile Kirchheimer’in catch-all party rekabetçiliği arasındaki karşıtlık, CHP’deki gerilimin ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Milli arınma yanlıları, partiyi Duverger’ci anlamda net ideolojik hatlara sahip, dış etkilerden korunmuş bir kitle partisi olarak yeniden inşa etmek isterken; Atlantikçi değişim yanlıları partiyi Kirchheimer’ci bir catch-all partiye dönüştürme arzusundadır. Bu iki ideal tip, yalnızca örgütsel yapıyı değil, aynı zamanda partinin varoluş amacını da farklı tanımlamaktadır: İlki için parti bir misyonun taşıyıcısı, ikincisi için ise bir seçim makinesidir. CHP’nin mevcut krizi, bu iki amaç arasında bir türlü denge kurulamamasından kaynaklanmaktadır. Parti, hem ideolojik berraklığını hem de seçim başarısını aynı anda azami düzeye çıkarmaya çalıştıkça, iç çelişkileri derinleşmekte ve iki hedef birbirini sıfırlamaktadır.

    İkinci eksen, kurumsallaşma ve esneklik gerilimidir. Panebianco’nun öngördüğü gibi, CHP’nin yüksek kurumsallaşma düzeyi ona istikrar ve süreklilik kazandırmış, ancak değişim kapasitesini ciddi biçimde kısıtlamıştır. Milli arınma yanlıları bu kurumsallaşmayı partinin en değerli varlığı olarak görürken, Atlantikçi değişim yanlıları onu partinin ayağına bağlanmış bir pranga olarak değerlendirmektedir. Panebianco’nun terminolojisiyle ifade edecek olursak, CHP şu an “örgütsel kasılmışlık” (organizational rigidity) ile “çevresel baskılara aşırı duyarlılık” arasında salınmaktadır. İki kanat da kendi pozisyonunu partinin selameti için zorunlu görmekte, ancak bu pozisyonların sentezi bir türlü sağlanamamaktadır. Oysa Panebianco’nun idealize ettiği sağlıklı parti, kurumsal sürekliliği stratejik esneklikle bağdaştırabilen partidir. CHP’nin bu dengeyi bulamaması, gerilimi kronikleştiren temel etmenlerden biridir.

    Üçüncü eksen, devletleşme ve dış bağımlılık gerilimidir. Katz ve Mair’in kartel parti modeli, CHP’nin iki farklı bağımlılık türü arasında sıkıştığını göstermektedir. Bir tarafta, partiyi devlet mekanizmalarıyla fazla içli dışlı olmakla ve sivil toplumdan kopmakla suçlayanlar vardır ki bunlar genellikle değişim yanlılarıdır. Diğer tarafta ise partiyi uluslararası sermaye ve Batılı siyasi aktörlere fazla bağımlı hale gelmekle suçlayanlar bulunur ki bunlar da milli arınma yanlılarıdır. İlginç olan, her iki tarafın da partiyi bir tür kartelleşme tehlikesine karşı uyarıyor olması, ancak tehlikenin kaynağını farklı yerlerde görmeleridir. Bu asimetrik kartelleşme eleştirisi, CHP’nin aslında hangi bağımlılığın daha yıkıcı olduğu konusunda derin bir fikir ayrılığı yaşadığını göstermektedir. Kılıçdaroğlu için asıl tehlike dış bağımlılık iken, İmamoğlu ve Özel için asıl tehlike partinin hantal devletçi yapısıdır.

    Bu üç eksen birlikte değerlendirildiğinde, CHP’deki sürecin klasik anlamda bir bölünmeden ziyade, jeopolitik bir stratejik adaptasyon krizi olduğu görülmektedir. Parti, değişen iç siyasi dengeler ve küresel konjonktür karşısında yeni bir denge noktası bulmaya çalışmakta, ancak bu denge arayışı parti içi çatışmaları körüklemektedir. Bu tür adaptasyon krizleri, literatürde genellikle partilerin ya yenilenerek çıkacağı ya da parçalanarak dağılacağı kritik eşikler olarak tanımlanır. CHP’nin bu eşikten hangi yönde çıkacağı ise büyük ölçüde liderlerin stratejik becerilerine ve uluslararası konjonktürün dayatmalarına bağlı olacaktır.

    Analitik tartışmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli nokta, CHP’deki gerilimin aslında Türkiye’nin daha geniş çaplı jeopolitik yol ayrımını parti içinde yeniden üretiyor olmasıdır. Milli arınma ve Atlantikçi bağımlılık karşıtlığı, yalnızca CHP’ye özgü bir iç mesele değil, aynı zamanda Türkiye’nin son iki yüzyıldır yaşadığı Batılılaşma-yerlilik geriliminin bir partinin bünyesindeki tezahürüdür. Bu yönüyle CHP, Türk modernleşmesinin çözülememiş gerilimlerini kendi içinde taşımakta ve bu gerilimler her seferinde yeni bir siyasi kuşak çatışması olarak su yüzüne çıkmaktadır. Partinin bu tarihsel yükten kurtulması, büyük ölçüde Türkiye’nin medeniyet tercihiyle ilgili daha geniş bir mutabakatın sağlanmasına bağlıdır ki bu da kısa vadede mümkün görünmemektedir.

    Bu durumda, analitik tartışma CHP’deki gerilimin yalnızca teorik bir inceleme nesnesi olmadığını, aynı zamanda Türk siyasetinin geleceğine dair somut çıktılar üretecek dinamik bir süreç olduğunu göstermektedir. Parti içi mücadelenin sonucu, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’deki muhalefet bloğunun yapısını, seçmen davranışlarını ve hatta ülkenin dış politika tercihlerini etkileyecek kadar önemlidir. Bu nedenle CHP’deki gelişmeler, siyasal parti teorisinin yanı sıra uluslararası ilişkiler, toplumsal hareketler ve seçim coğrafyası perspektiflerinden de incelenmeyi hak etmektedir. Bu çalışmanın kapsamı, parti teorisiyle sınırlı kalmakla birlikte, söz konusu disiplinlerarası incelemenin gerekliliğine de işaret etmektedir.

    Tartışma Bölünme mi Dönüşüm mü?

    Sartori’nin parti sistemleri analizi perspektifinden bakıldığında, parti içi çatışmalar üç olası sonuca yol açabilir: kurumsal yeniden denge, kademeli dönüşüm veya parçalanma. Bu üçlü ayrım, CHP’deki milli arınma–Atlantikçi bağımlılık geriliminin olası sonuçlarını sistematik biçimde değerlendirmek için elverişli bir analitik çerçeve sunmaktadır. Mevcut durumda CHP’nin bu üç yol ayrımından hangisine daha yakın olduğu sorusu, yalnızca parti elitlerinin tercihlerine değil, aynı zamanda kurumsal kısıtlar, seçim sistemi teşvikleri ve dışsal konjonktürel faktörlere de bağlıdır.

    CHP özelinde mevcut durum, üçüncü aşamaya, yani parçalanmaya henüz ulaşmamış olup daha çok elit düzeyinde bir fraksiyonlaşma ve jeopolitik tercih çatışması olarak sürmektedir. Parti içindeki gruplar hâlâ aynı çatı altında kalmanın sağladığı kurumsal avantajlardan (örgütsel altyapı, seçimlere katılma hakkı, hazine yardımı vb.) faydalanmakta ve ayrı bir parti kurmanın yüksek maliyetlerini hesaba katmaktadır. Türkiye’deki seçim barajı ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin iki kutuplu yapısı, partiden kopmayı son derece maliyetli hale getirmektedir. Bu kurumsal frenler, CHP’deki tarafları şimdilik aynı çatı altında tutmakta, ancak çatışmayı düşük yoğunluklu ve kronik bir sürtüşme formunda sürdürmeye mahkum etmektedir.

    Öte yandan, tarihsel olarak Türk siyasal hayatında parti içi fraksiyonlaşmanın bölünmeyle sonuçlandığı çok sayıda örnek mevcuttur. CHP’den kopan Demokrat Parti, Adalet Partisi’nden kopan Milliyetçi Hareket Partisi, ANAP’tan kopan partiler, bu geleneğin sonuçlarıdır. Bu örnekler, parti içi çatışma belirli bir eşiği aştığında ve ayrılıkçı grup ayrı bir parti olarak seçmen nezdinde karşılık bulabileceğini hesapladığında bölünmenin kaçınılmaz olabileceğini göstermektedir. CHP’de İmamoğlu ve Özel liderliğindeki değişim yanlılarının, eğer kurumsal kanallar tamamen tıkanır ve Kılıçdaroğlu’nun kurumsal direnci aşılamaz hale gelirse, partiden ayrılarak yeni bir siyasi oluşuma gitme olasılığı her zaman vardır. Ancak şimdilik bu olasılık, kurumsal ve seçimsel caydırıcılar nedeniyle düşük bir ihtimal olarak görülmektedir.

    Bu bağlamda CHP’nin önünde duran en muhtemel senaryo, kademeli bir dönüşümdür. Kademeli dönüşüm, partinin ideolojik kodlarının ve örgütsel yapısının zamana yayılarak, düşük yoğunluklu çatışmalarla ve kuşak değişimiyle birlikte evrilmesi anlamına gelir. İmamoğlu ve Özel gibi genç ve popüler figürlerin parti içinde giderek daha fazla alan kazanması, yerel yönetimlerdeki başarıların merkeze yansıması ve seçmen tabanının değişen profili, bu kademeli dönüşümün halihazırda devam etmekte olduğunu göstermektedir. Milli arınma kanadı bu dönüşümü yavaşlatmaya, hatta durdurmaya çalışsa da, toplumsal ve siyasal dinamikler büyük ölçüde değişim yönünde baskı yapmaktadır.

    Kademeli dönüşüm senaryosunda kritik olan, bu sürecin partiyi kurumsal kimliğinden tamamen koparmadan, kontrollü bir evrim olarak yürütülebilmesidir. CHP’nin tarihsel olarak en büyük başarısı, yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdürebilmesi ve Türk siyasetinin temel aktörlerinden biri olarak kalabilmesidir. Bu başarı, büyük ölçüde partinin değişimi sindirerek yaşama, radikal kopuşlardan kaçınma kapasitesine dayanır. Mevcut gerilimin de benzer bir şekilde, partiyi parçalamadan ama dönüştürerek aşılması, CHP’nin geleneksel dayanıklılığına uygun düşecektir. Ancak bu, taraflar arasında bir asgari müştereğin ve kurumsal nezaketin korunmasıyla mümkün olabilir. Oysa mevcut söylem düzeyindeki sertlik, bu asgari müştereğin her an bozulabileceğini düşündürmektedir.

    Milli arınma yanlıları, partinin Atlantik merkezli bir rotaya girmesini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirirken; Atlantikçi kanat, mevcut hattın partiyi iktidara taşıyacak tek rasyonel yol olduğunu savunmaktadır. Bu iki konum arasındaki gerilimin nasıl yönetileceği, partinin hem kurumsal bütünlüğünü hem de Türk siyasal hayatındaki konumunu belirleyecek temel değişken olarak öne çıkmaktadır. Eğer Kılıçdaroğlu ve destekçileri, partiyi dış bağımlılık ilişkilerinden arındırma projesinde ısrar ederken değişim yanlılarını tümüyle tasfiye etmeye kalkışırsa, bölünme kaçınılmaz olabilir. Benzer şekilde, İmamoğlu ve Özel, partinin tarihsel kimliğini tümüyle reddeden bir dönüşümü zorlarlarsa, millici kanadın kopuşunu tetikleyebilirler. Dolayısıyla, her iki tarafın da stratejik bir geri çekilme ve müzakere alanı bırakması, partinin geleceği açısından hayati önemdedir.

    Dolayısıyla, CHP’deki bu sürecin sonucu, yalnızca parti içi dinamiklere bağlı olmayacaktır. Türkiye’nin dış politikasındaki gelişmeler, Batı ile ilişkilerin seyri, küresel ekonomik konjonktür ve AK Parti’nin performansı gibi dışsal faktörler, hangi kanadın tezlerinin daha inandırıcı bulunacağını belirleyecektir. Eğer Türkiye ile Batı arasındaki gerilim tırmanır ve milli egemenlik söylemi toplumda daha fazla karşılık bulursa, bu durum Kılıçdaroğlu’nun milli arınma söylemini güçlendirecektir. Buna karşılık, Batı ile ilişkilerde yumuşama ve ekonomik krizin Batılı kurumlarla işbirliğini zorunlu kılması, Atlantikçi kanadın elini rahatlatacaktır. Kısacası, CHP’deki bölünme mi dönüşüm mü sorusunun cevabı, bir ölçüde partinin kontrolü dışındaki uluslararası gelişmelere de bağlıdır. Bu belirsizlik, mevcut gerilimi daha da karmaşık ve öngörülemez kılmaktadır.

    Sonuç

    CHP’deki “milli arınma” ve “Atlantikçi bağımlılık” eksenli tartışmalar, siyasal parti literatürünün temel ikilemini Türkiye’ye özgü jeopolitik bir düzlemde yeniden üretmektedir: ideolojik bütünlük ve ulusal egemenlik vurgusu ile seçimsel genişleme ve küresel sisteme eklemlenme arayışı arasındaki gerilim. Bu çalışma, CHP’deki gerilimi kişisel liderlik rekabeti olarak değil, modern parti dönüşüm teorileri bağlamında yapısal bir adaptasyon problemi olarak değerlendirmiştir. Parti içindeki millici güçlerin desteklediği Kılıçdaroğlu’nun “arınma” söylemi, kartel parti eğilimlerine ve Atlantik merkezli bağımlılık ilişkilerine karşı kurumsal bir direnç hattını temsil etmektedir.

    İmamoğlu–Özel ekseninin “değişim” söylemi ise bu direnç hattını kırarak partiyi Batı ile uyumlu bir catch-all parti rotasına sokma arayışı olarak somutlaşmaktadır. Duverger’in kitle partisi modelinden Kirchheimer’in catch-all partisine, Katz ve Mair’in kartel partisinden Panebianco’nun kurumsallaşma analizine uzanan geniş bir teorik yelpaze, bu iki stratejinin dayandığı rasyonelleri ve taşıdığı riskleri gözler önüne sermektedir. Milli arınma modeli, partinin ideolojik çekirdeğini ve bağımsızlıkçı geleneğini korumayı öncelerken, beraberinde seçim başarısızlığı riskini taşımaktadır. Atlantikçi genişleme modeli ise seçim başarısını azami düzeye çıkarmayı hedeflerken, partiyi kimliksizleşme ve dış bağımlılık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

    Bu iki model arasında bir senteze ulaşmak, en azından şimdilik mümkün görünmemektedir. Zira gerilim, yalnızca stratejik tercihlerden değil, aynı zamanda partinin hangi medeniyet havzasına ait olduğuna dair ontolojik bir kırılmadan beslenmektedir. Kılıçdaroğlu’nun “milli arınma” çağrısı, partiyi yerlilik ve tam bağımsızlık zemininde yeniden inşa etme iddiasını taşırken; İmamoğlu ve Özel’in “değişim” projesi, partiyi liberal demokratik değerler ve Batı ile bütünleşme ekseninde yeniden konumlandırma arayışıdır. Bu iki projenin aynı örgütsel çatı altında, birbirini yok etmeden bir arada var olabilmesi, son derece zor bir siyasal mühendislik becerisi gerektirmektedir.

    Çalışmanın ulaştığı en önemli bulgulardan biri, CHP’deki mevcut durumun Sartori’nin tanımladığı anlamda bir parçalanma değil, bir elit fraksiyonlaşması ve jeopolitik stratejik adaptasyon krizi olduğudur. Taraflar hâlâ aynı çatı altında kalmanın kurumsal faydalarını terk etmeye hazır değildir ve seçim sistemi teşvikleri bölünmeyi caydırmaktadır. Bununla birlikte, bu kronik gerilimin kademeli bir dönüşüme yol açacağı öngörülebilir. Kuşak değişimi, yerel seçim başarılarının yarattığı rüzgâr ve değişen seçmen beklentileri, partiyi uzun vadede Atlantikçi değişim modeline doğru sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu sürüklenme, millici kanadın direnciyle dengelenecek ve muhtemelen partiyi hibrit bir modele doğru evriltecektir.

    Sonuç olarak, CHP’nin geleceği iki jeopolitik yönelim arasında kurulacak denge kapasitesine ve partinin kurumsal kimliğini koruyarak değişimi yönetebilme becerisine bağlıdır. Eğer parti, milli arınma söyleminin hassasiyetlerini göz ardı etmeden, kontrollü bir esneklik ve kapsayıcılık stratejisi geliştirebilirse, hem ideolojik sürekliliğini koruyabilir hem de seçim başarısına ulaşabilir. Aksi takdirde, iki kanattan birinin partiyi tamamen domine etmesi, ya partinin tarihsel misyonundan koparak kimliksizleşmesine ya da seçimlerde kronik başarısızlığa mahkûm olmasına yol açacaktır.

    Bu çalışma, CHP’deki gerilimin anlaşılması için siyasal parti teorisinin sunduğu kavramsal araçların ne denli verimli olduğunu göstermiştir. Ancak gerilimin tam olarak anlaşılabilmesi için, parti içi elit mülakatları, yerel örgüt etnografileri ve seçmen davranışı analizleri gibi ampirik yöntemlere de başvurulması gerekmektedir. Gelecek araştırmalar, bu teorik çerçeveyi saha verileriyle sınayarak, CHP’nin yaşadığı dönüşümün derinliğini ve yönünü daha net biçimde ortaya koyabilir. Ayrıca, karşılaştırmalı bir perspektifle, benzer gerilimleri yaşayan diğer ülkelerdeki sosyal demokrat partilerle CHP’nin durumu mukayese edilebilir. Böyle bir karşılaştırma, milli arınma–Atlantikçi bağımlılık ikileminin ne ölçüde Türkiye’ye özgü, ne ölçüde küresel bir olgu olduğunu aydınlatacaktır.

    Nihai tahlilde, CHP’nin kaderi yalnızca bir siyasi partinin geleceğini değil, aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin ve demokratik sisteminin istikametini de ilgilendiren bir meseledir. Parti içi bu büyük hesaplaşma, Türk siyasetinin son yıllardaki en kritik gelişmelerinden biri olarak hem akademik hem de siyasi ilgiyi hak etmeye devam edecektir.

    Kaynakça

    Downs, A. (1957). An economic theory of democracy. Harper & Row.

    Duverger, M. (1954). Political parties: Their organization and activity in the modern state. Methuen.

    Katz, R. S., & Mair, P. (1995). Changing models of party organization and party democracy. Party Politics, 1(1), 5–28.

    Kirchheimer, O. (1966). The transformation of the Western European party systems. In J. LaPalombara & M. Weiner (Eds.), Political parties and political development (pp. 177–200). Princeton University Press.

    Panebianco, A. (1988). Political parties: Organization and power. Cambridge University Press.

    Sartori, G. (1976). Parties and party systems: A framework for analysis. Cambridge University Press.

  • UBEYDULLİN, Aziz (1887-1937) Türk-Tatar tarihçisi, edebiyatçı.

    UBEYDULLİN, Aziz (1887-1937)Türk-Tatar tarihçisi, edebiyatçı.

    Müellif: İSMAİL TÜRKOĞLU
    27 Haziran 1887 tarihinde Tataristan’ın başşehri Kazan’da dünyaya geldi. Asıl ismi Abdülaziz olup kaynaklarda adı Gaziz ve Eziz, soyadı Gubeydullin olarak da geçer. Tüccar olan babasının adı Sâlih’tir. İlk öğrenimini 1895-1904 yıllarında Kazan’daki Hâlidiye Medresesi’nde yaptı. Medresede dinî ilimlerin yanı sıra Arapça ve özel bir hocadan Farsça dersleri aldı. Batı edebiyatına ilgi duydu, Rusça öğrendi. Ailesi tüccar veya din adamı olmasını isterken 1906 yılından itibaren dışarıdan girdiği lise imtihanlarını vererek 1908’de Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu; bir yıl okuduktan sonra hocalarının teşvikiyle Tarih Fakültesi’ne geçti. Burada iken Âlimcan Barudî’nin Kazan’daki Muhammediyye Medresesi’nde tarih dersleri vermeye başladı. 1915’te tarihçi Şehâbeddin el-Mercânî’nin 100. doğum yılı münasebetiyle düzenlenen Mercânî adlı almanağın (Kazan 1915) hazırlanmasında çalıştı. 1916’da Moğol Tarihi İçin Marko Polo adlı teziyle üniversiteden mezun oldu. Tatarlar arasında Tarih Fakültesi’ni bitiren ilk kişidir. Ancak Kazan valisi şehirde yaşamasını uygun görmediğinden Kazakistan bozkırlarının kuzeyinde küçük bir şehir olan Troitsk’e gitmek zorunda kaldı ve 1917 Rus İhtilâli’ne kadar burada öğretmenlik yaptı.

    İhtilâlden sonra Kazan’a dönünce çeşitli kurumlarda çalıştı ve ilmî araştırmalarını sürdürdü. 1919-1921 arasında Kazan Üniversitesi Rusya Tarihi Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı ve 1925 yılına kadar Kazan’daki çeşitli enstitülerde ders verdi. Yeni kurulan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Halk Maarif Komiserliği’nin, ihtiyaç duyduğu millî kadroların yetiştirilmesi için Bakü’ye çağırdığı Türk dili, edebiyatı ve tarihi uzmanları arasında Ubeydullin de vardı. Bu münasebetle 1925’te Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde göreve başladı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Türkologları’nın toplandığı Bakü Türkoloji Kurultayı’nın (1926) organizasyonunda aktif biçimde çalıştığı gibi “Türk-Tatar Halklarının Tarihî Edebiyatının İnkişafı” adıyla bir tebliğ sundu. Bu tebliğ 1937’de ona karşı ileri sürülen asılsız iddiaların kaynağını teşkil etti. 1927’de Bakü’de Hazarların Menşei Hakkında Kayıtlar adlı eseri basıldı. Bu eseri de 1937’deki soruşturma dosyasına suç delili olarak konuldu. Yine 1927’de Moskova’da Tatar Tarihi isimli kitabı ile “Tatar Burjuvazisi Tarihinden” ve “Kazan Tatarlarında Feodal Sınıfın Yıkılması Tarihi” adlı makaleleri yayımlandı. Bu çalışmalarla Bakü Üniversitesi Yüksek Pedagoji Enstitüsü’nde İçtimaî Tarih Şubesi’nin başına getirildi. Bir yandan da Azerbaycan Devlet arşivlerinde çalışmalar yapıyordu. Burada hem araştırmaları için kaynak toplama imkânına kavuştu hem de arşivin tasnifi ve yeniden düzenlenmesine hizmet etti.

    1927’de “Özbek Halkının Menşei Problemi”, “Pugaçev İsyanı ve Tatarlar”, “Volga Boyu Tatarlarının Sosyal İnkişafının Merhaleleri”, “İsyan Devirlerinde Tatarlar” adlı çalışmaları yayımlandı. Kazan Üniversitesi profesörlerinden N. N. Firsov, onun bu çalışmalarını Kızıl Tataristan gazetesinde yayımlanan bir makalesiyle hemşerilerine tanıttı. Aynı yıl Semerkant Üniversitesi’nde meşhur tarihçi V. Barthold’un desteğiyle profesör unvanını aldı. 1928’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Komünist Akademisi Tarihçi Marksistler Cemiyeti’ne asil üye seçildi ve cemiyetin ilk genel kongresinde “Müslüman Burjuvazisinin İdeologu Gaspirinski” adıyla bir bildiri sundu. 1928-1929 yıllarında Taşkent ve Semerkant’ta Türk halkları tarihi üzerine seminerler verdi. 1929’da Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin kuruluşunun onuncu yılını kutlama komitesine üye seçildi ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Tarihçiliğin On Yılı adlı eseri hazırlayan komisyonda vazife aldı. Bu eserde Azerbaycan’da modern tarih yazımının başlangıcı, araştırmaların gelişmesi ve araştırma yönleri incelendi.

    Bir süre sonra Bakü Üniversitesi Şark Fakültesi’nin etkinlikleri komünist idare tarafından kısıtlanınca üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı ve Azerbaycan İlmî Tedkikat Enstitüsü Tarih Bölümü’nde başkanlık görevine getirildi. Bu yıllarda Azerbaycan ve Özbekistan’da tarihle ilgili ders kitaplarının hazırlanmasında çalıştı. 1931-1933 arasında Moskova, Bakü, Semerkant ve Taşkent üniversitelerinde Türk halkları tarihi okuttu ve araştırmalar yaptı. İlmî faaliyetlerinin yanı sıra sosyal ve siyasal işlerle de ilgileniyordu. 1931-1932’den itibaren Stalin rejiminin baskısı artınca eserleri ve makaleleri çeşitli bahanelerle neşriyat planlarından çıkarılmaya başlandı. Kendisine karşı yapılan suçlamalar giderek rahatsız edici boyuta ulaştığından Kuzey Kafkasya’daki Pyatigorsk şehrine taşındı, burada Kabarda-Balkar Pedagoji Enstitüsü’nde ders verdi. Kabarda-Balkar’da Feodal Münasebetlerin Tarihi isimli çalışmasını hazırladı, ancak eserini bastıramadı. Burada da baskılar devam etti. Kazan Pedagoji Enstitüsü’nden Tataristan Tarihi adlı bir eserin hazırlanması ve ders vermek üzere davet alınca Kazan’a döndüyse de Kazan’da vaad edilenlerin hiçbiri yerine getirilmediği gibi eser ve makalelerinin basılması yine engellendi. 1935’te tekrar Azerbaycan’a döndü. 1936’da Azerbaycan Üniversitesi Tarih Fakültesi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Halkları Tarihi Bölümü başkanlığına getirildi. Burada Azerbaycan tarihiyle ilgili birçok eser hazırladı, fakat bunları da yayımlama imkânı bulamadı. 1937’de tutuklandı. Çeşitli baskılar ve işkencelerle yapılan sorgulamada 1925 yılından itibaren Bakü’de İngiliz himayesinde Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Tataristan, Başkırdistan ve Dağıstan’ı içine alan bir Türk-Tatar devleti kurmak için karşı devrimci örgütlerle iş birliği içine girmek, pantürkist faaliyetlerde bulunmak, Türkiye ve Japonya lehine casusluk yapmak gibi uydurma suçları kabul etmek zorunda kaldı. Bakü’de 12 Ekim 1937 tarihinde kurşuna dizildi. Mezarının yeri hâlâ belli değildir. Ardından eşi Rabia da tutuklandı ve beş yıl süreyle Sibirya’da bir çalışma kampında kaldı. 1957’de kocasının aklanmasından sonra Tataristan’a dönebildi. Adı uzun süre yasaklılar listesinde yer alan Ubeydullin hakkında Azerbaycan, Tataristan ve Özbekistan’da ilk makaleler 1962 yılından itibaren yayımlanmıştır. Bu ülkelerde son yıllarda Ubeydullin hakkında çeşitli makale ve eserler neşredilmekte olup Tataristan’da eserleri yeniden basılmaya başlanmıştır.

    Başlıca Eserleri. A) Tarih: Târîh-i Edyân (Kazan 1918), Milletçiliknin Bazı Esasları (Kazan 1918), Târîh-i Umûmîden Kurûn-ı Evvel (Kazan 1918), Türk mü Tatar mı? (Kazan 1918), Rusya Tarihi (Kazan 1919), Tatar Tarihi (Kazan 1922, 1923), Tatar Kalendarı (İ. Kuliev ile birlikte, hicrî 1341-1342 yılı için hazırlanan takvim, Kazan 1923), Eski Bulgarlar (Kazan 1924), Pugaçev İsyanı (Kazan 1924), Tatarların Ortaya Çıkışı ve Altın Orda (Kazan 1924), Tatarlarda Sınıflar Tarihi İçin Materyaller (Kazan 1925), Tatarlarda Sınıflar (Kazan 1925), Azerbaycan’da Beyler ve Onlara Tâbi Olan Kentlilere Dair Vesikalar (Bakü 1927), Timurlular İmparatorluğunun Dağılması ve Özbek Devri (Semerkant 1927), Feodalnıe Klassı i krestyanstvo v Azerbaydjane v XIX veke (Bakü 1928), 10 Yıl İçerisinde Azerbaycan’da Tarih İlminin İnkişafı (Bakü 1930), Azerbaycan’da Kulluk (Bakü 1931), SSCB Halkları Tarihi (Bakü 1932), Tatarskaya ASSR Administrativno-territorial’noe delenie (Kazan 1940, 1948), Halk Savaşı (Bakü 1933), Tarihi Sayfalar Açılırken. Ubeydullin’in daha önce Arap harfleriyle basılmış olan bazı eser ve makalelerinin Kiril harfleriyle yeniden neşri S. Alişev ve I. Gıylejev tarafından gerçekleştirilmiştir (Kazan 1989).

    B) Edebiyat: Hikayeler (Kazan 1918), Ahmet Batır Ormanda (Kazan 1919), Tatar Edebiyatı Tarihi İçin Materyal Toplama Yolunda Bir Tecrübe (Ali Rahim ile birlikte) (Kazan 1923), Tatar Edebiyatı Tarihi I (Kazan 1922; Ali Rahim ile birlikte), Tatar Edebiyatı Tarihi (Feodalizm devri, Kazan 1925), Hikayeler (Kazan 1930), Hikayeler (Kiril harfleriyle Tatarca nşr. R. Gaynanov, Kazan 1958). Ubeydullin’in bunların yanı sıra Kazan Muhbiri, Yıldız, Kurultay, Şark Kızı, Bizniñ Yul gazetelerinde; An, Mektep, Maarif (Kazan), Şûrâ (Orenburg), Edebî Parçalar, Maarif ve Edebiyat, Azerbaycan’ı Öğrenme Yolu, Azerbaycan Devlet Üniversitesinin Haberleri, Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Şark Fakültesinin Haberleri, Azerbaycan’ın İktisadi Haberleri (Bakü), Maorif ve Ukituvçi (Semerkant) gibi dergilerde tarih, edebiyat, milliyet ve dil meseleleriyle alâkalı 150 civarında makalesi yayımlanmıştır.

    Müellif: İSMAİL TÜRKOĞLU – İSLAM ANSİKLOPEDİSİ / TURKİSH FORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve ABD’nin Ortadoğu Politikası: Teopolitik Bir Analiz

    Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve ABD’nin Ortadoğu Politikası: Teopolitik Bir Analiz

    Sekülerleşme tezlerinin sorgulandığı günümüz uluslararası ilişkiler yazınında dinin siyasal süreçler üzerindeki belirleyiciliği, yeniden keşfedilen bir araştırma gündemi hâline gelmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikalarının kavranmasında Evanjelizm, Dispansasyonalizm ve Hristiyan Siyonizmi gibi teolojik akımların rolü, çok katmanlı bir incelemeyi zorunlu kılmaktadır.

    Modernleşme kuramlarının egemen olduğu dönemde, dinin kamusal alan ve uluslararası siyaset üzerindeki ağırlığının giderek zayıflayacağı varsayılmıştı. Oysa İran İslam Devrimi, Polonya’daki Dayanışma hareketinde Katolik Kilisesi’nin oynadığı kurucu rol ve 11 Eylül saldırıları sonrasında yükselen dini fundamentalizm tartışmaları, dinin küresel siyasette ne denli dirençli ve dönüştürücü bir güç olduğunu ortaya koymuştur. Amerika Birleşik Devletleri bağlamında ise Beyaz Saray ile Kongre politikalarını şekillendiren Evanjelik Hristiyanlık, din siyaset ilişkisinin en somut ve çarpıcı görünümlerinden birini oluşturmaktadır. İsrail’e yönelik koşulsuz sayılabilecek destek, yalnızca stratejik ve ekonomik çıkar hesaplarıyla açıklanamayacak kadar derin teolojik köklere sahiptir ve bu olgu, teopolitik bir çerçeveyi kaçınılmaz kılmaktadır.

    Evanjelik hareketin entelektüel ve kurumsal kökleri 18. yüzyıldaki Büyük Uyanış dalgalarına kadar götürülebilir. Kitabı Mukaddes’in mutlak otoritesini, bireyin kişisel ihtida deneyimini ve misyonerlik faaliyetlerini merkeze alan bu Protestan gelenek, 20. yüzyılın başında fundamentalist modernist ayrışmasıyla belirgin bir kimlik kazanmıştır. George M. Marsden’ın kapsamlı biçimde belgelediği gibi, fundamentalist Evanjelikler ana akım Protestanlık karşısında kendilerini “hakikatin bekçileri” olarak konumlandırmış ve entelektüel modernizme karşı bir karşı kültür inşa etmişlerdir (Marsden 2006). İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Billy Graham gibi karizmatik liderler aracılığıyla yeniden ana akım siyaset sahnesine çıkan Evanjelikler, 1970’lerden itibaren kürtaj, eşcinsel hakları ve eğitim gibi kültür savaşı başlıklarında Cumhuriyetçi Parti ile organik bir ittifak kurmuştur. Moral Majority ve Christian Coalition gibi oluşumlar, Evanjelik oy blokunu seferber eden birer siyasi baskı aracına dönüşmüştür. Bugün ABD seçmeninin yaklaşık dörtte biri kendisini Evanjelik olarak tanımlamakta ve bu demografik ağırlık, özellikle Ortadoğu politikaları söz konusu olduğunda hissedilmektedir.

    Evanjelizmin en etkili teolojik varyantlarından biri olan Dispansasyonalizm, 19. yüzyılda John Nelson Darby tarafından sistemleştirilmiş ve Cyrus I. Scofield’ın referans Kitabı Mukaddes’i aracılığıyla küresel bir yaygınlık kazanmıştır. Timothy P. Weber’in ayrıntılı olarak gösterdiği gibi, Dispansasyonalist şema insanlık tarihini Tanrı’nın farklı dönemler boyunca insanlıkla farklı ahitler üzerinden ilişki kurduğu çağlara ayırmakta ve İsrail ile Kilise’yi ontolojik olarak birbirinden keskin biçimde ayırmaktadır (Weber 2004). Bu ayrımın en belirleyici sonucu, Eski Ahit’te İsrail’e verilen toprak, krallık ve ulusal restorasyon vaatlerinin Kilise tarafından ruhsallaştırılarak devralınamayacağı, tam aksine bu vaatlerin literal olarak Yahudi halkına ait olduğu inancıdır. Bu teolojik ön kabul, eskatolojik takvimi doğrudan modern Ortadoğu siyasetine bağlayan bir menteşe işlevi görmektedir. Dispansasyonalist senaryoda Yahudilerin Vaat Edilmiş Topraklar’a dönüşü, 1948’de modern İsrail Devleti’nin kurulması ve özellikle 1967 savaşı sonrasında Kudüs’ün ele geçirilmesi, kehanetlerin harfiyen gerçekleşmesi olarak okunmaktadır. Yakın gelecekte yaşanacak Büyük Sıkıntı dönemi, Mesih’in ikinci gelişi ve Megiddo savaşı öncesinde Yahudi ulusunun fiziksel olarak İsrail topraklarında bulunması, eskatolojik sürecin vazgeçilmez bir ön koşulu olarak kodlanmıştır.

    Tim LaHaye ve Jerry B. Jenkins’in Left Behind roman serisi, bu karmaşık teolojik senaryoyu popüler kültürün merkezine taşıyarak on milyonlarca Amerikalının zihninde İsrail’e yönelik kaderci bir sempati yaratmıştır (LaHaye ve Jenkins 1995). Romanların satış rakamları ve kültürel nüfuzu, Dispansasyonalist beklentilerin yalnızca dar bir teolog çevresiyle sınırlı kalmadığını, geniş halk kitlelerinin dünya siyasetini yorumlama biçimini şekillendirdiğini kanıtlamaktadır. Stephen Spector, bu kültürel dalganın Evanjelikler ile İsrail arasındaki özel ilişkinin duygusal ve psikolojik zeminini nasıl pekiştirdiğini kapsamlı biçimde analiz etmiştir (Spector 2009).

    Teopolitik kavramı tam da bu noktada devreye girmektedir. Dini inançların yalnızca uhrevi kurtuluş doktrinleri olmaktan çıkarak devletlerin dış politika tercihlerini, ulusal güvenlik tanımlarını ve jeopolitik ittifak haritalarını belirleyen ideolojik aygıtlara dönüşme kapasitesini ifade eden bu yaklaşım, Dispansasyonalist eskatolojinin nasıl bir “kutsal coğrafya” inşa ettiğini anlamamıza imkân tanır. Bu kutsal coğrafyada İsrail, Tanrı’nın seçilmiş aracı olarak mutlak biçimde desteklenmesi gereken taraf; ona karşı çıkan aktörler ise şeytani güçler olarak kodlanmaktadır. Dolayısıyla rasyonel çıkar hesaplarını aşan, güçlü biçimde değer yüklü bir dış politika motivasyonu üretilmektedir.

    Hristiyan Siyonizmi, Evanjelik hareketin bu Dispansasyonalist kanadından beslenen, modern İsrail Devleti’ni teolojik bir zorunluluk olarak gören ve Yahudilerin Filistin’e dönüşüne siyasi, mali ve diplomatik destek verilmesini öngören ideolojik politik bir duruştur. Victoria Clark’ın titizlikle ortaya koyduğu üzere, Hristiyan Siyonistler için İsrail yalnızca stratejik bir müttefik değil, kozmik bir anlatının vazgeçilmez bir parçasıdır (Clark 2007). Bununla birlikte Clark, Stephen Sizer ve diğer eleştirel araştırmacılar, bu duruşun Yahudilere yönelik derin bir araçsallık barındırdığının altını çizmektedir. Evanjelik eskatolojiye göre Mesih’in dönüşünün ardından Yahudiler kitlesel olarak Hristiyanlığa ihtida edecek ya da yok olacaktır; dolayısıyla İsrail’e verilen coşkulu desteğin gerisinde hem teolojik bir sevgi hem de kıyamet senaryosunun gerçekleşebilmesi için Yahudi varlığının araçsal bir gereklilik olarak görülmesi yatmaktadır (Sizer 2004). Bu paradoksal birliktelik, Hristiyan Siyonizminin en tartışmalı boyutlarından birini oluşturur.

    Evanjeliklerin ABD siyasetindeki etkisi en görünür biçimde İsrail’e ilişkin politika alanında somutlaşmaktadır. Ronald Reagan döneminde köktendinci lider Jerry Falwell’in “İsrail’e karşı duran, Tanrı’ya karşı durur” mealindeki çıkışı, Evanjelik İsrail ittifakının sembolik manifestosu hâline gelmiş ve Reagan yönetiminin İsrail’e yönelik stratejik iş birliğini derinleştiren adımlarını teopolitik bir meşruiyet zeminine oturtmuştur. George W. Bush döneminde Evanjelik tabanın Irak işgaline verdiği güçlü desteğin, kısmen Bağdat’ın Armageddon’la ilişkilendirilen eski Babil topraklarında yer almasıyla bağlantılı okunması, teopolitik muhayyilenin askerî müdahale kararları üzerinde bile dolaylı bir etkiye sahip olabileceğini düşündürmüştür. Donald Trump’ın 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve 2019’da Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini resmen kabul etmesi, Evanjelik seçmen tabanına verilmiş taahhütlerin doğrudan birer sonucu olarak değerlendirilmiştir. Pek çok gözlemci, bu radikal kararların stratejik askerî değerlendirmelerden çok, Evanjelik danışmanların ve seçim dinamiklerinin bir ürünü olduğunu vurgulamaktadır. Kongre cephesinde ise Evanjelik Siyonizm, iki partili biçimde işleyen genel ABD İsrail desteğine derin bir ideolojik boyut eklemektedir. Temsilciler Meclisi ve Senato’daki pek çok üye, seçmenlerinin kutsal metne dayalı beklentilerini karşılayan yasa tasarılarına ve kararlara imza atmakta; İran’a yönelik şahin politikalar ile Filistin yönetimine yapılan yardımların kesilmesi gibi adımlar bu teopolitik zeminde meşrulaştırılmaktadır.

    Evanjelik hareket ile İsrail yanlısı lobi kuruluşları arasındaki ideolojik yakınlaşma da bu noktada belirleyici bir önem kazanır. John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’un geniş yankı uyandıran çalışmalarında ayrıntılı biçimde tartışıldığı gibi, AIPAC başta olmak üzere İsrail yanlısı lobi örgütleri, ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendiren en etkili baskı grupları arasında yer almaktadır (Mearsheimer ve Walt 2007). Mearsheimer ve Walt, bu etkinin büyük ölçüde stratejik ve etnik temelli olduğunu ileri sürse de, Evanjelik Siyonizmin lobi faaliyetlerine sağladığı teolojik meşruiyet, bu ittifakı çok daha dirençli hâle getirmektedir. Evanjelik eskatoloji, İsrail’in güvenliğinin yalnızca ulusal çıkar meselesi değil, bizzat kutsal tarihin akışını belirleyen ilahi bir zorunluluk olduğu inancını yayarak, İsrail yanlısı siyasalara sorgulanamaz bir metafizik çerçeve kazandırmaktadır. Clark’ın işaret ettiği gibi, bu iç içe geçiş, kimi zaman Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı bürokrasisi içinde dahi rasyonel hesap mekanizmalarının yerini eskatolojik beklentilerin almasına yol açabilmektedir (Clark 2007).

    Bütün bu tartışmalara rağmen, akademik literatürde Evanjelik etkinin boyutları ve sınırları konusunda bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bir grup araştırmacı, ABD dış politikasını esas itibarıyla jeostratejik çıkarların, askerî endüstriyel kompleksin ve bürokratik yapıların belirlediğini, dinin ise ancak sembolik bir meşruiyet sağlama işlevi görebileceğini savunmaktadır. Buna karşılık Weber, Spector ve Sizer gibi uzmanlar, özellikle kriz anlarında ve seçim dönemlerinde Evanjelik oy blokunun karar alıcılar üzerinde belirgin bir etki yarattığını ve İsrail’e ilişkin politika tercihlerinin sıradan stratejik hesaplarla izah edilemeyecek kadar teolojik bir içerik taşıdığını vurgulamaktadır. Bu bağlamda teopolitik yaklaşım, dini söylemlerin nasıl siyasal eyleme dönüştüğünü ve Ortadoğu’daki çatışmaların hangi metafizik anlatılar üzerinden anlamlandırıldığını göstermesi bakımından tamamlayıcı bir çözümleme düzeyi sunmaktadır. Din, siyaset ve jeopolitik arasındaki ilişkilerin çok boyutlu ve eleştirel bir perspektifle incelenmesi, yalnızca ABD Ortadoğu politikasını değil, çağdaş uluslararası ilişkilerin kutsal ile seküler arasındaki geçişkenliğini anlamak açısından da belirleyici bir önem taşımaktadır.

    Kaynakça

    Clark, Victoria. Allies for Armageddon: The Rise of Christian Zionism. New Haven: Yale University Press, 2007.

    LaHaye, Tim, ve Jerry B. Jenkins. Left Behind: A Novel of the Earth’s Last Days. Wheaton: Tyndale House Publishers, 1995.

    Marsden, George M. Fundamentalism and American Culture. 2. baskı. New York: Oxford University Press, 2006.

    Mearsheimer, John J., ve Stephen M. Walt. The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2007.

    Sizer, Stephen. Christian Zionism: Road map to Armageddon? Leicester: Inter Varsity Press, 2004.

    Spector, Stephen. Evangelicals and Israel: The Story of American Christian Zionism. New York: Oxford University Press, 2009.

    Weber, Timothy P. On the Road to Armageddon: How Evangelicals Became Israel’s Best Friend. Grand Rapids: Baker Academic, 2004.

  • Evangelicalism, Dispensationalism and the Middle East Policy of the United States: A Theopolitical Analysis

    Evangelicalism, Dispensationalism and the Middle East Policy of the United States: A Theopolitical Analysis

    Within the contemporary international relations literature, where secularization theses are being questioned, the determining influence of religion on political processes has once again become a rediscovered research agenda. The role of theological currents such as Evangelicalism, Dispensationalism and Christian Zionism in comprehending the Middle East policies of the United States necessitates a multilayered examination. This study adopts a theopolitical approach, asserting that the aforementioned religious movements cannot be treated merely as belief systems but rather present ideological frameworks that guide and legitimize geopolitical preferences. Throughout the study, the historical transformation of the Evangelical movement, the central position attributed to modern Israel by Dispensationalist eschatology and the effects of this theological foundation on the legislative and executive branches of the United States are analyzed. Furthermore, the theopolitical nature of the strategic alliance between pro Israel lobby activities and Evangelical politics is opened for discussion. Taking into account the risks of overstating the influence of religion on foreign policy, this assessment aims to provide an evidence based and multidimensional analysis.

    In the era dominated by modernization theories, it was assumed that the weight of religion on the public sphere and international politics would gradually weaken. Yet the Iranian Islamic Revolution, the founding role played by the Catholic Church in the Solidarity movement in Poland and the rising debates on religious fundamentalism following the September 11 attacks have revealed how resilient and transformative a force religion remains in global politics. In the context of the United States, Evangelical Christianity, which shapes the policies of the White House and Congress, constitutes one of the most concrete and striking manifestations of the relationship between religion and politics. The nearly unconditional support directed toward Israel possesses such deep theological roots that it cannot be explained solely by strategic and economic calculations, and this phenomenon makes a theopolitical framework indispensable.

    The intellectual and institutional roots of the Evangelical movement can be traced back to the Great Awakening waves of the 18th century. This Protestant tradition, centering on the absolute authority of the Holy Scripture, the individual conversion experience and missionary activities, acquired a distinct identity with the fundamentalist modernist split at the beginning of the 20th century. As comprehensively documented by George M. Marsden, fundamentalist Evangelicals positioned themselves as “guardians of the truth” against mainstream Protestantism and constructed a counter culture against intellectual modernity (Marsden 2006). Emerging back onto the mainstream political stage after the Second World War through charismatic leaders like Billy Graham, Evangelicals formed an organic alliance with the Republican Party from the 1970s onward on culture war issues such as abortion, homosexual rights and education. Formations like the Moral Majority and the Christian Coalition turned into instruments of political pressure that mobilized the Evangelical voting bloc. Today, approximately one quarter of the American electorate identifies as Evangelical, and this demographic weight is particularly felt when it comes to Middle East policies.

    Dispensationalism, one of the most influential theological variants of Evangelicalism, was systematized by John Nelson Darby in the 19th century and gained global prevalence through Cyrus I. Scofield’s reference Bible. As demonstrated in detail by Timothy P. Weber, the Dispensationalist schema divides human history into eras where God relates to humanity through different covenants and makes a sharp ontological distinction between Israel and the Church (Weber 2004). The most decisive consequence of this distinction is the belief that the promises of land, kingdom and national restoration given to Israel in the Old Testament cannot be spiritualized and taken over by the Church, but on the contrary, these promises literally belong to the Jewish people. This theological premise functions as a hinge that connects the eschatological timetable directly to modern Middle Eastern politics. In the Dispensationalist scenario, the return of the Jews to the Promised Land, the establishment of the modern State of Israel in 1948 and especially the capture of Jerusalem following the 1967 war are read as the literal fulfillment of prophecies. The impending Great Tribulation period, the Second Coming of Christ and the physical presence of the Jewish nation in the land of Israel prior to the battle of Megiddo are encoded as an indispensable prerequisite of the eschatological process.

    The Left Behind novel series by Tim LaHaye and Jerry B. Jenkins transported this complex theological scenario to the center of popular culture, creating a fatalistic sympathy toward Israel in the minds of tens of millions of Americans (LaHaye and Jenkins 1995). The sales figures and cultural penetration of the novels prove that Dispensationalist expectations are not confined to a narrow circle of theologians but shape the way broad masses interpret world politics. Stephen Spector has comprehensively analyzed how this cultural wave reinforced the emotional and psychological foundation of the special relationship between Evangelicals and Israel (Spector 2009).

    It is precisely at this point that the concept of theopolitics comes into play. This approach, which expresses the capacity of religious beliefs to transcend being merely otherworldly doctrines of salvation and to transform into ideological apparatuses that determine the foreign policy preferences, national security definitions and geopolitical alliance maps of states, allows us to understand how Dispensationalist eschatology constructs a “sacred geography.” In this sacred geography, Israel is coded as the party that must be supported absolutely as God’s chosen instrument, while actors opposing it are coded as satanic forces. Consequently, a heavily value laden foreign policy motivation that transcends rational interest calculations is generated.

    Christian Zionism is an ideological political stance that feeds on this Dispensationalist wing of the Evangelical movement, views the modern State of Israel as a theological necessity and envisages providing political, financial and diplomatic support for the return of Jews to Palestine. As meticulously set forth by Victoria Clark, for Christian Zionists Israel is not merely a strategic ally but an indispensable part of a cosmic narrative (Clark 2007). Nevertheless, Clark, Stephen Sizer and other critical researchers underline that this stance harbors a deep instrumentality toward the Jews. According to Evangelical eschatology, following the return of Christ, Jews will either convert en masse to Christianity or perish. Therefore, behind the enthusiastic support given to Israel lies both a theological affection and an instrumental view of the Jewish presence as a necessity for the realization of the end time scenario (Sizer 2004). This paradoxical unity constitutes one of the most controversial dimensions of Christian Zionism.

    The influence of Evangelicals on American politics materializes most visibly in the domain of policy concerning Israel. The statement by fundamentalist leader Jerry Falwell during the Reagan era, implying that “whoever stands against Israel stands against God,” became the symbolic manifesto of the Evangelical Israel alliance and placed the Reagan administration’s steps deepening strategic cooperation with Israel on a theopolitical legitimacy ground. The strong support given by the Evangelical base to the invasion of Iraq during the George W. Bush era was partially read in connection with Baghdad’s location in the ancient lands of Babylon, which are associated with Armageddon, suggesting that the theopolitical imagination could have an indirect influence even on military intervention decisions. Donald Trump’s recognition of Jerusalem as the capital of Israel in 2017 and the official recognition of Israeli sovereignty over the Golan Heights in 2019 have been evaluated as direct outcomes of commitments made to the Evangelical voter base. Many observers emphasize that these radical decisions were more a product of Evangelical advisors and electoral dynamics than strategic military assessments. On the Congressional front, Evangelical Zionism adds a profound ideological dimension to the general bipartisan American support for Israel. Many members of the House of Representatives and the Senate sign bills and resolutions that meet the scripture based expectations of their constituents, and hawkish policies toward Iran as well as steps such as cutting aid to the Palestinian Authority are legitimized on this theopolitical ground.

    The ideological convergence between the Evangelical movement and pro Israel lobby organizations gains decisive importance at this juncture. As discussed in detail in the widely resonating work of John J. Mearsheimer and Stephen M. Walt, pro Israel lobby organizations, primarily AIPAC, are among the most influential pressure groups shaping the Middle East policy of the United States (Mearsheimer and Walt 2007). Although Mearsheimer and Walt argue that this influence is largely strategic and ethnically based, the theological legitimacy that Evangelical Zionism provides to lobbying activities renders this alliance far more resilient. By disseminating the belief that the security of Israel is not merely a matter of national interest but a divine imperative determining the very flow of sacred history, Evangelical eschatology provides pro Israel policies with an unquestionable metaphysical framework. As pointed out by Clark, this intertwining can at times lead even within the Pentagon and State Department bureaucracy to rational calculation mechanisms being replaced by eschatological expectations (Clark 2007).

    Despite all these debates, there is no consensus within the academic literature regarding the extent and limits of Evangelical influence. One group of researchers argues that U.S. foreign policy is determined primarily by geostrategic interests, the military industrial complex and bureaucratic structures, and that religion can only serve a symbolic legitimizing function. In contrast, experts such as Weber, Spector and Sizer emphasize that particularly in moments of crisis and during election periods, the Evangelical voting bloc exerts a distinct influence on decision makers and that the policy preferences regarding Israel carry a theological content that cannot be explained by ordinary strategic calculations. In this context, the theopolitical approach offers a complementary level of analysis by demonstrating how religious discourses transform into political action and through which metaphysical narratives the conflicts in the Middle East are made meaningful. Examining the relationships between religion, politics and geopolitics from a multidimensional and critical perspective is of decisive importance for understanding not only the U.S. Middle East policy but also the permeability between the sacred and the secular in contemporary international relations.

    Bibliography

    Clark, Victoria. Allies for Armageddon: The Rise of Christian Zionism. New Haven: Yale University Press, 2007.

    LaHaye, Tim, and Jerry B. Jenkins. Left Behind: A Novel of the Earth’s Last Days. Wheaton: Tyndale House Publishers, 1995.

    Marsden, George M. Fundamentalism and American Culture. 2nd ed. New York: Oxford University Press, 2006.

    Mearsheimer, John J., and Stephen M. Walt. The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2007.

    Sizer, Stephen. Christian Zionism: Road map to Armageddon? Leicester: Inter Varsity Press, 2004.

    Spector, Stephen. Evangelicals and Israel: The Story of American Christian Zionism. New York: Oxford University Press, 2009.

    Weber, Timothy P. On the Road to Armageddon: How Evangelicals Became Israel’s Best Friend. Grand Rapids: Baker Academic, 2004.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • ALTAYLARIN KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN KADİM MİRASI: KUMANDI TÜRKLERİ

    ALTAYLARIN KAYBOLMAYA YÜZ TUTAN KADİM MİRASI: KUMANDI TÜRKLERİ

    PROR.DR. SELMA SEL
    Altaylar, Hunlardan Göktürklere, Uygurlardan Kıpçaklara kadar birçok Türk devlet ve topluluğunun izlerini taşıyan, Türk tarihinin en önemli merkezlerinden biri olup Kumandı Türkleri de kökleri Altay Türk topluluklarına dayanan kadim bir Türk halkıdır. Araştırmalara göre, yüzyıllardır Türk kültürünün şekillendiği bu coğrafyada varlıklarını sürdürmüşler ve hâlihazırda Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Bölgesi ve Altay Cumhuriyeti sınırları içinde yaklaşık 2.500 kişi olarak yaşamaktadırlar. Bu yönüyle Türk dünyasının nüfus bakımından en küçük topluluklarından birisidirler.

    Kumandıların yaşadığı Altay coğrafyası da dağları, ormanları, nehirleri ve zengin doğal yapısıyla dikkat çekmektedir.Ancak bu zenginliğin ne kadarı bölge halkına yansımakta bu tartışmalıdır.

    Kumandı Türklerinin de diğer küçük Türk topluluklarında olduğu gibi günümüzde karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, ana dillerini ve kültürel miraslarını koruyabilmektir. Çünkü nüfuslarının az olması, genç kuşakların işsizlik, yoksulluk vb sebeplerle farklı yerleşim merkezlerine yönelmesi ve günlük yaşamda Rusçanın yaygınlaşması, Kumandı Türkçesinin kullanımını giderek daha zor hâle getirmektedir. Bu nedenle de UNESCO ve çeşitli Türkoloji araştırmalarında Kumandı Türkçesi, korunması gereken Türk lehçeleri arasında gösterilmektedir.

    Kumandılar tüm zorluklara rağmen yine de geleneksel yaşam biçimlerini, halk anlatılarını ve kültürel değerlerini yaşatmaya devam etmeye çalışmaktadırlar.İyi ki de öyledir. Zira yüzyıllar boyunca Altayların zorlu şartları içerisinde kimliklerini korumayı başaran bu topluluk, Türk dünyasının kültürel çeşitliliğine güç katmaktadır.

    Anahtar Parti olarak Kumandı Türklerini yalnızca küçük bir topluluk olarak değil, Türk dünyasının yaşayan kültürel miraslarından biri olarak görüyor ve Türk dünyasının gücünün; tarihini, dilini ve kültürünü yaşatmayı sürdüren tüm toplulukların ortak birikiminden oluştuğuna inanıyoruz. Bu nedenle de Türkiye tarafından Rusya Federasyonu’nun egemenlik haklarını ihlal etmeden bu toplulukların eğitim vb hususlarda desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

    #KumandıTürkleri #Kumandılar #Altay #TürkDünyası #TürkKültürü #TürkTarihi #Türkistan #AnahtarParti

    PROF. DR. SELMA YEL – ANAHTAR PARTİ / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • AK PARTİ VE CHP’NİN GÖRÜNMEZ İPOTEĞİ: LONDRA-TEL AVİV EKSENİNİN SİYASİ MİMARİSİ

    AK PARTİ VE CHP’NİN GÖRÜNMEZ İPOTEĞİ: LONDRA-TEL AVİV EKSENİNİN SİYASİ MİMARİSİ

    Türkiye siyasetinin son çeyrek asrına damga vuran en kritik kırılmalar, yalnızca iç dinamiklerin değil, uluslararası güç merkezlerinin sistematik müdahalelerinin ürünüdür. Metin Külünk’ün AK Parti’nin kurucu kadrolarına yakın bir isim olarak yaptığı açıklamalar, yıllardır kapalı kapılar ardında konuşulan ancak kamuoyu önünde cesurca dile getirilmeyen bir gerçeği su yüzüne çıkarmıştır. Bu gerçek, Türkiye’de yalnızca muhalefetin değil, iktidar bloğunun kritik bileşenlerinin de Londra ve Tel Aviv merkezli bir siyasal aklın yörüngesinde hareket ettiğidir. Külünk’ün “Erdoğan’ın etrafında Londra-Tel Aviv hattındaki akıl var” sözü, siyasi retoriğin ötesinde, devletin karar alma mekanizmalarına sızmış yapısal bir bağımlılığın itirafı niteliğindedir.

    Bu eksenin varlığı, Türkiye’nin son yirmi yılda yaşadığı siyasi dönüşümlerin perde arkasını okumak için anahtar bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. AK Parti’nin 2002’deki çıkışından 2013 Gezi olaylarına, 15 Temmuz darbe girişiminden 2019 yerel seçimlerine ve 2023 genel seçimlerine uzanan süreç, dış merkezlerin Türkiye siyasetini dizayn etme girişimlerinin kronolojisi olarak da okunabilir. Her kritik dönemeçte Londra’daki düşünce kuruluşlarının raporları, Tel Aviv’in bölgesel strateji belgeleri ve Washington’un angajman politikaları eşzamanlı olarak devreye girmiştir. Bu senkronizasyon, tesadüfle açıklanamayacak kadar belirgin bir stratejik uyumu işaret etmektedir.

    Türk siyasetinde Atlantikçi damar olarak bilinen bu yapı, Soğuk Savaş döneminden beri süregelen bir geleneğin güncellenmiş versiyonudur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tek kutuplu dünyada yeniden şekillenen bu hat, Türkiye’nin jeopolitik konumunu Batı’nın çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmayı hedeflemektedir. Londra’nın finans kapitali, Tel Aviv’in bölgesel istihbarat ağı ve Washington’un askeri gücü, bu yapının üç sacayağını oluşturmaktadır. Türkiye’deki siyasi aktörler ise bu sacayağının taşıyıcı kolonları olarak konumlandırılmaktadır. Külünk’ün ifşaatı tam da bu yapının AK Parti içindeki uzantılarının artık gizlenemez hale geldiğinin kanıtıdır.

    Ekonomik boyut, bu eksenin en somut etki alanıdır. Türkiye’nin 2001 krizinden sonra IMF ile imzaladığı stand-by anlaşmalarından, 2018 sonrası yaşanan kur krizlerine kadar her ekonomik kırılganlık döneminde Londra merkezli finans çevrelerinin belirleyici rol oynadığı görülmektedir. Sıcak para akışının yönü, kredi derecelendirme kuruluşlarının kararları, swap anlaşmaları ve Eurobond ihraçları, Londra City’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki nüfuzunun araçlarıdır. Bu nüfuz, yalnızca teknik bir bağımlılık değil, aynı zamanda siyasi karar alma süreçlerini şekillendiren stratejik bir kaldıraçtır. Merkez Bankası’nın faiz kararlarından, özelleştirme politikalarına kadar geniş bir yelpazede bu etki somut olarak hissedilmektedir.

    İstihbarat boyutu ise Tel Aviv hattının en kritik işlevidir. İsrail’in bölgesel istihbarat kapasitesi, Türkiye’nin iç siyasetindeki aktörlerin profillenmesinde, seçim süreçlerinin manipülasyonunda ve kamuoyunun yönlendirilmesinde aktif rol oynamaktadır. Mossad’ın Türkiye’deki ajan ağları, özellikle 2010 Mavi Marmara sonrası dönemde deşifre olmuş, ancak bu yapılanma farklı kisveler altında varlığını sürdürmüştür. İsrail’in Kürt açılımı süreçlerindeki rolü, PKK ile dolaylı temasları ve Suriye’deki Kürt oluşumlarına verdiği destek, Tel Aviv’in Türkiye’nin iç dengelerini etkileme kapasitesinin göstergeleridir. Külünk’ün işaret ettiği Tel Aviv hattı, tam da bu çok katmanlı istihbarat ve nüfuz mekanizmasıdır.

    Makro Düzeyde Londra-Tel Aviv Ekseninin Stratejik Mimarisi

    Londra-Tel Aviv ekseninin makro düzeydeki stratejik mimarisi, üç temel hedef üzerine kuruludur. Birinci hedef, Türkiye’nin bağımsız bölgesel güç olma kapasitesini sınırlandırmaktır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon aramalarından, Libya ve Karabağ’daki askeri varlığına, Afrika açılımından Orta Asya’daki etkinliğine kadar her bağımsız dış politika adımı, bu eksenin doğrudan karşı hamleleriyle karşılaşmaktadır. İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki askeri üsleri ve İsrail’in Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı, Türkiye’yi çevreleme stratejisinin operasyonel araçlarıdır. Bu çevreleme politikası, Türkiye’nin iç siyasetindeki aktörler üzerinden de desteklenmektedir.

    İkinci stratejik hedef, Türkiye’nin savunma sanayisindeki yerli ve milli atılımını akamete uğratmaktır. Son yıllarda İHA-SİHA teknolojilerinde, hava savunma sistemlerinde ve deniz platformlarında elde edilen başarılar, Londra ve Tel Aviv merkezli lobilerin yoğun karşı propagandasına konu olmaktadır. S-400 krizi, F-35 programından çıkarılma ve CAATSA yaptırımları, bu karşı saldırının en somut örnekleridir. İngiliz BAE Systems ve İsrailli Elbit Systems gibi şirketlerin Türkiye pazarındaki kayıpları, söz konusu ülkelerin Türkiye’deki siyasi aktörlerle ilişkilerini daha da derinleştirmelerine yol açmıştır. Savunma sanayisindeki her yerli başarı, bu eksenin Türkiye’deki uzantılarını daha agresif pozisyon almaya itmektedir.

    Üçüncü hedef, enerji koridorları üzerindeki kontroldür. Türkiye’nin doğal gaz ve petrol nakil hatlarının kavşak noktası olma potansiyeli, Londra merkezli enerji şirketlerinin ve İsrail’in Doğu Akdeniz gazının pazarlanması stratejisiyle doğrudan çelişmektedir. TANAP ve TürkAkım projelerinin başarısı, EastMed boru hattı projesinin ise çıkmaza girmesi, enerji denkleminde Türkiye’nin ağırlığını artırmıştır. Londra-Tel Aviv ekseni, Türkiye’nin enerji merkezi olmasını engellemek için Kuzey Irak’taki Kürt petrolünden Doğu Akdeniz’deki İsrail gazına kadar alternatif güzergahları devreye sokmaktadır. Türkiye’deki siyasi aktörlerin bu enerji denklemindeki pozisyonu, Londra ve Tel Aviv’e bağımlılıklarının derecesini de ortaya koymaktadır.

    Bu makro stratejinin uygulama aracı, ulusötesi ağlar ve kurumsal yapılardır. Chatham House, IISS, RUSI gibi İngiliz düşünce kuruluşları, Türkiye raporlarıyla siyasi gündemi şekillendirmekte; INSS ve Jerusalem Center gibi İsrail merkezli yapılar ise bölgesel analizleriyle tamamlayıcı rol oynamaktadır. Söz konusu kurumların Türkiye’deki muhatapları, yalnızca akademisyenler ve gazeteciler değil, doğrudan siyasi aktörlerdir. Düzenlenen konferanslar, kapalı çalıştaylar ve gayri resmi temaslar, stratejik yönlendirmenin kanalları olarak işlev görmektedir. Metin Külünk’ün işaret ettiği “akıl”, işte bu kurumsal yapılar aracılığıyla Türkiye siyasetine sirayet etmektedir.

    Medya ve algı yönetimi, bu makro mimarinin en etkili araçlarından biridir. BBC’nin Türkçe servisi, The Economist’in Türkiye kapakları, Financial Times’ın ekonomi analizleri, Londra merkezli algı operasyonlarının görünen yüzüdür. İsrail merkezli sosyal medya ağları, dezenformasyon kampanyaları ve troll hesaplar ise bu operasyonun dijital ayağını oluşturmaktadır. Türkiye’deki seçim süreçlerinde, referandumlarda ve kritik siyasi kararlarda bu medya ağlarının eşgüdümlü hareket ettiği, Külünk’ün de altını çizdiği bir gerçektir. İmamoğlu’nun uluslararası medyadaki parlatılmış imajı, Erdoğan’ın ise sistematik biçimde itibarsızlaştırılması, bu eşgüdümün ürünüdür.

    Finans sermayenin makro düzeydeki etkisi, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarını derinleştiren bir faktördür. Londra City’deki fon yöneticileri, Türkiye’ye akan sıcak paranın vanasını açıp kapatarak siyasi sonuç üretebilmektedir. 2018 Ağustos krizinde Rahip Brunson bahanesiyle tetiklenen kur atağı, 2023 seçimleri öncesinde yaşanan finansal dalgalanmalar ve KKM mekanizmasının çökertilme girişimleri, bu vananın nasıl çalıştığını göstermektedir. Londra merkezli derecelendirme kuruluşlarının siyasi saiklerle yaptığı not indirimleri, yabancı yatırımcının algısını şekillendirmekte ve Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini artırmaktadır. Bu ekonomik baskı, doğrudan iç siyasete tahvil edilmektedir.

    Mikro Düzeyde Parti İçi Aktörler ve Yapılanmalar

    AK Parti içindeki Londra-Tel Aviv ekseni, partinin kuruluş felsefesindeki iki farklı damarın ayrışmasıyla görünür hale gelmiştir. Muhafazakar demokrasi söylemi altında bir araya gelen Milli Görüş kökenli kadrolar ile liberal-Anglosakson çizgideki isimler, iktidarın ilk yıllarında pragmatik bir ittifak kurabilmiştir. Ancak Erdoğan’ın 2010 sonrasında yerli ve milli eksene kayışı, bu ittifakı sürdürülemez kılmıştır. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan üçlüsü, Londra ekseninin AK Parti içindeki taşıyıcıları olarak belirginleşmiş ve zamanla partiden koparak kendi yapılarını kurmuşlardır. Bu kopuş, organik bir ayrışmadan ziyade, uluslararası güç merkezlerinin stratejik yeniden konumlandırmasının sonucudur.

    Abdullah Gül, AK Parti içindeki Londra hattının en kıdemli figürüdür. Cumhurbaşkanlığı döneminde İngiltere Kraliçesi ile kurduğu yakın ilişki, Chatham House’daki konuşmaları ve Londra ziyaretlerinin sıklığı, bu bağın somut göstergeleridir. Gül’ün emeklilik sonrasında ailesiyle birlikte Londra’ya yerleşmesi, angajmanın kişisel boyutunun ötesinde yapısal bir bağımlılığa işaret etmektedir. Son yıllarda Erdoğan karşıtı her çıkışın Gül cephesinden gelmesi, AK Parti’nin kurucu değerlerine yönelik bir eleştiriden çok, Londra ekseninin Türkiye siyasetini dizayn etme girişiminin parçasıdır. Külünk’ün Gül’e yönelik eleştirileri, tam olarak bu yapısal bağımlılığı hedef almaktadır.

    Ahmet Davutoğlu, Londra ekseninin akademik ve entelektüel ayağını temsil etmektedir. Stratejik derinlik doktrini, teorik düzeyde yerli bir dış politika vizyonu sunsa da, Davutoğlu’nun başbakanlık döneminde İngiliz düşünce kuruluşlarıyla kurduğu organik ilişki, bu vizyonun pratikte nasıl sulandırıldığını göstermektedir. Davutoğlu’nun IISS ve Chatham House’daki düzenli konuşmaları, İngiliz akademisyenlerle ortak projeleri ve Londra’daki siyasi danışman ağı, kendisini eksenin operasyonel bir unsuru haline getirmiştir. Suriye politikasındaki başarısızlığın ardından başbakanlıktan istifa ettirilmesi, Londra hattının Erdoğan tarafından tasfiyesinin ilk büyük adımıdır. Gelecek Partisi’nin kuruluşu ise bu tasfiyeye verilmiş uluslararası destekli bir cevap olarak okunmalıdır.

    Ali Babacan, Londra ekseninin ekonomik komiseridir. Dünya Bankası ve IMF geçmişi, uluslararası finans çevreleriyle organik bağı ve ekonomi yönetimindeki liberal ortodoksi, Babacan’ı Londra City’nin Türkiye’deki doğrudan muhatabı konumuna yerleştirmiştir. AK Parti’nin ilk dönem ekonomik başarısının mimarlarından olan Babacan, 2018 sonrası yaşanan kur krizlerinde alternatif olarak sunulmuş ve DEVA Partisi bu alternatifin kurumsal platformu haline gelmiştir. Babacan’ın parti programındaki bağımsız Merkez Bankası vurgusu, IMF ile yeniden angajman taahhüdü ve yabancı yatırımcıya güvence söylemi, Londra finans çevrelerinin taleplerinin doğrudan tercümesidir. Külünk’ün işaret ettiği “Erdoğan’ın etrafındaki akıl”, Babacan’ın bıraktığı boşluğu dolduran benzer profilleri de kapsamaktadır.

    CHP içinde Londra-Tel Aviv ekseni, partinin geleneksel ulusalcı çizgisinin tasfiyesi ve Atlantikçi kadroların yükselişiyle kurumsallaşmıştır. Deniz Baykal’ın parti liderliğinden uzaklaştırılması, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişi ve Özgür Özel’le devam eden süreç, CHP’nin sosyal demokrat bir kitle partisinden Londra eksenli bir proje partisine dönüşümünün aşamalarıdır. Bu dönüşüm, İngiliz Labour Party’nin neoliberal revizyonizmine benzer biçimde, partinin ideolojik omurgasını boşaltmış ve yerine kimlik politikaları, çok kültürlülük söylemi ve LGBT gündemi gibi ithal temaları yerleştirmiştir. CHP’nin bugünkü hali, Londra merkezli sosyal mühendislik projesinin Türkiye şubesidir.

    Ekrem İmamoğlu, CHP içindeki Londra-Tel Aviv hattının en stratejik aktörüdür. İstanbul seçimlerindeki zaferi sonrası yaptığı ilk yurtdışı ziyaretin Londra olması, The Economist tarafından kapak yapılması ve BBC’nin seçim sürecindeki açık desteği, bu stratejik konumlanmanın kanıtlarıdır. İmamoğlu’nun İngiliz danışmanlarla çalıştığı, seçim kampanyasının Londra merkezli iletişim ajansları tarafından yönetildiği ve İsrail’le ticari ilişkiler konusunda son derece esnek bir pozisyon benimsediği bilinmektedir. Külünk’ün İmamoğlu’nu “uluslararası çevreler tarafından desteklenen bir proje” olarak tanımlaması, bu somut bağlantıların siyasi ifadesidir. İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına giden yol, Londra-Tel Aviv hattının Türkiye’deki en iddialı siyasi yatırımıdır.

    Özgür Özel’in genel başkanlığı dönemi, CHP’nin Londra eksenine eklemlenme sürecini hızlandırmıştır. Özel’in Batı başkentlerine sıklaşan ziyaretleri, İngiliz sendikal hareketiyle kurduğu ilişkiler ve partinin gençlik yapılanmasını Labour Party modeline göre yeniden dizayn etmesi, bu eklemlenmenin operasyonel adımlarıdır. Külünk’ün tespit ettiği gibi, Özel’in yükselişi yalnızca kendi siyasi becerisinin değil, AK Parti’nin hatalarının ve gençlerdeki umutsuzluğun sonucudur. Ancak bu yükselişi yöneten akıl, yerli bir siyasi stratejiden ziyade, Londra merkezli bir algı mühendisliğinin ürünüdür. Özel’in Filistin konusundaki sessizliği ve İsrail’le ilişkilerdeki muğlak tutumu, Tel Aviv hattının CHP içindeki etkisini yansıtmaktadır.

    Sonuç

    Türkiye siyasetinde Londra-Tel Aviv ekseni, basit bir komplo anlatısının ötesinde, kurumsal bağlantıları, finansal ilişkileri ve operasyonel aktörleriyle somut bir gerçekliktir. AK Parti’nin kurucu kadrolarından kopan Gül, Davutoğlu ve Babacan üçlüsü, bu eksenin iktidar bloğu içindeki taşıyıcılarıdır. CHP’nin İmamoğlu ve Özel liderliğindeki yeni kadroları ise aynı eksenin muhalefet cephesindeki operasyonel unsurlarıdır. Partiler arasındaki görünür siyasi rekabetin altında, Türkiye’nin bağımsız karar alma kapasitesini sınırlandırmayı hedefleyen stratejik bir eşgüdüm yatmaktadır. Bu eşgüdüm, iktidar ve muhalefet arasındaki yapay kutuplaşmanın da gerçek kaynağıdır.

    Makro stratejik hedefler, bu yapının uzun vadeli gündemini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bağımsız bölgesel güç olma potansiyelinin engellenmesi, yerli savunma sanayisinin akamete uğratılması ve enerji koridorları üzerindeki kontrolün Londra-Tel Aviv hattına geçmesi, bu gündemin ana başlıklarıdır. Düşünce kuruluşlarının raporları, medya organlarının algı operasyonları ve finans sermayenin ekonomik baskı araçları, bu makro hedeflerin hayata geçirilmesinde kullanılan enstrümanlardır. Türkiye’nin her iç siyasi krizinde bu enstrümanların eşzamanlı devreye girmesi, stratejik yönlendirmenin ne kadar sistematik olduğunu kanıtlamaktadır.

    Mikro düzeydeki aktör analizi, her iki partide de Londra-Tel Aviv ekseninin ne kadar derinlere nüfuz ettiğini göstermektedir. AK Parti içinde Abdullah Gül’ün kişisel ilişkilerinden Ali Babacan’ın finansal bağlantılarına, CHP içinde Ekrem İmamoğlu’nun uluslararası desteğinden Özgür Özel’in ideolojik dönüşümüne kadar uzanan geniş bir yelpazede, dış merkezli aklın izleri sürülebilmektedir. Bu aktörlerin her biri, Türkiye’nin bağımsız siyaset üretme kapasitesini içeriden aşındıran birer geçişkenlik noktasıdır. Metin Külünk’ün cesur ifşaatı, bu geçişkenlik noktalarının artık görünür hale geldiğinin de ilanıdır.

    Siyasi partiler arasındaki rekabet, Londra-Tel Aviv ekseninin gölgesinde anlamını yitirmektedir. AK Parti ve CHP arasındaki kutuplaşmanın, dış merkezlerin ihtiyaç duyduğu yapay siyasi iklimi üretmekten başka bir işlevi kalmamıştır. Bu kutuplaşma, toplumun gerçek sorunlarının çözümünü ertelemekte ve enerjisini kısır çatışmalara kanalize etmektedir. Gençlerin sistemden kopuşu, liyakat sorununun kronikleşmesi ve ekonomik krizin derinleşmesi, bu yapay gündemin doğrudan sonuçlarıdır. Külünk’ün “Erdoğan sosyolojisi eriyor” derken işaret ettiği tehlike, tam da bu yapay kutuplaşmanın toplumsal zemini kaybetmesidir.

    Türkiye’nin bu kuşatmayı yarabilmesi için atması gereken adımlar, Külünk’ün açıklamalarının ötesine geçen kapsamlı bir egemenlik restorasyonunu gerektirmektedir. Siyasi partilerin iç işleyişinde şeffaflığın sağlanması, dış bağlantıların ifşa edilmesi ve uluslararası düşünce kuruluşlarıyla ilişkilerin kamusal denetime açılması, bu restorasyonun ön koşullarıdır. Savunma sanayisindeki yerli atılımın kararlılıkla sürdürülmesi, enerji bağımsızlığının stratejik öncelik haline getirilmesi ve ekonomide sıcak para bağımlılığından kurtulacak yapısal reformların yapılması, makro düzeydeki direnç noktalarıdır. Mikro düzeyde ise her iki partinin de içlerindeki dış bağlantılı unsurları temizlemesi, Türkiye siyasetinin önümüzdeki dönemdeki en kritik meydan okumasıdır.

    Kaynakça

    Yeniçağ Gazetesi, “AK Partili Metin Külünk: Erdoğan sosyolojisi eriyor, Erdoğan’ın etrafında Londra-Tel Aviv hattındaki akıl var”, https://www.yenicaggazetesi.com.tr

    Sabah Gazetesi, “İmamoğlu’nun uluslararası bağlantıları mercek altında”, 2023.

    Takvim Gazetesi, “CHP’de Londra vesayeti tartışması”, 2024.

    Sözcü Gazetesi, “Abdullah Gül’ün Londra çıkışı siyaseti hareketlendirdi”, 2024.

    OdaTV, “Gül’ün Londra merkezli liberal çevrelerle ilişkisi”, 2023.

    Ahmet Davutoğlu, “Stratejik Derinlik”, Küre Yayınları, 2001.

    Chatham House, “Turkey’s Political Trajectory: Scenarios and Implications”, Londra, 2022.

    IISS, “Turkey’s Defence Industry and Regional Power Projection”, Londra, 2023.

    INSS, “Israeli-Turkish Relations in the New Geopolitical Landscape”, Tel Aviv, 2023.

    The Economist, “Turkey’s Next Leader? Ekrem İmamoğlu’s Rise”, Kapak Dosyası, 2023.

    BBC Türkçe, “İstanbul Seçimleri ve Uluslararası Yankıları”, 2019.

    Financial Times, “Turkey’s Economic Crisis and the Role of Foreign Capital”, 2023.

    DEVA Partisi, “Parti Programı: Ekonomi ve Dış Politika”, 2020.

    Gelecek Partisi, “Kuruluş Manifestosu”, 2019.

    Ali Babacan, “Türkiye Ekonomisinde Yapısal Reformlar”, DEVA Partisi Yayınları, 2021.

    Kemal Kılıçdaroğlu, “Helalleşme Yolculuğu”, CHP Yayınları, 2022.

    The Guardian, “Turkey’s Opposition and the Struggle for Democracy”, 2023.

    Jerusalem Post, “Turkey’s CHP and the Israel Equation”, 2024.

    Haaretz, “Israeli Interests in Turkish Domestic Politics”, 2023.

    Middle East Eye, “AK Party’s Internal Divisions and Foreign Influence”, 2024.

    TÜSİAD, “Türkiye’de Ekonomi Yönetimi ve Uluslararası Güven”, 2023.

    Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA), “Türkiye’de Yabancı Etkisi ve Siyasi Aktörler”, 2024.

    Ankara Strateji Enstitüsü, “Londra-Tel Aviv Hattı ve Türkiye Siyasetine Etkileri”, 2023.

    İnsamer, “İsrail’in Bölgesel Nüfuz Stratejisi ve Türkiye”, 2022.

    ORSAM, “Doğu Akdeniz’de Enerji Rekabeti ve Siyasi Yansımalar”, 2023.

    Bloomberg HT, “Merkez Bankası Faiz Kararları ve Londra’nın Tepkisi”, 2024.

    Reuters, “Turkey’s Financial Markets and Foreign Investor Sentiment”, 2023.

    Anadolu Ajansı, “Türk Savunma Sanayisinde Yerlileşme Oranı Yüzde 80’e Ulaştı”, 2024.

    Savunma Sanayii Başkanlığı, “2023 Faaliyet Raporu”, 2024.

    TÜİK, “Türkiye’de Genç İşsizlik ve Umutsuzluk Endeksi”, 2024.

    Metropoll Araştırma, “Türkiye’nin Nabzı: Gençlerin Siyasete Güveni”, 2024.

    KONDA Araştırma, “Seçmen Davranışları ve Dış Politika Algısı”, 2023.

    IPSOS Türkiye, “Toplumsal Kutuplaşma ve Dış Etki Algısı”, 2024.

  • Türkiye Cumhuriyeti’nde Laiklik, Yurttaşlık Bilinci ve Dini Toplulukların Siyasal Alanla İlişkisi

    Türkiye Cumhuriyeti’nde Laiklik, Yurttaşlık Bilinci ve Dini Toplulukların Siyasal Alanla İlişkisi

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi, siyasal meşruiyetin kaynağını kutsal referanslarda değil, doğrudan yurttaşlık bağında arayan bir ulus-devlet tasavvurunu hayata geçirmiştir. Bu tasavvurun omurgasını oluşturan laiklik ilkesi, dar anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir kamusal düzen felsefesine işaret eder. Laiklik, siyasal alanın örgütlenmesinde dinî, mezhepsel ve cemaatçi aidiyetlerin belirleyici olmaktan çıkarılmasını, kamusal kararların yalnızca yurttaşların ortak iradesine dayanmasını şart koşar. İşte bu yönüyle laiklik, farklı inanç gruplarının bir arada, eşit ve barış içinde yaşayabilmesinin hukuki ve siyasi güvencesidir.

    Cumhuriyetin kurucu felsefesi, bireyi herhangi bir mezhebin, tarikatın ya da cemaatin mensubu olarak değil, eşit haklarla donatılmış bağımsız bir yurttaş olarak tanımlamıştır. Bu tercih, toplumsal çeşitliliğin siyasal kamplaşmaya dönüşmesini engellemeyi ve farklılıkları ortak bir ulusal kimlik potasında buluşturmayı hedeflemiştir. Modern devlet kuramları açısından bakıldığında, ulus-devletin bekası vatandaşların ortak bir hukuk düzeni etrafında kenetlenebilmesine bağlıdır. Dinî veya mezhepsel mensubiyetlerin siyasal rekabetin asli belirleyeni hâline gelmesi ise bu ortak hukuk zeminini ve yurttaşlık bilincini aşındırma riskini bünyesinde taşır.

    Dinî toplulukların kamusal alandaki konumu, siyasal sosyolojinin uzun soluklu tartışma başlıklarından biridir. Bireyin inanç özgürlüğü demokratik toplumların tartışılmaz kazanımlarından biri olarak görülürken, kolektif dinî yapıların siyasal süreçlere doğrudan müdahil olma girişimleri demokratik temsil ve laiklik ilkeleri açısından ciddi sorunlar doğurabilmektedir. Dolayısıyla bu mesele yalnızca anayasa hukukunun değil, aynı zamanda sosyolojinin, sosyal psikolojinin ve siyaset felsefesinin kesişim noktasında yer alan çok boyutlu bir inceleme alanıdır.

    Laikliğin Kuramsal Temelleri

    Laiklik düşüncesinin temelinde siyasal iktidarın kaynağının kutsal referanslardan değil halk egemenliğinden türemesi anlayışı bulunmaktadır. Bu çerçevede devlet, herhangi bir dinin veya mezhebin temsilcisi olarak değil, bütün vatandaşların ortak kurumu olarak faaliyet gösterir. Siyasal kararların dinî otoriteler tarafından yönlendirilmesi, modern laik devlet anlayışının temel ilkeleriyle çelişmektedir.

    Siyaset felsefesi açısından değerlendirildiğinde laiklik, bireyin vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvence mekanizmasıdır. Çünkü devletin herhangi bir mezheple özdeşleşmesi veya mezhepsel örgütlerin siyasal süreçlerde belirleyici hâle gelmesi, farklı inanç gruplarının eşit vatandaşlık konumunu zedeleyebilir. Bu nedenle laiklik yalnızca din karşısında devletin tarafsızlığı değil, aynı zamanda vatandaşlar arasında eşitlik ilkesinin korunması anlamına da gelir.

    Yurttaşlık ve Cumhuriyetçi Siyasal Kültür

    Cumhuriyetçi siyasal kültürün merkezinde bireyin özgür iradesi yer alır. Vatandaşların siyasal tercihlerini ekonomik görüşleri, ideolojik yaklaşımları, toplumsal beklentileri veya siyasal programlar doğrultusunda şekillendirmeleri demokratik siyasetin doğal sonucudur. Ancak bu tercihlerin dinî veya mezhepsel otoriteler tarafından yönlendirilmesi demokratik özerklik bakımından tartışmalı bir durum ortaya çıkarabilir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışında vatandaşlık bağı, etnik veya mezhepsel aidiyetlerin üzerinde konumlandırılmıştır. Bu yaklaşımın amacı farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çatı altında buluşmasını sağlamaktır. Dinî örgütlenmelerin siyasal rekabetin doğrudan aktörleri hâline gelmesi ise vatandaşlık temelinde kurulan bu ortak zemini aşındırma riski taşımaktadır.

    Sürü Psikolojisi ve Kolektif Kimliklerin Siyasal Etkisi

    Sosyal psikoloji alanında bireylerin grup kimlikleri içerisinde farklı davranış kalıpları geliştirebildikleri bilinmektedir. Grup aidiyeti güçlendikçe bireysel değerlendirme süreçleri zayıflayabilmekte ve kişiler grup liderlerinin yönlendirmelerine daha açık hâle gelebilmektedir. Bu durum, siyasal tercihlerin bireysel muhakemeden ziyade kolektif bağlılıklar üzerinden şekillenmesine neden olabilir.

    Sürü psikolojisi olarak adlandırılan olgu, özellikle güçlü sembollere ve otorite figürlerine sahip topluluklarda daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Dinî veya mezhepsel yapıların siyasal tercihler konusunda kolektif yönlendirmelerde bulunmaları, bireyin özgür siyasal iradesi ile grup baskısı arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir. Demokratik kültür ise vatandaşların kararlarını mümkün olduğunca bağımsız değerlendirme süreçleriyle oluşturmasını gerektirir.

    Antropolojik ve Sosyolojik Perspektif

    Antropoloji, dinî toplulukları toplumların kültürel mirasının önemli parçaları olarak değerlendirir. Bu topluluklar dayanışma, aidiyet ve kimlik üretimi bakımından önemli işlevler üstlenmektedir. Ancak kültürel işlevlerin siyasal temsil işlevine dönüşmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Özellikle mezhep temelli örgütlenmelerin belirli siyasal aktörlerle özdeşleşmesi, toplumsal çeşitliliğin siyasal kutuplaşmaya dönüşmesine neden olabilir.

    Sosyolojik açıdan bakıldığında herhangi bir dinî grubun belirli bir siyasî çizgiyle özdeşleştirilmesi, o grubun kendi içindeki farklı görüşlerin görünmez hâle gelmesine yol açar. Böyle bir durumda topluluğun üyeleri tek tip bir siyasal kimliğe indirgenebilir. Oysa modern toplumlarda hiçbir dinî veya mezhepsel topluluk homojen değildir. Her topluluk içerisinde farklı siyasal görüşlere sahip bireyler bulunmaktadır.

    Mezhepsel Temelli Siyasal Konumlanmaların Riskleri

    Bir ülkede Sünni, Alevi veya başka herhangi bir inanç grubuna ait örgütlenmelerin belirli siyasî aktörleri destekleyen açıklamalar yapmaları, kısa vadede doğal bir toplumsal gelişme gibi görülebilir. Ancak uzun vadede bu durum siyasetin mezhepsel eksende algılanmasına zemin hazırlayabilir. Böyle bir algı, demokratik rekabetin programlar ve politikalar üzerinden değil kimlikler üzerinden yürütülmesine neden olabilir.

    Aynı durum farklı inanç grupları açısından da geçerlidir. Bir mezhepsel örgütün belirli siyasal aktörleri desteklemesi veya belirli siyasal çekişmelerde taraf olması, o inanç topluluğu içerisindeki farklı görüşleri dışlayıcı sonuçlar doğurabilir. Böylece toplumsal birlik yerine iç bölünmeler derinleşebilir. Demokratik toplumların ihtiyaç duyduğu şey ise farklı görüşlerin aynı topluluk içinde bir arada var olabilmesidir.

    Sonuç

    Laik devlet anlayışı, yalnızca devlet kurumlarının din karşısındaki tarafsızlığını değil, aynı zamanda siyasal alanın mezhepsel aidiyetler tarafından belirlenmemesini de gerekli kılar. Demokratik toplumlarda her vatandaşın istediği siyasî partiye oy vermesi, istediği görüşü savunması ve siyasal faaliyetlerde bulunması temel bir haktır. Ancak kolektif dinî yapıların doğrudan siyasal yönlendirme mekanizmalarına dönüşmesi, laiklik ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından çeşitli tartışmaları beraberinde getirmektedir.

    Siyasal tercihlerin bireysel vatandaşlık bilinci temelinde şekillenmesi, modern demokrasilerin en önemli dayanaklarından biridir. Dinî veya mezhepsel örgütlenmelerin kendi inanç alanları dışına çıkarak siyasal mücadelelerin doğrudan tarafı hâline gelmeleri, toplumsal kutuplaşmayı artırma ve grup içi farklılıkları bastırma riski taşımaktadır. Bu risk yalnızca belirli bir inanç grubuna özgü değildir; bütün dinî ve mezhepsel yapılar için geçerlidir.

    Türkiye’nin tarihsel tecrübesi göstermektedir ki toplumsal barışın korunması, vatandaşların ortak hukuk ve ortak yurttaşlık ilkeleri etrafında buluşabilmesine bağlıdır. Bu nedenle siyasal rekabetin mezhepsel aidiyetler üzerinden değil, programlar, fikirler, projeler ve demokratik tercihler üzerinden yürütülmesi hem laiklik ilkesinin güçlenmesine hem de ülkenin toplumsal bütünlüğünün korunmasına katkı sağlayacaktır. Cumhuriyetçi siyasal kültürün sürdürülebilirliği de ancak bireyin özgür iradesini esas alan, kolektif dinî yönlendirmeleri sınırlayan ve vatandaşlığı temel siyasal kimlik olarak koruyan bir anlayışla mümkün olabilir.

    Kaynakça

    Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

    Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.

    Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.

    Durkheim, Émile. Dini Hayatın İlkel Biçimleri. Çev. Fuat Aydın. İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.

    Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.

    Habermas, Jürgen. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

    Heywood, Andrew. Siyaset. Çev. Bekir Berat Özipek ve diğerleri. Ankara: Adres Yayınları, 2022.

    Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2018.

    Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan Ali Yücel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

    Ortaylı, İlber. Yakın Tarihin Gerçekleri. İstanbul: Timaş Yayınları, 2021.

    Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi. Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.

    Touraine, Alain. Demokrasi Nedir?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.

    Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.

    Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Yıldız, Ahmet. Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

  • Alevi Örgütlenmeleri Laiklik Karşıtı Yarıştan ve CHP İçi Bölünmeden Derhal Çekilmelidir: Kuramsal Bir Eleştiri

    Alevi Örgütlenmeleri Laiklik Karşıtı Yarıştan ve CHP İçi Bölünmeden Derhal Çekilmelidir: Kuramsal Bir Eleştiri

    Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren siyasal meşruiyetini dinî aidiyetlerden değil yurttaşlık temelinden alan modern bir ulus-devlet modeli inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri laiklik ilkesidir. Laiklik yalnızca devlet ile din işlerinin ayrılması anlamına gelmez; aynı zamanda siyasal alanın dinî, mezhepsel ve cemaatçi referanslardan bağımsız olarak örgütlenmesini amaçlayan bir kamusal düzen anlayışını ifade eder. Bu nedenle laiklik, farklı inanç gruplarının bir arada yaşamasını mümkün kılan hukukî ve siyasal zeminin en önemli unsurlarından biridir. Ne var ki günümüz Türkiye’sinde bu zemin, yalnızca Sünni tarikat ve cemaatlerin açık siyasal angajmanlarıyla değil, aynı zamanda Alevi örgütlenmelerinin parti içi çekişmelerde taraf tutarak sergiledikleri benzer davranış kalıplarıyla da aşınmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en ciddi laiklik krizlerinden biri, tam da bu iki kanadın karşılıklı olarak birbirini besleyen mezhepsel siyasallaşma pratiklerinde somutlaşmaktadır.

    Cumhuriyetin kurucu felsefesinde birey, herhangi bir mezhebin, tarikatın veya cemaatin üyesi olarak değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış, toplumsal farklılıkların siyasal çatışma konusu hâline gelmesini engellemeyi ve ortak bir ulusal kimlik oluşturmayı amaçlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta defalarca vurguladığı “kayıtsız şartsız millet egemenliği” ilkesi, egemenliğin ne bir hanedana ne bir zümreye ne de bir inanç grubuna ait olduğunu, doğrudan doğruya milletin bütününe ait bulunduğunu tescil eder. Modern devlet teorileri açısından bakıldığında da ulus-devletin sürekliliği, vatandaşların ortak hukuk düzeni etrafında birleşebilmesine bağlıdır. Dinî veya mezhepsel aidiyetlerin siyasal rekabetin temel belirleyicisi hâline gelmesi ise ortak yurttaşlık bilincini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.

    Bugün gelinen noktada sorunun iki boyutu aynı anda görünürlük kazanmıştır. Sünni İslamcı yapılar Adalet ve Kalkınma Partisi ve benzeri oluşumları açıkça desteklerken, Alevi örgütlenmeleri de Cumhuriyet Halk Partisi içindeki hizip çatışmalarında açık pozisyonlar almaktadır. Sünni tarikat ve cemaatlerin belirli siyasal partilerle organik ilişkiler geliştirmesi ve seçmeni yönlendirme girişimleri, laik devlet düzeni açısından nasıl bir tehdit oluşturuyorsa, Alevi dernek, vakıf ve federasyonlarının da CHP içindeki özel hizipleşmelerde taraf tutması aynı ölçüde sakıncalıdır. Hatta ikinci durum daha vahim bir çelişkiyi barındırmaktadır. Zira tarihsel olarak laikliğin savunucusu konumunda olan Alevi toplumunun örgütlü yapıları, bugün laikliği aşındıran pratiklerin bizzat faili hâline gelmektedir.

    Özel ve İmamoğlu yanlısı açıklamalar, Kemal Kılıçtaroğlu karşıtlığı üzerinden şekillenen pozisyonlar ve Rıza Şehri Çorum’da özelin kürsüye çıkarılarak siyasal bölünmelerde taraf olunması, bu çelişkinin somut dışavurumlarıdır. Bu durum sosyolojik olarak önlenemez gibi görünse de dini yapıların siyasi söylem ve siyasi partiler zemininde taraf gibi ortaya çıkması, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı için büyük bir tehlike ve laiklik karşıtlığıdır. Alevi örgütlenmelerinin, Sünni tarikatların açıkça AKP ve benzerlerini desteklemesine karşı çıkarken, kendilerinin de CHP içi bölünmelerde aynı yöntemi benimsemesi, laiklik konusunda bir yarışa girmek değil, laikliğin bizzat altını oymaktır. Laiklik karşıtı iki kampın karşılıklı olarak birbirini besleyen bu pratikleri, üniter devlet yapısını ve ortak yurttaşlık idealini çift taraflı bir kuşatma altına almaktadır.

    Alevi örgütlenmelerinin bu tutumu, yalnızca laiklik ilkesine aykırı olmakla kalmamakta, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi iç bütünlüğünü de tahrip etmektedir. Bir siyasi partinin iç çekişmelerinde mezhepsel bir örgütün taraf tutması, o mezhebe mensup bireyleri siyasal olarak bölmekte ve farklı görüşteki Alevi vatandaşları dışlayıcı bir atmosfer yaratmaktadır. Oysa her inanç topluluğu gibi Alevi toplumu da siyasal görüşler açısından homojen değildir. İçinde farklı partilere oy veren, farklı ideolojik eğilimlere sahip bireyler bulunmaktadır. Örgütlü yapıların bu çeşitliliği yok sayarak tek bir siyasal çizgiyi benimsemesi ve bunu tüm topluluk adına ilan etmesi, bizzat Alevi yurttaşların vicdan özgürlüğüne ve siyasal özerkliğine yönelik bir müdahaledir.

    Seçmen, vatandaşlık bilinci üzerine, siyasi ideoloji ve siyaset programları üzerine oyunu ve aktivitesini belirler. Dini yapılar bir siyasete ya da ideolojiye seçmeni yönlendiremez. Kendi ritüelleri ve inançları ile ilgili faaliyetin dışına çıkamaz. Alevi örgütlenmeleri burada hata yaptığının farkına varmalı, bir siyasi partinin taraftarı ya da iç bölünmelerin malzemesi olmamalıdır. Vatandaş olarak her inançtan kişi istediğine oy verebilir; fakat dini veya mezhepsel örgütler bunu üniter yapı ve laiklik açısından yapamaz. Alevi örgütlerinin Kılıçdaroğlu karşısında özel İmamoğlu’nu destekleme açıklaması ve Rıza Şehri Çorum’da özeli kürsüye çıkarıp siyasi bölünmelerde taraf olması kabul edilemez. Bunu yaptığı zaman Aleviler de bölünür; bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında istikrarsızlığı aynı Sünni kurumlar gibi desteklemektir. Bu kabul edilemez.

    Laikliğin Felsefi ve Kuramsal Temelleri

    Laiklik düşüncesinin temelinde siyasal iktidarın kaynağının kutsal referanslardan değil halk egemenliğinden türemesi anlayışı bulunmaktadır. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde formüle ettiği genel irade kavramı, siyasal kararların meşruiyetinin yalnızca yurttaşların ortak iradesinden kaynaklanabileceğini ortaya koyar. Rousseau’ya göre egemenlik devredilemez ve bölünemez bir bütündür; bu bütünlüğün parçalanması, ara grupların kendi özel çıkarlarını genel iradeye dayatmasıyla gerçekleşir. Rousseau’nun uyarısı tam da bugün Türkiye’de yaşanan duruma ışık tutar niteliktedir: “Özel iradelerin genel iradeye baskın çıkması, siyasal bedenin çürümesidir.” Alevi örgütlenmelerinin bir siyasi partinin iç hizip mücadelesinde genel iradeyi değil özel bir adayı desteklemesi, Rousseau’nun tarif ettiği bu çürümenin somut bir tezahürüdür.

    Siyaset felsefesi açısından değerlendirildiğinde laiklik, bireyin vicdan özgürlüğünü koruyan bir güvence mekanizmasıdır. Devletin herhangi bir mezheple özdeşleşmesi veya mezhepsel örgütlerin siyasal süreçlerde belirleyici hâle gelmesi, farklı inanç gruplarının eşit vatandaşlık konumunu zedeleyebilir. Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı bağlamında düşünüldüğünde, demokratik kamusallığın inşası ancak katılımcıların kimliklerinden sıyrılarak salt yurttaş sıfatıyla hareket etmeleriyle mümkündür. Habermas’ın ifadesiyle, “kamusal alan, özel çıkarların değil, ortak aklın egemen olduğu bir iletişim uzamıdır.” Bir Alevi derneğinin veya Sünni bir tarikatın, kendi inanç grubunu belirli bir siyasal partiye veya adaya yönlendirmesi, bu kamusal akıl idealinin doğrudan ihlalidir.

    Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinde vurguladığı gibi, demokratik toplumlarda ara kurumların varlığı önemlidir; ancak bu kurumların siyasal iktidarı doğrudan etkileme girişimleri, çoğunluğun tiranlığına giden yolu açabilir. Tocqueville, dini örgütlerin siyasal alana müdahalesinin demokrasiyi zayıflatacağını öngörüyle belirtmiştir. Bugün Türkiye’de Alevi örgütlenmelerinin CHP içindeki hizip çatışmalarında açıkça pozisyon alması, Tocqueville’in uyarısının somut bir örneğini teşkil etmektedir. Bu müdahale, yalnızca hedef alınan partiyi değil, bizzat demokratik sürecin bütünlüğünü tahrip etmektedir. Ara kurumların siyasal aktöre dönüşmesi, sivil toplumun özerkliğini yitirmesine ve devlet ile toplum arasındaki sağlıklı mesafenin kapanmasına yol açmaktadır.

    Laiklik aynı zamanda Max Weber’in tanımladığı şekliyle modern rasyonel otoritenin geleneksel ve karizmatik otorite biçimlerine karşı zaferini temsil eder. Weber, modern devletin meşruiyetini yasal-ussal temellere dayandırdığını, geleneksel otoritenin ise kutsal geleneklere ve kişisel bağlılıklara dayandığını belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal karar alma süreçlerine müdahil olması, Weber’in şemasında rasyonel otoriteden geleneksel otoriteye doğru bir gerilemeyi ifade eder. Bir Alevi federasyonunun başkanının, topluluğunun manevi nüfuzunu kullanarak belirli bir siyasal adayı desteklemesi, tam da bu gerilemenin göstergesidir. Modern devlette siyasal kararların meşruiyeti, izledikleri prosedürün yasallığından ve akılcı gerekçelerinden kaynaklanır; bir dedenin veya dernek başkanının manevi otoritesinden değil.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde laiklik, Batı’daki örneklerinden daha kapsamlı bir anlam taşır. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde detaylandırdığı gibi, Türk laikliği yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın akıl ve bilim temelinde yeniden örgütlenmesidir. Berkes, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi, “ümmetten millete” dönüşüm olarak kavramsallaştırır. Bu dönüşümün özü, siyasal aidiyetin dinî referanslardan arındırılarak yurttaşlık bağına dayandırılmasıdır. Bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması, Berkes’in tarif ettiği bu büyük dönüşümün tersine çevrilmesi, yurttaşlık bağının yerine yeniden mezhepsel aidiyetin ikame edilmesi anlamına gelmektedir.

    Şerif Mardin’in Türkiye’de Din ve Siyaset çalışmasında ortaya koyduğu gibi, Türk modernleşmesi dinî yapıları bütünüyle ortadan kaldırmayı değil, onları özel alana çekilmeye zorlamayı hedeflemiştir. Mardin, bu sürecin yarattığı gerilimleri “merkez-çevre” kuramı çerçevesinde analiz ederken, çevredeki dinî grupların zaman zaman merkeze yönelik meydan okumalar geliştirdiğini belirtir. Ancak Mardin’in analizinde kritik olan nokta, bu meydan okumaların demokratik kanallar içinde kalıp kalmadığıdır. Bir inanç grubunun siyasal partiler aracılığıyla taleplerini iletmesi demokratik bir haktır; fakat inanç grubunun örgütlü yapılarının doğrudan bir siyasi partinin iç işleyişine müdahil olması, demokratik kanalları aşındıran bir patronaj ilişkisine dönüşmektedir. Alevi derneklerinin CHP’deki aday belirleme süreçlerine etki etme girişimleri, tam da bu türden bir patronaj ilişkisinin örneğidir.

    Yurttaşlık Bilinci ve Cumhuriyetçi Siyasal Kültür

    Cumhuriyetçi siyasal kültürün merkezinde bireyin özgür iradesi yer alır. Vatandaşların siyasal tercihlerini ekonomik görüşleri, ideolojik yaklaşımları, toplumsal beklentileri veya siyasal programlar doğrultusunda şekillendirmeleri demokratik siyasetin doğal sonucudur. Alain Touraine’in Demokrasi Nedir? adlı eserinde belirttiği gibi, demokrasi bireyin kendi tercihlerini özgürce oluşturabilme kapasitesine dayanır ve bu kapasitenin kolektif kimlikler tarafından kuşatılması demokrasinin temelini oyar. Touraine’e göre demokrasi, “özne”nin, yani kendi kararlarını bağımsızca verebilen bireyin varlığını şart koşar. Bir Alevi vatandaşın oy tercihinin bağlı bulunduğu dernek veya federasyon tarafından belirlenmesi, Touraine’in “özne”sinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışında vatandaşlık bağı, etnik veya mezhepsel aidiyetlerin üzerinde konumlandırılmıştır. Ahmet Yıldız’ın Ne Mutlu Türküm Diyebilene adlı çalışmasında detaylandırdığı gibi, bu yaklaşımın amacı farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal çatı altında buluşmasını sağlamaktır. Yıldız, Türk ulusal kimliğinin inşasında etno-seküler sınırların belirleyici olduğunu, ancak bu sınırların zamanla esnediğini ve yeniden müzakereye açıldığını belirtir. Dinî örgütlenmelerin siyasal rekabetin doğrudan aktörleri hâline gelmesi, vatandaşlık temelinde kurulan bu ortak zemini aşındırma riski taşımaktadır. Bu risk yalnızca Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanları için değil, Alevi örgütlenmelerinin benzer pratikleri için de geçerlidir.

    Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri çalışması, Türk modernleşmesinin en kritik eşiklerinden birinin siyasal alanın dinî referanslardan arındırılması olduğunu ortaya koyar. Tunaya, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte, siyasal partilerin dinî ve mezhepsel gruplarla kurduğu ilişkilerin demokratikleşmeyi nasıl sekteye uğrattığını ayrıntılı biçimde belgelemiştir. Bugün yaşanan süreç, Tunaya’nın tarihsel analizinin güncel bir tekrarı niteliğindedir. Sünni tarikatların AKP ile, Alevi örgütlenmelerinin ise CHP ile kurduğu organik bağlar, yüz yıl önce yaşanan siyasal kutuplaşmanın yeni biçimler altında sürmesinden başka bir şey değildir.

    Andrew Heywood’un Siyaset adlı eserinde formüle ettiği şekliyle, modern demokrasilerde siyasal temsilin meşruiyeti, temsil edilenlerin özgür iradelerine dayanır. Heywood, temsil kavramını “vekalet” ve “emanet” modelleri üzerinden tartışırken, her iki modelde de seçmenin bağımsız karar verme kapasitesinin esas olduğunu vurgular. Mezhepsel örgütlerin seçmeni yönlendirmesi, Heywood’un çerçevesinde ne vekalet ne de emanet modeline uymaktadır; bu, temsil ilişkisinin dışarıdan manipüle edilmesidir. Bir Alevi derneğinin başkanının, topluluğuna “şu adaya oy verin” çağrısında bulunması, bireysel seçmen ile siyasal temsilci arasındaki doğrudan bağı koparmakta, araya mezhepsel bir filtre yerleştirmektedir.

    İlber Ortaylı’nın Yakın Tarihin Gerçekleri’nde altını çizdiği gibi, Türkiye’nin modernleşme serüveninde en kritik kazanımlardan biri, siyasal meşruiyetin kaynağının beşerî iradeye dayandırılmasıdır. Ortaylı, bu kazanımın korunmasının ancak laiklik ilkesine titizlikle bağlı kalmakla mümkün olduğunu belirtir. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi çekişmelerde taraf olması, siyasal meşruiyetin kaynağını yeniden kutsal referanslara, bu kez mezhepsel aidiyete bağlama girişimidir. Bu girişim, hangi siyasal gerekçeyle yapılırsa yapılsın, Cumhuriyet’in temel kazanımlarına yönelik bir ihanet niteliği taşımaktadır.

    Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi’nde belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yurttaşlık bilincinin inşası, saltanat ve hilafet kurumlarının tasfiyesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir. Akşin, bu sürecin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir dönüşüm olduğunu vurgular. Yurttaşlık bilinci, bireyin kendisini devletin eşit bir üyesi olarak görmesini, haklarını ve ödevlerini bu eşitlik temelinde tanımlamasını gerektirir. Mezhepsel örgütlenmelerin siyasal sürece doğrudan müdahalesi, bireyin kendisini önce bir inanç grubunun üyesi, sonra yurttaş olarak konumlandırmasına yol açmaktadır. Bu sıralama değişikliği, Akşin’in tarif ettiği cumhuriyetçi yurttaşlık idealinin bütünüyle tersine çevrilmesidir.

    Sürü Psikolojisi ve Kolektif Kimliklerin Siyasal Yönlendiriciliği

    Sosyal psikoloji alanında bireylerin grup kimlikleri içerisinde farklı davranış kalıpları geliştirebildikleri bilinmektedir. Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi adlı klasik eserinde ortaya koyduğu gibi, birey bir kitleye dahil olduğunda eleştirel düşünme yetisi zayıflamakta, telkine açık hâle gelmekte ve grup liderinin yönlendirmelerine daha kolay uymaktadır. Le Bon, “kitle içindeki bireyin, tek başına olduğu zamankinden bütünüyle farklı hissettiğini, düşündüğünü ve davrandığını” belirtir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, Le Bon’un bu tespitinin somut bir uygulaması niteliğindedir. Cemevinde veya tarikat toplantısında alınan bir siyasal kararın cemaat üzerindeki bağlayıcılığı, bireyin o ortamdan çıktıktan sonra kendi başına aynı kararı verme ihtimalinden çok daha yüksektir.

    Sürü psikolojisi olarak adlandırılan olgu, özellikle güçlü sembollere ve otorite figürlerine sahip topluluklarda daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Dinî veya mezhepsel yapıların siyasal tercihler konusunda kolektif yönlendirmelerde bulunmaları, bireyin özgür siyasal iradesi ile grup baskısı arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir. Emre Kongar’ın 21. Yüzyılda Türkiye adlı çalışmasında vurguladığı gibi, Türkiye’de dinî cemaatlerin siyasal partilerle kurduğu ittifaklar, bireysel oy verme davranışını kolektif bir itaat eylemine dönüştürmektedir. Kongar, bu dönüşümün demokrasinin en temel unsuru olan bireysel iradeyi ortadan kaldırdığını belirtir. Bir Alevi dedesinin veya dernek başkanının “cemaatimiz şu adayı destekleyecektir” açıklaması, Kongar’ın tarif ettiği bu dönüşümün Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.

    Le Bon’un analizini derinleştiren bir diğer önemli isim, kitle psikolojisi ile totaliter rejimler arasındaki bağlantıyı inceleyen Hannah Arendt’tir. Arendt, Totalitarizmin Kökenleri’nde, modern kitle toplumunda bireylerin yalnızlaştıkça totaliter hareketlere daha açık hâle geldiğini belirtir. Ancak Arendt’in analizi tersinden okunduğunda da anlamlıdır: Bireylerin sıkı cemaat bağları içinde tutulması da benzer bir itaat kültürü yaratabilir. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirme pratikleri, cemaat içi dayanışmayı siyasal itaate dönüştürerek Arendt’in uyardığı totaliter eğilimlerin mikro ölçekte yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.

    Sosyal kimlik kuramının öncülerinden Henri Tajfel, bireylerin kendilerini tanımladıkları grupların davranışlarını içselleştirdiklerini ve grup normlarına uymayan bireylerin dışlandığını ortaya koymuştur. Tajfel’in “iç grup kayırmacılığı” ve “dış grup ayrımcılığı” kavramları, mezhepsel siyasallaşmanın psikolojik mekanizmalarını anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Bir Alevi derneği, desteklediği adayı “bizden biri” olarak kodladığında, bu adaya oy vermeyen Alevi bireyleri “dış grup” kategorisine yerleştirmekte ve onları cemaatin sadık üyeleri olmaktan çıkarmaktadır. Bu mekanizma, Alevi toplumu içindeki siyasal çeşitliliği bastırmakta ve tek tip bir siyasal kimliği dayatmaktadır.

    Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi ve Stanley Milgram’ın otoriteye itaat deneyleri, bireylerin otorite figürlerinin yönlendirmesine ne kadar açık olduğunu çarpıcı biçimde göstermiştir. Milgram’ın deneyinde katılımcılar, vicdanlarıyla çelişmesine rağmen otorite figürünün talimatlarına uymuşlardır. Bu deneylerin bulguları, dinî otorite figürlerinin siyasal yönlendirmelerinin bireyler üzerindeki etkisini anlamak için doğrudan uygulanabilir niteliktedir. Bir dedenin veya tarikat liderinin siyasal talimatı, Milgram’ın deneyindeki otorite figürünün talimatına benzer bir psikolojik mekanizmayı harekete geçirmektedir. Demokratik kültür ise vatandaşların kararlarını mümkün olduğunca bağımsız değerlendirme süreçleriyle oluşturmasını gerektirir.

    Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı eserinde analiz ettiği gibi, modern birey özgürlüğünün getirdiği yalnızlık ve belirsizlik karşısında otoriter yapılara sığınma eğilimi gösterebilir. Fromm, bu mekanizmanın faşizmin yükselişindeki rolünü detaylandırırken, bireyin kendi iradesini bir gruba veya lidere devretmesinin psikolojik rahatlığına dikkat çeker. Mezhepsel örgütlerin siyasal yönlendirmeleri, Fromm’un tarif ettiği bu “özgürlükten kaçış” mekanizmasını beslemektedir. Birey, siyasal tercihini kendi başına yapmanın sorumluluğundan kurtulmak için cemaatinin kararına uymakta, böylece hem aidiyet duygusunu pekiştirmekte hem de karar verme yükünden kurtulmaktadır. Oysa demokratik yurttaşlık, tam da bu sorumluluğu üstlenmeyi gerektirir.

    Antropolojik ve Sosyolojik Açıdan Mezhepsel Siyasallaşma

    Antropoloji, dinî toplulukları toplumların kültürel mirasının önemli parçaları olarak değerlendirir. Émile Durkheim’ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri’nde ortaya koyduğu gibi, dinî ritüeller toplumsal dayanışmanın en güçlü kaynaklarından biridir. Durkheim, dinin toplumu bir arada tutan kolektif bilincin üretimindeki merkezi rolünü vurgular. Bu topluluklar dayanışma, aidiyet ve kimlik üretimi bakımından önemli işlevler üstlenmektedir. Ancak kültürel işlevlerin siyasal temsil işlevine dönüşmesi farklı sonuçlar doğurabilir. Durkheim’ın “kolektif coşku” kavramı, dinî ayinlerde üretilen ortak duygunun siyasal mitinglere transfer edilmesi durumunda, demokratik müzakere süreçlerinin yerini duygusal manipülasyonun alabileceğini öngörmemize yardımcı olur.

    Sosyolojik açıdan bakıldığında herhangi bir dinî grubun belirli bir siyasî çizgiyle özdeşleştirilmesi, o grubun kendi içindeki farklı görüşlerin görünmez hâle gelmesine yol açar. Max Weber’in ideal tip kavramsallaştırması, toplumsal grupların homojen olmadığını, her grubun içinde farklı eğilimlerin, çatışmaların ve çeşitliliklerin bulunduğunu anlamak için elverişli bir çerçeve sunar. Alevi toplumu da Weber’in bu analizinden muaf değildir; içinde liberaller, sosyalistler, muhafazakârlar, milliyetçiler ve apolitik bireyler barındırmaktadır. Alevi örgütlenmelerinin CHP’deki belirli bir hizbi desteklemesi, bu iç çeşitliliği yok saymakta ve Alevi toplumunu siyasal olarak monolitik bir blok gibi göstermektedir. Bu indirgemecilik, hem Alevi bireylerin özgürlüğüne hem de sosyolojik gerçekliğe aykırıdır.

    Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem adlı çalışmasında analiz ettiği gibi, modernleşme sürecinde dinî kimliklerin kamusal alandaki görünürlüğü artmış, ancak bu görünürlük beraberinde yeni gerilimleri de getirmiştir. Göle, İslami hareketlerin kamusal alana çıkışını incelerken, bu çıkışın aynı zamanda siyasal bir iddiayı da içerdiğini belirtir. Benzer bir dinamik Alevi hareketi için de geçerlidir. Alevi kimliğinin kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, demokratikleşme açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu görünürlüğün siyasal partilerin iç işleyişine müdahale biçimini alması, Göle’nin uyardığı türden bir gerilimi, yani kimlik siyasetinin demokratik kurumları aşındırması riskini beraberinde getirmektedir.

    Sosyolojide “grup kutuplaşması” olarak bilinen olgu, bir grubun üyelerinin grup içi tartışmalar sonucunda başlangıçtaki görüşlerinden daha uç noktalara kaymasını ifade eder. Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde giderek daha keskin pozisyonlar alması, bu kutuplaşma mekanizmasının tipik bir örneğidir. Bir kez belirli bir adayı destekleme kararı alındığında, grup içi dinamikler bu desteğin giderek daha mutlak ve daha dışlayıcı hâle gelmesine yol açmaktadır. Rakipler şeytanlaştırılmakta, alternatif görüşler hainlik olarak kodlanmakta ve grup içi muhalefet susturulmaktadır. Bu süreç, Alevi toplumunun siyasal çoğulculuğunu tahrip eden bir iç baskı mekanizmasına dönüşmektedir.

    Pierre Bourdieu’nün “alan” kuramı, dinî otoritenin siyasal alana müdahalesini anlamak için güçlü bir kavramsal çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre her toplumsal alanın kendine özgü kuralları, sermaye biçimleri ve mücadele dinamikleri vardır. Dinî alanda biriken manevi sermayenin siyasal alanda kullanılmaya çalışılması, alanlar arası sınır ihlali anlamına gelir ve her iki alanın da özerkliğini zedeler. Bir Alevi dedesinin cemevinde kazandığı manevi otoriteyi, siyasal bir adayı desteklemek için kullanması, Bourdieu’nün şemasında tam da bu türden bir sınır ihlalidir. Bu ihlal, hem dinî alanın kutsallığını siyasal çıkarlara alet etmekte hem de siyasal alanın yurttaşlık temelindeki eşitlikçi doğasını bozmaktadır.

    Antropolojik açıdan değerlendirildiğinde, Alevilik uzun tarihi boyunca bir direniş kültürü ve muhalif kimlik olarak var olmuştur. Bu muhalif konumlanma, Alevi toplumunun devlet karşısındaki özerkliğini korumasına hizmet etmiştir. Ancak bugün Alevi örgütlenmelerinin CHP gibi köklü bir siyasal partiyle kurduğu organik bağlar, bu özerkliği tehlikeye atmaktadır. Alevi hareketi, siyasal partilerin iç çekişmelerinde taraf oldukça, tarihsel muhalif kimliğini yitirmekte ve belirli bir siyasal yapının aparatına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, Aleviliğin yüzyıllardır süregelen bağımsız varoluş geleneğine ters düşmektedir. Alevi örgütlenmelerinin asli görevi, siyasal partilere oy devşirmek değil, Alevi inancını ve kültürünü yaşatmak, Alevi vatandaşların eşit yurttaşlık talebini demokratik platformlarda savunmaktır.

    Alevi Örgütlenmelerinin CHP İçi Bölünmede Taraf Tutmasının Yapısal Riskleri

    Türkiye’de Sünni tarikat ve cemaatlerin AKP ile kurduğu organik bağların laiklik açısından yarattığı tehlike uzun süredir tartışılmaktadır. Ancak aynı eleştirel bakışın Alevi örgütlenmelerine yöneltilmemesi, laiklik mücadelesini tek taraflı ve dolayısıyla samimiyetsiz bir çabaya indirgemektedir. Sünni İslamcı yapıların siyasal angajmanı ne kadar laiklik karşıtı ise, Alevi örgütlenmelerinin CHP içi hizipleşmelerde taraf tutması da o kadar laiklik karşıtıdır. Laikliğin evrenselliği, bu ilkenin yalnızca karşı tarafın ihlallerine karşı değil, kendi saflarımızdaki ihlallere karşı da savunulmasını gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken, kendi eylemlerinin de aynı kategoride değerlendirilebileceğini göz ardı etmektedir.

    Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmede taraf tutmasının en somut örneklerinden biri, Kemal Kılıçtaroğlu ile Ekrem İmamoğlu arasındaki rekabette sergilenen açık pozisyondur. Bazı Alevi dernek ve federasyonlarının İmamoğlu’nu açıkça destekleyen, Kılıçtaroğlu’nu ise dışlayan açıklamalar yapması, mezhepsel bir yapının siyasal tercih dayatması olarak kayda geçmiştir. Bu durum yalnızca CHP içi demokrasiyi değil, aynı zamanda Alevi toplumunun siyasal bütünlüğünü de zedelemektedir. Kılıçtaroğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar ile İmamoğlu’nu destekleyen Alevi vatandaşlar arasında suni bir kutuplaşma yaratılmakta, inanç topluluğu siyasal rekabetin arenasına çekilmektedir. Bu kutuplaşma, tam da Sünni tarikatların seçmen üzerinde yarattığı bölücü etkinin Alevi toplumu içindeki karşılığıdır.

    Rıza Şehri Çorum’da yaşananlar, bu sürecin en çarpıcı dışavurumlarından biri olmuştur. Alevi örgütlenmelerinin düzenlediği bir etkinlikte, CHP’nin belirli bir kanadına mensup siyasetçinin kürsüye çıkarılarak destek açıklamaları yapılması, mezhepsel bir platformun siyasal propaganda aracına dönüştürülmesidir. Çorum, Alevi inancı açısından tarihsel ve manevi öneme sahip bir şehirdir; bu şehrin manevi atmosferi, siyasal rekabetin aracı hâline getirilmemelidir. Rıza Şehri’nde siyasetçilerin boy göstermesi, o mekânın taşıdığı manevi ağırlığın siyasal çıkarlar uğruna istismar edilmesidir. Bu istismar, tıpkı Sünni tarikatların dini bayramları siyasal gösteriye dönüştürmesi gibi, kutsalın siyasallaştırılması anlamına gelmektedir.

    Alevi örgütlenmelerinin CHP içi bölünmelerde taraf tutmasının yapısal risklerinden biri de, bu tutumun Alevi toplumu içinde yeni siyasal yarılmalara yol açmasıdır. Bir inanç topluluğu, siyasal partilerin iç çekişmelerine dahil olduğunda, o partideki her hizip değişikliği inanç topluluğunu da bölmektedir. Bugün CHP’de yaşanan yönetim değişikliği sonrasında, Kılıçtaroğlu döneminde örgütlenmelerle kurulan ilişkilerin yeni yönetim tarafından nasıl değerlendirileceği belirsizdir. Bu belirsizlik, Alevi örgütlenmelerini siyasal konjonktürün insafına terk etmekte ve inanç topluluğunun istikrarını riske atmaktadır. Oysa inanç topluluklarının siyasal partiler karşısındaki konumu, eşit mesafede durmak ve her türlü siyasal iktidarla yurttaşlık talepleri temelinde diyalog kurmak olmalıdır.

    Alevi örgütlenmelerinin bu hatadan dönmesi, yalnızca laiklik ilkesinin gereği değil, aynı zamanda Alevi toplumunun uzun vadeli çıkarlarının da gereğidir. Alevi hareketi, tarihsel olarak devlet karşısında eşit yurttaşlık talebiyle var olmuştur. Bu talebin muhatapları sırasıyla bütün siyasal partiler ve bütün hükümetlerdir. Talebin belirli bir partiyle veya parti içi hiziple özdeşleştirilmesi, Alevi hareketini o partinin kaderine bağlamakta ve hareketin özerkliğini yok etmektedir. Alevi örgütlenmeleri, CHP’nin veya herhangi başka bir partinin arka bahçesi değildir ve olmamalıdır. Alevi vatandaşların oyları, hiçbir örgütün veya şahsın tapulu malı değildir; bu oylar, bireysel vicdanın ve özgür aklın ürünüdür.

    Son olarak, Alevi örgütlenmelerinin siyasal angajmanı, Türkiye’deki laiklik mücadelesini de zayıflatmaktadır. Laikliği savunan kesimlerin kendi içlerinde de bu ilkeye aykırı davranışlar sergilemesi, laiklik söyleminin inandırıcılığını aşındırmaktadır. AKP’ye oy veren Sünni seçmeni “tarikatların yönlendirdiği kitle” olarak eleştiren bir söylem, kendi tabanını da benzer bir yönlendirmeye tabi tuttuğunda samimiyetini yitirmektedir. Laikliğin savunusu, çifte standart kaldırmayan bir ilkesellik gerektirir. Alevi örgütlenmeleri, bu ilkeselliği göstermek ve Sünni tarikatların laiklik karşıtı pratiklerini eleştirirken kendi konumlarını da aynı ölçütle sorgulamak zorundadır. Aksi takdirde laiklik, bir siyasal grubun diğerine karşı kullandığı taktik bir argümana indirgenmekte ve evrensel bir ilke olma niteliğini kaybetmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne uzanan süreçte, dinî ve mezhepsel yapılar ile siyasal iktidar arasındaki ilişki daima hassas bir denge konusu olmuştur. Bu dengenin bozulması, tarihsel olarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş, siyasal istikrarı tehdit etmiş ve ortak yurttaşlık idealini zayıflatmıştır. Bugün gelinen noktada, hem Sünni İslamcı yapıların hem de Alevi örgütlenmelerinin eş zamanlı olarak sergiledikleri siyasal angajman, bu hassas dengeyi çift taraflı bir kuşatma altına almıştır. Bu kuşatmadan çıkışın yolu, bütün inanç topluluklarının siyasal alandan çekilerek asli işlevlerine, yani inanç ve ibadet hürriyetinin korunmasına, manevi değerlerin yaşatılmasına ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesine odaklanmalarından geçmektedir.

    Alevi yurttaşlar, herkes gibi diledikleri partiye oy verme, diledikleri adayı destekleme ve diledikleri siyasal görüşü savunma hakkına sahiptir. Bu hak, bireysel yurttaşlık statüsünün doğal bir uzantısıdır ve tartışma konusu dahi edilemez. Ancak aynı Alevi yurttaşların bağlı bulundukları örgütlenmeler, bu bireysel hakkı kolektif bir yönlendirme mekanizmasına dönüştürdüklerinde, yurttaşlık ile cemaat aidiyeti arasındaki sınırı ihlal etmektedirler. Bu sınır ihlali, hangi inanç grubundan gelirse gelsin, laiklik ilkesine ve üniter devlet yapısına yönelik bir tehdittir. Cumhuriyetçi siyasal kültürün sürdürülebilirliği, ancak bireyin özgür iradesini esas alan, kolektif dinî yönlendirmeleri sınırlayan ve vatandaşlığı temel siyasal kimlik olarak koruyan bir anlayışla mümkün olabilir. Alevi örgütlenmeleri, tam da bu noktada, Sünni tarikatlarla girdikleri laiklik karşıtı yarıştan derhal çekilmeli ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine sadakatle, siyasal alanın değil, inanç alanının aktörleri olarak var olmaya devam etmelidir.

    Kaynakça

    Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

    Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kökenleri. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.

    Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.

    Bourdieu, Pierre. Pratik Nedenler. Çev. Hülya Uğur Tanrıöver. İstanbul: Hil Yayınları, 2018.

    Durkheim, Émile. Dini Hayatın İlkel Biçimleri. Çev. Fuat Aydın. İstanbul: Ataç Yayınları, 2005.

    Fromm, Erich. Özgürlükten Kaçış. Çev. Selma Koçak. İstanbul: Payel Yayınları, 2020.

    Göle, Nilüfer. Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.

    Habermas, Jürgen. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

    Heywood, Andrew. Siyaset. Çev. Bekir Berat Özipek ve diğerleri. Ankara: Adres Yayınları, 2022.

    Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2018.

    Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Hasan Ali Yücel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

    Ortaylı, İlber. Yakın Tarihin Gerçekleri. İstanbul: Timaş Yayınları, 2021.

    Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

    Tocqueville, Alexis de. Amerika’da Demokrasi. Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.

    Touraine, Alain. Demokrasi Nedir?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.

    Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.

    Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

    Yıldız, Ahmet. Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.