Blog

  • HANİ BİZ SÜPER GÜÇ OLMUŞTUK YA

    HANİ BİZ SÜPER GÜÇ OLMUŞTUK YA

    PKK Terör örgütünün DEM aracılığıyla Cumhur İttifakına “Demokratikleşme paketi” adı altında verdiği şartların içeriği hangi sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşlarından gizleniyor?

    DEM açık ve net olarak, Cumhur İttifakı tarafından kabul edilen bir paketten söz ederken:
    1- Sizler bu ihanet anlaşmasını Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarından ne kadar daha gizleyeceğinizi düşünüyorsunuz?

    2- Madem ki bu anlaşma ile iyi bir şey yaptığınızı iddia ediyorsunuz, o halde neden korkuyor ve neden anlaşmanın içeriğini açıklamıyor sunuz?

    3- Biz PKK terör örgütüne karşı verdiğimiz mücadelede hezimete mi uğradık ki çapulcu sürüleri sizin önünüze şartlar koşuyorlar.

    4- Dünyanın hangi ülkesinde 30 kişilik terörist grup zafer kazanmış düzenli ordu gibi davranarak göstermelik bir şekilde silah bırakıp, tüm dünyaya terörün zaferini ilan eder gibi propaganda yapar olmuş?

    5- İsrail tehdidi bahanesiyle Türk halkının önüne konulan bu ihanet planında bu telaş, bu panik, bu korkunun altında olan gerçek niyet nedir?

    6- Hani biz, 22 yıldır sizlerin iddia ettiğine gibi Ortadoğu ve Balkanların süper gücü olarak coğrafyayı şekillendiren bir devlettik ya…
    Bizim tüm dünyayı hayrete düşüren, dosta güven düşmana korku salan tamamen yerli ve milli İHA, SİHA, Tank, Helikopter, Füze, 5. nesil savaş uçaklarımız vardı ya…
    O halde neden biz Rusya’ya kafa tutan bir Ukrayna, Amerika ve İsrail’e posta koyan bir İran kadar bile net ve cesur olamıyoruz?

    7- Hani nerede kaldı itibar?
    Taş, toprak, demir ve çimento’dan ibaret, adına itibar dediğiniz o devasa yapıların bu rezaleti dünya nezdinde perdeleme gibi bir faydası oldu mu?
    Yoksa tüm bunlar itibar sandığınız o devasa yapılardan uzak kalma, nimetlerinden fayda sağlayamama, ya da saltanatı kaybetme korkusu mu?

    8- Her fırsatta “Biz Türk Milliyetçisiyiz” söylemiyle Teoman, Atilla bıyıkları bırakıp “Kahrolsun PKK, Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları atanlar, bundan böyle Nietzsche bıyığı bırakarak “Biji Kawa Kürdistan” diye haykıracaklar mı?

    Elbette ki eninde sonunda bunların hesabı tek tek sorulacaktır.
    Gerçek adalet önünde günahlarınızı bir bir itiraf etmek zorunda kaldığınız o gün ise sizin kıyametiniz olacaktır.

  • Yerli turist gözünü Yunanistan’a dikti…

    Yerli turist gözünü Yunanistan’a dikti…

    Yerli turistler Yunan adalarında tatil yapacak. Nedeni ucuz oluşu. Yunan adaları Türkiye’den yüzde 50 daha ucuz. Deniz ürünleri bol ve çok ucuz. Bu nedenle Yunanistan yerli turistlerden çok memnun.

    Yunan adalarına sadece Türkiye’den değil dünyanın her yerinden talep var. Rezervasyonlar dolu. Yer yok.

    Yaz mevsimi ısınırken, Türk izlediği bakış Yunan adalarına dikiyor. Hotels.com’un son durumuna göre, Yunan adası destinasyonları için yapılan aramalar arttı ve beş ada Temmuz ve Ağustos 2025 için en iyi seçenekler olarak öne çıktı.

    Hotels.com arama verileri, Yunanistan’ın 2025 yazında Türk yayınında popüler uluslararası destinasyon olduğu ve aramaların bir önceki yıla göre %15 arttığını ortaya koyuyor.

    2025 yılında Türk izlemi tarafından en çok aranan ilk 5 Yunan adası:

    ·        Santorini (2024’ten itibaren %50 artış)

    ·        Samos (2024’ten itibaren %25 artış)

    ·        İstanköy (2024’e göre %15 artış)

    ·        Midilli (2024’ten itibaren %5 artış)

    ·        Rodos (2024’e göre %5 artış)

    Bu adalar, yakınlıkları, basitleştirilmiş sistemler vize programları ve muhteşem plajları ile Türk ayırmai cezbetmeye devam ediyor. Rodos ve Kos, Türkiye kıyılarından sadece kısa bir feribot, Santorini ve Samos İstanbul’dan sadece 1-2 saatlik uçuş ve Midilli, Ayvalık’tan feribotla sadece 1,5 saat uzaklıkta. Ayrıca Hotels.com’un program programı kapsamında 10 gece konaklama yapan tatilcilere 1 gece konaklama hediye ediliyor.

    Antalya’nın Çıralı turizm bölgesinde 3 taraflı dağlarla çevrili, karadan ulaşılamayan koylar el değmemiş olaylarla mest ediyor. Bu koylardan berrak suyuyla ünlü Akvaryum Koyu, Tayland’daki James Bond Adası’na benzerliğiyle dikkat çekiyor. Ortasında yükselen kaya parçası, bölgeye gelen tatilcilerin fotoğraf durağı haline geldi.

    Kentin kayıtlı yer alan, Kemer ilçesi Çıralı turizm bölgesinde bulunan koylar, turkuaz rengi ve temiz sularıyla hem tatilcilerin hem de doğaseverlerin gözüdesi haline geldi. Geçmişteki korsanların gizlenme yoluyla kullandığı, üç yanı dağ yerleriyle çevrili Porto Ceneviz Köyü’ne sadece deniz yoluyla ulaşım sağlanıyor. Günübirlik tekne turlarının ilk adreslerinden biri olan koy, berrak suyu ve el değmemiş oluşumlarıyla dikkati çekiyor. Rotanın bir sonraki durağı Akvaryum Koyu. Koyda, su altı görüş mesafesinin detayları sayesinde balıklar çıplak gözle izlenebiliyor, caretta caretta deniz kaplumbağaları zaman zaman su katılıyor.


    Akvaryum Koyu’nun bir diğer özelliği, Tayland’da bulunan James Bond Adası olarak da bilinen Ko Tapu Adası’na benzerliği. Adanın ortasında bulunan kaya parçasının bir benzeri, Akvaryum Koyu’nda da bulunuyor. Tekne turu ile koyu gören gelen tatilciler, kaya parçasının önünde fotoğraf çekiyor. Akvaryum Koyu’ndan sonra gelen ve doğal yapısıyla dikkat çeken Sazak Köyü’nde tur teknelerinin önemli duraklarından biri haline geldi. Bölgede bulunan 3 koy, geçmişte Avrupa’nın en iyi koyları arasında yer alıyordu. Hem tarihi hem doğal güzellikleriyle bu koylar, yaz tipi doğayla iç içe bir kaçamak yapmak isteyenlerin uğrak noktası oluyor.

    Özellikle Akvaryum Köyü’nün saklı bir cennet olarak adlandırılan tur teknesi sahibi Ramazan İtaatlı, “Çıralı koylarının birçoğuna karadan ulaşım yok. Tekne turlarıyla geliyorsunuz. Özellikle Akvaryum Koyu, berrak suyuyla dikkati çekiyor. Tayland’daki James Bond Adası’na benzetiliyor ama biz söylüyoruz ki; hem bölgede gelenlere muhteşem bir deneyim sunuyoruz” dedi.

    Koyların birçok deniz canlısına ev sahipliği yapan Ramazan İtaatlı,  konu hakkında şunları söyledi:

    “Koylarımızın en önemli özelliği, temiz ve berrak sulara sahip olması. İlgi her geçen gün artıyor, gelenler bol bol fotoğraf çekiyor. Koylar, deniz canlıları açısından da zengin bire sahip. Su altında birçok balık türü var. Denizde kaldıklarının yuvasında olan yerlerde, Akdeniz foklarının da bulunuyor. Çünkü deniz çok temiz ve koruma altında. Bu canlılar, burada İnsanların kendilerini güvende hissettikleri iklim koşulları da yaşamları için oldukça uygun.”

  • Bodrum lüksü yukarı taşıyor…

    Bodrum lüksü yukarı taşıyor…

    Bodrum’da tatil yapmak bir ayrıcalıktır. Lüks otellerin konuklara çeşitli alternatifler sunması lüks yaşamı bir üst sınıfa taşıyor. Daha açıkçası şu: Lüksü yaşamak istiyorsanız Bodrum’u tercih edeceksiniz.

    Aklınızın alamadığı su sporları , Spa & Wellness merkezi, dinlenme ve yenilenme hizmetleri sunuyor. Ultra lüksü yaşamak istiyorsanız Bodrum’u tercih etmenizi tavsiye ederiz.

    Bodrum’da 2010 yıllından beri faaliyet gösteren Bodrum Holiday Resort & SPA, Ultra her şey dahil konsepti dahilinde tesiste bulunan restoran ve bar alanlarında Akdeniz ve dünya mutfaklarından örnekler sunuluyor. Yemede- içmede sınır yok. Ne isterseniz onu da hazırlıyorlar.

    Tesiste yer alan Spa & Wellness merkezi, dinlenme ve yenilenme hizmetleri sunuyor. Merkezde geleneksel Türk hamamı, sauna, masaj ve cilt bakımı uygulamaları ile kapalı havuz imkanları bulunuyor.

    Bodrum’da 2010 yıllından beri faaliyet gösteren Bodrum Holiday Resort & SPA, yaz sezonunun başlamasıyla birlikte, misafirlerini ağırlamaya hazır. Ultra her şey dahil konseptiyle hizmet veren tesis, kapsamlı olanakları ile misafirlerin beklentilerini karşılamayı hedefliyor.

    Otel, misafirlerin konaklaması için çeşitli oda tipleri sunuyor. Club Aile Odası, Standart Oda, Aile Odası ve Club Standart Oda seçenekleri ile her biri 4 kişiye kadar kapasiteye sahip odalar konforlu bir konaklama ortamı sağlamak üzere düzenlendi.

    Ultra her şey dahil konsepti dahilinde tesiste bulunan restoran ve bar alanlarında Akdeniz ve dünya mutfaklarından örnekler sunuluyor.

    Su sporları, plaj voleybolu, dart, masa tenisi, okçuluk havuz oyunları, su jimnastiği akşam dans şovları, canlı müzik futbol ve fitness gibi çeşitli aktivite ve eğlence seçenekleri misafirlere daha aktif  rahatlama imkanı sunuyor.

    Otelde, su kaydırakları bulunan bir aqua park faaliyet gösteriyor. Ayrıca ana havuz ve club havuz olmak üzere farklı havuz seçeneklerin yanı sıra çocuklar için ayrı havuz alanları da yer alıyor.

    Tesiste ayrıca, küçük misafirler için bir Mini Kulüp bulunuyor. Kulüpte, spor aktiviteleri, havuz oyunları, yaratıcı etkinlikler ve her gece çocuk diskosu gibi faaliyetler düzenleniyor.

    Tesiste yer alan Spa & Wellness merkezi, dinlenme ve yenilenme hizmetleri sunuyor. Merkezde geleneksel Türk hamamı, sauna, masaj ve cilt bakımı uygulamaları ile kapalı havuz imkanları bulunuyor.

    Bodrum Holiday Resort & SPA’da tatil planlaması ve rezervasyon için otelin web sitesini ziyaret edilebilir veya diğer satış kanallarından iletişime geçilebilir.

    Bodrum konusunda ne kadar yazarsak yazalım yeterli olmayacaktır. Çünkü bizzat yaşamak gerekiyor. Bir de paranızın hesabını yapmayacaksınız.

    Onlarca otel içinde yapacağınız tercih lükste sizi sınıf atlatacak. Daha açıkçası rüya gibi bir tatil sizi bekliyor. Tercihiniz önemli.

    Bodrum’da bazı oteller bire bir garson ile size hizmet kalitesi de sunuyor. Garsonlar yabancı dil biliyor ve kaliteli kişilerden oluşuyor. Yapacağınız tercihte bunu da göz ardı etmemeniz gerekiyor.

  • Erzurum Kongresi’nin 106. yıldönümünde Cumhuriyet tarihindeki yeri ve önemi üzerine!!

    Erzurum Kongresi’nin 106. yıldönümünde Cumhuriyet tarihindeki yeri ve önemi üzerine!!

    Sağlıklı bilinç geçmişe takılıp kalmaz….Sağlıklı bilincin geçmişe yönelişi daha çok güçlü bir geleceğe adanmışlık adınadır. Geçmiş bir çöplük değildir. Yaşanmış deney önemlidir. Geçmişte geleceği kurmaya yarayacak veriler vardır. Amaç geçmişte yitip gitmek değil geçmişin deneyimlerini yeni bir bakışla gelecek için işe yaratmaktır: “Prof.Dr.Afşar Timuçin

     ***

     106.yıldönümünde, sonsuzluğa göçen başta Mustafa Kemal ve Kazım Paşalar olmak üzere kongrenin  Erzurum Kongresi’nin vatansever delegelerini ve kutsal isyan Kurtuluş Savaşının kahraman şehit ve gazilerini saygıyla anıyorum. 23.7.2025 Çarşamba

    NELER OLMUŞTU?

    · İstanbul’da kurulan Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin( dernek) 10 Mart’ta açılan Erzurum’da şubesinin il kongresi 17 Haziran 1919’da yapılır. 

    · Amasya’da (20-22 Haziran 919)  yapılan toplantı ardından yayınlanan genelge, bağımsızlık yolunda atılan ilk adımdır.

    · 3 Temmuz’da Erzurum’a yerel bir kongreye gelse de Mustafa Kemal Paşa (o dönem henüz Atatürk soyadını almamıştı) örgütlenme çalışmalarına hemen başlar ve

    bütün Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini bir araya getirme çalışmasına başlar.

    ·  Erzurumlular Mustafa Kemal Paşa’yı 1. Dünya Savaşı’nda Bitlis cephesindeki muharebelerden tanıyordu.

    · Kimileri de Gelibolu’da O’nunla beraber savaşmıştı.

    · Erzurumluların, Atatürk’ün şahsiyetini eski Bitlis valisi Mazhar Müfit Kansu’ya şöyle ifade ediyorlardı:“ Yaman kumandandır. Sert muharebe eder. Üzerine atıldığı düşmanı kırmadan bırakmaz.”

    · Erzurum Kalesi’ndeki küçük bir binada yapılan kongre öncesi ön toplantılarda Mustafa Kemal Paşa, memleketin selameti noktasında üç fikrin çarpıştığını ve bunların:

    a) Galip devletlerle harp edemeyeceğimize göre uysal, ve uyuşkan hareket etmek.

    b) Padişahın etrafında toplanmak ve düvel-i muazzamanın [düşman devletlerin] padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanıyacağı bölgede Osmanlı devletini idame ettirmeye gayret eylemek.

    c) Osmanlı devletinin taksimi mukarrer (kararlaştırılmış) olduğuna göre, ırk ve bölge hususiyetlerine ehemmiyet vermek ve bu imkandan faydalanarak mevzii kurtuluş çareleri aramak.

    · Ne yapılması gerektiğini “ Hakimiyet-i Milliyeye müstenid bilakaydü şart müstakil bir Türk Devleti teşkil etmek ve bu hedefe behemehal [kesinlikle] vasıl olmaktır.” sözleriyle açıklar.

    · M. Kemal Paşa, 7-8 Temmuz gecesi, Padişah Vahdettin tarafından telgraf başına çağrılır ve hemen İstanbul’a dönmesini ister. Paşa, kabul etmeyince Padişah “ O halde resmi vazifeniz sona ermiştir” der.

    · Bunun üzerine 8 Temmuz gecesi, memuriyetinden ve askerlikten istifa eder ve  mücadelenin “En ciddi ve en açık safhası” şimdi başlıyordu der.

    · Kongre Başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa “…mukadderata hakim milli iradenin ancak Anadolu’dan doğacağını, milli iradeye dayalı bir millet meclisi ile milli iradeden güç alacak bir hükümetin kurulmasının” ilk hedef olduğunu belirttir.

    · Delege seçimleri yapıldığı halde Erzurum’dan seçilen Cevat Dursunoğlu ve Kazım Paşa istifa ederek yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey’e bırakırlar.23 Temmuz 1919 Çarşamba günü, Erzurum Lisesi salonunda kongre açılır.

    · Kongre, Meşrutiyet’in ilanı(23 Aralık 1876) gününe denk getirilir.

    · Erzurum Kongresi  bağımsızlık yolunda atılan ikinci adımdır.

    · Oy birliğiyle Kongre’nin Divan Başkanlığına seçerler.

    · Gecikmeli olarak, 23 Temmuz/ 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan kongreye Bitlis, Erzurum, Trabzon, Sivas ve Van illerinden 56 Temsilci katılır.

    · Komutanlar ve mülki yöneticiler Paşa’nın tutuklama emrini ret ederler.

    · Öte yandan, kongre devam ederken 30 Temmuz 1919’da İngilizlerin baskısıyla Dahiliye Nazırı Ali Kemal  (İçişleri Bakanı), Paşa’nın tutuklanması için bir gizli şifre gönderdiği Kazım (Karabekir) Paşa bu emri reddederek şu yanıtı verir:

    “Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklanması vatan ve milletin yararına değildir ve yürürlükteki kanunlara aykırıdır. Uygunsuz sayılacak bir hali ve davranışı görülmeyen vatansever bir millet evladıdır.”

    · 14 gün süren Kongre 7 Ağustos’ta sona erer. Sivas Kongresi’ne katılmak üzere 9 kişilik Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Heyeti) seçilerek başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirilir.

    · Üleşmede aralarında hır gür çıksa da 10 Ağustos 1919’de imzaladıkları Sevr Antlaşması’na göre emperyalist devletler Hasta Adam Osmanlı topraklarını işgale başlarlar.

    · Halide Edip Adıvar, 10 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektubunda, geçici bir Amerikan mandasının en uygun yol olacağından söz eder.

    · Afyon’daki 12. Kolordu Komutanı Selahattin Paşa, 13 Ağustos’ta da İstanbul’daki partilerin Amerikan Heyetine sunmak üzere kararlaştırdıkları konuları Mustafa Kemal Paşa’ya bildirir.

    · İstanbul’daki birçok önde gelen kişiden Amerikan mandasına ihtiyaç olduğuna dair telgraf gelir.

    ·  Mustafa Kemal Paşa 19 Ağustos’ta şu yanıtı verir:

    Memleketin ve Milletin mukadderatı hakkında Amerika veya herhangi bir devletle anlaşmaya yetkili olabilecek Hükümeti ancak milli hakimiyet esasına ve milli meclisin varlığını kabul ile onun güvenine dayanan bir Hükümettir. Yakında Kongre’nin kararlarını da öğreneceksiniz.

    KONGRE KARARLARI:

    1. Kongrede, Amasya’da 22 Haziran 1919 tarihinde dünyaya ilan edilen ilkeler aynen kabul edilir.

    2. Cemiyet tüzüğü (nizamname) onaylanır.

    3.Sivas’ta bir kongre toplanması kararı alınır.

    4. Kongrede alınmış olan kararları ve cemiyet tüzüğünü uygulamak üzere, Mustafa Kemal’in başkanlığında bir Yürütme Kurulu (Heyet-i Temsiliye) seçilir.

    5. “Misak ı milli” içinde kalan vatan bir bütündür.

    6.Doğu illerimiz milletle birlikte işgallere karşı savunacaktır.

    7. Osmanlı Hükümeti görevini yerine getirmezse geçici bir hükümet kurulacaktır.

    8. Bu hükümet kongre tarafından seçilecektir.

    9.Milli kuvvetleri etkili, ulusal iradeyi egemen kılmak esastır.

    10.Hıristiyanlara milli egemenliği kısıtlayıcı haklar verilemez.

    11.Manda ve himaye kabul edilemez.

    12. Kapitülasyonlar kabul edilemez.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • “Zaten 3 ay turizm var deyip her şeyi yapamazsın…”

    “Zaten 3 ay turizm var deyip her şeyi yapamazsın…”

    Marmaris Belediye Başkanı Acar ünlü sektör temsilcilerini otelleri uyardı. “Zaten 3 ay turizm var diyerek her şeyi yapamazsınız. Restoran ruhsatı olanlar disko hizmeti veriyor.

    Marmaris Belediyesi, son günlerde turizme zarar veren olaylar ve özellikle sosyal medya paylaşımlarının artışı nedeniyle alınacak önlemler ile turizmin zarar görmemesi adına yapılacak çalışmaların ele alınacağı bir koordinasyon toplantısı düzenledi.

    Marmaris Belediyesi organizasyonu ile Belediye Başkanı Acar Ünlü, ilgili kurum yöneticileri ile meslek örgütlerinin başkanlarının katılımıyla kapalı oturumla yapılan toplantının ardından basın açıklaması gerçekleştirildi.

    Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü, “Geçen yıl başlayan toplantılar dizisi sonunda da kapatma saatleri kararı fikir birliği içerisinde alındı.

    “ Marmaris büyük bir tatil köyü gibi. Bu çok büyük bir avantaj aynı zamanda sınırları çizemediğinizde de dezavantaj. Biz vatandaşlarımızı aldığımız her kurallara uymaya davet ediyoruz. Uzunyalı’daki işletmeciler saati yarım. Çünkü ruhsatı kafe restoran ama burada disko hizmeti verilmek isteniyor. Ama oteller var. Yani bir kişinin dinlenme hakkını elinden aldığımızda turistlerin bir daha gelmez.”

    Marmaris’teki büyük problemin hanutçuluk olduğunu dile getiren Başkan Ünlü, açıklamalarına şunları ekledi:

    “Hanutçuluk. 20 yıldan fazla süredir konuşuluyor. Demek ki bunları kuralları uygulayarak ve aldığımız kararların arkasında durmalıyız. Ama dans edenleri de görüyoruz. Turizmin dışında da insanların burada yaşamı var. Marmaris. Zaten 3 turizm var deyip her şeyi yapmamak lazım. Bunun çizgileri korumamız lazım. Herkesi kurallara uymaya davet ediyoruz.”

    Marmaris’in geleceğinin kendi siyasi geleceğinden çok daha önemli olduğunun altını çizen Acar Ünlü, “Marmaris’in geleceği benim siyasi geleceğimden çok daha önemli o yüzden Marmaris’in menfaati olacağı kararları ortak akılla almaya çalışıyoruz. Bizim yetkilerimiz belli. Bu işi hep birlikte yapmamız lazım. Bütün kurumlarla işbirliği halinde olursak üstesinden geliriz. O yüzden ben herkesin Marmaris’in geleceğine katkı koymamız lazım. 

    Biz buraya kentin sorunlarını çözmek için vatandaştan yetki istedik. Bugün bir şey yapmazsak daha kötülerini konuşuruz. Bu turizm değil, ben dedelerimizin sosyal medyadaki gibi dans ettiğini görmedim bu görüntüler Marmaris’i yansıtan turizm değil. Dedelerimiz burada pansiyonculuk yaptı, o insanlar turistler için kahvesini, yemeğini paylaştı. Ama hiçbir zaman. Böyle görüntüler paylaştırtmadı. Görüntülerin yaşanmasına sebep olan işletmelere aklıselime davet ediyorum” diye konuştu.

    Ünlü, sözlerine şöyle devam etti:

    “Yaptığınız şeyler Marmaris’in markasına doğasına zarar veriyor. Ben buna izin vermeyeceğim. Ben elimdeki yetkiyi Marmaris’in marka seviyesinin yükseltilmesi için çalışacağım. Çünkü başka Marmaris yok. Marmaris’in neye ihtiyacı olduğu belli oldu. Hastalık belli oldu bugünden ilaç alacağız. Marmaris bizim yaşam alanımız. Roma’da böyle bir şey yok. Her yerin kendi kuralları var. 3 ay turizm var deyip her şeyi yapamazsın. Her türlü rezilliği yapıp kaliteli turist bekleyemezsin sen her türlü rezilliği yapıp kral Charles’i bekleyemezsin. Kim gelecekti ki. Prens Harry mi gelecekti. Önce kendimize bakmamız lazım. Her yanlış düzeltilecek Marmaris geleceğe umutla gidecek. Hal ettiği günlere kavuşturacağız. Festivaller planlıyoruz. Yaşama kalitesini artıracak projeleri planlıyoruz. Hep birlikte bu sorunları aşacağız.”

    Ünlü, sözlerini şöyle tamamladı:

     “Biz müdahale ediyoruz. Devletin gücünü kuralları kontrol etmek gerekiyor. Herkes birbirinin işini yapmaya çalışıyor. Restoran diskoculuk yapıyor, tekneci tur satmaya çalışıyor. Garson halı satmaya çalışıyor. Sen B ehliyetiyle kamyon kullanmaya çalışıyorsun. Eğlence eğlencesini yapacak, restoran işini yapacak. Her şeyin temeli ekonomik. Bugün bir şey yapmamız lazım. Biz ortak akılla Marmaris menfaatine kararlar alacağız.

  • İbrahimî Miras, Semitik Kimlik ve Siyonizmin Çelişkisi: İsmailî Hat Üzerinden Bir Analiz

    İbrahimî Miras, Semitik Kimlik ve Siyonizmin Çelişkisi: İsmailî Hat Üzerinden Bir Analiz

    Semitik kimlik, tarih boyunca birçok topluluğun kökenini ve kültürel kimliğini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu kimlik, temelde Sami dillerini konuşan halkları kapsar ve Yahudilerle birlikte Araplar da bu gruba dahildir. Bu bağlamda, Yahudilik ve Arap kimliği, ortak bir tarihsel ve teolojik zemine, özellikle de İbrahim figürüne dayandırılır. Ancak modern siyasetin şekillendirdiği söylemler bu ortaklığı sıklıkla görmezden gelir.

    Siyonizm, 19. yüzyılda Avrupa’da doğan ve Yahudi halkı için ulusal bir vatan kurmayı amaçlayan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Bu ideoloji, başlangıçta etnik, kültürel ve dinî bir Yahudi kimliği üzerinden şekillenmiştir. Fakat İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Siyonizm, pratikte politik bir hareket haline gelmiş ve bölgesel çıkarlar doğrultusunda farklı etnik ve dini gruplara karşı ayrımcı bir tutum benimsemiştir. Özellikle Filistinli Araplara yönelik uygulamalar bu politik gerçekliği gözler önüne sermektedir.

    I. İbrahimî Gelenek ve Semitik Kimlik

    1.1 İbrahim’in Oğulları: İshak ve İsmail

    Yahudi, Hristiyan ve Müslüman kutsal metinlerinde ortak bir ataya işaret eden figür olan İbrahim, hem İshak’ın hem de İsmail’in babasıdır. Yahudi geleneğinde vaat edilen soy İshak’a atfedilirken, İslam geleneğinde İsmail, Arapların atası olarak kabul edilir ve kutsallık derecesi yüksektir. Her iki figür de, İbrahimî mirasın taşıyıcıları olarak görülse de, tarihsel süreçte bu kardeşlik anlayışı, siyasi ayrışmalara kurban gitmiştir.

    1.2 Semitik Kavramı: Kim Kimi Kapsar?

    “Semitik” terimi, dilbilimsel olarak Sami dillerini konuşan halkları ifade eder. Buna göre Aramiler, Asurlular, İbraniler ve Araplar bu gruba dâhildir. Günümüzde ise bu terim çoğunlukla Yahudilere yönelik ırkçılığı tanımlamak için kullanılmaktadır (antisemitizm). Ancak bu kullanım, Arapların da semitik halklar arasında yer aldığı gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu durum, Siyonist söylemin çelişkili yapısını ortaya koymaktadır.

    1.3 İsmailî Hat ve Arap Kimliği

    İslam geleneğinde İsmail, hem Kâbe’nin inşasında İbrahim’le birlikte görev almış hem de peygamberlik misyonuna sahip bir figürdür. Arap halkı, bu figür üzerinden kimliksel ve kutsal bir aidiyet geliştirir. Dolayısıyla, İsmailî hat, Arapların tarihsel ve dinî meşruiyetinin temelidir. Bu meşruiyet, Siyonist ideoloji tarafından büyük ölçüde dışlanmakta ya da görmezden gelinmektedir.

    II. Siyonizm ve Irksal Kimlik İnşası

    2.1 Siyonizmin Doğuşu ve Modern Ulus-Devlet Anlayışı

    Theodor Herzl öncülüğünde gelişen Siyonizm, Avrupa’daki antisemitik baskılara karşı bir çözüm olarak sunulmuş, Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulması gerektiği fikriyle hareket etmiştir. Bu ideoloji, Avrupa’nın etnik temelli ulus-devlet anlayışını benimsemiş, böylece Filistin’de kurulacak Yahudi devleti için diğer halkların mevcudiyetini bir “tehdit” olarak algılamıştır.

    2.2 Filistin’in Yahudileştirilmesi ve Arapların Marjinalleşmesi

    Siyonist hareketin Filistin topraklarında uygulanmaya başlamasıyla birlikte, Arap halkı sistematik bir şekilde marjinalleştirilmiş, göçe zorlanmış ve siyasi haklardan mahrum bırakılmıştır. 1948’de İsrail devletinin kurulması, bu dışlayıcı politikanın resmîleşmesine neden olmuştur. Bu uygulamalar, Arapların semitik kimliğini inkâr eder niteliktedir.

    2.3 Siyonist Retorikte “Antisemitizm” ve Siyasal Araçsallaşma

    Siyonist ideoloji, antisemitizm kavramını sıklıkla kendi lehine kullanmakta, İsrail’in politikalarına yöneltilen her türlü eleştiriyi “Yahudi karşıtlığı” olarak damgalamaktadır. Oysa gerçek antisemitizm, Araplara karşı yürütülen ayrımcılık, yerinden etme ve soykırım politikalarında açıkça görülmektedir.

    III. Siyonizmin Araplara Karşı Irkçı Politikaları

    3.1 İsrail’deki Yasal Ayrımcılık ve Irk Temelli Uygulamalar

    İsrail Anayasası’na eşdeğer olan “Yahudi Ulus Devleti Yasası” (2018), İsrail’i yalnızca Yahudi halkının devleti olarak tanımlamıştır. Bu yasa, Arap vatandaşların ikinci sınıf yurttaş konumuna itilmesine neden olmuş, dil ve kültür hakları da dâhil olmak üzere birçok haklarını kısıtlamıştır.

    3.2 Nakba ve Toplu Göç: Tarihsel Bir Etnik Temizlik

    1948’deki Nakba sürecinde yüz binlerce Filistinli Arap, zorla göç ettirilmiş, köyleri yakılmış ve mülkiyetlerine el konulmuştur. Bu süreç, modern tarih açısından etnik temizlik olarak nitelendirilmektedir. Siyonist ideoloji, bu eylemleri meşrulaştırmak adına tarihî ve dinî referansları araçsallaştırmıştır.

    3.3 Gazze ve Apartheid Politikaları

    Günümüzde Gazze Şeridi’ne yönelik abluka, bombalama ve temel insanî hakların ihlali, uluslararası hukuk uzmanları tarafından “apartheid” olarak tanımlanmakta ve soykırım niteliği taşımaktadır. Bu durum, Arapların sistematik olarak hedef alındığını ve Siyonizmin, Araplara karşı antisemitist bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

    Sonuç

    Siyonist ideoloji, tarihsel olarak Yahudi halkının güvenliğini ve bağımsızlığını sağlama amacı güderken, uygulamada başka semitik halklara, özellikle de Araplara karşı ayrımcı ve dışlayıcı bir yapı kazanmıştır. Bu durum, hem dinî anlamda İbrahimî mirasın hem de dilbilimsel ve kültürel anlamda semitik kimliğin inkârıdır. Siyonist söylemde “antisemitizm” yalnızca Yahudilere yönelik ırkçılığı ifade ederken, Araplara yönelik benzer ya da daha ağır ihlaller göz ardı edilmekte ya da meşrulaştırılmaktadır. Dolayısıyla, en büyük antisemitist uygulamaların, bizzat semitik bir halk olan Araplara karşı Siyonist ideoloji tarafından gerçekleştirildiğini söylemek mümkündür.

    Kaynakça
    1. Pappe, Ilan. The Ethnic Cleansing of Palestine. Oneworld Publications, 2006.
    2. Said, Edward. Orientalism. Pantheon Books, 1978.
    3. Chomsky, Noam. Fateful Triangle: The United States, Israel, and the Palestinians. South End Press, 1999.
    4. Khalidi, Rashid. The Iron Cage: The Story of the Palestinian Struggle for Statehood. Beacon Press, 2006.
    5. Cook, Jonathan. Israel and the Clash of Civilisations. Pluto Press, 2008.
    6. UN Reports on Gaza and Human Rights, 2018–2024.
    7. “Basic Law: Israel as the Nation-State of the Jewish People.” The Knesset, 2018.
    8. Masalha, Nur. Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in Zionist Political Thought, 1882–1948. Institute for Palestine Studies, 1992.
    9. Erakat, Noura. Justice for Some: Law and the Question of Palestine. Stanford University Press, 2019.
    10. Finkelstein, Norman G. Image and Reality of the Israel–Palestine Conflict. Verso, 2003.

  • İRAN-İSRAİL SAVAŞI

    İRAN-İSRAİL SAVAŞI

    İRAN-İSRAİL SAVAŞI İLƏ BAĞLI
    Güney Azərbaycan Demokratik Türk Birliyi,nin (GADTB),
    Güney Azərbaycan Qurtuluş Partiyası,nın (GAQP) Ortaq Bildirişi

    Sevimli Azərbaycan Türk Milləti!
    İran-İsrail müharibəsi, faşist Fars-Şuubi rejiminin açıq-aşkar siyasətləri ilə son günlər gündəmdə olan və getdikcə regional bir böhran halını alır. Bu müharibənin sonu necə olursa olsun—artıq Avropa və Amerikaya da sirayət edən bu qarşıdurma— bəşəriyyətə qarşı cinayət kimi qiymətləndirilir. Bu gərginliyin fonunda Təbrizin və Azərbaycanın ətraf bölgələrin rejimin ölümcül hədəfləri arasında olduğu açıq-aşkar görünür. 40 milyonluq Türk millətinin yaşadığı Güney Azərbaycan bir atəş halqasına çəkilir. Lakin sülhsevər, müasir və humanist dəyərləri ilə dünyada tanınan Azərbaycan Türk Milləti fars rejiminin çirkin oyunları ilə heç bir şəkildə əlaqəli deyil. Dünyada ölüm, yoxsulluq və geriliklə sinonimləşmiş Fars-şuubi rejiminin Azərbaycanda və İranda yaşayan Türklərə qarşı tarixi düşmənçiliyi insanlıqla anti humanizm, müasirliklə gerilik arasında bitməyən bir qarşı durmadır. Bu rejimin 45 ildir təkrar etdiyi “İsraili yer üzündən siləcəyik!” şüarı, artıq onun özünün silinməsinə yol açır. Amma bu ideoloji düşmənçiliyində rejim işğal altında olan Güney Azərbaycanı da bu savaşa sürükləyir və Azərbaycan Türklərini istəmədikləri bir qarşıdurmaya məcbur edir. Güney Azərbaycanın iki əsas milli siyasi təşkilatı olaraq, biz Türk Millətinə və İsrail Dövlətinə çağırış edirik: Tehran terror rejiminin tələsinə düşməyin! “Güney Azərbaycan İran deyil!” şüarlarının Təbriz meydanlarında yüksəldiyi bu zamanda Azərbaycan bölgələrinin vurulması təkcə işğal altındakı Güneyi deyil, İsrailin strateji tərəfdaşı olan Quzey Azərbaycan Respublikasını da narahat edir. Əziz Türk Milləti və digər qeyri-fars azadlıq sevər xalqlar! 1. Rejimin yaydığı duyğusal təbliğata inanmayın. Ən etibarlı yol, milli fəalların yaydığı canlı videolardan faydalanmaqdır. 2. Şah tərəfdarı, mücahid və panirançı-boz media rejim qədər Türk və Azərbaycan düşmənidir. Ehtiyatlı olun! 3. Rejim Azərbaycanı və qeyri-fars bölgələri bir daha İraq-İran müharibəsindəki kimi “qalxan” olaraq istifadə etməyəçalışacaq. 4. Faqih rejiminin xilas ümidini pozmaq üçün daxili qiyamlar qaçılmazdır. Qeyri-fars xalqlar üçün bu, son qurtuluş fürsətidir. 5. Qıtlıq yaxınlaşır. Qalan ehtiyatlar fars bölgələrinə daşınacaq. Qeyri-fars xalqlar ayıq-sayıq olmalıdır. 6. Güney Azərbaycan Milli Hərəkatı, Türk millətini meydanlara çıxarmalı, bölgədən bölgəyə azadlıq və müqavimət dəstələri göndərməlidir. 7. İsrail bizim dostumuz olmasa da, Fars faşizminin çöküşü üçün tarixi fürsətdir. Bu fürsəti qaçırmaq böyük bədbəxtlik olar. Mülki ərazilərə hücum qəbuledilməzdir, amma rejimin hərbi damarlarının vurulması başa düşüləndir. 8. Rejimin yerinə şahçı, mücahid və panirançı qüvvələrin gəlməsi fəlakət olar. Qurtuluşun yolu milli birlik və Güney Azərbaycan Milli Hərəkatına bağlı təşkilatların birliyindən keçir. Əziz millətimiz! GADTB və GAQP bildirir ki, Güney Azərbaycanın milli qurtuluşu yalnız Azərbaycan Türk Millətinin əlindədir. İndi ayağa qalxmağın, meydanlara çıxmağın və bu müharibənin Güney Azərbaycanın müstəqilliyinə, bütöv Azərbaycanın yolunun açılmasına və “İran” adlanan rejimin sonuna çevrilməsinin zamanidir.

    Yaşasın Güney Azərbaycan Türk Cümhuriyyəti!
    Yaşasın (Quzey) Azərbaycan Respublikası!
    Güney Azərbaycan Qurtuluş Partiyası (GAQP),
    Güney Azərbaycan Demokratik Türk Birliyi (GADTB)

    TURKISHFORUM- ABDULLAH TÜRER YENER

  • Azərbaycan Respublikasının Cənab Prezidentinə Təşəkkür və Müraciət Məktubu

    Azərbaycan Respublikasının Cənab Prezidentinə Təşəkkür və Müraciət Məktubu

    – Azərbaycan Respublikasının Cənab Prezidentinə Təşəkkür və Müraciət Məktubu – tarix: 31.03.1404 (21.06.2025)

    Hörmətli cənab İlham Əliyev, Azərbaycan Respublikasının Prezidenti

    Cənubi Azərbaycanın müxtəlif şəhərlərində yaşayan soydaşlarımız bu günlərdə İran İslam Respublikasının təcavüzkar və ekspansionist siyasəti nəticəsində hava hücumlarının şahidi olurlar. Bu hücumlar hər nə qədər rejimin hərbi obyektlərini hədəf alsa da, əhalinin, xüsusilə mülki vətəndaşların arasında qorxu, narahatlıq və əzab davam etməkdədir. Belə təhlükəli bir şəraitdə, Azərbaycan Respublikasının İsrail dövlətindən iki dəfə Cənubi Azərbaycanda yaşayan türklərin yerləşdiyi mülki yaşayış məntəqələri və infrastrukturun hədəf alınmaması üçün etdiyi müraciətlər soydaşlarımız tərəfindən böyük məmnuniyyət və rəğbətlə qarşılanmışdır.

    Biz, Cənubi Azərbaycan təşkilatları olaraq, öz adımızdan və soydaşlarımızın adından bu prinsipial və insani mövqeyinizə görə Sizə dərin təşəkkür və minnətdarlığımızı bildiririk. Bu mövqe, Sizin Türk Dövlətləri Təşkilatının IX Zirvə Toplantısında xaricdə yaşayan soydaşların hüquq və təhlükəsizliyi barədə söylədiyiniz tarixi bəyanatların parlaq bir təzahürüdür və şübhəsiz ki, tarixə düşəcəkdir.

    Soydaşlarımızın can və mal təhlükəsinə səbəb olan digər bir ciddi təhlükə isə, İranın zəif mərkəzi hakimiyyətindən istifadə edən və Cənubi Azərbaycanın qərb şəhərlərinə hücum və işğal hazırlıqları aparan terrorçu təşkilatlar, xüsusilə PJAK-ın işğalçı planlarıdır. Türk milləti tarix boyu olduğu kimi bu gün də vətənini, canını, malını və namusunu qorumaq üçün hər cür fədakarlığa hazırdır. Lakin biz, bu mühüm məsələ ilə bağlı Azərbaycan Respublikasının Prezidentindən xalqımıza dəstək olmasını xahiş edirik.

    Bir daha vurğulayırıq ki, Cənubi Azərbaycandakı türk milləti bu müharibənin tərəfi və tərəfdarı deyil. Bu savaş, İran İslam Respublikası rejimi tərəfindən xalqımıza zorla qəbul etdirilmişdir.

    Sizin bu məsələyə göstərdiyiniz diqqət və həssaslığa görə bir daha təşəkkür edir, Sizə səmimi arzularımızı və ehtiramımızı bildiririk.

    Cənubi Azərbaycan Təşkilatları:

    Azərbaycan Milli Dirəniş Təşkilatı – DİRƏNİŞ

    Güney Azərbaycan Milli Azadlıq Cəbhəsi – GAMAC

    Güney Azərbaycan
    Qurtuluş Partiyası – QURTULUŞ

    Güney Azərbaycan İstiqlal Partiyası – GAİP

    Azərbaycan Demokrat Partiyası – ADP

    Güney Azərbaycan Demokrat Partiyası – GADP

    Azərbaycan Mərkəz Partiyası – AMP

    Güney Azərbaycan Milli Dövlətçilik Şurası

    GÜNAYIM NEWS

  • Türkiye’nin Bastille’si: Türkiye’yi Açık Hava Hapishanesine Dönüştüren Saray mı Olacak?

    Türkiye’nin Bastille’si: Türkiye’yi Açık Hava Hapishanesine Dönüştüren Saray mı Olacak?

    Türkiye, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bir tür “yumuşak otoriterlikten” tam anlamıyla kapalı ve baskıcı bir rejime doğru evrilmiştir. Bu dönüşümde en simgesel yapı, hiç kuşkusuz Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’dır. Beştepe, sadece bir yönetim merkezi değil, halktan kopuklaşan, toplumu denetleyen, muhalefeti bastıran, hukuku ve kurumları işlevsizleştiren bir iktidar tarzının mekânsal ve siyasal sembolüdür. Tıpkı 18. yüzyıl Fransa’sında Bastille’in halkın üzerindeki baskının ve adaletsizliğin simgesi hâline gelmesi gibi, Beştepe de Türkiye’de halkın özgürlük alanlarının daraldığı, demokrasinin boğulduğu, rejimin otoriterleştiği bir çağın merkezi olarak tarihe geçmektedir.

    Bugün Türkiye bir anlamda bir “açık hava hapishanesi”ne dönüşmüştür. Yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kalkmış, basın özgürlüğü yerle bir edilmiş, temel hak ve özgürlükler rafa kaldırılmıştır. Cezaevleri dolup taşarken, sokakta düşüncesini ifade eden vatandaş gözaltına alınmakta, sosyal medya paylaşımları bile suç unsuru sayılmaktadır. Bu ortamda saray, yalnızca bir siyasal iktidar merkezi değil; aynı zamanda toplumu gözetleyen, yöneten ve bastıran bir denetim aygıtının kalbidir. Foucault’nun panoptikon kavramıyla da okunabilecek şekilde, Beştepe artık toplumu sadece yöneten değil, her yönüyle izleyen ve disipline eden bir sistemin merkezine yerleşmiştir.

    Foucault’nun 1975 tarihli “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde tanımladığı panoptikon modeli, modern iktidarın yalnızca fiziksel zorla değil, sürekli izleme ve bireyin kendi üzerindeki gözetimini içselleştirmesiyle kurulduğunu vurgular. Beştepe Sarayı da bu bağlamda, sürekli gözetimin ve vatandaşın davranışlarını “görülüyormuş” gibi düzenleme zorunluluğunun mimari ve siyasal yansımasıdır. Türkiye’de yurttaşın devlete karşı olan değil, devletin yurttaşa karşı mutlak egemenliğini temsil eder hâle gelmesi, modern otoriterliğin en belirgin göstergelerinden biridir. Beştepe, yurttaşın değil, iktidarın merkezidir.

    Bu durum Gramsci’nin hegemonya kavramıyla da örtüşmektedir. İktidar, sadece baskı yoluyla değil; aynı zamanda medya, din, eğitim ve hukuk gibi araçlarla kendi ideolojisini meşrulaştırır. Bugün Türkiye’de iktidarın dili medya aracılığıyla sürekli tekrarlanmakta, muhalefet marjinalleştirilmekte ve halkın onayına sunulan düzen tek tipçi bir rıza üretimi üzerinden şekillendirilmektedir. Bu anlamda Beştepe yalnızca mimari bir yapı değil, aynı zamanda kültürel hegemonyanın üretildiği bir merkezdir.

    Tarihin ironisi, halktan kopan iktidarların sembolik yapılarının, halk isyanlarının ilk hedefi olmasında yatar. Bastille bunun açık örneğidir. Türkiye’de de Beştepe, halkın gözünde artık bir “milli irade” temsilinden ziyade, gasp edilmiş egemenliğin, ayrıcalıklı azınlığın ve halkı dışlayan bir rejimin simgesi hâline gelmiştir. Eğer tarihsel süreç, baskının yoğunlaşması ve halkın direniş gücünün örgütlenmesiyle birleşirse, Beştepe de Bastille gibi halkın öfkesinin ve devrimci enerjisinin merkez hedefi hâline gelebilir. Bu durum, yalnızca bir yapının değil, o yapıyı inşa eden sistemin yıkılması anlamına gelecektir.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin içinden geçtiği bu siyasal rejim krizinin sembolik ve yapısal merkezi Beştepe’dir. Bastille nasıl 1789’da bir dönemin sonunu ve halkın devrimci iradesini sembolize ettiyse, Beştepe de Türkiye’deki muhalefet ve halk hareketlerinin hedefinde otoriter bir dönemin simgesi hâline gelebilir. Bu nedenle sorulması gereken soru şudur: Türkiye’nin Bastille’si Beştepe mi olacaktır?

    Kaynakça
    1. Foucault, Michel (1975). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. New York: Pantheon Books.
    • Modern gözetim toplumu ve panoptikon kavramının kurucusu olarak Beştepe’nin otoriter yapısı Foucault’nun analizleri üzerinden yorumlanmıştır.
    2. Gramsci, Antonio (1971). Selections from the Prison Notebooks. London: Lawrence & Wishart.
    • Hegemonya, rıza üretimi ve ideolojik aygıtların rolü, Türkiye’deki iktidar aygıtının toplumu nasıl şekillendirdiğini anlamak için kullanılmıştır.
    3. Skocpol, Theda (1979). States and Social Revolutions: A Comparative Analysis of France, Russia and China. Cambridge University Press.
    • Bastille benzeri tarihsel kırılmaların devrimci süreçlerdeki sembolik ve siyasal rolünü analiz eder.
    4. Zizek, Slavoj (2011). Living in the End Times. Verso.
    • Modern otoriterlik, neoliberal denetim mekanizmaları ve halkın politik tepki potansiyeli üzerine değerlendirmeler içermektedir.
    5. Keyder, Çağlar (1987). State and Class in Turkey: A Study in Capitalist Development. Verso.
    • Türkiye’nin siyasal yapılarının dönüşümünü sınıfsal ve tarihsel bağlamda inceler.
    6. Sunar, İlter Turan (1983). “State and Society in the Political Process in Turkey.” In State, Democracy and the Military: Turkey in the 1980s.
    • Devlet-toplum ilişkileri ve otoriterleşme bağlamında önemli bir içsel değerlendirmedir.
    7. Hanioğlu, M. Şükrü (2008). A Brief History of the Late Ottoman Empire. Princeton University Press.
    • Modern Türkiye’nin doğuşuna giden süreçte imparatorluk-sonrası yapılar ve “yeni merkez” fikri bağlamında okunabilir.
    8. Anderson, Benedict (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. Verso.
    • “Ulusal egemenlik” ve “sembolik yapılar” üzerinden Beştepe’nin halktaki algısal dönüşümünü anlamak açısından referans niteliğindedir.

  • LOZAN DELİNMEYE DEVAM EDİYOR !!!

    LOZAN DELİNMEYE DEVAM EDİYOR !!!

    Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur. (1923, İzmit)
    Mustafa Kemal ATATÜRK

    Değerli arkadaşlar,

    Güzel ülkemizin kuruluş belgesi sayılan LOZAN anlaşmasının 100. Yıl dönümü nedeniyle, sizlere 23.7.2012 göndermiş olduğum LOZAN DELİNMEYE DEVAM EDİYOR !!! başlıklı yazımı yeniden anımsatmak istedim. Çünkü geçen sürede, güzel ülkemizin bölünmesi ve LOZAN anlaşması ile çizilen sınır çizgilerimizin değişmesi için AB-D emperyalizminin ayak oyunları devam ediyor.

    Nitekim 15 Temmuz’da yaşadığımız vahşi darbe kalkışması, güzel ülkemizi bölmek, halkımızı birbirine düşürmek ve iç savaşın çıkmasını sağlamak üzere tezgahlanmış bir AB-D emperyalizmi projesidir. Neyse ki saygıdeğer halkımız, medyamızın ve direnen silahlı kuvvetlerimizin güç birliği sayesinde bu eylem önlendi. Yani yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzün dediği gibi “EGEMENLİĞİN, KAYITSIZ ŞARTSIZ ULUSUN” olduğunu ispatladılar.

    Değerli arkadaşlar,

    Anayasamızda belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyetinin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu unutulmamalıdır. Bu üzücü ve kaygı verici süreçte, silahlı kuvvetlerimiz ve yargımız çok yıpratıldı ve de itibarları sarsıldı. En önemlisi, ulusal egemenliğimizi koruyan yasama, yürütme ve yargı kurumlarımızı; kuvvetler ayrılığı ilkesi başta olmak üzere, her türlü yıpratmadan korumamız gerekiyor. Onların güvenilir olması ve itibarlarının korunması, güzel ülkemizin mutlu ve huzurlu geleceği için vazgeçilmez koşullarımızdır.

    Umarım tüm yöneticilerimiz ve danışmanları, ulusal kaygılarımızı iyi algılar ve geçmişten ders alır ve de geleceğimizi de ona göre planlarız. Kazanan güzel ülkemiz ve saygıdeğer halkımız olacaktır.

    Sevgi ve saygılarımla (23.07.2025).

    Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

    LOZAN DELİNMEYE DEVAM EDİYOR !!!

    Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir.

    Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer yapıtıdır!

    Mustafa Kemal ATATÜRK

    Değerli arkadaşlar,

    Lozan’da karşı tarafın pek çok önerisinin, İsmet İnönü tarafından kabul edilmemesi İngiliz Lord Curzon’u rahatsız etmiş ve ‘Paşa paşa ne önersek ret ediyorsunuz. Neyinize güveniyorsunuz acaba? Ret ettiğiniz önerileri cebimize koyuyoruz. Bizden yardım istemeye geldiğinizde cebimizden çıkarıp teker teker önünüze koyacağız’ demesi üzerine İsmet İnönü, ‘Şimdi istediklerimiz aynen kabul edilsin, yardım istemeye geldiğimizde önerilerinizi değerlendiririz’ yanıtı, bağımsızlığımıza nasıl sahip çıktığımızın çok anlamlı bir kanıtı olarak tarihe altın harflerle geçmiştir.

    Güzel ülkemizin kuruluş belgesi olan ve 24.7.1923 de İsviçre’nin LOZAN kentinde imzalanan 5 bölüm ve 143 maddeden oluşan LOZAN antlaşmasının 89. yıl dönümünü yaşıyoruz. Ancak AB-D emperyalizmi hala bu antlaşmayı delmek ve yok etmek için çeşitli yöntemler kullanmaktadır.

    Örneğin;

    • ABD denetiminde kurulan GÜNEY KÜRDİSTAN DEVLETİ’nin tek resmi dilinin KÜRTÇE olduğunu belirleyen anayasasında, bağımsız bir KÜRDİSTAN kurulmasını öngören SEVR ANTLAŞMASI gündeme getirilerek, Kürtlere self determinasyon hakkını 62, 63 ve 64. maddeleriyle veren 1920 SEVR ANTLAŞMASI, 1923 LOZAN ANTLAŞMASI ile iptal edilmiştir denilmektedir (6 Ekim 2006 –Cumhuriyet-Bahadır Selim Dilek).
    • Roma’daki NATO kolejinde ABD’li bir Albayın BÖLÜNMÜŞ TÜRKİYE HARİTASI ile brifing vermesine gösterilen tepkiler yüzünden ABD Genel Kurmay Baskani Peter Race, Türk Genel Kurmayından özür dilemiştir (30.09.2006 Milliyet). Yani ülkemizin bölünmesini ve SEVR’i yeniden uygulamak isteyenler, çizdikleri haritaları masa üzerine koymaya başladılar.
    • AB üyeliği vaadi ile 1995 de Gümrük Birliği anlaşmasını yaptık (zararımız 250 milyar $), 21.06.2001 de Uluslararası Tahkim yasasını çıkardık. AB müzakere koşulları ile ülkemizde 13.06.2007 de İkiz yasaları ve 27.02.2008 de Vakıflar yasasının çıkarttırdılar. Çünkü AB’nin Türkiye Temsilciliği Siyasi İşler Müsteşarı Martin DAWSON, Vakıflarla ilgili yasa neden çıkmadı diye Anayasa Kom Bşk. Sn. Köksal TOPTANI sigaya çekiyordu (06.07.2006-Cumhuriyet).
    • ULUSAL ONUR VE SAYGINLIĞIMIZIN korunması için yasalaşan 301. maddede yapılan değişiklikle Türklüğe hakareti serbest bıraktık. Şimdi de KKTC’nin yok sayılmasını ve Ruhban okulunun açılmasını istiyorlar.
    • AB yine öne sürdüğü yeni koşullar ile sadece Musevi Rum ve Ermenilerin azınlık olarak kabul edildiği Lozan anlaşmasına aykırı olarak yeni azınlıklar tarif etmeye çalışmaktadır. Kürt kökenli vatandaşlarımızı da azınlık olarak bize kabul ettirmek amacındalar. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımızın İtalya seyahatinde de söylediği gibi Kürt kökenli vatandaşlarımız bu ülkenin azınlığı değildir.
    • AB çatısı altında 5. kez KÜRT SORUNU için toplantı yapıldı. Bu toplantıya katılanlar 6. toplantının TBMM çatısı altında yapılmasını önerdiler. Toplantı sonunda da LOZAN anlaşmasının yeniden yorumlanmasını istediler. Yani 45 yıldır üye olmayı düşlediğimiz ancak daha kendi anayasası olmayan emperyalist AB, ülkemizin kuruluş belgesi sayılan LOZAN anlaşmasını gündeme getirmek istiyor!!!
    • Yine Banu Avar’ın 15.01.2007 günü TRT-1 de sunduğu SINIRLARIN ÖTESİNDE programında, İngiltere’deki siyasilerin ve medya yöneticilerinin ülkemiz hakkındaki emperyalist görüşlerini dile getirdi. Onlarda, ülkemizde bir kürt azınlığı olduğunu öne sürmektedirler. Osmanlıyı bölmek için imzalatılan SEVR anlaşmasının koşullarını, hala devam ettirmek çabası içinde olduklarını görmek bizler için çok önemli uyarıdır. Bu uyarıları içimizdeki AB uşağı olan ve KAREN FOG’un çocukları diye anılan hainlerin de duymasını dilerim.
    • Lozan Antlaşmasının delinmesine bir başka örnek; Yedikule Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nın Türkiye aleyhine yaptığı başvuruyu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önceki gün kabul edilebilir bularak, esastan inceleme sürecini başlattı. 1832’de kurulan vakıf, mahkemeye yaptığı başvuruda Türkiye’de Müslüman olmayan dini azınlıklara ait vakıfların mülk edinmeleriyle ilgili mevcut yasal düzenlemelerin Lozan Antlaşması’yla kısıtlandığını belirtti ve bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu savundu. AİHM, azınlık vakıflarının mülk düzenlemelerini Lozan’ın kısıtladığını öne süren Ermeni vakfının şikâyetini incelemeye aldı. AİHM, geçen yıl da aynı gerekçelerle Türkiye hakkında şikâyette bulunan Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı’nın başvurusunu kabul edilebilir ilan etmişti. (22.07.2005-Milliyet-Güven Özalp-Brüksel).
    • Günümüzde ise gerek Lozan antlaşmasını imzalayanlar ve gerekse de imzalamayanlar ortak bir amaç için fırsat kollamaktadırlar. O da Lozan antlaşmasını delmek ve böylece ülkemizin bölünmez bütünlüğüne son vermektir. Örneğin 20 Ekim 1921 de Fransa ile imzalanan Ankara antlaşması ile Güney sınırımız belirlenmiştir. Lozan Antlaşması ile de Güney sınırlarımız teyit edilmiştir. Ancak söz konusu iki antlaşmayı da imzalayan Fransa’nın okullarında okutulan coğrafya derslerinde kullandıkları haritalarda, Güneydoğu Anadolu Kuzey Kürdistan ve Doğu Anadolu da Ermenistan olarak saptanmış durumdadır.

    Sayın Başbakanımızın AB için, “bizi bölmek istiyorlar tespiti”, 16 Aralık 2004 tarihli ek protokolde bulunan 23. Madde ile açıkça dile getirilmektedir.

    Türkiye 1959 ve 1960 Zürih ve Londra Anlaşmalarına göre Kıbrıs için garantör devlettir. Bu anlaşmalara göre Türkiye’nin üye olmadığı hiçbir kurum ve kuruluşa üye olamayacak diye anılan Güney Kıbrıs, AB’ye üye yapılmıştır. Ülkemizin garantör hakları ile 1974 Cenevre anlaşmasına göre Kıbrıs’ta 2 eşit otonom yönetim bulunduğu, taraflarca kabul edilmiştir. Şimdi ise Güney Kıbrıs yeni dönem AB başkanı olarak ülkemizin geleceğine ipotek koyma isteğini açıkça belirtmekte ve Kıbrıs’taki askerimizi işgalci olarak tanımlamaktadır.

    Değerli arkadaşlar,

    Bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran ve birçok ülkeye örnek olan yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ilke ve devrimleri, AB tarafından en büyük engel olarak görülmektedir. Hollandalı 30 yıllık politikacı, Hıristiyan Demokrat parlamenter Oostlander tarafından Mart-2003 de hazırlanan ön raporda, KEMALİZM ilkeleri, AB’ye üye olmamız için en büyük engel olarak tanımlanmıştır. Yine Avrupa Parlamentosu’nun bir İngiliz milletvekili Andrew Duff de basın toplantısı düzenlemiş ve şöyle demişti: ‘Devlet dairelerinden Atatürk’ün resimlerinin kaldırılması zamanı geldi. Türkiye bunu yapmalıdır.’

    Neden ondan bu kadar korkuyorlar, neden onun ilke ve devrimlerinden bu kadar çekiniyorlar? Lütfen düşünün ve gereken yorumu yapın.

    2013 yılı, dünyanın ekonomik açıdan çok zor bir dönemi olacak. Gerek AB ve gerekse de ABD için ekonomik yorumlar iç açıcı değil. Umarım güzel ülkemizde ekonomik önlemleri gereğince alır ve namert’e muhtaç olmayız. Çünkü 86 yıl önce Lord Curzonun, LOZAN görüşmeleri sırasında dile getirdiği dilekleri, “borç alan, emir alır” özdeyişi ile çok güzel açıklanmaktadır.

    Lozan antlaşmasının güzel ülkemizin geleceği için önem ve değerini anlamak için öncelikle SEVR anlaşmasını iyi algılamak ve yorumlamak gerekir. Bu konuda Sayın Hasan Pulur’un 23.08.2003 tarihli BİR SEVR HİKAYESİ başlıklı yazısını aşağıda bilgilerinize sunmak istedim.

    Sevgi ve saygılarımla (23.07.2012).

    Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

    Bir Sevr hikâyesi

    EVET, biz “Sevr Antlaşması’nı buruşturup tarihin çöplüğüne attığımızı” sanırken, “onlar” bu antlaşmayı derin dondurucuda bekletip her fırsatta önümüze çıkarmaya çalışmışlardır. Erhan Bener “Bürokratlar”ın üçüncü cildinde anlatır…

    Yıl, 1966, Erhan Bener, OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) Türkiye temsilciliğinde görevlidir, baş temsilci Cahit Kayra’dır.

    Türkiye’nin bu örgütle ilişkisi nedir? Her zamanki gibi: Para! Türkiye, borç, kredi, kısacası para aramaktadır.

    BAŞ temsilci Cahit Kayra, cumartesi günleri temsilcilikte çeşitli konuların tartışıldığı toplantılar düzenler, dünya sorunları, sanat ve kültür olayları gibi…

    OECD Yardım Konsorsiyomu’nun, Türkiye’ye yapılacak yardım için, ileri sürdüğü şartları adeta Osmanlı devletine kabul ettirilen Duyun – u Umumiye şartlarına benzeten Cahit Kayra, Fransız Devlet Yayınları Kurulu’ndan bir Sevr Antlaşması aldırır, okuyunca o kadar ilginç bulur ki, ilk cumartesi toplantısını buna ayırır.

    ERHAN Bener anlatır, antlaşma incelendikçe görülür ki, Sevr’in ekonomik ve mali hükümleriyle, OECD konsorsiyomunun şartları arasında tıpatıp uyum vardır: “Konsorsiyomun hazırladığı metinlerdeki birçok tümcenin, Sevr Antlaşması’nın metninde hemen hemen aynen yer aldığını gördük.”

    CAHİT Kayra da şöyle der: “Bizim okullarda Sevr Antlaşması’nı sadece imparatorluğun coğrafya bakımından parçalanmasını sağlayan bir anlaşma diye okuturlar. Oysa içindeki ekonomik, mali hükümler bu parçalanmadan çok daha önemlidir. Daha sonra, Lozan Anlaşması sırasında, toprak parçalanmasına önem vermeyen sömürgeci devletler, Sevr’in ekonomik ve mali hükümlerini uygulamakta çok direnmişlerdi. Bana kalsa, okullarımızda, Lozan’dan çok, Sevr Anlaşması’nı okutmak gerekir. O zaman gençlerimiz bugünü daha iyi anlayabilirler.”

    Toplantıya katılanlar, başta Erhan Bener, Paris’teki Devlet Yayınevine giderek “Sevr Antlaşması”ndan birer tane isterler. Maalesef yoktur, çünkü Fransız Dışişleri Bakanlığı satışı durdurmuştur!

    Ama Cahit Kayra’nın elindekini de alacak değillerdir ya! Bu nüsha 1997 yılında Cahit Kayra’nın yorumuyla Türkiye’de yayımlanır. (Boyut Kitapları) Meraklısı gider alır, okur.

    DEMEK ki, isteyen Sevr’i unutsun, isteyen unutturmaya çalışsın, “onlar” derin dondurucu da “Sevr”i saklamaktadırlar.

    Son örnek… Amerika ne diyor?

    “Irak’a asker gönderirsen, krediyi alırsın!” diyor.

  • Lozan’ın 102. Yılında Emperyalizm, Ümmetçilik ve Etnikçilik Dayatması ve İç İşbirlikçi Eksenin Tehditleri

    Lozan’ın 102. Yılında Emperyalizm, Ümmetçilik ve Etnikçilik Dayatması ve İç İşbirlikçi Eksenin Tehditleri

    Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 1923 Lozan Antlaşması ile uluslararası tanınırlığını kazanmış, üniter, laik ve modern bir ulus-devlet ve modern bir Türk Milleti oluşturmak olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu yapı, emperyalizmin, ümmetçi siyasal İslamcı yaklaşımların ve mezhepsel-etnik kimlikçiliklerin hedefi haline gelmiştir. 102 yıl sonra bugün, bu yapının içeriden ve dışarıdan adım adım çözülmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir. Özellikle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında Türkiye’de görevli olan ABD’nin BOP valisi, süper büyükelçisi John Barrack, bu sürecin açık sembollerinden biri hâline gelmiştir.¹

    Barrack’ın Türkiye’ye yönelik Ulus-devletler İsrail için tehdittir adı altında “Lübnan modeli” benzeri önerileri, Lozan’ın kurduğu üniter ve laik devlet yapısına açık bir tehdittir. Söz konusu öneriler; mezhep temelli yönetsel yapılar, çok kimlikli meclis kompozisyonları ve silahlı unsurların denetimli entegrasyonu ( yeni çözüm süreci – EBÖ – Erdoğan, Bahçeli Öcalan ittifakı) gibi unsurlarla, Türkiye’yi adeta bir “proje ülke” hâline getirme çabası taşımaktadır.² Özellikle Barrack’ın açıklamaları, Türkiye’nin güçlü ve merkezi yapısının ABD’nin bölgesel stratejileriyle örtüşmediğini göstermektedir.

    Bu dışsal müdahale, iç politikada da doğrudan bir karşılık bulmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İslam bizim en üst kimliğimizdir” ifadesi, laikliğin ve Türk kimliğinin anayasal statüsünü tartışmalı hâle getirmiştir.³ Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı Sünni-Türk, yardımcıları ise Kürt ve Alevi olsun” şeklindeki önerisi, Lozan’ın kazandırdığı millet tanımını ve anayasanın 66. maddesindeki vatandaşlık ilkesini açıkça aşındırmaktadır.⁴

    Bu yapının üçüncü ayağını ise Abdullah Öcalan ve PKK ekseni oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, geçmişte yürütülen çözüm süreci kapsamında Öcalan’la dolaylı müzakereler yürüterek bu sürecin içine doğrudan çekilmiştir. Süreç, yalnızca güvenlik politikası bağlamında değil, anayasal sistemin ve millet tanımının yeniden inşasıyla ilgilidir. Böylece Erdoğan-Bahçeli-Öcalan ( EBÖ) ve dışta John Barrack ekseninden oluşan bir “paralel Lozan tasfiyesi bloku” ortaya çıkmıştır.

    1. Emperyalizm ve Ümmetçilik Dayatması: BOP’un “Yeni Türkiye” Planı

    Lozan Antlaşması, emperyalizme karşı kazanılmış bir bağımsızlık mücadelesinin diplomatik neticesidir. Bu bağlamda, Türkiye’nin ulusal egemenliği, halk egemenliği ve üniter devlet modeli, Batı’nın “BOP tipi müdahale” planlarıyla örtüşmeyen bir yapıdır. ABD’nin BOP valisi, süper büyükelçisi John Barrack, Türkiye’ye yönelik açıklamalarında çok açık biçimde “merkeziyetçiliğin” zayıflatılması, kimlik temelli yönetişim modellerinin geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.¹

    Barrack’ın “Lübnan modeli” önerisi; farklı etnik ve dini unsurların federatif sistemde birlikte yönetimi şeklinde bir yapıdan yanadır. Bu tür bir yapı, Türkiye’de hem anayasanın değiştirilemez ilkeleriyle hem de Türk milleti tanımıyla çelişmektedir. Özellikle üniter devletin yerine bölgesel özerklikler, Türk kimliğinin yerine çoklu kimlik temsiliyeti önerilmekte; bu durum Lozan’ın temel kazanımlarını imha etme yönünde bir stratejik vizyonu yansıtmaktadır.²

    Bu söylemler yalnızca öneri boyutunda kalmamakta, Türkiye’deki bazı siyasal iktidar yapıları tarafından da benimsenmektedir. Erdoğan’ın “ümmet” vurgulu söylemi ve laikliği ikincilleştiren tutumu, ABD’nin bu stratejik çerçevesiyle birebir örtüşmektedir.³ Diğer yandan Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı Sünni-Türk, yardımcılar Kürt ve Alevi olsun” önerisi, bu planın anayasal uygulama düzeyine taşınmasına katkı sağlayan içsel bir işbirliği örneğidir.

    Sonuç olarak, dış müdahaleyle içeriden yürütülen bu simbiyotik iş birliği; Lozan’ın Türk milletine kazandırdığı siyasal kimliği, devlet şekli ve anayasal çerçeveyi sistematik olarak aşındırmaktadır ve tasviye edilmesi
    için uğraşılmaktadır. “Yeni Türkiye” söylemiyle inşa edilen model, aslında BOP’un bölgesel mozaik devletler zinciri projesinin bir parçasıdır.

    1. Erdoğan – Bahçeli – Öcalan ( EBÖ) Ekseninde TC Anayasa’sının ve Türk Milletinin Tasfiyesi

    Erdoğan’ın uzun süredir vurguladığı “İslam kimliği” söylemi, Atatürk’ün kurduğu laik ve akılcı devlet modeline temelden aykırıdır. Bu yaklaşımda “ümmet” kavramı, birleştirici değil; bölücü bir işlev görmektedir. Türkiye’deki Alevi, hıristiyan, yahudi, laik, seküler kesimler bu söylemle dışlanırken, sünni-mezhepsel üstünlük algısı anayasal yurttaşlık tanımının yerini almaktadır.³

    Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı Sünni-Türk olsun” önerisi, anayasanın 66. maddesini hedef alan, milletin ortak hukukunu parçalayacak bir zihinsel kırılmayı temsil eder.⁴ Bu öneriyle devletin başı ve yardımcılarının mezhep ve etnik kimlik temelinde sınıflandırılması, ulusal birliğin parçalanması riskini doğurmaktadır. Lozan’ın kurucu felsefesiyle bağdaşmayan bu tür öneriler, devletin tarafsızlığı ve eşit yurttaşlık ilkesini ortadan kaldırma amacına yöneliktir.

    Bu içsel çözülmenin üçüncü ayağı ise Abdullah Öcalan’dır. PKK lideriyle 2013-2015 yılları arasında ve 2025 de yürütülen “çözüm süreci”, Türk devletinin terör örgütüyle dolaylı masaya oturmasına neden olmuş; terör örgütü lideri Öcalan, anayasa tartışmalarının “meşru muhatabı” haline getirilmiştir.⁵ Bu sürecin amacı, yalnızca silah bırakma değil, Türkiye’nin anayasal düzeninin de revizyonudur.

    Dolayısıyla Erdoğan-Bahçeli-Öcalan ( EBÖ) ekseni, dışta John Barrack’ın vizyonuyla eş güdümlü olarak; Türk milletinin egemenlik hakkını, laikliğini ve anayasal birlik zeminini aşındıran bir eksen teşkil etmektedir. Bu eksen, görünüşte çatışmalı aktörlerden oluşsa da, fiili sonuçlar itibariyle aynı merkeze hizmet eden bir işlevsellik sergilemektedir.

    1. Lozan’ın Kurucu Felsefesi, Anayasa ve Ulusal Direnç Mekanizması

    Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal egemenliğini, üniterliğini, toprak bütünlüğünü ve Türk milletinin uluslararası tanınırlığını sağlayan bir tapudur. Bu antlaşmayla kurulan Cumhuriyet; laik, üniter ve halk egemenliğine dayalı bir yapıyı esas almıştır.⁶ Bu yapı, anayasanın ilk dört maddesinde hüküm altına alınmış ve değiştirilemez niteliğiyle kurucu felsefenin temelini oluşturmuştur.

    Ancak Erdoğan ve Bahçeli’nin önerdiği model, bu kurucu esasların tamamına açıkça aykırıdır. “Cumhurbaşkanı Sünni-Türk, yardımcıları Kürt ve Alevi olsun” ifadesi, halkın seçtiği temsilcilerin etnik ve mezhepsel kotalara göre belirlenmesini savunmaktadır. Bu, anayasal eşitlik ilkesine, temsilin evrensel kurallarına ve halk egemenliğine doğrudan bir tehdittir. Ve bu BOP valisi Barrack’ın önerdiği Lübnan modelidir.

    Öcalan ile yürütülen görüşmeler ise bu modelin anayasal altyapısını inşa etmeyi amaçlamaktadır. “Demokratik özerklik”, “yerel meclisler”, “komisyon kurma”, “anadilde eğitim” gibi öneriler; Lozan’ın üniter ve merkezi yapı modelini doğrudan parçalayacak birer girişimdir.⁵ Bu söylem hattı, John Barrack’ın Lübnan modelinden esinlenen stratejik çerçevesiyle birebir örtüşmektedir.

    Bu noktada Türkiye’nin önünde iki yol vardır: Ya Lozan’ın kurucu ilkelerine sahip çıkarak anayasal düzenini koruyacaktır ya da emperyalizmle içerideki “siyasi iş birlikçiler” eliyle yeniden tasarlanacaktır. Seçim, sadece bir siyasi yönelim değil, tarihsel bir varlık-yokluk tercihidir.

    Sonuç ve Ne Yapmalı? Milli Güç Koordinasyonu Kurmak – Lozan’a Sahip Çıkmak

    Türkiye Cumhuriyeti, 102. yılında iç ve dış merkezli çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıyadır. ABD’nin BOP valisi John Barrack aracılığıyla yürüttüğü model dayatmaları, Erdoğan-Bahçeli-Öcalan ekseninde içeriden destek bulmakta ve Lozan Antlaşması’nın tasfiyesi yönünde ciddi bir ivme kazanılmaktadır.

    Bu tehdide karşı sadece retorik değil, kapsamlı bir “Milli Güç Koordinasyonu” inşa edilmelidir. Bu yapı; TSK, yargı, üniversiteler, medya, eğitim sistemleri ve sivil toplumun ve her bir vatandaşın, Lozan’ın kazanımlarını savunan ortak bir stratejik çatı altında buluşmasıyla mümkündür.

    Müfredatlar yeniden düzenlenmeli, laiklik ve yurttaşlık bilinci eğitim sistemine derinlemesine entegre edilmeli; anayasanın ilk dört, 10. ve 66. maddesi kırmızı çizgi olarak korunmalıdır. Milli savunma sanayi, siber güvenlik ve iç güvenlik stratejileri yeniden tanımlanmalıdır.

    Lozan’ı bir “tapu senedi” olarak kabul eden bir bilinçle; ABD, BOP ve iç işbirlikçi aktörlerin oluşturduğu eksene karşı, milletin tüm kuvvetleriyle direnç göstermesi ve işbirlikçilerin radikal bir biçimde tafiye edilmesi tarihsel bir sorumluluktur.

    Dipnotlar
    1. AA, “ABD’li Temsilci Barrack: Lübnan modeli Türkiye’ye örnek olabilir”, 22 Temmuz 2025.
    2. Sol Haber, “BOP’un Yeni Yüzü: Lübnan Modeli ile Türkiye’nin Üniter Yapısına Müdahale”, 23.07.2025.
    3. Erdoğan, “İslam bizim en yüksek kimliğimizdir”, Konya Gençlik Forumu, 2023.
    4. Bahçeli, “Cumhurbaşkanı Sünni-Türk, yardımcılar Kürt ve Alevi olsun”, MHP Genel Merkez Açıklaması, Ocak 2024.
    5. TBMM, “Çözüm Süreci Komisyonu Raporu”, 2015.
    6. Lozan Barış Antlaşması (1923), TBMM Arşivi, madde 1-5.

    Kaynakça
    • Anadolu Ajansı, 22–23 Temmuz 2025.
    • Sol Haber Portalı, Temmuz 2025.
    • T.C. Anayasası, 1982.
    • Lozan Antlaşması Tam Metin, TBMM Kütüphanesi.
    • Erdoğan Resmi Konuşmaları, İletişim Başkanlığı.
    • Bahçeli Açıklamaları, MHP Resmi Arşivi.
    • TBMM Çözüm Süreci Raporları, 2013–2015.

  • “Termal turizmde varlık içinde yokluk çekiyoruz…”

    “Termal turizmde varlık içinde yokluk çekiyoruz…”

    Türkiye alternatif turizmde neredeyse rakipsiz. Ancak varlık içinde bazı zenginliklerimizi göremiyoruz. Bunlardan birisi de termallerimiz. Termal zenginiyiz. O kadar sular boşa akıyor. Gereğini yapamıyoruz. En azından yabancı ortaklarla bu zenginliklerimizi ortaya koyabiliriz.

    Öyle zenginliklerimiz var ki bulunduğu bölgenin kaderini değiştirebilir.

    İzmir’in termal tedavi uygulamalarında 3 bin 200 yıllık geçmişe sahip olduğunu unutmamak gerekiyor.

    Türkiye’deki jeotermal kaynakların; sıcaklık, debi, fiziksel ve kimyasal özellikleri ile Avrupa’daki örneklerinden çok daha üstün nitelikler taşıyor. Bu da ayrı bir zenginlik olarak değerlendirilmeli.

    İzmir’in, İnciraltı’nda tamamlanma aşamasına gelen 1/100 bin ölçekli imar planı değişikliği ile termal turizm ve sağlık merkezi olmaya hazırlandığını ifade eden Jeotermal Enerji Derneği (JED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kındap, İnciraltı’nın, termal sağlık turizmi alanında İzmir’in kaderini değiştirecek potansiyel taşıdığını söyledi.

    Türkiye’nin jeotermal enerjide Avrupa’nın lider ülkesi olmasına rağmen sadece 70 bin termal yatak kapasitesine sahip olduğunu dile getiren Jeotermal Enerji Derneği (JED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kındap, “Ülkemizde termal turizmden yararlananların sayısı ise sadece 3 milyon seviyesinde. Adeta varlık içerisinde yokluk çekiyoruz” dedi.

    Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar az kaynağı olan Almanya’nın 750 bin termal yatak kapasitesi ile her yıl 10 milyondan fazla turiste ev sahipliği yaptığını söyleyen Kındap, “Rekorlarla kapattığımız 2024 yılında 62,2 milyon turisti misafir ettik ve toplamda 61,1 milyar dolar gelir elde ettik. Turist başına gelirimiz ise 1000 dolar seviyesinde kaldı” diye konuştu.

    Türkiye’de sayıları artan termal tesislerin pek çoğunun kaplıca turizmine odaklanan altyapı ile inşa edilmesine karşın, fizik tedavi rehabilitasyon ve termal kür merkezi standartlarından uzak ve sayıca yetersiz olduğunu söyleyen Kindap, İzmir’in termal tedavi uygulamalarında 3 bin 200 yıllık geçmişe sahip olduğunu hatırlattı.

    “İnciraltı, İzmir’in termal turizmde kaderini değiştirecek”

    İzmir’in, İnciraltı’nda tamamlanma aşamasına gelen 1/100 bin ölçekli imar planı değişikliği ile termal turizm ve sağlık merkezi olmaya hazırlandığını ifade eden Kındap, İzmir’in tam merkezinde yer alan ve yarım yüzyıla yakın süredir devam eden planlama sorunu aşılan İnciraltı bölgesinin, kentin termal sağlık turizmi alanında kaderini değiştirecek potansiyel taşıdığını söyledi.

    Kındap, İnciraltı’nın da içinde bulunduğu bölgenin, çevreye saygılı planlama ilkeleri ve doğru altyapı yatırımları ile örnekleri dünyanın gelişmiş pek çok ülkesinde bulunan termal sağlık merkezi olarak değer yaratabileceğini belirtti.

    Türkiye’deki jeotermal kaynakların; sıcaklık, debi, fiziksel ve kimyasal özellikleri ile Avrupa’daki örneklerinden çok daha üstün nitelikler taşıdığını vurgulayan Kındap, “Dünya üzerinde kentin bu kadar içinde ve bu kadar yüksek bir jeotermal potansiyele sahip bir bölge bulunmuyor” diye konuştu.

    İnciraltı’nın yatay mimariye sahip, doğa ile dost inşa edilmiş, uluslararası akreditasyonu olan fizik tedavi ve rehabilitasyon, balneoterapi ve termal kür tedavisi merkezleri ile birlikte planlanması gerektiğini söyleyen Kındap, bu tesisleşme atılımı yapılırsa, İzmir’e milyarlarca dolar döviz geliri sağlanabileceğini sözlerine ekledi.

  • HANGİ DEVİRDE YAŞIYORSUN…

    HANGİ DEVİRDE YAŞIYORSUN…

    Her yangınla birlikte ciğerlerimiz yanıyor; ama sadece ağaçlar değil, insanlar da kül oluyor. Dün otelde can verdiler, bugün ormanda yandılar. 5 AKUT görevlisi, 6 orman işçisi, nice can… Daha dün madende göçtüler, karbonmonoksitle zehirlendiler. Şimdi ormanlarda dumana boğuluyorlar. Sahi, bu ülkede yaşamak neden bu kadar ölümcül?

    Her faciada aynı sözler: “İnceleme başlatıldı.” Her kayıptan sonra aynı tiyatro: “Gereken yapılacak.” Gereken ne zaman yapıldı ki? Yıllardır yazılıp çizilen eksikler, raporlarda kalan uyarılar, rafa kaldırılan tedbirler… Hiçbirinin bir yangın söndürme uçağı kadar değeri yok mu?

    Güya çağ atladık. Ama hâlâ yaz ortasında yanan ormanlara müdahale gecikiyor, zamanında uçak gönderilemiyor, madene inen işçinin kaderi hâlâ kömür kadar kara. Hangi çağdayız biz? Uzaya araç gönderdiğini söyleyenler, kendi vatandaşını alevlerin arasından sağ çıkaramıyor.

    Devlet dediğin, insan yaşasın diye vardır. Ama burada insanlar ölüyor, sistem yaşıyor. Her ölümde toprağa bir beden değil, bir güven daha gömülüyor. Sorumlular yok, hesap yok, sadece taziye mesajları var. Baş sağlığı dileyen çok, ama bu ölümlerin başını kim sağ ediyor?

    Bu ülkede her şey yanıyor: Orman, otel, maden, umut… Ama en çok da vicdanlar küle dönüyor. Çünkü her felaketin ardından yükselen duman, sadece ateşin değil, ihmallerin de habercisi.

    Soruyorum bir kez daha:
    Hangi devirde yaşıyorsun?
    Ve daha ne kadar ölüp susacaksın insanoğlu…

    #Hanımağa

  • ÜLKEDE KÜRT DEĞİL TÜRK SORUNU VAR

    ÜLKEDE KÜRT DEĞİL TÜRK SORUNU VAR

    Tutturmuşlar bir “Terörsüz Türkiye Sorunu” masalı.

    Bu masal ile ülkenin etnik parçalara bölünmesi, milli birliğinin yok edilmesi, bin yıllık kardeşliğin düşmanlığa çevrilmesi, yer altı ve üstü zenginliklerimizin emperyalist güçlere yem edilmesi ve İsrail’in bölgede daha rahat Müslüman kanı dökmesine hizmet edeceğini, bizi yönetenler bilmiyor mu? BOP projesinden habersiz misiniz?

    Nasıl bir Kürt sorunu varmış ki:

    Hangi hastanede hangi Kürt’e sen Kürt’sün deniliyor?

    Hangi mahkemede hangi Kürt vatandaşa, sen Kürt’sün denilerek farklı hukuk uygulanıyor?

    Hangi devlet okulunda, hangi Kürt ya da diğer azınlık yurttaşlarımıza, kimliği sorularak farklı kayıt yapılıyor, okuma hakkından yararlanamıyor?

    Kürtler bu ülkede ticaret mi yapamıyorlar, iş yeri mi açamıyorlar?

    Kürtler bu cennet vatanda, hangi bölgemize seyahat edemiyorlar, tatil yapamıyorlar?

    Hangi Kürt vatandaşımız, seçme ve seçilme hakkından yoksun da hak istiyor.

    Eğer amaç iki dil ise kimse kusura bakmasın, iki dil yılanda olur. ABD’de onlarca etnik dil var ama tek resmi dil İngilizcedir. Bu gerçeği de kimse göz ardı etmesin.

    Bu ülkede Kürt cumhurbaşkanı mı olunmuyor, bakan mı olunmuyor, bürokrat elçi mi olunmuyor?

    Artist, şarkıcı mı olunmuyor?

    Akademisyen, prof mu olunmuyor?

    Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, baba tarafından Bitlisli Kürt kökenlidir. 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel (Cemal Aga), Hınıslı bir Kürt, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Malatyalı bir Kürt değil miydi? (Rahmetli Özal, bir konuşmasında Kürt olduğunu söylemişti)

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka; Türk denir üst kimliği, bu ülkenin çimentosudur. Amacınız çimentoyu patlatmak, direncini kırmak, yapıştırma özelliğini bitirmek midir?

    Demek ki Türkiye’de yaşayan Kürt kimlikli hiçbir yurttaşın, Cumhurbaşkanı olmasının önünde bile ne yasal ne etik olarak bir engel yoktur.

    Kürt hakları verilmelidir” yanlışından yola çıkarak hangi olmayan hakkı vereceksiniz?

    Bu haktan amacınız, federasyon ya da toprak ise orada bir dakika durmanız gerek. Kimin toprağını kime vereceksiniz?

    Bu ülkede Adalet Bakanlığı, Başbakan yardımcılığı ve şu anda da TBMM başkan vekilliği yapan Fetö hayranı Bekir Bozdağ’ın da aslen Kürt olduğu biliniyor.

    Çok gerilere gitmeye gerek de yok:

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazine ve Maliye Bakanı yani Türk hazinesinin anahtarı bir Kürt olan Sn. Mehmet ŞİMŞEK’in elinde değil mi?

    Lütfen dolduruşa gelmeyin, baskıya boyun eğmeyin: dün ve bugün emperyalist güçlerin oyununa gelen bir avuç ayrılıkçı Kürt-Ermeni ve onların emrindeki alçak, hain, insan ve insanlık terör örgütünün oyununa gelerek dayatmalarına boyun eğerek, toplumu bölecek, geleceğimizi karartacak, emperyalistlerin oyuncağı olacak yasal düzenlemeler yapmayın, yapmaya kalkışmayın.

    Ülkenin Cumhurbaşkanı; “Türk-Kürt-Arap” diyerek etnik bölücülük, Milliyetci olduğunu iddia eden Bahçeli, “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun: biri Kürt, biri Alevi” der mi? Bu direkt Sevr’in amacı değil mi?

    Ülkede büyük resme bakarsanız bir Türk sorunu var. Bunu bir irdeleyin.

    Ülkenin ve TBMM’nin enerjisini; bu asil milletin refahı, mutluluğu, çağdaşlaşması için harcayalım Ülkenin emeklisini, memurunu, çalışanını daha refaha nasıl taşırız ona kafa yoralım.

    Büyük huzursuzluklar, geleceğimize problemler yaratmak için değil…

    Lütfen yaşı seksen olmuş bir eğitimci olarak rica ediyorum: arkanızdan rahmet okutun, lanet değil.

    Esen kalınız.

  • İlk Milli Eğitim Kongresi

    İlk Milli Eğitim Kongresi

    İlk Milli Eğitim Kongresi 21 Temmuz 1921 tarihinde Sakarya Savaşı’nın(10Tem./13 Eyl.1921) en bunalımlı günlerinde tamamlanmıştı

    KONGREYE VARAN SÜREÇİN ÖZETİ:

    · TBMM’nin 23 Nisanda açılışından hemen sonra, 6 Mayıs 1920’de Maarif Vekilliği teşkilâtı kurularak eğitimin millî bir dizgeye(sistem) göre ele alınır.

    · Buna göre:

    –  İlkokullar altı yıldan dört yıla indirilip, bu dört yıl sonunda bir yıl da isteğe bağlı öğretim yapılacaktı.

    –   Köy bünyeli işçi mektepler kurulacaktı.

    –  Orta öğretimde ilköğretim gibi dört yıl olacaktı.

    –  Anadolu’da yüksek öğrenimin, üniversitenin temeli Maarif Vekaleti, 3 Aralık 1921’de başlanılmasını planladığı “Ali Dersler” programının Bakanlık Özel Kalemine yaptırılmasıyla başlanmıştır.

    –  Bu dönemlerde eğitim alanında birçok değişiklik olmasına rağmen Bakanlığın merkez örgütü, 1923 yılında, İ. Safa Bey’in başkanlığı sırasında yeniden kurulmuştur.

    ·  25 Kasım 1920’de TBMM’nde alınan bir kararla öğretmen ve öğrencilerin askerlik yükümlülükleri ertelenir.

    · Sakarya Savaşının(10Tem./13 Eyl.1921) en şiddetli sürecinde TBMM Başkanı Mustafa Kemal’in direktifi ile Ankara’da 15 Temmuz 1921 tarihinde Maarif Kongresi toplanması kararına varılır.

    · Bayındırlık Bakanlığı kongreye katılacak öğretmenleri Ankara’ya getirmek için tren tahsis eder. Katılımcılar Sultani Mektebi’nde konaklatılır.

    KONGRE:

    · 15 Temmuz 1921 günü başlayan İlk Milli Eğitim Kongremiz (Muallimler Kongresi), 21Temmuz 1921 tarihinde tamamlanır.

    · Kongreye 250’den fazla kadın ve erkek öğretmen, okul müdürü ve maarif müdürü katılır.

    · Hem de Sakarya Meydan Savaşı’nın en bunalımlı günlerinde kongrenin yapılmış olması milli mücadelenin utkuyla sonuçlanacağına olan güven/inancı ve de Türk çocuklarının eğitimine verilmekte olan önemi göstermektedir.

    · Ne tekim cepheden gelerek öğretmenlerin teker teker elini sıktıktan sonra kongre açılış konuşması yapan Mustafa Kemal (özetle):

    Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler,

    · Genel Savaş(1.Dünya Savaşı) memleketimizi bir yenilgiye götürdü.

    ·  Düşmanlarımız bunu fırsat kabul ederek milletimizi bütünüyle yok etmek istediler…

    · Bizi yaşatmamak isteyenlere karşı yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi burada, Ankara’da toplandı.

    · Bugün Ankara, Millî Türkiye’nin “Maarif Eğitimi’ni” kuracak olan Türkiye kadın ve erkek Öğretmenler Kongresi’nin burada toplanmasıyla övünmektedir.

    · Yeni neslin bütün ruhî güçlerine bu özellikler ve yeteneğin verilmesi önemlidir.

    · Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile taarruz eden genel olarak yabancı unsurlarla savaşımın(mücadele) gereğini ve millî düşünceleri boğmaya çalışan her karşı fikre şiddetle ve özveri ile savunmanın gereği öğretilmelidir.

    ·  Silâhıyla olduğu gibi beyniyle de mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.

    · Milletimizin temiz karakteri yetenek ile doludur. Ancak bu doğal yeteneği ortaya çıkarabilecek yöntemlerle donatılmış vatandaşlar gereklidir.

    · Bu görev de sizlere(öğretmen) düşüyor demektedir.(1)

    ÜLKENİN İÇİNDEN GEÇEMEKTE OLDUĞU SÜREÇTE MİLLİ EĞİTİM :

    ·  Kadın, erkek öğretmenlerin kongrenin yapıldığı salonda haremlik/selamlık oturtulması konusunda bazı mebuslara Mustafa Kemal’in “ Sizin kendinize mi itimadınız yok? Yoksa Türk hanımlarının faziletine mi? ” sözünün yıllar içinde unutturulduğu, öğretmenlerce unutulduğunu Eğitim Bakanlığı okullarının öğretmen odalarındaki manzara göstermekte olduğu,

    · İlk kongre ile 104 yıl önce sağlam temelleri atılan Mili Misak-ı Maarifin(Milli Eğitim Birliği) amaçlarının çok ırağında bir siyasetinin yürürlükte olduğunu,

    · Türk çocukları, gençleri okullarda yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile saldıran genel olarak yabancı unsurlarla savaşımın(mücadele) gereğini ve millî düşünceleri boğmaya çalışan her karşı düşünce şiddetle ve özveri ile savunmanın gereği öğretildiğini iddia etmenin mümkün olmadığını,

    · Daha nitelikli eğitim verileceği savı ANAP iktidarı sürecinde köy okullarının kapatılıp öğretmenlerin köylerden uzaklaştıran taşımalı dizgeye(sistem) geçildiğini,

    · Öğretmen sendikasının hali, kırk yamalı bohça örneği olduğunu her gün medyadaki haberlerden izlemekteyiz.

    21.7.2025 Pazartesi

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

    (1 ) https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/egitim-kongresini-acarken

  • İngiltere’de gençlerimizi hedef alıyorlar

    İngiltere’de gençlerimizi hedef alıyorlar

    Değerli dostlar, Aşağıda örnek çalışma gösteren, İngiliz Hükümetinin büyük destek ve himayelerine mazhar olan, Türkiyemizin başına bela olmuş Tayyiban ve Bahçeliyan Hükümetinin ise Din, İman ve İmam dışında, anlamadığı için ilgi göstermediği, Uluslararası Diplomasi koridorlarında fink atarken cehalat çukurunda kıvranan bir Türkiye olmamız ne acı!

    HDPKK olarak yıllardır bu faaliyetleri sürdüren, İngilteredeki Türkler ve özellikle gençlerimizi hedef alırken bölücü ve yıkıcı kitle, cahil kindar, dindar ve sahtekar Yönetimimiz sadece seyirci kalıyor!

    Korkarım Tayyiban ve Bahçeliyen, yakında Centre for Kurdish Progress de yer alır ve zaten bu çakal sürüsünün bir parçası olmakla gurur duyduklarını söylerler!

    Zaten bu hain gurubun soytarıları yırtınmıyorlarmıydı “gurur duyuyoruz” diye bütün bu hain sürüsü için?

    Bari dinlemeye, anlamaya ve karşı önlem almaya çalışın be Allahın cehalet dolu Tayyiban belaları!!

    Öte yandan, bizlerde, bıkmadan, usanmadan, inatla ve inançla, Ne mutlu TÜRKÜM demeye devam edeceğiz!

    Dr.Mustafa Ataç

    Not: İngilteredeki HDPKK etkinlikleri, konuşmaları ve sunumları izlemeniz ve Tayyiban kullarından, “biz ne yapıyoruz” diye hesap sormanız çok iyi olur? Centre for Kurdish Progress ilerlerken, bizde, geriye götürülüyoruz!

    Some of this year’s highlights include:🌿 Our annual Newroz reception at the Speaker’s House, a cherished tradition celebrating Kurdish heritage, hosted in one of the UK’s most symbolic parliamentary venues.🎤 Parliamentary receptions honouring Mem Ararat and Şivan Perwer, celebrating their powerful contributions to Kurdish music, language, and cultural resistance—held in the presence of Members of Parliament from the All-Party Parliamentary Group on the Kurds.🎥 A special parliamentary screening of Rojava: Between Democracy and War, co-organised with MailOnline, providing a timely window into the ongoing struggle for grassroots democracy in North and East Syria.🏛 An all-day parliamentary conference on the Kurdish Question, with high-level contributions from senior political figures from Turkey, the UK, and the Kurdish diaspora, addressing justice, representation, and the international dimensions of peace and reconciliation.🌍 A cross-party delegation in April 2025 to the Kurdistan Region of Iraq and North East Syria, involving parliamentarians from the UK and EU, with meetings held with senior Kurdish leaders including Masoud Barzani, Masrour BarzaniIlham Ahmad, and Mazloum Abdi.

  • İngiltere’den turist yağacak…

    İngiltere’den turist yağacak…

    İngiliz hava yolu şirketi EasyJet, 2026 yaz sezonu için 29,1 milyon koltuğu satışa açtı. 15 Haziran ile 13 Eylül 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek 161 bin uçuşun biletleri sistemde yerini aldı.

    Bu uçuşların 87 bini Birleşik Krallık çıkışlı olacak ve şirket 22 farklı havalimanından operasyon yürütecek.

    Toplamda 15,6 milyon koltuk Birleşik Krallık çıkışlı olarak sunulacak. EasyJet Holidays ise aynı dönemde 8.000’den fazla otel seçeneğiyle paket tatil satışına başlayacak.

    EasyJet Ticari İşler Direktörü Sophie Dekkers, 2026 yazı için satışa sunulan koltukların Avrupa, Kuzey Afrika ve daha uzak destinasyonlara yönelik olduğunu belirtti. Rotalar arasında Cape Verde ve Gürcistan gibi yeni noktaların yanı sıra Faro, Palma, Paris, Alicante ve Nice gibi popüler tatil destinasyonları da yer alıyor.

    Otelciler ITF’de 2025’i değerlendirecek, 2026 beklentilerini masaya yatıracak

    İstanbul Turizm Fuarı (ITF) kapsamında düzenlenen Turizm Zirvesi’nde “2025 Sezon Değerlendirmesi, 2026 Beklentiler (Oteller)” başlıklı oturum gerçekleştirilecek.

    Fuarın ikinci gününde, 12:30 – 13:10 saatleri arasında düzenlenecek oturumda 2026 yılına dair beklentiler, bu özel oturumda masaya yatırılacak. Katılımcılar, müşteri eğilimlerinden rezervasyon trendlerine, global turizm pazarındaki değişimlerden sürdürülebilirlik uygulamalarına kadar geniş bir perspektifte değerlendirmeler yapacak.

    Oturumun konuşmacıları Kilit Group Yönetim Kurulu Üyesi Tolga Kilit, Cornelia Diamond Golf & Resort Spa Genel Müdürü Zafer Alkaya, Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği  (POYD) Başkanı Hakan Saatçioğlu, Ela Excellence Resort Belek Turizm Koordinatörü Korhan Alşan ve Rixos Otelleri Satış ve Pazarlamadan Sorumlu Başkan YardımcısıMurat Alpman olacak.

    2025 yılının turizm performansı, Türkiye’nin konaklama kapasitesinde yaşanan gelişmeler, iç ve dış pazarda ortaya çıkan yeni dinamikler ve 2026 yılı için öne çıkan fırsatlar, panelde öne çıkacak ana başlıklar arasında yer alıyor.

    Turizm Zirvesi, sektörün karşı karşıya kaldığı zorluklara çözüm önerileri sunarken, değişen misafir beklentileri, dijitalleşme ve lüks turizmdeki yeni konseptlere dair fikir alışverişi yapılması açısından da büyük önem taşıyor. Özellikle 2026 sezonuna yönelik olarak otel yatırımlarında beklenen artış, hizmet kalitesinde yenilikçi yaklaşımlar ve global turizm hareketliliğinin etkileri, panelin odak noktalarını oluşturuyor.

    Marmaris, Avrupa’nın ve İngiltere’nin en uygun fiyatlı aile destinasyonu oldu

    Sterlin karşısında değer kaybeden TL sayesinde Marmaris, Bulgaristan’daki Sunny Beach’i geride bırakarak İngiltere’de en ucuz tatil destinasyonu oldu. Euro Bölgesi ülkeleri ise artan fiyatlarla dikkat çekti. Aileler, çocukların tatil masraflarıyla bütçelerini aşıyor.

    İngiltere Posta İdaresi (Post Office) ile seyahat devi TUI’nin ortaklaşa hazırladığı “Aile Tatili Raporu”, Avrupa’daki 16 tatil destinasyonundaki fiyatları kıyasladı. Türkiye ve Bulgaristan, uygun fiyatlı tatil arayanlar için Euro Bölgesi ülkelerine kıyasla daha cazip seçenekler sundu. Rapora göre, Türk Lirası’nın değer kaybı Marmaris’i birinci sıraya taşıdı.

    Marmaris, 10 temel turist ürünü (öğle ve akşam yemeği, içecekler, güneş kremi, sinek kovucu vb.) içeren “tatil sepeti” baz alındığında 128.99 sterlinlik toplam maliyetle en ucuz destinasyon seçildi. Bu rakam, geçen yıla göre yüzde 10.3’lük bir artışı temsil ediyor. Bulgaristan’daki Sunny Beach ise 129.47 sterlin ile ikinci sırada yer aldı.

    Post Office Seyahat Parası Departmanı Başkanı Laura Plunkett, “Sterlinin değer kazanması Türkiye’yi cazip hale getiriyor. Ancak, TL’nin çöküşü yerel fiyatların yükselmesine neden oldu. Yine de kur avantajıyla birlikte İngiliz turistler geçen yıla kıyasla yalnızca yüzde 10 daha fazla ödüyor” dedi.

    Araştırma, 16 tatil noktasının 13’ünde fiyatların yükseldiğini ortaya koydu. En büyük artış yüzde 21.4 ile Mayorka’da yaşandı. Euro Bölgesi içinde en uygun fiyatlı destinasyon ise 143.56 sterlin ile Algarve oldu. Kıbrıs’ın Paphos bölgesi ise 144.44 sterlin ile farkı kapatıyor. Ibiza ise 242.79 sterlinlik fiyatıyla en pahalı tatil noktası olmaya devam ediyor.

    Raporda ayrıca, ailelerin çocuklara yönelik ekstra harcamalar nedeniyle bütçelerini aştığı da vurgulandı. Katılımcıların yüzde 74’ü, planladıkları tatil bütçesini ortalama 323 sterlin aşarak yüzde 42’lik bir sapma yaşadıklarını belirtti. Özellikle dondurma, su parkı gezileri, deniz oyuncakları gibi giderler, aile başına ortalama 202 sterlinlik ek harcamaya neden oluyor.

     “Çocukların Plaj Barometresi” araştırmasına göre, bu ekstra harcamalar Marmaris’te ortalama 179 sterline mal olurken, aynı ürünler İbiza’da 290 sterline kadar çıkabiliyor.

    Post Office yetkilileri, döviz işlemlerinin tatil öncesinde yapılmasının daha avantajlı olduğunu hatırlatarak, havalimanı döviz kurlarının ve yurtdışı ATM ücretlerinin bütçeleri zorlayabileceğine dikkat çekti.

    TUI Birleşik Krallık Ticari Direktörü Chris Logan ise “Türkiye hâlâ rakipsiz. Kur avantajı sayesinde lüks tatil deneyimleri uygun fiyata sunulabiliyor. Bulgaristan da giderek daha fazla ilgi görüyor, yer bulmak zorlaşıyor. Son dakikacı tatilciler ellerini çabuk tutmalı” diyerek uyarıda bulundu.

  • Bulgaristan kapıları Türklere açtı…

    Bulgaristan kapıları Türklere açtı…

    Bulgaristan, Türk vatandaşları için turistik vize başvuru süreçlerini kolaylaştırdı.  Bu noktada önemli olan kumarhaneler sayesinde kar elde edebilmek. Kumar makinaları gece-gündüz 24 saat çalışıyor.

    Kumar turizmin bir başka dalı. Turlarda başarılı olamıyorlar yerine kumar makinaları dikiyorlar. “ Bu da turizme hizmet ediyor” diyorlar.

    Bulgar Bakan “Bakan Borshosh, “Bu gelişme, özellikle turizm alanında, Türkiye ile vize rejimini önemli ölçüde kolaylaştıracak. Yeni sistem sayesinde vizeler daha hızlı verilecek, Türklere kapılarımız sonuna kadar açık kalacak” diyor.

    Bulgaristan Turizm Bakanı Miroslav Borshosh, 23 Temmuz 2025 Çarşamba günü Bakanlar Kurulu binasında yaptığı açıklamada, 15 Temmuz itibarıyla Türk vatandaşlarına yönelik yeni bir vize prosedürünün devreye alındığını duyurdu.

    Schneider vizesi için kuyruklarda bekleyen Türk vatandaşlar için kolaylıklar taşıyan vize konusu aynı zamanda ikili ilişkileri de canlandıracak.


    Yeni uygulama kapsamında, mevcut üç aylık ve altı aylık vizelere ek olarak, artık bir yıl, üç yıl ve beş yıl geçerliliğe sahip vizeler de verilebilecek. Bu uzun süreli vizeler, daha önceki vize süresi boyunca herhangi bir ihlalde bulunmayan kişilere sunulacak.

    Bakan Borshosh, “Bu gelişme, özellikle turizm alanında, Türkiye ile vize rejimini önemli ölçüde kolaylaştıracak. Yeni sistem sayesinde vizeler daha hızlı verilecek, daha uzun süre geçerli olacak ve daha uzun kalışlara imkân tanınacak. Bu da iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlenmesine katkı sağlayacak,” dedi.

    Bulgarlar Türkleri çok mu seviyor? Hayır çok sevmiyor ancak kapıları sonuna kadar açarak  komşu Türkleri onure ediyorlar. Dikkat edecek olursak “Sadece Türklere özel açtık” diyorlar.

    Borshosh ayrıca, 2025 yılının Ocak-Mayıs döneminde Türkiye’den Bulgaristan’a gelen turist sayısında, 2024’ün aynı dönemine kıyasla %60’ın üzerinde artış yaşandığını belirtti. “Bu etkileyici bir büyüme. Türkiye, Bulgaristan turizmi için en önemli pazarlardan biri. Bu ivmenin yaz sezonunda da devam etmesini bekliyoruz,” diye ekledi.

    Bulgaristan’ın bu kararı, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’de ikamet eden T.C. vatandaşlarının Schengen vizesi başvurularında çok girişli vize (multiple-entry visa) verilmesine ilişkin kuralları esneten yeni bir karar alması ve yeni düzenlemede, geçmişte Schengen vizelerini usulüne uygun kullanan Türk vatandaşlarına daha uzun süreli ve çok girişli vizelerin daha kolay verilmesini öngörmesi ile ilişkili olduğu düşünülüyor. 

    Burada önemli olan bir ülke insanlarını sevmenin ötesinde turizmden gelir elde edebilmek. Bulgaristan işte bunun için çalışıyor. Yıl sonu itibarı ile de kasaya giren para miktarın çoğaltılması. Yapılan bu uygulama ikili ilişkileri de güçlendirecek.