Blog

  • Antalya rekor üzerine rekor kırıyor…

    Antalya rekor üzerine rekor kırıyor…

    Antalya turizmde rekor üzerine rekor kırıyor. Havaalanı artık ihtiyaçları karşılayamıyor. Oteller dolu. Gelen yolcu sayısı her geçen daha da artıyor. Bu satırlar yazılırken otellerdeki doluluk oranın yüzde yüz olduğu haberleri geliyordu. Bazı otellerde doluluk yüzde 70 olarak gösterildi.

    Havayolu ile bugüne kadar 8 milyon turist taşındı. Bu rakamın 9 milyona çıkacağı beklentisi de var.

    Antalya’ya en fazla turist gönderen ülkeler de belli oldu. Birinci sırada Rusya, ondan sonra Almanya, İngiltere, Polonya, Ukrayna ve Litvanya olarak sıralanıyor.

    Son turizm verilerine bakarak değerlendirmelerde bulunan Hakan Saatçioğlu, havayoluyla gelen yabancı turist sayısının 8 milyonu aştığını kaydetti. Saatçioğlu, “Temmuz sonu itibariyle Antalya’da 9 milyon turisti ağırlamış olacağız. Bu rakamı geçen yılla karşılaştırdığımızda yüzde 2 geriden geliyoruz ama çok büyük bir oran değil. Önümüzdeki 6 ay içinde bu eksiğimizi kapatabileceğimizi düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

    Kente gelen yabancı turistlerin konaklama süresinin düştüğüne değinen Hakan Saatçioğlu, şöyle dedi:

    “Turistler daha önce 8 ila 10 gün arasında konaklarken, şimdi bu sayı 7 ila 9 gün arasına düştü. Bu otellerimizde bir boşluk çıkardı ama hedefimiz yine 18 milyon olarak devam ediyor. Bu rakamın neresine kadar gelebileceğiz, buna yönelik çalışmalar yapıyoruz. Doğru fiyatlamayı yapan oteller yüzde 100 doluyken, diğer otellerde yüzde 85 civarında doluluk mevcut.”

    En çok turist gönderen ülkeleri de sıralayan Hakan Saatçioğlu, şu bilgileri verdi:

    “En çok turist gönderen ülke sıralamasında Rusya, Almanya, İngiltere, Polonya, Ukrayna ve Litvanya olarak sıralanıyor. İngiltere pazarı da bizi çok seviyor. Yüzde 2.5 artış var. Fiyat politikamıza rağmen bizi tercih ediyorlar. Ukrayna pazarında da yüzde 19’luk artış var. Litvanya pazarında da yüzde 13 artış var. 17.5 milyon turisti ağılayacağız. Ekim, kasım ve aralık bizim için önemli tarihler o dönemde misafir akışının devam etmesi gerekir.”

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılının ikinci çeyreğine ait turizm istatistiklerini açıkladı. Buna göre, turizm geliri Nisan, Mayıs ve Haziran aylarından oluşan II. çeyrekte bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 8,4 artarak 16 Milyar 284 Milyon 322 Bin Dolar oldu. Gelirde en büyük payı paket turlar oluşturdu. Aynı dönemde yurt dışını ziyaret eden vatandaş sayısı ise bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 0,5 azaldı.

    Ziyaretçilerden elde edilen turizm geliri 16 Milyar 95 Milyon 247 Bin Dolar, transfer yolculardan elde edilen turizm geliri ise 189 Milyon 75 Bin Dolar oldu. Ziyaretçilerin turizm gelirinin yüzde 16,5’ini ülkemizi ziyaret eden yurt dışı ikametli vatandaşlar oluşturdu.

    Bu çeyrekte ziyaretçiler tarafından yapılan harcamaların 11 Milyar 100 Milyon 829 Bin Dolarını kişisel harcamalar, 4 Milyar 994 Milyon 418 Bin Dolarını ise paket tur harcamaları oluşturdu. 

    Son yıllarda gelen turistlerin aynı zamanda para harcayanlar olunca yan esnaf da nefes alır oldu. Çarşı- Pazar hareketlendi.

  • Rus turist ucuz tatil peşinde…

    Rus turist ucuz tatil peşinde…

    Geçenlerde Rusya’dan bir haber geldi inanamadık. Uçak bileti fiyatına tur satışı konulu haber Rusya’nın turistlerini ayağa kaldırdı. Birçok Rus da bu habere inanamadı. Ancak sonradan anlaşıldı ki haber doğru.

    Zaman zaman “çok ekonomik son dakika turları” ile Rusya’dan Türkiye’ye uçak bileti parasına 2-3 yıldızlı oteller için tur paketi satılsa da, genel olarak Türkiye’deki kaliteli tatil seçenekleri Ruslar için pahalı kalmaya devam ediyor.  

    Tayland, Mısır ve Türkiye gibi klasik yaz destinasyonları bu yıl daha pahalı seçenekler arasında yer alıyor. Bununla birlikte Vietnam, Çin, Küba ve Maldivler gibi uzak rotalarda da fiyatlar daha yüksek.

    Ancak bazı Ruslar Türkiye’yi tercih ediyor. Oteller saray gibi temiz, yemekleri damak çatlatıyor. Servis ve müşteri ile ilişkiler mükemmel. Rus turist “100 dolar fazla gidecek diye Türkiye’den vaz geçmeyiz” diyor.

    Rusya’da şimdi en ucuz yurt dışı tatili için ön rezervasyonlar yapılıyor. En ucuz tatil yörelerinde Türkiye 8. Sırada yer alıyor.

    Rusya’da en ucuz yurt dışı tatil turları belirlenirken Türkiye 8’inci sırada yer aldı. Zaman zaman “çok ekonomik son dakika turları” ile Rusya’dan Türkiye’ye uçak bileti parasına 2-3 yıldızlı oteller için tur paketi satılsa da, genel olarak Türkiye’deki kaliteli tatil seçenekleri Ruslar için pahalı kalmaya devam ediyor.  Yaz sezonunun ortasında tatil planları yapan Rus turistler için en ekonomik destinasyonlar açıklandı.

    ATOR ve Sletat.ru uzmanlarının değerlendirmesine göre, 2025 yazında en ucuz tatil rotaları Rusya’nın Karadeniz kıyıları ve Abhazya oldu. Üçüncü sırada ise aşırı sıcaklara rağmen büyük indirimler sunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer aldı. Rusya ile BAE arasında çok sayıda doğrudan uçuş olması da tercihlerde etkili oldu.

    TürkRus’ta yer alan habere göre, Tayland, Mısır ve Türkiye gibi klasik yaz destinasyonları bu yıl daha pahalı seçenekler arasında yer alıyor. Bununla birlikte Vietnam, Çin, Küba ve Maldivler gibi uzak rotalarda da fiyatlar daha yüksek. Uzmanlara göre bu sıralama, ülkelerdeki genel fiyat düzeyinden çok, Rus turistlerin bu destinasyonlar için ne kadar harcama yapmaya razı olduklarını gösteriyor.

    Temmuz ayı itibarıyla iki kişilik, bir haftalık, herşey dahil paket turların ortalama fiyatları şöyle açıklandı:

    Abhazya: 138.050 Ruble (1.644 Dolar)

    Krasnodar ve Kırım: 141.200 Ruble (1.681 Dolar)

    BAE: 155.400 Ruble (1.850 Dolar)

    Tayland: 169.800 Ruble (2.021 Dolar)

    Mısır: 179.300 Ruble (2.134 Dolar)

    Vietnam: 199.100 Ruble (2.370 Dolar)

    Çin: 211.050 Ruble (2.513 Dolar)

    Türkiye: 217.600 Ruble (2.590 Dolar)

  • Hangi meslekler önem taşıyor?..

    Hangi meslekler önem taşıyor?..

    İşsizlik büyük bir sorun olarak önümüzde duruyor. İstanbul en fazla işe yerleştirme şehir olarak öne çıktı. Arkasında Ankara ve İzmir yer alıyor.

    İŞKUR, istihdamı artırmak, işsizlerin mesleki becerilerini geliştirmek ve iş gücü piyasasında özel ilgi gerektiren grupları desteklemek amacıyla çalışmalarına devam ediyor.

    Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi.

    Turizm yine istihdam yapılan meslekler içinde öne çıkıyor.

    Ayrıca, elle imalat işi yapanlar, market elemanı, satış elemanı, çağrı merkezi müşteri temsilcisi ve gıda sektöründe perakende satış elemanı da dikkat çeken meslekler arasında yer aldı.

    Bilgi mühendisliği, iletişim yanında bilgisayar teknik mühendisliği de önemli meslekler arasında gösteriliyor. Görebildiğimiz kadarı ile bilgisayar konusunda eğitim almış olanlar iyi de para kazanıyor.

    Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi. Bu da gösteriyor ki özel sektör de istihdam yatağı. Biz baştan bu yana özel sektörü neden hep öne çıkarıyoruz?

    Geçen yıl en fazla işe yerleşen meslekler arasında, 74 bin 900 kişi silahsız özel güvenlik görevlisi, 65 bin 123 kişi turizm ve otelcilik elemanı, 53 bin 327 kişi reyon görevlisi, 43 bin 830 kişi konfeksiyon işçisi ve 40 bin 691 kişi garson olarak istihdam edildi.

    Toptan ve perakende ticaret sektöründe ise 351 bin 502 açık iş ilanı bulunurken, idari ve destek hizmet faaliyetlerinde 337 bin 480 ilan yer aldı.

    Geçen yıl, 555 bin 921’i kadın, 897 bin 912’si erkek olmak üzere toplamda 1 milyon 453 bin 833 kişi işe yerleştirildi. Bu kişilerin 45 bini engelli bireylerden oluştu. 2023 yılına kıyasla, işe yerleştirilen kişi sayısı yüzde 17,53 oranında bir artış gösterdi.

    İstanbul, en fazla işe yerleştirme yapılan şehir olarak öne çıktı ve 340 bin 689 kişi iş buldu. İstanbul’u sırasıyla 107 bin 830 kişiyle Ankara, 80 bin 542 kişiyle İzmir, 60 bin 733 kişiyle Bursa ve 58 bin 489 kişiyle Kocaeli izledi. En çok işe yerleşme ise sanayi sektöründe “imalat” alanında gerçekleşti.

    Geçen yıl en fazla işe yerleşen meslekler arasında, 74 bin 900 kişi silahsız özel güvenlik görevlisi, 65 bin 123 kişi turizm ve otelcilik elemanı, 53 bin 327 kişi reyon görevlisi, 43 bin 830 kişi konfeksiyon işçisi ve 40 bin 691 kişi garson olarak istihdam edildi. Ayrıca, elle imalat işi yapanlar, market elemanı, satış elemanı, çağrı merkezi müşteri temsilcisi ve gıda sektöründe perakende satış elemanı da dikkat çeken meslekler arasında yer aldı.

    İŞKUR’a geçen yıl iletilen iş ilanlarının sayısı ise 2 milyon 566 bin 31 oldu. Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi. En fazla açık iş ilanı, 1 milyon 14 bin 292 ile “imalat” sektöründe verildi. Toptan ve perakende ticaret sektöründe ise 351 bin 502 açık iş ilanı bulunurken, idari ve destek hizmet faaliyetlerinde 337 bin 480 ilan yer aldı.

  • Turizm bölgeleri para basıyor…

    Turizm bölgeleri para basıyor…

    Turizm bölgelerinden her gün olumsuz haberler gelirken, otellerin karlılığı düşerken, turizm esnafı iflasın eşiğindeyken; Kültür ve Turizm Bakanı yeni ‘rekorlar’ açıklamaya devam ediyor.”Turizm bölgelerinin para bastığını da belirten Bakan Ersoy “ Artık düzlüğe çıktık. Yüzümüz gülecek” diyor.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Antalya’da 26 Temmuz Cumartesi günü 104.359 yabancı ziyaretçiyle tüm zamanların en yüksek günlük giriş rekorunun kırıldığını açıkladı.

    “Antalya bir kez daha tarih yazdı” diyerek sosyal medyasından duyuran Ersoy’un paylaşımını yorumlara kapattığı dikkat çekti.

    Ersoy’un sosyal medyadan yaptığı paylaşım şöyle:

    26 Temmuz Cumartesi günü, 104.359 yabancı ziyaretçiyle Antalya’ya şimdiye kadarki en yüksek günlük giriş gerçekleşti.

    Temmuz ayı henüz bitmeden 2.3 milyona yakın ziyaretçiye ulaştık. 2025 başından bu yana 8.5 milyonu geçen yabancı misafirimizi ağırladık.

    Antalya artık sadece bir tatil cenneti değil, küresel turizm liginde şampiyonluğa oynayan bir başrol oyuncusu.

    Doğası, tarihî, kültürü, misafirperverliği ve üstün hizmet kalitesiyle dünyayı kendine hayran bırakmaya devam ediyor.

    Elbette bu rekorlar tesadüf değil; kararlı yatırımlarımızın, doğru politikalarımızın ve özel sektörümüzle yürüttüğümüz güçlü iş birliğinin bir sonucu.

    Bu gurur tablosunun mimarları başta olmak üzere; Otellerimizde misafirlerimizi güler yüzle karşılayan emekçilerimize, rehberinden şoförüne, acentecisinden tur operatörüne tüm turizm çalışanlarımıza, süreci özveriyle yöneten kamu kurumlarımıza ve sektör temsilcilerimize en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

    Birlikte başardık. Türkiye Yüzyılı, turizmin de yüzyılı olacak.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, 2025 yılı ikinci çeyrek turizm rakamlarını Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen basın toplantısında açıkladı.


    “Bu strateji, iki ana konuyu kapsıyordu. Bir tanesi artık sadece niceliğin değil, niteliğin de ön planda olduğu; yani sadece sayıların değil, konaklama dışı harcaması yüksek turist profilinin hedeflendiği bir stratejiye geçiyoruz, demiştik. İkincisi ise, ülkemizin içinde bulunduğu jeopolitik konum sebebiyle her zaman krizlere açık bir ortamda olduğumuz malumunuz. Ülke dışında, çevre komşularımızda yaşanabilecek krizlere karşı sektörümüzün bağışıklığını artıracağız, demiştik. 2018 itibarıyla yapmış olduğumuz, Turizm Geliştirme Ajansının kurulması, pazar çeşitliliğine gidilmesi, yani kaynak destinasyon ve ürün çeşitliliği gibi çalışmaların ne denli gerekli olduğu ve sonuçlarının ne kadar olumlu olduğu, şu yaşadığımız özellikle ilk 6 aylık süreçte çok daha iyi anlaşılmıştır. 2017’de ilk 6 ayda 14.674.000 ziyaretçi aldıklarını işaret eden Ersoy, “Geçen sene bu rakam 26.137.000’e çıkmıştı. Bu sene ise yüzde 1’lik bir artışla, ilk 6 ayda 26.389.000 ziyaretçi sayısına ulaştık. Ay bazında baktığımızda, nisan ayında ciddi bir artış yaşandığını görüyoruz. 4,3 milyondan 4,8 milyona. Burada takvimsel etki de vardı. Biliyorsunuz, mart ayındaki bazı rezervasyonlar ve uluslararası bayramlar nisana kaydı. ‘Nisan daha olumlu gelecek’ demiştik. Bunun olumlu sonuçlarını gördük. Mayıs ve haziran aylarında da geçen yılki rakamları yakalayarak devam ettik.” ifadelerini kullandı.

    2025 yılının ikinci çeyreğinde ziyaretçi sayılarını etkileyen faktörlerden bahseden Ersoy şu değerlendirmelerde bulundu:

    “Çok zorlu ve riskli bir 6 aydı, biliyorsunuz. Birçok küresel olumsuzluğun yaşandığı, özellikle çevremizde bir ateş çemberinin içinde gelişen pek çok olumsuzluğun olduğu bir dönemdi. Bunların rakamlar üzerindeki etkisi kaçınılmazdı. Ancak alınan önlemler sayesinde geçen yıl ile kıyaslandığında verilerin pozitif yönde olduğunu görüyoruz. İlk olumsuzluk, biliyorsunuz, İstanbul’da 23 Nisan’da meydana gelen depremdi. Bu, Paskalya dönemine denk geldi. Paskalya döneminde depremler ve savaşlar gibi küresel riskler, rezervasyonlar üzerinde ciddi etkiler yaratıyor. Çünkü bu gibi afetler tüm pazarlardan gelen rezervasyonları etkiliyor. 23 Nisan’daki İstanbul depremi ilk olumsuzluktu. Hemen ardından, 24 Nisan’da Hindistan-Pakistan çatışması gerçekleşti. Bununla birlikte küresel iklim kaymasıyla karşılaştık ki bu, birkaç yıldır artarak hissettiğimiz bir süreç. Küresel iklim kayması nedeniyle bu sene, dikkat ettiyseniz, haziranın 15’ine kadar mevsimsel ısılara ulaşamadık. Bu da aslında bir kaymanın göstergesi. Geçen sene de benzer bir durum yaşanmıştı. Eylül, ekim ve kasım aylarının mevsim normallerinin üzerinde geçeceğini umuyoruz ve rezervasyonların da o dönemlerde daha yoğun olacağını öngörüyoruz. Küresel iklim kaymasıyla ilgili olarak Bakanlığımız ve Ulaştırma Bakanlığı ile birlikte bir çalışma başlattık. Bir iki hafta içinde sektörle paylaşacağız. Bu konuda kalıcı önlemler alınmasına yönelik bir çalışma yürütüyoruz. Netleştiğinde sektörle de paylaşacağız. Son olarak, 13–24 Haziran tarihleri arasında süren İsrail-İran savaşı, 12 gün boyunca büyük bir tedirginlik yarattı. Buradaki en büyük sıkıntı, nükleer tesislerin hedef alınması ve olası bir nükleer serpinti endişesiydi. Bu durum, sadece mevcut rezervasyonları değil, ileriye dönük rezervasyon akışını da olumsuz etkiledi.”

  • Kont Dracula’nın esir tutulduğu kale turizme açıldı…

    Kont Dracula’nın esir tutulduğu kale turizme açıldı…

    Bizimkiler sanki yeni uyandı. Elimizde turizme kazandırabileceğimiz öyle malzemeler var ki bunları sergilediğimizde ziyaretçi rekorları kırabiliriz. Çünkü özellikle yabancı turistler böyle yerleri görebilmek, yeni şeyler keşfetmek istiyor.

    Tokat’da bulunan kalede bir zamanlar esir tutulan Kont Dracura’nın yaşadığı yerler şimdi turizme kazandırılıyor. Bu konuda yapılan çalışmalar bundan sonraki çalışmalara ışık tutacak.

    Ancak şu da var:

    Bu gibi tarih kokan yerlerin iyi şekilde tanıtımı şart. Yoksa sınıfta kalırız.

    Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu, Kont Dracula’nın esir alındığı Tokat Kalesi’ndeki restorasyonda yerinde inceleme yapıldı.  

    Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu, tarihte ve sinemaya ilham kaynağı olan Kont Dracula’nın bir dönem esir tutulduğu Tokat Kalesi’nde sürdürülen restorasyonun yapıldığı incelendi.

    Restorasyon uygulama çalışmaları kapsamında kaleyi ziyaret eden Başkan Yazıcıoğlu, zorlu bir yürüyüşle kalenin iç bölümlerine ulaşarak, efsanevi karakter Vlad Tepeş’in (Kont Dracula) esaret günlerini mahzenlere indi. Yazıcıoğlu’nun incelemelerinde teknik ekipler de bulunurken, kalenin tarihinin vücudunun korunarak ziyaretin açılması için çalışıldığı kaydedildi.


    Tarihi Tokat turizmine kazandırılması için büyük önem taşıdığını vurgulayan Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu, bu konuda şu görüşleri yansıtıyor:

    “Burası tarihe ve birçok olaya tanıklık etmiş. Dracula’nın izini taşıyan bu kale, sadece tarihi bir yapı değil, aynı zamanda şehrimize ciddi bir turizm fırsatı sunan bir mirastır. Yapılanlarla birlikte kale gün sürecek. Restorasyon etkinliği sonda Tokat’a katma kazandıracak. Osmanlı, Bizans ve Roma gibi birçok tarihi medeniyete ev sahipliği yapmış. Tarih, gastronomi ve kültüre meraklı gezginlerimizi Tokat’a bekliyoruz.”

    Yapının ilerleyen süreçte hem yerli hem yabancılaşmanın ilgi odağı olması bekleniyor. 

    Özetleyelim:

    Anadolu çok zengin bir bölge. Her taraf buram buram tarih kokuyor. Gezmeyi, keşfetmeyi ve tarihi yerleri solumak isteyenler de artık Anadolu’ya gelecek. Buralarda turizmin yayılması yeni yatırımları da beraber getirecek. Artık zenginliklerimizi de ortaya koymak durumundayız.

  • ZEYTİNLİKLERE KIYMAYIN

    ZEYTİNLİKLERE KIYMAYIN

    Zeytin meyve olarak Tanrı’nın, üzerine yemin ettiği kutsal bir yiyecektir.

    Tanrı gerçekten de insanoğluna zeytini bir, lütuf olarak yaratmıştır.

    Zeytin ağacı, dünyada 2000 yıl, yazı ile: İKİ BİN YIL kadar yaşayan ender bir ağaç türüdür.

    Zeytinin ve meyvesinin suyu olan yağının, insan sağlığı için bulunmaz bir gıda olduğu, konunun uzmanlarınca belirtilmektedir.

    Zeytin her türlü iklim koşullarına uyum sağlayan ender bir meyvedir.

    Zeytin ağacı, kuraklığa dayanıklıdır. Akdeniz Bölgesinin kayalık alanlarında inatla yaşar, ömürlüktür.

    Kayalıklardaki kaya tuzlarıyla beslendiği belirtilir.

    Meyvesi sofraların olmaz ise olmazlarındandır.

    Yağı ise kalbin dostu, kötü yağların da düşmanıdır.

    Sevgili okurlarım!

    Dünyanın bir kuraklığa gireceği söyleniyor. (Eğer bu doğru ise ki inşallah doğru olmasın. Dünyamız kuraklığa girmesin.)

    Zeytinlikleri olan ülkeler, bu kuraklıktan az zararla çıkacaktır deniliyor.

    Aklı başında hükümetler, böyle bir tehlikeyi görmezden gelebilirler mi?

    TBMM’sinde bir yasa görüşülmekte; adına irfanı yüksek halkımız; “Zeytinlikleri Yok Etme Yasası” diyor.

    Bu yasa TBMM’inde de kabul edilirse zeytinlikler acımadan, kesilip yerlerinde maden aranıp, madencilik yapılacak. Bir avuç zengin, daha da zengin edilecek.

    Aklı başında hiçbir Türk insanı, madencilik olmasın demez.

    Maden işletecek firmalar, maden arayacakları yerlerdeki zeytinleri gösterilen yerlere taşısınlar, kesip yok edeceklerine.

    İş bununla da bitmesin. Bu zeytinliklerden ekmek yiyen, geçimini sağlayan insanlara bir gelir kapısı sağlasınlar, kesecekleri zeytin ağaçlarının iki katı başka alanlara zeytin diksinler.

    Ülkenin zeytin kadar, madene de gereksinimi var. Bu yadsınamaz.

    Lakin maden uğruna önlemsiz, zeytin ağaçlarının kesilip odun, kömür yapılaması da kabul edilemez; ülkemizin geleceği adına.

    Madencilik ya da taş ocakçılığı da yapılsın.

    Yapılsın ama bizdeki gibi yozca olmasın.

    Medeni, modern ülkeler nasıl yapıyorsa bizde de öyle yapılsın.

    Örneğin Erzincan-İliç’de Hollandalı şirketin altın aradığı gibi olmasın. O şirket, Hollanda’da o şekilde maden arayabilir mi, maden çıkartabilir mi?

    Eğer yasa kabul edilirse, zeytinleri koruyan eski yasa hükümsüz olacak ve maden uğruna zeytinlikler yok edilecek, gelecek kuraklığı da ülkemiz, yoklukla yaşayacaktır.

    İşte o zaman, altının, kömürün ve de diğer madenlerin yenmediğini ve karın doyurmadığını öğrenecektir.

    Yasanın TBMM’nden o şekliyle geçmeyeceği ümidiyle..

    Esen kalınız.                                              Eğitimci-Yazar. Nazım PEKER

    NOT. Yazı 21 Haziran 2025’de yazılmıştı. Ne yazık ki bu yasa TBMM’inde AKP+MHP oylarıyla kabul edildi. Ülkem ve geleceği adına üzgünüm.

  • TÜRK’ÜN İKİNCİ KURTULUŞ ATEŞİ: SULTANAHMET’TEN BURSA’YA, ATATÜRK’ÜN ASKERLERİNE BİN SELAM!

    TÜRK’ÜN İKİNCİ KURTULUŞ ATEŞİ: SULTANAHMET’TEN BURSA’YA, ATATÜRK’ÜN ASKERLERİNE BİN SELAM!

    Birinci Sultanahmet: Direnişin Sesi

    Yıl 1919. İstanbul, emperyalistlerin çizmesi altındaydı. Ancak Türk milleti, vatansever damarını bir kez daha gösterdi. Bağımsızlık aşkıyla yanıp tutuşan halk, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden meydanlara aktı. Halide Edip’in haykırışıyla Sultanahmet Meydanı’ndan yükselen ses, milletin iradesini temsil etti:
    “Bu vatan bizim!”

    Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yoksul ama onurlu halk birleşti, kurtuluş savaşını başlattı. Anadolu’nun her köşesinde yakılan istiklal meşalesi, Sakarya’da, Dumlupınar’da zafer oldu; Türk bayrağı İzmir’de bir kez daha göklerde dalgalandı.
    Çünkü bu millet, esarete değil, istiklale âşıktır!

    Sadece Dıştan Değil, İçten Vurmak İsteyenlere Karşı

    Bugün düşman sadece dışarıdan değil, içeriden de saldırıyor. Tehlike, artık topla tüfekle değil; ekonomik bağımlılıkla, medya operasyonlarıyla, etnik ayrımcılıkla ve yozlaşmış siyasetle geliyor.

    Adı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olan, ancak özü Türk milletini devletsiz ve yurtsuz bırakma planı olan emperyalist senaryo hâlâ yürürlükte. Bu planın iç taşeronları ise sözde gazeteciler, siyasiler, aydınlar ve çıkar çevrelerinden oluşuyor.

    Ama unuttukları bir şey var:
    Bu millet hâlâ Mustafa Kemal’in izindedir!

    İşte bu yüzden, Birinci Vazifen: Bu Kez Hep Birlikte!

    Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabında söylediği o söz bugün daha da anlamlı:

    “Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

    Bugün bu vazife sadece bireysel bir sorumluluk değil, aynı zamanda birlikte hareket etmenin onurudur.

    Ne diyor TC,nin kurucusu ve ebedi liderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK “- Milli güç unsurları bir noktada birleşmezse muvaffakiyetten bahsedilemez.”

    Birinci vazifen:
    • İstiklal Marşı’na sahip çıkmaktır,
    • Ay yıldızlı bayrağa sahip çıkmaktır,
    • Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk milletine sahip çıkmaktır,
    • Lozan’a, Atatürk’e ve onun ilkelerine sahip çıkmaktır,
    • Birlikte hareket edip: Şehitlerimize, gazilerimize ve bize emanet edilen vatana sahip çıkmaktır.

    Bugün birlikte hareket etmek, sadece siyasal bir tavır değil; bir vatan görevidir, bir şeref meselesidir.

    Bursa Osman Gazi Meydanı: Tarihi Yeniden Yazacak Olanlar Orada Olacak!

    İşte bu yüzden 3 Ağustos Pazar günü Bursa’da, Osman Gazi Meydanı’nda buluşuyoruz!
    Bu miting, İYİ Parti tarafından organize edilmekte olup, destek veren tüm siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara, halk örgütlerine, gazetecilere, yazarlara ve özellikle cesur Türk milletine bin selam olsun!

    Bu miting bir tepki değil, yeni bir direnişin, yeni bir birlikteliğin ve ikinci bir kurtuluş mücadelesinin sembolüdür.
    Orada olmak, sadece bir meydanda bulunmak değil;
    Lozan’a, Cumhuriyet’e, bağımsızlığa ve Atatürk’ün mirasına sahip çıkmaktır.

    Görev Çağrısı: BOP Masasını Yıkmak, İç Düşmanı Tasfiye Etmek İçin Meydana!

    BOP masasını yıkmak,
    İçerideki işbirlikçi komisyoncu düşmanları tasfiye etmek için
    yarın Bursa Osman Gazi Meydanı’nda ruhunla ve bedeninle, ay yıldızlı bayrağınla orada ol!

    Bu miting, Türk milletinin iradesini, kararlılığını ve bağımsızlık sevdasını haykırma günüdür.
    Sultanahmet ruhu yeniden ayağa kalkıyor!
    İkinci Sultanahmet Mitingi’nin adresi bu kez Bursa Osman Gazi Meydanı’dır.
    Her vatansever, her Mustafa Kemalci orada olmalıdır.
    Çünkü bu mücadele sadece geçmişin değil, geleceğin de onur mücadelesidir!

    Mustafa Kemal’in Askerleri Göreve!

    Bugün gün, Mustafa Kemal’in askerlerinin omuz omuza durduğu gündür!
    Bu meydanda olmak, gençliğe bırakılan vasiyetin gereğini yerine getirmektir.
    Cumhuriyeti savunmak, milletin geleceğini korumaktır.

    Türk’ün Gücü, Milletin İradesiyle Yine Galip Gelecek!

    Bugün dışarıda NATO kılıklı işgal planları hazırlanırken, içeride milletin inancı, birliği, tarihi ve kimliği zayıflatılmak isteniyor.
    Ancak bu millet Sevr’i yırtmış, Lozan’ı imzalamış, Cumhuriyet’i kurmuş bir millettir.
    Bugün de aynı kararlılıkla karanlık oyunları bozacak güce sahiptir!

    3 Ağustos, Türk milletinin yeniden kendi gücünü hatırladığı gündür.
    3 Ağustos, bir kez daha “Bu vatan bizimdir!” diyeceğimiz gündür!

    Son Söz: Ya İstiklal, Ya… Teslimiyet Yok!

    Biz teslimiyet bilmeyiz.
    Ne manda kabul ettik, ne esaret.
    Ne şeriat özlemcilerine ne emperyalist işbirlikçilere boyun eğdik ve de eğmeyiz!
    Bizim yolumuz nettir:
    Tam bağımsızlık yolu!

    Bursa’daki miting, geçmişten aldığımız ilhamla, geleceği koruma kararlılığıdır.
    O meydanda olmak, Türklüğe, Cumhuriyete, laikliğe, bağımsızlığa ve Atatürk’e sahip çıkmaktır!

    Yarın Bursa’da Ol! Tarihin Akışını Değiştir!

    Bütün Mustafa Kemal’in askerlerine,
    Bütün vatanseverlere,
    Bütün bayrağına, Cumhuriyet’ine, şehidine, istiklaline sahip çıkanlara sesleniyoruz:

    Yarın Bursa’da ol.
    Yarın meydanda ol.
    Yarın görev başında ol!

    Çünkü Türk’ün İkinci Kurtuluş Ateşi Bursa’da yanıyor!
    Bu ateşi büyütmeye,
    Bu ülkenin çocuklarına şerefli bir gelecek bırakmaya,
    Lozan’a, Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve Türk milletine sahip çıkmaya geliyoruz!

    Yer: Bursa, Osman Gazi Meydanı
    Tarih ve Gün: 3 Ağustos, Pazar
    Saat:18.00
    Şimdiden zaferler ayı Türk milletine kutlu olsun!
    Ne Mutlu Türküm Diyene!

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Son Hutbesi: Anayasa, Laiklik ve Hukuk Devleti İlkelerine Aykırılık ve Türk Ceza Kanunu Kapsamında Suç İşlenmesi

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Son Hutbesi: Anayasa, Laiklik ve Hukuk Devleti İlkelerine Aykırılık ve Türk Ceza Kanunu Kapsamında Suç İşlenmesi

    Laiklik ve Hukuk Devleti İlkesi Bağlamında Diyanet’in Rolü

    Türkiye Cumhuriyeti, 1923’te kurulmuş bir laik hukuk devletidir. 1982 Anayasası’nın 2. maddesi Türkiye’yi “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu bağlamda laiklik ilkesi, devletin herhangi bir dini referans alarak yurttaşlara yaşam biçimi dayatmasını kesinlikle yasaklar. Bu anayasal güvence, bireyin din ve vicdan özgürlüğünü korumakla kalmaz, aynı zamanda kamusal alanı dini kurallardan arındırır.

    Ancak 2025 yılı Temmuz ayının son haftasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan hutbe, kadın kıyafeti üzerinden ahlaki baskı kurmakta, estetik operasyon ve dövme gibi kişisel tercihler hakkında cezalandırıcı bir dil kullanmakta, dini inancı olmayan ya da farklı inanç biçimlerine sahip vatandaşları hedef göstermektedir. Bu tutum, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, bireysel hak ve özgürlüklere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Atatürk’ün kurucu laiklik vizyonuna açıkça aykırıdır.

    1. Laiklik, Hukuk Devleti ve Diyanet’in Anayasal Konumu

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri arasında en çok tartışılan, ancak aynı zamanda en vazgeçilmez olanlardan biri “laiklik”tir. Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye, “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti”dir. Bu hüküm yalnızca devletin dinsel inançlardan arınmış bir örgütlenmeye sahip olmasını değil, aynı zamanda dinin devlet işleyişi üzerinde belirleyici bir rol oynamasını da açıkça yasaklar. Bu bağlamda laiklik ilkesi; sadece devletin herhangi bir dine taraf olmaması anlamına gelmez, aynı zamanda bireylerin yaşam tarzlarına dini normlar üzerinden baskı uygulanmasını engelleyen temel anayasal güvencedir.

    Laiklik, aynı zamanda bireylerin inanç ve inançsızlık özgürlüklerini eşit düzeyde korumayı amaçlayan bir sistemdir. Prof. Dr. Ergun Özbudun’un ifadesiyle:

    “Laiklik, yalnızca dinin devlet işlerinden ayrılması değil; aynı zamanda bireyin dinsel inançlara göre yaşamaya zorlanmaması, yaşam tarzı üzerinde dinsel otoritenin etkisinin dışlanmasıdır.”
    (Özbudun, 2015, Türk Anayasa Hukuku, s. 84)

    Bu çerçevede, devlet kurumlarının, özellikle doğrudan Anayasa’da tanımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, kamusal alanda bireylerin yaşam biçimlerine müdahale eder nitelikte açıklamalar yapması, anayasal düzeni zedeleyen bir durum olarak değerlendirilmelidir. 2025 yılı Temmuz ayında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan hutbe, kadınların giyim tercihlerini doğrudan hedef almış, medya içerikleri ve bireysel beden tasarrufu üzerinden de toplum üzerinde dini bir tahakküm kurma çabası sergilemiştir.

    Bu gelişme, yalnızca hukuki bir ihlal değil; aynı zamanda toplumsal yaşamda özgürlük, eşitlik ve bireylerin anayasal haklarını doğrudan etkileyen bir olaydır. Laiklik ilkesi, bir yandan devletin din karşısında tarafsız kalmasını zorunlu kılarken, diğer yandan yurttaşların dini veya seküler yaşam biçimlerine müdahale edilmemesini teminat altına alır. Dolayısıyla bu tür hutbeler, devletin anayasal kimliğini sorgulatacak düzeyde kamusal ve hukuki sonuçlar doğurabilir.

    Atatürk’ün 1930 yılında dile getirdiği şu söz, bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır:

    “Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Fakat hiç kimse, dini telkin ve etkileri siyaset ve dünya işlerine karıştırmamalıdır.”
    (Söylev ve Demeçler, Cilt II, s. 68)

    Atatürk’ün bu ifadesi, laiklik ilkesinin Türkiye’nin yalnızca yönetsel bir tercihi değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal güvenliğin güvencesi olduğuna işaret eder. Ne var ki, günümüzde Diyanet gibi anayasal kurumların bu hassas dengeyi göz ardı eden beyanlarda bulunması, laikliğin ruhuna ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine açıkça aykırıdır.

    Özellikle de, toplumsal cinsiyet eşitliğine dair kazanımların sürekli tehdit altında olduğu bir dönemde, devletin resmi bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kamusal alanda kadınları giyimleri üzerinden hedef alması; hem Anayasa’nın 10. ve 24. maddelerine hem de Türk Ceza Kanunu’nun halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu düzenleyen 216. maddesine aykırılık teşkil eder.

    1. Diyanet Hutbesinin İçeriği ve Anayasal Değerlendirme

    2025 Temmuz ayının son cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan açıklamalar; bireylerin özellikle de kadınların giyim tarzlarına doğrudan müdahale eden, özgürlükleri dinsel normlar üzerinden sınırlamaya çalışan, anayasal hak ve özgürlüklerle açıkça çatışan bir içerik taşımaktadır. Hutbede geçen bazı ifadeler dikkat çekicidir:

    “Kısa giysiler ve şeffaf kıyafetler giyilmesi, nerede ve hangi amaçla olursa olsun Allah’ın örtünme emrini ihlaldir, haramdır… Uygunsuz kıyafetlerle toplumsal alanlarda, hele hele kurumsal özelliği olan mekânlarda bulunmak, asgari ahlak kurallarına bile meydan okumaktır…”

    Bu söylem, yalnızca dini bir vaaz içeriği değil; aynı zamanda toplumsal yaşamın normatif çerçevesine müdahale eden, devletin resmi bir kurumu aracılığıyla bireylerin yaşam tarzlarını yargılayan bir ideolojik deklarasyon niteliği taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın çeşitli maddeleri bu tür müdahaleleri açıkça yasaklamaktadır.

    2.1 Anayasa Madde 24: Din ve Vicdan Özgürlüğü

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesi, hem bireysel din özgürlüğünü hem de devletin dinler karşısında tarafsız olma yükümlülüğünü düzenler. Bu maddeye göre:

    “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasal ya da kişisel çıkar sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

    Diyanet’in bu hutbesi, dini kuralları kullanarak bireylerin temel özgürlüklerine (özellikle kıyafet özgürlüğüne) müdahaleyi teşvik etmektedir. Bu durum, 24. maddenin son fıkrası ile bağdaşmamaktadır. Laiklik, yalnızca devleti din karşısında tarafsızlaştırmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin dinsel normlara göre yaşamaya zorlanmasını da önler.

    2.2 Anayasa Madde 10: Eşitlik İlkesi

    Aynı hutbede kadınlara yönelik özel vurgular yapılması; “kısa giysi giyen kadının ahlaksız, hayasız veya günahkâr” gibi ima edilen ifadeler, cinsiyet temelli bir ayrımcılığı beraberinde getirmektedir. Oysa Anayasa’nın 10. maddesi şu şekilde açıklar:

    “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

    Kadınları, erkeklerle eşit bireyler olmaktan çıkarıp “ahlaki bir tehdit” olarak yansıtan bu tür hutbeler; toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırıdır ve kadınları sistematik biçimde kamuya ait alanlardan dışlamaya yöneliktir. Bu tür ayrımcı ifadeler, yalnızca anayasal eşitliği ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda kadına yönelik şiddet ve sosyal dışlamayı da körükler.

    2.3 Anayasa Madde 17 ve 20: Kişi Dokunulmazlığı ve Özel Hayatın Gizliliği

    Anayasa’nın 17. maddesi, kişinin “maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı”nı güvence altına alırken; 20. maddesi, özel hayatın gizliliğine müdahaleyi yasaklar. Giyinme tarzı, bireyin mahremiyetine ve kişisel tercihlerine doğrudan bağlıdır. Bir kamu kurumu tarafından bu alana yapılan müdahale, anayasal sınırların aşılması anlamına gelir.

    2.4 Anayasa Madde 2: Laiklik ve Hukuk Devleti İlkesi

    Diyanet’in bu söylemleri, doğrudan laiklik ilkesine aykırıdır. Devletin bir kurumu, belirli bir dinin yorumunu topluma “tek doğru yaşam biçimi” olarak sunamaz. Anayasa Mahkemesi, 1989 tarihli bir kararında (E.1989/1, K.1989/12) laikliği şu şekilde tanımlamıştır:

    “Laiklik ilkesi; bireyin inancına göre yaşama hakkını güvence altına aldığı kadar, devletin herhangi bir dini veya mezhebi topluma dayatmamasını da gerektirir.”

    Diyanet, bu hutbede yalnızca bir dini yorumla yetinmeyip, bu yorumu topluma zorlayıcı ve ayrımcı bir söylemle sunmuştur. Bu durum, laiklik ilkesinin özüne aykırıdır ve bir kamu kurumunun anayasal suç işlemeye varan bir ihlali olarak değerlendirilmelidir.

    2.5 Devlet Tarafsızlığı ve Kamusal Alanın Dinselleştirilmesi

    Laik bir hukuk devleti, kamusal alanı bireylerin eşit biçimde katılabildiği tarafsız bir zemin olarak tasarlar. Ancak Diyanet’in bu söylemleri, kamusal alanı dinin belirli kurallarına göre tanımlamakta; bireylerin kıyafetleri üzerinden kamusal alanlardan dışlanmalarını meşrulaştırmaktadır. Bu durum yalnızca laikliğe değil, aynı zamanda sosyal devlet anlayışına da aykırıdır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hutbesi, anayasanın birçok maddesine açıkça aykırılık taşımaktadır. Laiklik, eşitlik, özel yaşam, kişi dokunulmazlığı ve din özgürlüğü gibi temel ilkeler, bu hutbe aracılığıyla ihlal edilmiştir. Devletin bir kurumu olan Diyanet, anayasa dışına çıkarak bireylere yaşam tarzı dayatmakta ve bireysel hakları sınırlamaktadır. Bu nedenle, bu tür hutbeler yalnızca dini değil, anayasal bir sorundur ve doğrudan hukuki müeyyidelerle karşılanmalıdır.

    1. Türk Ceza Kanunu Açısından Değerlendirme

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan 25 Temmuz 2025 tarihli hutbe, yalnızca anayasal normlara değil, aynı zamanda ceza hukukunun temel hükümlerine de aykırı beyanlar içermektedir. Özellikle bireylerin yaşam biçimleri üzerinden ayrımcılığa uğraması, kamusal alanda baskıya maruz bırakılması ve toplumsal bir kesimin açıkça hedef gösterilmesi, Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “ayrımcılık” ve “nefret söylemi” suçlarıyla doğrudan ilişkilidir.

    3.1 TCK Madde 216 – Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama

    Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi uyarınca:

    “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak kin ve düşmanlığa açıkça tahrik edilmesi, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

    Diyanet’in hutbesinde yer alan ifadeler, kadınların kılık kıyafetleri üzerinden “ahlaksız”, “edepsiz”, “Allah’ın emrine karşı gelen” gibi yaftalamalarla aşağılanmasına neden olmakta; dolayısıyla belirli bir yaşam tarzına sahip bireylerin toplum içinde düşmanlaştırılmasını teşvik etmektedir. Hutbede geçen;

    “Kısa giysiler ve şeffaf kıyafetler giyenler Allah’ın örtünme emrine karşı gelmektedir… Bu anlayış çağdaşlık değil, ilkelliktir…”
    gibi ifadeler, doğrudan halkın bir kesimini küçük düşürmekte ve toplumsal nefretin hedefi haline getirmektedir.

    Bu tarz söylemler, özellikle muhafazakâr toplum kesimlerinin yaşadığı bölgelerde, kadınların kamusal alanda fiziksel ve psikolojik şiddete uğramasına da zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla bu hutbe, yalnızca “eleştiri” kapsamında değil; ceza hukuku kapsamında incelenmesi gereken potansiyel bir suç teşkil etmektedir.

    Anayasa Mahkemesi de bu konuda emsal niteliğinde kararlar vermiştir. 2014 tarihli bir kararında Mahkeme, devlet görevlilerinin söylemlerinde halkın bir kesimini aşağılayan ifadeler kullanmasının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini vurgulamıştır (AYM, E.2014/36, K.2014/111).

    3.2 TCK Madde 122 – Ayrımcılık Suçu

    TCK’nın 122. maddesine göre:

    “Bir kimseye karşı… dini inancı, mezhebi, cinsiyeti veya yaşam tarzı nedeniyle farklı muamelede bulunmak, kişiye kamu hizmetinden yararlanma veya ekonomik faaliyetlerde bulunma hakkını engellemek suç teşkil eder.”

    Diyanet’in kadınlara yönelik giyim tarzı üzerinden yaptığı ayrımcı beyanlar, doğrudan bu madde kapsamında değerlendirilmelidir. Söz konusu hutbe, kamu hizmeti yürüten kadınların (örneğin devlet memurlarının, öğretmenlerin, avukatların) giyim tarzları nedeniyle mesleki itibarsızlaştırmaya uğrayabilecekleri bir toplumsal atmosferin yaratılmasına katkıda bulunmaktadır. Aynı şekilde; kadınların başı açık veya dar kıyafetle bir camiye, kuruma ya da kamuya açık mekâna girmesi, artık toplumsal baskının hedefi hâline gelebilir.

    Devletin resmi bir kurumu olan Diyanet, kamu kaynaklarıyla fonlanan hutbeleri aracılığıyla belirli bir inanç sistemini ve ahlak anlayışını topluma empoze etmekte ve farklı düşünen bireylerin yaşam haklarını tehdit eden bir söylem üretmektedir. Bu, ceza hukuku bakımından “ayrımcılık” suçunun oluştuğunun tartışmaya açılması gerektiğini göstermektedir.

    3.3 Ceza Sorumluluğu ve Kamu Görevlisi Olma Niteliği

    Diyanet İşleri Başkanı ve hutbeleri hazırlayan diğer yetkililer, Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu Görevlileri” bölümünde tanımlanan sorumluluklar çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu kişiler görevlerini ifa ederken hukuki sınırları ihlal ettiklerinde, kişisel sorumluluk taşımakta ve ceza hukuku kapsamında yargılanabilmektedir.

    Ceza hukuku bakımından kamu görevlisinin işlediği suç, yalnızca görev ihmali olarak değil, aynı zamanda “görevi kötüye kullanma” (TCK Madde 257) kapsamında da değerlendirilebilir. Diyanet görevlilerinin hutbeleriyle halkı kutuplaştırmaları, görev tanımlarının dışına çıkarak kamusal huzuru bozacak nitelikte dini propaganda yapmaları da bu kapsamda değerlendirilmeye elverişlidir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan hutbe, TCK 216 ve 122. maddeleri çerçevesinde ceza hukuku açısından ciddi ihlaller barındırmaktadır. Kadınların giyim tercihleri üzerinden toplumsal kin ve nefretin körüklenmesi, bireylerin yaşam tarzı nedeniyle ayrımcılığa uğraması ve bu ayrımcılığın kamu görevlileri eliyle işlenmesi, hem anayasal hakların hem de cezai sorumluluğun kapsamına girmektedir.

    Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında resen soruşturma başlatılması mümkündür ve gereklidir. Aynı zamanda bireysel vatandaşların savcılıklara suç duyurusunda bulunma hakkı da anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile güvence altına alınmıştır.

    1. Atatürk’ün Laiklik Anlayışı ve Tarihsel Perspektif

    Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik anlayışı, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret değildir; aynı zamanda bireyin vicdan hürriyeti, kadın-erkek eşitliği ve çağdaş bir toplum inşasının temelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılırken laiklik, halkın inançlarının devlet aygıtları eliyle baskı aracına dönüşmemesi için sistematik biçimde kurumlaştırılmıştır.

    4.1 Laikliğin Tanımı ve Türkiye’deki Kurumsallaşması

    Laiklik, en basit tanımıyla devletin herhangi bir dini referans almaksızın hukuk kurallarını belirlemesi ve uygulaması demektir. Ancak Atatürk için laiklik bundan çok daha öte bir anlam taşımaktadır. 1930’lu yıllarda yaptığı bir konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır:

    “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Fakat hiç kimse dini devlet işlerine ve siyasete alet etmemelidir.”
    (Mustafa Kemal Atatürk, 1925, Kastamonu Şapka Nutku)

    Bu söylem, dinin bireysel alanla sınırlı kalması gerektiğini, devletin karar mekanizmalarının rasyonaliteye ve hukuk kurallarına dayalı olması gerektiğini açıkça ortaya koyar.

    Laiklik, 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na açıkça yazılarak anayasal norm hâline getirilmiştir. Bu tarihten itibaren devlet kurumlarının dini telkin veya yönlendirme yapması yasaklanmıştır. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın günümüzdeki işlevi, bu anayasal ilkenin tersine, dini kuralların yaşam tarzına dönüştürülmesini destekler bir çerçeveye evrilmiştir.

    4.2 Atatürk’ün Kadın Hakları Konusunda Tutumu ve Giyim Özgürlüğü

    Atatürk’ün kadınlara bakış açısı, sadece siyasi haklarla sınırlı değildir; sosyal hayatta eşit temsil ve özgürlük esasına dayanır. 1925 yılında Kastamonu’da yaptığı ünlü konuşmasında şöyle demiştir:

    “Bizim toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdur. Kadınlarını geri bırakan bir millet, geri kalmaya mahkûmdur.”

    Atatürk döneminde kadınlar, medeni haklarını kazanmış, üniversiteye gitmeye başlamış, memuriyet ve meslek yaşamında yer almışlardır. Hiçbir devlet kurumu tarafından, kadınların giyim kuşamı hakkında dini normlar üzerinden sınırlayıcı bir kamuoyu oluşturulmamıştır. Hatta Atatürk, “çağdaş kıyafet” adı altında kadınların özgürce giyinebileceği bir sosyal zemin inşa etmeye çalışmıştır.

    Bugün Diyanet’in “kısa giysi”, “şeffaf kıyafet”, “giyinik çıplak” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanması; Atatürk’ün kadınlara verdiği değeri ve özgürlük alanını doğrudan hiçe saymak anlamına gelir.

    4.3 Diyanet’in Atatürk Dönemindeki Rolü ve Bugünkü Sapma

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 1924 yılında Atatürk tarafından kurulmuştur. Ancak bu kurumun kuruluş amacı, dini hizmetlerin düzenlenmesi ve dini taassubun önlenmesidir. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte medreseler kapatılmış, din eğitiminde merkeziyetçi bir laik denetim kurulmuştur.

    Diyanet’in kuruluş felsefesi, herhangi bir mezhebi, yorumu ya da ahlaki görüşü topluma dayatmak değil; aksine tüm yurttaşların inanç özgürlüğü temelinde yaşamasını sağlamaktır. 2025 hutbesi gibi metinler ise Diyanet’i bu kurucu felsefenin dışına çıkarmakta; dinî emir ve ahlaki dogmalar üzerinden topluma yön verme girişimine dönüşmektedir.

    Bu durum, yalnızca anayasal düzeni değil, Atatürk devrimlerini de doğrudan hedef alan bir dönüşümün göstergesidir.

    Atatürk’ün laiklik anlayışı, bireyin yaşam tarzına herhangi bir dinî yorumun müdahale etmesini kesin biçimde reddeder. Kadınların giyimi gibi öznel alanlara yönelik devlet müdahalesi, yalnızca çağdaş devlet ilkesine değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine de aykırıdır. Diyanet’in bu bağlamdaki söylemleri, Atatürk ilkeleriyle taban tabana zıttır ve anayasal bir sapma işareti olarak değerlendirilmelidir.

    1. Sosyolojik Açıdan Diyanet’in Hutbesinin Toplumsal Etkileri

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 25 Temmuz 2025 tarihli hutbesi, yalnızca anayasal düzeni ve ceza hukukunu ilgilendiren bir mesele olmakla kalmayıp; aynı zamanda ciddi sosyolojik sonuçlar doğurma potansiyeline sahip bir içerik barındırmaktadır. Kadınların giyim biçimlerini “haram”, “günah”, “şeytanın oyunu” gibi ağır dini ve ahlaki etiketlemelere tabi tutmak; toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte, kadına yönelik şiddeti dolaylı biçimde meşrulaştırmakta ve bireysel yaşam tarzlarına karşı bir sosyal baskı mekanizması oluşturmaktadır.

    5.1 Kadınlara Yönelik Toplumsal Baskının Artışı

    Toplumsal cinsiyet rollerinin dinî yorumlarla daha da sertleştirilmesi, kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü ve özgürlüklerini sınırlandıran bir ortam yaratmaktadır. Diyanet’in hutbesinde geçen “uzuvları belli edecek elbiseler giyenler ‘giyinik çıplaklardır’” ifadesi, doğrudan kadının bedeni üzerinden ahlak tartışması yürütülmesine sebep olmakta ve kadınları hedef haline getirmektedir.

    Bu tür ifadeler yalnızca sembolik değil, pratik olarak da ciddi sonuçlar doğurmaktadır:
    • Kadınların kamusal alanlarda sözlü tacize maruz kalması,
    • Eğitim veya çalışma hayatında kıyafetleri nedeniyle ayrımcılığa uğraması,
    • Sosyal medyada linç ve ifşa kampanyalarına maruz bırakılması,
    • Hatta fiziksel saldırıların hedefi olması gibi birçok olgu bu hutbelerin yol açtığı kültürel ortamdan beslenmektedir.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi sivil toplum kuruluşlarının raporlarına göre, özellikle dini söylemle meşrulaştırılan toplumsal baskının arttığı dönemlerde kadına yönelik şiddet vakalarında da artış görülmektedir (Kadın Cinayetleri Raporu, 2024).

    5.2 Toplumsal Kutuplaşma ve İnanç Özgürlüğüne Tehdit

    Laik toplum yapısında her bireyin dini inançlarına ve vicdanına göre yaşama hakkı olduğu gibi, dini inancı olmadığı hâlde bireysel yaşam tarzını seküler değerlerle kurma hakkı da vardır. Diyanet’in hutbesi, yalnızca inançlı bireyleri değil, dini inancı bulunmayan ya da farklı yorumlara sahip bireyleri de hedef tahtasına koymaktadır. Bu durum, farklı yaşam tarzlarına sahip insanlar arasında kutuplaşmayı derinleştirmekte ve toplumsal huzuru tehdit etmektedir.

    Diyanet’in “örtünmenin yalnızca bireysel değil toplumsal bir sorumluluk olduğu” yönündeki mesajı, açıkça bireylerin birbirlerini kontrol etmesini, gözetlemesini ve denetlemesini teşvik eder niteliktedir. Bu ise yalnızca mahalle baskısının değil, kamusal alanın dini temellere göre yeniden yapılandırılmasının da önünü açar.

    Bu tarz kamusal söylemler, Habermas’ın “kamusal akıl” anlayışı ile de doğrudan çelişmektedir. Dini normlara dayalı bir kamu söylemi, rasyonel tartışma zeminini yok eder ve özgür yurttaşlar arasında ortak bir akıl tesisini engeller.

    5.3 Laiklik İlkesine Yönelik Toplumsal Erozyon

    Sosyolojik açıdan en tehlikeli gelişmelerden biri, laikliğin yalnızca devlet düzeyinde değil, toplumsal düzeyde de aşındırılmasıdır. Diyanet gibi devlet aygıtının hutbeleri aracılığıyla “din temelli yaşam tarzı dayatması” yapması, laiklik ilkesinin halk nezdinde değersizleştirilmesine yol açmaktadır.

    Bu tür hutbeler, laik bireyleri yalnızca farklı değil, aynı zamanda “ahlaksız”, “edepsiz”, “fıtratı bozulmuş” bireyler olarak etiketlemektedir. Böylece devlet destekli bir söylem aracılığıyla dini inanç, toplumsal norm haline getirilmekte; laiklik ise marjinalleştirilmektedir.

    Bu durum, anayasa tarafından korunan bir yaşam biçiminin sosyal anlamda dışlanması ve ötekileştirilmesi anlamına gelir. Bu, yalnızca hak ihlali değil; aynı zamanda kültürel bir hegemonya kurma girişimidir.

    Diyanet’in hutbesi, kadınların özgürlüklerini tehdit eden, toplumu ayrıştıran ve laiklik ilkesine karşı sosyal bir baskı rejimi oluşturan tehlikeli bir örnek teşkil etmektedir. Devletin resmi söylemi niteliği taşıyan bu hutbe, yalnızca birey haklarına değil; aynı zamanda toplumun bir arada yaşama iradesine de zarar vermektedir. Bu nedenle, hukuki sürecin yanında sosyolojik farkındalık yaratılması, sivil toplumun güçlendirilmesi ve eğitim sisteminde laik yurttaşlık bilincinin pekiştirilmesi zaruridir.

    1. Laik Hukuk Devletinde Diyanet’in Konumu ve Sınırları

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre Türkiye, “laik bir hukuk devleti”dir. Bu tanım, yalnızca devletin dinle ilişkisini değil; tüm kamu kurumlarının, kamu gücünün, bireylerin özgürlüklerini sınırlandırmadan ve dini esaslara göre değil, objektif hukuk normlarına göre işlemesini zorunlu kılar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal çerçevede taşıması gereken işlev, belirli bir dini yorumun temsilcisi olmak değil; farklı inanç ve kanaatlere eşit mesafede duran, devletin laik yapısını zedelemeyecek bir çerçevede hizmet sunmaktır. Ne var ki, son hutbe örneğinde görüldüğü üzere Diyanet bu sınırları aşmakta, anayasanın ve evrensel hukuk normlarının dışına çıkmaktadır.

    6.1 Anayasa’da Laiklik ve Diyanet

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi açıkça ifade eder:

    “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
    (1982 Anayasası, Madde 2)

    Yine 24. madde, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alırken, aynı zamanda dinin devlet eliyle dayatılmasını da açıkça yasaklar:

    “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramaz.”
    (1982 Anayasası, Madde 24, fıkra 4)

    Bu maddeler, devletin tüm kurumsal yapılarının dini değil, hukuk temelli olarak işlemesini zorunlu kılar. Dolayısıyla Diyanet’in, İslam dininin belirli bir yorumunu “devlet görüşü” gibi topluma aktarması, anayasa ile bağdaşmayan bir uygulamadır. Hele ki bu yorumla bireylerin yaşam tarzlarını etiketlemek, açıkça anayasal suç teşkil etmektedir.

    6.2 Diyanet’in Görev Tanımı ve Sınırları

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 1965 tarihli 633 sayılı Kanun’a göre faaliyet göstermektedir. Bu kanunun 1. maddesi şöyledir:

    “İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları hakkında toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

    Görüldüğü gibi Diyanet’in görevi yalnızca İslam dini hakkında “bilgilendirme” ve ibadet alanlarının idaresidir. Bu tanım içerisinde “toplumsal yaşam tarzlarını düzenlemek” veya bireylerin kıyafetini, bedensel bütünlüğünü, özel yaşamını şekillendirmek gibi bir yetki yoktur. Diyanet’in ahlak polisi gibi hareket etmesi, bu görev tanımının açık ihlalidir.

    Kaldı ki, İslam dini içerisinde de farklı yorumlar ve mezhepler bulunmaktadır. Diyanet’in tek bir yorum üzerinden “doğru giyim”, “günahkar davranış” gibi hükümlerde bulunması, bu farklılıkları da yok saymak anlamına gelir ve çoğulculuğu tehdit eder.

    6.3 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM Kararları

    Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi, din ve vicdan özgürlüğünü şu şekilde koruma altına alır:

    “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve dinini ya da inancını, ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yoluyla, tek başına veya topluca, açıkça veya özel olarak açıklama özgürlüğünü de kapsar.”

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), birçok kararında devletin din alanında tarafsız kalması gerektiğini vurgulamıştır. Örneğin:
    • Lautsi v. İtalya (2011): Mahkeme, kamusal alanlarda dini sembollerin devlet tarafından dayatılmasının tarafsızlık ilkesine aykırı olduğunu belirtmiştir.
    • Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye (2007): AİHM, Türkiye’deki zorunlu din derslerini eleştirerek, devletin dini çoğulculuğa saygı göstermesi gerektiğine hükmetmiştir.

    Bu kararlar ışığında değerlendirildiğinde, Diyanet’in kamu eliyle yürüttüğü hutbeler yoluyla bireylerin kıyafet, estetik ameliyat, dövme gibi özel alanlarına müdahalesi; yalnızca Türkiye Anayasası’na değil, Avrupa İnsan Hakları hukukuna da aykırıdır.

    6.4 Türk Ceza Kanunu Açısından Değerlendirme

    Diyanet hutbesinde yer alan ifadeler, aynı zamanda Türk Ceza Kanunu’nun çeşitli maddeleri uyarınca cezai sorumluluk doğurabilir:
    • TCK 216/1 (Halkı kin ve düşmanlığa tahrik):
    “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak kin ve düşmanlığa tahrik edilmesi hâlinde, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması durumunda iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.”

    Kadınların belirli giyim tarzları üzerinden “fıtrat bozanlar”, “şeytanın oyuncağı” gibi ifadelerle hedef gösterilmesi; cinsiyet temelinde nefret söylemi oluşturmakta ve bu madde kapsamında cezai değerlendirme gerektirmektedir.
    • TCK 122 (Ayrımcılık yasağı):
    Giyim kuşam, inanç veya yaşam tarzı nedeniyle bireylere karşı ayrımcı ve dışlayıcı beyanlar kamu otoriteleri eliyle yapıldığında, bu da suç teşkil eder.

    Dolayısıyla, Diyanet hutbesi yalnızca etik değil, aynı zamanda hukuki ve cezai sorumluluk doğuracak niteliktedir.

    Diyanet’in mevcut hutbe ve açıklamaları, hem anayasal laiklik ilkesine hem de evrensel insan haklarına açıkça aykırıdır. Kurumun kendi görev tanımı dışına çıkması, toplumda kutuplaşma, baskı ve anayasal düzene karşı güvensizlik yaratmaktadır. Bu nedenle yargı kurumlarının, Diyanet’in faaliyetlerini ivedilikle denetlemesi ve gerektiğinde kamu davası açması; yurttaşların da anayasal haklarını korumak adına suç duyurusunda bulunmaları hayati önemdedir.

    1. Demokratik Tepki ve Hukuki Mücadele Yolları: Yurttaşların ve Kurumların Sorumluluğu

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasa, Türk Ceza Kanunu ve evrensel insan hakları ilkelerine aykırı şekilde toplumsal yaşamı şekillendirme girişimi karşısında yalnızca hukuki değil, demokratik tepkiler de zorunlu hale gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olduğu kadar aynı zamanda demokratik bir toplumdur; bireylerin anayasal düzene, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkması yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir görevdir.

    7.1 Vatandaşların Suç Duyurusunda Bulunma Hakkı

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 74. maddesi, vatandaşlara dilekçe hakkı tanımaktadır:

    “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de oturan yabancılar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.”

    Bu kapsamda yurttaşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın söz konusu hutbesi nedeniyle:
    • Cumhuriyet Başsavcılıklarına TCK 216 (halkı kin ve düşmanlığa tahrik),
    • TCK 122 (ayrımcılık),
    • Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırılık ve görevini kötüye kullanma gerekçeleriyle suç duyurusunda bulunabilir.

    Ayrıca, ilgili hutbenin kamu hizmeti veren devlet görevlileri tarafından halka sunulmuş olması nedeniyle TCK 257 (görevi kötüye kullanma) kapsamında da değerlendirme yapılması mümkündür.

    7.2 Siyasi Partiler ve STK’ların Sorumluluğu

    Laikliği savunmak, yalnızca devletin anayasal görevi değil, aynı zamanda tüm siyasi partilerin, baroların, sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının ortak sorumluluğudur. Bu bağlamda:
    • TBMM’de grubu bulunan siyasi partiler, Diyanet’in laiklik dışına çıkan uygulamalarını TBMM gündemine taşımalı, araştırma önergeleri vermelidir.
    • Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay, Diyanet’in anayasal sınırlar dışındaki faaliyetlerini denetlemekle yükümlüdür. Bu yönde başvuru ve denetim talebi oluşturulabilir.
    • Barolar ve hukuk dernekleri, ilgili hutbeye karşı halkı bilgilendirici açıklamalar yapmalı, hukuki destek sağlamalıdır.
    • Kadın örgütleri ve insan hakları dernekleri, bu tür hutbelerin kadın haklarını ve beden dokunulmazlığını ihlal eden yönlerini ifşa etmeli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru hazırlıkları yapmalıdır.

    1. Demokratik Tepki ve Hukuki Mücadele Yolları: Yurttaşların ve Kurumların Sorumluluğu

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasa, Türk Ceza Kanunu ve evrensel insan hakları ilkelerine aykırı şekilde toplumsal yaşamı şekillendirme girişimi karşısında yalnızca hukuki değil, demokratik tepkiler de zorunlu hale gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olduğu kadar aynı zamanda demokratik bir toplumdur; bireylerin anayasal düzene, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkması yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir görevdir.

    7.1 Vatandaşların Suç Duyurusunda Bulunma Hakkı

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 74. maddesi, vatandaşlara dilekçe hakkı tanımaktadır:

    “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de oturan yabancılar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.”

    Bu kapsamda yurttaşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın söz konusu hutbesi nedeniyle:
    • Cumhuriyet Başsavcılıklarına TCK 216 (halkı kin ve düşmanlığa tahrik),
    • TCK 122 (ayrımcılık),
    • Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırılık ve görevini kötüye kullanma gerekçeleriyle suç duyurusunda bulunabilir.

    Ayrıca, ilgili hutbenin kamu hizmeti veren devlet görevlileri tarafından halka sunulmuş olması nedeniyle TCK 257 (görevi kötüye kullanma) kapsamında da değerlendirme yapılması mümkündür.

    7.2 Siyasi Partiler ve STK’ların Sorumluluğu

    Laikliği savunmak, yalnızca devletin anayasal görevi değil, aynı zamanda tüm siyasi partilerin, baroların, sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının ortak sorumluluğudur. Bu bağlamda:
    • TBMM’de grubu bulunan siyasi partiler, Diyanet’in laiklik dışına çıkan uygulamalarını TBMM gündemine taşımalı, araştırma önergeleri vermelidir.
    • Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay, Diyanet’in anayasal sınırlar dışındaki faaliyetlerini denetlemekle yükümlüdür. Bu yönde başvuru ve denetim talebi oluşturulabilir.
    • Barolar ve hukuk dernekleri, ilgili hutbeye karşı halkı bilgilendirici açıklamalar yapmalı, hukuki destek sağlamalıdır.
    • Kadın örgütleri ve insan hakları dernekleri, bu tür hutbelerin kadın haklarını ve beden dokunulmazlığını ihlal eden yönlerini ifşa etmeli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru hazırlıkları yapmalıdır.

    Bu süreçte, halkın anayasal düzene sahip çıkması ve demokratik tepki mekanizmalarını harekete geçirmesi esastır.

    7.3 Eğitim ve Medya Yoluyla Laiklik Bilincinin Güçlendirilmesi

    Diyanet’in toplumda giderek artan dini dayatmalarına karşı verilecek tepki yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kültürel ve eğitsel düzlemde de olmalıdır. Bu doğrultuda:
    • Milli Eğitim Bakanlığı, laik yurttaşlık eğitimi kapsamında anayasa, insan hakları ve laiklik ilkelerini daha görünür hale getirmelidir.
    • Üniversiteler ve akademi, Diyanet’in toplumsal etkileri üzerine disiplinler arası çalışmalar yapmalı, kamuoyunu bilimsel verilerle aydınlatmalıdır.
    • Bağımsız medya, bu tür hutbelerin kamuoyundaki yankılarını nesnel şekilde ele almalı ve halkın doğru bilgilendirilmesini sağlamalıdır.
    • Dijital medya okuryazarlığı teşvik edilmeli, genç kuşaklara anayasal haklarını koruma bilinci verilmelidir.

    Bu çabalarla birlikte laikliğe yönelik toplumsal hassasiyetin güçlendirilmesi ve anayasal düzenin korunması sağlanabilir.

    Diyanet’in laiklik ilkesine aykırı faaliyetleri, yalnızca bir kurum sorunu değil, doğrudan rejim ve anayasa sorunudur. Bu bağlamda bireylerin, siyasi kurumların, sivil toplumun ve yargının ortaklaşa hareket ederek anayasal düzeni savunmaları elzemdir. Çünkü demokratik bir toplumda haklar, yalnızca anayasalarda yazılı olmakla değil; aynı zamanda toplumun onları sahiplenmesiyle korunur.

    1. Sonuç ve Öneriler

    Türkiye Cumhuriyeti, laik, demokratik ve hukuk devleti olarak; bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüdür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son hutbesinde kadınların giyim tarzı, estetik ameliyatlar ve dövme gibi hususları “haram” ve “günah” olarak nitelendirmesi, anayasal laiklik ilkesine ve birey haklarına doğrudan aykırıdır. Bu durum, devletin tarafsızlık ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmayan, kamu hizmeti vermesi gereken bir kurumun görev sınırlarını aşan müdahaleci bir yaklaşım sergilemesi anlamına gelmektedir.

    8.1 Anayasal ve Hukuki İhlallerin Netliği

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2., 10., 24. ve 174. maddeleri ile Türk Ceza Kanunu’nun 122. ve 216. maddeleri açıkça bu tür uygulamalara karşı koruma sağlamaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi, dini inanç özgürlüğünü koruyarak devlet kurumlarının dini dayatmasını engeller. Dolayısıyla, Diyanet’in mevcut uygulamaları, hukuki açıdan ciddi ve somut bir ihlal teşkil etmektedir.

    8.2 Toplumsal ve Demokratik Sonuçlar

    Bu tür müdahaleler toplumsal barışı zedelemekte, kadın hakları ve bireysel özgürlükler açısından geriye gidişe neden olmaktadır. Kadınların kendi bedenleri ve kıyafetleri üzerinde özgürce karar verme hakları, temel insan haklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Devlet kurumlarının bu haklara müdahalesi, sadece bireysel değil toplumsal anlamda da ciddi sorunlar yaratır.

    8.3 Öneriler
    • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev ve sınırları anayasal çerçevede netleştirilmeli; laiklik ilkesi doğrultusunda faaliyetleri sıkı şekilde denetlenmelidir.
    • Yargı organları, vatandaşların yapacağı suç duyurularını ivedilikle değerlendirmeli, ilgili sorumlular hakkında hukuki süreç başlatmalıdır.
    • Siyasi partiler, laiklik ilkesinin korunması için ortak tutum sergileyerek, Meclis çatısı altında somut adımlar atmalıdır.
    • Sivil toplum kuruluşları ve kadın örgütleri, hukuki mücadele yanında toplumsal farkındalık yaratacak kampanyalar düzenlemelidir.
    • Eğitim sisteminde laiklik, insan hakları ve kadın hakları konusunda müfredat güçlendirilmelidir.

    8.4 Son Söz: Atatürk İlke ve Devrimlerinin Korunması

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, laiklik ilkesini “Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkması” için vazgeçilmez olarak görmüştür. Atatürk’ün sözleriyle:

    “Laiklik; Cumhuriyet’in teminatıdır.”

    Bu teminatın korunması, yalnızca devlet kurumlarının değil, her bir vatandaşın da görevidir. Diyanet’in hukuk dışı uygulamalarına karşı toplumsal ve hukuki refleks geliştirmek, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmanın en temel yoludur.

    Kaynaklar
    1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982.
    2. Türk Ceza Kanunu, 5237 Sayılı Kanun, 2004.
    3. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1950.
    4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları, Lautsi v. İtalya (2011), Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye (2007).
    5. Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk, 1927.
    6. Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu, 633 Sayılı Kanun, 1965.

  • Geç Kalan Sermaye: Eric Hobsbawm’ın Sermaye Çağı Kuramı Çerçevesinde Türkiye’de Kapitalist Gelişmenin Tarihsel ve Kurumsal Analizi

    Geç Kalan Sermaye: Eric Hobsbawm’ın Sermaye Çağı Kuramı Çerçevesinde Türkiye’de Kapitalist Gelişmenin Tarihsel ve Kurumsal Analizi

    Eric Hobsbawm’ın The Age of Capital 1848–1875 adlı çalışması, kapitalizmin uluslararası hâle geldiği dönemi, sanayileşme, kentleşme, liberalizm, demokrasi ve milliyetçilik olgularının yükselişini detaylı biçimde ele alır. Bu dönemi “Büyük Patlama”, “Kazananlar ve Kaybedenler”, endüstri, kent ve işçi sınıfının yükselişi gibi temalar çerçevesinde açıklar[^1]. Türkiye özelinde, yani Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde bu analizler nasıl okunabilir?

    Uluslararası Ekonomiye Entegrasyon ve Yabancı Sermaye

    Hobsbawm’a göre 19. yüzyılın ikinci yarısı, küresel sermaye akışlarının etkisiyle entegre bir dünya ekonomisinin kurulmaya başlandığı bir dönemdir. Avrupa merkezli kapitalist sistem, pek çok ülkeyi “kaybeden” veya “yararlanan” konumlara sürüklemiştir[^2]. Osmanlı İmparatorluğu bu süreçte kapitülasyonlar ve yabancı sermaye ekseninde dış borçlarla örülmüş bir ekonomik yapıya sahipti. Yerli sermayenin gelişememesi, Hobsbawm’ın “kaybedenler” kategorisine Türkiye’yi dahil eder; zira dünya sistemi içinde aktif sermaye üreticisi olamamıştır.

    Sanayileşme, Kentleşme ve Sınıf Yapısı

    Hobsbawm, endüstri kentlerinin doğuşu, işçi sınıfının şekillenmesi ve kentleşmenin kapitalist toplum üzerindeki etkisini vurgular[^3]. Osmanlı’da 19. yüzyılın geç dönemlerine kadar sınırlı sanayileşme ve kentleşme söz konusudur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletçilik politikalarıyla yerli sermaye sınıfı oluşturma çabaları ortaya çıkmışsa da, bu dönem hâlâ Hobsbawm’ın öngördüğü sanayi kaynaklı modernleşme hızına erişememiştir.

    Devlet Müdahalesi ve Kapitalist Kurumsallaşma

    Hobsbawm, 1870 sonrası dönemde devlet müdahalesi, kartelleşme ve büyük şirketlerin yükselişini tarif eder; serbest piyasa anlayışından devletle bütünleşmiş modele geçişi anlatır[^4]. Türkiye’de 1920‑30 döneminde KİT’ler, İş Bankası gibi kurumlarla yürütülen devletçilik politikaları, Hobsbawm’ın tanıdığı “kartelleşme ve devlet kapitalizmi” eğilimine benzer bir yapı arz eder. Ancak Türkiye örneğinde bu yapı daha siyasal ve kurumsal devlet gücüyle iç içe geçmiştir.

    Dış Şoklar, Küreselleşme Baskısı ve Politik Tepkiler

    Hobsbawm, dünya ekonomisindeki krizler, rekabet baskısı ve dış şoklarla şekillenen sermaye dinamiklerine dikkat çeker; özellikle 1873 Büyük Bunalımı sonrası yaşanan korumacılık ve devlet müdahale eğilimleri vurgulanır[^5]. Türkiye’de 1929 sonrası millî iktisat politikaları, dış ticaret rejimleri ve ithalat kontrolleri bu eğilimin benzerini yansıtır. Ancak dünya sistemiyle entegrasyonda Türkiye, hâlâ “kaybedenler” kategorisindeki pozisyonunu sürdürmüş görünmektedir.

    Hobsbawm’ın kapitalizmin uluslararası dönemi tanımlamasını Türkiye özelinde uygulamak, bazı güçlü paralellikleri açığa çıkarırken, Türkiye’nin özgün tarihsel ve kurumsal yapısı nedeniyle sapmalar da içerir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yerli sermaye sınıfının zayıflığı, yabancı sermaye bağımlılığı, sınırlı sanayileşme ve yaygın devlet müdahalesi gibi etmenler, Hobsbawm’ın “kazananlar” kategorisinden ziyade “kaybedenler” arasında yer almayı işaret eder. Bununla birlikte, Türkiye’de devlet kapitalizmi anlayışı, Hobsbawm’ın 19. yüzyılın son dönemi öngörüsüyle bazı örtüşmeler barındırmaktadır. Daha ileri çalışmalarda, Hobsbawm’ın ampirik veriler üzerinden kurduğu dönem tanımını, Türkiye’deki nicel veriyle desteklenmiş analizlerle vahimleştirmek; özel sektör‑devlet ilişkileri, sermaye birikimi ve sınıf yapısını detaylı biçimde incelemek faydalı olacaktır.

    Türkiye’de Sermaye Birikimi ve Sınıf Oluşumu Sorunu

    Hobsbawm, 1848–1875 döneminde Avrupa’da sanayileşmenin ve kapitalizmin gelişiminin temel taşı olarak sermaye birikimini öne çıkarır. Bu süreç, yalnızca üretim araçlarının teknik gelişimiyle değil, aynı zamanda sınıf yapılarının yeniden biçimlenmesiyle gerçekleşmiştir. Burjuvazinin yükselişi ve işçi sınıfının genişlemesi bu dönüşümün temel dinamiklerindendir[^1].

    Osmanlı İmparatorluğu’nda ise bu dönemde belirgin bir sermaye birikim süreci yaşanmamıştır. Tarımsal üretimin ağırlıklı olması, sanayileşmenin sınırlı kalması ve mali bağımlılığın artması, yerli burjuvazinin gelişimini sekteye uğratmıştır. Gayrimüslim sermaye sınıfı ticarî hayatta önemli yer tutarken, Müslüman unsurlar genellikle üretim ilişkilerinde pasif kalmıştır[^2].

    Cumhuriyet dönemine geçişte, özellikle 1920’lerden itibaren, yerli bir burjuvazi oluşturulması için devlet müdahaleleri artmıştır. Türkiye İş Bankası’nın kurulması (1924), sanayi planlamaları (1930’lar) ve devlet teşebbüsleri bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak bu müdahaleler, kendi içlerinde sınıfsal bir kapitalist yapı inşa etmekten çok, merkeziyetçi kalkınma hedeflerine yönelmişti. Hobsbawm’ın betimlediği gibi sınıf çatışmasının biçimlendirdiği bir kapitalizm yerine, devlet denetiminde ve yukarıdan inşa edilen bir ekonomik sistem ön plana çıkmıştır[^3].

    Bu bağlamda Türkiye’nin Hobsbawm’ın “klasik kapitalist dönüşüm” şablonuna tam anlamıyla oturmadığı, daha çok geç dönem kapitalizminin bir alt modeli olarak değerlendirilebileceği söylenebilir. Yani Türkiye, kapitalizmin ‘ilk patlama’ evresine katılamamış, daha sonra ithal etmeye çalıştığı bu modele devlet eliyle entegre olmaya çalışmıştır.

    Milliyetçilik, Merkezileşme ve Modernleşme Süreçleri

    Hobsbawm’ın Sermaye Çağı eseri, aynı zamanda milliyetçilik ideolojisinin güç kazandığı bir dönemi anlatır. 1848 devrimleriyle başlayan milliyetçi kalkışmalar, birçok Avrupa ülkesinde ulusal kimliğin ve merkezî devlet yapısının inşasında itici güç olmuştur. Ulus-devletleşme süreci, sermaye birikimiyle birlikte ilerlemiş ve kapitalist yapının kurumsallaşmasını desteklemiştir[^6].

    Osmanlı’da ise bu süreç hem gecikmeli hem de çelişkili biçimde yaşanmıştır. Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanı (1856) gibi reformlar, merkezî otoritenin güçlendirilmesi ve Batı tipi devletleşme için önemli adımlar olmuştur; ancak aynı zamanda gayrimüslim tebaa ile Müslüman tebaa arasındaki sosyal dengesizlikleri derinleştirmiştir. Bu durum, Hobsbawm’ın analiz ettiği sınıfsal konsolidasyonun Türkiye bağlamında etnik ve mezhepsel ayrışmalarla şekillendiğini gösterir[^7].

    Cumhuriyet döneminde bu sorunlara ulus-devlet temelli bir çözüm arayışı öne çıkmıştır. “Türk ulusu” kimliği etrafında homojen bir yapı kurulmaya çalışılmış, bu da ekonomik milliyetçilikle birleşmiştir. Hobsbawm’ın incelediği şekilde kapitalist modernleşmenin milliyetçilikle kol kola ilerlediği göz önüne alındığında, Türkiye’nin bu yönüyle geç de olsa benzer bir rotaya girdiği söylenebilir. Ancak burada da kurucu sınıfın eksikliği ve devletin ana aktör olması nedeniyle süreç daha tepeden inme olmuştur.

    Türkiye’nin Sermaye Çağı ile Gecikmeli Buluşması: 1980 Sonrası Dönem

    Hobsbawm’ın tanımladığı Sermaye Çağı, Batı Avrupa merkezli ve erken kapitalistleşmiş toplumları kapsar. Ancak bu modele sonradan eklemlenen ülkeler için farklı evreler ve formasyonlar söz konusudur. Türkiye’de 1980 sonrası dönemde yaşanan yapısal dönüşüm, neoliberal politikaların uygulanması ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, Hobsbawm’ın analiz ettiği dönemden yaklaşık bir yüzyıl sonra benzer bir sermaye yayılımına işaret eder[^8].

    24 Ocak Kararları ve ardından gelen IMF–Dünya Bankası güdümlü reformlar, Türkiye ekonomisinin dışa açılmasını sağlamış, özelleştirmelerle birlikte devletin ekonomi içindeki rolü yeniden tanımlanmıştır. Bu süreç, Hobsbawm’ın tanımladığı geç kapitalistleşme evresine daha yakın bir yapıyı beraberinde getirmiştir. Ancak burada da sermaye birikimi önceki eksiklikler nedeniyle dış kaynak bağımlı kalmış ve Türkiye sermaye birikimi açısından hâlâ “geç kalmış” bir konumda kalmıştır. Bu durum, hem sermayenin uluslararası dolaşımı hem de yerli sermayenin güçlenmesi açısından önemli bir zorluk yaratmıştır.

    Özetle, Hobsbawm’ın sermaye çağı analizleri Türkiye için tarihsel bir rehber işlevi görmekle birlikte, Türkiye’nin özgün tarihsel koşulları ve kurumsal yapıları nedeniyle doğrudan uygulanan bir şablon olmaktan uzaktır. Türkiye’de kapitalist gelişme, daha çok dışa bağımlı, devlet müdahalesiyle şekillenen, sınıf yapıları ve sermaye birikim süreçleri bakımından “geç kalmış” bir model olarak ortaya çıkmıştır.

    Dipnotlar

    [^1]: Eric Hobsbawm, The Age of Capital: 1848–1875, Weidenfeld & Nicolson, 1975.

    [^2]: Hobsbawm, a.g.e., s. 45-67.

    [^3]: Hobsbawm, a.g.e., s. 89-102.

    [^4]: Hobsbawm, a.g.e., s. 120-135.

    [^5]: Hobsbawm, a.g.e., s. 150-165.

    [^6]: Hobsbawm, a.g.e., s. 210-230.

    [^7]: İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

    [^8]: Şevket Pamuk, Türkiye’nin 20. Yüzyıl Ekonomik Tarihi, İletişim Yayınları, 2008.

    Kaynakça:

    [^1]: Eric Hobsbawm, The Age of Capital: 1848–1875, Weidenfeld & Nicolson, 1975.

    [^2]: Eric Hobsbawm, The Age of Empire: 1875–1914, Weidenfeld & Nicolson, 1987.

    [^3]: İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

    [^4]: Şevket Pamuk, Türkiye’nin 20. Yüzyıl Ekonomik Tarihi, İletişim Yayınları, 2008.

    [^5]: Şevket Pamuk, A Monetary History of the Ottoman Empire, Cambridge University Press, 2000.

    [^6]: Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey, Routledge, 1993.

    [^7]: Çağlar Keyder, State and Class in Turkey: A Study in Capitalist Development, Verso, 1987.

    [^8]: Niyazi Berkes, The Development of Secularism in Turkey, McGill-Queen’s University Press, 1964.

    [^9]: Halil İnalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge University Press, 1994.

    [^10]: Donald Quataert, The Ottoman Empire, 1700–1922, Cambridge University Press, 2000.

    [^11]: Metin Heper, The State Tradition in Turkey, Brill, 1985.

    [^12]: Robert Owen Freedman, The Middle East from the Cold War to 9/11, Westview Press, 2004.

  • Erzurum Kongresi’nde Alınan Kararlar Neden Önemlidir?

    Erzurum Kongresi’nde Alınan Kararlar Neden Önemlidir?

    Mustafa Kemal Paşa’nın ilk kez asker değil, bir sivil olarak bulunduğu yer olan Erzurum Kongresi, çok önemlidir. Kurtuluş mücadelesinde  sınırlardan  söz edilen  Erzurum Kongresi, 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihlerinde  düzenlenmiştir. Çoğu Doğu illerinden olmak üzere toplam 62 delegenin katıldığı ve yaklaşık iki hafta boyunca süren Kongre, Sanasaryan Koleji binasında toplanmıştır. 18 Ocak 1919  tarihinde düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda İtilaf Devletleri, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan devleti kurma amaçlarını belirtmişler ve bu yönde karar almışlardır. Yaşanan bu gelişmelerin  sonucunda bölgede bulunan Ermeni çeteler harekete geçerek, Türk köylerine saldırılar düzenlemişler ve bölge halkını katletmeye başlamışlardır.

    Bölgedeki Ermeni faaliyetlerinin sonucunda, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; yaşanan  Ermeni saldırılarını engellemek amacıyla Erzurum’da bir kongre toplanmasına karar vermiştir. Doğu Anadolu Bölgesi’nin güvenliği için bazı kararlar alınması amacıyla toplanan Kongre’ye; Karadeniz’de yaşanan Rum saldırıları ile uğraşan Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de delegelerini yollayarak katılmıştır.

    Erzurum’da düzenlenen Kongre’ye katılmak için Amasya’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetinden İstanbul’a geri dönme çağrıları almış fakat bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine kendisine gönderilen bir telgrafla müfettişlik görevinden alındığı belirtilmiş; Mustafa Kemal de karşılık olarak askerlik görevinden istifa ettiğini İstanbul hükümetine bildirmiştir.

    Mustafa Kemal’in, asker değil sivil bir kişilik olarak katıldığı Erzurum Kongresi 23 Temmuz sabahı toplanmış, farklı vilayetlerden toplam 62 delege hazır bulunmuştur. Kongre’de Mustafa Kemal oy çokluğu sağlanarak başkanlığa seçilmiştir. Milli Mücadelenin örgütlenmesinin temellerinden olan Erzurum Kongresi’nde  alınan kararlar  aşağıdadır.

    • İlk  defa milli sınırlardan söz edilmiş; vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı Kongre’de kabul edilmiştir.
    • Kurtuluş yolu olarak görülen manda ve himayenin kabul edilmeyeceği vurgulanmıştır.
    • Her türlü işgale karşı milletin kendini savunacağı belirtilmiştir. Azınlıklara, sosyal dengemizi ve siyasi yapımızı bozacak ayrıcalıklar verilemez ilkesi kabul edilmiştir.İstanbul  Hükümetinin ülkenin bütünlüğü ve milletin bağımsızlığını sağlayamaması  durumunda geçici bir hükümet kurulacaktır. Kuvay-ı Milliye’yi etkin, milli iradeyi hakim kılmak esastır ilkesi kabul edilmiştir. Kapalı halde bulunan Meclis-i Mebusan’ın  açılması talep edilmiştir. Milli iradenin saltanat ve hilafeti de kurtaracağının altı çizilmiştir.
    • Başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı Temsil Heyeti oluşturulmuştur.

    Erzurum Kongresi’nde “vatan bir bütündür, parçalanamaz” ilkesiyle ilk kez milli sınırlardan  söz edilmiştir. Bunun yanında bazı kesimler tarafından bir kurtuluş reçetesi olarak görülen “manda” ve “himayecilik” kesin bir dille reddedilmiş; ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirileceği ilan edilmiştir. Bu özellikleri açısından Erzurum Kongresi; işgallere karşı yapılan direnişin en önemli aşamalarından biri olarak   tarihe geçmiştir.

  • Turizm gelirinde artış var…

    Turizm gelirinde artış var…

    Turizm gelirimiz artıyor. Bunda alternatif turizmin payı olduğunu düşünüyoruz. Alternatif turizmi (Sağlık) iyi para getiriyor. Alternatif turizm geliştikçe gelir daha da fazlalaşacak. Öyle görünüyor.

    Turizm geliri Nisan, Mayıs ve Haziran aylarından oluşan ikinci çeyrekte, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 8,4 artarak 16 milyar 284 milyon 322 bin dolar oldu.

    Uluslararası ulaşım harcamaları yüzde 13,8, yeme harcamaları yüzde 13,7 ve tur hizmetleri harcamaları yüzde 12,5 arttı.

    Ziyaretçiler, seyahatlerini kişisel veya paket tur ile organize ediyor. Bu turlar daha ucuz ve verimli oluyor.

    Turizm gideri, geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 41,1 artarak 2 milyar 759 milyon 918 bin dolar oldu.

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2025 yılı ikinci çeyrek Turizm İstatistikleri’ni açıkladı. Buna göre turizm geliri Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında oluşan ikinci çeyrekte bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 8,4 artarak 16 milyar 284 milyon 322 bin dolar oldu. Ziyaretçilerden elde edilen turizm geliri 16 milyar 95 milyon 247 bin dolar, transfer yolculardan elde edilen turizm geliri ise 189 milyon 75 bin dolar oldu. Turizmin gelirinin yüzde 16,5’ini yaşadığıi ziyaret eden ziyaretçi yurt dışında ikametli olanlardan oluşuyordu.

    Ziyaretçiler, seyahatlerini kişisel veya paket tur ile organize etmektedirler. Bu çeyrekte yönetim tarafından yapılan harcamaların 11 milyar 100 milyon 829 bin dolarını kişisel harcamaları, 4 milyar 994 milyon 418 bin dolarını ise paket tur harcamaları oluşturdu.

    Ziyaretçi sayısı 2025 yılı ikinci bölümde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 2 artarak 16 milyon 412 bin 168 kişi oldu. Ziyaretçilerin yüzde 16,3’ünü 2 milyon 678 bin 105 kişi ile yurt dışında ikamet edenlerden oluştu.

    Ancak çeyrekte geceleme yapan, sezonun harcaması ortalama 110 dolar oldu. Yurt dışında ikamet edenin ortalama harcaması ise 73 oldu.

    Bu çeyrekte yönetimden elde edilen turizm geliri içindeki paket tur harcamalarının payı yüzde 31, yeme içme harcamalarının payı yüzde 19,4, uluslararası ulaşım harcamalarının payı ise yüzde 12,8 oldu. Bir önceki yılın aynı kurallarına göre uluslararası ulaşım harcamaları yüzde 13,8, yeme harcamaları yüzde 13,7 ve tur hizmetleri harcamaları yüzde 12,5 arttı.

    İkinci sırada 16,8 ile “akraba ve arkadaş ziyareti”, üçüncü sırada ise 5,6 ile “alışveriş” yer aldı. Yurt dışında ikametli olanların ise yüzde 60,7’si ile en çok “akraba ve arkadaş ziyareti” amacıyla geldi.

    Turizm gideri, geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 41,1 artarak 2 milyar 759 milyon 918 bin dolar oldu. Bunun 1 milyar 850 milyon 866 bin dolarını kişisel, 909 milyon 52 bin dolarını ise paket tur harcamaları oluşturdu.

    Bu çeyrekte yurt dışını ziyaret etmeyen vatandaş sayısı bir önceki sezon aynı çeyreğine göre yüzde 0,5 azalarak 2 milyon 947 bin 929 kişi oldu. Bunların kişi başı harcaması ortalaması 936 dolar olarak gerçekleşti.

  • Tek Adam Rejiminin Sonu mu? Türkiye’de Siyasal Yozlaşma, Toplumsal Dönüşüm ve Milli İradeye Doğru Yeni Bir Yönelim

    Tek Adam Rejiminin Sonu mu? Türkiye’de Siyasal Yozlaşma, Toplumsal Dönüşüm ve Milli İradeye Doğru Yeni Bir Yönelim

    Türkiye, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde siyasal, ekonomik ve sosyal açılardan derin bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu dönüşümün temel aktörlerinden biri olan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar, özellikle 2017 Anayasa değişikliğiyle birlikte “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen bir yönetim modeline geçiş yapmıştır. Bu sistem, yürütme yetkisinin tek elde toplanmasını sağlamış; siyasal çoğulculuk, kuvvetler ayrılığı ve denge-denetim mekanizmaları büyük ölçüde işlevsiz hale getirilmiştir (Esen & Gümüşçü, 2020). Ancak bu sistemin toplumsal tabanda ve ekonomi politikaları düzeyinde ciddi sorunlar üretmesi, iktidarın meşruiyetinin ve sürdürülebilirliğinin sorgulanmasına yol açmıştır.

    1: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana birçok siyasal ve toplumsal dönüşüme sahne olmuştur. 1923’ten bu yana askeri darbeler, çok partili rejime geçiş, neoliberal politikaların etkisi ve 2000’li yıllarda İslamcı muhafazakâr bir partinin iktidarı gibi birçok evre yaşamıştır. Özellikle 2002 yılında ABD ve Batının desteklediği Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) tek başına iktidara gelişi, Türkiye’nin siyasal sisteminde radikal değişimlerin önünü açmıştır. Bu sürecin kırılma noktası ise 2017’deki anayasa referandumu ile kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olmuştur. Bu sistem, fiili olarak başkanlık rejimiyle yönetilen Türkiye’yi, demokratik normlar açısından farklı bir eksene oturtmuştur (Esen & Gümüşçü, 2020).

    Cumhurbaşkanlığı sistemi, başta hızlı karar alma ve etkin yönetim vaatleriyle savunulmuştur. Ancak geçen zaman zarfında sistemin, iktidarın RTE’ye tabi bir şekilde merkezileşmesi, yargı bağımsızlığının zayıflaması, yasamanın işlevsizleşmesi ve medya ile sivil toplumun baskı altına alınması gibi antidemokratik sonuçlar doğurduğu gözlemlenmiştir (Freedom House, 2024). Aynı zamanda bu rejim, kamusal alanda karşılıklı denge ve denetleme mekanizmalarını işlevsizleştirerek, karar alıcıların keyfî yönetim pratiğine zemin hazırlamıştır. Bu yapının ortaya çıkardığı krizler yalnızca siyasal alanda değil; ekonomik çöküş, sosyal huzursuzluk ve kurumsal yozlaşma olarak da kendini göstermiştir.

    2: Siyasal Rejimde Dönüşüm:Parlamenter Sistemden Tek Adam Yönetimine

    2.1. Güçler Ayrılığı İlkesinden Sapma ve Kurumsal Erozyon

    Türkiye’nin 2017 yılında gerçekleştirdiği anayasa değişikliği, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi kurumsallaştırarak siyasal rejimin temel yapısını dönüştürmüştür. Ancak bu geçiş, klasik başkanlık sistemlerinin çoğunda var olan kuvvetler ayrılığı, denge-denetim ve temsil mekanizmalarıyla uyumlu olmamıştır. Yürütme gücünün tek bir kişide, yani Cumhurbaşkanı’nda toplanması; yasamanın denetim yetkisini zayıflatmış, yargının ise bağımsızlığına doğrudan müdahale edilmesine neden olmuştur (Esen & Gümüşçü, 2020). Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarının atamalarında Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin genişletilmesi, kuvvetler ayrılığı ilkesini fiilen ortadan kaldırmıştır.

    Kurumsal bağımsızlığın zayıflatılması sadece yargı ile sınırlı kalmamış; Merkez Bankası, TÜİK, RTÜK, YÖK gibi kilit kamu kurumları da doğrudan yürütme organının güdümüne girmiştir. Özellikle Merkez Bankası başkanlarının siyasi baskılarla görevden alınması, kurumun para politikalarında bağımsız hareket etme kapasitesini ortadan kaldırmış, bu da doğrudan ekonomik krizlerin tetiklenmesine yol açmıştır (Öniş, 2023). TÜİK’in enflasyon verilerinde şeffaflıktan uzaklaşması ise kamuoyunun devlete olan güvenini ciddi şekilde sarsmıştır.

    Parlamenter sistemde var olan kolektif sorumluluk ve karşılıklı denetim mekanizmaları, başkanlık sistemiyle birlikte ortadan kalkarken, devletin karar alma süreçleri birkaç danışman ve bürokratın kontrolüne geçmiştir. Bu durum, hem karar alma kalitesini düşürmüş hem de siyasal kararların keyfî, teknik temelden yoksun ve toplumdan kopuk hale gelmesine neden olmuştur. Türkiye’nin “tek adam rejimi”ne geçişi, yalnızca siyasal temsil sorunları yaratmamış, aynı zamanda kurumsal kapasiteyi de zayıflatarak devlet yönetiminde derin bir işlevsizlik üretmiştir (Aydın-Düzgit & Keyman, 2021).

    2.2. Seçim Sistemindeki Bozulmalar ve Meşruiyet Krizi

    Yeni sistemde uygulanan seçim ve temsile dair düzenlemeler, iktidarın lehine olacak biçimde şekillendirilmiştir. Seçim barajının yüksekliği (önce %10, sonra %7) ve seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesi, muhalefetin Meclis’te temsilini zayıflatmıştır. Ayrıca ittifak sistemleri, seçmenlerin doğrudan tercihlerini yansıtmayan sonuçlar üretmiş; bu da demokrasinin temel ilkelerinden biri olan adil temsil ilkesine aykırılık teşkil etmiştir (Somer, 2022). Oyların sandıkta eşit değere sahip olmaması, halkın seçimlere olan inancını da zayıflatmıştır.

    Bu çarpıklıkların bir sonucu olarak, halkın oy verdiği temsilciler ile siyasi karar alma süreçleri arasındaki mesafe açılmış; “temsili demokrasi” yerini bir tür “kararname demokrasisine” bırakmıştır. 2018-2024 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan binlerce kararname, Meclis’in yasa yapma ve denetleme işlevlerini büyük ölçüde geçersiz kılmıştır (TBMM, 2024). Bu da yasamanın yürütmeye tabi hale geldiği bir tür otoriterleşmeyi beraberinde getirmiştir.

    Sistemin RTE ye tabi olarak merkezileşmesi ve yürütmenin sınırlarının belirsizleşmesi, toplumda iktidarın meşruiyetine dair tartışmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Seçimlerdeki eşitsizlikler, medya üzerindeki baskılar ve seçim güvenliğine dair iddialar, seçmenin sisteme olan güvenini azaltmıştır. Bu güven erozyonu, toplumsal kutuplaşmayı artırarak yönetilebilirlik krizini daha da derinleştirmiştir (Özbudun, 2022).

    2.3. Tek Adam Rejiminin Yapısal Sınırları

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, özünde bir kriz yönetim sistemi olarak kurgulanmış; olağanüstü dönemlerde hızlı karar alma avantajı sunması gerekçesiyle güya meşrulaştırılmıştır. Ancak kriz anlarında hızlı karar almak bir avantaj gibi görünse de, kurumsal denetimden yoksun kararların uzun vadeli etkileri, genellikle zarar verici olmuştur. Örneğin pandemi döneminde alınan ekonomik ve sağlık politikaları, toplumun geniş kesimlerini dışlamış; kararların yalnızca Saray çevresinde alınması, kamu hizmetlerinin etkinliğini azaltmıştır (Bozkurt, 2021).

    Ayrıca “tek adam” yönetimi, liderin kişisel karizmasına ve otoritesine bağlı olarak varlığını sürdürebilir hale geldiği için rejimin istikrarı, kurumlardan ziyade kişisel performansa bağlanmıştır. Bu, rejimi kırılgan ve geçici hale getirirken; liderin zayıflaması durumunda sistemin tamamen çökeceği yönündeki kaygıları da artırmıştır. Bu bağlamda, Erdoğan’ın bireysel liderliği üzerinden sürdürülen sistemin uzun ömürlü olması mümkün gözükmemektedir (Yavuz, 2018).

    Söz konusu sistemin sürdürülebilir olmaması, halkta alternatif yönetim arayışlarının güçlenmesine ve muhalefet aktörlerinin “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerilerini öne çıkarmasına neden olmuştur. Giderek artan siyasal farkındalık ve değişim talebi, Türkiye’de toplumsal ve siyasal bir dönüşümün zeminini güçlendirmektedir.

    3: Ekonomik Kriz ve Sosyal Tepkiler, Enflasyon, Yoksulluk ve Geleceksizlik

    3.1. Enflasyonist Baskı ve Alım Gücündeki Çöküş

    Türkiye’de 2021 sonrasında yükselen enflasyon, Cumhuriyet tarihinin en sert ekonomik dalgalanmalarından birine yol açmıştır. Resmî verilere göre yıllık TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) 2022’de %85’e, 2024’te ise %70’in üzerine çıkmıştır. Ancak bağımsız araştırma kuruluşu ENAG’ın hesaplamaları, gerçek enflasyonun bu oranların çok daha üzerinde olduğunu göstermektedir (ENAG, 2024). Temel gıda ürünlerinde aylık fiyat artışları, vatandaşların yaşam kalitesini ciddi oranda düşürmüştür. Asgari ücretin her zam döneminden birkaç ay sonra erimesi, geniş toplum kesimlerinde alım gücünün yok olmasına neden olmuştur.

    Merkez Bankası’nın para politikasında bağımsız hareket edememesi, faiz oranlarının siyasi tercihlere göre belirlenmesi ve sürekli değişen ekonomik yönetim kadroları; piyasalarda öngörülebilirliği ortadan kaldırmıştır. Bu durum, döviz kurlarında ani yükselişlere, yatırımcı güveninin sarsılmasına ve uzun vadeli yatırım kararlarının ötelenmesine neden olmuştur (Öniş, 2023). Vatandaş düzeyinde ise tasarruf yapma imkânı kalmamış, geniş halk kesimleri kredi kartı ve bireysel borçla yaşamaya başlamıştır. 2025 itibariyle bireysel kredi ve kredi kartı borçları 2.5 trilyon TL’yi aşmış durumdadır (BDDK, 2025).

    Bu ekonomik krizin toplum üzerindeki etkisi sadece sayısal verilerle sınırlı kalmamaktadır. Sokak röportajlarında, sosyal medyada ve bağımsız medya kuruluşlarında paylaşılan günlük hayat gözlemleri, halkın iktidara karşı ciddi bir memnuniyetsizlik geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Halkın özellikle “çocuklarının geleceğinden endişe duyma”, “temel ihtiyaçlarını karşılayamama”, “geçinememe” gibi duygusal tepkileri, mevcut ekonomik sistemin sorgulanmasına neden olmaktadır (Bozkurt, 2023). Artık yalnızca muhalif kesimler değil, iktidar tabanında yer alan seçmenler de ekonomik politikalardan tatmin olmadıklarını açıkça dile getirmektedir.

    3.2. Gelir Dağılımındaki Bozulma ve Orta Sınıfın Çöküşü

    Son on yılda Türkiye’de gelir dağılımı hızla bozulmuş ve Gini katsayısı tarihî zirvelere ulaşmıştır. TÜİK 2024 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre, nüfusun en zengin %20’lik kesimi toplam gelirin %49’unu alırken, en yoksul %20’lik kesim sadece %5’e ulaşabilmektedir. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun derinleştiğini ve Türkiye’deki sosyal sınıf yapısının ciddi şekilde sarsıldığını göstermektedir (TÜİK, 2024). Özellikle sabit gelirli kamu çalışanları, emekliler ve küçük esnaf bu süreçte önemli kayıplar yaşamıştır.

    Orta sınıf olarak tanımlanan, hem üretici hem de tüketici rolü üstlenen toplumsal tabaka, ekonomik politikalar nedeniyle sistem dışına itilmiştir. Konut, ulaşım, sağlık ve eğitim gibi temel alanlarda fiyatların fahiş seviyelere ulaşması, orta sınıfın bu hizmetlere erişimini zorlaştırmıştır. Özellikle konut fiyatlarındaki artış nedeniyle birçok çalışan artık kiralık ev dahi bulamamakta, gençler evlilik ve bağımsız yaşam kararlarını ertelemektedir. Bu durum sadece ekonomik değil; aynı zamanda toplumsal yapıda da çözülmelere yol açmaktadır (TMMOB, 2024).

    Gelir eşitsizliğinin artması, “sosyal adalet” ilkesine olan inancı zayıflatmış; devletin “adil dağıtıcı” rolünü yitirmesi, toplumda hem devlete hem de mevcut rejime yönelik eleştirileri artırmıştır. Vergi sistemindeki adaletsizlik, servet sahiplerinin vergi muafiyetleri ile korunması, yoksul kesimin ise dolaylı vergilerle ezilmesi, sistemin ideolojik olarak da sorgulanmasına neden olmuştur (Karakılıç, 2022). Bu koşullarda iktidarın ekonomi yönetimi, hem teknik hem de etik anlamda güvenilirliğini yitirmiştir.

    3.3. Genç İşsizliği, Beyin Göçü ve Gelecek Kaygısı

    Türkiye’de genç işsizliği uzun süredir kronik bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. TÜİK’in 2025 verilerine göre, 15–24 yaş arası gençlerde işsizlik oranı %32’nin üzerindedir. Daha dikkat çekici olan ise bu yaş grubundaki üniversite mezunlarında işsizlik oranının %40’a yaklaşmasıdır (TÜİK, 2025). Üniversite mezunu gençler, diplomalarının ekonomik değerini yitirdiğini düşünmekte; istihdamda liyakatten çok torpilin belirleyici olduğu algısı yaygınlaşmaktadır.

    Bu sorunların sonucu olarak gençler arasında yaygın bir “gelecek kaygısı” oluşmuştur. Eğitimli gençlerin önemli bir kısmı yurtdışına gitme eğilimindedir. Almanya, Kanada, Hollanda gibi ülkeler, son yıllarda Türkiye’den gelen nitelikli işgücü göçünde rekor artışlar kaydetmiştir (OECD, 2024). Beyin göçü, yalnızca bireylerin tercihi değil, aynı zamanda ülkenin entelektüel kapasitesinin ve inovasyon potansiyelinin azalmasına neden olan yapısal bir soruna dönüşmüştür.

    Gelecek umudu olmayan gençlik, siyasal ve sosyal sistemlerle bağ kurmakta zorlanmaktadır. Bu durum, mevcut rejimin sürdürülebilirliğini tehdit eden önemli bir faktördür. Genç seçmenlerin büyük çoğunluğu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşıdır ve özgürlükçü, katılımcı bir demokratik yapıyı savunmaktadır (KONDA, 2024). Bu nedenle ekonomik kriz yalnızca bir ekonomik sorun değil; rejimin meşruiyetini etkileyen çok boyutlu bir krizdir.

    4: Toplumsal Dönüşüm: Y Kuşağından Z Kuşağına Değişen Politik Bilinç

    4.1. Yeni Kuşakların Siyasal Tutumu ve Değer Değişimi

    Türkiye’de 1980 sonrası doğan kuşaklar, siyasal olarak daha sorgulayıcı, kimlik temelli siyasete daha mesafeli ve hak temelli düşünmeye daha yatkın bireyler olarak şekillenmiştir. Y kuşağı (1980–1995 arası doğanlar) ekonomik istikrarsızlık, otoriterleşme ve özgürlük kısıtlamalarıyla büyürken, Z kuşağı (1996 sonrası doğanlar) ise dijital çağın içine doğmuş, otoriteye karşı mesafeli, ifade özgürlüğünü merkezine alan bir siyasal bilinç geliştirmiştir (KONDA, 2024). Bu kuşaklar arasında yapılan anketlerde, dini referanslı siyaset, sahte milliyetçi popülizm ve RTE ye endeksli bir merkeziyetçilik gibi geleneksel siyasal kalıplara destek oranı gözle görülür biçimde düşüktür.

    Z kuşağının siyasal talepleri arasında öne çıkan başlıklar; özgürlük, liyakat, çevre, cinsiyet eşitliği ve sosyal adalet gibi evrensel değerlere yöneliktir. Bu kuşak, toplumsal olaylara anlık tepki verme konusunda önceki kuşaklardan daha aktif ve örgütlüdür. Örneğin, Gezi Parkı protestolarından Boğaziçi direnişine kadar birçok toplumsal hareket, gençlerin siyasal farkındalık düzeyinin yükseldiğini göstermiştir. Bu gençler, iktidarın baskıcı söylemine karşı “yaşam tarzı müdahalesi” olarak algıladıkları her duruma karşı refleksif tepkiler verebilmektedir (Yörük, 2023).

    Yeni kuşakların siyasal tavırlarında aidiyet yerine bireysellik ve evrensel hak temelli düşünme biçimi ön plandadır. Bu, iktidarın geçmişte kullandığı “ümmet”, “millet”, “yerli ve milli” gibi kavramlarla gençler arasında bir bağ kurmakta zorlanmasına neden olmaktadır. Bu durum aynı zamanda, iktidarın seçimlerde genç seçmen desteğini neden kaybettiğini de açıklamaktadır. 2023 seçimlerinde ilk defa oy kullanan gençlerin büyük çoğunluğu, iktidar blokunun dışındaki alternatiflere yönelmiştir (Metropoll, 2024).

    4.2. Dijitalleşme, Sosyal Medya ve Siyasal Farkındalık

    Yeni kuşakların siyasal tutumlarını şekillendiren en önemli faktörlerden biri dijital medya ve sosyal platformlardır. Twitter (X), Instagram, TikTok, YouTube ve Ekşi Sözlük gibi mecralar, geleneksel medyanın tek sesli yapısına alternatif olarak bireylerin kendi gündemini yaratmalarına olanak tanımaktadır. Gençler haberlerini ana akım medyadan değil; bağımsız YouTube kanalları, podcastler, forumlar ve sosyal medya paylaşımlarından almaktadır (Bozkurt, 2023). Bu, resmi söylemlerle bireysel deneyimler arasındaki farkı açığa çıkararak eleştirel düşünceyi beslemektedir.

    Özellikle sokak röportajı platformları (Sade Vatandaş, Kendine Muhabir, MedyaliTV gibi) milyonlarca genç tarafından takip edilmekte ve bu içerikler, hükümet politikalarına yönelik halkın gerçek duygularını görünür kılmaktadır. Bu platformlarda dile getirilen sorunlar, enflasyon, genç işsizliği, özgürlük kısıtlamaları gibi konularda iktidar söylemleriyle taban arasında büyük bir kopukluk olduğunu göstermektedir. Gençler, bu içeriklere yalnızca izleyici değil, yorumcu ve üretici olarak da katılmakta, dolayısıyla dijital alan bir tür siyasal sosyalleşme ve aktivizm sahasına dönüşmektedir.

    Ayrıca sosyal medya algoritmaları, bireylerin homojen ve radikal gruplara yönelmesine de zemin hazırlamaktadır. Bu durum zaman zaman kutuplaşmayı derinleştirse de, aynı zamanda gençlerin alternatif siyasal fikirlerle tanışmasına, evrensel değerlere ulaşmasına ve daha global bir perspektif geliştirmesine de olanak tanımaktadır. Örneğin Filistin, iklim krizi ya da LGBTQ+ hakları gibi meseleler, Türkiye’deki gençlerin enternasyonal dayanışma biçimleri geliştirmelerine neden olmuştur (Yıldırım, 2023). Bu, mevcut iktidarın kendi tanımladığı “yerli ve milli” sınırları içinde gençleri tutamamasının temel nedenlerinden biridir.

    4.3. Katılımcı Demokrasi Talepleri ve Siyasi Temsil Sorunu

    Yeni kuşaklar sadece tepki vermekle kalmamakta, aynı zamanda siyasette aktif rol almak istemektedir. Bu durum, klasik temsili demokrasiden daha çok katılımcı demokrasi modellerine yönelimi beraberinde getirmektedir. Anketlerde gençlerin %70’inden fazlası, mevcut siyasal partilerin kendilerini temsil etmediğini düşündüğünü belirtmektedir (KONDA, 2024). Gençler, doğrudan katılım sağlayabilecekleri dijital platformlar, yerel meclisler, yurttaş inisiyatifleri gibi araçlar talep etmektedir.

    Mevcut partilerin gençlere yönelik politikaları çoğu zaman sembolik düzeyde kalmakta; gençlik kolları etkinlikleri, sosyal medya kampanyaları veya “temsil” kontenjanları, gerçek katılımın önünü açmamaktadır. Bu durum, gençlerin mevcut siyasal yapılara olan güvenini azaltmakta ve alternatif platformlar (bağımsız adaylar, sivil toplum hareketleri, öğrenci direnişleri) üzerinden yeni temsil biçimlerini aramalarına yol açmaktadır. Bu durum, siyasetin yeniden şekillenmesini zorunlu kılmaktadır (Genç & Taşpınar, 2024).

    Katılımcı demokrasiye olan talep, sadece bireysel özgürlüklerle ilgili değil; aynı zamanda sistemin meşruiyetini yeniden inşa etme arzusunun da bir göstergesidir. Yeni kuşaklar, siyasal temsilin yalnızca seçimle sınırlı kalmaması gerektiğini, karar alma süreçlerinde toplumsal denetimin ve ortak aklın esas alınmasını savunmaktadır. Bu anlayış, gelecekte Türkiye’deki siyasal yapının yalnızca iktidar değişikliğiyle değil, yönetim modeliyle birlikte dönüşeceğine dair güçlü bir sinyal sunmaktadır.

    5: Adalet Krizi ve Yargının Siyasi Araçsallaşması

    5.1. Yargının Bağımsızlık Sorunu ve Siyasal Baskılar

    Türkiye’de son on yıl içinde yargı bağımsızlığı ciddi şekilde aşınmış ve yargı, yürütmenin kontrolünde işleyen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Özellikle 2017 Anayasa değişikliği sonrasında Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı değişmiş; yürütmenin bu kurum üzerindeki doğrudan etkisi artırılmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından atanan üyeler, yargının tarafsızlığına gölge düşürmektedir. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, bu durumu defalarca eleştirmiş, Türkiye’de yargının siyasal baskı altında çalıştığını vurgulamıştır (Venice Commission, 2023).

    Yürütmenin yargı üzerindeki artan etkisi, adli kararların siyasi iktidarın politik ihtiyaçlarına göre şekillenmesine neden olmuştur. Özellikle ifade özgürlüğü, protesto hakkı ve medya faaliyetlerine dair davalarda, hukukun üstünlüğü ilkesi çoğu kez göz ardı edilmiştir. Bu durum, yalnızca bireysel hak ihlallerine değil; aynı zamanda toplumsal güvensizlik ve yargıya duyulan inancın aşınmasına da yol açmıştır. Yargının bağımsızlığı, adaletin temel taşı olmakla kalmayıp, aynı zamanda demokrasinin de olmazsa olmazıdır.

    Yargıya duyulan güvenin zayıflaması, yurttaşların hukuki süreçlere olan bağlılıklarını ve demokratik mekanizmalarla çözüm arama isteklerini azaltmaktadır. Toplumun büyük kesimi yargının adil davranmadığını düşünmekte; bu da hukuk devletinin meşruiyetini zedelemektedir. Özellikle siyasi davalarda kararların çoğu zaman hukuktan çok ideolojiye dayanması, adaleti zedelerken aynı zamanda siyasal kutuplaşmayı da artırmaktadır (Freedom House, 2024).

    5.2. Cumhurbaşkanına Hakaret Davaları: Eleştirinin Suçlaştırılması

    “Cumhurbaşkanına hakaret” suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinde yer almakta olup, son yıllarda bu maddeye dayanarak açılan davalarda ciddi bir artış gözlemlenmiştir. 2014-2024 arasında bu suçtan dolayı açılan dava sayısı yüz bini aşmış, yalnızca sosyal medya paylaşımları nedeniyle binlerce kişi hakkında soruşturma başlatılmıştır (Adalet Bakanlığı, 2024). Bu durum, düşünce ve ifade özgürlüğünün ağır şekilde sınırlandığını göstermektedir.

    Bu davalar çoğu zaman siyasi nitelik taşımakta ve iktidarın eleştiriden kaçınmak için hukuk mekanizmasını araçsallaştırdığını göstermektedir. Eleştirel gazeteciler, akademisyenler, mizahçılar hatta lise öğrencileri dahi bu suçlama kapsamında yargılanmış veya tutuklanmıştır. Bu uygulama, demokratik toplumlarda kabul edilemez olup, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından da defalarca hak ihlali olarak tespit edilmiştir (AİHM, 2023). AİHM, devlet başkanlarının eleştiriye daha fazla tahammül göstermesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.

    Bu davalar yalnızca bireyleri susturmakla kalmamakta, aynı zamanda toplumu otosansüre itmektedir. Sosyal medya platformlarında dahi insanlar düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmekte, eleştiriyi cezai tehdit nedeniyle bastırmaktadır. Böyle bir ortamda ifade özgürlüğü yalnızca teorik bir hak olmaktan öteye geçememekte; bu da demokratik katılımı doğrudan zayıflatmaktadır. Eleştirinin suç, iktidarın dokunulmaz, yurttaşın ise potansiyel suçlu olarak görüldüğü bir sistem, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz.

    5.3. Siyasal Tutuklamalar ve Hukukun Eşitlik İlkesinin Aşınması

    Yargının siyasallaşması ve ceza hukukunun baskı aracı haline gelmesi, Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri sistematik biçimde zedelemiştir. Barışçıl protestolara katılan yurttaşların, sendika liderlerinin, kadın hakları savunucularının veya çevrecilerin hukuki gerekçelere dayanmaksızın tutuklanmaları bu durumun göstergesidir. Örneğin Gezi protestolarına katıldığı iddia edilen yurttaşların yıllar sonra delilsiz biçimde yargılanmaları ve cezalandırılmaları, hukuk sisteminin geriye dönük baskı mekanizması haline geldiğini göstermektedir (Amnesty International, 2024).

    Ayrıca yakın zamanda Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ’ın tutuklanması, kamuoyunda büyük tepki toplamış ve haksız bir uygulama olarak değerlendirilmiştir. Bu tutuklama, siyasi muhalefetin sindirilmesi ve korkutulması amacına hizmet eden örneklerden biri olarak görülmektedir. Aynı şekilde Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) lideri Nurullah Ankut’un aldığı ceza nedeniyle parti başkanlığının sona ermesi, siyasi liderlere yönelik keyfi uygulamaların başka bir boyutunu ortaya koymaktadır. Bu tür uygulamalar, sadece bireylerin değil, siyasi partilerin demokratik işleyişinin de önüne engel koymaktadır.

    Bu tür keyfi tutuklamalar, Anayasa’nın 10. maddesiyle güvence altına alınan “hukuk önünde eşitlik” ilkesini zedelemektedir. Bazı kişiler, siyasi kimlikleri veya muhalif görüşleri nedeniyle daha kolay yargılanmakta ya da tutuklanmakta; iktidara yakın çevreler ise benzer hatta daha ağır suçlamalara rağmen korunmaktadır. Bu çifte standart, yargıya olan güveni temelinden sarsmakta, devletin adalet dağıtma işlevini ahlaki olarak sorgulatmaktadır.

    Hukukun üstünlüğü ilkesinin zayıflaması yalnızca bireysel hak ihlallerine değil, aynı zamanda yapısal istikrarsızlığa da neden olur. Adil yargı sürecine güven kalmadığında, toplum alternatif adalet arayışlarına yönelir; bu da toplumsal barışı tehdit eder. Türkiye’nin yeniden adil bir hukuk düzeni inşa etmesi için yargının yürütmeden bağımsız hale gelmesi, HSK gibi kurumların yeniden yapılandırılması ve temel haklara saygının anayasal güvence altına alınması gerekmektedir.

    6: İslamcılık, BOP ve Türkiye’nin Geleceği – Tartışmalı Jeopolitik Yönelimler

    6.1. AK Parti’nin İdeolojik Evrimi: Muhafazakâr Demokratlıktan Siyasal İslamcılığa

    AK Parti, 2001 yılında kurulduğunda kendisini “muhafazakâr demokrat” bir parti olarak tanımlamış, Avrupa Birliği üyeliği, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisine bağlılık gibi söylemlerle geniş bir kesimin desteğini kazanmıştır. Ancak 2011 sonrası dönemde parti söyleminde radikal bir kırılma yaşanmış, giderek daha fazla İslamcı ve otoriter temalar öne çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte “dava”, “ümmet”, “milli irade” gibi kavramlar, hem siyasal mobilizasyon aracı hem de eleştiriye kapalı bir meşruiyet kalkanı olarak kullanılmıştır (Yavuz, 2018).

    Bu dönüşüm, partinin tabanındaki seküler ve merkez sağ seçmenlerin uzaklaşmasına, din temelli bir kimlik siyasetinin kurumsallaşmasına neden olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin artırılması, eğitim sisteminde dini içerikli müfredatın yaygınlaşması, kamusal alanın dini sembollerle donatılması gibi adımlar, siyasal İslam’ın devleti şekillendiren ideolojik bir aygıta dönüştüğünü göstermektedir (Çınar, 2020). Bu bağlamda AK Parti, klasik muhafazakârlık ile İslamcı devlet anlayışı arasında bir geçiş alanında konumlanmıştır.

    Toplumun seküler kesimleriyle bu ideolojik farklılaşma, kutuplaşmayı artırmış ve rejimin toplumsal temellerini zayıflatmıştır. Siyasal İslamcı yaklaşım, hem kadın hakları, eğitim politikası hem de bireysel özgürlükler alanında geriye gidişi tetiklemiş; uluslararası insan hakları endekslerinde Türkiye’nin konumunun ciddi biçimde gerilemesine neden olmuştur (Freedom House, 2024). Bu nedenle İslamcı yönelimin, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda yapısal bir gerilemeye yol açtığı söylenebilir.

    6.2. BOP ve Türkiye’nin Tartışmalı Dış Politika Rolü

    AK Parti iktidarının dış politikasında yaşanan en dikkat çekici gelişmelerden biri, Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında oynadığı aktif roldür. Yıllardır Recep Tayyip Erdoğan’ın “BOP eş başkanıyım” ifadesi, uzun süre hem içeride hem dışarıda tartışmalara neden olmuştur. Bu çerçevede Türkiye, özellikle Arap Baharı sürecinde “model ülke” olarak öne çıkarılmak istenmiş; ancak bu strateji, kısa sürede başarısızlıkla sonuçlanmıştır (Duran, 2020). Mısır, Suriye ve Libya’da izlenen dış politika; hem sahada başarısız olmuş, hem de diplomatik izolasyona yol açmıştır.

    BOP, ABD destekli bir siyasal mühendislik projesi olarak Orta Doğu ülkelerinde sözde “rejim değişikliklerini ve liberal-demokratik normların ihraç edilmesini” öngörüyordu. Ama bölgeye kan ve ülkelerde etnik ve mezhepsel temelde parçalanma getirdi. Türkiye’nin bu projedeki rolü, başlangıçta stratejik derinlik söylemiyle sözde meşrulaştırılsa da, ilerleyen süreçte bölgesel güç dengelerini gözetmeyen, ideolojik temelli, mezhepçi ve maceracı bir dış politikaya dönüşmüştür. Bu yönelim, Türkiye’nin yalnızlaşmasına, Ortadoğu’daki birçok aktörle diplomatik kopuşlara neden olmuştur (Taşpınar, 2021).

    Bu dış politika çizgisi, iç politikada da kullanılmış; dış düşman söylemi üzerinden içerdeki muhalefet bastırılmak istenmiştir. “Milli güvenlik” ve “yerli ve milli dış politika” ifadeleri, eleştiriyi gayrimeşru ilan eden bir söylem haline gelmiştir. Ancak bu strateji artık etkisini kaybetmekte, kamuoyunda dış politikaya dair hayal kırıklığı büyümektedir. Özellikle genç seçmenler ve kentli kesim, Türkiye’nin dünya dengeleriyle ve gelişmelerle uyumlu, pragmatik ve barışçıl bir dış politikaya dönmesi gerektiğini düşünmektedir (Metropoll, 2024).

    6.3. İdeolojik Tıkanma ve Yeni Yönelim Arayışları

    İslamcılığın iç politikada toplumsal desteğini kaybetmeye başlaması ve dış politikadaki başarısızlıklar, rejimin ideolojik zeminini sarsmıştır. Artık sadece “dava”, “milletin adamı” gibi metaforlar üzerinden siyasal meşruiyet üretmek zorlaşmakta; toplumsal gerçeklik, ideolojik söylemin önüne geçmektedir. Ekonomik kriz, adalet sorunları ve gençlikteki kopuş, siyasal İslamcı anlatının kapsayıcılığını yitirdiğini göstermektedir (Somer, 2022). Bu durum, yeni bir ideolojik ve yönetsel paradigmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

    Bu bağlamda, toplumun geniş kesimleri daha pragmatik, seküler, özgürlükçü ve sosyal adalet temelli bir yönetime doğru eğilim göstermektedir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem önerileri, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, kadın hakları ve laiklik gibi ilkeler, yeniden toplumsal gündemin merkezine oturmaktadır. Bu da siyasal İslamcı hegemonyanın kırılmakta olduğunu ve yerine daha çoğulcu bir ideolojik yönelimin doğmakta olduğunu göstermektedir (Genç & Taşpınar, 2024).

    Dolayısıyla, Türkiye’de hem iç hem dış politikada yaşanan ideolojik tıkanma; sadece iktidarın değil, rejimin temel doğrultusunun da yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Toplumun talepleri, İslamcılık temelli, dışa bağımlı, otoriter bir model yerine; milli ama evrensel normlara açık, çağdaş ve demokratik bir sistemin inşasını zorunlu kılmaktadır. Bu yönelim, Türkiye’nin geleceği açısından kritik öneme sahiptir.

    7: Yeni Bir Milli İrade Arayışı: Demokratik, Katılımcı ve Çağdaş Yönetim Modeli

    7.1. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem: Alternatif mi, Zorunluluk mu?

    2017 referandumu ile yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin siyasal, ekonomik ve kurumsal krizleri artırması, muhalefet ve geniş halk kesimlerinde bu sistemin kalıcı olamayacağı yönünde kanaat oluşturmuştur. Bu çerçevede “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” tezi, son yıllarda muhalefet bloğu tarafından kapsamlı şekilde önerilmekte ve tartışılmaktadır. Söz konusu model, yürütmenin Meclis’e karşı daha hesap verebilir olduğu, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin sembolik düzeye çekildiği ve koalisyon kültürünün kurumsallaştığı bir sistem öngörmektedir (DEVA Partisi Raporu, 2023).

    Bu yönetim modeli, Türkiye’de demokratik teamüllerin yeniden inşasını, kuvvetler ayrılığı ilkesinin işler hale getirilmesini ve kurumsal şeffaflığın sağlanmasını hedeflemektedir. Ayrıca, yargının yürütmeden bağımsız hale getirilmesi, bürokraside liyakat sisteminin yeniden kurulması ve kamu kaynaklarının şeffaf yönetilmesi gibi temel reformları içermektedir. Tüm bu öneriler, toplumun adalet, özgürlük ve ekonomik refah beklentileriyle doğrudan örtüşmektedir.

    Güçlendirilmiş parlamenter sistem sadece bir teknik reform değil; aynı zamanda yeni bir siyasal kültür önerisidir. Çoğulculuğun, müzakerenin ve kapsayıcılığın esas olduğu bu model, uzun vadede siyasal kutuplaşmayı azaltacak ve Türkiye’nin demokratik potansiyelini harekete geçirecektir. Mevcut sistemin sürdürülemez olduğu artık geniş kesimler tarafından kabul görürken, bu yeni yönetişim paradigması bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.

    7.2. Katılımcı Demokrasi ve Yerelden Yönetime Geçiş

    Modern demokrasilerde yalnızca seçim dönemlerinde değil; karar alma süreçlerinin her aşamasında yurttaşın katılımı sağlanmak zorundadır. Türkiye’de özellikle RTE döneminde uzun süredir RTE tipi merkeziyetçi, tepeden inmeci bir yönetim anlayışı egemendir. Bu durum, hem yerel dinamiklerin bastırılmasına hem de kamu hizmetlerinin etkinliğinin düşmesine neden olmuştur. Katılımcı demokrasi; yurttaş meclisleri, mahalle konseyleri, yerel referandumlar ve dijital demokrasi araçları yoluyla halkın yönetime aktif dahil edilmesini öngörür (Pateman, 2012).

    Yerinden yönetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığı ve hesap verebilirliği artıracak, aynı zamanda toplumsal aidiyeti güçlendirecektir. Belediyelerin siyasi vesayetle değil; toplumsal ihtiyaçlarla hareket etmesi, yerel kalkınmayı ve sosyal adaleti de teşvik eder. Bu anlamda Türkiye’nin, katılımcı bir modelin daha kapsayıcı olacağı açıktır.

    Bu noktada sadece kurumları değil, siyasal kültürü de dönüştürmek gereklidir. Yurttaşın edilgen bir seçmen değil, aktif bir karar ortağı olması; demokratik bilincin güçlenmesini sağlar. Katılımcı demokrasi modeli, sadece Türkiye’nin yönetim krizine değil; aynı zamanda temsil, aidiyet ve güven krizine de yapısal bir çözüm sunma kapasitesine sahiptir.

    7.3. Çağdaşlık ve Milli İrade Arasında Yeni Bir Sentez

    AK Parti iktidarı döneminde “milli irade” kavramı sıklıkla dile getirilmiş, fakat bu kavram çoğunlukçuluk ile özdeşleştirilerek araçsallaştırılmıştır. Oysa gerçek anlamda milli irade, yalnızca sandığa indirgenemez; ifade özgürlüğü, hukuk devleti, toplumsal katılım ve bireysel hakların güvencede olmasıyla mümkündür. Yeni bir siyasal yapılanma, “milli” olanı çağdaşlıkla yeniden tanımlamak zorundadır. Bu, ne Batı taklitçiliği ne de içe kapanmacı bir muhafazakârlık anlamına gelir; Türkiye ye özgün ve evrensel değerlerin sentezidir (Keyder, 2019).

    Bugünün Türkiye’sinde gençlerin büyük kısmı yurtdışına gitme arzusu taşımaktadır. Bu eğilim, sadece ekonomik değil; aynı zamanda siyasal ve kültürel bir tükenmişliğin göstergesidir. Oysa gerçek bir milli irade, bu gençleri geleceğe dair umutlandıran; özgür, adil, güvenli ve üretken bir ülke vizyonu sunan bir düzene işaret etmelidir. Türkiye’nin potansiyeli bu sentezi kurabilecek kapasiteye sahiptir.

    Toplumsal irade, ancak hukuk, eğitim, medya, ekonomi ve sivil toplum alanlarında köklü reformlarla gerçek anlamda ortaya çıkabilir. Bu irade, bir “kurtarıcı lider” değil; örgütlü halk hareketi ve kurumsallaşmış demokrasi ile mümkündür. Yani geleceğin rejimi, tek bir kişiye bağlı değil; sistemsel güvenceye dayalı olmalıdır.

    Sonuç: Yeni Bir Siyasal Döneme Doğru

    Türkiye, son yirmi yılda ciddi bir siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşüm yaşamış; bu süreçte bir yandan otoriterleşmiş, diğer yandan kurumlar zayıflamış ve toplumsal güven büyük ölçüde yitirilmiştir. AK Parti iktidarının başta vadettiği “reformcu çizgi” zamanla yerini RTE tipi merkeziyetçi, otoriter ve ideolojik bir yönetime bırakmıştır. Bu dönüşümün sonucu olarak bugün Türkiye, sadece yönetim biçimi değil; aynı zamanda RTE rejiminin kendisi açısından da sorgulanan bir eşikte durmaktadır. Anayasal düzenlemeden ekonomik modele, dış politikadan toplumsal sözleşmeye kadar hemen her alanda derin bir meşruiyet ve işlevsellik krizi yaşanmaktadır.

    Burada ayrıntılı şekilde ortaya konduğu üzere, mevcut rejim halkın büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ifade özgürlüğünden adalete, sosyal refahtan gençlerin umuduna kadar birçok temel alanı ihmal etmektedir. Erdoğan liderliğindeki “tek adam rejimi”, kısa vadede iktidarını sürdürebilir gibi görünse de, uzun vadede hem iç hem dış dinamikler bu modeli sürdürülemez kılmaktadır. Sokakta yapılan vatandaş röportajları, kamuoyu yoklamaları ve bağımsız medya analizleri, iktidara yönelik toplumsal desteğin zayıfladığını açıkça göstermektedir. Bu da sistemin yalnızca politik olarak değil, toplumsal olarak da tükenmekte olduğunu kanıtlamaktadır.

    Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yeniden inşa edilmesi, yalnızca yeni aktörlerle değil; yeni kurumsal yapılar, demokratik ilkeler ve toplumsal uzlaşı çerçevesinde mümkündür. Bunun yolu, çoğulculuğu esas alan, kuvvetler ayrılığına dayalı, liyakate öncelik veren ve yurttaşın yönetime katılımını önceleyen bir sistemden geçmektedir. Ekonomik kalkınma, ancak hukuki güvenliğin sağlandığı, düşünce özgürlüğünün yaşandığı ve fırsat eşitliğinin tesis edildiği bir ortamda mümkün olacaktır. Toplumun tüm kesimlerinin kendini eşit ve güvende hissettiği bir Türkiye ancak böyle kurulabilir.

    Sonuç olarak, bugün yaşanan siyasi ve ekonomik çöküş bir son değil; dönüşüm için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Bu rejimin yerine daha demokratik, katılımcı, çağdaş ve milli temellere oturan bir yönetim anlayışının doğması, yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur. Türk milleti, geçmişin hatalarından ders çıkararak; barışçıl, adil ve özgür bir geleceği birlikte inşa etme kudretine sahiptir. Bu inşa süreci ise, kararlı bir toplumsal mücadele, vizyoner bir siyasal irade ve evrensel değerlere dayalı bir anayasal düzen ile mümkün olacaktır.

    Kaynakça
    • Akyol, M. (2021). Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Siyasi Baskılar. Ankara: TESEV Yayınları.
    • Çınar, M. (2020). Siyasal İslam’ın Kurumsallaşması ve AK Parti Rejimi. İstanbul: İletişim Yayınları.
    • DEVA Partisi. (2023). Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Raporu. Ankara.
    • Duran, B. (2020). BOP, Türkiye ve Ortadoğu Politikaları. SETA Raporları.
    • Freedom House. (2024). Freedom in the World – Turkey Country Report.
    • Genç, M. & Taşpınar, Ö. (2024). Yeni Türkiye mi, Eski Rejim mi?. İstanbul: Birikim Yayınları.
    • Keyder, Ç. (2019). Türkiye’de Modernleşme ve Demokratik Dönüşüm. İstanbul: Metis.
    • Keyman, E. F. (2021). Kurumsal Erozyon ve Devlet Krizi. Koç Üniversitesi Yayınları.
    • KONDA. (2024). Toplumsal Güven ve Kurumsal Algılar Araştırması.
    • Pateman, C. (2012). Katılımcı Demokrasi Teorisi. Çev. D. Cındık. Ankara: Dost Kitabevi.
    • RSF. (2025). World Press Freedom Index: Turkey.
    • Somer, M. (2022). Otoriterleşme ve Demokratikleşme Arasında Türkiye. İstanbul: Sabancı Üniversitesi Yayınları.
    • Taşpınar, Ö. (2021). Türkiye’nin Stratejik Körlüğü: Yeni Osmanlıcılık ve BOP. Brookings Institution.
    • Venice Commission. (2023). Turkey: Judicial Independence Report.
    • Yavuz, M. H. (2018). Erdoğan ve Yeni Türkiye. New York: Oxford University Press.

  • “İngiliz pazarı Türkiye için çok önemli…”

    “İngiliz pazarı Türkiye için çok önemli…”

    Türkiye’nin yaz sezonunu uzatma ve daha az bilinen destinasyonlarını öne çıkarma çabaları meyvesini veriyor. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı Genel Müdür Vekili Sinan Seha Türkseven göre bu süreçte seyahat acenteleri de önemli fırsatlar elde ediyor.

    İngiltere merkezli turizm haber portalı TTG’nin haberine göre, Türkseven, bu yaz sezonunda neredeyse tüm tur operatörlerinin radarında Türkiye’nin yer aldığını ifade etti. Enflasyonun yükselmesine ve bazı jeopolitik risklere rağmen İngiliz turistlerin ilgisinin azalmadığını dile getiren Türkseven, Jet2 ve TUI gibi büyük tur operatörlerinin yatırımlarıyla, SunExpress, Pegasus, AJet, Mavi Gök ve Corendon gibi Türk havayollarının yeni uçuşlarının talep artışına katkı sağladığını aktardı.

    Türkseven, pandemi öncesinde Türkiye’yi yılda yaklaşık 2,5 milyon İngiliz turistin ziyaret ettiğini, bu sayının geçen yıl 4,5 milyona yaklaştığını ve Birleşik Krallık’ın, Almanya ve Rusya’nın ardından Türkiye’nin üçüncü büyük turizm pazarı haline geldiğini kaydetti.

    Türkseven, bu yaz koltuk fazlası yaşanacağına dair öngörüleri reddetti. 2025’in ilk dokuz ayında İngiltere çıkışlı uçuş kapasitesinin yalnızca yüzde 3 oranında arttığını belirtti. Yazın henüz yeni başladığını ve Birleşik Krallık’tan gelişlerin artmaya devam ettiğini gözlemlediklerini söyleyen Türkseven son haftalarda artan talep nedeniyle birçok tur operatörünün kapasitesini artırdığını ifade etti.

    Türkseven, Türkiye’nin cazibesinin yalnızca uygun fiyatlardan kaynaklanmadığını vurguladı. Misafirperverlik, zengin mutfak, otel çeşitliliği, yüksek hizmet standartları ile sık uçuşların da tercihte büyük rol oynadığını dile getirdi.

    Antalya ve Muğla’nın klasik yaz destinasyonları olarak öne çıktığını belirten Türkseven, kültürel ziyaretler için İstanbul’un yoğun ilgi gördüğünü söyledi. İngiliz turistlerden İzmir, Aydın ve Kapadokya gibi destinasyonlara olan talebin 2023’e kıyasla çift haneli oranlarda arttığını kaydetti. Türkseven, hedeflerinden birinin Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu gibi henüz geniş kitlelerce keşfedilmemiş bölgelere olan ilgiyi artırmak olduğunu ifade etti.

    Orta Doğu’daki durumun ve Türkiye’nin Suriye’ye olan coğrafi yakınlığının ziyaretçi sayılarını olumsuz etkilemediğini belirten Türkseven, bazı pazarlardan gelen talebin, Orta Doğu’daki hava trafiğinin azalmasıyla birlikte artış gösterdiğini aktardı. Birleşik Krallık’tan gelen misafirlerin kendilerini Türkiye’de güvende hissedebileceklerini söyledi.

    Türkseven, yaz sezonunun uzatılması sayesinde sahil otellerinin artık ekim sonrasında da açık kaldığını belirtti. Böylece Türkiye’nin dört mevsim tercih edilebilir hale geldiğini dile getirdi. Bu dönüşümün, birçok otelin sezonu daha erken açmasına neden olduğunu kaydeden Türkseven özellikle Paskalya döneminde ziyaretçilere daha fazla seçenek sunulduğunu ifade etti.

    İngiliz seyahat acentelerinin önemine dikkat çeken Türkseven, acentelerin Birleşik Krallık seyahat ekosisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi ve  Türkiye’nin sunduğu ürün çeşitliliğini bilmelerinin kendileri için kritik olduğunu vurguladı.

    Türkiye’nin 81 ilinin her birinin kendine has coğrafyası, tarihi, mutfağı ve deneyimleri olduğunu belirten Türkseven, plaj tatilinden farklı bir deneyim arayanlara Konya gibi mistik şehirleri ya da Karadeniz’in yeşil doğası ile kıyı kasabalarını önerdi. İstanbul ya da Bodrum’un biraz ötesine geçmeye hazır olan İngiliz misafirlerin bu bölgelerde benzersiz bir tatil deneyimi yaşayabileceklerini söyledi.

    Türkiye’nin turizm stratejisinin temelinde kaynak pazarları ve destinasyonları çeşitlendirmek ile talebi yıl geneline yaymak olduğunu ifade eden Türkseven, bu sayede aşırı turizmin önüne geçtiklerini ve bu yaklaşımın İngiliz turistler açısından da önemli olduğunu vurguladı.

  • ZAMAN GÖSTERECEK …!!!

    ZAMAN GÖSTERECEK …!!!

    Ne yazık ki, Özgür Bey yine haklı gibi görünüyor.
    Ama hemen itiraz etmeyin, okuyun önce!
    Belki yanlıştır fikrim ama realite şuan böyle:

    Tanju Başkan,
    Ümit Hoca,
    Musavat Başkan
    ….
    çok reel ve haklı bir durum ortaya koyuyorlar.

    “PKK’yı meşrulaştıramazsınız!”

    Ben de aynı fikirdeyim — her ne kadar sesimiz çok çıkmasa da.
    Kesinlikle haklılar. Şiddetle haklılar.

    Uluslararası gözlemciler eşliğinde yapılan yargilama celseleri ile,
    İmralı canisinin; kadın ve bebek öldüren bir terörist olduğu,
    uyuşturucu ticareti yaptığı netleşmiş ve sabitlenmiştir.

    Bu şahsı neden muhatap alalım?

    Bu, son derece makul bir itiraz, geçerli bir red sebebidir.

    Fakat…
    Özgür Özel de diyor ki:
    “Biz orada olsak da, ollmasak da bu komisyon toplanacak.
    Biz yer almazsak, alınacak her karar bizim üyemiz olmadan,
    hiçbir denge gözetilmeden alınacak. Rahat alinacak, akp ye ayrılan üye sayısı ezici çoğunluk, nitelikli çoğunluk olacak.

    Ama biz oradaysak, ‘hayır’ deme şansımız olur.
    İktidarın ezberi bozulur.”

    Bu sayede biz evet demezsek, istemedigimiz kararı da alamazlar!

    Üstelik, AKP’nin de CHP’nin komisyonda yer almamasını istediği ortada.

    Rahat hareket etmek istiyorlar.
    Bayır aşağı istedikleri gibi genel kurula tasarı sunmak istiyorlar.

    Mecliste de bilindiği gibi çocuğunluklar.

    Ayrıca Özgür Özel,
    “Genel başkan olarak sorumluluğu alıyorum.
    Anayasaya dair her teşebbüste masadan kalkarız,” diyor.
    Ve ekliyor: “Nitelikli çoğunluk şartını da kabul ettiler.”
    Bak bu önemli,
    Yani CHP ve diğer partiler,
    Mhp/Akp kabullerini, hayır diye red edebiliyor.

    Evet, canımız acıyor ama reel durum bu.
    Bu yaklaşım gerçekten mantıksız mı?

    Bir önerim var:
    CHP bu komisyona vekil vermek zorunda değilse, üye yada belediye başkanı olarak
    Tanju Başkan’ı yazsınlar.
    O zaman hep birlikte izleriz:
    El mi yaman, bey mi yaman!

    Kızsak da, kırgın olsak da,
    Bu denklemi anlamak zorundayız diye düşünüyorum.

  • Türkiye’de yaşam süresi uzuyor…

    Türkiye’de yaşam süresi uzuyor…

    Türkiye’de erkeklerin de yaşam süresi uzuyor. Kadınlar ve erkekler arasında 5,2 yıllık fark oluştu.

    Kadınlarda 65 yaşta beklenen yaşam süresinin erkeklerden 3,3 yıl daha fazla olduğu görüldü.

    Doğuşta sağlıklı yaşam süresi 57,6 yıl oldu. Neredeyse Çinlilerle yarışacağız.

    TÜİK, 2022-2024 “Hayat Tabloları” istatistiklerini açıkladı. Buna göre, Türkiye’de 2021-2023 döneminde 77,3 yıl olan “doğuşta beklenen yaşam süresi” 2022-2024 döneminde 78,1 yıla yükseldi.

    Türkiye’de 2021-2023 döneminde erkeklerde 74,7 yıl olan doğuşta beklenen yaşam süresi, 2022-2024 döneminde 75,5 yıl; kadınlarda ise 80 yıl olan süre 80,7 yıl olarak hesaplandı. 

    Çalışma çağının başlangıcı olan 15 yaşındaki kişilerin ortalama kalan yaşam süresi 64,3 yıl oldu. Erkekler için bu süre 61,7 yıl, kadınlarda ise 66,9 yıl oldu.

    Türkiye’de, 30 yaşında olan bir kişinin kalan yaşam süresi ortalama 49,9 yıl oldu. Erkekler için bu süre 47,5 yıl, kadınlarda ise 52,3 yıl olarak hesaplandı. 

    Türkiye genelinde, 50 yaşında olan bir kişinin kalan yaşam süresi ise ortalama 30,9 yıl oldu. Erkekler için bu süre 28,6 yıl, kadınlarda ise 33,1 yıl olarak kaydedildi.

    Türkiye’de 2022-2024 dönemi hayat tabloları sonuçlarına göre, 65 yaşında bir kişinin kalan yaşam süresi ortalama 18 yıl olarak hesaplandı. Erkekler için bu süre 16,3 yıl olarak hesaplandı. Kadınların ise erkeklere göre ortalama 3,3 yıl daha uzun yaşayacağı öngörülerek, 65 yaştaki kadınlarda beklenen yaşam süresi 19,6 yıl oldu. 

    Eğitim düzeyi yükseldikçe beklenen yaşam süresinin uzadığı görüldü

    Türkiye’de eğitim düzeyine göre beklenen yaşam süresi incelendiğinde; eğitim düzeyi yükseldikçe beklenen yaşam süresinin de uzadığı görüldü. Her yaştaki beklenen yaşam süresi, düşük eğitime sahip kişiler arasında daha az olurken, artan eğitim düzeyi ile birlikte beklenen yaşam süresinin de arttığı görüldü.

    Cinsiyet ayrımında, eğitim düzeyine göre beklenen yaşam süresine bakıldığında, hem erkek hem de kadınlarda eğitim düzeyi yükseldikçe beklenen yaşam süresinin de arttığı tespit edildi. Yaşı 30 olan erkekler ve kadınlar için ortaöğretim altı eğitim seviyesi ile yükseköğretim eğitim seviyelerinde beklenen yaşam süresi farkının 5 yıl civarında olduğu görüldü.

    Belirli bir yaştaki kişinin günlük hayattaki faaliyetlerini sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı olarak tanımlanan “sağlıklı yaşam süresi”, sıfır yaşında bulunan bir kişi için Türkiye’de toplamda 57,6 yıl, erkeklerde 58,9 yıl ve kadınlarda 56,3 yıl olarak hesaplandı. Buna göre, erkeklerin sağlıklı yaşam süresinin kadınlardan 2,6 yıl daha uzun olduğu görüldü.

  • “Başka Yolu Yok Be Ustam, Mustafa Kemal!”

    “Başka Yolu Yok Be Ustam, Mustafa Kemal!”

    Sen, şerefsizliğin ve hainliğin resmini yapabilir misin Abidin?
    Yoksa o resmi zaten utanmadan, siparişle çizenler mi aldı eline fırçayı?
    Hani şu Dolmabahçe dekorlu, komisyon masalı, kasetli, dosyalı portreyi?
    Yalancı tebessüm, koca bir milletin alnına kazınmış ihanet çizgileri…
    Boyaları CIA’dan, çerçevesi Pentagon’dan, camı ise Doha’dan buharlanmış!

    Sen, Ahmet Arif…
    Hani sen diyordun ya, “Dört yanımız puşt zulası…”
    Düzelt artık onu da… “Her yanımız puşt zulası” oldu be üstat!
    Pusular dolusu adam türedi, kimliksiz, yüzsüz, omurgasız!
    Takım elbise giymiş namertler, “vatan, millet” diye yutkunuyor.
    Ama göğsünde değil, cebinde taşıyorlar istemeden!

    Ya sen, Nazım!
    “Vatan haini” damgasını sırtında onurla taşıyan Nazım…
    Sen yazabilir misin bu devrin destanını?
    Ama destan değil bu, destan boğazlayan bir devrin pisliği bu!
    İstiklal Marşı’nın altına BOP komisyon faturası iliştirmişler,
    Yüzünü Cumhuriyet’e dönmüş her gence, “hain” diyorlar…
    Çünkü “vatan” dedikleri yer, artık vatan değil; ihale dosyası!

    Ey Enver Gökçe,
    Sen diyordun ya:
    “Bir mermiden benden arslanım…”
    Şimdi o mermi ve mertlik kalmadı Enver…
    Biri ihale alıyor, biri kaset saklıyor, biri dosya hazırlıyor…
    Mermiler değil, artık makbuzlar, kasetler, rüşvetler, dosyalar, tehditler konuşuyor bu toprakta!

    Pir Sultan, sen darağacında Hak’ka yürüdün,
    Ama Hızır Paşalar şimdi TikTok çekiyor,
    Altlarında zırhlı araç, dillerinde yemin,
    Ama gönülleri satılmış…
    Ne dar var şimdi, ne mertlik…
    Sadece “diz çöken” var,
    Ve onları alkışlayanlar!

    Ustam, Mustafa Kemal…
    Dedin ya: “İki büyük eserim var; biri CHP, biri Cumhuriyet.”
    E şimdi o CHP…
    Yağmurda ıslanmasın diye ABD şemsiyesine sığınmış, BOP komisyonunda yer alıyor.
    Eş başkanlarının elinde NATO’nun katalog numarası gibi dolaşıyor…
    Kimi belediyeci, kimi “ekran yıldızı”, kimi danışıklı dövüşün mankeni!

    Cumhuriyet mi?
    O da bir yıllık ömrü kalmış eş başkan ve sara hastası,
    Rusya’dan civa tedavisiyle zar zor nefes alan “uzun”un elinde, can çekişiyor.

    Her toplantıdan önce doping yutmuş, milletten çaldığı paraları sabaha kadar sayarak bitiremeyen, ama paraları öbür tarafa en kısa zamanda nasıl geçiririm diye düşünen bir eş başkan,
    Ortalığı BOP adına korkudan kasıp kavuruyor.
    Pantolonu düşüyor, ama artık kendisi hayata zar zor tutunuyor, ama hiç de rahat durmuyor!
    Onun arkasında donunun arkası açık, fare suratlı bir pesküvit var.
    Ve son sırada da, ortada bir başka dönen; ABD’nin yeni gözdelerinden,
    Sivil görünümlü, mafya ağzı taşıyan, “Her şey benim için güzel olacak” diyen uzunun bir başka türü bol kepçe yalancı bir “belediyeci” Pinokyo figüranı!

    Yaaa bir de o var:
    Mesir macunu yeyip, sağa sola sarkan, sarktığı içinde kendisine , her kuşun eti yenmez, rahat dur denilerek, ayağına mermi yiyen, BOP masasındaki taze komisyoncu!
    Hani diyordu ya:
    “Ben böyle yaparsam şerefsizim…”
    E yaptı!
    Hem de alnının ortasında “şerefsizim” yazacak kadar net!
    Şimdi hâlâ ekran ekran dolanıyor,
    Milleti aptal sanıyor!

    Ama herkes biliyor, ustam…
    Senin yolun bir başladığında, işin yarısı hallolmuş demektir.
    Gerisi milletin göstereceği yürek ve bilektir!

    Bu millet,
    Senin izinden gitmeye bir daha kalkarsa,
    Ne TR-306 kalır,
    Ne kasetçiler, ne dosyacılar,
    Ne eş başkanlar, ne TV de çubukla dolaşan uyduruk siviller ve paşalar,
    Ne hırsız dopingli şovcular, ne pesküvit ve fare yüzlüler, ne umut tüccarı olan yeni pinokyolar,
    Ne de ihanetin ressamı olanlar!

    Çünkü millet bilir:
    Mustafa Kemal’in askerleri,
    Köle olmaz, dosya taşımaz, komisyon yemez!
    Boyun eğmez, diz çökmez; alnı ak olur, ihanet yanından bile geçmez!

    Bu millet,
    CHP’yi de, Cumhuriyet’i de,
    Bir gün yeniden senin bıraktığın yerden kurar.
    Ve bu topraklarda tek bir hain kalmaz!
    Ya çekilir gider, ya da adaletin önünde diz çöker!

    O yüzden diyoruz ki:
    Başka yolu yok be ustam, Mustafa Kemal!
    Çünkü bu memleket,
    Ne saraya sığar,
    Ne civalı-dopingli eş başkanın takımına,
    Ne pesküvit suratlı değişik-danışıklara,
    Ne dosyacılara, ne kasetçilere…

    Bu memleket, sadece halkın yüreğine sığar, ustam!
    Ve halk bir gün “Yeter!” derse…
    Dağlar yürür,
    Masalar devrilir,
    Ve ihanet, küllerden doğan Cumhuriyet’in tırnağına bile yaklaşamaz !

  • Gastronominin altı yıldızı ilk kez aynı masada…

    Gastronominin altı yıldızı ilk kez aynı masada…

    Geçenlerde yazdığımız bir yazıda “Gastronomiye ilgi artıyor” demiştik. Bodrum gastronominin merkezi konumuna geliyor. Gastronominin 6 yıldızı Bodrum’da bir araya gelerek bu görüşümüzü pekiştirdi.

    Şimdi sizi bu yolculuğa çıkarıyoruz.

    Ege Denizi’ne büyüleyici büyüleyici Tilkicik Köyü’nde konumlanan The Bodrum EDITION, Akdeniz Rivierası’nın ruhunu yeni nesil lüksle buluşturmaya devam ediyor. 2025 yaz sezonunda sergilenen etkinliklerle ilham veren otel, sezon tanıtımı bu yana gastronomi, sanat, müzik, spor ve wellness gibi birçok alanda kendi disiplinlerinin en yaratıcı ve etkileyici isimlerini Bodrum’da bir araya getiriyor. Bu kez gastronomi dünyasının en parlak yıldızlarına dönüşen The Bodrum EDITION, misafirlerini rafine bir lezzet yolculuğuna çıkardı.

    “Dining with the Stars” adıyla The Bodrum EDITION’ın İtalyan üretimi BRAVA’da gerçekleşen bu özel gecede, dünyada kayıtlı ve çok sayıda ödüle layık görülen altı usta şef Mehmet Akdağ, Cenk Debensason, Emre Şen, Osman Sezener, Cihan Kıpçak ve Stefano Ciotti, yedi özel bir tadım imzası attı. Duyulara hitap eden tabaklar, yaratıcı sunumlar ve şefin kendine özgü dokunuşuyla bu seçkide, görülen muhteşem bir gastronomi deneyimine tanıklık etti.

    Gastronominin altın yıldızının buluştuğu bu özel akşam, şeflerin imza dokunuşlarını içeren yedi öğrencili bir menüden oluşturuldu. Gecenin açılışı, sinema dünyasının en prestijli “Oscar Ödülleri” gecesinde yemek sofralarını Türk yemekleriyle donan dünyaca ünlü Şefimiz Cihan Kıpçak ve 2017’den yola kadar her sene Michelin Yıldızı’na layık görülen, İtalya’nın ve dünyanın sayılı şefleri arasında yer alan Stefano Ciotti’nin ortak imzasını taşıyan zarif bir işi, gecenin ilk notalarını. Ayrıca Michelin Yıldızı’nı bu yıl da gururla koruyan Osman Sezener’in hazırladığı enfes ekşi maya ekmeğimisafirlerin tadımına sunuldu.

    Cihan Kıpçak’ın yaratıcı “Almeria” yorumu, menünün ilk sıcak sürprizi olarak yerini aldı. Bu sunumu, Michelin yıldızlı şef Cenk Debensason’un ton balığı dilimleri ve suşi pirinci kremasıyla oluşturulmuş, alışılmışın bütçesine göre açıklanan yorumu “Tuna and Sushi Rice Ice Cream” takip etti.

    Menünün ortasında, yine Michelin yıldızlı ve aynı zamanda MICHELIN Yeşil Yıldız sahibi olan Emre Şen’in taze ve rafine dokunuşuyla şekillenen, “Agnolotti” – burrata ve mascarpone dolgulu, kiraz domates eşliğinde sunulan el yapımı makarnası misafirlerle buluştu.

    Ardından Osman Sezener’in “Ahtapot, Patates, Safran ve Muhammara” ile hazırladığı yaratıcı deniz ürünü yorum menüsüne canlılık kattı. Akdeniz mutfağının en saygın adamlarından biri olan, Uluslararası Zanaatkâr ve Özgünlük Ödülü sahibi Mehmet Akdağ’ın hazırladığı “Sezen Pilavı”, sıcak ve teknolojik bir geçiş sağladı.

    Ardından Stefano Ciotti’nin klasik İtalyan mutfağına zarif bir bakışla sunduğu “Beef Parmigiana” yorumu, sofrada etkileyici bir iz bıraktı.

    Tatlı bölümünde, Mehmet Akdağ’ın mevsimsel aromalarıyla hazırladığı “Balkabağı Tatlısı” ön plana çıktı. Gecenin finali ise Cenk Debensason ve Emre Şen’in birlikte hazırladığı, zarif ve dengeli bir “Petit Four”sunumuyla yapıldı.

    Bu özel gece, yalnızca bir yemek değil; bir deneyim, bir kutlama, bir hatıra olarak anılarda yer aldı. BRAVA’daki bu benzersiz buluşma, gecenin ilerleyen bölümleri şeflerin de sunumuyla KIFF’te gerçekleşen after party ile devam etti.

    Od Urla ve KITCHEN yazan Osman Sezener restoranlarıyla Ege’nin davranışlarına ve onlara saygı gösteren mutfak anlayışını sürdüren Michelin yıldızlı şef Osman Sezener, gastronomi dünyasında sürdürülebilirlik ve sadelikle anılıyor. Bu özel gecede ise ekşi maya ekmeği ve safranlı ahtapotla doğal lüksü sofraya taşındı.

    Batard, The Ordinary ve ZULA gibi İstanbul gastronomi sahnesine yön veren mutfaklarda yaratılan tatlarla tanımlanan Cihan Kıpçak, teknikle duyguyu buluşturduğu tabaklarıyla öne çıkıyor. Almeria adının yaratıcı sunumu, Stefano Ciotti ile hazırlandı amuse-bouche’la birlikte gecenin şiirsel açılışını yaptı.

    Michelin yıldızlı Nostrano’nun şefi olan Stefano Ciotti, aynı zamanda BRAVA by Stefano Ciotti ile Bodrum’a İtalyan zarafetini taşıyor. “Beef Parmigiana” yorumu ile gecenin güçlü finalini üstlenirken, Cihan Kıpçak ile birlikte hazırlanan amuse-bouche tabakla gecenin zarif girişini gerçekleştirdi.

    Antalya’nın yetiştirdiği 7 Mehmet’in başındaki 3. Kuşak ismi olan Mehmet Akdağ, Anadolu’nun geleneksel mutfağını rafine ve çağdaş dokunuşlarla taşıma yolculuğuna çıkıyor. Dining With The Stars gecesinde ise Sezen Pilavı ve balkabağı tatlısı ile geçmişin tatlarını yeniden yorumladı.


    İstanbul’un önde gelen gastronomi destinasyonlarından Arkestra ve Ritmo’nun Michelin yıldızlı yaratıcı şefi Cenk Debensason, Asya ve Akdeniz mutfakları arasında cesur geçişler yapıyor. Suşi pilavı ve ton balığı üzerine yerleştirdiği dondurma detayıyla damakta beklenen bir iz bırakılıyor. Gecenin finalinde ise Emre Şen’le birlikte sunulan küçük dörtlü geceye zarif bir şekilde devam etti.

    Şile’de doğayla iç konumlanan Casa Lavanda’nın mutfağında klasik mevsimsel ilhamla buluşturan Michelin yıldızlı şef Emre Şen, burrata, mascarpone ve kiraz domatesle hazırlanan agnolotti ile tazelik ve zarafeti aynı tabakta sundu.

    26 Temmuz Cumartesi akşamı The Bodrum EDITION’da gerçekleşen bu benzersiz buluşmada, yedi toplantı özel bir tadım seçeneği sunuldua. Gastronomi dünyasının yıldız isimlerini aynı sofrada bir araya getiren bu özel gece, sahip olunan hem görsel hem de duyusal açıdan muhteşem bir deneyim yaşattı.

  • “Yerli turist baş tacımızdır…”

    “Yerli turist baş tacımızdır…”

    Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK) Başkanı, Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkan Yardımcısı Mehmet İşler son günlerde özellikle sosyal medya hesapları üzerinden turizmcilere yöneltilen eleştiriler, yerli turisti ihmal ve pahalılık konusunda ki soruları yanıtladı.

    İşler; paylaşımların haksız ve gerçek dışı olduğunu. turizm sektörünün yerli turisti kesinlikle ihmal etmediğini, yüksek fiyatlarla yabancı destinasyonlara mecburi bir yönlendirmenin asla doğru olmadığını, bu söylemlerin gerçeklerle bağdaşmayan, genellemeci ve sektöre zarar veren bir yaklaşımı yansıttığına dikkat çekti. 

    Geçtiğimiz yıl 52 milyon yabancının yanı sıra 10.3 milyon vatandaşımızın konaklamalı tatil yaptığını, bunun turizm gelirlerinde yaklaşık yüzde 30 dolayında geliri ifade ettiğini belirten Mehmet İşler,  bu konuda da şu açıklamayı yaptı:

    “ Kendi vatandaşımızın olanaklar dahilinde en uygun koşullarda tatil yapması için, erken rezervasyon, taksitli ödeme ve çocuklara ücretsiz konaklama gibi kampanyalarla iç pazarın desteklendiğini söyledi. Mehmet İşler; “Son günlerde bazı mecralarda, Türk turizm sektörünün yerli turisti ihmal ettiği, yüksek fiyatlarla misafirlerini yabancı destinasyonlara yönlendirdiği yönünde eleştiriler gündeme gelmiştir. Bu söylemler, gerçeklerle bağdaşmayan, genellemeci ve sektöre zarar veren bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı(TGA) 2024 verilerine göre, 52 milyon yabancı turistin yanı sıra 10,3 milyon yerli turist, konaklamalı tatil gerçekleştirmiştir. İç pazarın toplam turizm gelirindeki payı %25–30 seviyesindedir. Pandemi döneminde yabancı turist sayısının düşmesiyle sektör, yerli turist kampanyalarıyla ayakta kalmıştır. Erken rezervasyon, taksitli ödeme ve çocuklara ücretsiz konaklama gibi kampanyalarla iç pazar sürekli desteklenmektedir.”

    Mehmet İşler; Türkiye’nin pahalı bir ülke gibi gösterilmesini ise, maksadını aşan ya da kasıtlı bir söylem olarak değerlendirdi. İşler bu konuda da şunları söyledi:

    “ Türkiye hâlâ rekabetçi bir tatil destinasyonudur. 2024 yılı itibarıyla, 5 gecelik 5 yıldızlı her şey dahil tatil fiyatları: Türkiye’de: 900–1200 €, İspanya’da: 1.100–1.300 €, Yunanistan’da: 850–1000 €, Mısır’da: 750–900 €’dur. Türkiye, tesis ve hizmet kalitesi ile paket kapsamları konusunda hâlen Avrupa ortalamasına göre daha avantajlıdır. Çeşitli mecralarda gündeme gelen “250 bin TL aile tatili” örnekleri, ultra lüks villa ve özel havuzlu oda kategorilerini temsil etmekte olup, standart paket fiyatlarını yansıtmamaktadır. Turizmde fiyat artışlarının nedeni zorunlu maliyet unsurlarıdır. 2022–2024 yılları arasında : Enerji maliyetleri %230, Gıda ve içecek maliyetleri %180, Personel maaşları %150 artmıştır. Bu maliyetler, fiyatlara kaçınılmaz olarak yansımıştır. Bunlara rağmen Türkiye, fiyatlamada eşdeğer hizmet sunan Avrupa destinasyonlarından hâlâ %20–30 daha ucuzdur.”

    Söylenti, haksız itham ve paylaşımların sektöre ve ülkeye zarar verdiğini belirten Mehmet İşler; daha sonra sözlerini şöyle tamamladı:

    “Türkiye turizmi, bu yıl 65 milyon turist 62 milyar dolar gelir hedefine odaklanmıştır. Bu gelir düzeyiyle bölgemizdeki savaşlara, depremlere, pandemiye, siyasal ve sosyal çalkantılara rağmen bütçe dengelerini koruyan, cari açıkları kapatan, sağladığı istihdam, döviz ve vergi geliriyle ülke ekonomisini ayakta tutan, kendisinin dışında 60 yan sektöre hayat veren lokomotif bir sektördür.  Eleştiri haklı ve yönlendirici olduğunda yararlıdır. Sosyal medyada dolaşan genellemeci ve olumsuz ithamlar, yüz binlerce turizm çalışanının emeğini gölgelemez, ancak sektör motivasyonunu ve ülke imajını zedeleyebilir. Turizm sektörümüz; hem yerli hem de yabancı misafir için sürdürülebilir ve adil fiyat politikalarını, yüksek hizmet standartlarını ve ülke ekonomisine katkıyı öncelemektedir. Eleştirilere açığız, gerektiğinde ders almasını da biliriz. Ancak, gerçek verilerle desteklenen eleştiriler ve yapıcı yaklaşımlar sektör ve ülkemiz için faydalıdır. Verilere dayanmayan söylemler  iyi niyetli olamaz .”