Blog

  • Saldırıdan 45 dakika sonra suikast uyarısı

    Saldırıdan 45 dakika sonra suikast uyarısı

    TOLGA ŞARDAN/Ankara

    Milliyet’in bildirdiğine göre Ak Parti ve Adalet Bakanlığı’na yapılan bombalı saldırılardan 45 dakika sonra Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nden bir uyarı geldi. Mesajda devlet büyüklerine suikast yapılacağı vardı

    Milliyet’in belirttiği habere göre Ak Parti Genel Merkezi ve Adalet Bakanlığı’na yönelik salı akşamı saat 21.15’te yapılan bombalı saldırılardan 45 dakika sonra ABD’deki Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nden emniyeti alarma geçiren bir mesaj geldiği ortaya çıktı. Mesajda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kabine üyeleri başta olmak üzere Suriye konusunda öne çıkan bazı devlet yöneticilerine suikasthazırlığı yapıldığı bilgisinin yer aldığı öğrenildi.

    Milliyet’in aldığı bilgiye göre ikiz eylemin ipuçları üzerinde çalışan Ankara Emniyeti, aynı gece gelen önemli bilgiyle alarma geçti. Polisin alarma geçmesine neden olan bilginin ise Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nden ulaştığı tespit edildi.

    Kaynak Washington
    Büyükelçiliğin internet sitesine, 4 Mart günü, adının M.Y. olduğunu belirten bir kişi elektronik posta gönderdi. Mesajda Başbakan Erdoğan’ın yanısıra kabine üyeleri ile Suriye konusunda öne çıkan devlet yöneticilerine karşı suikast hazırlığı yapıldığını bildirdi.
    Msajı gönderen M.Y., kendisinin komşu bir ülkedeki özel birimlerle bağlantısı olduğunu öne sürdu ve gerekirse gmail.com uzantılı elektronik posta adresinden kendisine uluşılabileceğini belirtti. Büyükelçiliğe gelen elektronik posta, içeriğinin çok önemli olması nedeniyle özel şifreli yazışmayla hemen Ankara’daki Dışişleri Bakanlığı’na ulaştırıldı. Dışişleri Bakanlığı ise mesajı anında İçişleri Bakanlığı’na gönderdi; gerekli birimler harekete geçti.

    Polis alarma geçti, önlem arttı
    Washington’dan gelen mesaj üzerine harekete geçen Emniyet Genel Müdürlüğü, 15 mart günü ilgili birimlere yazı yazarak gelişmeyle ilgili özel bilgi paylaşımı yaptı. Bu yazının Ankara Emniyeti’nce değerlendirmeye alınmasıyla birlikte, ikiz terör saldırısının gerçekleştiği gece saat 22.00’de yayımlanan özel bir yazıyla Ankara Emniyeti uyarıldı. Ankara Emniyeti’nin birimlerine gönderdiği yazısında, Washington Büyükelçiliği kaynaklı yazıdaki olası saldırılara karşı duyarlı bulunulması istendi.
    Ankara Emniyeti, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne yönelik canlı bomba eyleminin hemen ardındanDHKP-C tarafından ikiz saldırı gerçekleştirilmesiyle “hassas” hale gelen ortamda, güvenlik önlemlerinin artırılması ve alınan güvenlik önlemlerin ilgili birimlerce yeniden gözden geçirilmesini istedi. Ankara’ya ulaşan bu bilgi sonrasında Başbakanlık’taki güvenlik önlemleri artırıldı.

     

  • “Tek millet,tek devlet,tek bayrak” sözünü unutmayınız…

    “Tek millet,tek devlet,tek bayrak” sözünü unutmayınız…

                                                             Terör örgütü elebaşısı İmralı canisi Öcalan ile yapılan müzakereler sonunda gelinen noktaya baktığımızda, hiçbir şeyin açık ve net olduğunu gördüğümüzü söyleyemeyiz. Başbakan “Terör örgütüne hiçbir vaatte bulunmadık. Tek millet, tek devlet ve tek bayraktan taviz vermeyiz. Türkiye üzerinde de ameliyatlara, operasyonlara izin vermeyiz” diyor. Eğer, her şey Başbakan’ın söylediği gibi ise zaten mesele yoktur. Başbakan, Hükümetin başıdır, her şeye rağmen biz bu ülkenin Başbakan’ının söylediklerine inanmak istiyoruz.

                                                              Ancak, gelinen noktada İmralı’nın mesajları, Kandil’in istekleri ve PKK’nın siyasi uzantıları BDP’den gelen sesler hiç de Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi yansımıyor. Çok farklı istekler ve açıklamalar ortalıkta uçuşuyor. Hükümetin önündeki yol haritasında ateşkes, silah bırakma ve örgütün sınırların dışına çıkması bulunuyor. Buna karşılık kafalarda “Bunlara karşı terör örgütü ve destekçileri devletten ne istiyor?” sorusu halen yanıt bulamadı.

                                                               HEDEFLERİ BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN

                                                                Ayrılıkçı ağızlar Güneydoğu Bölgesi’nin “Kürdistan” olduğunu, bunun politik ve toplumsal altyapınsın da hazır olduğunu söylemekten kaçınmıyorlar. Zaten, Ankara’nın da bunu “özerk” bir yapı üzerine oturtacağı beklentisi giderek büyüyor. Bunun dışında daha neler verilecek, neler istenilecek sırada bunların var olduğunu görmeliyiz. Yine ayrılıkçı ağızlar Kuzey Irak’a “Kürdistan” denilmemesine de tepki veriyorlar.

                                                                 Karşı taraftakiler ilk önce “özerklik”,ardından “Bağımsız Kürdistan” istiyorlar. Bu isteklerini de açık biçimde dile getirdiler. Şimdi ortaya çıkıp akil adamlarla, başka manevralarla milletin kafasını karıştırmaya, dolambaçlı yollardan geçmeye gerek yoktur. Hiç şüpheniz olmasın, Amerika’nın da, Batılı güçlerin de istedikleri bunlardır.

                                                                 21 Mart Nevruz kutlamalarında Diyarbakır’da okunan Öcalan’ın mektubundaki şu cümlelerin altını kalınca çiziyoruz:

                                                                 “ Tıpkı yakın tarihte Misak-ı Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevimi yaşıyoruz. Bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernimizi inşa etmeye çağırıyorum.”

                                                                KANDİL’DEN GELEN MESAJ

                                                                 Öcalan burada bir örtülü dil kullanmıştır. Nitekim, Kandil’den Murat Karayılan’ın bu mektubun okunmasından hemen sonra yaptığı şu açıklama her şeyi açık biçimde ortaya koymaktadır:

                                                                  “ Ortadoğu’daki mevcut koşullar, elimizdeki imkânlar ve güç Kürdistan’ı özgürleştirmek için bugün bize güven vermektedir. Ama biz, her koşulda savaş istemiyoruz. Eğer, egemen devletler hazır ise biz de barışçıl yollarla Kürdistan’ı özgürleştirmeye hazırız. Bu temelde önder Apo’nun başlattığı süreci kararlı şekilde hayata geçireceğiz. Bu, bir mücadele sürecidir, sadece Batı Kürdistan için değil, tüm Kürdistan için önemlidir. Önderliğimiz bu yeni süreçte Kürt sorunun tüm parçalarda çözmek istiyor.”

                                                                      Bu satırlar yazılırken Kandil’den yeni bir mesaj daha geldi. Karayılan, çekilme sürecinin devreye girmesi halinde ancak sonbaharda çekilmenin olabileceğini açıkladı. Bunun anlamı da, anayasada PKK’nın isteklerinin yerine getirilmesi yatıyor. Özetle, her şeyi siyasi yollardan garantiye almak istiyorlar. Bayram havasına girip,kendimizi kandırmayalım.

                                                                      HANGİ KONULARDA ANLAŞILDI?

                                                                       Hükümet kanadı “Biz her konuda anlaştık” diyor. Bunların ne olduğunu söylemiyorlar ve açıklamıyorlar. Ancak, karşı taraf ne istediğini, neleri almaya niyetli olduğunu söylemekten kaçınmıyor. Tamam, silahsız, eylemsiz bir süreç isteniliyor ama bunu da koşullara bağlıyorlar. İmralı, kandil ve BDP’lilerin ne istedikler, neyin peşinde koştukları biliniyor. Eğer Hükümet, bu isteklerde anlaşma sağladıysa Başbakan’ın ortaya çıkıp “Tek millet, tek devlet, tek bayrak” diye nutuk atması hiçbir şey ifade etmeyecektir. Zaten, PKK bunu istemiyor. 21 Mart’taki Nevruz kutlamalarında Diyarbakır’da tek bir Türk bayrağının olmaması da bundan kaynaklanıyor.

                                                                       İmralı’nın asıl hedefinin ne olduğunu anlamak için oluşturulmaya çalışılan akil adamlara ihtiyaç yoktur. Kaldı ki, PKK, silah bırakmıyor, eğer gerçekleşirse sadece yer değiştirecekler. Bütün bunları yoğurup “Barış süreci istediğimiz gibi gidiyor” demek milleti kandırmak olur, yanıltıcı olur. Ard arda gelen istekler, anayasada bütün bu isteklerin yerine getirilip garantiye alınması yolunda yoğunlaşıyor. Demek ki, hükümet kanadı da müzakerelerde karşı tarafa bir takım vaatlerde bulunmuş, bir pazarlık içinde olmuştur.

     

  • Suriye sorunu ne oldu ha ne oldu?!!

    Suriye sorunu ne oldu ha ne oldu?!!

    Başbakan milletin başını hızla döndürmeye devam ediyor. Fakat bu arada toplumu ve geleceğini direk ilgilendiren asıl meseleler bir türlü gündem oluşturamıyor.

    Örneğin tarım ürünlerinin üretimi ve tüketimi bakımından önemli bir yer tutan ülkemizin. Tüketimi nüfus artışıyla oranlı olarak artarken, üretimin sürekli gerilemesinin iktidar tarafından çözülememesinin nedeni “milli irade” tarafından neden veya niye sorgulanmaz?

    Bu bağlamda, kararını sizlerin vermesini istediğim kısa bir başarı(!) öyküsünü paylaşmak istiyorum..

    Bunun için hemen kolları sıvayıp, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine müracaat ettiğimizde şu çarpıcı rakamları görüyoruz.

    Sene 2002’de nüfusumuz 68 milyon 500 bin kişi iken; buğday üretimimiz 19 milyon 500 bin ton. Arpa üretimimiz 8 milyon 300 bin ton. Mısır 2 milyon 100 bin tonmuş. Geçtiğimiz yıl (2012) sonu itibariyle ise üretimimiz sırasıyla şöyle gerçekleşmiştir. Buğday, 20 milyon yüz bin ton. Arpa, 7 milyon 100 bin ton. Mısır ise 4 milyon 600 bin ton olarak ambarlara girmiştir.

    Peki, nüfusumuz 2012 sonu itibariyle kaç kişi olmuş. Onun da cevabını hemen verelim: 75 milyon 625 bin kişi..

    On senede nüfusumuz % 10.50 civarı artarken, hububat ürünlerimizde ise rakamlar adeta yerinde saymıştır… Keza patates üretimimiz de büyük düşüşler yaşanmıştır. Artan nüfus, pasta yemeyeceğine(!) göre, bu eksiklik elbette ki dışarıdan ithal edilen ürünler ile karşılanmıştır..
    Bedeli ise yabancılara hesapsız,kitapsız, kuraldışı yol ve yöntemlerle; toprak satarak elde ettiğimiz paralarla..

    Aynı düşüş pamuk ve bakliyat ürünlerinde de yaşanmıştır…
    Yakın bir geçmişe kadar hububatla birlikte dünyanın sayılı üreticilerinden biri iken, mesela pamuk için, on yılda başta ABD, Brezilya, Yunanistan, Arjantin olmak üzere dış ülkelere 11 milyar dolar kadar para ödediğimizi biliyor musunuz?

    Bu hususta ilave olarak birkaç rakam daha vermek istiyorum.
    Türkiye’de 1990 yılında 28 milyon hektar alanda ekim (ziraat) yapılırken, bu rakam günümüzde 23,5 milyon hektara kadar düşmüştür.

    Çiftçimize destekleme fiyatı olarak 2002’de dönüm başı 16 TL verilirken, bu gün ise bu rakam 4 TL’ye düşmüştür.

    Mazotun fiyatı almış başına giderken, buğdayın fiyatı neredeyse 2002 fiyatıyla eş değerdedir.
    Zaten et ürünlerindeki eksikliğimizi gidermek için dışarıdan getirttiğimiz anguslar ise tam bir kara mizah konusudur..

    Bu hususta yine bir misal vermek gerekirse..

    Canlı hayvan ithalatı için, 2.7 milyar dolar, et ürünleri için de 3 milyar dolar, toplamda 5.7 milyar dolar parayı ödeyip çeşitli ülkelerin çiftçilerini finanse ettiğimizi söylersem acaba buna ne dersiniz?

    Hayvan yemi bir tarafa, hele hele saman için bile dışarıya para ödüyor olmamız yönetimde aczi yetin önemli bir göstergesi değil midir?

    Özetle bizi her alanda göklere uçurup dünyanın en önemli ülkelerinden birini yaptığını söyleyen AKP hükümetinin yanlış ve yanlı politikalarından ötürü son on yılda buğday, arpa, mısır ve çeltik gibi hububat ürünleri ile pamuk, sebze, meyve veya tohum vs. ürünler için 103 milyar dolar. Gıda ve hammadde ithalatı için ise 42 milyar dolar olmak üzere toplamda: 145 milyar dolar parayı dış ülkelere bayıla bayıla ödedik!…

    Kısaca ithal ettiğimiz ürünlere ve çeşitliliğine şöyle bir bakacak olursak. Dünyada çiftçisini beslemediğimiz veya finans etmediğimiz hemen hemen hiçbir ülke veya çiftçisi kalmadı gibi..
    Oysa dışarıya ödenen bu paranın yarısı Türk çiftçisine destek veya kaynak olarak aktarılsa, stratejik öneme haiz olan tarım ürünleri başta olmak üzere tarımda ve hayvancılıkta dışarıya bağımlılığımız çok cüzi rakamlara düşer…

    İşte bu olumsuzlukları dile getirip feryat eden, Mardinli Abdülkadir Yıldız, Çukurova’dan Ayhan Barut, Bursa Harmanlı Köyünden Yüksel Ceylan, Niğde Kayalı Kasabasından Raşit Gallenkuş…

    Ve…
    Ülkemin tarım ve hayvancılığına bir katkım olsun diye, işe koyulup. Sermayesinin yetmeyen kısmının finansmanı için bankalardan yâda Tarım Kredi Kooperatiflerinden aldığı zirai veya hayvancılık kredi borcunu ödeyemediği için, icralık olan binlerce kişi vardır. Daha da ötesi borcu ödeme hususundaki taahhüdünü yerine getiremediği için, hakkında mahkûmiyet kararı çıkanlar. Hapse giren veyahut yakalanmamak için kaçak durumunda olanlar dahi mevcuttur. İşte bu durumdaki yaklaşık 300.000 bin kişiden biri olan Uşak Sivaslıdan Tarık Samancı ve diğerleri çaresizlikten çırpınırken..

    Türkiye’yi her alanda adeta ithal batağına saplayan AKP hükümeti ve onun Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker ise aksini iddia ederek, ülkeyi tarımda ve hayvancılıkta çağ atlattığını(!) söylüyor…

    Pekâlâ, yukarıdaki veriler ışığında sizce de öyle mi?

    Suriye sorunu mu?

    Ha o mu?!

    Yahu o da diğerleri gibi “acaba altında ne var” diye kuşkuyla düşünülmesi gerekli boş bir AKP meseli idi..

    Yani, ülkenin altı ABD’nin istekleri, Başbakan ile ekibinin şahsi ikballeri doğrultusunda sistemli ve dahi sinsice oyulurken; Kıbrıs, AB, Ermeni, İsrail, PKK ve Sulu göz Bakana Düzenlenen Suikastlar, Genel Merkeze Lav silahı ile saldırı eylemi, özür vs.. vs.. gibi..!!

    Gerçeklerin üstünü örtme, gizleme veya karartma vazifesini yaptı. Bir ara yeniden gündeme çıkmak için sabırsızlıkla sırasını bekliyor…!

    Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız!

    Not: Uzun süredir kendisini her alanda nadasa çeken. Fakat Bursa’da “Kuruluş Mitingi” ile yeniden şahlanışa geçen Türk milleti, “bölücü yıkıma, dur demek” üzere Bursa’daki tepkisinin aynını ve devamını, umarım ülkemizin her tarafında da gösterir!

  • Nasipse Barış Olur İnşallah

    Nasipse Barış Olur İnşallah

    Nasipse Barış Olur İnşallah

    Bizim oğlan ilkokulda iken masal ödevi yapıyoruz, La Fontaine’den tilkili kargalı olan masalı seçtik. 17’nci yüzyıldan bu yana tilkinin kurnazlığı, karganın ise alıklığı temsil ettiği o ünlü peynirli masal!
    İnternette bulduk masalı, ama bu kez farklı bir yoruma tosladık.
    Bizim açtığımız sitede deniyor ki: “Efendim o peynir o karganın nasibi değilmiş!” Peynir nasibi olsaymış, karga aptal da olsa ağzından düşürmezmiş! O peynir karganın değil, tilkinin nasibiymiş!
    Anlatın şimdi kolaysa çocuğa “nasip” ne demek! (Bu arada “Nasipse” diye bir de evlilik sitesi var, onu atlamayalım.)
    Nasip denince, anlamında kader, kısmet, fal, baht ve elbette Allah’ın izni var:
    Sen ne yaparsan yap fark etmez, akıl ve zekâ da yetmez, sonunda iş olacağına varır!

    ***

    Nasipse silahlar susacak ve barış içinde yaşayacağız.
    Nasipse PKK sınır dışına çıkacak.
    (Peki ama Kandil ne olacak? Orası sınırın dışı değil miydi? Ne yersiz ve zamansız bir soru bu! Sorma bunu, Kandil’i susturmak nasipse, o da olur inşallah.)

    ***

    Din referanslı “win-win” bir tasarım mı? Deneyimli gazeteci Çiğdem Toker’in Diyarbakır’dan geçtiği Nevruz yazısının başlığı buydu. Öcalan’ın Nevruz mesajında “iki” halkın ortak dinine yaptığı atfın altını çizmek gerekir. Bu konuşma metninde dine yapılan göndermeler, yılbaşından bu yana yürütülen görüşmelerin hangi zemine oturtulduğu konusunda bizleri fikir sahibi kıldı. Toker’in sözlerinden alıntıyla; “Bir yanıyla ‘win-win’ diyebileceğimiz bir siyasi mühendislik tasarımıyla karşı karşıyayız”.
    Ayşe Sayın’ın dün Cumhuriyet’teki Diyarbakır kaynaklı haberinde altını çizdiği “İslam Bayrağı Vurgusu”na bakalım şimdi de. Ne diyordu Öcalan:
    “Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır…”
    Nasipse İslam bayrağı altında toplanacağız!
    Zaten Türk bayrağını unutun…
    (İyi de sevgili karga, bundan 40 ve 30 küsur yıl önce askeri darbe ile işbaşına geçenler de aynı tasarımı yapmaya kalkışmadılar mı? 12 Mart 1971 muhtıracıları Süleyman Demirel’e karşı yurtdışından Necmettin Erbakan’ı getirmedi mi? 12 Eylül 1980 askeri yönetimi de solcuları ezerken şeriatçılara yolu açmadı mı? Kenan Paşa “Din en büyük yapıştırıcıdır” diye üzerine atlamadı mı?
    Peki ne oldu? Dindar Kürtler üzerinden barış mı sağlandı?)

    ***

    Bu satırların yazarı, bu ülkenin gençlerinin, kadınlarının samimi barış isteğini yüreğinde hissediyor.
    Ancak iş, din referanslı barış tasarımlarını alkışlamaya gelince, elleri uyuşuyor.
    Çünkü beyler, sizin bu eski ve geri kafalarınızla evet, peyniri tilkiler yer!
    Sonra da sizler oturup, “Nasibimiz buymuş” diye teselli bulursunuz!

  • MEHMETÇİK UZAY YOLUNDA!

    MEHMETÇİK UZAY YOLUNDA!

    Türk Silahlı Kuvvetleri, 2000 yılından itibaren faaliyetlerini destekleyecek, tüm unsurlarının harekat kabiliyetini artıracak uzay tabanlı yeteneklere sahip olma amacıyla yürüttüğü çalışmaları hızlandırdı.

    Çalışmalarını uluslararası alanda kabul edilen ”uzayın barışçı ve savunma amaçlı kullanımı konsepti” doğrultusunda yürüten TSK’da, ”Uzay Yol Haritası” hazırlandı.

    577649_10151521456664936_1653738344_n

    AMAÇ VE HEDEFLER

    Yol haritasıyla coğrafya ve iklim koşullarından bağımsız görüntü istihbaratı ihtiyacının karşılanması amacıyla keşif-gözetleme, komuta kontrolünün emniyetli ve her şartta kesintisiz olarak sürdürülebilmesi bakımından haberleşme, balistik füze tehdidinin önceden tespit edilebilmesi ve savunma tedbirleri için yeterli reaksiyon süresine sahip olunabilmesi amacıyla erken ihbar-ikaz, harekat alanının elektronik muharebe düzeninin analizi amacıyla elektronik destek sağlanması amaçlanıyor.

    Ayrıca her şartta güvenilir ve sürdürülebilir şekilde seyrüsefer verilerinin elde edilebilmesi için konumlama ve zamanlama, yörüngeye yerleştirilen veya yerleştirilecek uzay sistemlerinin izlenebilmesi ve bekası için uzay gözlem, uzaya bağımsız erişim imkanına sahip olmak için uydu fırlatma faaliyet alanlarında yeteneklerin geliştirilmesi de hedefleniyor.

    HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI TARAFINDAN YÜRÜTÜLÜYOR

    TSK’nın, ”Uzay Yol Haritası” doğrultusunda planlanan uzay faaliyetleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yürütülüyor. Bu kapsamda bir yandan uydu sistemlerine yönelik projeler hayata geçirilirken diğer yandan TSK’nın envanterine girecek uydu sistemlerinin operasyonlarını gerçekleştirecek Uzay Grup Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturuluyor.

    Uzaya yönelik oluşturulmakta olan yeni yapılanma ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın modern çağın gereği olarak bir hava-uzay gücü yapısına kavuşturulması amaçlanıyor.

    Uzay Grup Komutanlığı, farklı faaliyet alanlarında sahip olunacak uydu sistemleri için teşkil edilen keşif, ihbar-ikaz, elektronik destek, konumlama seyrüsefer uydu komutanlıkları ile uydu fırlatma merkezi komutanlığından oluşuyor.

    Uzay Grup Komutanlığına bağlı uydu komutanlıkları, ilgili uydu sisteminin envantere girişine bağlı olarak kademeli olarak oluşturulacak. Bu kapsamda ilk olarak Keşif Uydu Komutanlığı kuruldu. Bu komutanlık 18 Aralık 2012’te yörüngeye yerleştirilen GÖKTÜRK-2 uydusunun operasyonlarını gerçekleştirmeye başladı.

    TEŞKİLAT YAPISI 2023’E KADAR TAMAMLANACAK

    Uydu, gelecek ayın sonuna doğru tam operasyonel olarak TSK’ya hizmet vermeye başlayacak. Keşif Uydu Komutanlığı, GÖKTÜRK-2 Uydusu vasıtasıyla dünyanın istenilen herhangi bir bölgesine ilişkin görüntüleri elde edebilecek.

    Keşif Uydu Komutanlığına ilave olarak Uzay Grup Komutanlığının alt birimlerini oluşturacak diğer uydu komutanlıkları ise ilgili uydu sistemlerinin TSK envanterine girişine bağlı olarak kademeli olarak aktive edilecek.

    Uzay Grup Komutanlığı’nın 2023 yılına kadar teşkilat yapısının tamamlanması planlanıyor.

    Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekat kabiliyetini uzay boyutunu da kullanarak geliştirmeye yönelik çalışmalarını kararlı bir şekilde sürdürdüğü belirtilirken 2000’li yılların başından itibaren bu hedefe yönelik uzay tabanlı yetenekleri kazanma, uzay teknolojileri alanında nitelikli personel yetiştirme ve bilgi birikimi oluşturma konularında önemli adımların atıldığı kaydedildi.

    ICAP’13

    Öte yandan çalışmalar kapsamında ilk Uluslararası Hava ve Uzay Gücü Konferansı (ICAP’13) İstanbul’da yapılacak.

    27-29 Mart tarihlerindeki konferansla hava ve uzay gücü için geleceğe ışık tutulması hedefleniyor.

    ICAP’13 askeri havacılık, harekat yönetimi ve uzayla ilgili çalışma yapan katılımcıları ağırlayacak. Konferansa hava harp okulları ve akademilerinden öğretmen ve öğrenciler, üniversitelerden akademisyenler ve ilgili alanlarda çalışan uzman kişiler davet edildi.

    Konferansa uluslararası havacılık kuruluşlarından, askeri kurumlar ve hava grup komutanlıklarından katılacak konuşmacıların hava ve uzay gücünün kullanımı için yeni olanaklarla ilgili tartışmalar açması bekleniyor.

    Konferans kapsamında altı oturum yapılacak. Oturumlarda ”Günümüz Hava ve Uzay Güzü”, ”Özel Harekatlarda Hava ve Uzay Gücü”, ”İnsansız Uçak Sistemleri (İUS) Gelecek Hava Harplerine Yönelik Evrimi”, ”Hava ve Uzay Gücünün Teknoloji Etkileşimi Yoluyla Dönüşümü” ile ”Hava ve Uzay Gücünün Kullanımındaki Konseptsel Değişim” konuları ele alınacak.

  • İsrail Özrünün Gerisi

    İsrail Özrünün Gerisi

    Ocak ayında İsrail’de yapılan Knesset yani İsrail Parlamentosu seçimlerinden sonra binbir zorlukla koalisyonu kurmaya başaran Başbakan Binyamin Netanyahu, Dışişleri Bakanlığı görevine hiç kimseyi atamadı ve bu görevi kendisi üstlenerek, ilk icraat olarak Mayıs 2010 tarihinde gerçekleşen talihsiz Mavi Marmara olayı nedeniyle Türkiye ile bozulan ilişkilerini düzeltme yoluna gitti.

    İsrail devleti Kurulduğu 4 Haziran 1948 tarihinden beridir ilk kez bir devletten resmi olarak özür dilemekte ve özür şartlarını da kabul etmekte. Bu devlet de “Türkiye Cumhuriyeti.”

    22 Ocak seçimlerinden sonra yeniden kurulacak İsrail Kabinesinin ilk icraatının Türkiye ile olan ilişkileri tekrardan eski haline getirebilmek için aracı koyacağını ve Türkiye’nin barışmak için masaya koyduğu 3 koşulu kabul edeceğini 23 Ocak tarihli “İsrail Seçimleri ve Türkiye Politikası” başlıklı yazımda açık ve net olarak öngördüğümü belirtmiştim. Öngörüm tamı tamına, aracısı ve zamanlaması ile birlikte doğru çıktı.

    Ortadoğu’daki gelişmeler çok kaygı verici ve İsrail’in de varlığı bu sefer bayağı ciddi olarak tehlikede. Türkiye şu anda İsrail’in bölgede tutunabileceği yegane dal. Bunun farkında olan “İsrail Derin Devleti” de karar almak zorunda kaldı. Sorun NATO’ya da sıçradığından ABD’nin bu konuda tedbir alarak sorunu çözmesi gerekmekteydi. ABD Başkanı Barack H. Obama, bu konuda aracılık yaptı ve başardı.

    Mayıs 2010 tarihinde gerçekleşen Mavi Marmara olayında İsrail kabinesi Başbakanı, “Likud” partisi başkanı Binyamin Netanyahu, Yardımcısı ve Savunma Bakanı “İşçi partisi” lideri Ehud Barak (Broq) ve Dışişleri Bakanı da aşırı sağcı “Evimiz İsrail” Partisi başkanın Avigdor Lieberman idi.

    Saldırının uluslararası sularda deniz hukukuna aykırı olarak yapılması ve 9 Türk vatandaşının şehit edilmesi Türkiye Cumhuriyeti hükümetini haklı olarak çileden çıkarınca, zaten 2009 yılında Davos’da dünya politik tarihine geçmiş olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “One Minute” çıkışı ile Türkiye-İsrail arasında gerilen ipler, kopma aşamasına geldi.

    Uzun vadede bölgede Türkiyesiz İsrail’in başına gelebilecekler Netanyahu kabinesine anlatılınca, Türkiye’yi tekrardan kazanmak isteyen Netanyahu, yardımcısı Ehud Barak ile birlikte Türkiye’nin tekrar barışmak için şart koştuğu Türkiye’den özür dilenmesi, şehit edilen kişilere tazminat ödenmesi ve Gazze ablukasının kaldırılması taraftarı olurken, Dışişleri bakanı Lieberman ısrarla buna karşı çıkmıştı.

    Türkiye ile eski dostluğun ve ilişkilerin tekrardan oluşturulması için İsrail Derin Devleti’nin yaptığı plan, “Evimiz İsrail” (Yisrael Beiteinu) adlı siyasi partinin başkanı olan Avigdor Lieberman’ın, seçimlerden sonra politik sahneden bir müddet aşağı indirilmesi üzerine kuruldu ve Lieberman 12 Aralık 2012 tarihinde aleyhine getirilen dolandırıcılık ve sahtekarlık suçlamasından dolayı Dış İşleri bakanlığından istifa etmek zorunda bırakıldı. Seçimlere kadar olan zaman dilimi içinde Türkiye’den resmen özür dilenmesinin seçimlerin kaybedilmesine neden olacağından seçimlerin bitmesi beklendi.

    22 Ocak seçimlerinde “Evimiz İsrail” partisinin başkanı olarak seçimleri kazanmasına ve Knesset’e yani İsrail parlamentosuna girmiş olmasına rağmen Lieberman’ın hakkındaki davanın görüşülmesi bitmeden ve suçsuzluğu kanıtlanmadan bakan olması olanaksız olduğundan yeni kabine de Lieberman’sız kuruldu.

    “Evimiz İsrail” (Yisrael Beiteinu) adlı siyasi partinin başkanı olan Avigdor Liberman, Netanyahu’nun başkanı olduğu “Likud” Partisi ile ortak bir liste yaparak seçime girmişti. Lieberman’ın hedefi tekrardan İsrail Dışişleri Bakanlığı görevine getirilmek. Bu nedenle de Başbakan Netanyahu kabinesini açıklarken Dışişleri Bakanlığı görevini kendi üstlendi ve herhangi birini bu makama atamadı. Lieberman şu anda İsrail Parlamentosunun en prestijli komitesi olan “Dışişleri ve Savunma Komitesinin” üyesi ama hakkındaki davadan dolayı Bakan değil.

    Mahkemede sürmekte olan davasında işlediği suç, yüz kızartıcı bir suç veya manevi ahlaksızlık olarak tanımlanırsa veya üç aydan fazla hapis cezası alırsa politik hayatı kararın açıklandığı anda bitecek ve Knesset’den de atılacak. Davanın bitmesinin ise aylar süreceğine şüphe yok.

    Lieberman’ın davayı kazanacağı ve suçsuz ilan edileceği bence kesin. Netanyahu bu zaman dilimi içinde kabineden itiraz gelmeden Türkiye’den özür diledi, tazminat ödemeyi kabul etti ve Gazze’ye uygulanan ablukayı da kaldırdı. Sonucunda da Türkiye’yi kazandı.

    Ve Türkiye de İsrail’i kazandı. Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası hukuka aykırı olarak gasp etmeye çalıştığı Türkiye’ye ait Münhasır Ekonomik Bölgedeki doğalgaz parselleri üzerindeki mülkiyet haklılığının ortaya konması bu aşamadan sonra çok daha kolay olacak, tabii çıkacak gazın Türkiye üzerinden taşınması da….

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    25 Mart 2013

  • Ada-Kıta buluşması:” Kuzey Kıbrıs’ta Yeni Vizyon…”

    Ada-Kıta buluşması:” Kuzey Kıbrıs’ta Yeni Vizyon…”

    Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği’nin süreklilik haline getirdiği “Ada-kıta Buluşmaları” kapsamında Ankara’da “Kuzey Kıbrıs’ta Yeni Vizyon” toplantısına da ev sahipliği yaparak önemli bir konuyu daha gündeme taşıdı. Toplantıya son 10 yıldır KKTC’nin her üç cumhurbaşkanının (Denktaş, Talat, Eroğlu) müzakere heyetinde yer almış olan ve son olarak da Cumhurbaşkanı Özel Temsilcisi olarak Baş müzakerecilik yapan “Toparlanıyoruz Hareketi” Lideri Doç. Dr. Kudret Özersay’ın katılması da toplantıya ayrı bir renk katmış oldu.

    Yazımıza başlamadan önce şu görüşümüzü yansıtalım:

    Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği bu yıl 6.yılını kutluyor. Bu 6 yıla, Dernek Başkanı Hikmet Eren ile birçok etkinliğe imza atmayı başardı. Eko Avrasya bir marka haline geldi. Kısa sürede Türk Dünyası ile kucaklanma sağlandı. Ekonomik İlişkiler Derneği’nin Türk Dünyası’na damgasını vurduğunu da açık biçimde ifade edelim. Ancak, Derneğin KKTC’ne olan ilgisi bir başka olmuştur. Bunu da Eko Avrasya Derneği Başkanı Hikmet Eren” KKTC, dernek olarak her zaman önceliğimiz olmuştur” diyerek ifade ediyor.

    Başarıları ortaya getiren hiç kuşkusuz deneyimli kadrolardır. Eko Avrasya’nın KKTC ile olan ilişkilerinde EkoAvrasya Ekonomik Kurul Üyesi Doç.Dr. Soyalp Tamçelik’in katkılarını da burada vurgulamakta yarar görüyoruz. KKTC ile ilgili akademik çalışmaları ile de dikkatleri çeken bu kardeşimizin bu tür etkinliklere zenginlik kattığı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

    “KKTC HER ZAMAN ÖNCELİĞİMİZDİR”

    Kıta-Ada Buluşması kapsamında “Kuzey Kıbrıs’ta Yeni Vizyon” toplantısının açılış konuşmasında Dernek Başkanı Hikmet Eren’in konuşmasından bir bölümü sizlerle paylaşalım:

    “Bu yıl kuruluşunun 6. yılını kutlayan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, üstlenmiş olduğu misyon doğrultusunda önemli çalışmalara imza atıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bizim her zaman önceliğimiz olmuştur. Özellikle Ada’da yeni vizyon arayışları noktasında yaşanan gelişmelerin öncelikle Türk Dünyası daha sonra ise tüm dünyada duyurulması konusunda elimizden geleni yapmaya gayret gösteriyoruz. Ada-Kıta buluşmaları kapsamında bugün burada gerçekleştirdiğimiz “Kuzey Kıbrıs’ta Yeni Vizyon” konulu toplantımızda “Toparlanıyoruz” Hareketi lideri Doç. Dr. Kudret Özersay ve Kıbrıs Türk Yöneticiler Derneği (KTYD) Başkanı Ahmet Saydam’ı ağırlamaktan büyük mutluluk duyduk. Katılımcıların büyük bir dikkatle dinlediği ve soru-cevap şeklinde devam eden toplantının daha geniş kitlelere ulaşması için farklı platformlarda tekrarını yapma kararı almış bulunuyoruz”
    “KIBRIS’TA BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN

    Toplantının başkanlığını yapan EkoAvrasya Akademik Kurulu Üyesi Doç. Dr. Soyalp Tamçelik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden sonra kurulan ikinci Türk Devleti’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olduğuna ve dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yaşatacak bir millî kültür politikası oluşturulması ve yeni projeksiyonlarla beş, on, onbeş yıllık gibi zaman dilimleri içerisinde, toplumsal/bireysel ihtiyaçların, devletin ihtiyaçlarıyla birlikte karşılanması gerektiğine dikkat çekti. Bir devleti kurmanın oldukça zor; ama onu yaşatmanın, her şeyden daha zor olduğunu ifade eden Tamçelik, “Kıbrıs’ta bugünü anlamak için geçmişe; geleceği bilmek ve güvence altına almak için de bugüne yönelmek gerekecektir” dedi.
    “GİRİŞİMLER TÜKETİLDİ”
    “Toparlanıyoruz Hareketi” lideri Doç. Dr. Kudret Özersay, toplantıda yaptığı sunumda üç ana konudaki değerlendirmelerini paylaşarak, ortaya konulması gereken yeni vizyonu anlattı. Özersay bu çerçevede 1963 yılından bu yana uyuşmazlığın 50. yılını yaşadığımız 2013 yılında iki toplumlu müzakerelerde 45 yılın geride kaldığını, bu süreçlerden farklı örnekler vererek BM zemini olarak kabul edilen “iki-bölgeli, iki-toplumlu federal bir çözüm” çerçevesinde tüm yöntem, öneri ve girişimin tüketildiğini anlattı. Tarafların bu cümlenin altını doldurmakta zorlanmalarının esas nedenlerinden birinin bu cümleden farklı şeyleri anlamaları olduğuna dikkat çeken Özersay, bu bağlamda her iki tarafın da mevcut zemini diğer tarafı suçlamak ve BM önünde puan toplamak için kullandıklarına işaret etti. Özersay, Kıbrıs’ta bu çıkmazı kırmanın yollarından birinin uluslararası sistemle ilişkili olduğunu ama bir diğerinin de “yerleşmiş kalıplar dışına” çıkılacak (thinking outside the box), mevcut ve tüketilmiş modeller dışında sıra dışı modelleri içerecek anlamlı bir müzakere yapmak olacağını vurguladı. Her iki halkın da federal bir çözümden beklediklerinin daha fazlasını daha farklı bir çözüm modeli içerisinde elde edip edemeyeceklerini bugüne değin hiçbir zaman pragmatist şekilde konuşmadıklarına dikkat çeken “Toparlanıyoruz Hareketi” lideri, her iki halkın rıza göstermesi kaydıyla, bunların artık konuşulması gerektiği görüşünü ortaya koydu.

  • PKK çekilse bile silah bırakmayacak…

    PKK çekilse bile silah bırakmayacak…

     

                                                                  PKK’ya silah bıraktırma adına başlatılan müzakerelerde dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Başbakan Erdoğan ve tayfası, daha önce yaptıkları açıklamalarda şu vurguyu yapıyorlardı:

                                                                  “ Bütün hedefimiz terör örgütü PKK’ya silah bıraktırmaktır. Silahlar bırakıldıktan sonra da bir başka ülkeye gitmelerinin önünü açacağız.”

                                                                  21 Mart Nevruz kutlamalarında terörist başı Öcalan’ın mektubunda, Kandil’e gönderilmesi mesajda, eylemsizlik ve şartların oluştuğunda geri çekilme isteğinin var olduğunu gördük. Ancak, “silahları bırakın” çağrısı olmadı.

                                                                 “SİLAH BIRAKACAĞIZ” DENİLMİYOR

                                                                  Öcalan’ın mesajının ardından, Kandil’deki PKK elebaşlarından Murat Karayılan bir açıklamada bulundu. Öcalan’ın çağrısı üzerine 21 Mart tarihinden itibaren ateşkes ilan ettiklerini söyleyip “Parlamento ve Hükümet komisyon oluşturup, yasal zemini hazırlarsa geri çekilme olabilir” dedi. Dikkat ediniz, Karayılan da “Silah bırakacağız” dememiştir.

                                                                     Biz, konu ile ilgili daha önce yazdığımız yazılarda, PKK’nın silah bırakma gibi bir eyleme girmeyeceğini yazmıştık. Çünkü 30 yıldır silahlı mücadele veren bir terör örgütünün, birdenbire hiçbir şey elde etmeden “Silahları bırakıyoruz” deme noktasına gelmesini mümkün görmüyoruz. Zaten daha önce de Karayılan bu konuda bir açıklama yapmış “Biz dağlara piknik yapmak için çıkmadık” demişti. Ellerinde silahlar, bir adım geri çekilmenin adı “Barış adına”olacak öyle mi? Kandil’den Kuzey Irak’ın Erbil’ine ya da bir başka bölgesine çekilme demek, işi bitirmiş mi olacak?

                                                                    SİLAHLI GRUPLAR NEREYE GİDECEK?

                                                                     Kendimizi ve milletimizi kandırmayalım. Ortada bir büyük oyun oynanıyor. Bu oyunda Türkiye, masa başında paylaşılıyor. Bu oyunda Amerika ve AB ülkeleri yine sahnedeler ve BOP çerçevesinde yapılması ve uygulanması gerekenleri uygulatıyorlar.

                                                                    Yapılan açıklamalara baktığımızda PKK’nın silah bırakmayacağını görüyoruz. Eylemsizlik kararı uygulanabilir. Çekilme olsa bile silahları ile çekilecekler. Nereye? Yine yapılan açıklamalara göre bazıları Kuzey Irak’ta daha güvenli bir bölgeye, bazıları da Suriye’deki Güney bölgelerine geçecekler. Oynanan oyuna bir bakar mısınız? Kuzey Irak’ta Barzani, böylece PKK’lılarla silahlı gücüne güç katmış olacak. Suriye’nin kuzeyi PKK’nın uzantısı PYD’lilerin kontrolünde, bu gücün katı böylece ikiye katlanacak. Dikkat edin, kuzeyden ve güneyden etrafımız çevrilmiş olmuyor mu?

                                                                    “Ateşkes” ilan ettiklerini söylüyorlar. Yenilir yutulur gibi değil. Sanki karşımızda bir devletin silahlı gücü var, biz bu devletin silahlı gücü ile savaşmışız havası veriliyor. Türkiye’yi ne duruma düşürüyorlar, biz açık söyleyelim bunları kabul edemiyoruz. Şu yaşananlar tam bir rezaletten başka bir şey değildir. Karayılan’ın şu açıklamaları da zaten her şeyi açık biçimde ortaya koyuyor:

                                                                 KARAYILAN’IN MESAJI

                                                                  “ Mesajın açıklandığı gün 21 Mart’tan bu yana ve bundan sonra biz hareket olarak KCK, PKK ve HPG olarak resmi ve açık bir şekilde ateşkes ilan ediyoruz. Türkiye sınırında olan askeri faaliyetleri, ateşkes çerçevesinde planlanacaktır. Ame, eğer güçlerimize saldırı olursa elbette güçlerimiz bu saldırılar karşısında kendilerini koruyacaklardır. Bir kere daha saldırılara karşı misilleme hakkımız olacaktır. Yok, eğer kimse güçlerimize saldırmazsa güçlerimiz de hiçbir askeri eylem yapmayacaktır. Şimdilik kesinleşen kararımız budur.”

                                                                   Burada iki nokta dikkatlerimiz çekiyor: Birincisi PKK hala tehdit etmekten vaz geçmiyor, ikincisi de silah bırakmamakta kararlı görünüyor. Halbuki Başbakan’ın da hükümetin de ana hedefi PKK’yı tehdit olmaktan çıkarıp silah bıraktırmak değil miydi? “Bir an önce silahları bırakıp, başka bir ülkeye geçsinler, bunun garantisini veriyoruz” diyen Başbakan Erdoğan değil miydi?

                                                                   Kanlı terör örgütü PKK silahı nasıl ve ne zaman bırakır biliyor musunuz? Ya gırtlağına sarılacaksınız hunları bitireceksiniz, ya da bunu yapamıyorsanız istediğini elde ettiği zaman. Bugünkü Hükümet, PKK’ya teslim olmuştur. Terör örgütü istediklerini elde etmenin peşindedir ve bunlar elde edilmeden de silahı bırakmasını kimse beklemesin. Peki, şimdi soruyoruz bu millet neye seviniyor? PKK, silahlı eylemleri ve dış güçlerin de desteği ile bölünme sürecini istediği aşamaya getirmiş, devletle muhatap olmuş, istediği pazarlıkları da teker teker yapmış ve yapacağını da ilan etmiştir.

     

                                                                     

     

  • Bizim bir vatanımız olacak mı?

    Bizim bir vatanımız olacak mı?

    Bizim bir vatanımız olacak mı?

    Bu soruyu sormanın vakti geldi mi?

    Geldi.

    Çünkü Türk olmayan yöneticilerimiz, Türklerin vatan sahibi olmaya hakkı yok diyor.

    Belki de, sessizliğe bakarak, bizi vatansızlaştırmanın kolay olacağını sanıyorlar.

    Aile reisisiniz, evinizin bahçesine, gelmiş birileri başka bir ev inşa ediyorlar.

    Yarın, öbürgün birileri de gelmiş, salonunuzun ortasına yerleşmiş.

    Üstelik bahçenize inşaatı yapan, inşaatın tapusunu Meclisten çıkarılmasını istiyor.

    Sizin böyle durumlarda güvenliğinizi sağlayan güvenlik güçleriniz, sizi satmış, silahını terk edip istirahata çekilmiş.

    Bahçenizdekilerin ise eli silahlı korumaları var.

    Artık sizin bir eviniz yoktur.

    Eviniz aslında sizin bir güvenliğinizdi.

    Dışarıdan gelen tehlikelere karşı, akşam kapınızı çekip, rahat uyuyordunuz.

    Artık otele çıkmanız iyi olur.

    Eski evinizde yaşamanın bir anlamı kalmadı.

    Zaten güvenip beni yönetsin diye her şeyinizi teslim ettiğiniz yöneticileriniz de,  ayaklar altına alacağınızı söylüyor.

    Artık Türklerin vatan sahibi olmaya hakkı yoktur.

    İçine başka inşaatların yapılmasına müsaade ettiğiniz gün, bir vatan sahibi olma hakkını kaybettiniz.

    Vatan sevgisi, delikanlının sevgilisine olan aşkına benzemez.

    Bu meselede, sevgi denilen şey; sorumluluktur.

    Sorumluluğunuzu yerine getirmiyorsanız, vatan(ev) sahibi olmaya hakkınız yoktur.

    Batı zaten sizi Anadolu’da fuzuli işgalci olarak görüyor.

    Anadolu’yu vatan yapan, Türklüğünden onun için nefret ediyor.

    Türklüğün, Türküm demenin ülke içinde yasaklanır olması bundandır.

    Türklüğe sahip çıkmayan Türkler, öyle anlaşılıyor ki, bir vatan sahibi olmak istemiyorlar.

    Elinize bir kuran verilince, toprağınızdan, vatanınızdan vazgeçmeye hazırsınız.

    Peki, Batı ile içerideki hainlerin birlikte sürdürdükleri bu saldırıyı nasıl def edeceğiz?

    Önce sorumlu olacağız.

    Bizim ailemiz, çoluk çocuğumuz, bir işimiz olacaksa, içinde birlikte yaşayacağımız bir vatanımız olmalıdır.

    Bu gün dinciliği kullanarak, vatanını elinden alacak olan Batılı, yarın sana İslamiyet’i de bırakmaz.

    Vatanını savunanlara karşı, Batı ile birlik olup, İslamlığı Batının kullanmasına müsaade edenler, yarın sana camiyi yasak eder.

    Bu gün, vatanını savunan Milliyetçilikle uğraşan Batı, yarın İslamiyet ile uğraşır.(Zaten birçok yerde, İslam-ı terörle eşit yaptı)

    Eğer ben bir Amerikan şirketinde, bir Batı şirketinde çalışıyorum, benim maaşımı zaten Amerikan şirketi veriyor, benim vatana ihtiyacım yok diyorsan…

    Bil ki, ileride o işini de kaybedeceksin.

    Senin yerine, dışarıdan başka mühendis, başka işçi alacaklar.

    Vatan senin değil, Amerikan tekellerinin olduğu için, kendi ülkende sen artık bir yabancı olacaksın.

    Vatanı hak etmeyenlerin, ne işi ne de aşı olur.

    Bu toprakları yeniden vatan yapmak isteyen, fedailer hep olacaktır.

    Bu fedailer, kendisini yöneten ama vatandan yana olmayan, bu toprakları gözünü kırpmadan, kendi iktidarları için başkaları ile paylaşmaya hazır hainler ile hesaplaşacaktır.

    Bir ulus böyle durumlarda ya intihar eder, ya da yeniden dirilir.

    Ülkenin yeniden dirilmesi için yeterli fedaisi vardır.

    Not; Diyarbakır mitinginden sonra, Batı’da yapılan yorumlar; Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırı, zaten uluslar arası kabul edilmiş sınırlar değil, yönündedir.

  • KATiL APO, Gülen’e selam söyledi

    KATiL APO, Gülen’e selam söyledi

    Bebek katili Öcalan’la İmralı’da görüşen 2’nci ve 3’üncü BDP heyetinde de yer alan İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, görüşmeyle ilgili önemli bir ayrıntıyı Hürriyet gazetesine anlattı. Önder, “Sayın Öcalan, Fethullah Gülen’e selamlarını gönderdi. (Fethullah Gülen’in sulhta hayır vardır yaklaşımı benim de yaklaşımımdır. Bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz, Muhterem Fethullah Gülen’e selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim) dedi.” diye konuştu. Gülen, Öcalan ile PKK’nın silah bırakması hedefiyle yürütülen yeni müzakere sürecinin kamuoyuna yansımasının hemen ardından ocak ayının ilk günlerinde kamuoyuna “Sulhta hayır vardır” başlığıyla duyurulan bir değerlendirme yapmıştı.

  • APO KATILININ MESAJI UZERINE : BUYUKELCI ONUR OYMEN

    APO KATILININ MESAJI UZERINE : BUYUKELCI ONUR OYMEN

    onuroymen1933

    Status Update
    By Onur Öymen
    Öcalan’ın Nevruz mesajiyla ilgili olarak dün Halk TV’ye verdigim mulakatın özeti:

    Gayet tabiidir ki, herkes terörün bitmesini istiyor. Terörun kesinlikle bitmesinden milletin huzur ve güvenliğe kavusmasından başka dileğimiz olamaz. Fakat bu nasıl bitecek? mesele budur. Ancak simdi verilen bazı demeçlere, Basbakanın bazı söylemlerine bakacak olursanız Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı izlenimi ortaya çıkıyor. Bir terör lideri çıkıyor, Türkiye’de suç işlemis, insanları öldürmüş teröristlerin silahlarıyla Türkiye’den başka bir ülkeye gitmelerini istiyor. Sayın Başbakan da bunu olumlu karşılıyor. Çok açık söylemek lazim: Türkiye bir hukuk devleti olmak zorundadır. Türkiye bir yol geçen hanı değildir. Silahlı teröristlerin diledikleri zaman girip diledikleri zaman çıkacakları bir yer değildir. Başbakandan da terör liderinden beklenen söylem şudur: Teröristler devletin güvenlik güçlerine teslim olacaklardir ve yargılanacaklardir. Suç işleyenlerin serbestçe başka ülkeye gitmelerine izin veren devlet var mı dünyada? O zaman niçin Türkiye’de suç işledikten sonra başka ülkelere kaçanlarin geri getirtilmesi için Interpole başvuruyorsunuz? Devletin ciddiyetiyle bağdaşmıyor bu işler.
    Bu çağrı terörün tamamen bittiği anlamına geliyor mu? Terörün yurt dışında silahlı bir varlığı sürdürmesini kabul mü ediyorsunuz? Türkiye’in komşusunda bir terör örgütü silahli varlığını sürdürecek, biz de bunu sineye çekeceğiz. Böyle mi olacak, yoksa Ispanya’da olduğu gibi, terör örgütü silahla mücadele ederek amacına ulaşamayacağını anlayıp koşulsuz olarak silahlı mücadeleyi terk mi edecek? PKK silahlarını koşulsuz olarak bırakırsa, gayet tabii, daha sonraki aşamada devlet şefkat de gösterir, yaralar da sarılır. Ama terör örgütünün liderinin mesajından anlaşılıyor ki, örgüt silahlari kesin olarak bırakmaya niyetli değildir. Onun mesajı terörden kesinlikle vazgeçtik anlamına gelmiyor. Tek bir pişmanlık sözü yoktur. Bu ülkede 35.000 kişinin ölümünden sorumlu olan örgüt bu insanların ölümünden üzüntü duyduğunu açiklamıyor, özür dilemiyor. Bir pişmanlık duygusu yok. Basında ve kamuoyunda o kadar aşırı bir iyimserlik havasi yaratıliyor ki, artık aklın durduğu noktadayız.

    Sayın Başbakan Diyarbakır mitinginde Türk bayrağı olmamasına üzulmüş. Diyarbakırda sadece PKK’yı detekleyen bir siyasi parti mi var? Iktidar partisinin orada bir örgütü yok mu? Onlara siz de mitinge Türk bayrağıyla gidin diyemediniz mi?

    Öcalan mesajında anayasadan söz etmiyor, oysa birkaç gün önce yandaşlarina yeni anayasanın maddelerini dikte etmeye çalışıyordu! Mesajındaki sözlerle birkaç önce söyledikleri farklı. O bakımdan bütün bu gelişmeleri ihtiyatla karşılamak gerekiyor. Gerçek düşünceleri nedir? Söylediklerinin ne kadarı samimidir, ne kadarı taktiktir, neyi amaçlıyorlar, yarın ne yapmayı düşünüyorlar, bütün bunlari görmek lazım. Kamuoyunda yaratılan bir coşku havasıyla bütün bunları geçiştirmek kabil değildir.

    Gayet tabii, herkes terrörün bitmesini istiyor, ama şu tartışılmıyor: bütün bunlari söylerken PKK karşılığinda ne taviz aldi? Ne vaatte bulunuldu? Acaba Oslo’da, Imralı’da bazi devlet yetkililerinden aldığı vaatler üzerine mi bunlari söyledi? Neydi o vaatler, bunlar tartışılmıyor, Aşırı iyimserliğe kapılmamak, ihtiyatlı olmak lazımdır.

  • BEYAZ TÜRK  İŞİ

    BEYAZ TÜRK İŞİ

    BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajını “Geri dönüşü olmayan bir çağrı olarak” niteliyor, “Kürt sorunundan kaynaklanan silahlı mücadelenin yüzde 99’u bitti.Yüzde 1’i hükümete kaldı”diyor.
    Başbakan Erdoğan, 2010’da Mavi Marmara saldırısının ardından İsrail hükümetinden derhal özür dilemesini, ölenlerin yakınlarına tazminat vermesini ve Gazze’ye yönelik yürütülen ambargonun da hemen sona erdirilmesini istemiştir; 3 yıl sonra beklenen özür geliyor; Başbakan Netenyahu telefonda “ıtznatlut-özür dileriz”diyor!
    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Foreign Policy dergisine “Son on yılda Orta Doğu dramatik bir şekilde değişti, ancak hükümetimizin dış politika felsefesi aynı kaldı. Bilhassa “komşularla sıfır problem” prensibimiz hala yaşıyor ve iyi gidiyor. Ayrıca bölgemizin yüz yüze olduğu sorunları çözmeye her zamankinden daha yakınız “diye yazıyor.

    *
    Oopps! Bunlar neyi gösteriyor? Kim,neden,nasıl, ne oluyor, çözüm yakın mı-uzak mı?
    Bu soruların yanıtlanması için neoliberal- islamcı AKP’nin Türkiye’nin bağımsızlıkçı, antiemperyalist ve çağdaş karakterini yansıtan “Yurtta barış, Cihanda Barış” ilkeli dış politikasından işbirlikçi, yayılmacı ve İslam’dan demokrasi çıkarma işgüzarlığına dönüştürdüğü “Komşularla sıfır problem” prensipli dış politikasının -şu, kısa serencamını anlamak gerekiyor.

    *
    ABD merkezinde İsrail’in bulunduğu ve etrafında çıkarlarına uyumlu ülkeler oluşturmaktadır.
    Teminen Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen ile başlattığı değişimi Arap Baharı ile İslam ülkelerine yaymış bulunuyor.
    İsrail’in korkulu rüyası, yıllardır yasaklı dini arayışları öne çıkaran partileşmeye inanan siyasetçi ve yöneticilerin İslami Cihad’çı sivil toplum örgütleri, orduları ve polis güçlerinin desteği ile rejimlere egemen olmuş -şimdi, ülkelerini liberalizme dönüştürmeye çalışıyorlar.
    Aslında demokratikleştiklerini zannederlerken ekonomi,kalkınma, teknoloji ihtiyaçları ve standartlarının yükselmesi dinamiğinde küresel piyasaların kayıtsız kontrolüne giriyorlar!

    *
    AKP iktidarı bu değişim sürecinde rejimlerini devralmış islami örgütlerin ve bilhassa İran ve eksenindeki ülkelerin İsrail’e karşı tahrik edici,İslami Cihad söylemlerinin paratoneri olmuştur.
    Onların yükselttiği gerilimi düşürmek üzere o söylemleri kendisi arttırmak kaydıyda yükümlendiği bir siyaseti izlemiştir -ki, giderek neredeyse sahiye yakın Türkiye ile İsrail’i birbirinden kopma noktasında olduğunun görüntüsü başarıyla verilmiştir.

    *
    Şimdi geride hedef ülke İran bulunuyor!

    *
    Ve bu tablonun önünde Tel Aviv’de, Başkan Barack Obama’nın “İran’ın fiilen nükleer silah geliştirmesi için bir yıldan biraz fazla ya da yaklaşık o kadar zamana ihtiyaç var. İran’ın nükleer başlık geliştirmesine ramak kalacak bir duruma ABD izin vermeyecektir ” açıklamasına,
    Cumhurbaşkanı Simon Peres, “Hür dünya, Suriye Devlet Başkanı kendi halkına ve çocuklarına karşı katliam yaptığı zaman bekleyemez. Arap Birliği’nin öncülüğünde bir askeri müdahale gerekli ” önerisiyle yanıt veriyor.

    *
    Bir sonraki görüşmede Obama “İran konusunda bir yandan uzlaşma görüşmeleri öte yanda yaptırımlarla diplomasi kaynakları sonuna kadar zorlanıyor” diyor.
    Başbakan Netenyahu ” Başkan’ın nükleer İran’ı engellemek konusunda bizim kadar kararlı olduğuna ikna oldum. İran’ı barışçıl yollarla durdurmak için diplomasi ve yaptırımların, açık ve ciddi bir askeri tehditle arttırılması gerekiyor” derken,Cumhurbaşkanı Peres’i destekliyor.

    *
    İran’ı barışçıl yollarla durdurmak için diplomasi ve yaptırımların açık ve ciddi bir askeri tehditle arttırılması; NATO’nun bölgeye fiziken gelmesi demektir -teminen, önemli senaryolar ya da hamleler geliştiriliyor.
    Mesela -bir senaryoya göre, BM Güvenlik Konseyinde Rusya ve Çin’in vetosunun aşılarak NATO’nun Suriye’ye davet edilmesi -dolayısıyla, İran’ın yanıbaşına gelmesinin önü açılmaya çalışılıyor.
    Bunun için ABD rejim, rejim muhalifleri, kürtler ve radikal islami örgütler olmak üzere dört tarafın birbiriyle çatışacağını bilmesine rağmen -güya, Suriye siyasetinde olması istenmeyen radikal islami grupların tasfiye edilmesi için rejim muhaliflerini silahlandırılmayı öngörüyor!
    Suriye’de kanlı çatışmalara yol verilirken, çözüm için önce Arap Birliği geçici hükümete temsil hakkı verecektir -sonra, BM’de Suriye masası geçici hükümete tahsis edilecek ve NATO; Suriye’ye davet edilecektir…

    *
    Diğer bir senaryo, Abdullah Öcalan’ın Nevruz kutlamalarında işaret ettiği Ortadoğu Konfederal Sistemidir.
    Bu İran’dan, Irak’ın güneyi boyunca ve bazı Körfez ülkeleri ve Suriye ile Lübnan’ın Alevi bölgelerinden Akdeniz’e ulaşan Şii koridoruna karşılık İran’ın batısından, Irak’ın kuzeyine ve Suriye’nin kuzeyinden doğusuna ve Akdeniz’e ulaşan Sünni koridorun kurulmasıdır.
    Bu koridorun kuzeyinde boydan-boya Türkiye bulunuyor -bu suretle, Türkiye Irak Kürdistan bölgesini ikinci yavru vatan yapmak, buna Suriye Kürdistan’ını eklemek ve paralelinde PKK terör örgütünü dağdan indirip silahsızlandırmak ve siyaset zeminine çekmeye çalışıyor.
    Ya da NATO üyesi Türkiye İran’a açıkça cephe alıyor!

    *
    Üçüncü senaryo da gecikmiyor -işte, 2010’da Mavi Marmara saldırısının ardından İsrail hükümetinden beklenen özür geliyor.
    İsrail ve Türkiye ilişkilerinde yol açılıyor, Türkiye’nin bundan böyle ikircikli bir siyaset yapmasının sonuna gelinmiştir; Türkiye Şii koridoruna karşı Sünni koridorun organizatörüdür, NATO üyesi Türkiye bütünüyle sahnede yerini alıyor!

    *
    AKP hükümeti “Kürtçü Ayrışmayı” bir kurum olarak 2008- 2011’de resmi bir heyeti,”Barış ve Kardeşlik Projesi” çerçevesinde belli aralıklarla İmralı’da Öcalan ile devamında örgütle Oslo’da müzakereler yaptığında kabul etmişti.
    Öcalan’ın -işte,Demokratik Ulus İlkesi, Ortak Vatan, Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa, Demokratik Çözüm, Bireysel ve Kollektif Hakların Ayrılmazlığı, İdeolojik Bağımsızlık ve Özgürlük, Tarihsellik ve Şimdilik İlkesi, Ahlak ve Vicdan, Demokrasilerin Öz Savunması ilkelerini müzakere etmişler,
    Çözüm planı olarak ta bugüne yansıyan ve Nevruz kutlamalarında ilan edilen PKK’nın çatışmazlık ortamını kalıcı olarak ilan etmesi sonrasında açıklanacak TBMM onayından geçen Hakîkat ve Uzlaşma Komisyonu’nun teşkili ve Demokratikleşme’nin anayasa ve yasalara işlenmesi tartışılmıştı.
    Şimdi burada dikkat kesilmek gerekiyor…

    *
    Siyonizm; toplumsal felsefesinde Arzı Mev’udu ya da vadedilmiş toprakları, bireysel felsefesinde de bireyin özgürleserek manevileşmesini ve o vadedilmis topraklarda ya da Tanri Krallıgında ebedi olmayi kurguluyor.
    Abdullah Öcalan Kürtlerin Sami Kavminin kurduğu Suriye ve Mezopotamya’ da yayılmış MÖ 3. asır Akad Devleti’ne dayandığı iddiasındadır.
    Tarihin o dönemlerine atıf yapan ve o topraklardan süzülerek, zenginleserek, güçlenerek gelen Siyonizm’in o vadedilmis topraklardan Türkleri ve Arapları atacağı, sadece Yahudi ırkının ayak islerini yapacak Kürtler ya da Yudaik- Kürdo müstemlekesinin olusacağına inanıyor.
    Öyle ki kabalistik olarak mese ağacı ormanın tüm agaçlarını koruyan bir görevdedir -bugün, Kabala’nın toplumsal ögretisinin sembolü Meşe ağacı TBMM’ de BDP’nin resmi sembolüdür!

    *
    Bu yüzden daha müzakerelerin ilk başladığı o günlerde Abdullah Öcalan “Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt Sorununun nasıl çözüleceği,onca yıllık terörün derin tahribatının nasıl aşılacağı,Türklerin Kürtlerle, Kürtlerin Türklerle nasıl ortak yaşayacağı ve yeni Ortadoğu’nun nasıl kurulacağının”şifresini vermekte ve “Beyaz Türkler”e işaret etmektedir.

    *
    Bir ahid dini Yahudilikte, Tanrı’nın seçilmiş ve belli bir toprakla kimliklenmiş Yahudi kulu, yaşamı boyunca bu onurla, seçilmişliği ve toprak kimliğinde misyonunun ahdi içindedir.
    Anadolu çok eskilerden bu yana önemli bir Yahudi diasporasıdır,kimi yahudi kimi müslüman olmuşlarla Anadolu kültürü, sosyal yapısı, gelenekleri derinden etkilenmiş bulunuyor.
    1920’ler Türkiye’sinde sermaye egemeni Rum ve Ermenileri tasfiye edip öne çıkıyorlar, kendilerine Yahudi Türk ya da Beyaz Türk diyorlar.
    Kulüpleri,cemiyetleri ve lobileri üzerinden küreselleşme ile birlikte Türkiye Yahudiliği; Ah’dini, asli merkezinden genişleterek , uluslararası devasa gücüyle Türkiye’yi belirliyor; gelişmelerin hemen tümünde izlerine rastlanıyor.

    *
    İşte şimdi, hiçbir resmi belgede Türk vatandaşlığının sosyolojik tanımlanmasına, devletin herhangi bir üst kimlik tasarlama girişimine tahammül edilmiyor -üstelik, Türklük bilincinin yokedimi eğitim müfredatıyla da destekleniyor.
    Bu doğrultuda hükümetin Kürt sorununun barışcıl çözümü girişiminin desteklenmesini ve yeni anayasanın eşit yurttaşlık garantisi ile genel seçimler öncesinde çıkarılması isteniyor…

    24.3.2013

  • İsrail, Adnan Hoca sayesinde özür dilemiş!

    İsrail, Adnan Hoca sayesinde özür dilemiş!

    Adnan HocaAdnan Hoca cemaatine göre İsrail’in sürpriz özrünün sebebi ne ABD, ne Suriye ne de çözüm süreci. Tek sebep Hoca’nın olağanüstü diplomasisi…

    İsrail’in Mavi Marmara saldırısından dolayı Türkiye’den özür dilemesi geniş bir yankı alırken en dikkat çekici tepki Adnan Hoca camiasından geldi. Adnan Oktar‘a yakınlığı ile bilinen bir haber sitesinin manşetten duyurduğu iddiaya göre,İsrail, Adnan Hoca‘nın görüşmeleri sonrasında Türkiye’den özür diledi.

    NE ABD NE ÖCALAN NE SURİYE NE DE FİLİSTİN! ASIL SEBEP ADNAN HOCA!

    İsrail’in sürpriz özrü bölgesel bir çok dinamiğin etkisi altında yorumlanıyor. ABD etkisinden Öcalan’ın çağrısına, Suriye’deki iç savaştan Filistin’deki son gelişmelere kadar bir çok başlık altında yorumlanan özür için günün en ilginç iddiası Adnan Hoca cephesinden geldi. Adnan Oktar cemaatine yakınlığı ile dikkat çeken sonyorumhaber.com’un haberindeki iddiaya göre“Oktar’ın görüşmeleri sonucu İsrail Türkiye’den özür diledi”.

    İSRAİL’İN ÖZRÜNÜN PERDE ARKASI İÇİN AKILLARA ZİYAN YORUM!

    “Sayın Adnan Oktar İsrail devletinden gelen temsilcilerle yaptığı görüşmeler sonucunda İsrail’in çok yakın bir zamanda Türkiye’den özür dileyeceğinin haberini aldığını açıklamıştı.”denilen haberde, Oktar’ın görüşmelerinin bir sonucu olarak İsrail devletinin Türkiye’den özür dilediği iddia edildi. Haberde Adnan Hoca’nın son iki yıldır “İsrail özür dileyecek” temalı bazı yorumları alıntılanarak sürpriz özrün perde arkası aydınlatıldı! gazeteciler

  • “Her yıl onlarca milliyet ve etnik grup kayboluyor…”

    “Her yıl onlarca milliyet ve etnik grup kayboluyor…”

                                                            Geçenlerde Aydın Üniversitesi’nde Avrasya Türkiye ilişkilerini konu alan son derece önemsenmesi gereken bir Uluslar arası Güvenlik ve Stratejik Çalışmalar Kongresi düzenlendi. Gagavuzya Özerk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal bu kongrede Türkiye- Avrasya ilişkilerini değerlendirdi. Konuk cumhurbaşkanı değerlendirmesinde “Gagavuzların en önemli müttefiklerinden biri Türk Devletidir. Siyasi ve ekonomik işbirliğimizi şimdi, bilimsel ve akademik düzeye de taşına zamanı gelmiştir” ifadelerini kullanmıştır.

                                                              Burada şunu da vurgulamalıyız:

                                                              Üniversitelerimiz, bu tür uluslar arası etkinliklere mutlaka ağırlık vermeli, ev sahipliği yapmalıdır. İstanbul Aydın Üniversitesi, bu etkinliği ile buna örnek olmuştur. Temennimiz, diğer üniversitelerimizde de bu tür etkinliklerin yapılması ve yaygınlaştırılmasıdır.

                                                              46 BİLİM ADAMI KATILDI

                                                              Avrasya’daki stratejik trendleri sorgulayarak, Türkiye ve Avrasya ülkeleri arasındaki ilişkileri ve karşılıklı anlayış ve işbirliği ortamını geliştirmeyi amaçlayan kongreye ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Pakistan, Azerbaycan, Romanya, İsrail gibi birçok ülkeden 46 bilim insanı sekiz farklı oturumda katılarak sunum gerçekleştirdi. 34 bildirinin yer aldığı Uluslararası Güvenlik ve Stratejik Çalışmalar Kongresinde Avrasya güvenliği, Avrasya’nın sosyal ve ekonomik parametreleri, yeni Avrasyacılık, Rusya Federasyonu ve Avrasya, Çin ve Avrasya, Türkiye ve Avrasya ilişkileri gibi konular konuşuldu.

                                                               Gagavuzya Özerk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Formuzal, yaptığı konuşmada, çok önemli konulara değindi, özellikle her yıl onlarca milliyet ve etnik grubun kaybolduğuna dikkat çekti. Biz, konuk Cumhurbaşkanı Formuzal’ın dikkat çeken konuşmasından bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyoruz:

                                                             “UYGARLIKLAR VE KÜLTÜR ÖNAMLİ”

                                                              Gagavuzya Özerk Cumhuriyeti, Moldova Cumhuriyeti’nin güney kesiminde yoğunlaşan Slovak, Türk ve Avrupalı kimliği ile 160.000 in üzerinde nüfusa sahip ve başkenti Komrat olan bir ülkedir ama Gagavuzlar ve temsilcileri hemen hemen dünyanın her yerine yayılmıştır. Bugün burada gerçekleştirilen kongrede Avrasya’nın bir üyesi olarak bulunmaktan mutluluk duyuyoruz. Dünyamız büyük güçlerin hâkimiyetini yaşamaktadır. Bu ülkelerin dış politikaları birçok küçük ülkeyi de etkilemekte ve yönlendirmektedir. Mevcut uluslar arası ilişkiler ve hukuk sistemi de bulu doğrulamaktadır. Burada şunu belirtmek isterim ki 2001 Kültürel Çeşitlilik UNESCO Evrensel Bildirgesi ve 1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına ilişkin UNESCO Sözleşmesine ek olarak kabul edilen 2003 Somut Olmayan Kültür Mirasının Korunması Sözleşmesi unutulmamalıdır. Büyük devletlerin jeopolitik çıkarları ve siyasi anlamda yürütülen uluslar arası ilişkiler bu mirasların yok olmasına neden olmaktadır. Belirttiğim belgelerde “tüm halklar insanlığın ortak mirasını oluşturan uygarlıkların ve kültürlerin çeşitliliğine, zenginliğine katkıda bulunmalıdır” denmektedir. 21.yy bizim gibi milletlere ne getiriyor? Bilim adamların ve uzmanların değerlendirmelerine göre her yıl onlarca milliyet ve etnik grup kayboluyor. Kaybolurken de onlara ait dil, kültür, gelenek ve göreneklerde ölüyor. Benim görüşüm, tüm küçük ulusların ana stratejik hedefi bu süreçlere dayanmak üzerine kurulmalı ve itibari ulus ile huzurlu bir diyalog sergilenmelidir. Garantör ülkeler (küçük devletlere yardım ve destek sağlayan büyük güçler) ile yapıcı ortaklıklar kurulmalıdır

                                                           “GAGAVUZLAR KENDİLERİNİ KORUDU”

                                                                Bu tür konferansların sürekliliğin olması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü özellikle Avrasya Bölgesinde var olan ülkeler için önemli bir paylaşım platformları gerekiyor. İşte, bu konferans bu eksikliğin giderilmesinde önemli bir katkı sağlamıştır. Zaten Gagavuz Cumhurbaşkanı da “Kültürel, ekonomik ve siyasi olarak değerlendirmelerin yapılacağı oturumlarda önemli çözüm fikirlerinin de çıkacağını görmekteyiz” demiştir. Formuzal, Gagavuzların yüzyıllardır küçük adımlar atarak kendilerini koruma ve geliştirme yolunda ilerlediğini de vurgulayarak “Gagavuzların sürekli olarak ulusal kalkınmasını bastıran güçler bulunmuş, ancak buna rağmen halk dilini, gelenek ve göreneklerini koruyarak geliştirmesini bilmiştir” vurgulamasını da yapmıştır.

     

     

  • Haftanın Kitabı 05: Hayalet Protokol

    Haftanın Kitabı 05: Hayalet Protokol

    Haftanın Kitabı 05: Görevimiz Tehlike 4: Hayalet Protokol

    Değerli okuyucular ve izleyiciler,

    Bu yazıda 2012 yılı başında vizyona giren bir filmin DVDsini (1 DVD veya 2 CD) tanıtmak istiyorum. Film, Tom Cruise’un başrolünü oynadığı Hayalet Protokol filmi. DVD, Tiglon Film tarafından üretilmiş. Türkçe dublajlı. Genelağda farklı sitelerde değişken fiyatlarla satılıyor. Dolayısıyla satın almak isterseniz gördüğünüz ilk yerden almamanızı; birkaç site dolaştıktan sonra en ucuzunu seçmenizi öneririm.

    Hayalet protokol kitap kapağı
    Hayalet protokol

    Özet & detaylar

    Bu öyle sıradan bir görev değil. Global çapta olay yaratacak terörist bir bomba saldırısına neden olmakla, yani Kremlin Sarayı’nın yarısını havaya uçurmakla, itham edilince, IMF (Impossible Missions Force (IMF) — Görevimiz Tehlike Ekibi) kapatılma noktasına gelir. Ethan Hunt ve arkadaşları, başkan Hayalet Protokol yönergesini devreye soktuğundan bir başlarına kalmışlardır: Kimseden yardım almadan, kimseyle iletişimde olmadan, bu en tehlikeli, en zor görevde, yeni bir operasyon ile kimlik değiştirerek bu sefer kendi birimlerini temize çıkartmak ve nükler savaş başlatacak bir planı engellemek için mücadele verecekler… Serinin 4. filmi Hayalet Protokol (Ghost Protocol)’de, Ethan Hunt’ın maceraları kaldığı yerden devam ediyor. Serinin diğer bölümlerine göre daha farklı türlerle ün kazanmış birçok önemli oyuncuyu kadrosunda barındıran film, Tom Cruise’in yanı sıra Simon Pegg, Jeremy Renner, Paula Patton, Josh Holloway gibi isimlerle dikkat çekiyor. The Simpsons, Ratatouille, Up, İnanılmaz Aile gibi animasyonlarda imzası olan Oscar ödüllü sinemacı Brad Bird’ün yönetmen koltuğunu oturduğu film senaryosu ise October Road, Alias, Life on Mars gibi başarılı televizyon işlerine hem yazar hem yapımcı olarak imza atmış olan Josh Appelbaum ve André Nemec ikilisine emanet… Budapeste, Moskova, Dubai ve Mumbai’den nefes kesen görüntülerle harika bir aksiyon filmi.

    [metin:beyazperde.com ; düzenleme/düzeltme: HT]

    yazışmak üzere, neşeli okumalar ve izlemeler dilerim.

    23 Mart 2013 Cumartesi, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • İŞTE ÖZÜR SÜRECİNİN PERDE ARKASI

    İŞTE ÖZÜR SÜRECİNİN PERDE ARKASI

    İŞTE ÖZÜR SÜRECİNİN PERDE ARKASI

    İsrail özür ve tazminat noktasına nasıl geldi?

    Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama’nın devreye girmesiyle Türkiye ve İsrail arasındaki diplomatik kriz aşıldı. Peki, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradığı noktaya kadar nasıl gelindi ve bu sıcak süreçte neler yaşandı?

    İsrail, yardım gemilerini vurdu: İkisi ağır en az 30 yaralı

    İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradı. Netanyahu, görüşmede 9 Türk vatandaşının öldürüldüğü 2010 yılındaki Mavi Marmara baskını için Türkiye’den özür diledi. İsrail Başbakanı, Ankara’nın kurbanların ailelerine tazminat ödenmesi talebini kabul etti ve abluka altındaki Gazze’ye sivil halkın kullanacağı malların girişine ilişkin kısıtlamaların da barış zamanında uygulanmayacağını taahhüt etti.

    Erdoğan da Türkiye adına özrü kabul etti. Uluslararası basın, tarihî özrü son dakika olarak duyururken gelişme Türkiye’nin büyük bir diplomatik başarısı olarak değerlendiriliyor. Başbakanlık’tan yapılan yazılı açıklamada “Netanyahu, İsrail tarafından hadiseyle ilgili olarak yürütülen ve bir dizi operasyonel hatanın yapıldığına işaret eden soruşturma ışığında, can kaybına veya yaralanmaya yol açan her türlü hatadan dolayı İsrail adına Türk halkından özür dilemiş; Başbakan’ımız da söz konusu özrü Türk halkı adına kabul etmiştir.” denildi.

    Üç günden beri İsrail’de temaslarda bulunan ABD Başkanı Obama’nın seyahati önemli bir gelişmeyle neticelendi. Zaman’ın üst düzey yetkililerden öğrendiğine göre süreç şöyle gelişti: Amerikan yönetimi her fırsatta Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi çağrısı yapıyordu. Kasım 2012’deki seçimlerin ardından John Kerry’nin dışişleri bakanı olarak atanmasından sonra üç ülke arasında diplomasi trafiği yeniden başladı. Kerry, 1 Mart’taki Ankara ziyaretinden önce “Bu işi artık çözelim.” mesajı yolladı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da şartlarının karşılanması durumunda Türkiye’nin normalleşmeye sıcak baktığını anlatarak “Biz bunun nasıl olabileceğinin yolunu gösterdik.” dedi.

    DAVUTOĞLU İLE KERRY MAİLLEŞTİ

    Kerry’nin Ankara ziyaretinde en önemli gündem maddelerinden birisi bu oldu. Bu süreçte Davutoğlu ile Kerry 5-6 defa telefonda konuştu. Hatta iki bakan e-mailleştiler. Obama’nın ziyareti öncesinde süreç iyice hızlandı. Amerikan tarafının sorusu üzerine Ankara, “Bizde siyasi irade mevcut. Koşullarımızın karşılanması durumunda normalleşmeye hazırız.” cevabı verdi. Süreçte Türk ile İsrailli yetkililer de doğrudan temas kurdu. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu İsrailli muhataplarıyla telefonda konuştu. Üç ülke en uygun formülü aradı. Birçok kez özür metni gelip gitti. Uzlaşma Obama’nın İsrail’e geldiği çarşamba günü sağlandı. Perşembe ise son kez teyit edildi.

    OBAMA TELEFON AÇTI

    Tüm detaylar planlandı. Obama, İsrail’den Ürdün’e geçmeye hazırlanırken Ankara’yı aradı. Başbakan Erdoğan ile kısa süre sohbet eden Obama, “Netanyahu konuşmak istiyor.” deyip telefona İsrail Başbakanı’nı verdi. Konuşulanlarla ilgili İsrail ve Türkiye başbakanlıklarından yazılı açıklama yapıldı. Türk tarafına göre Erdoğan Netanyahu’ya “Türk ve Yahudi halkları arasındaki ortak tarihe dayanan ve yüzyıllardır süregelen güçlü dostluk bağlarına ve işbirliğine değer verdiğini” söyledi. Bölgenin barış ve istikrarı için hayati stratejik öneme sahip olarak gördüğü ilişkilerin son dönemde bozulmuş olmasının üzüntü verici olduğunu ifade eden Başbakan Erdoğan, “Türkiye’nin, İsrail-Filistin ihtilafına iki devletli vizyon temelinde adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulunmasına yönelik uluslararası ve bölgesel tüm çabalara desteğini” tekrarladı.

    Netanyahu ise “İsrail tarafından hadiseyle ilgili olarak yürütülen ve bir dizi operasyonel hatanın yapıldığına işaret eden soruşturma ışığında, can kaybına veya yaralanmaya yol açan her türlü hatadan dolayı İsrail adına Türk halkından özür diledi; Başbakan Erdoğan da söz konusu özrü Türk halkı adına” kabul etti. İki Başbakan, tazminat/adem-i mesuliyet konusunda bir anlaşma yapılması hususunda mutabık kaldı. Netanyahu ayrıca, “İsrail’in, sivil halkın kullanacağı malların Gazze dâhil Filistin topraklarına girişine ilişkin kısıtlamaları esas itibarıyla kaldırdığını ve sükûnet devam ettiği müddetçe bu durumun da devam edeceğini” bildirdi. İki lider, Filistin topraklarındaki insani durumun iyileştirilmesi için birlikte çalışmak konusunda mutabık kaldı.

    “ÖZÜR” KELİMESİ GEÇİYOR

    İsrail’den yapılan açıklamada farklı unsurlar yer almakla birlikte Türkiye’ninkiyle örtüştü. Buna göre Netanyahu Erdoğan’a “Obama ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin önemi ve bölgesel işbirliği konusunda faydalı görüşmeler yaptığını” söyledi. İsrail Başbakanı, Erdoğan’ın Danimarka gazetesinde yayımlanan mülakatını gördüğünü ve bu sözleri takdir ettiğini bildirdi.

    Netanyahu şöyle devam etti: “Mavi Marmara hadisesinin trajik sonucu İsrail’in niyetlendiği, kasıtlı bir şey değildi. İsrail can kayıplarından ve yaralanmalardan dolayı üzüntü duyuyor. Bazı operasyonel hatalar yapıldığına işaret eden İsrail’in olay hakkındaki soruşturmasının ışığında, can kaybına veya yaralanmaya yol açmış olabilecek her türlü hatadan dolayı Türk halkına İsrail’in özrünü ifade ediyorum.” İsrail Başbakanı tazminat ödemeye hazır olduklarını da ekledi. Netanyahu ayrıca, İsrail’in, sivil halkın kullanacağı malların Gazze dâhil Filistin topraklarına girişine ilişkin kısıtlamaları esas itibarıyla kaldırdığını ve sükûnet devam ettiği müddetçe bu durumun da devam edeceğini sözlerine ekledi.

    OBAMA VE BÖLGESEL GELİŞMELER ETKİLİ OLDU

    Türkiye ve İsrail arasında 2010’daki kanlı Mavi Marmara olayından sonra bozulan ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde dün iki ülke başbakanları arasında sağlanan mutabakatta, ABD Başkanı Barack Obama’nın aracılığı ve ülkelerin işbirliğini elzem kılan bir dizi bölgesel gelişme etkin oldu. Suriye’deki iç savaş halinin uzaması ve sınır aşan bir hüviyet kazanması ihtimalinin yanı sıra her iki ülkenin de artan İran endişeleri, Türk ve İsrail tarafını el sıkışma konusunda teşvik etti.

    34 KRİZ AYININ HİKAYESİ

    Türkiye-İsrail krizi, Gazze’ye yardım malzemeleri götürmek üzere bir grup geminin yola çıkmasıyla başladı. İsrail, 31 Mayıs 2010’da uluslararası sularda konvoya baskın düzenleyerek 9 Türk sivili katletti. Ankara, sorunu BM’ye taşıdı. Tel Aviv, normalleşme için temas kurdu. Bakanlar bir kez, müsteşarlar ise birkaç kez görüştü. Ankara, “özür, tazminat ve Gazze’ye ablukanın kaldırılmasını” içeren üç şart koştu. BM’deki Palmer Araştırma Komisyonu’nda İsrail’in tezleri yer alınca Tel Aviv bunu basına sızdırdı. Ankara’nın tepkisi ise sertti: Diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyine düşürüldü, askeri anlaşmalar askıya alındı, İsrail’in NATO’daki ortaklık programı uzun süre veto edildi. İsrail hep olumlu mesaj yollarken Türkiye taviz vermedi.

    DÜNYA VE MAĞDUR AİLELER MEMNUN

    İsrail’in 2010’daki kanlı Mavi Marmara baskınından ötürü Türkiye’den özür dilemesi ve kurbanların yakınlarına tazminat ödemeyi kabul etmesi, dünya ülkeleri ve uluslararası kurumlarca olumlu karşılandı. Mağdur aileler de çoğunlukla özürden dolayı memnun olduklarını beyan etti.

    Özür konuşması esnasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında olduğu bilinen ABD Başkanı Barack Obama, telefon konuşmasının zamanlamasının çok iyi olduğunu ve bu özrün bir başlangıç olduğunu söyledi. Obama, ayrıca ilişkilerin düzelmesinin iki ülkenin de yararına olduğunu belirtti. İngiltere Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada “İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmesine dair haberleri memnuniyetle karşılıyoruz.” ifadelerine yer verdi.

    NATO Sözcüsü Oana Lungescu, İsrail’in Türkiye’ye sunduğu özrü NATO tarafından memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti. Lungescu, yaptığı açıklamada, “Bu elbette bölgesel diyaloğu, istikrarı artıracak ve uluslararası işbirliklerini de rahatlatacak bir adım oldu.” dedi. Avrupa Birliği’nden de özürden duyulan memnuniyet ifade edildi. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın sözcüsü Michael Mann, “İlişkilerin iyileşmesi, Ortadoğu’da barış ve güvenlik görmek isteyen herkesin çıkarınadır.” dedi.

    İsrail’in baskınında hayatını kaybeden Türk vatandaşları yakınlarının da İsrail özrüne yaklaşımlarının genelde olumlu olduğu görüldü. Saldırıda Dünya Tekvando Şampiyonu eşi Çetin Topçuoğlu’nu kollarında kaybeden milli tekvandocu Çiğdem Topçuoğlu, ‘’Türk diplomasisi açısından, bizim için gerçekten büyük başarı oldu. Burada emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.’’ ifadelerini kullandı. Saldırıda hayatını kaybeden Ali Haydar Bengi’nin eşi Saniye Bengi de, ‘’Başbakan Erdoğan’a çok teşekkür ediyorum. Başbakan’ımız nasıl uygun görürse biz de onun arkasındayız. Zalim olduğu için İsrail özür dilemez diye düşünüyordum. Ama duyunca çok duygulandım.” dedi. Yine kurbanlardan İbrahim Bilgen’in oğlu Yusuf Bilgen ise yaptığı açıklamada, Gazze üzerindeki abluka tamamen kaldırılmadığı sürece özrün kabul edilmeyeceğini ifade etti.

    SERVET YANATMA / ANKARA

  • İsrail’den gelen özürün perde arkası…

    İsrail’den gelen özürün perde arkası…

                                                            Mavi Marmara’daki baskın nedeni ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun 3 yıl aradan sonra Türkiye’den özür dilemesi ve ölenlerin ailelerine tazminat ödeneceğinin açıklanması bize göre sürpriz olmamıştır. Çünkü Ortadoğu’daki gelişmelerde İsrail’in yayılmacı politikalarında başarılı olması bir noktada Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzelmesine bağlıdır. 3 yıldır özür dilemeyen İsrail’in bu özrünün bir noktada ABD Başkanım Obama’nın İsrail gezisine denk gelmesi ayrı bir önem taşıyor.

                                                             İsrail’in özür dilemesinin haftalar önce başlatılan bir diplomatik çabanın sonucu olduğu da iddia ediliyor. Aslına bakılacak olursa, bu işin perde arkasında Amerika var. Müttefikimiz, çıkarları gereği bunu uygun görmüş ise, bu oyun sahneye konuluyor. Bu, aynı zamanda Öcalan ile müzakere masasına oturanları da bir an için de olsa rahatlatacaktır.

                                                             BU BİR HAYAT ÖPÜCÜĞÜDÜR

                                                             Ortadoğu’yu kana bulayan, bölgemizdeki sarsıntılara da neden olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin hayata geçirilmesi için Amerika’nın Başbakan Erdoğan’ı büyük bir oyuncu olarak sahaya sürdüğü görülüyor. Özür dilemenin zamanlamasına dikkat ediniz. PKK’ya silah bıraktırma amacı ile teröristlerle masaya oturan Erdoğan’ın kamuoyundan destek bulmaması ve AKP oylarının düşmeye başlaması yeni bir oyunun sahneye konmasını gerektirmiştir. Bu oyun, 3 yıl aradan sonra zoraki de olsa, İsrail’den gelen özürdür ve bu özür sarsıntı geçiren Başbakan Erdoğan için bir hayat öpücüğü olmuştur.

                                                             Öncelikle şu gerçeği görmeliyiz:

                                                             Bölgede İsrail’in güvenliğinin sağlanması her şeyin üstündedir. ABD Başkanı Obama da bu konuda “İsrail’in güvenliği, bizim için diğer bütün müttefiklerimizden daha önemlidir” diyor. Bunun saklanacak, gizlenecek bir yanı da yoktur. Bugün bölgedeki gelişmelere baktığımızda, bu tabloyu çok daha iyi ve net biçimde görebiliriz.

                                                              ÖNEMLİ OLAN İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ

                                                              Malatya Kürecik’te konuşlandırılan füze kalkanı kimin için kurulmuştur? İran’dan İsrail’i hedef alabilecek füzeler için değil mi? Bunu bilmeyen mi kaldı? Yetmedi, bu füze kalkanlarını güçlendirecek ve takviye niteliğindeki patriotlar ülkemiz topraklarına kimi korumak için kurulmuştur? Bütün bunların altında yatan gerçek İsrail’in güvenliğinden başka bir şey değildir.

                                                              AKP’nin oylarının düşmeye başlaması, Erdoğan’ın koltuğunun sallanması BOP’u hayata geçirmekte olan ABD’nin de işine gelmemiştir. Dolayısı ile bu İsrail’in de yararına olmayacak bir gelişme olarak değerlendirilmiş ve 3 yıl aradan sonra özür gelmiştir. Bu özür, milli duyguları zedeleyen bir hükümetin, dini duyguları kazanarak yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak bir zamanlamaya denk getirilmiştir. Özetleyecek olursak, Erdoğan’ın imdadına İsrail yetişmiştir.

                                                                  Geçmişe bir göz atalım:

                                                                   AKP’nin oylarının en düşük seviyeye geldiği bir dönemde Davos’taki bir toplantıda Başbakan Erdoğan’ın “one minute” çıkışı aslına bakılacak olursa oynanan bir tiyatro oyunundan farksızdı. Bu çıkış sonrası AKP iktidarını ciddi biçimde sağlamlaştırmıştı. Şimdi ise 21 Mart Nevruz kutlamaları sonrasında yine sallanmaya başlayan AKP’nin bu sıkıntıdan çıkışı İsrail’den gelen özür ile sağlanmış görünüyor. Biz, bu nedenle zamanlamaya dikkatlerinizi çekiyoruz.

                                                                GERÇEKLERİ GÖREBİLMEK

                                                                 Konuya tepki verenlerin ortak görüşlerini de sizlerle paylaşmak istiyoruz:

                                                                  “ Yeni anayasayı gerekirse BDP ile yaparız sözlerini, APO’nun başkanlık seçiminde AKP’yi destekleriz sözlerini ve APO’dan yol haritası beklenen günleri bir araya getirdiğimizde burnumuza pis kokular geliyor. Bu millet artık bunu yemez. Rezilliğin hemen ertesi günü 3 yıldır dilenmeyen özrü yemez. Gargara yapar, tükürür atar. İsrail’i koruma projesi BOP’a hizmet et, topraklarında İsrail’i koruyacak füze sistemi kurdur ondan sonra da en sıkıştığın dönemlerde İsrail’in seni kurtarmasını göremeyeceğimizi zannet. Hayır, biz koyun değiliz, oyunu görüyoruz.”

                                                                Erdoğan’ın Siyonizm konusunda yaptığı bir açıklamada sözlerinin büyük tepki çektiği biliniyor. Amerika’dan gelen baskı neticesinde Başbakan “Beni yanlış anladılar. Hiçbir zaman Yahudi düşmanlığı gibi tutum içinde değilim” demiş, daha önce söylediği sözleri düzeltmeye gitmişti.  

                                                                           

  • MUHTEŞEM ZAMANLAMA

    MUHTEŞEM ZAMANLAMA

    MUHTEŞEM ZAMANLAMA

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Aynı hafta içinde…

    Obama İsrail’e gidiyor..

    Orada ”SON 65 YIL BOYUNCA ABD, İSRAİL’İN EN BÜYÜK MÜTTEFİKİ VE ARKADAŞI OLMUŞTUR” diyor.

    Peres, Obama’ya liyakat madalyası takıyor….ken,

    Diyarbakır’da eşkıya başının iki dilde mesajı okunuyor…ken,

    “İlk olarak” Beyaz Saray, Türk ve İsrail başbakanları arasında bir telefon görüşmesi yapıldığını yazılı açıklamayla duyuruyor.

    Açıklamada Obama’nın bu görüşmeyi memnunlukla karşıladığı belirtiliyor.

    Obama yönetiminden iki üst düzey yetkili, Beyaz Saray muhabirlerine yaptıkları açıklamada, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan Mavi Marmara olayıyla ilgili olarak özür dilediğini ve Erdoğan’ın özrü kabul ettiğini bildiriyorlar.

    İsrail’den sonra gittiği Ürdün’de konu ile ilgili konuşan Obama, “bu gelişmenin sadece başlangıç olduğunu” söylüyor.

    Arkasında ne var acaba?

    Tam bütün bunlar oluyor….ken;

    Suriye’nin başkenti Şam’da “bir camide” meydana gelen patlamada aralarında Devlet Başkanı Beşar Esad’ın en önemli Sünni destekçilerinden din âlimi Şeyh Muhammed El Buti’nin de bulunduğu 42 kişi ölüyor.

    Şimdi;

    1915’den beri kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği Ortadoğu’da..

    Fazla iddialı gelecek ama ben dünden itibaren Netanyahu-Esat-Barzani arasındaki safların sıklaştığını..

    İran için de zamanın daraldığını düşünüyorum.

    Obama İsrail’e gelmeden bir hafta önce, “İran’ın nükleer silah geliştirmesine yaklaşık bir yıl olduğunu” ve “İran’ın nükleer silah sahibi olmasını önlemek için ABD’nin gücü dâhilinde her şeyi yapmaya hazır olduğunu” söylememiş miydi?

    Yukarıdan beri sıraladığımız olayları bir de bu gözlükle değerlendirin..

    Sir Mark Sykes ve Auguste Picot’nun toprağı bol olsun…..

    Amma harita çizmişler ha! 23 Mart 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ