Blog

  • Lordlar Kamarası’nın  AB’nin  Genişlemesinin Geleceği Raporu ve Türkiye

    Lordlar Kamarası’nın AB’nin Genişlemesinin Geleceği Raporu ve Türkiye

    İngiltere Lordlar Kamarası (House of Lords) AB’nin  Genişlemesinin Geleceği ile  ilgili bir raporu 6 Mart’ta yayınlamıştır. Rapor, Türkiye’nin AB üyeliğine  destek vermekte, duraklayan  müzakere sürecini  ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs adasında sorun çözülmeden AB üyesi yapılmasını eleştirmektedir. Raporun konu ilgili paragrafları aşağıdadır.

    “Türkiye’nin AB üyeliği sürecindeki duraksamanın yerini,  kademeli de olsa ilerleme yaratan inandırıcı bir sürece bırakmalıdır.

    AB Konseyi tarafından  AB adayı  ülkeler için ortaya konan en sorunlu şartlar aday ülke ve bir ya da birden fazla AB üyesi arasındaki ikili sorunlarla ( Makedonya ve Yunanistan arasındaki isim anlaşmazlığı) ya da müzakere başlıklarının tek taraflı olarak engellenmesiyle (Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerinde 35  başlıktan  10’unun G. Kıbrıs ya da Fransa tarafından bloke edilmesi) ilgilidir. (Some of the most problematic conditions and benchmarks introduced by the Council relate to bilateral issues between the candidate country and one or more Member States, such as the ‘name issue’ between Greece and FYROM, or the unilateral blocking of chapters, as in the case of Turkey’s negotiations, where 10 of the 35 chapters have been blocked by France and Cyprus, paragraf 67)

    2004 yılında adada henüz bir çözüm olmadan  G. Kıbrıs’ın AB’ye üye yapılması bu tip  anlaşmazlıkların  doğurabileceği daha büyük sorunlar konusunda AB’ye acı bir ders olmuştur. Bu genişleme AB’nin çözüm konusunda teşvik edici rolünü zayıflatmış ve Türkiye’nin üyelik sürecini engellemiştir. (The entry of Cyprus into the EU in 2004 without reconciliation between its Greek and Turkish populations has led to an entrenched dispute, diminishing the EU’s leverage in encouraging both sides to reach a settlement, and consequently interrupting Turkey’s accession process, paragraf 68.)

     

    Bundan sonra gerçekleşecek genişlemeler öncesinde ikili anlaşmazlıklar çözülmeli, üyelik ile ilgili  anlaşmazlıkların çözümünden sonra  genişleme  gündeme gelmelidir.

    AB’nin Türkiye’nin üyeliğiyle genişlemesi  büyük bir ülkenin  üye olmasıyla AB’de yapısal değişiklikler gerektirecek olsa da,  AB tarafından göz ardı edilemeyecek ekonomik fırsatlar da sunmaktadır.

    İzlanda ya da Türkiye’nin genişleme sürecinin sona ermesi durumunda AB sadece genişlemenin getireceği faydaları değil, küresel yumuşak gücünü de kaybedecektir.

    Türkiye’nin üyelik sürecinin hem genişleme yorgunluğu hem de AB’nin Türkiye’de reform için ivme yaratma itici gücünü kaybetmeye başlaması sebebiyle  durma riski kaygı vericidir.

    AB İrlanda Dönem Başkanlığında müzakerelerde olumlu ivme kazanılabileceğine ilişkin  işaretler memnuniyetle karşılanmaktadır.” (

  • “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor…”

    “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor…”

                                                            Başbakan Erdoğan, yaptığı konuşmalarda “Barış adına, PKK’nın silah bırakması adına güzel şeyler oluyor” diyor. Umut dağıtıyor. Tek millet, tek devlet ve tek bayraktan söz ediyor. “Ülkemiz üzerinde asla ameliyat yaptırmayız” diyerek kamuoyunda tansiyonu düşürmeye çalışıyor. Çünkü PKK’ya silah bıraktırma için yapılan müzakerelerden bu millet son derece rahatsız. Ne oluyor, ne bitiyor, kapalı kapılar ardında ne pazarlıklar yapılıyor bunları bilmek istiyor.

                                                            Biz, her şey bir yana Başbakan’ın sözlerini önemsiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak, görülüyor ki, Başbakan da sürekli olarak kafaları karıştıran konuşmalar yapıyor, bazen bir dediği, bir dediğini tutmuyor. Bu nedenle açıklık politikalarında fayda olacağı görüşündeyiz.

                                                            HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR

                                                            Şimdi yinelemek istiyoruz:

                                                             Terörün bitmesini, kan dökülmesinin önlenmesini, ülkeye barış ortamının gelmesini kim istemez ki? Bunlar bizim de yıllardır duyduğumuz özlemdir. Ancak, ortaya çıkan tabloya baktığımızda endişe duymamamız imkansız görünüyor. PKK, İmralı ve terör örgütünün siyasi uzantılardan gelen haberler hiç de Başbakan’ın ya da bir hükümet yetkilisinin söylediği gibi değil. Dikkat ediniz, meydan adeta PKK’ya kaldı. Gösterilerde PKK bayrakları açılıyor, Öcalan posterleri ellerde taşınıyor. Bunlara da ses çıkarılmıyor. Kim, eline Türk bayrağı alsa, Atatürk posteri açsa, polis engeli ile karşılaşıyor. Şu an böyle bir ortam yaşıyoruz.

                                                             KAMUOYU NEDEN BİLGİLENDİRİLMİYOR?

    Bizler, vatandaş olarak bilmek istiyoruz. Ne oluyor, ne bitiyor, neler vaat ediliyor? Bu terör bitecek, PKK’lılar silah bırakacak, başka bir ülkeye gidecekler. Güzel, ama neyin karşılığında? Bunları bilmek bizim demokratik hakkımızdır.

                                                               Ortada gizli-saklı bir şey yoksa kamuoyu neden bilgilendirilmiyor? Bu soruya yanıt arıyoruz. Ne saklanıyor? Niye bekleniliyor? Muhalefetin de bu konuda sıkıntılı olduğunu görüyoruz. Gerek CHP, gerekse MHP kanadı, konu ile ilgili kendilerinin bilgilendirilmediğinden yakınıyorlar. Yapılanlar, görüşmelerin bir Anayasa sucu olduğuna dikkat çekiyorlar.

                                                              Süreç ile ilgili bilgi edinmek isteyenlere “Süreci sabote etmeyin” deniliyor. Ne olup bittiği hakkında soru soranlara “provokatör” gözü ile bakılıyor. Türklüğü, bayrağı, Atatürk’ü savunmak neredeyse suç sayılıyor.

                                                               Geçenlerde Samsun Vali Yardımcısı Mesut Taner Genç, konu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor” dedi. Başbakan’ı ve hükümeti eleştirdi. Şimdi, Vali Yardımcısı hakkında soruşturma başlatıldı. Daha önce Şırnak’ın Beytüşşebap İlçesinde kaymakamlık yapan, anılarını da 2008 yılında 160 sayfadan oluşan “Ateş Altında Beytüşşebap Kaymakamı’nın PKK ile Mücadele Günlüğü” kitapta toplayan Mesut Taner Genç ne acıdır ki şimdi soruşturma geçiriyor ve baskı altına alınmak isteniyor.

                                                                 “SÖZÜN BİTTİĞİ YERE GELDİK”

                                                                Samsun Vali Yardımcısı Genç’in bu çok önemsediğimiz konuşmasını sizlerle paylaşmak istedik:

                                                                “Bugün medyaya bir bakın. Gazeteleri açın. Yüzde 80 haberler PKK, Abdullah Öcalan, BDP Eşbaşkanı böyle dedi. “Reform iyi olacak, demokratik açılım iyi olacak “ şeklinde. Televizyonlara bakın. Yüzde 80’i,Kürt, Kürdistan, Kürtçülük, demokratik eşitlik benzeri laflar. Türkiye’ye karşı muhteşem, muazzam bir operasyon yürütülüyor. İnsanları önce adım adım alıştırıyorlar, kanıksatıyorlar, adım adım gerçekleştiriyorlar. Şu an resmi dilin kabul edilmesi yolunda ilk adımı attılar. Mahkemelerde resmi dil hakkını verdiler. İkinci adım, üçüncü adım, sırasıyla gelecek. İnsanları önce alıştırıyorlar, alıştırdıktan sonra istediklerini gerçekleştiriyorlar. Ve maalesef bunları da yaparken “Allah” adını kullanarak, “Tek millet, tek devlet, tek bayrak “ lafını kullanarak yapıyorlar. Türk milletini bölüyorlar. Türk milleti Sevr’in çok daha gerisinde şu anda. Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor. Bu milletin büyüklüğü, bu milletin sabrı taşmasın. Bu milletin ayranı kabarmasın, kimse de kabartmasın. Herkesin, bütün Türk vatandaşlarının, bütün Türk milliyetçilerinin farkında olması lazım. Artık, maalesef sözün bittiği yere geldik. Sözün bittiği yerdir bugün Türkiye’de yaşayanlar. Türk milletinin Allah yardımcısı olsun diyorum. Ne mutlu Türk’üm diyene…”

                                                               Doğruları söyleyen, Türk’ü, Türklüğü, bölünmez bütünlüğümüzü savunan bir devlet memuru, İçişleri Bakanlığı’nın müfettiş ordusu ile karşı karşıya kalmış durumda. İnsanlar sildirilmeye, korkutulmaya çalışılıyor. Böyle bir devlet anlayışı olabilir mi?

  • EMPERYALİSTLERİN GÖLGESİNDE EĞRETİ DEVLET

    EMPERYALİSTLERİN GÖLGESİNDE EĞRETİ DEVLET

    DEMOKRATİK AÇILIM PALAVRASI!

    12 Eylül ve öncesi ve 12 Eylülde binlerce genç ABD’nin entrikaları sonucu bu gün yaşananların daha beterini yaşadı.  Emperyalist çıkarlar uğruna yaşanan türlü entrika, rezillik, ölen sürünen, asılan insanlar çekilen acılar ortada. Senelerdir sömürüldüğümüz yetmezmiş gibi gizli eller çeşitli araçlarla bizi şimdi tekrar o duruma getirebilmek için çeşitli husumetleri kaşıyor türlü tezgah planlıyor. İnşallah bu vatanın evlatları bu türlü dümenleri yutmaz da bu reziller o hale getiremezler bu işi.

    Demokratik açılımmış, Kürt açılımıymış sanki insanların bütün derdi bu. Aslında Türk ve Kürt Halkının sorunları ortaktır, her şey, her sorun bitti de sadece Emperyalistler  için öncelikli olan ve İngiliz, İsveç, Fransız Kürt Enstitülerinde pişirilen bu Kürt açılımı yutturmaca’sı mı kaldı? Her kes de anladı artık zaten, bu zihniyetin çıkarı için yapmayacağı şey yok.

    BU İŞ KİMLERE YARAR?

    Bu oluşum Emperyalistlerin desteğinde gelişen ve onların Enerji bölgelerine ve yollarına hâkim olmalarına yani onların çıkarına çalışacak bir seyir izlemektedir.

    Sanki senelerdir bütün Türkler Rantı paylaşmış yemişte Kürtler ezilmiş gibi bir hava yaratılıyor. Çağdaş havalar atan ABD ve AB de bunu destekliyor. Yahu yemeyin bizi, bütün geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke halkları hepimiz perişanız bu bencillikler ve küresel sermaye karşısında. Sizin uyanıklar, bizim uyanıklar, onların uyanıkları Emperyalistlerle bir oldu hepimizi yedi senelerdir, bunu anlamayan ya aptaldır, ya da oda uyanık.

    Bu sıralarda bile Barzani gibi adamlar trilyonlarla oynuyor peşmerge boğaz tokluğuna dağlarda sürünüyor ölüyor. Kürt denilen, Türk ulusu içinde kaynaşmış ve mutlu olan ve her meslekte, her görevde, her makamda, her sektörde var olan, komşumuz arkadaşımız. yerine göre hısımımız olan bu kardeşlerimizi Türkler ezdi demek sahtekârlığın dik alasıdır. Hatta bizle kaynaşıp PKK vs. Emperyalist taşeronlarına destek vermeyen kardeşlerimizi asimile olmakla suçlayan malum Kürt Irkçısı bir zihniyet hiç mi hiç güvenilir değildir.

    Emperyalist güçlerin desteğindeki bu uzantılar içimize sarkıp hem Türkiye’nin kaynaklarından beslenmekte, hem de büyük Kürt Devleti hayallerini uzun süredir gizli gizli işleyerek bizi arkadan vurup Türk Milletini kandırıp parçalayarak Kürtlerden Millet yaratmaya çalışmaktadır. Bilindiği gibi Emperyalistler planlayıp desteklemektedir bu işleri, çünkü bu bölgeyi parçalamanın ve malum enerji bölgelerini kontrole alacak işlerini yürütmenin bir yoludur bu.

    Emperyalistlerin körüklediği bu hayal senelerdir bir sürü insanın hayatına mal olmuş, bir sürü Anadolu çocuğu da emperyalistlere karşı savaştığını sanarak kandırılmış dağlarda boşu boşuna ölmüş ya da sürünmüştür. Dağa çıkarılan çoğu Kürt kızlarının dramı ise başlı başına inceleme konusudur.

    MUSTAFA KEMAL MİLLETİ İLE KOL KOLA GİREN İÇİMİZDEN BİR KAHRAMANDIR.

    Bunu, tekrar, tekrar söyleyeceğim! ”Mustafa Kemal Milleti ile kol kola giren, içimizden bir kahramandır.” İnsanlık onurunu Türk Milletinin içine işlediği gibi, kardeş mazlum dünya halklarına da örnek olmuştur. Liboşların çok eleştirdiği Devletçilik de, özelleştirme vs. sahtekârlığı ile varlıklarını satıp Milleti sömürecek geleceğini tehdit edecek uyanıkları engelleme ve milletin ve nesillerin haklarını koruma kaygısından kaynaklanır.

    Son zamanlarda sosyal devleti kökünden sarsıp, halkın varlıklarını özelleştirme adı altında satıp savıp yağmalayıp, milletin nasıl üç kuruşa muhtaç bırakıldığı da bu kaygılarında ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

    Şimdi sıra Türkün Kürdün Çerkez’in Laz’ın, kısaca sömürülen Türk ulusunun kendi Devletinin kontrolünde ve ortak malı olan doğu Anadolu’daki Petrol vs. kaynaklarında. Bazı uyanık sahtekârlar sinsice herkesi uyutarak çaktırmadan bu zenginliğin üstüne oturma peşinde.

    Peki, Emperyalistlerin goy goy u ve desteği ile bin bir sahtekârlık ve yalan ile oradan buradan toprak koparıp eğreti Devlet kurmanın şanı şerefi nerede. Ayrıca bu durumda kazıklanan bölge halklarının yüzüne bakmak pişkinlik dışında nasıl mümkün olabilir?

    Bütün bu afra tafraya rağmen, yağmacı sahtekâr ve acımasız Emperyalistlerin gücü ve desteği ile bir Ulusun ya da bölge halklarının toplam varlığı olan Petrolün, madenin üstüne yatıp hileli yönlendirmeyle Millet yaratmak gibi bir hayal de pek şerefli ve onurlu durum olmasa gerek.

    Zafer Yücel

  • ELDE VAR EROĞLU

    ELDE VAR EROĞLU

    untitled

    ELDE VAR EROĞLU

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Rauf Bey, Kıbrıs’ın 60’lı yıllarını anlattığı kitabına “12’YE BEŞ KALA” adını uygun görmüştü.

    40 yıl sonra, zamanın hiç olmazsa orada durmuş olmasını dileyerek olsa gerek başlığa bir “YENİDEN” ekleme ihtiyacı hissederek yinelenen endişelerini anlattığı kitabına da “YENİDEN 12’YE BEŞ KALA” başlığını uygun görmüştü.

    Halbuki zaman ne yazık ki akıp gidiyor ve saatin akreple yelkovanı amansız bir inatla ilerliyor..

                   Elimde  dededen kalma iki köstekli saat var.. Biri 1571 modeli, diğeri 1877..

    İkisi de şu anda “KIBRIS’I ÇEYREK GEÇİYOR”.

    Zaman döndürülemiyor..

    Saat şimdi ne yazık ki Kıbrıs’ı çeyrek geçiyor ama bence yine de geç değil. “Buçuk” olmadı daha, “1’e 20” falan kalmadı.

    Ama saatin çanının çalmaya hazırlandığı tıkırtılar derinden gelmeye başladı.

    Evet, Kıbrıs’ta “şimdilik” sadece Lefkoşa’da ve sadece Pazar sabahları derinden duyulan çanlar artık Girne’de de çalma hazırlığı içinde..

    Kimin için çalıyor o çanlar acaba?

    Derinden 2004 Annan Planı gibi bir sürecin ayak sesleri geliyor.

    Rum tarafındaki başkanlık seçimi için “nedense” ara verilen görüş(türül)meler yeniden hız kazanıyor.

    Peki Türk tarafının seçimi yok mu?

    Hem Kıbrıs’ta, hem Türkiye’de var.

    Önümüzdeki iki yıl içinde Türkiye’de muhtemel bir referandum, yerel ve genel seçimler ile Başkanlık seçimi…

    Kıbrıs’ta da yine yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak.

    Neden “karşı taraf” da bu sürece yeterince saygı gösterip! görüş(türül)meleri iki yıl askıya almıyor?

    İki kritik soru var.

    1.”Ankara”, can alıcı bir “açılım süreci” tünelinden geçerken bir de Kıbrıs’ta çeşitli taraflara çekilebilecek bir “açılımı” kamuoyuna hazmettirebilir mi? Yoksa “Kıbrıs açılımını”, ilki sonuçlanana kadar erteler mi?

    Yukarıda sıraladığımız dört seçim süresince Kıbrıs’ta dik durması “Ankara”nın içerideki oylarını arttırır mı?

    Bir de yaşamakta olduğumuz zaman tüneli var. Güneyde Anastasiadis kazandı, kuzeyde Küçük zor da olsa; haricî “sistem ve politika mühendisleri”nin yoğun çabaları sonucu “kazan(dırıl)dı”.

    Güneydeki, zaten 2004’de plana “evet” demişti.

    Kuzeydekinin ise haricî “sistem ve politika mühendisleri”nin istekleri doğrultusunda yapamayacağı şey yok.

    Küçük Hükümeti zamanı, ileride tam bir sosyal-siyasi-ekonomik çöküş, kaos ortamı olarak anılacaktır.

    Bu ortama, halkın durumdan bıkması için özellikle sürüklenildiği düşüncesi gün geçtikçe daha fazla taraftar bulmaktadır.

    Halk bilinçli olarak bık(tırıl)maktadır ki muhtemel bir referandumda önüne uzatılacak bir sandığa bu sefer % 90 oranında “Yes be annem” oyu atsın.

    2.Eroğlu faktörü..

    Eroğlu’nun iki seneden fazla zamanı vardır. Vardır ama yerine göz dikenlerin sayısı şimdiden bir elin parmaklarına ulaşmıştır.

    Selefi Talât, Talât’tan miras bırakılan eski tam yetkili görüşmecisi Özersay, eski bakanı ve şimdiki başbakanı Küçük, vs…

    Eroğlu’nun beraber yola çıktığı yahut elinden tutup siyaset sahnesine soktuğu “eski” dava arkadaşları konusunda pek şanslı olduğu söylenemez.

    Mehmet Bayram, Tahsin Ertuğrul, Turgay Avcı, İrsen Küçük….

    Bayram sessiz sedasız köşesine çekilmiş, polemiklere hiç karışmamış ama Küçük, Ertuğruloğlu ve Avcı tam “karşısına” geçmişlerdir.

    Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlık mirası için Küçük’ün yanısıra Ertuğruloğlu ve Avcı’nın da adlarının geçiyor olmasına rağmen Ertuğruloğlu ve Avcı’nın asıl Başbakanlık mirası için hazırlan(dırıl)dıkları da oldukça yaygın bir kanaattir.

    Farkında mısınız Meclis’ten hiç bahsetmedik.

    Meclis yok hükmündedir. Vardır ama “yok”tur.

    Nisap sağlanamamasını filan bir kenara bırakın, işin ciddiyeti kalmamıştır. Vekiller ve bakanlar için meclis çalışmaları değil, “kartvizit” ve meclis dışındaki faaliyetleri daha önemlidir.

    Hükümetin ise “meclis denetimi, gözetimi” olmadan iş görmek daha kolayına, işine gelmektedir.

    Lefkoşa’da siyaset çökmüştür.

    Sosyal hayat, ekonomi çökmüştür.

    Ülkenin zaten sınırları yoktur, “ateş kes hattı” vardır.

    O da kuzeyden ve güneyden girenin çıkanın belli olmadığı “mevhum-sanal bir hat” mesabesindedir.

    Şehirler ve kırsal alanda başka bazı bölgelerde “belli saatlerden sonra girilemeyen” sanal sınırlar çizilmiş, gettolar teşekkül etmiştir.

    Düzen, kanun, nizam….vardır da uygulayan yoktur.

    Ciddiyet yoktur.

    Dönüyoruz uluslararası toplum tarafından oluşturulan Anastasiadis-Küçük’lü yeni sürece…

    Anastasiadis karşı tarafın “yes be annem”cisidir de Küçük hangi noktadadır?

    2004’de kuzeyin “tek” hayır-cısı UBP idi.

    UBP’nin ve Genel Başkan Eroğlu’nun “HAYIR”ı “hayırlı” olmuştu o zaman.

    Şimdi?

    Cumhurbaşkanı Eroğlu ile Başbakan Küçük’ün artık karşı kamplarda olduğunu İngiltere’deki yaşlı kraliçe bile bilmektedir.

    UBP’nin geçen yılın Ekim’inden bu yana devam eden maceralı kurultay süreci Küçük-Eroğlu mücadelesi şeklinde geçmiştir.

    Eroğlu zorla ve binbir çabayla binde bilmem kaç küsuratla kaybet(tiril)miştir.

    Peki 2004’ün “hayır”cısı UBP şimdi “yes be annem” noktasında mıdır?

    Korkarım ki “evet”..

    Çünkü Küçük, “uluslararası toplum ve siyaset mühendisleri”nce oluşturulan Anastasiadis’li sürecin sadece bir figüranıdır.

    Gidilecek köyün kilise-çan kuleleri görünmeye başlamıştır.

    2004 Annan Planının Rumlar lehine iyileştirilen; Türklere daha az toprak, daha az hükümranlık, şahsiyet, kişilik vaadeden…

    Türkleri bir “azınlık” statüsüne indiren, boşlukların yabancılar tarafından doldurulacağı yeni bir (meselâ) Ban ki Moon Planı ge(tiri)lecektir önümüze.

    Devlet’ten vaz geç denilecektir.

    Ve kuzeydeki figüranlar toplumu (2004’ün UBP’si dahil) “yes” demeye ikna edeceklerdir.

    Küçük bunun için seç(tir)ilmiştir.

    Anastasiadis’in yakın çevresinden; “toplumlararası görüşmelere” seçilmiş başkan olarak katılmayacağı, “görüşmeci” atayacağı fısıltıları yayılmaktadır.

    “Oyun” buradadır.

    Eroğlu’nun, “KKTC Cumhurbaşkanı” olarak statüsü kendi eşiti olmayan bir Rum görüşmecinin karşısına oturmayacağı bellidir.

    Zaten istenilen de acaba o mudur?

    Anastasiadis’in görevlendireceği bir Rum görüşmeci ile Küçük’ün görevlendireceği bir Türk görüşmeci mi yürütecektir artık “müzakereler”i?

    Sonra?

    Yandı gülüm keten helva.

    Yeni bir referandumda; Rauf Bey’in sağlığında bile 2004’de “partililerini serbest bırakan” Serdar’dan da bir şey beklenilmemelidir.

    Sonuçta vaz geçilecek olan KKTC’dir.

    Halbuki “bir tek” Eroğlu “Biz bu devleti şaka olsun diye kurmadık” demektedir.

    Şimdiye kadar da bu düşüncesinden taviz verdiğini duymadık, görmedik..

    Milli endişeleri olan STK’ların şu sıralar “mektup” gönderdiği “adres” de Eroğlu’dur.

    Demek oluyor ki öyleyse bir tek “SON KALE” Eroğlu kalıyor elimizde..

    Öyle mi?

    Nereden bakarsanız bakın dededen kalma 1571 ve 1877 modeli o iki köstekli saat KIBRIS’I ÇEYREK geçiyor..

    Şimdilik. 18 Mart 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • SAMİMİYET

    SAMİMİYET

    Arka fonda: denetimsiz, açık entellektüel sermaye bütün üretim faktörlerinin önüne geçmektedir.
    Hükümetler girdisi-çıktısı bilgi olan her an değişen bu dünyada daha çok bilgi üretmek ve kullandırmak üzere şeffaflık,verimlilik ve kaliteyi hedefliyor.
    Bu anlayışla vatandaşların daha çok entellektüel sermaye üretebilmeleri için bilgilerini geliştirdiği ve paylaştığı platformlar oluşturuluyor ve teşvik ediliyor.
    Aileden topluma,kurumlara ve ülkeye kuşku duyulmadan inanma, bağlanma ve samimiyet duygusu gelişiyor.

    *
    Bu gerçeğe Atatürk,”Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, önce biz kendimize, benliğimize, milliyetimize bu hürmeti;
    Hissen,fikren,fiilen,bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır” ifadesiyle işaret ediyor.

    *
    Nitekim,doğal rekabette entellektüel sermayesini kullanan gelişmişler, gelişmekte olan ülkelerin-mesela, Türkiye’nin varlığını satın alıyor.
    Teminen ilim,irfan,maddi- manevi zenginlik kazanabilmek için entellektüel sermayeyi -yani, düşünsel türevi lâikliği ya da özgür akıl ve vicdanı dışlayan -yerine; yol gösterici, temsil edici ve başkanlık edici birini, bir fetişi, bir şeyi,bir gücü ya da bir ülkeyi halis bir rabıta gibi algılayan, aklını bu objeye sıkıştıran ve mütemadiyen beynini uydurmaya açmış bireyler kullanılıyor.
    Her satışta olduğu gibi satış gerçekleştikten sonra satılan satanın değil alanın oluyor; inanma, bağlanma ve samimiyet tükeniyor.

    *
    İşte bu biri, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde “Büyük Restorasyon: Kadimden Küreselleşmeye Yeni Siyaset Anlayışımız” konulu bir konuşmadadır!
    “Üç büyük kültür harmanı var:Birincisi İskender Medeniyeti, ikincisi İslam Medeniyeti, üçüncüsü ise Türklerin Kürtlerle, Araplarla hatta Hiristiyanlarla birlikte olduğu kültür harmanı. Dış politikamızın da temelinde bu var. Kim ne derse desin! Bunu deyince bize yeni Osmanlıcı diyorlar.Biz Osmanlı’ya, Abbasi’ye saygı duyarız. Ama şunu da sorarız: Niçin Avrupa birleşirken yeni Romacı olmuyor da biz 100 yıl önce beraber yaşayan halkları yeniden birleştirmek isteyince Osmanlıcı oluyoruz?” diyor !

    *
    Fonun önünde: yeniCHP olağanüstü Parti Meclisi toplantısında İmralı ve anayasa süreci değerlendirilmektedir.
    Sonuçta sürecin samimiyetle yürütülmesi çerçevesinde yasallığın gözetilmesi ve şeffaf yürütme isteniyor, Başkanlık Sistemi gibi gizli bir ajanda reddediliyor…

    *
    Halbuki Davutoğlu,”topluca Türk vatandaşlarının,’Yurtta sulh, cihanda sulh’ arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğuna amir Anayasa doğrultusunda,
    TBMM kürsüsünden “Devletin varlığı ve bağımsızlığını vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü ” ifadesiyle başlayan ve “lâik Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkilâplarına bağlı kalacağım” diye devam eden andın sahibidir!
    Bu politik düşüncesi ile 1923’te bağımsızlıkçı, antiemperyalist, aklı ve bilimi rehber edinen çağdaş Türkiye’nin Batılı devletlerle siyasi,hukuki,iktisadi ve sosyal ilişkilerini yeni baştan düzenleyen,
    Türk ulusunun hiç bir soy, din, mezhep, konum ayrımcılığını içermeyen,ne toprak almacı ne de toprak vermeci, kurucu Lozan Barış Anlaşmasını da ihlâl ediyor.
    Türk milletinin Davutoğlu’nun bu düşüncesinden gelişen dış politikası misyonuna samimi bir inanç ve bağlılık oluşturmasının olanağı bulunmuyor…

    *
    Ya da AKP iktidarı, devleti PKK terör örgütünün tutuklu lideri Abdullah Öcalan ile İmralı’da doğrudan müzakere masasına oturtmuştur.
    Uluslararası camiada PKK’nın bir terör örgütü değil bir azınlık grubunun isyan hareketi olarak algılanmasına ve giderek meşruiyet kazanmasına yol açılıyor.
    BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Kürt ve Kürdistan sorunu çözümü için “Stratejik bir değişikliğe girmemiz gerekiyor. Devlet de artık Kürt-Türk ilişkilerinde stratejik bir değişiklik olması gerektiğini düşünüyor. Suriye’de de facto bir devlet var. Türkiye’nin burayla, Güney Kürdistan’la ilişkisi çok önemlidir. Öcalan’ın Nevruz’la birlikte bu değişikliği yaratabilecek bir çağrı yapmasını bekliyoruz” diyor!
    Bu ne anlama geliyor? Ne diyor?

    *
    Bugünün uluslararası sisteminde devletlerin egemenliği ve siyasal esasları, devletler arası eşitlik, bir devletin iç işlerine başka bir devletin karışmaması prensipleri;
    Modern çağın başlangıcı sayılan Otuz Yıl ve Seksen Yıl Savaşlarının sonunda 1648’de Kutsal Roma İmparatorluğu ile Alman prensleri, İspanya, Fransa, İsveç ve Hollanda hükümetleri arasında yapılan Westphalia Barışından geliyor.
    En güçlü entellektüel sermayenin sahibi ABD; askeri gücünü yedekte tutarak etkili ekonomik ve siyasi gücü ile demokrasi, yetki devri,yeniden yapılandırmalar gibi insan odaklı yöntemlerle sınırsız bir dünyayı oluşturmaya yöneldiği -özellikle,Kosova Müdahalesinden sonra Westphalia Barışından gelen -bugün, Birleşmiş Milletler Teşkilatının merkezinde uluslararası sistemin temel ilkesini oluşturan uluslararası hukuku değiştirmeye yönelmiştir; Türkiye’yi de bu yönde kullanırken, Davutoğlu’nun zihniyet ortağı AKP iktidarı da bu bulanık suda köhne düşünceleriyle ilim,irfan, maddi-manevi zenginlik peşindedirler…

    *
    Neo-liberal Osmanlıcı siyasetlerinin bölgedeki arayışlarına, jeopolitik koşulları da ekliyor ve Türkiye’ye Irak Kürdistan bölgesini “ikinci yavru vatan” yapmak, buna Suriye Kürdistan’ını eklemek ve paralelinde PKK terör örgütünü dağdan indirip silahsızlandırmak ve siyaset zeminine çekmeye yönelik açılım siyaseti izliyorlar.
    Stratejilerini Türkiye’nin bütünlüğünü, ulusal birliği ve tam bağımsızlığını belirleyen, bunlarla bağdaşmayan ödünlerde bulunulmasını engelleyen, Atatürk’ün ” millî, vatanın dış düşman karşısındaki durumunu ve yerini tespit eden kutsal bir kuraldır” dediği Misak-ı Milli üzerine kuruyorlar.

    *
    Misak-ı Milli Kurtuluş Savaşının siyasi manifestosu, cumhuriyet anayasalarında Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının dayanağıdır.
    Bir yanıyla son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, diğer yanıyla Türkiye 1.Meclisinin kabul ettiği asgari barış şartlarını kapsıyor.
    Ama Osmanlı Mebusan Meclisinde hazırlanan belgede ülke sınırlarının belirlenmesi -fakat, 1.Mecliste ülke sınırlarının ayrıntılı biçimde belirlenmemiş olması gibi bir fark yüzünden uluslararası camiada geçerliliği kuşkuludur.
    Bu noktada gerekçesi-ister, uluslararası camianın Misak-ı Milli ile ilgili algısından kaynaklanan Türkiye’den bir talebi olsun -isterse, ABD’nin sınırsız tek bir dünya hedefini paylaşan neo-liberal Osmanlılık vizyonu olsun; “Türkiye’nin neresi olduğu” tesbitinden hareket ediliyor!
    Nasılsa kendileri kurnaz, diğerleri ahmaktır, Türkmenli, Musul’lu, Kerkük’lü, Kamışlı’lı bir müjdeye hazırlanılıyor…

    *
    Türkiye her tür yayılmacılığı reddederken -şimdi, AKP’nin hayali peşinde Misak-ı Milli’yi ve Lozan Barış Anlaşmasını geri almacı yönde kullanmaya yönelmekte ve çok ciddi uluslararası suç işlemektedir.
    Anayasa’da neo-liberal Osmanlıcı vizyonun ve Kürt kimliğine tanınacak statünün Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda belirlenen Türk vatanı, Türk milletinin varlığı ve Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği tartışılırken; yeniCHP olağanüstü Parti Meclisi süreçte samimiyet arıyor,samimiyet istiyor…

  • Çanakkale Zaferi

    Çanakkale Zaferi

                                          ÇANAKKALE ZAFERİ

    Aslında bugün bir vatanımız varsa ve bizler bu topraklarda özgürce yaşayabiliyorsak bunu her şeyden önce, Kurtuluş Savaşı öncesinde kazandığımız ve yokluklara rağmen düşmanı nasıl bozguna uğratabileceğimizin kanıtı niteliği taşıyan Çanakkale Savaşı’na borçluyuz. Zira bu savaş 20. yüzyılın bir dönüm noktası niteliğindedir.

    Çanakkale Savaşı’nda o güne kadar eşi benzeri görülmemiş deniz gücü olan İngiliz ve Fransız donanması, Doğu’nun ilk kapısı olan Çanakkale Boğazı önüne 18 Mart 1915 günü girerlerken en büyük amaçları İstanbul’a yerleşmekti. İki amaçları vardı burada. Görünürdeki ilk ve acil amaçları zor durumda kalan Çarlık Rusya’sına yardım yetiştirebilmek, uzun vadeli olan ama asıl amaçları olanı ise boğazları kontrol altında tutarak tüm Doğu’ya rahatça hükmedebilmekti. Her ne kadar görünürde başka bir neden olsa da asıl amaç boğazları ele geçirmekti.

    Bu nedenle de o daracık boğaza, o küçücük yarımadaya neredeyse tüm dünya askerleri gelmiş, getirilmişti. Kimler mi vardı? Sayalım; İngilizler, Fransızlar, İskoçyalılar, İrlandalılar, Mısırlılar, Sudanlılar, Cezayirliler, Nepalliler, Senegalliler, Hintliler, Avusturyalılar, Yeni Zelandalılar, Filistin Musevileri ve daha sayamadığımız diğerleri… Kendilerince müthiş bir ordu ve donanmaya sahiptiler. Bu nedenle de boğazları çok rahat alacaklarına, amaçlarına çok rahat ulaşacakları kanaatine sahiptiler. Zira karşılarına geçecek ordu “hasta” bir ülkenin “çaresiz” ordusuydu. Yani kendilerince zafer kaçınılmazdı. Aksi düşünülemezdi.

    Evet, ordumuz  zor durumdaydı. Yarı aç, yarı çıplak ve donanımsızdı. Ancak yine de bu ordu, karada, denizde ve havada 259 gün süren öylesine müthiş bir direniş örneği gösterdi ki düşman, adeta kaçarcasına gitmek durumunda kaldı. Yani 9 Ocak 1916 tarihinde bu kahraman askerler tüm dünyaya Çanakkale’nin asla geçilemez olduğunu  öğretti. İnanılmazı başarmışlardı. Ancak yazıktır ki düşman amacına top tüfek kullanmadan 30 Ekim 1918 yılında Mondros Antlaşması’yla İstanbul’a gidip yerleşti. Koca İmparatorluk zorbaya boyun eğmişti; üstelik resmi bir yazı ile….

    Boşuna mı yapılmıştı bu direniş? Çanakkale’de onca şehit boşuna mı verilmişti? Şehit sayısı hep tartışmalıdır. Ancak tespit edilen künye sayısı 55 bin 801 civarında olmak üzere toplam 211000 kişidir. Peki…. “Çoğunluğu daha yeni subay olmuş binlerce gencin ölümüne sebep olan, bir kuşağını Gelibolu bayırlarına gömen bu direnişin ülkemize yararı neydi?” diye sormadan da geçemiyor insan. Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti adında bir ülke varsa Çanakkale Savaşı sayesindedir. Zira bu savaş ve zafer ulusal onuru ve bilinci canlandırmış, özgüveni tazelemiştir. O özgüvenle girişilen Kurtuluş Savaşı da bu sayede kazanılmıştır.

    Bu zafer yalnız ülkemizin geleceği üzerinde etkili olmamıştır. Bu zaferin yarattığı sonuçlar tüm dünya halklarını ilgilendiren olayların başlangıcı olmuştur. Çanakkale önüne gelen müttefik güçlerin amacı Çarlık Rusya’sına yardım edebilmekti. Ancak savaş kaybedilince bu yardım ulaşamadı. Dolayısıyla da Rusya’da toplumsal kriz büyüdü ve 1917 yılında halk ayaklanarak Çar’ı devirdi. Böylece de tüm dünyayı sarsan bir süreç başlamış oldu. Kısacası bu olaydan sonra Batı’nın sömürge çarkı büyük bir kırılma yaşadı. Rusya’nın bizlere karşı sergilediği ezeli düşmanlığı son buldu, yerini dayanışmaya bıraktı.

    Çanakkale direnişi 20.yüzyıla yeni bir umut kazandırmıştı. Bağımsızlık  umuduydu bu…. Zira Batı’nın üstün donanıma sahip koloni ordusunun yenilebilirliği ispatlanmış oluyordu. Türkiye’de ulusal kurtuluş için bir umut doğdu. Tarih, Çanakkale Zaferi’nin dünyanın tüm mazlum  ulusları lehine değiştiğini ve 20. yüzyılın yolunun çizilmesinde etkin olduğunu yazdı. Tüm Doğu ülkeleri tehlikenin nerelerden gelebileceğini ve mücadele yollarını öğrendi bu zaferle.

    Ayrıca bu zaferle yepyeni bir ulusal bilinç yanında büyük bir önderi çıkarmıştı dünya sahnesine: Mustafa Kemal… Birinci Dünya Savaş’ında türlü oyunlarla Alman’ların safına itilmiş Osmanlı Devleti’nin ordu yönetimi de alman komutan Liman Von Sanders’in elindeydi. Bu bağımlı koşullarda dahi Mustafa Kemal’in tek bir öngörüsü dahi yanlış çıksaydı bugün esamesi dahi okunmayacaktı. Daha doğrusu kendi yaptığı planı değil de Alman karargahında yapılan planları uygulasaydı , ordusuyla birlikte yok edilecekti. Zira Mustafa Kemal biliyordu ki ulusal kaderin çizileceği zaman dilimi bir an kadar kısaydı aslında ve kararını çabuk verdi bu nedenle. Böylece de hem zafere imzasını attı, hem de tüm dünyaya nasıl bir olunacağını göstermiş oldu.

    Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Çanakkale Zaferi’nin anlamı, çağrışımları, duygusu ve bilinci bugün bile ülkemizin dünya ile olan ilişkileri ve geleceği açısından bir ders niteliğindedir.

    Bugün ülkenin pek çok yerinde bu zafer kutlanıyor, şehitlerimiz saygıyla anılıyor. Ancak bu anma törenlerinin çoğu lüks salonlarda yapılıyor. Oysa Anzak gençleri her yıl ülkemize gelerek atalarının savaştığı o topraklarda gecenin ayazına rağmen sabahlayıp onların o savaş ortamındaki hislerini anlamaya çalışıyor. Bizlerse lüks salonlarda, şık kıyafetlerle anıyoruz atalarımızı. Oysa o savaş alanında hissedilenleri anlamadıkça, oralarda Anzak gençlerinin yaptığı gibi sabahlamadıkça, soğukta tir titrerken, şiirlerle, ağıtlarla onları yad etmedikçe gerçekten anlatamayız çocuklarımıza. Bunu anlatamadığımız çocuklarımızdan da olmaz bir beklentimiz. Bu yıl ve bundan sonraki yıllarda bu anma etkinlikleri umarım ki Çanakkale kıyılarında olur. Atalarımız gibi o gece soğuğunu hissederek, orada can verirken hissettiklerini toprağın kokusunu duyarak, o havayı soluyarak anlar ve anlatır.

    Tüm bu inançlarla şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun…

    Arzu Kök

  • Rumların Müzakere Oyunu

    Rumların Müzakere Oyunu

    Yeni Rum lider Anastasiades’in niye müzakerelere hemen başlamak istemediğinin kokusu yavaş yavaş çıkmaya başladı. Burnunuz iyi politik koku alıyorsa bu kokuyu duymakta ve anlamakta hiç zorlanmıyorsunuz.

    Kıbrıs Rum Yönetiminin yeni patronları olan DISI ve DIKO kısa adlı siyasi partiler ile bu partilerin, -başta daha birkaç hafta evvel Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı seçilen Anastasiades de dahil olmak üzere- tüm ileri gelenleri toplanmışlar el birliği ile Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye sunulmak üzere, veya buna “kazık atmak üzere” de diyebilirsiniz, adına “Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacı ile müzakerelere başlamak” denilen bir yemek hazırlığı içine girmişler.

    Kesmişler, biçmişler, ayıklamışlar, sarmışlar ve sarmalamışlar sonra da iyice karıştırarak yemeği tencereye koyup pişirme aşamasına getirmişler. Şimdilerde yemeği tencereye de koymuşlar ama tencereyi ateşin üstüne koyup pişirecek şefi bir türlü bulamıyorlar. Şef aslında yıllardır kendilerine hizmet veren bir kişi ama bu günlerde maaşını kurtarmak çabasına düştüğünden pişirilmek istenen yemeği çokta dikkate aldığı yok.

    Yeni Rum lider Anastasiades, seçildiği günden beridir “ekonomik sorunlarımız var,  müzakereleri erteleyelim” diyerek yan çizmekte ve müzakereleri Eylül’e ertelemeye çalışmakta ama asıl gayeleri bu değil.

    Bakmayın siz bunların ekonomik sorunlarla uğraşıyoruz demelerine. Bir taraftan yeni Rum lider Anastasiades, diğer taraftan da çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulides, yollara düşmüşler ve Avrupa’da yemeği pişirecek bir şef arıyorlar aslında. Amaçları da kendi isteklerine uygun bir fırın, arzulanan sıcaklıkta bir ateş ve iyi bir de şefi bulmak. Sonra da pişir gitsin yemeği, at kazığı Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye.

    Yeni Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis, Cuma günü ağzından çıkardı müzakereler konusunda ne düşündüklerini. Son derece iyi niyetli görünen ancak içi kazık ve tuzak dolu bir cümleydi ağzından çıkan…

    Kıbrıs Rum tarafında yeni seçilen Rum lider Anastasiadis’in kurduğu hükümetin, müzakere masasında Yunanistan ve Türkiye’nin de Kıbrıs müzakere sürecine katılımını tercih ettiğini dile getirdi Kasulidis. Yeni Rum Hükümeti bu düşüncedeymiş.

    Aslında bu görüşü ve isteği yıllardır Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye dile getirmekte. Müzakere masasına Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs Rum tarafı ve garantör devletler olarak ya sadece Türkiye ve Yunanistan otursun ve “Dörtlü bir toplantı” yapalım ve bu işi bitirelim, ya da üçüncü garantör ülke olan İngiltere de masaya otursun ve beşli bir toplantı yaparak bu işi bitirelim, önerisini yıllar önce Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye masaya koydu ve taraflara iletti.

    Her seferinde Rumların “hayır” yanıtı ile cevaplanan bu öneriye şimdi ne oldu da Rumlar “Evet” diyorlar diye de sakın düşünmeyin, aklınız da hiç karışmasın. Gerçekte muhteşem bir tuzak hazırlıyorlar bizlere.

    Bütün istekleri ve önerileri, müzakerelerin içeriğinin değil yönteminin değişmesi ve Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için yapılan müzakereler 1968 yılından beri Kıbrıslı Türk ve Rum liderler arasında yapılırken masaya Türkiye ve Yunanistan da otursun ve bitirilsindir ama masanın bir köşesinde Avrupa Birliği de ilişsindir!

    Özetle Rumlar ustalıkla hazırladıkları bu yemeği pişirirken içine tadı lezzetli olsun diye kısaltması AB olan Avrupa Birliği adındaki çeşniyi de katmak istiyorlar. Hepsi o kadarcık!

    Bu yöntemle 43 yıldır BM gözetiminde ve patronluğunda devem eden görüşmeleri Birleşmiş Milletler zemininden ve de müktesebatından tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkarılacak, müzakere masasına Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs Rum tarafı, Türkiye ve Yunanistan veya ilaveten garantör olarak belki de İngiltere de otururken, tüm bu gruba ilave olarak içinde kendilerinin de yer aldığı 27 üyeli AB’de oturacak ve her oylamanın sonu 30’a 2 veya 29’a 2 Rumların isteği doğrultusunda çıkacak. Yemede, yanında yat!

    Böylesi bir masadan bırakın adanın kuzeyinin yani KKTC’nin Kıbrıs Rum tarafının yönetimi altına girmesi kararını, Türkiye’nin bile kayıtsız şartsız Kıbrıs Rum tarafının idaresi altına girmesi kararı çıkar.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    18 Mart 2013

  • Onun adı Rachel Corrie

    Onun adı Rachel Corrie

    Onun adı Rachel Corrie.

    Belki gazetelerde okudunuz, televizyonlarda gördünüz. 23 yaşındaki Amerikalı Rachel, 16 mart 2003 de, bir İsrail buldozeri tarafından ezilerek öldürüldü. Gaza’daki Refah mülteci kampında bir Filistinli öğretmenin evinin yıkılmasına engel olmaya çalışıyordu. israilli buldozer şoförü herkesin gözleri önünde çelikten canavarı üzerine sürdü, önce ileri, sonra geriye iki kez üzerinden geçti. arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında rachel ölmüştü.

    63017_214250172040017_1858270702_n

    Rachel, Washington eyaletinin Olympia kasabasından… İki noktanın küredeki yerlerine bakarak buraya gerçek anlamıyla ‘dünyanın öteki ucu’ diyebiliriz. Yaşam tarzı farkı olarak aradaki mesafe daha bile büyük. Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisidir. oysa Rachel’in öldürüldüğü Refah kampı daha geçenlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmiş!

    Rachel, Amerika’daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız ev yıkma politikasına karşı kalkan olmak üzere Filistin’e gelmiş olmasa, televizyon dizilerinden aşinası olduğumuz türden rahat orta sınıf yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, geniş asfalt yollarda kocaman arabalar kullanarak ‘amerikan tarzı hayat’tan payını alacaktı. o kalkıp refah kampının minicik odalarda 8-10 kişinin uyumaya çalıştığı sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından tavşanlar gibi avlandığı dehşetine gelmeyi tercih etti.

    Niçin?

    Dinsel fanatik değildi, beyni yıkanmış bir tarikat mensubu değildi, ideolojik saplantısı yoktu. öyleyse niçin yoksul Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına engel olmak için dev buldozerlerin önüne kendisini atıyordu? Niçin?

    Bu sorunun yanıtını annesine yazdığı bir mektupta . (Guardian gazetesinde yayımlanmış, belki bugün bizim gazetelerimizde de çıkar.) İçim, her şeye rağmen, insanlık için umutla doldu.

    Mektubunda, Filistin mülteci kampında tanık olduğu korkunç olayları, zavallı kamp sakinlerine reva görülen insanlık dışı muameleleri, seraların ve portakal bahçelerinin sırf intikam olsun diye yerle bir edilişini, akıl hayal almayacak acımasızlık tablolarını anlattıktan sonra şöyle diyor:

    ‘Evet, yine dans etmek istiyorum, erkek arkadaşlarım olsun istiyorum, iş arkadaşlarıma karikatürler çizeyim istiyorum, ama bunu durdurmak da istiyorum. burada gördüklerime inanamıyorum, yüreğim dehşetle doluyor. düş kırıklığı içindeyim. dünyamızın temel gerçekliği bu olduğu için düş kırıklığı içindeyim. bunu durdurmak istiyorum.’ kendi sonunu da tahmin eden bir mektubu şöyle bitiyor:

    ‘Filistin’den döndüğümde uykumda kâbuslar göreceğimi, burada olmadığım için suçluluk duygularıyla kıvranacağımı biliyorum. bunları daha fazla çalışmaya yönlendirebilirim. buraya gelmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri oldu. oraya geldiğimde deli saçması şeyler söylersem ya da İsrail ordusu beyazları vurmama konusundaki ırkçı eğilimlerinden vazgeçip bir şey yaparsa şu yargıya varmakta hiç tereddüt etmeyin: dolaylı olarak desteklediğim ve hükümetimin başlıca sorumlusu olduğu bir soykırımın göbeğindeyim.’

    ”BİR ŞEYİ YAPMAK İÇİN,ONU ÇOK SEVMELİSİNİZ.BİR ŞEYİ SEVMEK İÇİN,ONA DELİCESİNE İNANMALISINIZ…!!”

    Hey Rachel!
    Melek yüzlü sonbahar!
    Filistinli bir çocuk gibi gülümsüyorsun, yağmurlar senin için yağıyor.
    Ne diyeyim sana Rachel! Kanlı biberonlardan süt içerken bebekler, haberleri izlemekle yetinmedin.
    Ne diyeyim sana Rachel! Hamam böceği gibi yaşayanlara inat, adam gibi öldün işte!
    Ne diyeyim sana Rachel!
    Korktular senden Rachel!
    Filistinlileri sevmenden, onlarla birlikte uyumandan, yüreğini sızlatmandan korktular!
    Korktular senden Rachel!
    Gazze Şeridi’nde yürümenden, başka çocukları merak etmenden, zulmün karşısına dikilmenden korktular.
    Korktular senden Rachel!
    Gazzeli çocuklarla aynı rüyaları görmenden, diğerlerine örnek olmandan, tankları deviren cesaretinden, Olympia’yı terk etmenden korktular.
    Korktular senden Rachel!
    Portakal bahçelerinden, sarı saçlarından, megafon tutan o küçük ellerinden korktular!
    Korktular senden Rachel!
    Başkaları için yaşamandan, mazlumdan yana taraf olmandan, göklerde uçurtma uçuran gözlerinden korktular.
    Korktular senden Rachel!
    Bir acıya ortak olmandan, yaraları sarmak istemenden, umutları yeşertmenden korktular!

  • Nükleer enerji anlamını yitiriyor

    Nükleer enerji anlamını yitiriyor

    Nükleer enerji anlamını yitiriyor

    Dünyada nükleer enerjiye ilgi giderek azalıyor. Çünkü nükleer tesislerin maliyeti giderek artıyor, buna karşın elde edilen kâr ise düşüyor ve nükleer enerji, diğer enerji kaynakları ile yarışta geride kalıyor.

    Geçmişte nükleer enerjiye hak ettiğinden fazla değer biçiliyordu. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun uzmanları, 70’li yıllarda nükleer enerjinin altın geleceği olacağına inanıyordu. Yapılan tahminler, 2000 yılında dünya genelinde nükleer enerji kapasitesinin 3 bin 600 ila 5 bin gigavata varacağı yönündeydi. Oysa 2012’nin sonuna gelindiğinde, dünyadaki nükleer enerji kapasitesi 335 gigavat ile tahminlerin onda birinin bile altında kaldı.

    Bağımsız enerji ve nükleer politika analisti Mycle Schneider, 1997’de “alternatif Nobel” olarak bilinen Doğru Yaşam Ödülü’ne layık görülmüştü. Son 30 yıldır dünyadaki nükleer enerjinin gelişimini izleyen Schneider, her yıl açıklanan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nun hazırlanmasına da öncülük ediyor: “Reaktör sayısının en yüksek düzeye ulaşmasının üzerinden 10 yıl geçti. Nükleer enerjinin toplam enerji tüketimindeki payı da azalıyor. 20 yıl önce dünya çapında kullanılan enerjinin yüzde 17’si nükleer kaynaklı iken, günümüzde bu oran yüzde 11’e gerilemiş durumda. Bu eğilimin başlıca nedenleri, kamuoyu bilincindeki değişim ve ekonomik etkenler. Nükleer enerji giderek pahalanıyor ve diğer enerji kaynaklarının rekabet gücü artıyor.”

    ‘Masraf yüksek, inşaat süreleri uzun’

    Avrupa’nın enerji devlerinden olan Alman RWE şirketinin baş stratejisti Thomas Birr de yeni nükleer santral inşa etmenin artık gözde olmadığını vurguluyor: “Bizim faaliyetlerimiz için artık uygun bir model değil bu. Masraf riski çok yüksek, elektrik üretimi çok pahalı, planlama ve inşaat süreleri çok uzun. 12 ila 15 yıldan önce kâra geçmek mümkün değil. Bu yüzden nükleer santrallere yatırım bizim için cazip değil artık.”

    Analist Schneider, dünyada yoğun bir şekilde nükleer santrallere yatırım yapan tek ülkenin Çin olduğunu söylüyor. Schneider, ancak 29 nükleer santral inşaatının sürdüğü Çin’de bile yenilenebilir enerjiye geçişin ağır bastığına dikkat çekiyor: “Çin’de nükleer santral inşaatları sürse bile, yenilenebilir enerjilere çok daha fazla kaynak ayrılıyor. Fukuşima öncesinde bile bu miktar, nükleer enerjiye sarfedilen bütçenin beş katıydı. Ve tahminlere göre 2012’de rüzgar enerjisi ile nükleer santrallerden daha fazla elektrik üretildi. Yenilenebilir enerjiler Çin’de de önde gidiyor.”

    ‘Rekabet gücü az’

    Ancak bütün ülkeler, nükleer santral planlarından vazgeçmiyor. İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve Polonya, Avrupa’da nükleer enerjiye yatırımı sürdüren ülkeler. Bunun arkasında bilgi ve alternatif eksikliğinin bulunduğunu belirten Schneider, rekabet gücü olmayacağı için bu yeni santrallerin tamamlanacağına pek inanmıyor.

    Tayvan’da 9 Mart’ta düzenlenen bir nükleer enerji karşıtı gösteri…

    Türkiye’de de hükümet, kamuoyundaki tepkilere rağmen Akkuyu Nükleer Enerji Santrali’ni inşa etmekte kararlı. Schneider’in bu proje ile ilgili değerlendirmesi şöyle: “Türkiye’deki projenin tümüyle Rus nükleer endüstrisi tarafından finanse edilmesi öngörülüyor. İnşaatın tamamlanmasından sonra üretilen elektrik Türk işletmelere satılacak. Rusya’daki nükleer enerji sanayisi, petrol ve doğal gaz sanayisi tarafından sübvanse edilmeye devam ettikçe, yani nükleer enerji üretimi devlet garantisiyle teşvik edildikçe, bu tür modeller düşünülebilir. Ancak benzeri finansman modelleri en fazla 1-2 nükleer santral için söz konusu olabilir. Yani dünya çapında bu yolla inşa edilebilecek reaktör sayısı yok denecek kadar az olacaktır.”

    Nükleer enerjinin parlak bir geleceğinin olmadığı Fransa örneğinde de görülebiliyor. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, nükleer enerjinin payını yüzde 80’den 2025 yılına kadar yüzde 50’ye indirmeyi planlıyor. Enerji analisti Schneider de, nükleer enerjinin dünyada tüketilen enerjideki yüzde 11’lik payının 2030 yılına kadar yüzde 5’e ineceğini tahmin ediyor.

    © Deutsche Welle Türkçe

    Gero Rueter/Aydın Üstünel

    Editör: Hülya Schenk

    ileNükleer enerji anlamını yitiriyor | DÜNYA | DW.DE | 17.03.2013.

  • İstanbul: İlk şeriat otelimiz hayırlı olsun, sırada Bursa ve Ankara var

    İstanbul: İlk şeriat otelimiz hayırlı olsun, sırada Bursa ve Ankara var

    Katarlı turizm yatırım grubu Katar Retaj, İstanbul’da açtığı otelde katı şeriat kuralların geçerli olduğunu belirtti.

    72244

    Türkiye’de 500 milyon dolarlık otel yatırımı yapacağı belirtilen Katarlı grup, ilk yatırımını İstanbul’da faaliyete geçirdi. Şirketin Başkanvekili Bin Johar Al Mohammed, otelde alkol bulunmayacağını ve İslami kurallara göre faaliyet göstereceğini söyledi.

    Açılışına Başbakanlık Yatım Destek Ajansı Başkanı Başkanı İlker Aycı ve Tayyip Edoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın katıldığı açılışta konuşan Mohammed, Retaj Hotels & Hospitality şirketinin bundan sonraki hedeflerinin Bursa ve Ankara’da otel açmak olduğunu belirtti. İstanbul’daki otel için 10 yıllık leasing anlaşması yaptıklarını ve sonrasında 10 yıl olarak yenileyeceklerini söyleyen Mohammed, Türkiye’ye önümüzdeki 10 yılda 500 milyon dolarlık otel yatırımı yapacakalrını sözlerine ekledi.

    EVLİLİK ŞARTI YOK

    İslami kurallar gereği otelde alkol bulunmayacağına vurgu yapan Retaj Hotels&Hospıtalıty CEO’su Maagid El Saarany iş kadınları için de kadınlara özel ayrı bir kat tahsis ettiklerini söyledi. Otellerde alkol gelirinin yüzde 10’u geçemeyeceğini belirten El Saarany, “Otelde aile ortamı yaratmak istiyoruz.

    Çocuklar alkollü kimse ile karşılaşmayacak otelimizde” dedi. Otellerinin ağırlıklı olarak iş seyahetleri için terci edildiğini belirten El Saarany, “Otelimiz haremlik-selamlık olmayacak. Evlilik şartı aranmayacak” diye konuştu.

    ŞERİATA UYGUN FAALİYET GÖSTERECEK

    Otelin şeriata uygun faaliyet gösterdiğini ifade eden El Saarany “Otelde hizmet garantisi de olacak. Müşteri memnun kalmamışsa haksız alınan para haramdır. Dolayısıyla müşteri hizmetten memnun kalmadığı takdirde parasını geri ödeyeceğiz.” dedi. Retaj, 2004 yılında Doha’da satma, satın alma, leasing ve arazi yönetimi konularında çözümler sunan bir arazi iyileştirme şirketi olarak kuruldu. Grup daha çok Katar ve Körfez pazarlarında önemli bir paya sahip bulunuyor.

    SIRADA ANKARA VE BURSA VAR

    OTEL müşterilerinin yüzde 70’inin Avrupalı misafirlerin oluşturduğunu ifade eden El Saarany, Bursa’da yapılması planlanan otelin kiralama yolu ile yapılabileceğini belirtti. Görüşmelerin devam ettiğini söyleyen El Saarany, “Dünya çapında her yıl 2-3 otel yatırımı yapmayı planlıyoruz. Türkiye değer verdiğimiz ve bize değer verilen bir ülke. Bursa projesinin arkasından, Ankara’da bir otel yapmayı planlıyoruz. Ancak bu kadarla sınırlı kalmayacak” dedi. (Hürriyet)

  • Osmanlı’da ilk feminist örgüt: Teali-i Nisvan Cemiyeti

    Osmanlı’da ilk feminist örgüt: Teali-i Nisvan Cemiyeti

    28 Mayıs 1913, Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan Cemiyeti’nin kurulduğu tarihtir. Cemiyet hakkında birkaç bilgi aktarmakta fayda görüyoruz.

    Tanzimat’la (1839) başlayan çağdaşlaşma hareketi çerçevesinde Türk kadını gerek düşünce alanında, gerekse doğrudan doğruya siyasi ve toplumsal haklar yönünde ciddi adımlar atabilmiştir.

    II.Meşrutiyet’ten (1908) sonra aydın kadınlar, kadın statüsünün değerlendirilmesi amacıyla 28 Nisan 1913’de Osmanlı’da ilk feminist örgüt sayılabilecek Teali-i Nisvan Cemiyeti’ni (Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği) kurdular.

    Cemiyet’in başındaki isim Halide Edip Adıvar’dır.

    Dernek kadın ve erkek arasında eşitliği savunmakta ve çok eşliliğe karşı gelmekteydi.

    1917’de çıkarılan bir kararname, evliliği yasal bir çerçeveye bağlarken, kadınlara boşanma hakkını verir.

    Kanun çok eşli evliliği kadının rızasına bağlayarak sınırlandırır.

    Halide Edip Adıvar,

    “Her yerde kadınların uyanıp, ilerlemeleri başka hareketler gibi yavaş ve zincirleme bir hareket olmuştur. Bugün bu saat ben size böyle hitap ederken, siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz, demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman bizim aciz fakat hüsn-i niyet (iyi niyet) ve samimiyetle dolu bin müşkülatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir”

    diyerek cemiyeti tarih sayfalarına geçirir.

  • Görüşülen Öcalan değil, Kürt halkıdır

    Görüşülen Öcalan değil, Kürt halkıdır

    Rezillik diz boyu !!!

    576761_257572267712965_837832178_n

    Türkiye Cumhuriyeti yerine Türkiye birleşik devletleri olsun diyen Sarıgül şimdide Tayyiple aynı şeyi yapardım diyor.

    Biz de : ”SENDEN ZATEN DAHA İYİSİ BEKLENMEZDİ” diyoruz.

    O röportajdan bir bölüm:

    Önce söze İmralı süreciyle başladık. CHP’nin dün yapılan parti meclisini ikiye hatta üçe bölen “CHP bu sürecin neresinde durmalı” sorusunun cevabı Sarıgül için gayet netti: “Ben de başbakan olsaydım Öcalan’la görüşürdüm. Çünkü her şey konuşularak çözülür. Ayrıca Öcalan’la görüşme meselesine de şöyle bakmak lazım: Görüşülen taraf Öcalan değil, Kürt halkıdır.

  • Diyanet ‘rüşvet’ mi dağıtıyor

    Diyanet ‘rüşvet’ mi dağıtıyor

    Diyanet ‘rüşvet’ mi dağıtıyor

    559906_423998487691773_1284648403_n
    Caminin arsası, binası, elektriği, suyu, gazı; imamın, vaizin ücreti hazineden…
    Yetmedi. Bu “avantadan dindarlığa” yeni bir uygulama daha eklendi ki, akıllara ziyan! Uygulamanın adı; namaz kılmak isteyen gençlere Diyanet bütçesinden rüşvet! Beytü’l Mal’ı yağmala sevap kazan! Nasıl mı; buyurun…
    GARİP AMA GERÇEK: DİYANET RÜŞVETE BAŞVURDU
    Gözlemlerimiz, başbakan, bakan ve yüksek bürokratların gittiği cami cemaatinin mahşeri bir kalabalığa ulaşmasına karşın, kenar mahalle ve köylerde bulunan cemaatinin bir-iki kişiyi geçmediğini ortaya koymaktadır. ‘Soruna’ çözüm arayan Diyanet, “bayılana limon, ayılana gazoz” misali on cumaya katılana bilgisayar, beş vakit namaza gelene ıpad gibi kampanyalar düzenlemekte, camiden uzaklaşma gerçeğine çözüm olarak, “hediye” adı altında devlet bütçesinden rüşvet dağıtmaktadır.
    Haram ve rızasız bütçeye doymayan Diyanet baronları, İslam’ı, çıkar ve mezhepçilik batağında boğmuş, bu garip uygulamayla sapkınlıkta sınır tanımayacağını bir kez daha göstermiştir. Cemaati çoğaltmanın yolu olarak, dinin evrensel kurallarını ve ahlakı salık vermesi gerekirken, dinin ‘sapkınlık’ dediği rüşvetle ibadet yolunu salık vermiş, din yoluyla menfaat sağlamanın pratiğini göstermiştir. Bu bir felakettir ama Diyanetin, camide rüşveti meşrulaştırması, tam bir akıl tutulmasıdır.
    NAMAZINI KIL, RÜŞVETİNİ AL
    Örnekler: “Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Dayılı köyünde, camide 180 vakit namaz kılan çocuklara tablet bilgisayar hediye edildi. Yozgat Müftüsü Ahmet Poçanoğlu, törende yaptığı konuşmada, çocuklara camide namaz kılma alışkanlığı kazandırmak amacıyla projeyi hayata geçiren cami imamı Cebrail Öztürk’e teşekkür etti.
    Konya’nın Derbent ilçesinde cami görevlileri tarafından başlatılan kampanya kapsamında, sömestr tatilinde 5 vakit camiye giden 27 çocuğa tablet bilgisayar hediye edildi.
    Erzurum’da Gençlik ve Spor il Müdürlüğü, camilere giderek Kur’an kursuna katılanlara buz pateni dersi veriyor. Kask, ayakkabı, elbisesi hazır…
    Adana’nın Seyhan ilçesinde Kur’an kursu öğrencilerinin doğum günleri camide kutlanıyor, hediyeler dağıtılıyor. İlçe Milli Eğitim ile Müftülük protokol imzaladı. İlköğretim okulları tatil süresince Kur’an kurslarına açıldı. Müftülük, “Yer sıkıntısı çekiyoruz” dedi.
    İzmir Ödemiş Müftülüğü Merkez Camii’nde kursa gelen öğrencilere her gün kahvaltı veriyor. Kurs bitiminde ödüller hazır. İzmir Bayraklı Gümüşpala Merkez Camii Derneği, ‘Haydi, Çocuklar Namaza…’ sloganıyla kampanya başlattı: sabah namazı 30, öğle-ikindi-akşam 10, yatsı namazı 30’ar puan. Birinciye tablet bilgisayar, ikinciye bisiklet, üçüncüye çeyrek altın, dört, beş ve altıncıya MP3 çalar…” Ve daha binlerce örnek…
    ***
    Uygulama öteden beri mi böyledir, yoksa son yıllarda içine düşülen sapkınlığın bir sonucu mudur; doğrusu analiz etmeye değer. Ancak toplumsal yapımıza sirayet eden; dinin ticari ve siyasi araç olarak kullanılması gerçeğine ve cinayet, rüşvet, cinsi sapıklık, uyuşturucu alışkanlığı gibi trendlere baktığımızda, içine düştüğümüz çürümenin nedenlerinden biri olarak, caminin didarlık ve ahlak üretmediğini söylemek için çok fazla veriye sahibiz…
    Rüşvet karşılığı namaz kılan çocuğun, büyüdüğünde rüşvet ve irtikâba bulaşması sürpriz olmasa gerek. Ey Diyanet yöneticileri; rüşvetin bulaşıcı ve kanserden dahi tehlikeli bir hastalık olduğunu, bu tür edinimlerin gençlikte kazanıldığını görmekten de mi acizsiniz?
    ÇIKAR KARŞILIĞI TAPINMA, DİNİ, CAMİYİ VE AHLAKIMIZI BOZMUŞTUR
    Yaygın inanışa göre günümüzde cami, uhrevi değil, dünyevi ihtiyaçlarımızın aracıdır.
    Cami; iktidardır, ihaledir, istikbaldir…
    Cami; paradır, puldur, mevkidir, gemiciktir, asgoldur, makamdır…
    Cami; “mağdur” edebiyatına yatıp, malı götürmenin: jeepe binmenin, yalıda, malikânede oturmanın, 2B’den, özelleştirmeden pay kapmanın en geçerli aracıdır…
    Cami; konforlu yaşamın ve paranın garantisidir!
    Cami; kentin merkezi yerinde süpermarket ve alışveriş merkezi açmanın tek yoludur.
    Dahası da var: siyaset mi yapmak istiyorsun; bakan, müsteşar, genel müdürlerinin gittiği camiye git… Bekle, bekle, bekle… Mümkünse namazını onlarla kıl, gerekirse rüşvet ver, çare bul; onlara görün, gözlerine bat. Görmedilerse bir rekât daha kıl… Realite budur ama inanç bu mudur?
    İslam’a göre cami, insanın, Tanrısına yüreğini açtığı, baş başa kaldığı, dileklerde bulunduğu en özel alandır. İnancın teolojik-bilimsel gerçekliğine bakarsanız, sadece maneviyata özel olan caminin, maddi ihtiyaçlar adına araçsallaştırılması, sanıyorum İslam’a ve mensuplarına yapılan en büyük kötülüktür.
    Pozitif eğitimden özellikle yoksun bırakılan toplumun ibadethanesi dejenere olduğunda, üzerine, dinin afyon gibi kullanılması ve sürü toplumu haline getirilmesi de eklenince, içinde bulunduğumuz paradoksun nedeni anlaşılmış olur. Sürünün seçtiği yönetici, uğrular gibi Suriye’ye saldırır, sürü susar… Keza “PKK’yla barış sağlayacağını” söyler… Sürü yine susar. “Barış elbette sağlansın ama şartlar ne, neyin karşılığında barış; bilmek bizim hakkımız” demez, sorgulamaz… Öyle ya, sürünün hakkı da olmaz, aklı da, gerçek bu!
    Diyanetin camisi; aklı, çoğulculuğu, sorgulamayı, empatiyi değil, itaati öneriyor. Akıl olmayınca vicdan ve merhamet de olmuyor. Şu İslam coğrafyasının sefaletine bakın: camiden çıkıyor, “öteki” denilene saldırmakta hiç beis görmüyor; öldürüyor, yıkıyor, diri diri insan yakıyor. Sürü gerçeği denilen kavram, tam da budur!
    Neden İslamofobi, neden okul yerine cami, neden liselerin imam okuluna çevrilmesi, neden bunca din dersi, bunca sefalet, pislik, doğa düşmanlığı, eğitimsizlik, sömürü, feodal değerlerin egemenliği ve neden AKP?
    Yukarıdaki veriler meseleyi yeterince açıklamıyor mu?
    Murtaza Demir

  • Öcalan’ı Başbakan adayı olarak göreceğiz

    Öcalan’ı Başbakan adayı olarak göreceğiz

    Geçtiğimiz günlerde ABD’nin önde gelen dış politika dergisi Foreign Policy’ de, Hamma Mirwaisi ve Alison Buckley imzalı bir yorum çıktı.

    1651_423998614358427_2108045252_n

    1962’de müebbet hapis cezası verilen Mandela’nın 27 yıl hapis yattıktan sonra Güney Afrika Cumhurbaşkanı, Martin Luther ile yıllar sonra Obama’nın Başkan oluşu örnekleri verildikten sonra Türkiye yorumuna geçiliyor.

    Dergideki yazı,”Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Cumhurbaşkanlığı hevesi uzun zamandır devam ediyor. Başbakan Erdoğan’la görev takası yapmaya hazırlanıyor, fakat politika üstatları ve oy kullanacak halkın, Türkiye’ye hakiki barışı getirecek Kürt lideri Abdullah Öcalan’ı Başbakan adayı olarak görme olasılığı yüksek” şeklinde bir değerlendirmeyle tüm tartışmaların da ötesine geçiyor.

    Görüşmelere, pazarlıklara karşı çıkan Milliyetçiler için “ehlileştirilmiş kurtlar insanlara, akıllı, yardımcı dost oluyor,sürüyü saldırılardan koruyor, yaşamının devamını sağlıyorlar. Türk liderler, hayvanlar âleminden faydalı dersler alabilirler” şeklinde garip bir yorum yapılmış.

    Mirwaisi ve Buckley’e göre Ortadoğu’da ekonomik bir iş birliği kurulacak,bu da bitmeyen küresel finansal krizin çözümü olacak.

    Dışarda nelerin konuşulduğunun daha net görülebilmesi için ABD’nin dış politika dergisinde çıkan yazıya özellikle yorum getirmemeye çalışarak büyük bölümünü almak istedim. Çünkü Türkiye’de “barış, süreç, jest” gibi kulağa hoş gelen sözlerden fazlası konuşulmuyor. Konuşulamıyor belki de…

    Ancak herkesin sorduğu, cevap alamadığı soruyu tekrar etmekte fayda var.”Bitmeyen küresel finans krizin çözümü” için İmralı-PKK hattında ne konuşuluyor, ne alınıp ne veriliyor?

    Nuran Wolfschwenger

  • Çanakkale geçilir

    Çanakkale geçilir

    Çanakkale geçilir

    Yarın 18 Mart. Deniz Zaferi.

    Deniz kuvvetleri komutanları, oramiraller içerde… Deniz kuvvetleri kurmay başkanlarından birini fuhuşçu-casus diye tutukladılar, birini suikastçı diye tutukladılar. Donanma komutanı istifa etti. Donanma kurmay başkanına 18 sene giydirdiler.

    Kuzey deniz saha komutanı.

    Hasdal’dan Silivri’ye.

    Güney deniz saha komutanı.

    Şimdilik Hasdal’da.

    Muharip gemilerin bağlı olduğu…

    Kuzey görev grup komutanı.

    Güney görev grup komutanı.

    Batı görev grup komutanı.

    Harp filo komutanı, hapiste.

    Denizaltı filo komutanı?

    E tabii.

    Bir savaş gemisi 3 senede inşa ediliyor; buna kumanda edecek subay 15 sene, komodor 20, amiral 25 senede yetişiyor. Donanmanın gözbebekleri, Oruçreis, Gelibolu, Yıldırım, Gökova, Gemlik, Yavuz, Gediz, Salihreis firkateynlerinin komutanları, benim değerli arkadaşlarım, Maltepe’de yatıyor.

    Milli gemi Milgem’i Milgem yapan en seçkin mühendis-subaylar, tersane komutanlarıyla beraber içerde.

    Gölcük, Aksaz, Foça, İskenderun deniz üssü komutanları içerde… Boğaz komutanı, içerde… Çıkarma gemileri komutanı da içerde, mayın gemilerinin komutanları da içerde.

    Sat’ları nerelerinden tutuklayacaklarını şaşırdılar… Kimisini casusluktan, kimisini suikastçılıktan, kimisini darbecilikten, kimisini fuhuşçuluktan içeri attılar. Kardeşim, kimdir bu başıboş zodyağın sahibi diye seslensen… Ya Hasdal’dadır, ya Hadımköy’de ya da Buca’da.

    Deniz harp okulu komutanı istifa etti, deniz lisesi komutanı tutuklu.

    Hukuk, karaya oturdu!

    Deniz Zaferi diye buna derim.

    Cümleten hayırlı zaferler dilerim.

    ileÇanakkale geçilir – Yılmaz ÖZDİL – Hürriyet.

  • Çin’e 4 milyar dolarlık doğaltaş ihraç edeceğiz…

    Çin’e 4 milyar dolarlık doğaltaş ihraç edeceğiz…

                                                          Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında özellikle doğaltaş ihracatında bir patlama yaşanıyor. Türk doğaltaş sektörünün 2012 yılında Çin’e 782 milyon dolarlık ihracat yapması ve Çin’den gelen yeni taleplerle bu ihracatın önümüzdeki yıllarda katlanarak artacağını gösteriyor. Ege Maden İhracatçıları Birliği Yönetim Kurul Başkanı Arslan Erdinç de yaptığı açıklamada “2013 yılının ocak-şubat döneminde Çin’e ihracatımız yüzde 15 ‘lik artışla 110 milyon doları geçti. Sektörün önüne engeller çıkarılmadığı takdirde yılsonuna kadar 1,2 milyar dolar ihracat rakamına ulaşabileceğiz” diyor.

                                                          Uzun zamandır Türk mermerlerinin Çin’de çok tercih edildiğini biliyoruz. Bu sektör her geçen yıl daha da önem kazanıyor. Çin’in Xiamen Uluslar arası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı, ziyaretçi sayısı ve fuar alanı açısından İtalya’nın Verona Doğaltaş ve teknolojileri Fuarı’nı geride bırakmış bulunuyor. Bu fuara katılan Türk şirketlerinin de çok önemli siparişler alarak sektörde söz sahibi haline geldiklerini de belirtelim.

                                                          “ ÇİN BÜYÜK BİR PAZAR”

                                                          Ege Maden İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Arslan Erdinç, Çin’in Türkiye için çok önemli bir Pazar haline geldiğine dikkat çekiyor ve şöyle söylüyor, kendisini dinleyelim:

                                                          “ Çin, tüm doğaltaş ithalatının yüzde yüzde 60’ını Xiamen Limanı’ndan gerçekleştiriyor. Amerika ve Avrupa’da yaşanan ekonomik durgunluk nedeniyle Çin, bizim için yegâne büyük Pazar konumuna geldi. Allah, Çin’e zeval vermesin. Türk mermerleri görünüm açısından güzelliği, sağlıklı ve kaliteli oluşundan dolayı Çinliler tarafından çok seviliyor ve tercih ediliyor. Çin, tüm inşaatlarının her türlü iç kaplamalarında Türk bej mermerlerini kullanıyor. Xiamen Uluslar arası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı’na bu yıl 130 binin üzerinde ziyaretçi geldi. Dünyanın en büyük doğaltaş ihracatçısı olan Çin’e Türk doğaltaş sektörünün ihracatını artırabilmesi için Xiamen Uluslar arası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı büyük öneme sahip. 2014 yılında daha fazla firma ile katılım için şimdiden hazırlıklara başladık. Çin dışında dünya genelinde gelişmekte olan pazarlarda fuar organizasyonları düzenlemek ve Türkiye’nin ihracatını artırmak için olağanüstü çalışmalarımız var.  “

                                                               Çin’den çok mal ithal ediyoruz. İhracatımız ise bunun yanında oldukça düşük kalıyor. Bu açığın kapatılması için yoğun bir çalışma yapmamız gerekiyor. Doğaltaş ihracatımızın artırılması hiç değilse bu açığı kapatamazsa bile makası daraltacaktır. Hatta Çinli yetkililer “Aradaki bu açığın Türkiye lehine kapatılması için biz de teşvik ediyoruz” diyorlar.

                                                               2023 HEDEFİ 7 MİLYAR DOLAR

                                                               Öyle görünüyor ki, doğaltaş ihracatımızda Çin önemli bir Pazar hale dönüşüyor. Bu nedenle bu pazarın iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Türk doğal taşlarını ülkelerine ithal etmek için Çinli heyetlerin bir gidiyor, diğerleri geliyor. Nitekim Arslan Erdinç ve ekibi de bunu fark etmişler. Erdinç, gelecek için de son derece umutlu konuşuyor ve şunları söylüyor:

                                                             “ Çin’de doğaltaş sektörü açısından bitmek bilmeyen bir kapasite var. İhraç ettiğimiz ürünlerin yüzde 95’i Çin’in iç piyasasında tüketiliyor. Çin’in Kuz<ey ve iç bölgelerinde Pekin, Tianjin, Harbin, Kumming, Urumchi çevresinde mermer ve inşaat sektörü için Çin Hükümeti’nin çok teşviki var. Çin’de milyonlarca insanların yaşayacağı yeni eko şehirler çok kısa sürede kuruluyor. Bu kentlerin imarında da gerçek ekolojik ürün olan Türk doğaltaşları yoğun olarak kullanılıyor. Türk madencilik sektörü 2012 yılında Çin’e 1 milyar 818 milyon dolarlık ihracat yaptı. Bu rakam, Türkiye’nin Çin’e yaptığı toplam ihracatın yüzde 63’ünü oluşturuyor. 2023 yılında Türk doğaltaş sektörünün Çin’e yapacağı doğaltaş ihracatının 4 milyar doları geçmesini, sektörün toplam ihracatının ise 7 milyar doları bulmasını bekliyoruz. “

                                                            YENİ FUARLARA KATILACAĞIZ

                                                             Şimdi bütün hedef, önemli bir Pazar haline gelen Çin’e daha fazla doğaltaş ihraç etmek olarak belirlenmiş. Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde daha çok çalışılması, Pazar araştırılması yapılması ve açılan fuarlara daha güçlü biçimde katılmamız gerekiyor. Ege İhracatçı Birlikleri de bunun farkında ve çalışmalarını da bu çerçeve içinde yapıyor. Çin’e doğaltaş ihracatını daha da artırabilmek amacıyla 18-21 Haziran 2013 tarihinde Tianjin Doğaltaş Fuarı’na Türkiye Milli Katılım Organizasyonu’nu gerçekleştirmek için şimdiden çalışmalara başlamış bulunuyor.

                                                                            Ege İhracatçı Birlikleri’nin Türkiye Milli Katılım Organinazasyonu’nu gerçekleştirdiği Xiamen Uluslararası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı’na 59 tanesi Milli Katılım Organizasyonu ile 100’ün üzerinde Türk firması katıldı. Türkiye’nin en önemli doğaltaş üretim merkezlerinden olan Burdur Valisi Nurettin Yılmaz ve Maden İşleri Genel Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım’da katılımcılar arasında yer almıştı.