Blog

  • Binlerce yolcu alkol cezasına çarptırıldı

    Binlerce yolcu alkol cezasına çarptırıldı

    Rusya, alkol tüketimini azaltmak ve uçaklarda güvenliği sağlamak için tedbirler almayı sürdürüyor.

    72185Duty-Free’lerden alınan alkollerin havalimanları ya da uçaklarda tüketilmesini yasaklayan Rusya, 2013’ün ilk 2 ayında 3 binden fazla uçak yolcusuna ceza kesti.

    Rusya İçişleri Bakanlığı ulaşım departmanı yetkilisi Yuri Gruzdev basına yaptığı açıklamada, 3 binden fazla yolcuya alkol yüzünden ceza kestiklerini, 305 yolcunun ise holiganlık yüzünden cezalandırıldığını söyledi.

    2012’de alkol cezası kesilen yolcu sayısının 22 bin, holigan cezası kesilen yolcu sayısının da 2 binden fazla olduğunu kaydeden yetkili, ek önlemler alınmasını istedi.

    Rus yetkili, polisin sadece yolcuların arananlar listesinde olmaları ya da bagajlarında yasak bir madde bulmaları durumunda uçuşlarını engelleme hakları olduğunu söyledi. Rusya yasalarına göre sadece pilotların yolcuların uçuşlarının engellenmesi hakkına sahip.

    Havayolu taşımacılığı yapan şirketlere uyarıda bulunan Gruzdev, “Yolcuların Duty Free’lerden aldıkları alkollerin uçakta kolay ulaşabilecekleri yerlerde olmaması gerekiyor. Uçakta alkol satışı ve ikramı da sınırlı olmalı.” hatırlatmasında bulundu.

    Son dönemde Rusya’da havalimanları ve uçaklarda aşırı alkol alan yolcuların holigan davranışları basına yansıyor. Uçakta aşırı alkol alımından sonra kabin görevlilerini tehdit eden işadamı Sergey Kabalov Mısır’dan dönmezken, gıyabında açılan dava sürüyor.

    4 Şubat’ta da Vladimir Popov, Domodedovo havalimanında kontrol etmek isteyen polise saldırdığı gerekçesi ile hakkında işlem başlatıldı.

  • TURKIYEYI YONETENLER , TURKIYENIN DOGASINI OLDURMEYE DEVAM EDIYOR

    TURKIYEYI YONETENLER , TURKIYENIN DOGASINI OLDURMEYE DEVAM EDIYOR

    EGE BOLGESINDEKI EN BUYUK GOLUMUZ “BAFA” CAN CEKISIYOR

    Türkiye bir gölünü daha göz göre göre öldürdü!

    Yusuf Yavuz

    Yılardır kirlilikle boğuşarak yetkililerin gözü önünde can çekişen Bafa Gölü sonunda isyan etti. Yaz aylarında gölde oluşan alg patlamaları ve balık ölümleriyle gündeme gelen Bafa Gölü, şimdi de beyaz köpükler saçarak adeta ölümünü ilan ediyor. Uzmanlar gölde şimdiden ortaya çıkan beyaz köpüklerin yaz aylarında yaşanacak daha büyük tehlikenin sinyali olduğu konusunda uyarırken, göldeki kirliliği yıllardır izleyen yetkililer ise sadece açıklama yapmakla yetiniyor. SDÜ Öğretim Üyesi Kesici, durum normale dönünceye kadar Bafa’nın sularının kullanılmasına ve hayvanlara içirilmesine izin verilmemesi gerektiğini söyledi.

    BAFA GÖLÜ SONUNDA İSYAN EDEREK KÖPÜRDÜ

    Doğasıyla, tarihiyle, kuşlarıyla, yılan balıklarıyla, geleneksel yaşamlarını sürdüren otantik köyleriyle Türkiye’nin cenet köşelerinden biri olan Aydın ve Muğla ileri sınırında bulunan Bafa Gölü ve çevresi, ilgisizlik ve ihmalin kurbanı oldu. Kuşadası Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD), bir süredir Bafa Gölündeki hızlı yok oluşu durdurabilmek için çalışmalar yürütüyor. EKODOSD, son iki yıldır yaz aylarında meydana gelen ekolojik bozulmalar sonucunda gölün renginin yeşile dönüşmesi karşısında konuyu biliminsanları ve igili kurumlara bildirdi. Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) ve Ege Üniversitesi’nde görevli bilim insanları ve Aydın Valiliği tarafından oluşturulan komisyonun tarafından ypılan çalışmaların ardından, gölün yeşil renge bürünmesine Mavi-yeşil alglerden (siyanobakteri) toksik-(Nodularia spumigena)nın neden olduğu tespit edildi. Ancak 584 kilometrekarelik modern yaşamın tüm kirliliğini sırtına yüklenen, tüm sorunlarına karşın kış aylarında verilen sudan başka çare bulunamayan Bafa Gölü, sonunda isyan ederek köpükler saçmaya başladı.

    ŞAMPUANLA KÖPÜRTÜLMÜŞ GİBİ 

    Yedi yıldır Bafa Gölü’nü gözlemleyerek değişimlerini takip eden EKODOSD yetkilileri beyaz köpükler saçmaya başlayan gölde bugüne kadar ilk kez böyle bir manzarayla karşılaştıklarını belirterek, “rüzgarın gölü harekete geçirmesiyle birlikte, Bafa Gölü’nün Serçin bölümünde oluşan beyaz yolların kıyıya doğru hareket ettiğini gördük. Kıyıda biriken köpükler adeta kar yağmış gibi bir görüntü oluşturmuştu. Banyo küvetindeki suyun şampuanla köpürtülmüş hali gibi duran gölde inanılmaz görüntüler oluştuğunu tespit ettik” açıklamasında bulundu.

    YARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘BAFA GÖLÜ, MENDERES’İN ÇÖP VE ATIK ALANINA DÖNÜŞTÜ’

    Derneğin bilim danışmanlığını da yürüten SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Erol Kesici ise Bafa Gölü’nün yıllardır Büyük Menderes Nehri’nin endüstriyel ve kültürel ötrofikasyon atıklarıyla çöp ve atık alanına döndüğüne işaret ederek “radikal çözümler alınmaması sonucunda, bu mevsim yağışlarla suyu yaz aylarına nazaran daha temiz olması gerekirken, Bafa Gölü’nün en hassas kesimlerinden olan Serçin kesiminde göl kirlilikten köpürdü” değerlendirmesinde bulundu.

    ANALİZ YAPARAK ZAMAN KAYBETMEYE GEREK YOK, YAPILACAKLAR BELLİ

    Yapılan araştırmalar sonucunda sularda kirlilik nedeni olan iç ve dış yüklerin belirlendiğini kaydeden Kesici, bunun yanı sıra göllerde bu tip köpüklenmelerin planktonların parçalanarak protein içeriklerinin açığa çıkması sonucunda da oluşabildiğine işaret etti. Analiz için vakit kaybetmeye gerek olmadığının altını çizen Kesici, “Bafa Gölü yazın yeşile boyanarak, kışında köpürerek kirlendiğini dışa vurmaktadır. Neler yapılabileceği konusunda bilim insanları ve EKODOSD’un geçtiğimiz yıllarda yaptığı çalışmalar, ilgili kurumlara aktarılmıştır. Havza toprakları, aynı zamanda yer altına suyun deposunu oluşturan akiferlerin giriş kapılarıdır. Dere ve çay yatakları doğal taşıma kanallarıdır. Sellerin ve su taşkınlarının olmaması için yağışlarla gelen yüzey sularını denizlere ve göllere taşıyarak felaketleri önlerler. Bu nedenle kirlilik ve yaşanan üzücü felaketlerin yaşanmasının nedeni binlerce-milyonlarca yılda oluşan doğal su akış sistemlerine insanların birçok nedenlerle yaptıkları bilinçsiz müdahaleleridir. Ekonomi ve ekolojinin uyum içerisinde planlanmamasının sonuçlarıdır. Selleri, su taşkınları engelleyen yer altı su bağlantılarını oluşturan toprakların yol, yerli yersiz asfalt, taş kaplamalarla, topraksızlaştırma, toprağın su emiş ve arıtma düzeyinin yok edilmesine neden olmaktadır” görüşünü dile getirdi.

    BEYAZ KÖPÜKLER YAZ AYLARINDAKİ FELAKETİN HABERCİSİ

    Köpüklenmenin görüldüğü sularda her türlü bakteriyolojik etkenin bulunması nedeniyle, suların kullanımına ve hayvanlara içirilmesine, durum normale dönünceye kadar izin verilmemesi gerektiği uyarısında bulunan Kesici, “Bafa Gölü’nün iyileştirilmesinde öncelik biyolojik temizlenme yöntemleriyle gerçekleştirilmeli bu yöntem doğal olan göllere doğal bir müdahale şeklidir. Yağışların en bol olduğu bir kış yaşamamıza ve daha Mart ayında olmamıza rağmen göl suyundaki renk ve köpüklerdeki değişimlerin, yaz ayında yaşanacak tehlikenin sinyalini şimdiden verdiği görülmektedir” dedi.

    ‘SORUNUN ÇÖZÜMÜNÜ BİLİME BIRAKIN’

    Kentsel atık birikintileriyle karasal alanlardan aşırı oranda gelen yağış sularında azot, fosfor, nitrojen ve diğer besin maddeleriyle oluşan kirliliğin oldukça fazla olduğuna dikkat çeken Kesici, “toprağın ve sulak alanların bunu absorbe-emme, filtre etme, dönüştürme gücünün yok olması ve zaten kirlilik yükü fazla olan su kaynaklarının kiri arıtmaları söz konusu olamayacağından sularda kirliliğin göstergeleri koku ve köpüklenme olarak belirgin bir şekilde gözlenmektedir. Doğal sutaşıma kanalları (dereler-çaylar) tahrip edilmemeli, yüzey sularının toplama alanları olan dere yatakları daraltılmamalı, barajlardaki su kapasiteleri ve sorunları giderilmelidir. Bafa Gölü’nün sorunlarının çözümü zamana değil, doğasının iyileştirilmesi bilimsel yöntemlere bırakılmalıdır” diye konuştu.

    ACİL ÇÖZÜM ÇAĞRISI

    Büyük Menderes Nehri’nin Dinar’dan çıkıp Ege Denizi’ne ulaştığı güzergah boyunca, kentlerin ve tarımsal kirliliğin yarattığı tehditlerin kaldırılarak Bafa Gölü’ndeki ekolojik yapının daha çok zarar görmemesi için bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini vurgulayan Kesici, “geçtiğimiz yaz yeşile boyanan, bu kış beyaza dönen gölün önlem alınmadığı takdirde ne renk olacağı belirsizdir. İlgili kurumlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yöre insanları elbirliğiyle Bafa Gölü için bir araya gelinmeli ve bilinen etkili çözümlerin gereği acil olarak yapılmalıdır” çağrısında bulundu.

    Fotoğraflar: (EKODOSD)

  • TURKIYEYI YONETENLERIN  BIR AYIBI DAHA :

    TURKIYEYI YONETENLERIN BIR AYIBI DAHA :

    GAZI

    SGK bacağını kaybeden gaziden protez parasını geri istedi ve icra takibi başlattı.

    Konya’da vatani görevini yerine getirirken sağ bacağını kaybedip, gazi olan 41 yaşındaki Hasan Ata’dan, takılan elektronik protez bacağın 2 bin 141 lirayı aşan miktarlarını, ‘terör gazisi olmadığı’ gerekçesiyle geri ödemesini isteyen Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), ödeme yapılmayınca bu kez icra takibi başlattı. İcra işlemine itiraz edecek olan Ata, haklı bulunmadığı takdirde faiziyle birlikte 74 bin lirayı ödemek zorunda kalacağını belirtti. Aynı durumda olan 47 yaşındaki Mustafa Azgın da, ödenmesi istenen faiziyle birlikte 94 bin lira için iş mahkemesine açtığı yürütmeyi durdurma davasını kaybederse kendisi içinde icra işlemlerinin başlatılacağını belirtti.

    Konya’da oturan Hasan Ata, 1993 yılında Gaziantep’de vatani görevini yaparken cinnet geçiren asker arkadaşının tüfeğiyle ateş açması sonucu sağ bacağını, Mustafa Azgın da, 1987 yılında İstanbul’da askerliğini yaparken düzenlenen NATO tatbikatı sarasında mayının patlaması sonucu sağ kol ve bacağı ile sol gözünü kaybetti. Ata ve Azgın’a ‘Vazife malulü’ statüsünde, SGK Genel Müdürlüğü tarafından 2009 yılında yayımlanan genelge doğrultusunda rahat ve seri bir şekilde kullanabilecekleri elektronik protez kol ve bacak takılarak ödemesi yapıldı.

    “YANLIŞ ÖDEDİK GERİ ÖDEYİN”

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri, 2011 yılında protez kol ve bacak ödemeleriyle ilgili yaptığı incelemelerinde, Hasan Ata ve Mustafa Azgın’dan malul oldukları olayların ’3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ dışında kaldığını ve terör gazisi olmadıklarını ve malulen emekli statüsünde bulunduklarını belirledi. Müfettişlerin hazırladığı bu rapor üzerine Hasan Ata’dan elektronik protez bacak takıldığı için faiziyle birlikte 74 bin lira, elektronik protez kol ve bacak takılan Mustafa Azgın’dan yine faiziyle birlikte 94 bin lira istendi.

    HACİZ ŞOKU

    Hasan Ata, SGK’nın istediği parayı ödemeyince hakkında icra takibi başlatıldı. Parayı ödeyecek gücü olmadığını ve kurumun yaptığı yanlışlığı düzeltmesini beklerken hakkında icra takibinin başlatıldığını öğrendiğini belirten Ata, “E-devlet’ sisteminde, SGK’nın 15 Şubat tarihi itibariyle ödediği parayı tahsil etmek için Konya 1′inci İcra Mahkemesi’ne icra takibi işlemi başlattığını öğrenince şok oldum” dedi.

    “SGK KENDİ HATASINI BİZE ÖDETİYOR”

    İlk önce ödemeyi kabul eden, daha sonra ödediği protez parasını isteyen SGK’nın kendi hatasının faturasını çektiklerini kaydeden Hasan Ata, şöyle konuştu:
    “Protezleri aldığımız dönemde eğer bize ödenmeyeceği söylenseydi, bize sunulan imkanlar çerçevesinde protez yaptırırdık. Ama önce ödemesini yapıyor, sonra da parayı tahsil etmeye çalışıyor. Benim bu parayı ödemem mümkün değil. 3 aydan 3 aya aldığımız 4 bin 500 liraya yakın gazi maaşı ile geçiniyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık” diye konuştu.

    DEVLET BİZE BU PROTEZİ LAYIK GÖRMEDİ

    Hasan Ata, protez paralarının geri ödemesi istendikten sonra SGK’ya yaptıkları başvuruda, yetkililerin kurumun hatası olduğunu söyleyip düzeltme yapılacağını söylediklerini, düzeltme yapılmasını beklerken haciz şoku yaşadıklarını belirtti.

    Hakkındaki İcra takibiyle ilgili tebligatın adresine gelmesini beklediğini ifade eden Ata, tebligat ulaştıktan sonra icra işlemi için itirazda bulunacağını söyledi.

    HUZURUM KALMADI

    Evde huzurunun kalmadığın kaydeden Ata, şunları söyledi:

    “7 yaşındaki kızım evden çıkarken bana ‘Ayağı vermeye mi gidiyorsun?, Protezin parasını ödemeye mi gidiyorsun?’ diyor. Eve geç kaldığım zaman da ‘Ne oldu baba ayağını mı geri istediler?’ gibi sorular sormaya başladı. 18 yaşındaki çocuğum da protezin parasını ödemek için okulu bırakıp çalışmak istediğini söylüyor. Ben bunları gördükçe yıkılıyorum. Ben isterdim ki, devletimiz bize sahip çıksın. Ben bu bacağını asker ocağında kaybettim. Bu tür olaylarla karşılaşınca devletimizin bize değer vermediğini, sınıflandırdığını görüyorum.”

    “DEVLETİMİZ BU AYIBINI TEMİZLESİN”

    Vazife malullerine de değer verilmesini isteyen Ata, ”Devletimiz bu ayıbını temizlesin. İlk dalga şoku geçen sene yaşadık. Bu ikinci bir şok oldu. Devletimiz sahip çıkmazsa vatandaşlarımızın sahip çıkmasını istiyoruz. Vazife malulü olarak bize de değer verilmesini istiyoruz. İnsanca yaşama seviyesine getirilmesini büyüklerimizden istiyoruz”‘ diye konuştu.

    “DAVA SONUCU BEKLİYORUM”

    Aynı durumda olan gazi Mustafa Azgın da, askerde yaşadıkları olayın ardından ‘Vazife malulü’ olarak emekli olduğunu belirtirken, şöyle konuştu:

    “Protez kullanmaya başladım. Protezlerim eskidiği için değiştirmek amacıyla SGK’ya müracaat ettim. Yeni sistem protez alacağımı bildirdim. Bana bu protezin SGK tarafından ödeneceği yazılı olarak bildirildi. Bunun üzerine 2009 yılında protezimi yaptırdım. Kullanmaya başladıktan 2 yıl sonra yanlış ödeme yaptıkları söyleyerek parasını geri istediler. Parayı ödeyemeyeceğimi söyleyerek Konya 1′inci İş Mahkemesi’ne dava açtım. Şu anda dava devam ediyor. Bu davayı kaybedersen benden de parayı geri isteyecekler. Yeni ikiz çocuklarım oldu ve zaten zorluklar içerisinde geçiniyorum.”

    “PROTEZLERİ İADE EDECEĞİZ”

    Son aşamada protezleri SGK’ya iade edeceklerini kaydeden Mustafa Azgın, ”Protezleri SGK müdürlüğüne teslim edelim. Biz alıştık nasıl olsa. Protezsiz de gezeriz.”dedi.

    SÖZCÜ

  • TOPKAPI OLAYLARI

    TOPKAPI OLAYLARI

    54 yıl sonra gün ışığına çıktı!

    26824_1743_13032013_13

    TOPKAPI OLAYLARI

    Topkapı Olaylarının İnönü’ye suikast olduğu iddia edilmişti. İnönü’yü linç etmeye çalışan kalabalığa polisin müdahale etmediği ve tesadüfen orada bulunan bir askeri birliğin olaya müdahelesi ile eski Cumhurbaşkanı’nın kurtulduğu da kamuoyuna yansmıştı. Hükümet o dönem olaya yayın yasağı koyarken, Topkapı Olayları Yassıada duruşmalarında da gündeme geldi. Adnan Menderes bu olaylar için de yargılanarak suçlu bulundu. Olayın sanıkları, olayları kabul ederken suikast amaçlı olmadığını iddia etmişlerdi. Olaylar sırasında bir tuğla aracının olay yerinde hazır tutulduğu ve işçilere bunların verilerek İnönü’ye attığı da öne sürülmüştü.

  • Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Değerli okuyucular,

    Bu yazımda çocuklara yönelik fantastik/bilim kurgu yazının başyapıtlarından Harry Potter kitaplarına değiniyorum. Bunun temel nedeni bu kitaplara olan ilgidir: Kitap fuarında ne zaman Harry Potter kitaplarının yanından geçsem, kitapların başında onlarca çocuğa rastladım. Fuarda en fazla satılanların başında geliyordu Harry Potter kitapları. Britanyalı yazar JK Rowling, Harry Potter dizisinde 1997 – 2007 yılları arasında 7 yapıt yayınladı:

    (1) Harry Potter ve Felsefe Taşı (2) Harry Potter ve Sırlar Odası (3) Harry Potter ve Azkaban Tutsağı (4) Harry Potter ve Ateş Kadehi (5) Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı (6) Harry Potter ve Melez Prens (7) Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

    JK Rowling, ek olarak, aynı dizi kapsamında sayılan 3 kitap daha kaleme aldı: 2001 yılında Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? ve Çağlar Boyu Quidditch ile 2008 yılında Ozan Beedle’ın Hikâyeleri.

    Harry Potter kitapları 70 civarında dile çevrildi; dünyada 500 milyona yakın satış rakamına ulaştı; filimleri izlenme rekorları kırdı. Aşağıda dizinin ilk kitabını kısaca tanıtıyorum.

    JK Rowling resmi www sayfası:

    Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Künye: 2001, Yapı Kredi Yayınları, 274 sayfa, Çeviren: Ülkü Tamer (daha önce 1999, Dost Kitabevi Yayınları, Çeviren: Mustafa Bayındır)

    Özet: Harry 11. yaş gününe kadar merdiven altındaki küçük odasında kendisinden hoşlanmayan teyzesi, eniştesi ve kuzeniyle birlikte yaşamaktadır. Çok mutsuz bir çocukluk geçiren Harry’nin 11. doğum günü yaklaşmaktadır. Derken beyaz bir baykuşun getirdiği bir mektupla hayatı değişir. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’ndan hiç başvuru yapmadığı halde kabul edilmiştir. Bu okulda birbirinden ilginç dersler alır, iki arkadaşıyla birlikte maceradan maceraya koşar. Yaşayarak öğrendikleri sayesinde küçük yaşta becerikli bir büyücü olup çıkar.

     

    Harry Potter ülkemizde o kadar beğenilmiş olmalı ki, aynı diziden iki kitabı, Düşler Kuyusu ve Cadı Avcısı, Serhan Vural yazdı. Beşinci kitaptan sonra yazılan bu kitapların ilk bölümlerini okuma bağlantılarını sunuyorum:

    Harry Potter ve Düşler Kuyusu – Serhan Vural:

    Harry Potter ve Cadı Avcısı – Serhan Vural:

    İndirme bağlantıları: 1 (Türkçe, İngilizce, Fransızca) : Harry Potter ve Felsefe Taşı1

    2 (Almanca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Vietnamca, Hollandaca, Endonezyaca) : Harry Potter ve Felsefe Taşı2

    3 (Rusça) : Harry Potter ve Felsefe Taşı3

    Sınama amacıyla bir dosyaya doğrudan erişim bağlantısını sunuyorum: Türkçe pdf

    Çeşitli formatlardaki e-kitapları okuyabileyeceğiniz bir uygulama: Calibre taşınabilir 1. bağlantı    2. bağlantı

    Dosyaları açmak üzere 7-zip programını (7-zip.org) öneriyorum.

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    14 Mart 2013 Perşembe, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

    Ekleme: 16 Mart

  • Çözümsüzlüğün Faturası

    Çözümsüzlüğün Faturası

    Rumların Kıbrıs adasında, Kıbrıslı Türkleri yok sayıp adanın tümüne hakim olabilmek için 1963 yılında başlattıkları saldırıların ardından başlayan görüşmeler yarım asırdır ayak sürümekte. Rumlar bu görüşmeleri 1972 yılına kadar, silah zoru ile gasp ettikleri sözde Kıbrıs Cumhuriyetinin sahibi oldukları düşüncesiyle adeta Türklerle dalga geçer gibi sürdürdüler.
    Rum Cemaat Meclisi Başkanı Glafkos Klerides ile Türk Cemaat Meclisi Başkanı rahmetlik Rauf R. Denktaş arasında başlayan görüşmeler Türk tarafı otonomiye yakın muhtariyet karşılığı Makarios’un tüm şartlarını kabul ettiklerini beyan etmelerine rağmen Makarios’un “Ben bu adada Türklere hiç bir hak vermem” düşüncesi ve anlayışı nedeni ile 1972 yılında hüsranla bitti.

    20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatından sonra adada neredeyse son bir asırdır hakları gasp edilmiş ve ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamaya mahkum edilen Kıbrıslı Türklerin kaderi değişti ve rahmetlik Kurucu cumhurbaşkanı Denktaş’ın dahiyane bir politik manevrası ile tüm ada sathında bölük pörçük bir şekilde yaşamlarını sürdürmüş olan Kıbrıslı Türkler, toplu halde adanın kuzeyine göç ederek kendilerine ait devletlerini kurdular.

    Kurmaya kurdular da, adada Türkleri yok farz eden ve adanın tümünün kendilerine ait olduğunu zanneden Rumların tanınmış devlet olmak avantajlarını kullanarak diplomatik oyunlarla Kıbrıslı Türkleri dünyadan izole etme çabaları ile karşı karşıya kaldılar.

    Rumların stratejileri, Kıbrıslı Türkleri dünyadan izole ederek, aç ve susuz bırakıp kuru ekmeğe muhtaç etmek ve bundan kurtuluş için de Kıbrıslı Türklerin kendilerine sığınacakları günü beklemekti. Böylece Türk ordusu ile Mücahitlerin kan ve gözyaşı pahasına aldıkları topraklara ellerini kollarını sallayarak sahip olacaklardı, güya!
    Bu nedenle de uzun vadeli bir solukla beklemeye ve elden geldiğince de Kıbrıslı Türkleri dünyadan koparmaya çalıştılar. Kıbrıslı Türklerin dünya ile ekonomik, kültürel, sportif, akademik ve ticari bağ kurmalarını önlemek için de her yolu mübah saydılar.
    Bu stratejileri doğrultusunda da 1977 yılında Denktaş ile Makarios arasında imzalanan 1. Doruk Anlaşması ile 5 yıldan sonra tekrar başlayan müzakerelerde, gerek Kiprianu, gerekse de Vasiliu, Klerides ve Hristofyas dönemlerinde anlaşmaya yaklaşıldıysa da, tüm Türk ve BM önerilerini reddedip, çözümsüzlüğün Kıbrıs Türk tarafını bir gün dize getireceğine inanarak, zengin ve adanın da yegane tanınan devleti olduklarına güvenerek beklemeyi, kısaca ipe un sermeyi tercih ettiler.

    1963-1974 yılları arasında tam bir soykırıma uğramışken ve geleceğimize kapkara gözlüklerle bakarak “ne olacak bizim halimiz” diye karar kara düşünürken, çok değil sadece bir tek hafta içinde önce darbenin yapılması sonra da Barış Harekatının gerçekleştirilmesi ile kaderimiz, hayal bile edemeyeceğimiz bir şekilde değişmişti. Ada üzerinde kendimize ait bir bölgemizin olacağını ve bu bölge içinde de özgür olarak kendi irademiz ve egemenliğimiz altında yaşayacağımızı o kötü yıllar içinde rüyalarımızda bile görsek inanamazdık. Ama gerçekleşti.
    Şimdi günümüzde buna benzer bir gelişmeyi ve kaderimizdeki değişikliği gene yaşamaya başladık. Her ne kadar günlük hayatta bu gelişmeyi, Barış Harekatında olduğu gibi ellerimizle tutup gözlerimizle de göremesek bile, aynen 1974 yılında olduğu roller tekrar değişmeye başladı.

    Biz Kıbrıslı Türkler, anavatan Türkiye’nin üzerimize kol kanat germesi sayesinde dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krize ve Orta Doğu’da yaşanan iç savaşa rağmen, kendi ayaklarımız üzerinde durabilen bir devlet olmak yolunda, komşu ülkelere kıyasla çok daha huzurlu, güvenli ve güçlü bir şekilde varlığımız sürdürmeye ederken, Rum tarafı iflaslarla, ekonomik krizle, işsizlikle, hırsızlık uğursuzlukla ve belki de son yüzyılın en büyük boşanma oranları ile karşı karşıya kalarak yaşam sürdürmeye çabalıyor.

    Egemenliklerinin neredeyse yüzde 80’nini Brüksel’e kaptırdıktan sonra, geri kalan yüzde 20’yi de doğalgaz yataklarından dolayı, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı dünyanın büyük aktörlerine kaptırmak üzere. Uslu çocuk olursa başı ağrımayacak, kötü çocuk olursa bit gibi ezecekler kendilerini. Enerji kaynağına sahip olmanın bedeli aynen böyle.

    Yıllardır Kıbrıslı Türklere ödettirilmeye çalışılan çözümsüzlüğün bedelini artık Kıbrıs Rum tarafı ödemeye başladı. Bedeli de çok ağır gelecek kendilerine.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    15 Mart 2013

  • CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    Ayağı yere basmaz solun içinde, bu hastalık hep olmuştur.

    Sağdan oy alırsak, oylarımız artar.

    Plan, program, fikir, düşünce ve emperyalizme karşı mücadele sayesinde halkı kazanmak varken, ortaçağdan güç alarak büyümek.

    Hatırlarsınız.

    Baykal, CHP Genel Başkanlığından istifa ederken, bir açıklama yapmıştı.

    Kendisine şantajın içinde, “Pensilvenya yok” demişti.

    Sosyal demokrat düşünce içinde, sağdan, dinci kesimden oy kazanma fikri bazen laikliğin, çağdaşlığın önüne geçer.

    Çağdaş olduk ta ne oldu, diye düşünenler var, her halde…

    Çağdaşlığı Batı sandıkları için Batının kurdu bunların içinden çıkmaz.

    Batı bize saldırır, bunlar Batı’dan başka bir şeyi görmezler.

    Şimdi de dincilere yaklaşmak, halkımıza yaklaşmaktır diye, Fethullah’a yaklaşmayı bir şey sanıyorlar.

    Veya kendilerine verilen görev bu, onu yapıyorlar.

    Bu duruma parti tabanından tepki gelince, dönüp laikleri ikna etmek için uğraşıyorlar.

    CHP’deki temel istikrarsızlığın nedeni budur.

    Mustafa Kemal’i savunmamaları da bundandır.

    Soldan, laiklerden oy alıp, oy aldığı tabana, güven vermek varken, karşı devrimin değirmenine su taşıyan siyasetler yürütmek.

    Bunların bir başka sorunu da, iktidar olabilmenin Amerika’dan geçtiğine inanmış olmalarıdır.

    Gerçek muhalefet yapamamalarının esas nedeni de budur.

    Batıya tapmanın, Amerikancası.

    Batıyı, teknoloji sanmak, Batıyı insanlık sanmak.

    Batıdan başka dünya yok sanmak.

    Türkiye’yi Amerika’dan görmek.

    Amerika’ya söz söyletmemek.

    Yukarıda yazdığım satırlara benzer milyonlarca satır yazılmıştır. Yazılacaktır da…

    Bölünmeler, kopmalar, yeni parti kurmalar hep olmuştur.

    Şimdi öğreniyoruz ki, Fethullah’ın organizasyonunda, altı CHP Milletvekili ve bir belediye başkanından oluşan heyet, Amerika’ya gitmişler.

    Aynı gün başka bir haber; Baykal, Fas’ta Fethullah’ın okulunu ziyaret etti.

    2000 adet başörtüsü dağıtma, çarşafa rozet takma, dini siyasete alet edenlerden oy alacağına inanma, saflık değilse, kasıttır.

    CHP, gerçekten muhalefet yapıp, karşı devrimin karşısına dikilmediği sürece, hiçbir yerden oy alamaz.

  • ERDOĞAN’I KURTARMAK

    ERDOĞAN’I KURTARMAK

    Av. Cemil Can

    Kabul etmek gerekir ki, Erdoğan cahil bir adamdır. Geçen birkaç hafta içinde yurt dışında ve yurt içinde cahilliğine 3 kez vurgu yapılmıştır. Doğru bir tespit yapıldığından olacak ki, oralı bile olmadı. Erdoğan, dünyada “cehaleti” sermaye olarak kullanabilen tek siyaset adamıdır ve kabul etmek gerekir son derece de başarılı sayılır!..

    Erdoğan’ın, Avusturya’da 5. Medeniyetler İttifakı Forumu‘nda söylediği, “Tıpkı siyonizm, antisemitizm gibi, tıpkı faşizm gibi İslamofobiyanın da bir insanlık suçu olarak görülmesi kaçınılmaz hal almıştır” sözlerine, Yahudi çevrelerinden kınama yağdı. Recep Bey’in umurunda bile değil. İsrail Gazetesi Jeruselam Post‘un haberine göre, İsrail Dışişleri Sözcüsü Yigal Palmor, Erdoğan’ın bu demecine ilişkin “sadece cehaleti yansıtan içi boş sözler” yorumunu yaptı. Recep Bey tınmadı bile!..

    Moskova Hahambaşı ve Avrupa Hahamlar Konferansı Başkanı Pinchas Goldschmidt, “Bu Yahudi halkına ve özünde barış olan bir harekete yapılmış cahilce ve nefret dolu bir saldırıdır” dedi… Onu da duymadı!.. Hakkında söylenen bu sözler hoşuna bile gitti denebilir!.. Zira sermayesine sermaye kattı!..

    Başbakan Erdoğan, Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu tarafından kaleme alınmış olan ve Uluslararası 18. Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresi için hazırlanmış Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi adlı eseri, Meclis’teki Grup Toplantısı’nda eline alıp, milletvekillerine göstererek: ”Bu insani midir? Vicdani midir? Bunun bizim ruh dünyamızda, inanç dünyamızda yeri olabilir mi?” şeklinde sözler etti. Korkunç da alkış aldı! Bu cahilce sözler, her uygar insan gibi Prof. Dr. Celal Şengür Hoca’nın da tüylerini diken diken etti. Hoca, bilim adamı kimliğiyle, Erdoğan’a haddini bildirmeye karar verdi ve bir köşe yazısı kaleme aldı. Yazıda doğrudan Erdoğan’ın cahilliğine vurgu yapıyor!.. (1) Mutlaka okumanızı öneririm. Büyük olasılıkla, bu niteleme nedeniyle, Erdoğan ve danışmanları yine ellerini ovuşturmaya başladılar… Ne de olsa, ilk seçimlerde istismar edilecek yeni bir konu daha buldular… Sermayelerini katladılar!.. O nedenle bu ülkede aydınların işi cahillerden çok daha zordur!..

    ***

    Medeniyetler İttifakı Formu‘ndan sonra, Yahudi çevreler Erdoğan’ı itibarsızlaştırma işine bayağı hız verdiler. ABD’de iğrenç bir kampanya başlatıldı. ABD yönetimi, acaba ünlü teröristlerle aynı kategoride gösterilmesine ses çıkartmadığı Başbakanımıza, deliğe süpürülme zamanın geldiğini mi hatırlatıyor?..

    Diplomaside hiç yeri olmayan “cahil” nitelemesinin, bir ülkenin başbakanı için yapılmış olması ciddi bir uyarıdır. Yetmiyormuş gibi ABD’lilerin en nefret ettiği Müslüman teröristler ile “dost” bir ülkenin başbakanını eş değerde ve aynı karede göstermek, akıl alacak iş değildir. Böyle bir durum, en kaba uyarının bile çok ilerisinde, tehditten de öte bir anlam taşır!..

    Başbakanımızın en kötü fotoğrafı, dost ve müttefikimiz, aynı zamanda model ortağı olduğumuz ABD’nin üçüncü büyük şehrinde, pek yakında aranan teröristler listesine adı yazılacakmış gibi, belediye otobüslerinin reklam panolarında, yanına mahkum olduğu Ziya Gökalp’ın o ünlü mısrası da yazılı olduğu halde, sokak sokak dolaştırılmaya başlandı!..

    Aşağıdaki videoda (2) izleyeceğiniz gibi, o afişler Amerika’nın en büyük kentlerinden Shikago’da otobüslerin üzerlerine ilan gibi yerleştirildiler…

    Dostumuz ABD”nin ne yapmaya çalışdığını anlamak için, Amerikan Özgürlüğü Savunma Girişimi (American Freedom Defense İnitiative) adlı kuruluşun, buafişler üzerine ne yazdığını bilmemiz gerekiyor.

    Afişlerin tercümeleri aşağı yukarı şöyledir:

    Ünlü terörist USAME BIN LADIN‘nin fotoğrafının yanına:

    İlk işimiz İslam’a davettir. Bu onun cihatıdır, seninki nedir?

    T.C. Başbakanı RECEP TAYYİP ERDOĞAN‘ın fotoğrafının yanına;

    Camiler kışla, kubbeler miğfer, minareler süngü ve müminler askerdir. Bu onun cihatıdır, seninki nedir?”

    1 Mayıs 2010′da bomba koyduğu arabayı New York’taki “Time Meydanı”na park ettikten sonra, yakalanan Pakistan asıllı Müslüman bombacı FAISAL SHAZAT‘ın fotoğrafı yanına:

    Allah için savaş kutsaldır. Silahlar İslamiyet’te her müslüman için ödev ve yükümlülüktür. Bu onun cihadidır, seninki nedir?”

    5 Kasım 2009 tarihinde Teksas’taki “Fort Hood Askeri Üssü”nde, tek silahla 13 kişiyi öldüren ve 29 kişiyi de yaralayan, Filistin kökenli bir Müslüman olan Amerikan Ordusu’nda görevli Binbaşı NİDAL HASAN‘ın fotoğrafının yanına:

    Allahü Ekber diye bağırarak kurbanlara ateş etmek, doldurup tekrar tekrar ateş etmek gerekir. Bu onun cihadıdır, seninki nedir?”

    HAMAS MTV üyesi bir Arap teröristin fotoğrafı yanına:

    Yahudileri öldürmek, bizi Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Bu onun cihadıdır seninki nedir?” yazılmıştır!.. (3)

    Sıralamada Usame Bin Ladin‘den sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci sırada yer alması, geçiştirilecek bir olay değildir. Bu olay, en hafifinden diplomatik bir skandaldır. ABD yetkililerinin bu duruma sessiz kalması anlaşılır gibi değildir. Şikako’daki Türkiye Büyük Elçiliği, ABD yetkilileri nezdinde bir girişimde bulunmuş mudur bilmiyoruz. Bulunmamışsa o da ayrı bir rezalettir. Bir an için Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek‘in, ABD Başkanı Obama’nın fotoğrafını bizim teröristlerle aynı fotoğraf karesi içerisinde belediye otobüslerinin ve bilbordların üzerine koyduğunu düşünün. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone, o anda Başbakanlık binasında biter! Kim bilir birkaç saat içinde kaç kişinin kulağı çekilir ve kaç kişi işinden olurdu!..

    Her neyse, böyle bir karşılaştırma yapmak belki de doğru değildir. Bu olaydan çıkartacağımız ders çok daha önemlidir. Bu işi yapan girişim, belli ki İsrail’e yakın ve Radikal İslam’a karşıdır. Ama sonuçta bunu yapanlar müttefikimiz olan ABD‘nin bir veya birkaç yurttaşıdır. Bu duruma, Obama neden ses çıkartmaz, anlamak mümkün değil! Acaba şimdi de hükümetimize beyzbol sopası yerine, bu afişler üzerinden mi mesaj verilmektedir? Bizimkilere; yakında hepinizi terörist ilan edebiliriz, aklınızı başınıza devşirin mi demek istiyorlar? Öyleyse eğer, hükümetimiz ciddi bir tehdit altındadır. Bu nedenle iş yine bize düşüyor demektir!..

    ***

    Bu olayla birlikte, kozmik odalardan alınıp, sızdırılan belgeleri düşünelim. Biliyorsunuz Arınç‘a suikast iddiası ile Özel Kuvvetler’in kozmik odalarına girilmiş ve en gizli sırlarımız kopyalanarak, özel görevli mahkemenin kasalarında saklanmaya başlanmıştı. Nasıl olduysa, bir süre sonra, bu gizli planlar, MİT tarafından TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu‘na verilmişler!? Şimdi ise, belgeler Zirve Yayınevi dava dosyası içerisinden çıktılar. Belgeleri ele geçiren taraf, her zamanki gibi Taraf gazetesidir elbette. Bu beyler isimlerin üzerini örterek, sanki çok gerekliymiş gibi belgeleri hemen yayınlamışlar. Bu “gazetecilik olayı” gerçekten de en gizli sırlarımızın ifşası niteliğindedir… Zira TSK’nin, düzenli ordu biçiminde savaşamayacak duruma düşmesi halinde, en yetenekli subayların kontrolünde, tıpkı 70′li yıllarda, Kıbrıs’ta olduğu gibi halkın sivil direnişini örgütleyecek olan kanaat önderleri ve yurtseverler deşifre edilmişlerdir!?.. TSK’nın savaşma gücü iyice kırıldıktan sonra, ne yazık ki, sivil direnişçilerin de isim listesi düşmanın eline geçmiştir! Bu noktadan itibaren, hükümetimizin kolu kanadı kırılmıştır denebilir. Artık hükümetiniz her türlü şantaja boyun eğebilir. Anlaşılıyor ki, hükümeti kurtarmak yurttaşlık görevi olarak yine bizim üzerimize yıkılmıştır. Bu nedenle öncelikle ve gecikmeksizin, ilk seçimlerde AKP‘yi iktidardan uzaklaştırmak şart olmuştur. AKP için siyasi bir yenilgi gibi gözükecek olsa da, bu eylem aslında onlar için bir kurtuluş olacaktır…

    DİPNOTLAR

    (1)http://www.gazeteport.com.tr/haber/128570/sayin-basbakan-bilim-karsisinda-haddinizi-biliniz_#ixzz2MTQy

    (2) http://youtu.be/wQTPviwktDo

    (3)

  • Neden Hastalar “Tabur” cu Edilir? – Tıp Bayramı Kutlu Olsun

    Neden Hastalar “Tabur” cu Edilir? – Tıp Bayramı Kutlu Olsun

    14 MART 
    bugun_14_mart_tip_bayrami_h117410

    Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

    Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.

    Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
    Yüce önder Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!

    İLK KUTLAMA 1919’DA

    İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
    1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş…

  • İsrail’i 7 Nisan’da Aşağıya İndiriyoruz

    İsrail’i 7 Nisan’da Aşağıya İndiriyoruz

    Hacker grubu Anonymous’un başını çektiği bilgisayar korsanlarının 7 Nisan’da İsrail hedeflerine saldırmayı planladığı iddia edildi.

    Operation IsrailAmerikalı Türk’ün verdiği habere göre hedeflerini “İsrail’i internetten silmek” olarak açıklayan hacker’ların gerçekleştirmeyi planladığı saldırıdan İsrailli yetkililerin de haberdar olduğu belirtildi.

    Hükümete bağlı internet sistemlerinin sorumlusu Ofir Ben Avi, Haaretz’e yaptığı açıklamada, “Son birkaç gündür internette organize edilen bir durum. Bunu önceki saldırılardan ayıran nokta, dünyanın dört bir yanındaki Anonymous bağlantılı gruplar tarafından organize ediliyormuş gibi durması. Güç birliğine gidilmiş gibi. Kesinlikle bu konuyu takip ediyoruz ve 7 Nisan’a hazırlanıyoruz” dedi.

    Bilgisayar korsanlarının “OpIsrael” adını verdikleri siber saldırıların ilki, İsrail’in geçtiğimiz Kasım ayında Gazze’ye gerçekleştirdiği askeri operasyon sırasında yapılmıştı.

    O tarihten bu yana aralarında Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’nın sitelerinin de bulunduğu 700 kadar İsrail sitesi zaman zaman siber saldırılara uğradı.

    İsrail Maliye Bakanlığı, hükümete bağlı sitelere yaklaşık 44 milyon saldırı gerçekleştiği açıklarken, Anonymous 5 bin İsrailli yetkilinin kişisel bilgilerini yayınladı. Anonymous bağlantılı hacker’lar ayrıca geçtiğimiz ay, İsrail merkezli e-posta sunucusu Walla abonesi 600 bin kişinin kullanıcı bilgilerini ifşa etmişti.

  • Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri memleketleri Afyonkarahisar’da törenle toprağa verildi.

     

     

    Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri memleketleri Afyonkarahisar’da törenle toprağa verildi.

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri, Afyonkarahisar’da, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da katıldığı törenle toprağa verildi.

    Evlerindeki yangında 40 yaşında hayatını kaybeden Nazlı Özcan Soykan, aynı olayda ölen ilk evliliğinden çocukları 17 yaşındaki Hatice ve 14 yaşındaki Yılmaz Oruç, ikinci evliliğinden çocukları 8 yaşındaki Abdulkadir, 7 yaşındaki İzzet, 6 yaşındaki Yasin, 3 yaşındaki Ahmet ve 6 aylık Murat Soykan’ın cenazeleri bulunan tabutlar, İmaret Camisi bahçesine getirildi.
    Bir din görevlisi, topluluğa yönelik yaptığı konuşmada, yangın nedeniyle hayatını kaybettiği için anne ile 7 çocuğunun dinen şehit sayıldığını bildirdi.

    Daha sonra, her tabutun başında bekleyen din görevlileri tarafından ayrı ayrı kıldırılan cenaze namazlarına, Bozdağ ve Eroğlu’nun yanı sıra BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, MHP Genel Başkan Yardımcısı Emin Haluk Ayhan, Afyonkarahisar Valisi İrfan Balkanlıoğlu, milletvekilleri, faciada ölen kişilerin yakınlarıyla çok sayıda vatandaş katıldı. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl da burada hazır bulundu.

    Olay gecesi teyzesinde kaldığı için hayatta kalan Halil Oruç (15), Bozdağ’ın yanında saf tuttu.
    Nazlı Özcan Soykan’ın annesi Hatice Özcan ile eşi Sami Soykan’ın, yakınlarının desteğiyle ayakta durabildiği gözlendi.

    Bir süre omuzlarda taşınan tabutlar, Afyonkarahisar Belediyesi’ne ait 5 cenaze aracına konularak, Kocatepe Asri Mezarlığı’na götürüldü.
    Bozdağ, camiden ayrıldığı sırada Hatice Özcan’ın ellerinden tutarak araca binmesine yardımcı oldu. Bozdağ ile Özcan, bu araçla mezarlığa hareket etti.

    Murat bebeğin cenazesi, annesinin cenazesiyle aynı mezarda

    Cenazeler, Bozdağ ve Eroğlu’nun da bulunduğu kalabalık bir topluluk tarafından mezarlıkta açılan 7 mezarda yan yana defnedildi. 6 aylıkken ölen Murat bebeğin cenazesi, annesinin cenazesiyle aynı mezara konuldu.

    gelinlik

    Burada fenalaşan Hatice Özcan’a, 112 Acil Servis ekipleri müdahale etti.
    Bozdağ, defin işlemlerinin tamamlanmasının ardından faciada yaşamını yitiren anne ile 7 çocuğunun yakınlarına taziyelerini iletti.

    Bu arada, ölen kişilerin yakınları, yakın ilgilerinden dolayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti.

    ha-ber.com

  • Bu papa eski papalara hiç benzemiyor

    Bu papa eski papalara hiç benzemiyor

    PapaAmerikali Türk’ün haber’ne göre Vatikan sıradışı yeni ruhani liderini seçti.

    Yeni papa eskilere hiç benzemiyor. İşe otobüsle gidip geliyor. İşte Vatikan’ı titreten isim.

    Vatikan, yeni Papa’yı seçti. Bueonos Aires’li bir Cizvit olan Kardinal Jorge Bergoglio, Papa 1’inci Francis olarak tanıtıldı.

    Katolik Kilisesi’nin başına ilk kez Latin Amerika’dan bir Papa seçiliyor. 76 yaşındaki Papa 1’inci Francis, 1000 yılı aşkın süredir Vatikan’ın başına Avrupa dışından seçilen ilk lider.

    Vatikan uzmanı Robert Mickens, 76 yaşındaki Kardinal’in seçilmesini ”sürpriz bir tercih” olarak niteledi. ‘Reformcu’ tavrıyla tanınan Bergoglio’nun seçilmesinin, Vatikan’daki muhafazakarlar kanadında rahatsızlık yaratmış olabileceği ifade ediliyor. Favori kardinaller

    DİSKODA ÇALIŞMIŞ, NİŞANLISI DA VARMIŞ

    Jorge Mario Bergoglio’nun yaşam öyküsünde dikkat çeken noktalardan biri de, kiliseye katılmadan önce gençlik yıllarında bir nişanlılık serüveni yaşaması ve bir diskotekte bodyguard olarak çalışmış olması.

    RÖPORTAJ VERMİYOR

    Papa I. Francis, daha önce basına mesafeli tutumu ve röportaj vermeyi kabul etmemesiyle de ünlü.

    ADINI NİYE FRANCİS OLARAK DEĞİŞTİRDİLER

    YENİ PAPA NASIL SEÇİLDİ? KAÇ OY ALDI
    arasında gösterilmemesi ve yaşının çok genç olmaması nedeniyle Arjantinli din adamının Konklav’dan çıkan isim olması sürpriz olarak karşılandı.

    CİZVİT TARİKATINDAN

    Bergoglio, modern çağda Avrupa dışından ve Güney Amerika’dan seçilen, Francesco ismini alan ve Cizvit tarikatına ((İsa’nın askerleri) mensup ilk Papa oldu. Bu tarikatın şu an yaklaşık 18 bin üyesi bulunuyor. Bergoglio aynı zamanda 598 yıl aradan sonra selef Papa yaşarken halef olarak seçilen ilk isim.

    BİR AKCİĞERİ YOK

    Güney Amerika’dan Papalığa erişen ilk din adamı sıfatı kazanan I. Francesco, başpiskopos olduğu Buones Aires’te 17 Aralık 1936’da dünyaya geldi. İtalya’dan Arjantin’e göçen bir ailenin 5 çocuğundan biri olan Bergoglio’nun, geçirdiği solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle 22 yaşındayken bir akciğeri alındı. Bergoglio, kimya, felsefe, psikoloji eğitimi aldı ve 1969’da rahip oldu.

    İŞE OTOBÜSLE GİDİYOR

    Mütevazı yaşam tarzı ve yardımseverliğiyle bilinen Bergoglio, ülkesinde işe otobüsle gelip gitmesiyle de dikkat çekiyordu. Utangaç, az konuşan, lüks yaşam karşıtı ve fakirlere olan duyarlılığı ön plana çıkan özellikleri.

    Papalık seçimleri öncesi ayinine katılmak için aralarında para toplayan Arjantinli bazı din adamlarının Roma’ya gelmeyerek, bu parayı fakirlere bağışlamasını sağladı. Arjantin’deki Roman Katolik Kilisesi’ni çoğu zaman ‘samimiyetsiz’ olmakla suçlayan Bergoglio, doktrinlerle uğraşmak yerine, sadeleştirilmiş bir hayatla birlikte inananlara daha fazla yardım edilmesinin gerekliliğine dikkat çekiyor.

    Bir dönem ülkesinde Cizvitlerin liderliğini de yürüten Bergoglio, Jorge Videla döneminde birçok kişiyi diktatörlükten kurtardı.

    İLK KONUŞMASI

    Papa 1. Francis, St. Peter meydanındaki onbinlerce kişiye seslenirken, işbirliği çağrısı yaptı ve ”Birlikte yürümeye devam edelim. Kardeşlik, sevgi, güven zamanı. Dua edelim, birbirimiz için dua edelim” dedi.

    2005’te seçilen XVI. Benedict’ten sonra en fazla oyu alan ikinci papa olan I. Francis, daha sonra başını eğerek, meydanda toplananlarla başını sessizce dua etti. Duanın sonunda, ”Papa, çok yaşa” tezahüratında bulunuldu.

    DÜNYANIN SONUNDA BENİ BULDULAR: I. Francis , yaklaşık 50 bin kişiye hitaben yaptığı konuşmada “Bildiğiniz gibi Konklav, Roma’ya bir başpiskopos vermeliydi. Kardinal kardeşlerim beni dünyanın sonundan bulup getirdiler. Beni kutsaması için Tanrı’ya dua etmenizi istiyorum” diye seslendi.

    1 MİLYAR 200 MİLYON KATOLİĞİN LİDERİ OLDU

    Yeni Papa’nın isminin duyuruluşundan önceki saatte, Vatikan’da Sistine Şapel’den yükselen beyaz duman, yeni Papa’yı seçmek için toplanan 115 kardinalin bir sonuca vardığının işaretini vermişti. Seçim için Sistine Şapeli’ne kapanan kardinallerin yaptıkları oylamada, Papa adayının üçte ikilik oy desteğine sahip olması gerekiyordu.

    Papa 1’inci Francis, dünya çapında 1 milyar 200 milyon civarında Katoliğe başkanlık edecek. 2005’te seçilen 85 yaşındaki Papa 16’ıncı Benediktus fiziksel ve zihinsel gücünün zayıflamasını gerekçe göstererek geçen ay istifa etti. Yeni Papa’nın göreve gelmesi, Katolik kilisesinin cinsel taciz ve Vatikan Bankası’ndaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle zor günlerden geçtiği bir döneme rastlıyor.

  • Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde caz esintileri sürüyor

    Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde caz esintileri sürüyor

    caz
    27 Şubat 2013

    ABD’de ayrımcılığın en şiddetli olduğu dönemlerde kapılarını siyahi müzisyenlere açarak adını caz tarihine yazdıran Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nin düzenlediği ”Ertegün Caz Serisi”nin bu yılki ilk konseri, yine tüm seyircilerden tam not aldı.

    1940’lı yıllarda, aralarında daha sonra dünyanın en tanışmış müzisyenleri haline gelen bir grup siyahi caz sanatçısının enstrümanlarından çıkan nağmelerin yankılandığı büyükelçiliğin tarihi ve görkemli rezidansı, Washington’da ”2013 yılı” serisiyle, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da cazın merkezi olmaya devam ediyor.

    Siyahi müzisyenlere kapılarını açan o dönemki Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’ün oğulları ve Atlantic Records plak şirketinin kurucuları Ahmet ve Nesuhi Ertegün’ün anısını yaşatmak için düzenlenen konser serisinde, bu kez de dünyaca tanınmış vokalist Michael Mwenso sahneye çıktı.

    Mwenso, etkileyici sesi ve güçlü performansıyla izleyicilere tam bir müzik ziyafeti yaşattı.

    Washingtonlıların her zaman olduğu gibi yoğun ilgi gösterdiği konser, Washington’daki siyaset, sanat ve iş dünyasını bir araya getirdi. Siyahi Amerikalıların Tarih Ayı’nın (Black History Month) kutlandığı bir döneme denk gelmesi bakımından da özel bir anlam taşıyan konserde, Ulusal Amerikan Tarih Müzesi Müdürü John Gray de bir konuşma yaptı. Konsere, Kongre üyeleri Mark Meadows ve Steve Stockman, ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Özel Temsilcisi Susan Johnson Cook ve Smithsonian Enstitüsü’nden Amerikalı müzik kuratörü John Hasse’ın da aralarında olduğu çok sayıda davetli katıldı.

    Ertegün Caz Serisi’nin 2013 yılındaki ilk konseri, Türk mutfağından eşsiz lezzetlerin ikram edildiği resepsiyonla sona erdi.

    -Büyükelçilik rezidansı ile caz müziği arasındaki tarihi bağ-

    ”Ertegün Caz Serisi” konserleri, ırkçılığın ”hayal edilemeyecek kadar katı” olduğu, siyahilerin mekanlara arka kapıdan alındığı ve birçok yerde beyazlarla yan yana oturamadığı 1930 ve 1940’lı yıllar Washingtonu’nda Büyükelçilik kapısını caz müzisyenlerine sonuna kadar açan Türkiye’nin ikinci Washington Büyükelçisi Münir Ertegün ile oğulları Ahmet ve Nesuhi Ertegün’ün anısına veriliyor.

    Nesuhi ve Ahmet Ertegün, ırk ayrımcılığı nedeniyle siyahi vatandaşların şehrin büyük bölümüne giremediği dönemde onlarca siyahi caz sanatçısına prova yapmaları için Büyükelçilik Rezidansının kapılarını açmış, daha sonra ABD’nin en büyük plak şirketlerinden Atlantic Records’u kurarak, Ray Charles, Jesse Stone, Ben E. King, Neil Young ve Aretha Franklin gibi isimlerin meşhur olmasını sağlamıştı.

    O dönem bir güneyli senatör, öfkeyle, Büyükelçi Ertegün’e bir mektup göndererek, ”Herkes bu siyahların ne olduğunu ve nasıl muamele edilmesi gerektiğini biliyor ama siz bunları ön kapınızdan sürekli içeri alıyorsunuz. Bu garip bir durum değil midir?” sorusunu yöneltirken, Büyükelçi Ertegün senatörü hayretler içerisinde bırakan şu cevabı verdi: ”Evet, biz ön kapıdan alırız dostlarımızı her zaman, siz de gelirseniz kabulümüzsünüz ama arka kapıdan alır, ağırlarız.”

    Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, Washington’daki görevine başladıktan hemen sonra bu hatırayı canlandırmak ve ABD tarihinin sorunlu bir döneminde Türkiye’nin siyahi Amerikalılara verdiği desteği en geniş şekilde kamuoyunun dikkatine getirmek amacıyla Jazz at Lincoln Center ve büyük amcası Türkiye’nin ABD’deki ilk büyükelçisi olan Muhtar Kent’in CEO’su olduğu Coca-Cola ile işbirliğine giderek caz konserlerini yeniden hayata geçirdi.

    (AA)

  • Washington’da Türkiye rüzgarı

    Washington’da Türkiye rüzgarı

    Fetullahin guruplarini bir araya toplayan ust kuruluslarindan bol maddi imkanlari gerektiren ve basarili bir organizasyon

    tuskon-fetos

    VİDEO
    14 Mart 2013

    ABD’deki Türklerin en büyük sivil çatı örgütü TAA ile TUSKON’un organize ettiği Türki-Amerikan Kongresi, Türkiye ve Orta Asya cumhuriyetlerini Washington’da bir araya getirdi. Açılış galasına birçok ülkeden milletvekili, büyükelçi, iş ve siyaset dünyasından yaklaşık 400 kadar seçkin davetli katıldı.

    ABD’de 6 federasyon ile 200’ün üzerinde Türk sivil toplum kuruluşunu temsil eden çatı örgütü Türki Amerikan Birliği’nin (TAA) Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu TUSKON’la ortaklaşa düzenlediği üçüncü yıllık kurultay, Washington’da ‘Türki’ hava estirdi. Şehri, Virginia eyaletinden ayıran Potomac nehri üzerinde Odyssey adlı gemide önceki akşam yapılan açılış galasına aralarında ABD, Türkiye ve Türki cumhuriyetlerden milletvekilleri, büyükelçiler ve belediye başkanlarının da bulunduğu seçkin davetliler katıldı.

    TUSKON Başkanı Rızanur Meral ile TAA Başkanı Dr. Faruk Taban’ın açılış sunumu ile başlayan galada konuşan Teksas Milletvekili Sheila Jackson Lee, ABD ile Türki cumhuriyetler arasında işbirliğinin önemine dikkat çekti. Kurultayın bu yılki temalarından olan enerji konusuna değinen Lee, bu toplantıyı ABD Kongresi Senatörleri ve Temsilciler Meclisi üyelerine tanıtacağını ifade etti. “Burada dostluk elini uzatmak için bulunuyorum.” diyen Lee, “Sizinle enerji politikalarında ortak çalışmaya odaklanacağız. Bu çalışma sadece bizim ülkemizde değil tüm dünyada, bu birliğin parçası olan arkadaşlarımızla ve Türki cumhuriyetlerde geçerli olacak.” şeklinde konuştu. Lee, ABD’nin Türki cumhuriyetler ile olan ilişkilerinden gurur duyan birçok Kongre üyesi olduğunu da sözlerine ekledi. Galada söz alan Alabama Milletvekili Mo Brooks ise TAA üye derneklerinden birinin davetiyle Türkiye’ye yaptığı seyahat sayesinde Türkiye’yi ve Türk insanını ‘daha iyi anlama’ fırsatı bulduğunu ifade etti. “Türkiye’de olmak bana çok şey kazandırdı.” diyen Brooks,  Türkiye ve ABD arasında ticaret ilişkileri kadar Ortadoğu’da barışın sağlanması adına da ortak çaba sarf edilmesi gerektiğini vurguladı.

    Etkinliğe katılmak üzere Türkiye’den gelen yedi kişilik CHP heyeti adına konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Aydın Milletvekili Bülent Tezcan, giderek artan rekabet ortamında Türki cumhuriyetlerdeki dostlarla dünyanın birçok bölgesinde dayanışma içinde hareket edilmesi gerektiğine vurgu yaptı. TAA’nin çalışmalarının önümüzdeki süreçte dünya rekabetinde hak ettiğimiz noktaya ulaşmada ‘önemli katkısı’ olacağına inandığını söyledi. Kurultaya katılan 8 AK Parti milletvekilini temsilen konuşan İstanbul Milletvekili Ahmet Berat Çonkar da ABD’deki Türklerin en büyük sivil çatı örgütü TAA’dan övgüyle bahsetti. TAA’nın şu ana kadar yaptıkları ile başarısını kanıtladığını belirten Çonkar, Türk dünyası ve ABD ilişkileri hakkında önemli konuların tartışıldığı kongrenin taraflar arasındaki ilişkinin daha da güçlenmesine katkı sağlayacağını söyledi.

    Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, Türkiye’nin bölgesinde bir güç olmak hasebiyle ABD ile yapacağı daha çok şey olduğunun altını çizerken, “Bu ilişki zaruri. Türkiye ABD için ve ABD Türkiye için vazgeçilemez. Bu ilişki istikrar, barış ve bölgemizdeki sükunet için önemli.” şeklinde konuştu. Merkezi Washington’da bulunan TAA’nın çalışmalarından da övgüyle bahseden Tan, “TAA Türki cumhuriyetler arasındaki en önemli, seçkin ve prestijli sivil kuruluşlardan. Sadece 3 yıl önce çok enerjik bir grup tarafından kuruldular. Bu büyük ülkede toplumun her kesimine başarıyla ulaştılar.” ifadelerini kullandı. Yapılan çalışmalarda gösterilen fedakârlığa vurgu yapan Büyükelçi, “Biz yaptığımız işlerden dolayı para alıyoruz. Ama burada birçok TAA çalışanı ve üyesi şu ana kadar yaptıkları çalışmaları herhangi bir ücret almadan karşılıksız yapıyor.” dedi. Yemeğe Türkiye’den AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Özel Temsilcisi Suzan Cook’un da aralarında yer aldığı Türki cumhuriyetlerinden ve ABD’den yaklaşık 400 davetli katıldı.

    Washington’daki JW Marriott Oteli’nde üçüncüsü düzenlenen kongre Türk dünyası ile ABD arasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik bağların güçlendirilmesine yönelik oturum ve etkinliklere sahne oldu. Akademik organizasyonunu Rethink Enstitüsü’nün yaptı. Bu yılki teması, “enerji, ticaret ve kalkınma” olarak belirlenen kongrede, Türkiye ve Türki cumhuriyetler ile ABD arasındaki mevcut ortaklığın geliştirilmesi, ekonomik işbirliğinin artırılması, Türk ve Amerikan firmaları arasında uzun vadeli girişimleri destekleyecek yeni fırsatların ortaya çıkarılması üzerine odaklanıldı.

    ‘Atatürk’ün hayali gerçek oluyor’

    Türki Amerikan Birliği’nin kurultay etkinliklerine Türki devletlerden katılan büyükelçilerin ve heyetlerin heyecanı dikkat çekti. Açılış galasında Atatürk’ün Türki milletleri bir araya getirme ve birlikte ortak hareket etmenin hayalini kurduğunu hatırlatan Kırgızistan Yüksek Şûrası Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Kanybek Imanaliyev, yapılan bu çalışmaların gelecek adına umut verici olduğunu kaydederek, “O günler geliyor.” şeklinde konuştu. Kanybek, “Biz birlik olursak, biz güçlü olursak, 21. yüzyılın Türk yüzyılı olacağını düşünüyorum.” dedi. Azerbaycan’ın Washington Büyükelçisi Elin Süleymanov da,  “Biz bir millet iki devlettik, şimdi bir millet çoklu devlet olsun.” temennisinde bulundu. Kazakistan’ın Washington Büyükelçisi Kairat Umarow, “Burada hepimiz dostluk ve işbirliği için aynı gemideyiz.” şeklinde konuşurken, Kırgızistan Büyükelçisi Muktar Djumaliev, TAA’nin ABD’deki Türki diasporaları bir araya getirmesinden memnuniyetini ifade etti. Tacikistan büyükelçiliğinden bir müsteşar da organizasyondan dolayı şükran ve memnuniyetlerini iletti. TAA kurultayı, Washington’da Türkiye, Orta Asya ve Kafkas devletlerini ve halklarını bir araya getiren en kapsamlı sivil toplum inisiyatifi olma özelliğini taşıyor.

  • BEŞİNCİ CUMHURİYET’İN AYAK SESLERİ…

    BEŞİNCİ CUMHURİYET’İN AYAK SESLERİ…

    BEŞİNCİ CUMHURİYETİN AYAK SESLERİ

    Mustafa Nevruz SINACI

    Bir şafaktan, bir şafağa; “Karanlık gecelerin nurlu sabahına doğru..”

    Yaklaşık 17 bin yıldır Anayurt Anadolu’yu mesken tutan aziz, kadim ve necip milletimizin tarih boyunca, yan yana yahut da peş peşe kurduğu (bilinen ve belli olan) 101 devlet ve 16 İmparatorluk sürecinde;,  Defalarca, adına “son” denilen ve fakat her biri aslına rûcu, mazarrattan arınma, dâhili bedhahlardan ayıklanma anlamına gelen ileri ufuklara açılım; Yeni başlangıç, büyük oluşum ve nice, birbirinden sancılı kutlu doğumlar yaşanmıştır. Ki bu, insanlığın adalet ve uygarlık tarihini inşa, inkişaf ve inkılâp tarihinin destansı sürecidir.

    Kadim hatıratlarda bu vakıalara: “Karanlık gecelerin nurlu sabahı” denilir.

    Hattâ 1700’den itibaren “küresel adalet, evrensel barış ve hukuk”un yaşam biçimi olmaktan çıkartılması nedeniyle, sadece duraklama, gerileme ve yıkılış dönemi toplamı 223 yıl süren son “Türk-İslâm İmparatorluğu” Osmanlı Devletine nazaran; Henüz 90 yıllık genç TC bünyesinde; Mâkus talih, dâhili ve harici bedhah iştirakli karanlık ve kâbus biçiminde cereyan eden; Yeniden yapılandırma, değiştirme, dönüştürme kalkışmaları” mevcudu; Hiçbir tarihi, zorunlu ve tabii neden olmaksızın “şark meselesi, güdüm ve menfur emeller gereği” alçakça yıkıp, yeniden ve “sözde Cumhuriyet oluşturma” kalkışmaları defalarca yaşandı…

    Kısaca “Milli Devleti ilga, Türk Milleti’ne ihanet ve Cumhuriyeti dış güdümlü sömürgecilikle ikame” kalkışmalarının “karşı devrim” niteliği arz eden ilki: 11 Kasım 1938 ve ikincisi: “ihanete tam teşebbüs” de diyebileceğimiz: 27 Mayıs 1960’dır. Buna mukabil; Milletin “mezalime reddiye, misak-ı milliye uyanış, manevi diriliş ve doğal korunma içgüdüsü” nün doğal sonucu olarak vukua gelip hayat bulan: “Dörtlü Takrir” Manifestosu ve 07 Ocak 1946’da şahlanan, kadim Demokrat Parti halk hareketinin 14 Mayıs 1950 günlü “Beyaz İhtilâl”i ise; Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının zaferidir.

    Bu zafer zulme karşı kazanılmıştır. Ata-Türk, Türk Milleti ve İslâm ümmetine ihanet eden hain İsmet İnönü’dür. O ki; Atatürk’ün (katledilerek) vefatı üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclisi tanklarla çevirtip kendisini Cumhurbaşkanı ilân ettirerek;  Milli Şef ve sözde “cumhuriyet halk partisi’nin” ebedi başkanı sıfatlarının kullanarak 11 Kasım 1938’de diktatörlük ihtirasını hayata geçirmiş bir halk düşmanıdır. Gerici, solcu, goşist, emperyalist ve yobazlar bu kalkışmaya “karşı devrim” adını yakıştırır!.

    Buna göre: Birinci Cumhuriyet, Milli Mücadele zaferi ile taçlanan 1923 – 1938 dönemi; İkinci Cumhuriyet, 11 Kasım 1938 kalkışması ile başlayan 1938 – 1950 dönemi; Üçüncü Cumhuriyet, 14 Mayıs, “Milli Demokrasi” Bayramı olup;  27 Mayıs 1960 isyanına kadar süren Asr-ı Saadet dönemidir. Şu içinde bulunduğumuz idare Dördüncü Cumhuriyet olmaktadır. 27 Mayıs’la başlayan dördüncü Cumhuriyet; 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sair “ayarlama ve düzenlemelerle” devleti bu siyasi zaaf, hafıza kaybı, milli, ilmî ve manevi değerler erozyonunun zirve yaptığı uçurumuna kadar sürüklemiştir…

    Kısa bir analiz yapacak olursak:, 11 Kasım ile 27 Mayıs’ın; Ata-Türk ilkeleri,   Türk inkılâbı ve Milli Mücadele ruhuna “karşı devrim” kindarlığı ile tam bir ihanet, hedef ve amaç birliği içinde olduğunu; 14 Mayıs “Beyaz İhtilâl” halk hareketinin ise: Milli Mücadele, Milli Devlet, Türk İnkılâbı ve Kurucu Cumhuriyet’in nezih temelleri üzerinde; Birleştirici, barıştırıcı, tamamlayıcı ve bütünleyici bir siyasi denge unsuru  (stabilizatör) sıfatıyla yükseldiğini iftiharla görürüz…

    Sürecin ispatı ve gerçekliği: Büyük oyun’un bekraund’u olan 28 Şubat dava sürecine start verilmesine karşın; Dönemin hırsızlık, yolsuzluk, gasp, irtikap ve talanına ait milyarlarca dolar devlet alacağının peşine düşülmemesi; Çok gerekli ve zorunlu olmasına rağmen, henüz 11 Kasım 1938’in gündeme bile taşınmaması, 27 Mayıs 1960 isyan davalarının başlatılmamış olmasıdır. İşte bu cihetle; İçinde bulunduğumuz evre, adeta, ‘ihtiyar Osmanlı’nın, genç Türk Cumhuriyetinde kastı mahsusla, düşmanca tekrarlanmak istenen, kin ve intikam hezeyanlarını hatırlatmaktadır ki; Bu “nurlu sabahlara doğru” bir yöneliştir..

    BİR TESPİT VE TEŞHİSLE..

    Özgür Gündem Grubunda bir mesaj yayınlayan değerli ilim, tarih ve düşünce adamı Osman Akgün; “İmralı süreci, bir ABD İsrail şantaj ve tehdit sürecidir. Arkalarında bol miktarda suç dosyaları, suç kanıtları ve kanunsuzluklar bırakarak yükselenler, şimdi bu hatalarını Türk milletine ödetmeye; Sadece kendilerini kurtarmak için koca bir milleti parçalamaya ve tarihten silecek adımlar atmaya kalkıyorlar…

    Şundan, kesinlikle eminim ki, bunu yapmaya ömürleri yetmeyecek. “Yeşil kâğıda güvenerek Orta Doğuda at oynatanlar da en kısa sürede, o yeşil dolarların ellerinde patlaması ile perişan olup gidecekler” diyorum ve İran’ın nükleer bombasını yapmasını, Çin’in doları dolaşımdan kaldırmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Az kaldı sabredin!..”

    TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI

    Beşinci Cumhuriyet’in ayak sesleri; Bilumum insan hakları, eşitlik, adalet ve hukuka aykırı açılımlar, yeni (sözde sivil) anayasa ve torbalar dolusu yasa düzenlemeleri ile sistemin objektif ve reel geleneksel yapısını temelden sarmaya matuf teşebbüslerle.; Üç’ü parlamento içinde temsilci sahibi olmak üzere, toplam: 71 partiden oluşan muhalefetin gaflet, dalâlet ve Türk Milleti’ne hıyaneti sayesinde ağır, ağır geliyor. Oysa vatan, toprak ve bayrağın hakiki sahipleri; “Devletin Sakinleri” değil, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Gerçek Sahipleri” Aziz ve necip Türk Milleti’nin, bu vesileyle yüksek vicdanına sesleniyor ve ilgilileri uyarıyorum!

    1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk Milleti’nin adı, vatandaşlık tarifinden, Kanunlar ve Anayasa’dan asla çıkartılamaz, çıkartılmamalıdır!..

    2. Devletimizin eşit, onurlu, şerefli, tamamı 1. sınıf üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırk, din ve mezheplere ayrıştırılamaz. TC’nin asli ve kurucu unsuru Müslümanlar; Tali unsur ve azınlıkları: Müslüman olmayan vatandaşlardır. Ancak; Türk Medeni Kanunu ve Anayasa karşısında bütün vatandaşlar eşittir. ATA-TÜRK döneminde vaki müracaatla tüm azınlıklar bu hususu kabul ve Cemiyet-i Akvam da tescil etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, dünyanın en uygar ülkesi Türkiye Cumhuriyetinde azınlık ve ayrıcalıktan söz edilemez…

    3. Türk Milleti’nin Anadolu’da 17 bin yıldır kesintisiz olarak devam eden varlığı ve 7000 yıllık (doğrudan ve dolaylı) egemenliği; Emperyalist güçler dayatıyor ve vahşi batı nam kalleş AB istiyor diye, hile, desise, oyun ve düzenle yok edilemez. Türkiye Cumhuriyeti üniter değil “Milli ve mütesanit” bir devlettir. Bunun böylece sürdürülmesi gerekir.

    4. Başta Avrupa (AB) ve Amerika olmak üzere, bütün dünya devletlerinin “tek resmi dil” esasına dayalı dil birliğine gider.; Rusya Federasyonunun Özerk Cumhuriyetlerinde “ana dil” resmi dil ve eğitim dili bile olamaz; Esir (azınlık) olmalarına rağmen Çin Uygur bölgesi, Batı Trakya ve Bulgaristan’da Türkçe eğitim yapılamaz, AB’de resmi dil dışında ana dil bile konuşulamazken; Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türkçeden başkaca bir dil, “resmi dil ve eğitim dili” olarak, asla ve kesinlikle ikame edilemez ve kullandırılamaz. Bu dünya gerçekleri, bilim, adalet ve evrensel hukuka bütünüyle aykırı; Gericilik, yobazlık, bölücülük ve çağ dışılıktır.

    Bütün Türk’ler, bu aşamada şu iki gerçeği çok iyi bilmelidir:

    1. Ayrılıkçı isyan hareketini sürdüren (siyaseten BDP tarafından desteklenen) eşkıya başı Abdullah Öc alan’ın (Artin Agopyan) 1996 da Grek TV ile  yaptığı ibret verici söyleşisini şu linkten: izleyebilirsiniz. Türkiye’nin geleceğini, Türk Anayasasının nasıl olacağını böyle biriyle pazarlık yapan politik acı’lar Türk Devletinin koruyucusu olabilirler mi?.. Ermeni asıllı olduğu için Kürtçe bilmeyen, bu nedenle kötü bir doğu şivesiyle Türkçe konuşmaya çalışan Öcalan; “Yunanistan’ın Ege ve Akdeniz’de haklarını savunan taraf,  Türkiye’nin ise saldırgan olduğunu”  belirterek, örgütünün Türklere ve Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaşın, “Yunan davasına da hizmet edecek büyük bir fırsat” olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor ve “Yeni bir Türk-Yunan savaşı olursa, bu sefer Türkler tarihlerinin en ağır, yenilgisini alacaklardır” kehanetinde bulunuyor…

    2. Türk Demek: “Türk’çe Düşünmek, Türk’çe Konuşmak ve Türk’çe Yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene..” Gazi Mustafa Kemâl ATA-TÜRK

    SÖZDE BARIŞ (!) ADINA,

    VİZYONA KONAN MENFUR SÜREÇ

    Mustafa Nevruz SINACI

    Şimdi gelelim; Daha dün “değişim ve dönüşüm” denilen ve fakat bu gün: “değiştirme, yeniden yapılandırma ve dönüştürme” kalkışmasının ayrıntılarına. Hafızalarınızı iyi yoklayın ve hatırlamaya çalışın. Bu, ‘değişim-dönüşüm ve yeniden yapılandırma’ söylemlerinin kökeni ta 1938 ve nihayet 1960’lara dayanır. Turgut Özal tarafından piyasaya sürülen transformasyon bu “vatana ihanet örgüsünün” baba lisanı, yani İngilizcesi ya da Amerikancasıdır…

    Sanki memlekette savaş varmış gibi; Sözde “barış” adına icat ve ihdas olunan menfur bir süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti, eş başkan (çok utanç verici bir tanım) Erdoğan’ın eşkıyanın silah bırakması ve yurdu terk etmesi başlığında Türk düşmanı bebek katili Apo’nun himmetine çöktürülmüştür. Bu dayatma bir alçaklık, anarşi ve terör ile müzakereye kalkışmak ise tam bir acizlik, millete karşı küstahlık, insanlık düşmanlığı, hukuk katli ve rezilliktir…

    Mahpus bir eşkıya ile sözde Kürt (gerçekte Rum, Ermeni) kimliğine tanınacak statüyü teminen Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun Türk inkılâbı ve ilkeleri yönünde belirlenen “Vatan ve Milletinin ebed-müddet varlığı ile Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü” üzerinden hangi kesintilere gidileceği müzakere ve münakaşa ediliyor. Hangi hak, cesaret, yetki ve cüretle? Yuh artık! Hal bu ki, “Müslim ve Gayri Müslim esasına dayalı Milli Devlet” statüsünden en ufak bir kesinti dahi Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası hukuka bağdaştıran, hali hazır yaşanan huzur ve barışın teminatı olan Lozan’ın ihlali ve ilgasına yol açar.

    Üstüne üstlük, bu kalkışma veya namı diğer açılımda Devleti eşkıyanın önüne düşüren müzakerelerde, Kürt nüfusun var olduğu tüm coğrafyalarda uluslararası hukukun çiğnenmesi sorumluluğu göze alınmakta. Sızdıranlar bulunarak doğruluğu sabit olan “meşhut suç unsuru”  İmralı zabıtlarında Sırrı: “Rojava (Suriye Kürdistan’ı) için bir aktarımınız olacak mı?” diye sorar: “Suriye’de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye demokratik kurtuluş cephesi olsun. Türk, Türkmen, Kürt, Arap hepsi, Suudi Selefiler çok tehlikeli, Esat küçük burjuva diktatörü. Suriye Kürtleri Barzani emrine girmez. Onun çizgisi farklı. Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı..” denilmekte..

    Şu diyaloga, mücadele yerine yapılan “demokratik” müzakereye bakın!…

    Kesinliği ve doğruluğu net olarak kanıtlanan ve içeriği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Halkı, Hükümeti ve Anayasasına karşı “tartışmasız suç teşkil eden” işbu tutanaklar hakkında Cumhuriyet’in Savcıları henüz suskun. Adalet cihazı ilgisiz, siyasi taraf tehditkâr ve baskıcı; Müzakereciler tam bir saklılık, gizlilik ve mahremiyet peşindeler. Adeta millet ve devletten gizli menfur bir pazarlık yapılmakta…

    Karanlık gecelerin kâbusu, bu ihanet şebekeleri ve işbirlikçileridir işte…

    Şu anda Türkiye’de, “Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık nedeni olan” Anayasa ve hukuk ihlali yönünde, söylem biçimi dahi ihanet içeren, anayasal ve yasal suç teşkil eden teşebbüsler var. Bu bilinçsiz ve güdümlü kalkışmalar Türkiye’yi çok büyük bir risk, ağır sıkıntı ve ufukta belirmiş nice tehlikeli badirelere sokuyor?

    Hatırlamaya çalışın:

    Temmuz 2012’de Suriye Kürt bölgesinde kendisini Kürdistan ordusu olarak tanıtan YPG; Haseke ve Kamışlı kentleri dışında tüm alanı ele geçirmişti. Kentlerde halk meclisleri ve yargı sistemi oluşturulmuş, dış güvenlikte YPG, iç güvenlikte polis ve yerel zabıta görev başı yapmış, meslek ve kadın örgütleri, eğitim ve halk evleri çalışmaya başlamıştı. Resmi sınırın bu tarafı Ceylanpınar’ın tam karşısında Serakaniye’de YPG güçleri ile Türkiye’den kumandalı Özgür Suriye ordusu arasında rejime karşı işbirliğini geliştirmeye yönelik ateşkes anlaşması Suriye Kürdistan’ında özerkliğin inşasına hız vermişti!..

    Karşı tarafta bunlar yapılırken, Türkiye Cumhuriyetinde de KCK’nın altyapısını oluşturmaya yönelik delege ve komite seçimleri yapılıyor; Yetkili ve sorumlu bir hükümete rağmen, sistematik olarak Türkçe coğrafi isimler Kürtçe’ye dönüştürülüyordu.

    Şimdi Apo’nun mektubunu Kandil’e götüren, ıkçı, ayrılıkçı ve sahrada teröristlerle kucaklaşacak kadar küstah, bölücü parti heyeti; Irak Kürt Yönetimini ziyaretinde Barzani yönetimi ile temasta. Barzani yönetimi kim? Otuz yıldır Türkiye ile deFAKTO savaş halinde olan aleni ve alçak, hain düşman!.. Dahası farklı ideolojilerde siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme hareketi perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dil ile siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması anlamında; Terör ve tedhişin hamisi, 27 Mayıs’ın mimarı.; İnsanlık haysiyeti, şeref ve soy yoksunu, alçak Batı tarafından yaratılan sözde Kürt sorununun çözülmesini destekliyor.

    Üstelik Erdoğan’a PYD’nin de barış sürecine dâhil edilmesi çağrısı yapılıyor!

    Bu sıra, Erdoğan’ın Türkiye’deki misafiri Irak’tan idam mahkûmu eski Cumhurbaşkanı Sünni lider Tarık el Haşimi, Sünni milletvekillerinin Şii Maliki hükümetinden çekilmelerini istiyor. O sıralarda rejim muhalifi Özgür Suriye Ordusu da Suriye-Irak sınırının kuzeyinde El Anbar / Akaşat’ta pusuya düşürdüğü Suriyeli ve Iraklı askerlere saldırıp ağır kayıplara neden oluyor. Yoksa bu bahaneyle Suriye cephesinin Irak’a genişlemesi mi isteniyor? Çünkü ABD, başta Türkiye ve Arap olmak üzere bütün Ortadoğu, ülkelerini kayıtsız-şartsız kendi sömürge alanı, pazarına katmayı hedeflemiş ve projelendirmiş bulunmaktadır.

    BOP, BİP ve Arap Baharı denilen menfur plânların yegâne hedef v amacı budur.

    Bunu teminen Amerika askeri gücünü yedekte tutuyor. Ekonomik ve siyasi gücü ile demokrasi, yetki devri, yeniden yapılandırmalar gibi benzeri yöntemlerle ulusal sınırları anlamsızlaştırmayı, Ortadoğu’yu “Yeni Osmanlı” sanal tutkalıyla güya herkese ortak vatan yapmayı hedefliyor. Oysa bu tam bir yalan, hile ve desise…

    Eş başkanlık yetkisi devrettiği sanılan (!) Erdoğan ise, Ortadoğu’da insanların eşitlikle mi yoksa dikta ile mi bir arada olacakları gerilimini yönetiyor. Bu noktada, emperyalistlerin en büyük korkusu Atatürk’ün “Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti çöktü. Bütün dünya bilmeli ki, Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini tanıtmaya kadirdir. Türk, vatanının bir karış toprağı için ayağa kalkar. Türk milletinin haysiyetinin bir zerresine, vatanın bir avuç toprağına vuku bulacak tecavüzün bütün mevcudiyetine vurulmuş hain bir darbe olacağını  fark etmeyeceğini sanmak hatadır” ifadesi ibretle hatırlanmalıdır.

    Ama bakınız, tam bir ihanet, şer ve şeamet skandalı var!..

    Aleni ihanet ve meşhut suç belgesi “İmralı tutanakları” etrafa saçıldığında Eş başkan Erdoğan, “Bana güvenin. Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan” diyor, bir yandan da ihanet şebekesi ile mücadeleyi rölantiye alıp müzakere ediyor. Ne elemli bir çelişki değil mi?..

    Diğer tarafta: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan” konseptinde acuze, zavallı İslam Konferansı Örgütü; Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin ilgası ile başsız, etkisiz, güçsüz ve karmakarışık kaldığı düşünülen İslam ülkelerini dini esaslar, dini bir çekirdek etrafında toplanmış ümmet anlayışında devletler konfederasyonu olarak temsil ettiğini sanıyor… Oysa bu iddia bütünüyle yalan. En utan verici hakikat ise; Sözde İslâm devletleri adına “Örgüt temsilcisi” olanların çoğu, bir Yahudi tarikatı olan masonluk illetinin mensubu.

    Mason Locasından mülhem ABD-İngiltere ve AB kullarında mürekkep ve çoğu ilmi toplantılarında bile “İngilizce” konuşulan bu deforme yapı, güya ümmetin dayanışması, siyasi – ekonomik-kültürel-bilimsel işbirliği ve Müslüman halkın hukuk ve haklarını savunmayı amaçlıyor. İslam Kalkınma Bankası ise güya İslam şeriatı yönünde ekonomik, mali ve bankacılık faaliyetleriyle ümmetin münferit ya da birlikte ekonomik kalkınmalarına ve sosyal gelişmelerine katkıda bulunuyor gibi görünüyor! Bunların hepsi yalan…

    AB uydurması, Amerikan senaryosu ve yeni sömürge girişimlerinin iğrenç maskesidir. İşte bu yüzden, petrol ve maden dâhil olmak üzere, aslında bütün insanlığın ortak malı, doğal hak ve servetlerinin sahibi İslâm, Afrika coğrafyası şimdi yeniden talan ve tarumar edilmek,  yağmalanmak isteniyor. Karanlık kâbus budur. Bu karanlık ve kâbustan nurlu sabaha; Beşinci Cumhuriyetle değil; Ancak ve sadece Milli Devlet, Milli Hükümet ve Milli Şuur ile ulaşılır.

    Aksi takdirde “muktedir olmayı”, “diktatör olmak” biçiminle anlayanlarla değil..

  • Büyük bir işbirliğine imza atıldı…

    Büyük bir işbirliğine imza atıldı…

    SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI İŞBİRLİĞİ

    FORMU BAKÜ’DE YAPILDI

    TOPLANYTIYA TÜRKİYE, AZERBAYCAN VE RUSYA

    FEDERASYONU’NDAN KURULUŞLAR KATILDI

    ÇALIŞMALARA KATILAN AVRASYA EKONOMİK İLİŞKİLER DERNEĞİ

    BAŞKANI HİKMET EREN “SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI AKADEMİK

    ALANDA ÇALIŞMALARA AĞIRLIK VERMELİDİR” DEDİ

                                                  Türkiye, Azerbaycan ve Rusya Federasyonu arasındaki sivil toplum diyalogu ve ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen forum Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de gerçekleştirildi. Foruma Türkiye’yi temsilen İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Derneği Başkanı İsmail Safi, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu Başkanı Hasan Ekşi ve Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren katıldı.

                                                   Safi: “Halklarımız arasında başlayacak olan irtibat asırlarca devam edecektir.”

                                                   Forum açılışında bir konuşma yapan İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Dr. İsmail Safi: ’’Rusya Federasyonu, Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerin mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Karşılıklı işbirliği imkânlarımız her geçen gün daha da artarak ilerliyor. Sivil toplum alanındaki eksikliğimizi de bugün bu masada ortadan kaldırmış bulunuyoruz.” dedi. Sivil toplum ilişkilerinin çok önemli olduğuna vurgu yapan Safi,      ”Halklarımız arasında başlayacak olan irtibat asırlarca devam edecek. Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesinde büyük katkılar sağlayan Sergei Aleksandroviç Markov ve Azay Guliyev’e şükranlarımı sunuyorum.” dedi.

                                                   Guliyev: “Forum’un en kısa zaman içerisinde kurumsal sürecini tamamlamasını arzu ediyorum.”

                                                Günümüzde sivil toplum kuruluşlarının çok farklı alanlarda sorumluluk üstlenerek toplumsal problemlere sivil inisiyatifli çözümler geliştirilmesi ve katılım kültürünün tabana yayılması için uğraş verdiğine dikkat çeken Azerbaycan Milli Meclisi Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Komitesi Başkanı Azay Guliyev sözlerine şöyle devam etti: “Bu sürecin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün burada üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirmenin ve bu etkinliğe de ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadığımı ifade etmek istiyorum.  Forum’un en kısa zaman içerisinde kurumsal sürecini tamamlamasını arzu ediyorum.’’

                                                Markov: “Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının Avrasya bölgesine çok büyük katkılar sağlayacağına ve büyük potansiyel sunacağına inanıyorum’’

                                                Konuşmasına bu etkinlikte ev sahipliği yapan Azerbaycan temsilcilerine teşekkür ederek başlayan Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Konseyi Üyesi Sergei Aleksandroviç Markov, “Bu toplantının çok verimli olacağına inanıyorum. İkinci toplantının Moskova’da yapılmasını öneriyorum. Ayrıca ülke koordinatörlüklerinin oluşturulması ve kurumsal alt yapının sağlanması gerekmektedir. Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının Avrasya bölgesine çok büyük katkılar sağlayacağına ve büyük potansiyel sunacağına inanıyorum’’ dedi.

                                              Eren: “Akademik alanda üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmalar yapma ve projeler geliştirme yeteneklerinin artırılması gerekmektedir.’’

                                              Foruma katılan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği  Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren, sivil toplum kuruluşlarının akademik alanda çalışmalar yapması gerektiğine vurgu yaparak: Akademik alanda üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmalar yapma ve projeler geliştirme yeteneklerinin artırılması gerekmektedir. Gerekirse ortak bir proje kapsamında üniversiteler bünyesinde Araştırma merkezleri açılmalıdır. Gençlerimize  sivil toplum bilinci aşılanmalı ve  ortak sivil toplum sorunlarını tartışmak ve iyileştirme yollarını geliştirmek için konferans, seminer ve çalıştaylar yapılmalıdır’’ dedi.   

                                                İkinci Toplantı 15 Haziran’da Moskova’da

                                                Forum’da Rusya Federasyonu, Türkiye ve Azerbaycan arasında sivil inisiyatiflerin geliştirilmesi, sivil toplum girişimciliğinin canlandırılması ve nitelikli hale getirilmesi ile üç ülke arasında sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen uzlaşma, barış çabaları ve insani yardım kültürünün yaygınlaştırılması hususunda anlaşmaya varıldı.

                                                 Foruma Türkiye’yi temsilen İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Derneği Başkanı İsmail Safi, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu Başkanı Hasan Ekşi ve Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren, Azerbaycan’dan Azerbaycan Milli Meclisi Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Komitesi Başkanı Azay Guliyev, Azerbaycan Sivil Toplum Forumu Başkanı Rauf Zeyni,  Azerbaycan Uluslararası Sivil Toplum İşbirliği Başkanı Rufiz Qonakov ve Rusya Federasyonu’ndan ise Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Konseyi Üyesi Sergei Aleksandroviç Markov, Prof. Dr.  Albakova Fatima Yusupova ve Uluslararası İşbirliği Geliştirme Vakfı Yönetim kurulu üyesi  Sokolov Alexandr Valentinovich katıldı.

                                                Toplantının ikincisi 15 Haziran 2013 tarihinde Moskova’da gerçekleştirilecek.

  • Kurulan barış mı, yoksa teslimiyet masası mı?..

    Kurulan barış mı, yoksa teslimiyet masası mı?..

                                                          Her konuda olduğu gibi, PKK’ya silah bıraktırma amacı ile başlatılan çalışmalarda da biz her zaman Başbakan’a güvenmek isteriz. Devleti yönetenlerin söylediklerinin doğruluğunu kabul etmek ve her konuda rahat etmek her vatandaşın da isteğidir, hakkıdır. Ancak, terör örgütü ile gelinen noktaya baktığımızda, artık ne Başbakan’a ne de devleti yöneten herhangi birine inanmamız mümkün görünmüyor. Kurulan bu masaların barış mı, yoksa teslimiyet masası mı olduğunu da hiç kuşkusuz tartışmamız gerekecektir.

                                                            Başbakan’a neden mi artık güvenmiyoruz? Çünkü terör örgütü PKK ile yapılan mücadelede bir söylediğinin bir söylediğini tutmadığı için. Başbakan, bir yerde başka bir şey söylüyor, başka bir yerde sanki bu söylediklerini inkâr edercesine başka şeyler söylemek durumunda kalıyor. Kafalar karışıyoruz. Terörle mücadelede de aynı şeyler yaşıyoruz.

                                                            PKK İLE BÖYLE Mİ MÜCADELE EDİLİR?

                                                             Geçen gün, Kuzey Irak’ta PKK’lılar masaları kurdu, ellerinde silah, arkalarında PKK bayrakları ile adeta şov yaptılar. Kaçırılan 8 evladımızı “tutuklu” statüsüne oturttular. Kaçırılanlar, 40 bin kişinin katili Öcalan’ın talimatı ile tutanaklar ve imzalarla serbest bırakıldılar. Bu masa ne için kuruldu, bu masada neler konuşuldu, tutanaklarda neler yazıldı bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, devletin burada dize getirilmiş oluşudur.

                                                               Başbakan’a inanmadığımızı, bir söylediğinin diğerini tutmadığını söylüyoruz. Şimdi, Erdoğan’ın PKK ile mücadelede daha önce söylediklerine bir göz atalım:

                                                               “ Kararımız bellidir ve kesindir. Terör örgütü ile sonuna kadar mücadele. Siyasi yönden ise müzakere. Tabii ki terör örgütü ile kalkıp bizler siyasi bir irade olarak herhangi bir masada görüşme, asla ve kat’a yapmayız. Fakat parlamento çatısı altında uzantıları diyeceğim artık, onlarla bugüne kadar arkadaşlarımın görüşmeleri olmuştur. Çünkü bizim derdimiz çözümdür. Kendi iradeleri yoksa kendi iradelerini kullanamıyorlarsa, kendi adlarına konuşamıyor da, İmralı’nın veya Kandil’in ağzıyla konuşuyorlarsa artık onlarla da bunları konuşmayız.”

                                                                BU MASA TESLİMİYET MASASIDIR

                                                                 Peki, bugün ortaya konulan bu masa neyin masasıdır? Bu mas, terör karşısında acizliğin, teslimiyetin masası değil midir? Bunun bir başka adı olabilir mi? Biz, bu Başbakan’a nasıl inanacağız?

                                                                 Başbakan Erdoğan, daha düne kadar BDP’lileri “Terör örgütünün siyasi uzantıları” olarak suçlamadı mı? BDP milletvekillerine “hain” demedi mi? Onların dokunulmazlıklarının kaldırılması için talimat vermedi mi? Aynı Başbakan bugün gittiği her yerde BDP’lileri savunmaya başladı. Değişen nedir, bu dönüş nedendir? Böyle bir Başbakan’a güven duyabilir miyiz?

                                                               Bitmedi, İmralı canisi için ağzına geleni söyleyen, idamın yeniden gündeme getirilmesi için çalışma yapılabileceğine dikkat çeken Başbakan, bugün Öcalan’la müzakere edilmesinde öncülük yapıyor. Öcalan’ın talimatları ile hareket eder hale geliyor. Terörle böyle mi mücadele edilir? Bu tutumu sergileyen bir Başbakan’a ne kadar inanır, ne kadar güvenebiliriz?

                                                             SİLAH NEYİN KARŞILIĞI BIRAKILACAK?

                                                             Bütün mesele, bu olup bitenlerin sonunda nelerin olacağıdır. Şimdi Başbakan diyor ki “Önce PKK eylemsizlik kararı alacak, daha sonra silahları bırakacak, sonra da ülke dışına çıkacak.” Peki de, 30 yıldır silahlı mücadele eden bir örgüt, birden bire niye eylemsizlik kararı alsın, niye silah bıraksın, niye ülke dışına çıksın? Bu başlatılan sürecin, bir bedeli olmayacak mı? Bu bedel nedir? Millet, bu olup bitenlerden habersiz, bilgilenmek istiyor. Kandil “Biz dağa piknik yapmak için çıkmadık” diyor. Tamam, barış gelsin, kan dökülmesin, analar ağlamasın ama bu nasıl olacak asıl konu budur.

                                                             Şimdi, sürecin ev ev dolaşılarak anlatılması isteniliyor. Peki de bu dolaşmada ne anlatılacak? Bunu ortaya koymak gerekiyor. Yoksa bizlerin,kamuoyunun bilmediği şeyler mi var?

                                                             Buradaki bütün hesaplar, anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminde düğümleniyor. Başbakan’ın da çevresinin de tek isteği anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminin Meclis’ten geçerek referanduma götürülmesidir. Gözler kararmış görünüyor. İmralı ipine sarılmak, BDP ile sarmaş dolaş olmak, terör örgütüne şov yapması için alan bırakmak sanırız bu hesapların içinde yer alıyor. Bütün bunlar için bir bedel ödenmeyecek mi? Elbette ki ödenecek ama bu bedelin ne olduğu şu an için herkesten saklanıyor. İşte asıl tehlike ve bizim için çıkmaz sokak da bu olacaktır.

  • SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU

    SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU

    SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU … Bedri Baykam

    Yine sabahın köründe kalkıp, iki saat uykuyla 06.00 da yollara düştük. Yine sanki harp sürecinde olan bir olağanüstü hal kontrol noktalarından geçtik. TEM’den gelişin akıl almaz yöntemlerle akışı engellendiği için Silivri’nin merkezinden, tilkice seçilmiş “iç” yollarından gelebildik ancak. Ergenekon davası bu sefer KCK davası yüzünden yukarıdaki küçük salona alınmıştı. Gerçi artık hazır olduğu söylenen yeni büyük salon da kullanılabilirdi ama bu tercih edilmedi. Sabah serinliğinde dostlarla sohbet edip zaman doldururken bir koşuşturma oldu. Bizimkilerin otobüsü gelmişti. Sanki bir 2. Dünya Harbi filmi seyredercesine gözlerim doldu, içim sıkıştı. Ufak pencere aralıklarından el sallayıp gülümsüyorlardı Balbaylar, Tuncaylar… Sonra kapılar açıldı. Sardalya kutusuna sığmaya çalışır gibi jandarmaların şüpheli bakışları arasında içeri dalabilenler daldı. Tuncay Özkan’ın nişanlısı Duygu bile son anda zor girebildi. 54 tutuklu yakını, belki 60-70 gazeteci, 3-4 CHP Milletvekili… Tabii aralarında koltuk değnekleri ile zor hareket eden dostumuz Mahmut Tanal. Nihayet sıra tutukluların içeri alınmasına geldi. Tutuksuz yargılanan Mehmet Ali Çelebi’yi gören İbrahim Özcan espriyi patlatmaktan geri kalmadı. “İşte bizim Genel Kurmay Başkanımız da geldi!” Her biriyle 9-10 metrelik mesafeye girip göz göze gelen herkes kucak dolusu sevgi ve öpücük yolluyor. Kime mi? Balbay’a, Özkan’a, Hurşit Tolon’a, Mehmet Haberal’a, Sevgi Erenerol’a, Turan Özlü’ye, Muzaffer Tekin’e, Erkan Önsel’e, Hasan Ataman Yıldırım’a, Hikmet Çiçek’e, Mehmet Perinçek’e, yani ezcümle hepsine! O kadar özlenmişler ki! Mesela Tuncay, kim olduğunu göremediğim bir hayranına şöyle sesleniyor o kalabalıkta: “Beni yüreğinde bir yere koy, ben senin bir şeyin olayım”
    Bunlar olayın anekdotik kısımları. Yani orada gümbürtüye götürülmek istenen “insan faktörü” ile ilgili olanlar. Hani Silivri’de insanlık ölmüş diyoruz ya? Aslında bir başka açıdan orada yaşanan aşklara, dostluklara, dayanışmaya bakarsanız insan direncinin, insan onurunun bir koca kalesi Silivri. Tüm insafsızlık ve hukuksuzluğun ortasında, “insan” dimdik inadına ayakta. Birbirine destek olmak için, canı pahasına Cumhuriyet ve Demokrasi’yi korumak için…
    Sevgili dost Av. Ceyhan Mumcu’yu görüyorum öğleden sonra seansına girerken. “Böyle bir dava örneği dünyada var mı?” diye sordu bana. “Tabii ki yok, Uganda’da bile yok” dedim, şu zavallı Afrika ülkelerinden her ne istiyorsak! Şöyle devam etti Mumcu: “Yıllar sonra bu olaya baktığınızda herkes Türk Hakimleri’nin, adaletinin, Siyasetçileri’nin, Savcıları’nın sınıfta kaldığını söyleyecek. Bir tek Türk Avukatları orada sınıfı geçmiş olacak.” Mumcu’ya kim gidip çok yanıldığını söyleyebilir ki?
    Durumun hukuki özetine gelince… Nasıl olsa bugün Cumhuriyet’te detaylı akışı yine bulacaksınız. Ama ben size yaşanan diyaloglardan bazı parçalar aktarmalıyım yine de: Zeynep Küçük:
    “Hakim Bey, madem kanunu o kadar iyi biliyorsunuz, size hatırlatmam lazım ki, önce sanığa ve müdafii avukatına söz vermeniz lazım. Yani ‘veya’ değil, ‘ve’ diyor kanun”, “Hayır bunlar konu ile ilgili değil şimdi”. Av. Ali Rıza Dizdar: “Bizler tarafından henüz okunmamış belgeler, dinlenmemiş onca tanığımız var”, “Şimdi bunların sırası değil”. Sanık ve Av. Mustafa Hüseyin Buzoğlu: “Hakim Bey, size göre maddi gerçek vuzuha erdiğine göre, 18 Şubat’ta siz kararınızı vermişsiniz. Yani siz artık tarafsız olmadığınıza göre, ya davadan çekilmeniz lazım, ya da reddi-hakim talebimizi kabul etmeniz lazım” “Hayır lütfen Mahkemenin itibarını düşünmeden konuşmayın, biz burada hukuka göre yargılama yapıyoruz”, “Bizim gözümüzde tarafsızlığınızı yitirmiş olmanız da AİHM nezdinde ciddi bir sorundur”Balbay: “Ben CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay. Tanıkların dinlenmesi ve deliller üstüne konuşmak istiyorum. Burada Hukuk ve Millet iradesi ayaklar altında” (Mikrofonu kesiliyor). Cumhuriyet Savcısı Pekgüzel’in mütalaası (özet): “Burada sanıklar soyut kişisel değerlendirmelerle davayı uzatmak için reddi hakim talebinde bulunuyorlar, gerek yok”
    SONUÇ: Yeni şahitlerin dinlenmesi reddedildi, reddi hakim talebi reddedildi, Av. Celal Ülgen ve daha sonra Av. Ece Unutmaz için salondan çıkarılma kararı alındı. Ülgen’in yaşadığı tansiyon sorununun ardından yaşanan arbedede Av. Hüseyin Ersöz bir Binbaşı tarafından darp edildi.Uzun lafın kısası güzide bir “ileri demokrasi” günü daha başarıyla yaşama geçirildi!