Blog

  • CEMAAT – ISLAM VE MILLIYETCILIK

    CEMAAT – ISLAM VE MILLIYETCILIK

    İlişikte  sizlere  Japonyada  doğam sonrdan ailesi ile Türkiyeye gelen ,Siyasal bilgiler fakültesi
    mezunu, Fırat Üniversitesi Türk dili ve edebiyatı emekli  öğretim görevlisi ve aynı zamanda
    islam dini konusunda ihtisas sahibi  Sayın Fazıl Agis  beyefendinin   İslamı   kendileri   lehine
    ifade edenlerin davranışları konusundaki çok önemli yazısını  ilişikte bilgilerinize sunuyorum.
    Yazısında geçen başlıklardan bazıları  :

    Cahiliye  arapları ve  zamane  müslümanlarının çoğu gaflet ve delalet içindedir.  

    Bir müslüman islamcı değildir.Müslüman olduğu için dinine bağlıdır.  

    Bir Türk , Türkçü olduğu için değil, Türk olduğu için fıtratı ve yaratılışı gereği kendi toplumuna bağlıdır. Bu kafatascı demek değildir.  

    Saygılarımla
    A.Türer YENER

    [email protected]


    Dr.  Fazil Agis [email protected]
    fazil agis
    Date: Mon, 18 Mar 2013 22:50:04 +0200

    Bazıları, kendilerinden daha iyi bilen birinin karşılarına çıkıp yanlış bildikleri şeyleri, yani zanlarını doğru kabul ederek nefsinde oturmuş doğru sandığı bildiklerinin karşısında doğruyu kabul etmemekte ısrarla inat ederler. Ön yargılar düşüncelerinde hâkim olunca doğru ve yanlışı, hak ile bâtılı ayırdetmeye tembellik göstererek kendi zanlarını doğru kabul edip Furkan ve farukiyyet vasıflarından yoksun oldukları için gerçekle hurafe arasında ayırdetme yeteneğini kaybederler. Yalan yanlış bilgilerle doğrusu arasında yargı yeteneğini kaybettiklerinden adalet anlayışı da olmaz bunlarda. Biz büyüklerimizden böyle öğrendik, onlar yanılmazlar gibi gelenekçi muhafazakâr tutumlarını düşüncelerinde betonarme yapı gibi sağlam yaptıklarından ezberbozan gerçekler karşısında karşı koyarak direnirler. Cahiliyye Arapları da zamane Müslümanlarının çoğu da bu durumda.

    Bazı kimseler, kendilerinin bilgisiyle yetinerek  “Çok bilen çok yanılır”  diyerek kendilerinin doğru, bilgisi çok olanın yanıldığını aşağılık komplekslerinden gelen dürtüyle kullanırlar. Bu bir atasözüdür ama yanlıştır.  Bu söz ne ayet ne de hadistir bir kere. Anlatım çerçevesi dardır. Mesela; “Damlaya damlaya göl olur” atasözünde her damla için kullanırsak yanlış olur. Mürekkep damlarsa leke, sperm damlarsa insan ise insan olur, tabii ki bebek hâliyle.  “Üzüm üzüme baka baka kararır” demek de yanlıştır. Çünkü üzüm kendi genetiğine göre cinsine göre aslı ak ise ak üzüm, kara ise kara üzüm olur. Öküzgözü ise öküzgözü, razakı ise razakı olur. Bunları fermante edersen şarap, rakı, onu yersen meze de olur. Ama bu haram deyip takva ile kaçınırsan günah işlememiş olursun, Allah’ın emrine uyarsam dersen bunu sirke ve yemek olarak kullanabilirsin.

    Gelelim “çok bilen çok yanılır” sözüne; bunu slogan edip demek de Allah’ı ve Peygamberini tanımayanların sözüdür. Zira Allah Herşeyi bilen ve Hakîm’dir. Peygamber (s.a.a.) de o ilimden bize anlatmak için çok konuşmuştur. İster uzat ister kısalt İlim tükenmez hazinedir. Geceleri kalkıp da gökyüzüne bakmak ve yıldızları da görmek, onları tanımak, gece ibadetleri feyizi çok olan İlahî lütuflardır. İlimden kaçmak, basireti, kulağı, gönlü tıkamak ise kâfir huyudur. Çünkü kâfir’in anlamı gerçeği örten, göstermeyen demektir; Cahiliyyede ısrar etmektir. Kalbin uykuya yatması, gaflettir, gaflet de insanı şaşkın davarlar gibi yapar.

    Geçmişin iktidarları hilafet yönetimi, hilafetin meşruluğunda icma-i ümmet olmadığından Müslüman halkları kendilerine itaatte bağlamak için Kitab ve Sünnet konusunda, yani Kur’ân ve Peygamber’in (s.a.a.) sıhhatinde tartışılmaz gerçek hadislerini görmezden gelerek, sahabe ve tabiinde ve de etba-ı tabiin’de Nass (Kur’ân ayetleri ve sahih, sıhhatli sünnet)’a aykırı olan söz ve davranışlarını ictihad kabul ederek ön plana çıkardılar. Müctehid derecesindeki âlimlerin birbirlerine aykırı görüşlerinden, ihtilaflarından yararlanarak onların adına mezhepler kurdurarak Muhammed (s.a.a.) ümmeti arasında tefrikaya yol açtılar. İtikad konusu taklidî itikada dönüştü ve neredeyse kanlı bıçaklı kavgalara yol açtı. Hâlbuki İslâm dini taklidî imanı kabul etmez. Çünkü hakikate dayanan bu din, insanın irşadına, kemale ermesine yol gösteren bu fıtrat dini, herkesin gerçeği, tefekkürle, akılla düşünerek  inanmasını emreder. Amel, yani uygulama, pratik dediğimiz konu da fukaha (fakihler)’in ihtilafındaki kıyasa bırakılarak bu vasat ümmetin bölünmesini sağlar. Bu da iktidarda olan halifelerin işine geldiğinden, böl ve yönet sistemine uygun geldiğinden onun iktidarının tartışılması yasak olacak hâle getirilmesini sağladı. Zâlim, fâsık, amel ve itikadda zayıf olsalar dahi onlara itaatin Allah’ın emri, hayır ve şerrin hâşâ Allah’tan geldiği kavramını imanın şartlarından saydılar ve bunu kabul etmeyenleri İslâm dışı saydılar. Mürted (dinden çıkmış) saydılar. Hâlbuki, şerrin Allah’tan geldiğini belirten ne ayet ne de sahih hadis vardır. Var sayanlar da tefsirde ayeti evirip çevirip tefsir etmelerinden, bu konuda hadis uydurmalarından kaynaklanmaktadır. Şerrin Allah’tan geldiğine inanmak Allah’ın adaletine aykırı olduğundan O Yüce Rabb’e iftiradır. İnsana şer yaptırıyorsa, zalime lanet ediyorsa bu da o kimsenin kaderiyse niye cezalandırıyor? Hayrın Allah’tan, O’nun rahmetinden, bereketinden, fazlından geldiği doğrudur, amma şerr yaptırmak, Celle Celâluhu Allahu Teâlâ’ya iftiradır.

    Amel konusunda da ihtilaflarla kurulmuş mezhepler, Müslümanların arasında birbirine tezed teşkil eden uygulamaların her birinin hak kabul edilmesi de gerçekten Allah’a ibadet etmek isteyenlerin ibadetlerinde huşu, ihlâs, hudu hissini zedeler.Müslüman vesvese içinde kalır. Mutmain nefse ulaşamaz. Hele hele avam kabul edilen halk, geçim derdinden dolayı, imî bahislere giremeyeceğinden, kendisine pratikte uygulaması için ilm-i hâl verilir. Böylece Müslüman topluluklar, Kurân ve Sünnetin uygulayıcısı değil, ilmihal toplumu olur. Cuma ve Bayram hutbeleri de halkın anlamayacağı dilden verildiklerinden reaya (sürü) sayılan toplum bu şekilde güdülmüş olur.

    İlmihalin kuru bilgilerinin kendisini tatmin etmediğini hisseden Müslüman, içindeki Allah muhabbeti onu irfana, kendi nefsini tanımaya, kendini tezkiye etmeye, iç temizliğini yapmaya eğilim gösterir. Ahlâk konusu da mabedlerde üzerinde durulan bilgiden çıkarılmıştır. Eğer İslâm ahlâkı, karşılıklı haklar, yani hukuk tamamen öğretilmiş olsaydı başta halifelerin, şeyhulislâmların, kadıların, hoca efendilerin topluma karşı uygulamalarının haksızlık ve böyle davranışların ahlâksız olduğu ortaya çıkınca toplumda bu üst sınıflara karşı isyanları kaçınılmaz olurdu. İnsanların fıtrat olarak yaradılışlarının gereğini biraz olsun tatmin etsin diye; İlâhî aşk, muhabbet, Peygamber ve Ehlibeyti’ne olan meveddet (Şura suresi/ayet 23) sevgi yönünü tasavvuf diye icad edilen mistik yönelişe kaydırılmasıyla tarikatlar içinde yürütülmeye çalışıldı. Tarikatların teşkilâtlar hâline getirilmesiyle iktidarın rahat kontrolü sağlanmış oldu. Hele mürid sayısından çok şeyh sayısının artmasıyla birçok tarikat türetilmiş oldu. Böl ve yönet, menkıbeleri masal hâline getir ve bunu kaval kabul edersek, sürüyü idare et, böyle uyut siyaseti hâkim oldu. Bu da Âl-i İmran suresi/103. ayetine aykırıdır.

    Hele zamanımızda daha yeni cemaatler, terör örgütleri türedi. El-Kaide ve Müslüman Kardeşler bunlar, bilinçli veya bilinçsiz olarak artık halife olmadığından (Allah’a şükür), kefereyi, yani emperyalizmi, sömürge peşinde koşan kapitalistleri kendilerine veli edindiler ve onların hizmetine girdiler. Amerikan emperyalizmi Müslümanları kategorilere böldü; Radikaller, fundamentalistler (kökten dinciler), ılımlı İslâm, devrimci İslâm, laik Müslüman, İslâmcı falan filan….

    Bir Müslüman İslâmcı değildir, Müslüman olduğu için dinine bağlıdır. Bir Türk, Türkçü olduğu için değil, Türk olduğu için fıtratı, yaradılışı gereği kendi toplumuna sıla-yı rahim olarak bağlıdır. Ümmet-i vasat olan İslâm, taassubu, fanatikliği küfr olarak belirttiğinden dolayı da ifrat ve tefriti kabul etmez. Vatan müdafaası dışında da savaş cinayettir. Türkiye Cumhuriyeti, prensip olarak Yurtta da Dünyada da barışı esas almıştır. Ama bugün iktidar; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olabilir; ancak millet şaşkın davarlar gibi buna göz yumamaz. İster başta padişah, sultan ister cumhurun reisi halkı reaya, kul olarak görmeye hakkı yoktur. Rejim, ister demokrasi adını alsın ister başka ad alsın İnsan haklarını çiğneme hakkına sahip değildir. Herşeyden önce insan, fıtratı, yaradılışı gereği; yaşama, düşünme, fikrini beyan etme, doğru kabul ettiğine inanma hakkına sahiptir. Bu hakları zor ve baskı, hile ve yalanla çiğneme hakkına sahip değildir. Bu haklar, esasta Allah’ın insana tanıdığı haklardır; bu bakımdan da mukaddestir.

    Millet sevgisi, milletine bağlanmak İslâm dışı dendi. Her türlü milliyetçilik ayaklar altına alınacak şekilde de ifadelerle gerek 18 Mart Çanakkale Zaferini kutlarken, diğer yandan İstiklâli elden verecek, Suriye’nin emperyalizme ve Siyonizme karşı duruşunu sağlayan Beşşar Esed’e zalim, katil derken, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmezliğine dinamit koyan çocukların katili ile anlaşmaya giden bir başbakan ortaya çıktı. Ilımlı Müslüman kimliği ile gâh Müslümanların kıblesine dönmekte, dönerken de bu Kıble’yi haddi olmadığı hâlde gasp ederek elinde tutan Suudî kıralının pis ahlâkını paylaşmakta ve gâh Washington’u da diğer kıble olarak kabul etmekte. Böyle bir kimsenin bu ahlâk yapısı deccale, Süfyanî’ye uymaktadır. Diğer bir kıble olan Kudüs de zaman zaman dile getirilirken Siyonistlerle de gizlice anlaşabilmektedir. Hâlbuki “Hubbu’l-vatan mine’l-imân” Vatan sevgisi imandandır” hadisi de bir tarafa itilerek bu aziz vatan da ucuza satışa çıkarılmaktadır. Neden böyle olmakta? Çünkü Müslümanların büyük çoğunluğu İslâm’ı sadece isim, ibadetleri de resim olarak bilmekte; geçmişten günümüze kadar gelen uyutma siyasetinin etkisindedirler.

    FAZIL AGIS ILE ILGILI BIR KAC VIDEO  : 

  • M. Perinçek’ten: Rus Arşivlerinde Ermeni Meselesi

    M. Perinçek’ten: Rus Arşivlerinde Ermeni Meselesi

    Bedri Baykam
    [email protected]

    Çeşitli vesilelerle sürekli olarak ısıtılıp gündeme oturtulan Ermeni iddiaları artık demokrasi kavramı için kanayan bir yara. 1915’te yaşanmış üzücü ve korkunç olayları fırsat bilip sürekli sündürerek bunu Türkiye’ye karşı kullanmak, demokrasiyi hiçe sayarak, hiçbir zaman görülmemiş bir davayı, sanki ortada tartışacak şüphe götürür hiçbir şey yokmuş gibi ele almak, kimileri için standart bir tavır!
    Bir Fransa düşünün ki, hukukun alfabesine girmeden konuyu parlamento düzeyinde geri dönülmez saçma sapan yasalara bağlamaya çalışıyor veya bir sözde gazeteci entel-dantel takım düşünün ki, kendi ülkesinde “Ermeni soykırımı olmadı” diyenleri veya en azından bu tanımlamayı kabul etmeyenleri hemen “aşırı milliyetçi-faşist grup” diye yabancı gazetelere jurnallemeyi alçakça bir refleks haline getirmiş. Böyle bir ülkede, tarihi gerçekleri araştırmak tabii ki zor ve polemiğe açık bir alan. Halbuki Türk ve Ermeni toplumlarının en büyük ihtiyaçları, uygarca her iddianın tartışılması, gerçek anlamda objektif bir adalet arayışının eşitlikçi bir raya oturtulması. Yeni kuşaklar ancak böyle tarihin yükünden kurtulabilecekler.
    Hapishanede yaşamak doğal olarak en korkunç insani dramlardan biri. Silivri’de demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelesi veren aydınlarımız, inanılmaz bir direnç ve çalışkanlık sergileyerek tarihe şamar gibi oturan kitaplar çıkarıyorlar, makaleler yayımlıyorlar.
    İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in, kendisi kadar dirençli ve onurlu oğlu Mehmet Perinçek, en çalışkan genç aydınlarımızdan. İki yıldır Silivri’de babasıyla aynı kaderi yaşayan Mehmet, on yıl boyunca Sovyet arşivlerinde yorulmadan araştırma yaparak, ortaya soykırım iddialarından geçinen malum takımı çok üzecek bir yayın çıkarmış. “Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi” kitabı, konuyu pervasızca yalnız basit bir “Türk resmi tarih okuması” veya “milliyetçilik hezeyanı” olarak damgalamaya kalkanlar, karşılarında biraz zor yıkılır Rus belgeleri bulacaklar. Tabii gerçekle yüzleşmeye cesaret edebilenler aralarında varsa! Çünkü bu kesimde tek trend, tartışmadan kaçınarak, yalnız kendilerini hümanist“öz-demokrat” görüp, farklı şeyler söyleyen herkesi kanıtlarını dinlemeden aşağılamak!
    Perinçek’in kitabı, bilin ki Rusya ve İran’da da yayımlanmış ve yarattığı tartışma dalgaları şimdiden Azerbaycan ve Ermenistan’ı da vurmuş. Kitabın önsözünü yazan rahmetli emekli Büyükelçimiz Gündüz Aktan bakın neleri kaleme almış: “M. Perinçek’in bulduğu belgelere göz attığımda ‘bu iş galiba bitiyor’ diye mırıldandım. Evet Rus arşivleri, dönemin diğer Rus ve Ermeni kaynaklarıyla birlikte, Ermeni soykırımı iddiaları hakkında hükmünü veriyor. İddialar geçersizdir. Kesin hüküm diyorum. Çünkü hükmü temyiz edeceği farzedilenlerin bizzat kendileri, o kesin hükme son noktayı koyuyorlar. Başta bağımsız Ermenistan’ın 1918-19 yıllarındaki ilk Başbakanı Hovannes Kaçaznuni olmak üzere, dönemin Ermeni siyasetçileri, komutanları, tarihçileri, 1920’den 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yazdıkları resmi rapor ve yazışmalarda hep aynı görüşü savunmuşlardır” diyerek bir özet döküm yapıyor. Size burada tüm bu dökümü vermeye kalkışacak değilim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, mesela benim gibi konuyu dışarıdan araştıran, tarih ve mantık bilgileri ışığında değerlendiren insanların her inandığı tezi doğrulayan bir dizi somut veri ve özenle seçilmiş kanıtlarla buluşuyorsunuz.
    Birbirinden değerli 150 belge. Mesela Kirmanşah Konsolosluğu idarecisinin gizli telgrafı: “Ermeniler Türklere karşı birlik oluşturmak niyetinde” (30-12-1914). Ya da Kars Kalesi Komutanı’nın Kafkas Orduları Karargâh Komutanı’na mektubu: “Halkla Ermeni birlikler arasında cinayet ve yağma temelinde anlaşmazlıklar yaşanıyor.”
    Bu örnekleri burada çoğaltmak çok anlamlı değil. Bence bu topraklarda yaşayan her aydın, her diplomat, her siyasetçi bu kitabı okumalı. Yoksa malum iddialarla sinsice Türkiye’yi suçlayarak yaşayan bir uluslararası “örgüt”e karşı her an kullanabilecekleri bu somut yanıtlar dizisinden mahrum kalırlar ve psikolojik savaşta gereksiz bir ivme kaybederler.
    Tekrar teşekkürler Mehmet Perinçek. Senin gibi gerçek aydınlar sayesinde Türkler ve Ermeniler arasında arzuladığımız barış oluşabilecek. Ahlaksızca ve antidemokratikçe tek yanlı olarak kendi ülkesine saldıranlarla değil, medenice her şeyi öğrenip, korkmadan tartışan her iki toplumun önyargısız gençleriyle…

  • Bu gün oh diyenler, yarın vah diyecekler!

    Bu gün oh diyenler, yarın vah diyecekler!

    Bu gün oh diyenler, yarın vah diyecekler!

    Bu bir dava değildir. Bu bir hukuk süreci hiç değildir.

    Savcının mütalaası değil, aldığı talimatın tebliğidir.

    Yaşadığımız süreç; Türk Amerikan savaşıdır.

    Adı konulmamış bu savaş, işgal medyasında başlamış, ama orada bitmeyecek bir savaştır.

    Mahkemede suçlananlar, Ordu komuta kademesi, İşçi Partisi ve Kemalist aydınlardır.

    Emperyalizm, öncüleri, halkı savunanları ve onların ideolojisi olan Kemalizm’i mahkûm etmek için, BOP eş başkanlarını görevlendirmiştir.

    Zaten emperyalizmle savaş, emperyalizmin topu tüfeğine karşı, top tüfek kullanma savaşı değildir. İşbirlikçileri ve uzantıları ile savaştır. Halk iktidarı tam olarak aldıktan sonra, toplu tüfekli savaş olur.

    Tıpkı Kurtuluş Savaşında olduğu gibi…

    İşgal medyasının başlattığı bu savaşın asıl sahibi Amerika, AKP ve PKK’dır.

    Zaten yargılamada PKK’lı şahitler dinlenmiştir. Ordu ve aydınlar suçlanmışlardır.

    Onlar hiçbir zaman mahkûm olmayacaklardır. Olsa olsa tutsaktırlar.

    Artık sanal sahneler yaratamayacakladır.

    Halkımız olan biteni, iktidarın PKK ve Amerika ile olan ilişkilerini kavradıkça,  gerçek savaş yaşanacaktır.

    Onlar adaleti yıktıkça, onlar suç işledikçe kin birikmekte ve kuşatmanın yarılması yaklaşmaktadır.

    Bu gün işgal medyasında savcının mütalaası ile sevince boğuldular. Apo’dan gelen beyanatlar ile mest oldular.

    Bu gün ah diyenler yarın vah diyecekler.

  • “Laiklik ayrıştırıcı”

    “Laiklik ayrıştırıcı”

    Haşim Kılıç: Laiklik ayrıştırıcı

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç’ın söylediği bu sözler olay yaratacak.

    479698_485871604800826_1548643429_n

    Yurt Gazetesi – Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, laiklik uygulamasında hatalar olduğunu, ayrıştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini savundu.

    Erciyes Üniversitesi ve Kayseri Barosu tarafından düzenlenen “Yeni Anayasa” konulu sempozyumun açılış konuşmasını yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Türk milletinin 90 yıllık Cumhuriyet döneminde ilk defa kendi iradesini ortaya koyarak anayasa yapacağını belirterek, “TBMM’de yapılan yeni anayasa çalışmasında meşruiyet sorunu yaşanmaması, toplumda karşılığı bulunan dini, mezhebi, etnik ve ideolojik tüm farklılıkların kendini görebildiği düşünce ve inançlarının güvenceye kavuştuğu, dışlanma hissini yaşamadığı, katılımın sağlandığı bir anayasa metninin çıkmasına bağlıdır” diye konuştu.

    Laiklik ayrıştırıcı

    Kılıç, laiklik uygulamasında hatalar olduğunu, ayrıştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini savunarak şunları söyledi: “Devletin tüm inançlar karşısında eşit uzaklıkta durmasını öngören laiklik anlayışı, toplumun birliğini sağlaması gerekirken bizdeki uygulama ile ayrışmaya ve çatışmaya ivme kazandıran bir fonksiyon üstlenmiştir.

    Devlete ait olan bir kavramla birey ahlakını laikleştirmeye ve dinsel duygularını kalplerine kilitleyerek hayatına etkili olmasına engel olmaya çalıştık. Başarısız olan bu uygulama kalp ve gönüllerde ayrılık dışında hiçbir kazanım sağlamadı. Aynı şekilde terör kavramının da muğlak ve belirsiz olması, uygulayıcıların farklı ve isabetsiz yorumlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. ”

  • Çanakkale Zaferinin yıldönümünde coşku ve heyacan vardı…

    Çanakkale Zaferinin yıldönümünde coşku ve heyacan vardı…

    YURDUN HER TARAFINDA YAPILAN ETKİNLİKLERDE

    BİRLİK VE BERABERLİK MESAJLARI VERİLDİ

    İZMİR MHP BAYRAKLI DA ÇANAKKALE ZAFERİNİN 98. YILDÖNÜMÜNDE

    500 KİŞİNİN KATILIMI İLE 18 MART YÜRÜYÜŞÜ DÜZENLEDİ

                                                          18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 98. yıldönümü yurdun her tarafında düzenlenen çeşitli etkinliklerle kutlandı. Yapılan kutlama ve yürüyüşlerde de birlik ve beraberlik mesajları verildi. Özellikle, İmralı’da, ömür boyu hapis cezası alan bir hükümlü ile sürdürülen görüşmelerin de hedef alındığı Çanakkale Zaferi kutlamalarında  MHP kadrolarının “Vatan bölünmez, şehitler ölmez” sloganları büyük heyecan yarattı.

                                                          İzmir MHP Bayraklı Teşkilatı tarafından düzenlenen Çanakkale Zaferi yürüyüşüne 500 kişi katıldı. Düzenlenen yürüyüşte bir konuşma yapam MHP Bayraklı İlçe Başkanı Taşkın Işık ” Bu vatan topraklarının kolay kazanılmadığı Çanakkale Zaferi ile görülmüştür. Şehitlerimizn kanı ile sulanan bu toprakları korumak, birlik ve bütünlüğümüze sahip çıkmak hepimizin milli görevi olmalıdır” dedi.

                                                          Bayraklı Sevgi Yolu’nda yürüyüş yapanlara ev ve dükkanlardan Türk bayrakları açılarak destek verildi. Bu anlamlı gün medeni ile Çanakkale Şehitleri için lokma da döktürülüp Bayraklılara dağıtıldı. MHP Bayraklı İlçe Teşkilatı’nın düzenlediği yürüyüşe Ülkü Ocakları ve Kadın Kolları da katıldı.

  • Seks turizmi ile dünyaya böyle rezil oluyoruz!

    Seks turizmi ile dünyaya böyle rezil oluyoruz!

    Freedom ve İmparator Gece Kulubü, internet aracılığıyla Kuzey Kıbrıs’ı adeta dünya seks turizminin merkezi gibi tanıtıyor.

    Kıbrıs Postası – Burcu Akkaya

    72348

    Freedom ve İmparator Gece Kulubü internet aracılığıyla verdiği reklamlarla Kuzey Kıbrıs’ı tatil öncelikli tercih edenlerin sıkça ziyaret ettiği ilan sayfalarında bakın ülkeyi nasıl tanıtıyor?

    Söz konusu ilana tıklanıldığında gece kulübünün internet sayfasına giriliyor ve giriş yazısından okuyucuları şu ifadeler karşılıyor:

    “Kuzey Kıbrıs dünyada gece kulüplerinin yasal olarak faaliyet gösterdiği birkaç ülkeden biridir. 26 yıldan bu yana siz değerli müşterilermizin memnuniyetini sağlamayı prensip edinen kulübümüz, unutulmaz anlar geçirmeniz için sizlere 7 gün 24 saat hizmet vermekteyiz”

    DEVLETİN AÇIKLAYAMADIĞI NÜFUSU AÇIKLIYORLAR

    Seks turistçileri ‘Kuzey Kıbrıs’ adlı  ikinci başlıkta ise sözde ülkeyi tanıtıyorlar.

    Ülkede çeşitli turistlik bölgeler, kadın bedenlerinin fotoğraflarının altında tanıtılıyor.

    Tanıtımın devamında ise İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanlığı’nın dahi açıklayamadığı nüfus veriliyor.

    İşte KKTC’nin nüfusu açıklayan ifadeler:

    “Kuzey Kıbrısta hayat, iş ve hizmetlerin kalitesini belirleyen İngiliz standartı kullanılır. Başkenti Lefkoşa’dır. Önemli ve büyük şehirleri ise Girne, Mağusa, Güzelyurt, Karpaz’dır. Resmi dili Türkçe ve para birimi Türk Lirasıdır. Nüfusu 450.000’dir.”

    KONAKLAMAYA ESCORT SERVİSİ!

    Kulüp tanıtımında ise ‘müşteri memnuniyeti’ adı altında başka bir keyfi uygulama ile karşılaşılıyor.

    İfadelere göre, müşterilerin talep etmesi halinde otelde ya da konaklama hizmeti verdikleri gece kulübünde ‘eskort kadınları’ hizmete göndereceklerini kaydediyorlar.

    Gece kulüplerine konaklama veya otel açma izni verilmezken bu yapılan usulsüzlüğü ise Turizm ve Çevre Bakanı Ünal Üstel yanıtladı.

    “İZİNLERİ YOK”

    Konu üzerinden Üstel şu ifadeleri kullandı:

    “Gece kulüplerinde konaklama hakkı yoktur. Biz izin vermeyiz. Böyle bir şey varsada kaldırırız”

    Yasadışı bir şekilde eskort kadınlarla gece kulübünde konaklamaya izin veren kulubün, yasalara yönelik keyfiliği ve rahat tutumları ise düşündürücü…

    HİZMETLER!

    Anılan gece kulübü ‘hizmetler’ adı altında işlevini şu maddelerle tamamlıyor:

    “Freedom & İmparator gece kulübünün sizlere sunduğu hizmetler dışında, siz değerli müşterilermizin talepleri doğrultusunda hazırlanabilecek birçok hizmete açık olduğunu unutmamalısınız”

    Aynı hizmetler listesinde, yine kendi aracılıklarıyla, kulüplerinde ve otellerinde olmak üzere iki şekilde konaklanabileceği yazıyor.

    BU UTANMAZLIK NE ZAMAN SON BULACAK?

    Kıbrıs’ın kuzeyi dünya turizminin tacı olabilecek nitelikteyken, gece kulüpleri ile reklamları yapılıyor.

    Yasadışı konaklama hizmeti veren gece kulüpleri için yetkililer ne zaman harekete geçecek?

    Gece kulüplerindeki kadınların ne koşullarda çalıştırıldığı aşikarken, insan hakları nezdinde de ülkeyi dünya sıralamasında sonlara itti. İlgili bakanlık ne zaman denetime başlayacak?

    Seks turizmini Kıbrıs’ın kuzeyinin kaderi gibi gösteren anlayış ne zaman son bulacak?

    ileSeks turizmi ile dünyaya böyle rezil oluyoruz! – KIBRIS POSTASI.

  • Ürdün Kralı’ndan Erdoğan’a ağır eleştiri!

    Ürdün Kralı’ndan Erdoğan’a ağır eleştiri!

    2 hafta önce Türkiye’yi ziyaret eden Kral, ABD basınına verdiği mülakatta Erdoğan’ı eleştirdi.

    ANKA

    190320131029309741823_2Kısa bir süre önce Türkiye’yi ziyaret eden Ürdün Kralı Abdullah’ın, bölgede “yeni ve radikal bir ittifakın doğmakta olduğunu” savunarak “Mısır ve Türkiye’de gelişen bir Müslüman Kardeşler hilalini görüyorum” gibi eleştirilerde bulunması yankı buldu. Kral Abdullah’ın, ABD’de yayımlanan The Atlantic dergisi ile yaptığı mülakat sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi bir “otobüs yolculuğu”na benzettiğini söylemesi de dikkat çekti.

    The Atlantic dergisinin yeni sayısında Ürdün Kralı Abdullah’ın tanınmış ABD’li gazeteci ve yazar Jeffrey Goldberg ile yaptığı geniş bir mülakata yer verildi. Kral Abdullah, Batılı muhataplarının bazılarının Ortadoğu bölgesinde demokrasinin ancak Müslüman Kardeşleriyle sağlanabileceğini söylediklerini belirterek tepki gösterdikten sonra Müslüman Kardeşlerin ise, Ortadoğu’da toplumun gerici bir vizyonunu ve Batı karşıtı politikalarını empoze etmek istediklerini savundu.

    Kral, Müslüman Kardeşlerinin tüm bölgede iktidara gelmelerini önlemenin kendisi için en büyük mücadele konusu haline geldiğini de söyledi.

    Jeffrey Goldberg ise, Kral ile yaptığı mülakattan edindiği izlenimlerini aktarırken Körfez hükümdarlarının çoğu, Müslüman Kardeşlerden korktukları için Abdullah’ın müttefiği olmayı sürdürse de, Kral’ın ılımlı İslam anlayışı nedeniyle Arap dünyasının yükselen liderleri tarafından izole edilmesine yol açtığını belirterek şöyle devam etti:

    “Tunus halen İslamcılar tarafından yönetiliyor. Mısır’da, Ürdün’ün çok uzun süre müttefiki olan Hüsnü Mübarek’in yerine Müslüman Kardeşler liderlerinden Muhammed Mursi geldi. Kral, İran’ın liderliğindeki Şii hilaline hem tamamlayan hem de onun rakibi olan yeni ve radikal bir ittifakın yükseldiğini öne sürüyor. Bana, ‘Mısır ve Türkiye’de bir Müslüman Kardeşler hilalinin geliştiğini görüyorum’ dedi.”

    ERDOĞAN’IN SÖZLERİ

    Bunun ardından Goldberg, “Abdullah, Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan konusunda temkinlidir” ifadesini kullandıktan sonra Abdullah’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “sadece İslamizm’in daha yumuşak bir versiyonunu teşvik ettiğine” inandığını da yazdı. Goldberg sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Abdullah, ‘Erdoğan, bir kez demokrasinin onun için bir otobüs yolculuğu gibi olduğunu söyledi. Durağıma varılınca, o otobüsten iniyorum demişti’ diye anlatıyor. Erdoğan’ı, mutlak iktidar için prematür bir çıkış yaparak Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki davasının gerilemesine neden olan Muhammed Mursi’den daha itidalli ve daha akıllı bir versiyonu gibi görüyor. Kral, ‘altı veya yedi yılı alan Türk modeli yerine Mursi bir gecede bir Erdoğan olmak istedi’ dedi.”

    2 hafta önce Türkiye’ye gelen Ürdün Kralı 2’nci Abdullah, Anıtkabir ziyaretindeki saygı duruşu sırasında gözyaşlarını tutamamıştı.

    ileÜrdün Kralı’ndan Erdoğan’a ağır eleştiri! | GAZETE VATAN.

  • Geç de olsa bir uyanma başlamıştır…

    Geç de olsa bir uyanma başlamıştır…

                                                           Önce bir uyarı yapalım:

                                                            Nevruz kutlamalarına dikkat ediniz. Adeta PKK ve Öcalan propagandası haline getirildi. Bir Türk geleneği olan Nevruz, “Ben Türk’üm, elimde bayrağım ve göğsümü gere gere bu bayramı kutlarım” diyenlere adeta set çekiliyor. PKK ve yandaşlarının PKK bayrakları, Öcalan posterlerine ses çıkarılmıyor, elinde Türk bayrağı ile şölene gelenlere engel çıkarılıyor. Bu, bir ayırımcılıktır, kitleleri karşı karşıya getirmedir, bölünmeyi hızlandırmadır. Eğer, bugünkü anlayış devam eder, meydan terör örgütü ve destekçilerine bırakılırsa, çok geçmeden hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği olayların meydana gelebileceğini görür gibiyiz.

                                                               KAMUOYUNDAKİ RAHATSIZLIK ARTIYOR

                                                                Zaten kamuoyu, 40 bin kişinin katili ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış bir hükümlü ile barış adına masaya oturulmasına, müzakere edilmesine karşı çıkıyor. Muhalefet partilerinin yanı sıra, sivil toplum kuruluşları, bazı yandaş medya köşe yazarları bile İmralı canisinin fazlaca öne çıkarılmasının sakıncalarını dile getiriyor. Hatta Amerika’nın ve Avrupa’nın saygın bazı gazetelerindeki köşe yazıları bile, İmralı canisinin anayasada belirleyici rol üstlenmesinin sakıncalarını köşelerine taşıyorlar.

                                                                Son günlerde geç de olsa, hükümet kanadından da Öcalan’ın siyasi figür gibi gösterilmesinin, şehit yakınlarının ve Türk milletinin vicdanlarını sızlattığı açıklamaları gelmeye başladı. Buna, AKP İzmir Milletvekili Kültür ve Turizm Eski Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı. Belki denilecektir ki “Bugüne kadar nerelerdeydiniz?” Buna rağmen, bugün bazı gerçeklerin geç de olsa görülmeye başlamasını da olumlu bulduğumuzu belirtelim. Günay, konu ile ilgili bakınız neler diyor:

                                                             “BDP’LİLER POSTACI KONUMUNDALAR”

                                          “BDP yeteri kadar özenli davranmıyor. AK Parti kitlesi çok sakin. Ama sorgulayıcı aslında. Derinde bir yerde hepimiz, 14 yıldan beri içeride olan terör hükümlüsü birisinin, şuanda bir siyasi figür gibi, müzakere sürecine dahil olmasından ve söz sahibi konumuna geçmiş olması vicdanımızda bir yerlerde bir sızı yaratıyor. Mesela ben barış sürecine çok inanan birisiyim. Daha demokratik açılım yokken, ‘Bu çocuklar dağa kurşun atmak için değil, kayak yapmak için çıksınlar.’ demiştim. Buna çok inanıyorum. Ama bunun doğrudan doğruya kendi yurttaşlarımızla, ya da BDP’yi muhatap alarak yapılmasını tercih ederdim. O figür(Öcalan), hiç bu işe dahil olmadan, parlamentodaki siyasi temsilcilerle yapılmasını tercih ederdim. Parlamentodaki siyasi temsilciler şimdi ‘postacı konumundalar. O konumdan daha yukarıda bir yerde olmalılardı.”

                                                               Ertuğrul Günay’ın açıklamaları bu kadarla da sınırlı değil, devam ediyor, kendisini dinleyelim:

                                            Öcalan, fazla etkili hale geldi. Bunu bizler yaptık. 14 yıl öncesini hepimiz hatırlıyoruz, uçaktaki durumunu, mahkemedeki durumunu, sorgudaki durumunu. Devlete her türlü hizmeti yapmaya hazırdı, zaten istihbarat kökenli. O noktadan bugün geldiği nokta süreci yürütmekte bir sıkıntı olduğunu gösteriyor. Elbette görüşülür ama bu kadar işin merkezine koyulması doğru değil. BDP’liler müthiş gösterilerle gidiyorlar. Medyanın ilgisi müthiş. Giden heyet imza istiyor. Bakar mısınız ciddiyetsizliğe? Terörden hükümlü kılınan bir insandan parlamento üyeleri gidiyor imza istiyor, o size hadislerden söz ediyor. Hadi canım sen de!”

                                                               HER İŞİN İÇİNDE ÖCALAN VAR

                                                                Bakan Günay AKP kitlesinin çok sakin olduğunu, ama sorgulayıcı bir konumda bulunduğunu da dile getiriyor. Bu açıklama, bir noktada toplumun AKP’li seçmen de dahil Öcalan konusunda son derece rahatsız olduğunu ortaya koyması açısından önemsenmelidir.

                                                                Öyle bir hale geldik ki, Öcalan ile yatıp, Öcalan ile kalkıyoruz. Her tarafta bu katilin propagandası yapılıyor. Her tarafta bu katil “Barış güvercini” olarak gösterilmeye çalışılıyor. Meydan PKK ve yandaşlarına bırakıldı. Her türlü tehdidi bile yapmaktan geri kalmıyorlar. Bu nedenle gözlemlerimiz milletimizin rahatsızlığının giderek artış gösterdiği yolundadır.

                                                                 Ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış 40 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu bir caninin terörün sona erdirilmesi adına tek muhatap kabul edilmesi, parlamento ve anayasa konusunda talimatlar yağdırması hiçbir şekilde kabul edilemez bir durumdur. Neredeyse terör örgütü PKK’yı Meclis yolu ile siyasallaşmaya doğru götürecekler. Böyle bir rezalete bu Meclis izin verir mi? Namus ve şeref üzerine yemin eden milletvekilleri artık ellerini vicdanlarına koymalıdırlar.

                                                                  

  • PKK’nın bir foyası daha ortaya çıktı !

    PKK’nın bir foyası daha ortaya çıktı !

    PKK,,,

     

    Emniyet ve Mali Suçları Araştırma Kurulu, PKK’nın para transferinde kuryelerin yanı sıra beş yaşındaki çocukları ve ölüleri kullandığını tespit etti.


    Terör örgütünün, deşifre olan kişiler yerine sicili temiz isimlerin üzerine para yatırdığı ortaya çıkarıldı. Kurul, bu tip para hareketlerini mercek altına aldı.

    Terör örgütü PKK’nın finans kaynaklarına neşter vurma çalışmaları devam ederken, önemli sonuçlara ulaşıldı. Emniyet ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), örgütün son günlerde para transferlerini çocukların veya ölmüş kişilerin hesapları aracılığıyla yapma yoluna gittiğini tespit etti. Bunun üzerine hem yurtiçi hem de yurtdışındaki tüm para transferleri mercek altına alındı. Kurul, para transferlerinde gerekli hassasiyeti göstermeyen ve kimlik kontrolünü eksik yapan bankalara da yazılı uyarı yapacak.

    Emniyet Genel Müdürlüğü’nden elde edilen bilgilere göre terörün finansmanıyla etkin mücadele için büyükşehirlerde haraç toplayanların yanı sıra teröre bulaşan şirket ve belediyelerin hesapları da kontrolden geçirilecek. Adına herhangi bir gayrimenkulü veya şirketi olmayanların üzerine yüklü miktarda para transferleri sıkı takip edilecek. MASAK, Türkiye-Avrupa, Avrupa-Kuzey Irak arasındaki para gönderimlerini de sıkı takip altına alıyor.

    PKK’nın, uyuşturucu veya kaçak akaryakıttan elde ettiği geliri önce Avrupa’ya çıkarıp sonra da Kuzey Irak üzerinden Türkiye’ye tekrar gönderdiğini ve bu şekilde kara paranın izinin kaybettirildiğini belirten üst düzey bir ekonomi yetkilisi, “Banka olsun kurye olsun paranın izini kaybettirmek için örgüt farklı yöntemler kullanıyor. Beş yaşındaki çocuğun dahi üzerine para gönderildiğini tespit ettik. Şüphe oluşturmamak için sicili temiz isimleri tercih ediyorlar. Bu konuda havale veya EFT yaparken kimlik beyanında bulunulup bulunulmadığına ilişkin finans kuruluşlarına uyarıda bulunacağız” dedi.

    Öte yandan Van, Hakkari, Mardin ve Şırnak illerinden kuryeler aracılığı ile önemli miktarda para girişi olduğu tespit edildi. Türkiye’nin kara para haritasının çıkarılmasına ilişkin çalışma devam ederken, bu kapsamda Irak, İran ve Suriye’den uyuşturucu başta olmak üzere giren her türlü paranın kaynağı ve gittiği adresler araştırılıyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinden bağış ve yardımlar adı altında yapılan para transferinin kimlerin üzerinden gerçekleştirildiği kontrolden geçiriliyor.

    TERÖRÜN FİNANSMANINA NEŞTER

    Güvenlik güçleri ve MASAK’ın terörün finansmanıyla ilgili çalışmaları geçen hafta İstanbul’da masaya yatırıldı. Terörün finansmanıyla mücadelede, farkındalığın oluşturulması, eksikliklerin giderilmesi ve koordinasyon sağlanması amacıyla 26-27 Ocak 2012 tarihlerinde Terörün Finansmanıyla Mücadele Çalıştayı düzenlendi. Çalıştaya Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay, Adalet Bakanlığı, MASAK yetkilileri, Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Araştırma Merkezi’nin akademisyenleri ile 15 ilin cumhuriyet savcıları ve TEM şube müdürleri katıldı.

    Roj TV’nin banka hesapları donduruldu

    Danimarka’da Kopenhag Şehir Mahkemesi tarafından PKK’nın kontrolünde olduğu ve terör örgütü tarafından finanse edildiğine karar verilen Roj TV’ye bir darbe de ülkenin en büyük bankası Danske Bank’tan geldi. Banka, Roj TV’nin hesaplarını dondurdu. Danske Bank tarafından gönderilen yazıda, ‘Teröre destek suçlaması ile karşı karşıya kalmamak için’ kurumun tüm hesaplarının dondurulduğu belirtildi. Roj TV’nin yayınları, Eutelsat ve Eurobird tarafından da kesilmişti.

    ZAMAN


    Kaynak: gundem/PKKnin-bir-foyasi-daha-ortaya-cikti/731245/#ixzz1lMXLhBkG

  • Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi

    Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi

    Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi
    2015 yılı soykırım iddialarıyla ilgili önemli bir dönüm noktası olacaktır. Başta diyaspora olmak üzere ilgili çevreler geniş çaplı bir strateji üzerinde derinden hazırlıklarını sürdürmektedirler. Çağımızın savaş şekli olarak propaganda ve bunun sonraki cephesi olarak genellikle diplomasiyi görmekteyiz. Propaganda tekniklerini bilemeyenler diplomasiden de dişe dokunur netice alamazlar. Büyük stratejiler en az 10 yıllık olup yarım asırlık, hatta birkaç asırlık olanları vardır. Her devletin istediği stratejiyi uygulama hakkı olabilir. Fakat bunları yok sayarak geçmiştekileri hesaba katmamak, bir adım sonrasını görememek, geleceği de kaybetmek demektir.
    Soykırım iddiaları konusunda Türkiye’nin savunma pozisyonuna girmeden enformatik propaganda, bilimsel gerçeklerin akademik zeminlere sunulması, ülkemizin tanıtımı, yakın tarihin aydınlatılması konularında yerine getirmesi gereken sorumlulukları bulunmaktadır. Bu alandaki imkanlar ve fırsatlarına bir başkasının sahip olması mümkün değildir. Ancak zayi edilen fırsatlar açısından üstüne yoktur.
    Yurt dışında görev yapan veya bir şekilde yabancılarla muhatap olan vatandaşlarımızın bu konuda maruz kaldıkları muamele sonucu psikolojik savaş genellikle baştan kaybedilmektedir. Konuyu en iyi şekilde bilmesi gereken akademisyen ve diplomatlarımızın dahi yetersiz, eksik, yanlış bilgilerle boynu eğik dolaşmalarının faturası zannedildiğinden çok daha fazladır. Öte yandan “soykırım yapmış bir neslin ahfadı” diye iftira edilen bir toplumdan insan hakları, saygı, demokratik terbiye de beklenemez.
    1915 Tehcir Kararnamesi, o güne kadar başta Taşnak çeteleri olmak üzere genellikler Ruslarla işbirliği halinde olan Ermenilerin Müslümanlara karşı uyguladıkları katliam, işkence ve bilumum insanlık dışı muameleler konusunda yığınla arşiv belgeleri vardır. Osmanlıya inanmayanlar için Rus, Amerikan hatta o günkü mesela Ermenistan başbakanının arşivlenmiş beyanatı vardır. Tehcir uygulamasının sona ermesinden sonra Fransa, ABD, Ermenistan’a yerleşmeyip eski köylerine dönmek isteyenlerle ilgili o yıllarda birçok diplomatik kararlar, mahkemeler, yazışmalar, raporlar, hatta Ermeni yayın organlarının yazıları bulunmaktadır. Malta sürgünleri neticesinde İngiliz mahkemesinin kararlarını herkes bilmelidir. Fakat işgal altındaki Nemrut Paşa Divanı’nın da mahkemeyle ilgisi olmadığı bilinmelidir.
    Bu cümleden olarak 1921’de başlayıp kısa bir süre içinde sonuçlanan Berlin Mahkemesi, yaygın ismiyle Talat Paşa Davası bulunmaktadır. Talat Paşa, Ermeni çetelerinin katliamının İstanbul ayaklarına sonuna kadar göz yummuş, herşeyin bittiğini görünce tehcire giden yolun sorumluları arasında yer almıştır. Ancak müsamaha gösterdikleri onu rahat bırakmamış ve Berlin’de Ermeni komitacı Tehliryan tarafından katletmiştir. Berlin Mahkemesi bu katilin yargılanması davasıdır. Ancak ilginçtir dava katilin adıyla değil maktulün adıyla anılmıştır.
    Mahkeme hazırlık safhasında suikast davası olmaktan çıkmış adeta Müslümanların Hıristiyanları katletme davası haline gelmiştir. Davanın başından itibaren tehcir esnasında yapılanlarla ilgili devlet görevlileri suçlanmaya çalışılmış, Talat Paşa’ya karşı Ermeni avukatlarca ileri sürülen iddia ve iftiralara diğerleri yanında Alman yetkililer de cevap vermek istemiştir. Ancak Alman mahkemesi o yıllarda Türkiye’de hatta Talat Paşa’nın yanı başında görev yapan kendi komutanlarının dahi bu konuda şahitliğini kabul etmemiştir.
    Alman makamları davanın bir an önce kapatılması, katilin bir şekilde serbest bırakılması yönünde gayret göstermiş ve mahkemeye baskı uygulamıştır. Bu yüzden yargılamada birçok usulsüzlükler görülmüştür. Katil Tehliryan “şuuru yerinde olmadığı” gerekçesiyle serbest bırakılmış, mahkeme kararının temyizi uygun görülmemiştir. Mahkeme boyunca “Ermeni meselesinin karmaşık bir hale sokulduğu ve bundan İtilaf Devletleri’nin sorumlu olduğu, olayların müsebbibinin kesinlikle Türkler olmadığı, bilakis katliamı öncelikle Ermenilerin başlattığı” yolundaki ifadeler kararda görülmektedir. Buna karşın Alman makamları davanın bir an önce sonlandırılması baskısı ile, hatta karşı savunma endişesiyle Tehliryan lehine şahitlerin dahi sınırlı tuttuğu görülmektedir.
    Berlin’deki bu mahkeme üzerinden nerdeyse bir asır geçmiştir. Mahkeme evrakı ve tutanakları ve evrakları yanında bu konuda başta Alman hariciyesi olmak üzere diğer kurumların bu konudaki yazışmalarının derlenip yayınlanması yakın dönem tarihine ışık tutacak önemli bir kaynaktır. Mevcut ve muhtemel iftiralara karşı Türkiye’nin yakın dönem tarihi konusunda gerekli çalışmaları yaptığına inandığımız Dışişlerimizin bu dosyayı derleyip yeniden değerlendirerek kamuoyuna, akademik ve diplomatik çevrelere sunmasını bekliyoruz.

  • Airbus sipariş gününü bayram ilan etti

    Airbus sipariş gününü bayram ilan etti

    Türk Hava Yolları’nın (THY) siparişi Airbus’ta bayram havası yarattı. Şirketin THY’nin siparişiyle rakibi Boeing’i geçeceği yorumları yapılıyor.

    72278

    THY’nin Airbus’tan tek seferde 117 adetlik yeni uçak siparişi Avrupalılar’ı sevindirdi. Birçok Avrupa gazetesinde konu yer buldu.

    Euro Bölgesi’nin uçak imalatçısı Airbus’ın 82’si kesin kalanı opsiyonlu olmak üzere toplam 117 adetlik sipariş nedeniyle 2012’de önde olan ABD’li Boeing’i geçeceği belirtildi.

    THY’nin bu alımı Türk sivil havacılık sektörünün de en yüksek siparişi olma özelliği taşıyor.

  • Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıyor!

    Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıyor!

    Ve Hasan Cemal, 15 yıl önce, 1998 yılında yazmaya başladığı Milliyet’ten ayrılıyor!

    Önce bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlayalım, sonra Hasan Cemal’i Milliyet’e veda etmeye yönelten son gelişmeleri paylaşalım.

    28 Şubat’ta Milliyet’in manşetinde “İmralı zabıtları” başlığıyla yayımlanan Namık Durukan‘ın haberi üzerine çıkan tartışmada Hasan Cemal iki önemli yazı kaleme aldı.  İlk yazı “Barış olgunlaşmış durumda, resmin bütünü sakın ola gözden kaçmasın!” başlığıyla 1 Mart Cuma günü yayımlandı.  Cemal’in bu yazısı, Milliyet’e ve Namık Durukan’a kutlamayla başlıyordu.

    Cemal’in, Abdullah Öcalan’ın BDP heyetiyle İmralı’da yaptığı görüşmeye ilişkin notların yayını üzerine Milliyet’teki ikinci ve son yazısı 2 Mart Cumartesi günü Sayın Başbakan, tarihin eli yine omzunuzda, tarih bazen yaşarken de yakalanır!” başlığını taşıyordu. Cemal bu yazıda, Milliyet’in İmralı notlarını yayımlamasını suçlayanları eleştiriyor ve “Gazete yapmak ayrıdır, devlet yönetmek ayrıdır. İkisi birbirine karıştırılmasın. Kimse de kimsenin işine öyle karışmasın” diyordu.

    Başbakan Tayyip Erdoğan, bu yazının yayımlandığı gün, yani 2 Mart Cumartesi günü Balıkesir’de yaptığı konuşmada “Gazeteciliğiniz batsın” derken doğrudan Hasan Cemal’in yazısına gönderme yaptı. Hatırlayalım:

    “Bu medyanın bazı uzantıları, kalemşörleri şunu yazıyor. Devlet yönetmek başka bir şey, gazete yapmak farklı bir şey. Eğer bu ülkeye bu millete zerre kadar sevdanız varsa şu çözüm sürecine katkıda bulunmak istiyorsanız böyle bir haberi atamazsınız, atmamanız gerekirdi. Bu süreç hassas bir süreç. (…) Eğer böyle gazetecilik yapacaksan, batsın senin gazeteciliğin…”

    Erdoğan, üç gün sonra, partisinin grup toplantısında da Milliyet’in haberini “gayri milli yayıncılık” olarak hedef gösterdi.

    Milliyet’in sahibi Erdoğan Demirören, Başbakan’ın çıkışının ardından Genel Yayın YönetmeniDerya Sazak‘a, Hasan Cemal’in, gazetesinin yayınını savunan tavrından duyduğu rahatsızlığı iletti. Demirören, Cemal ile Başbakan’ın çıkışını köşesinde eleştiren Can Dündar’ın yazılarına son verilmesini istemiş, Sazak ve yazı işleri direnmişti.

    Milliyet’i sarsan kriz, Dündar’ın yazılarına devam etmesi, o hafta salı günü yazısı istenmeyen Hasan Cemal’e ise iki hafta ceza verilmesi formülüyle donduruldu. İki haftalık süre bugün doldu ve gözler Milliyet cephesine çevrildi. Nitekim Cengiz Çandar, Radikal’deki köşesinde, yaklaşık 40 yıllık arkadaşı ve meslektaşı Hasan Cemal’in salı yazısının yayımlanıp yayımlanmayacağını merakla beklediğinin altını çiziyordu.

    Derya Sazak, pazartesi günleri yayımlanan editoryal yazısında, İmralı notlarının yayınına ilişkin olarak yaşanan kriz için dikkat çeken bir ifade kullanmıştı:

    “Haberi yayımlarken mesleki ilkelerimizden ödün vermedik. ‘Editoryal bağımsızlığın’ sınırlarını tartışmaya açma pahasına süreci, ‘genel yayın politikalarıyla uyumlu’ yönetme sorumluluğu bana aittir.”

    Cemal iki gün önce gönderdi, Sazak yeni yazı istedi

    Pazartesi günleri izin yapan Cemal, salı günü yayımlanacak yazısını 16 Mart Cumartesi günü Milliyet Yazı İşleri ve Derya Sazak’a gönderdi. Bir başka deyişle, iki haftadır kendisinden yazı talep edilmeyerek ambargo uygulanan ve bir türlü “cezaya konulan”  Hasan Cemal, bu sürenin bitimine tekabül eden salı günü için yazısını gazeteye iki gün önceden iletti.

    Aldığım bilgilere göre, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, gönderdiği yazıyı yayımlayamayacağını belirterek Hasan Cemal’den yeni bir yazı istedi. Cemal’in cevabı,“gönderdiği yazı yayımlanmadıkça yeni bir yazı göndermeyeceği” yolunda oldu.

    Hasan Cemal, gönderdiği yazının yayımlanmayacağı bildirimi üzerine Milliyet ile yollarını ayırmaya yöneldi. Cemal’in, gazetenin önerdiği “iki hafta daha yazmaması” mealindeki formüle de yanaşmadığı konuşuluyor.

    Peki, Hasan Cemal’in yazısında ne vardı?

    “İki haftadır kapalı olan köşemi açarken – Gazetecilik ve gazeteciler üzerine” başlıklı yazısında, medya patronlarının iktidarlarla ilişkisine eleştirel bir bakış yöneltirken medya sahiplerinin basın dışı işlerinin iktidarların elini güçlendirdiğine vurgu yapıyor. Cemal, kendisinin çok sevdiği ifadeyle “gazeteci milleti”ni, özellikle medya elitlerini de, editoryal bağımsızlığa birlikte sahip çıkmadıkları için eleştiriyor.

    ‘Sonra konuşacağım’

    Bütün bu süreci konuşmak üzere Hasan Cemal’i aradım. Ancak Cemal, “şu anda konuşmak istemediğini, daha sonra konuşacağını” söylemekle yetindi.

    Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığı görevinden 14 Aralık’ta ayrılan Yasemin Çongar‘ın da, yaklaşık üç hafta önce patlayan Hasan Cemal krizi üzerine, daha önce anlaştığı Milliyet’e yazı göndermekten vazgeçtiğini not edelim. Çongar, krizden önce, Taraf’ta büyük bir ilgi gören edebiyat yazılarını (Ex Libris) hafta sonlarında Milliyet’te sürdürmek üzere anlaşmaya varmıştı. İzleyen süreçte, Hasan Cemal olayına ilişkin yazıların, Milliyet’in ardından Hürriyet’te de makaslandığını bu köşede duyurmuştuk.

    Sözü uzatmayalım ve Hasan Cemal’in, eğer son anda sürpriz bir karar verilmezse Milliyet’te yayımlanmayacağı bildirilen son yazısına bırakalım; buyrun…

    İki haftadır kapalı olan köşemi açarken…

    Gazetecilik ve gazeteciler üzerine…

    Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları haberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.

    Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.

    Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.

    Özeti şuydu:

    Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!

    Evet, öyledir.

    Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.

    Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuz sorumlulukda vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.

    Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.

    Çok görülür bu durum.

    İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.

    Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.

    Şimdi bunları geçiyorum.

    ‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’yla Milliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu…

    Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye ne yazık ki devam ediyorlar.

    Belirtmekte yarar var.

    Medya-iktidar ilişkileri bu ülkede öteden beri sorunlu olmuştur. Çünkü siyasal güç odakları her zaman medya ve gazeteci milletini genellikle kendi çektikleri ‘kırmızı çizgiler’le kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bunun için ekonomik, siyasal ve hukuksal aletlerle baskı uygulamıştır.

    Hiç değişmemiştir bu.

    Medya patronlarının gazetecilik dışındaki alanlarda mevcut ekonomik menfaatleri de iktidarların elini güçlendirmiştir.

    Bir başka deyişle:

    Kendi işleriyle ilgili olarak medya sahiplerinin Ankara’ya olan ihtiyaçları ya da Ankara’nın ekonomik konulardaki aşırı gücü -Türkiye’de yargı düzeninin ikinci sınıflığıyla da birleşince- siyasal iktidarlar medyayla daha kolay oynamıştır.

    Bir de gazeteciliğe bakış vardır, medya patronlarının bakışı…

    1990’ların başıydı.

    Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Türk iş dünyasının en büyüklerinden biri, gazete çıkarmak isterken benim de görüşümü almıştı.

    Ben de ona sormuştum:

    “Neden gazete çıkarmak istiyorsunuz? Avrupa çapında iyi bir buzdolabı fabrikası, iyi bir televizyon fabrikasıyla bankadan sonra bir de iyi gazeteniz mi olsun istiyorsunuz? Yoksa rakiplerinize karşı Ankara’da, iktidarlar nezdinde yeni bir güç odağı yaratmak için mi gazete çıkarmak istiyorsunuz? Ankara’da kendi iş menfaatlerinizi korumak ve geliştirmek mi, yoksa bir de iyi gazete sahibi olmak mı, hangisi?”

    Bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ama yukarıdaki sorum bugün de geçerli. Ankara’yla, siyasal iktidarlarla medya arasındaki sorunlu ve kusurlu ilişki yapısı, sanıyorum, dün olduğu gibi bugün de yukarıdaki soruda düğümleniyor.

    Ama yalnız bu değil.

    Bir de ‘gazeteci milleti’nin, özellikle ‘gazeteci eliti’nin iktidar-medya ilişkilerini rayından saptıran ya da rayında tutamayan rollerini de akılda tutmak lazım.

    Yöneticiler – ve önde gelen yazarlar – bu ülkede gazeteciliği güç odaklarına karşı olduğu kadarpatronlara karşı, hatta patronlara rağmen savunmakta da başarılı olamadılar. Bunun için kendi aralarında mesleki nitelik taşıyan güçlü ortak platformlar oluşturamadılar.

    Bu noktayı özellikle vurguluyorum.

    Bu konuda, benim de 45 yıllık gazetecilik mesleğimde zayıf notlarım vardır.

    Ayrıntıya girmiyorum.

    Şimdilik girmek de istemiyorum.

    İktidar-medya, iktidar-gazeteci, gazeteci-patron ilişkilerinde taşların yerli yerine oturabilmesi için, hiç kuşkusuz, gazeteci milletinin de mesleki görev ve sorumluluğu vardır.

    Bu noktayı gözardı etmeyelim.

    Olan biteni, eli kolu bağlıymış gibi ya da kendisini ilgilendirmiyormuş gibi seyretmek, yani kayıtsız ya da nemelazımcı tavır, demokrasi ve hukuk devletinin bu ülkede ikinci sınıflığa mahkûm olmasında önemli rol oynamıştır.

    Gazetecilik bayrağını ne kadar yüksekte tutarsak, kendi mesleğimizin bağımsızlık ve özgürlüğüne ne kadar sahip çıkarsak, Milliyet’in başarılı Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın deyişiyleinadına gazetecilik çizgisinde ne kadar yürüyebilirsek, bu ülkede demokrasi ve hukuk çıtası da o kadar yükselir.

    Bu konu, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’yla ilgili olarak bugün geçmekte olduğu hayati dönemde çok daha büyük bir önem taşıyor. Demokratik hukuk devleti çıtası ne kadar yükselirse, bu ülkenin barış ve huzur kapısı o kadar açılır.

    Biz gazeteciler mesleğimizi ne kadar iyi yaparsak… Gazeteci gazeteciliğini, patron patronluğunu, siyasetçi siyasetçiliğini ne kadar iyi bilirse… Hiç kuşkunuz olmasın, herkesin kafası rahat eder, herkes daha huzura varır ve bu ülkede demokrasiyle barışın taşları çok daha çabuk yerli yerine oturur.

    Mesleğini çok uzun yıllardır gerçekten seven bir gazeteci olarak her şeye rağmen, birçok olumsuzluğa rağmen geleceğe umutla bakıyorum.

    Bu açıdan duygu ve düşüncelerim özellikle son iki haftada yaşadıklarımla daha bir güç kazandı diyebilirim.

    Hadi, işimize bakalım.

    İşimizi daha iyi yapalım.

    İki haftalık mecburi aradan sonraki ilk yazımı noktalarken, daha iyisini yazabilirdim diye de düşünmeden edemiyorum doğrusu…

    Doğan Akın

  • Kıbrıs satıldı

    Kıbrıs satıldı

    526717_424349974323291_577614355_n

    Vatan gazetesinden Çağdaş Ulus’un haberine göre Akdeniz’de söz sahibi olmak isteyen İsrail, KKTC’de paravan şirketlerle toprak satın aldı. Buna Rumların ve İngilizlerin 4 bin dönüm toprak satın alması eklendi.

    Habere göre İsrailli iş adamları adadaki bazı Türk avukatlar üzerinden paravan şirketler kurup, arazi toplamaya başladı. Araştırmalar sonunda 95 İsrailli işadamının KKTC’de 443 paravan şirket kurup 4.5 kilometrekarelik bir alanda arsa satın aldıkları tespit edildi. Buna ek olarak Girne, Magosa, Güzelyurt, Karpaz, Tatlısu, Dipkarpaz, Büyükkonuk, Bahçeli, Yenierenköy ve Sadrazamköy bölgelerinde arazi satın alan ve buralara lüks siteler inşa etmeye başlayan Rumların bin futbol sahası büyüklüğündeki 4 bin dönüm Türk toprağını satın aldığı belirlendi. Satın alınan topraklar için yaklaşık 45 milyon euro ödenirken yaklaşık 30 bin Rum’un, KKTC’den toprak satın aldığı belirlendi. Rumlar dışında da özellikle Girne ve Magosa’da da birçok İngiliz’in toprak satın alması dikkat çeken diğer bir ayrıntı oldu

  • THY ‘sevgi’ satacak

    THY ‘sevgi’ satacak

    THY Genel Müdürü Kotil ‘Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız. Her gün sevgi satılıp alınıyor” dedi.

    Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Temel Kotil, 3. havaalanını beklemeden şirketi büyütmeye devam ettiklerini, şu anda Atatürk Havaalanı’ndaki kapasite kısıtından dolayı Sabiha Gökçen’de büyümeyi sürdürdüklerini belirtti.

    Kotil, 2013 yılında 46 milyon yolcu, 9,7 milyar dolar ciro, 250 uçuş noktası ve günde aşağı yukarı 1.200 sefer hedeflediklerini kaydederek, ‘Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız’ dedi.

    Yeni lokasyonlara uçuşlarla ilgili de konuşan Kotil, ‘Bizim standardımız yılda 30 nokta açmak. 2013 yılında hedefimiz; 46 milyon yolcu, 9,7 milyar dolar ciro, 250 uçuş noktası ve günde aşağı yukarı 1.200 sefer’ ifadelerini kullandı.

    Kotil, bu yılki trafik sonuçlarının geçen yıla göre daha iyi olduğunu anımsatarak, ‘Doluluk oranımız artıyor. Yolcu sayımız yüzde 22 oranında arttı. Yurt dışında yüzde 32 oranında arttı ve artmaya devam ediyor’ dedi. ‘Hem Batılı hem Doğulu şirketiz, artık uçuş ve servis değil ‘sevgi’ satacağız’-

    Kotil, 2020 yılına kadar uçak adedinin 375’e ulaşacağına dikkati çekerek, sözlerini şöyle tamamladı: ‘2020 vizyonumuzda 90 milyon yolcu ve 19 milyar dolar ciro ve dünyanın her yerine uçan havayolu olacağız. Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bugün kararımızı değiştirdik. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız. Her gün sevgi satılıp alınıyor. Biz hem Batılı hem de Doğulu bir şirketiz, başarılı olmamızın sebebi… 2002 yılından beri hep kar ediyoruz. Kar elde ede ede artık kardan ziyade sevgiyi konuşmaya karar verdik. Biz Batı kadar kurumsal, Doğu kadar duygusal bir şirketiz.’

  • Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    A LMANYA’DA dolandırıcılar, her geçen gün yeni yöntemlerle vatandaşın cebinden para  sızdırmanın peşinde koşturuyor. Özellikle telefonla arayarak banka hesap numaralarını ele  geçiren dolandırıcılar artık kapı kapı  dolaşıp Türk vergi dairesinden geldikleri iddiasıyla Türklerden para sızdırmaya çalışıyor.

    “UYANIK OLUNMALI”

    MAİNZ Başkonsolosu Aslan Alper Yüksel, görev bölgesindeki  emniyet müdürlerinin  söz konusu dolandırıcılığı kendisine bildirdiğini söyledi ve Türkleri uyanık olmaya davet etti. Başkonsolos, “Dolandırıcılar  kendilerini Türk vergi dairesi yetkilisi olarak tanıtıyor. Türkiye’den getirilen değerli eşyalar için gümrük vergisi  ödenmesi gerektiğini söylüyor” dedi.

    “TELEFONU NOT EDİN”

    DOLANDIRICILARIN Almanca konuştuğu bilgisini de veren Başkonsolos  Yüksel, “Bu dolandırıcılar telefonla da  arayıp vatandaşın cebinden para sızdırmanın peşinde. Arayan numarayı hemen not edin ve telefonu  süratle kapatın. Kaydettiğiniz  numarayı ise hemen polise bildirin” şeklinde konuştu.

    KADİR İNCE / MAİNZ

    ileDolandırıcıların yeni yöntemi bu! « SABAH AVRUPA.

  • 18 MART DENİZ SAVAŞI VE SONRASI

    18 MART DENİZ SAVAŞI VE SONRASI

    Çanakkale Muharebeleri–4

     

    Churchill ve İngilizleri en çok tahrik eden 100 yıl önce Napolyon Savaşları sırasında İngilizlerin Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Duckwood’un inanılmaz macerası olmuştu. O günlerde Amiral Duckwood’un İstanbul seferi Deniz Harp Okulunda Korvet Kaptanı Bogarth tarafından okutuluyordu. Duckwood 8 savaş gemisi, 2 Firkateyn, 2 kalyondan müteşekkil bir filo ile 19 Şubat 1807 günü Çanakkale Boğazından girmiş, Nara açıklarında küçük bir Türk filosunu tahrip ederek Marmara’ya geçmiş, 20 Şubat günü İstanbul önüne gelmiş, Napolyonun Elçisi General Sebastiyani’nin kovulması ve Türk Donanmasının teslimini talep etmişti. İsteklere olumlu yanıt vermeyen Osmanlı Devleti görüşmeleri uzatırken kıyıda savunma tedbirlerini arttırdı. Sonuç alamayacağını anlayan Duckwood 1 Mart’da Çanakkale’ye doğru döndü. 3 Mart günü Boğazdan çıkarken sert bir dirençle karşılaştı. 29 ölü ve 138 yaralı zayiat verirken bütün gemileri ağır hasara uğradı.(1) Türk kaynaklarına göre Duckwood bir öğle namazı vaktinde Boğaz girişine geldi ve kıyıdakiler onun dost bir filo olduğunu ve İstanbulu ziyarete geldiğini düşünerek ateş açmamışlar. Duckwood Marmara’da beklerken işlerin çıkmaza girdiğini görünce geri kaçmak istedi ama rüzgâr olmadığı için beklemek zorunda kaldı ve rüzgâr yelkenlerini şişirince de Çanakkale’ye doğru hızla uzaklaştı. Gerçekleri duymak istemeyen İngilizler bu konuda gösterdiği cesaret ve beceri nedeni ile Duckwood’a ne kadar hayranlık duyuyorlarsa, İngiliz Donanmasını Boğaz önünde görünce Boğazı savunan askerlerin korkup kaçacaklarına da o kadar inanıyorlardı. Churchill o muazzam donanma ve ateşine karşı Türk askerinin yine bir şey yapamayacağını ve büyük bir ihtimalle korkup kaçacaklarını zannediyordu. Böylece efsanevi Amiral Duckwood’un başaramadığını başarmış biri olarak tarihe geçmiş olacaktı.

    Bir akşam Başbakan Asquıt’in evindeki bir akşam yemeğinde, Başbakanın kızı Violet Asquıt,  Lord Kitchenerle sohbet ederken “ Çanakkale ile ilgili kazanılacak zaferin onurunun tamamen Winston Churchile ait olacağını” söyledi. Onun Amiral Fisher ve diğer muhaliflerin baskılarına karşı nasıl büyük bir güven ve cesaretle sorumluluğu üzerine aldığından bahsedince, Savaş Bakanı “ Tamamen öyle değil, ben de başından beri bu harekâtı destekliyorum” cevabını vermişti.(2)

    Amiral Carden planlandığı gibi 19 Şubat’tan itibaren Boğaz girişindeki mevzileri bombalamağa başladı. Emrinde 14 İngiliz ve 4 Fransız Muharebe gemisi, 35 kadar mayın temizleyici ve yeteri kadar yardımcı gemi toplanmıştı. Bombardımana katılan gemiler Türk toplarının menzili dışında kaldığı için hasara uğramadan rahatça görevlerini yapıyorlardı. 25 Şubatta gemiler Boğaz girişini bombalamaya devam ettiler ve bu bombardımanlar 16 Mart gününe kadar tekrarlandı. O gün Filo Komutanlığında çok önemli bir gelişme oldu. Ağır baskı ve stres sonucu Amiral Carden rahatsızlandı ve görevinden alındı. Aslında Churchill bu görevi baştan itibaren Türkiye’deki İngiliz Misyonu komutanı Amiral Limpus’a vermeği düşünüyordu. Çünkü o Boğaz savunmasının bütün inceliklerine hâkimdi. Ancak böyle bir görevlendirmenin uluslar arası nezaket kuralları ve dürüstlükle bağdaşmayacağı düşünülerek vazgeçilmiş (3) ve komutanlığa Amiral Carden atanmıştı. Hiç vakit kaybedilmeden görev yardımcısı Amiral de Robeck’e verildi. Churchill kendisine fazla gecikmemesini tavsiye edince iki gün sonra asıl saldırının bağlıyacağını belirtti.

    Saldırı 18 Mart günü başladı.Sabahın ilk saatlerinden itibaren Boğaza giren 18 savaş gemisi altışarlı üç hat halinde yerlerini aldılar ve 11.30 dan itibaren her tarafa mermiler yağdıran devasa bir ateş ve çelik grubu olarak ilerlemeye başladılar. Ellerindeki cephanenin sınırlı oluşu ve menzil sınırlaması gibi nedenlerle Türk tarafı 12’den sonra ciddi olarak karşılık vermeğe başladı. Akşama kadar 6 saate yakın bir muharebeden sonra. Amiral de Robeck saat 17 civarında donanmasına geri çekilmeyi emretti. Saldırı sırasında 3 savaş gemisi batmış, 3savaş gemisi  çok ağır yaralanmış, dört gemi de ağır hasar görmüş ve  Toplam 800 denizci ölmüştü. Türklerin kaybı ise 8 top,40 ölü ve 70 yaralı olarak tespit edilmişti.(4)

    Winston Churchill ve Lord Kitchener’in en büyük endişesi ikinci saldırının geciktirilme ihtimali idi. Onlar Türklerin savunma gücünün tükendiğine, cephane stoklarının %80 inin harcanması nedeni ile savunma gücünün kalmadığına inanıyorlardı.(5)  Fakat 18 Mart günündeki saldırı sırasında Türkler öylesine soğukkanlı ve güçlü bir direnç göstermişlerdi ki, savaşanlar bir daha aynı şartlarda Boğaza girmeye istekli görünmediler. 22 Mart günü Amiral de Robeck’in Sancak gemisi Queen Elizabeth’de, bölgeye yeni komutan olarak atanan General Hamilton ve üst rütbeli general ve amirallerin de katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda durum detaylı olarak görüşüldü ve bundan sonra sadece deniz kuvveti ile değil kara ve deniz kuvvetlerinin birlikte yapacağı müşterek bir harekâtla saldırının yenilenebileceği kararı alındı ve bu karar teklifi Savaş Konseyine sunuldu.

    VE SONRASI

    Deniz Bakanlığında Churchill Çanakkale’ye yeni takviyeler göndermek için büyük gayret sarf ediyor, bölgeye gönderilecek, her gemi, her subay, her asker ve her mermi için olağanüstü bir uğraş veriyordu. Onun bu kadar ısrarlı olmasını anlamakta güçlük çeken yaşlı Amiral Fisher, bir gün ona gönderdiği bit yazının altına şu notu düşecekti: “ Sen Çanakkale ile kafayı yemişsin, başka bir şey düşünemiyorsun. Allah kahretsin şu Çanakkale’yi, orası bizim mezarımız olacak.” (6) Deniz saldırısı bir daha tekrarlanmadı ve alınan karar gereği İngiliz, Fransız ve Koloni ülkeler askerleri 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Gelibolu Yarımadasına muhtelif kıyılardan çıkarak Çanakkale Muharebesinde, Kara Harekâtı olarak yeni bir safha başlattılar.

    Bundan sonra her geçen günde Amiral Fisher ile Churchill arasındaki ilişkiler gittikçe bozuldu, nihayet 15 Mayıs günü Churchill Fisherin istifa dilekçesini masasında buldu. Yıllar süren yakın ilişkilerini başından beri yakından izlediğimiz bu ikilinin ayrılması Churchill’i çok üzdü. Ama onu daha çok üzecek başka gelişmelerde olmuştu. Hemen hemen bütün ülke onun aleyhine dönmüş, Churchill’e karşı cephe almışlardı. Boğaz saldırısı ile çok büyük bir hayranlık ve şöhret kazanacağına inanan Deniz Bakanı, cepheden gelen ağır zayiat haberlerinin sonucunda ölüm ve kayıplardan sorumlu tutulmağa başlandı. Mayıs sonlarına doğru, Churchill Deniz Bakanlığından ayrılmağa zorlandı. Ancak istifasına rağmen onun Savaş Konseyi üyeliğine devam etmesi istendi. Kasım ayında Savaş Konseyi yenilendi ve onun devre dışı bırakılması Chuchillde hayal kırıklığı yarattı.

    Bir savaş lideri olarak görev yapmasına imkân kalmayınca, bir savaşçı olarak ülkesine hizmet etmek isteyen Churchill müracaatı üzerine Fransız Cephesine gönderildi. Kendi arzusu en az bir Tugaya komuta etmekti. Ancak Londra’dan gelen emirde onun taburdan büyük hiçbir birliğe komuta etmemesi istendiğinden,  Churchill’e binbaşı rütbesi ile bir tabur komutanlığı görevi verildi. Bir ay kadar cephede kalan Churchill, mevzilerde yaşamanın bütün zorluklarını gördü, sıkıntıları arkadaşları ile paylaştı. Daha sonra Albaylığa terfi ettirilerek 6ncı Kraliyet İskoç Fusilier birliği komutanlığına atandı. Altı ay daha bu görevle cephede kalan Churchill, cepheden ayrılarak Londra’ya döndü ve milletvekili olarak görevine devam etmek için Parlamentoda yerini aldı ve siyasi yaşamına yeniden başladı.(7)

    DİPNOTLAR:

    (1)    Binbaşı Demaz: Çanakkale Seferi, s.14 (İstanbul Askeri Matbaası–1930)

    (2)   David Fromkin: A Peace The End All Peace, s.135-136 ( Avan Boks, New York–1963)

    (3)   C.F. Aspinal-Oglander: Çanakkale Cilt–1,s.14; Alan Moorehead: Gallipoli, s.76–77(London–1956)

    (4)   Birinci Dünya Harbinde Türk harbi, V cilt, Çanakkale Cephesi harekatı, Inci Kitap, s.211–212 (Ankara–1993)

    (5)   Tim Swifte. Gallipoli The Incredible Campaign, s.29-30 (Australia,Sidney-1985)

    (6)   Violet Benham Carter: Winston Churchill As I Know Him s.378 (London–1966)

    (7)   Quentin Reynolds: Winston Churchill, s.90–93 ( Random House New York–1963)

     

    Dr. M. Galip Baysan

  • TUSIAD’DAN CATLAK BIR SES “‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın'”

    TUSIAD’DAN CATLAK BIR SES “‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın’”

    AÇIK  CEVAP – DUYURU: SUKRU SERVER AYA

    ‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın’         16.03.2013 10:43:42

    TUSİAD yönetim kurulu üyesi Volkan Vural, ‘2015’te Ermenilerden özür dilenmeli’ dedi

    VOLKAN VURAL

    TÜSİAD yönetim kurulu üyesi eski büyükelçi Volkan Vural, ‘Ermeni soykırımı’nın 100’üncü yılı olan 2015’te özür dilenmesini ve sınırın yeniden açılmasını önerdi.

    Sayın Vural’ın büyükelçilik kariyeri ve TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi oluşu, geçerli yasal belgelere dayanmayan ve dedi-kod’dan öteye bir geçerliği olmayan kulaktan dolma bilgileri, SOYKIRIM mevcudiyetini kanıtlayamaz; ancak, bazı mevki sahiplerinin oturdukları sandalyelerden kendilerine şarj edilen duyumları “doğru kabullenme” zaaflarını kanıtlar.  Özellikle gerek Diplomat, gerekse İŞADAMI olarak, itibar edilmesi deliller, öncelikle resmi belgelerdir. Bu güne dek, Soykırım iddiasında bulunanlar, sahteliği kanıtlanmayan bir tek belge ibraz edememişlerdir. Buna karşılık, esas hunharlıkların Ermeni gönüllüler tarafından işlendiğine dair, onlarla Ermeni-Amerikan belgeleri mevcuttur ve bir kısmı kitaplarımda aynen gösterilmiştir. Sayın Vural ve bu konudaki diğer TÜSİAD danışmanı Bay Özel’in, ancak kendilerine verilen seçmece kaynaklara dayanarak, tek yanlı yorumları veya mevkilerinden menkul otoriteleri, biraz okuyanlar ve araştıranlar için, hayret edilecek bir bilgi fukaralığının verdiği cesaretin arzından başka bir şey değildir.

    Emekli Büyükelçi Volkan Vural, bir iş insanı olmamasına rağmen tam 5 yıldır Patronlar Kulübü olarak bilinen Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) yönetim kurulunda ‘değişmez üye’ olarak yer alıyor.

    Büyük patronlar, ona danışmadan iş yapmıyorlar. Bugün Gazetesi’nden Perihan Çakıroğlu’na konuşan Vural, her ne kadar “Parayla pulla ilgim yok. Ben profesyonel üyeyim” dese de dernekteki arkadaşları paralarını iyi değerlendirmek için Vural’ın diplomasi gücünden fayda sağlıyorlar.

    Bu ölçütler Sayın Vural’ı “bilgili değil ancak yetkili” yapabilir. Tahakkukuna sebep-zaman-imkân-yer-araç-mezar-belge ve bitaraf şahit olmayan bir suçu her hangi bir kimseye tahmil etmesine yetmez. Ancak, bilgi kara deliğini ifade eder.

    Siz TÜSİAD’da epeydir değişmez yönetim kurulu üyesisiniz. Bu değişmezliği neye borçluyuz?

    Aslında ben TÜSİAD yönetim kurulu üyesi olacak konumda değilim tabii ki. Profesyonel bir insanım. Derneğin birçok profesyonel üyesi var. Artık TÜSİAD da değişti, uzmanlarla çalışıyor. Benim de Dışişleri Bakanlığı’ndaki kariyerimden dolayı, aynı zamanda da Doğan Holding’deki danışmanlık görevimi temsilden dolayı TÜSİAD’da yer almam ve yönetimde de bulunmam talebi geldi. O şekilde ilk kez 2009’da girdim. 5 yıldan bu yana da yönetimde yer alıyorum.

    Ermenistan’la büyük sorunlarımız hala devam ediyor. Bir röportajınızda diyorsunuz ki, “Ermenistan’la ilişkilerimiz başlasın. Soykırımı kabul etmeyelim ama özür dileyelim”. Yine aynı görüşte misiniz?

    Evet aynı görüşteyim. Bu topraklarda milyonu aşkın Ermeni yaşamış. Onlar, bu toprakların çocukları. Birtakım hadiseler olmuş. Kimisi buna soykırım diyor. Bir kısmı da büyük trajedi diyor. Bana kalırsa da bu tehcir olayı, trajik bir olaydır. Tıpkı Balkanlar’da böyle durumlara maruz kalan ve buraya göç eden Türkler gibi bu da bir tarihin yarattığı bir trajedidir. Elbette o zamanki Osmanlı Devleti’nin sorumluluğu vardır. Bu sorumluluktan dolayı özür dilemek mümkündür. Tabii ki Ermenilerin de sorumluluğu vardır. Herkes tarihi kendisine göre yorumluyor.

    Sayın Vural’ın yorumu objektif değil sübjektiftir. Uluslar arası bir suçun tartışıldığı ortamda, yorumların kahvehane sohbeti ve iyi niyet temennileri ile değil, tamamen müspet belge ve resmi yazışmalara dayanması zorunludur.   

    Tarihçiler çözemiyor, siyasetçiler meseleyi çözebilir mi?

    Bence bu siyasi bir sorundur ve siyasiler çözer. Burada özür de dilenebilir. Ölen ve tehcire uğrayan insanların torunlarını bir çağrı da yapılabilir. “Burası sizin de topraklarınız, gelirseniz size de yer var” denilebilir. Gelen gelir, gelmeyen gelmez. Gelenlere vatandaşlık da verilebilir.

    Kronik bir konuya, hayret edilecek basit bir yaklaşım ve çözüm.

    Peki, milyonlarca insan gelirse ne yaparız?

    O kadar çok değil. En fazla 500 bin filandır. Belki çocuk ve torunlarıyla en 600 bini bulur.

    Buyurmasına buyursunlar da, bu ülkeyi kendi seçimleri ile terk eden muhacirlere üç defa, dönme ve mülkiyetlerini alma teklif edilmiş, büyük bir kısmı bu imkânları kullanmak istememiştir. (1) Batum Sulhu,  2-8 Haziran 1918;  (2) Mondros Ateşkesi (30.10.1918)- Kapitülasyonlar bile ihya edilmiştir. (3) 1923 Lozan Sulhu ve ülkeden ayrılanlara iki yıl içinde dönme, tekrar vatandaşlık ve mülklerini edinme imkânı!

    TÜSİAD’ın sözde Ermeni soykırımının 100’üncü yılı dolayısıyla 2015’te bazı hazırlıkları söz konusu değil mi?

    Dünyada ne gibi faaliyetler var, onlara bakıyoruz. Türkiye’de de epeydir yapılan bir tartışma var. Tehciri gerçek olarak anlamak. Ermeni meselesini anlama konusunda son yıllarda bir ciddi bir uyanış var. Biz dernek olarak gerçekleri tam olarak anlamak için kapalı açık toplantılar, seminerler yapmayı düşünüyoruz. Bu konuları incelemiş insanları getirmeyi planlıyoruz.

    30.3.2013 Kitap (Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau) tanıtımı için (RM Koc Muzesi) TÜSİAD Merkezine de açık duyuru iletilmişti. Sayın Vural ve arzulayanlar şeref verirlerse ve iddialarını toplantıya misafir olarak katılacak meslektaşlarının huzurunda ifade ederlerse, kamuoyu aydınlanmış olur. Ancak SOYKIRIM iddiasında bulunanların emin olmadıkları davetlere katılmadıkları, kendi toplantılarına da (mason locası misali), yabancıları görmek istemedikleri bilinmektedir.

    1915’te açar mıyız sınırları?

    Bence açmalıyız. İnşallah olur. Kars bölgesinin gelişmesi açısından da bu çok önemli.  Doğrudan ticaretimizin olmayışı bundan kazanan 3’üncü ülkelere yarıyor.

    Bütün Türkiye sınırların açılmasını arzular. Mesele, komşu Azerbaycan toprağını Rusların himayesinde çalan hırsızlara TC’nin resmen taviz vererek, dünyaya ve milletimize karşı büyük bir onursuzluk ve samimiyetsizliği sergilemesidir. Ermenistan’ın topyekûn ticari hacmi, İstanbul’un bir kazasının yarısı kadar bile olamaz. 

    SONUÇ:  Soykırım iddiası, 1890’lardan beri öncelikle kendi millet fertlerini haraca bağlayarak, “mukaddes dava” için tulumba sistemiyle para dolandıranların 1960’lardan sonra ve Nazi Ordusundaki yaklaşık 20.000 Ermeni asker, muhacir olarak ABD’ye kabul edildikten sonra “bir milli şuur ve teberru sebebi” yaratmak için ortaya atılmıştır. , Toplanan paraların önemli bir kısmı, bilinmeyen zengin liderlerin cebine inmiştir! Türkiye’deki büyük çoğunluk Ermeniler dışarıdan gelen bu tahriklere (tekrar) kapılmamışlardır ve Dürüstler ile Şarlatanları “şimdilik” ayırt edebilmektedirler.

     

    Bu konularda yüz binlerle sayfa yazı, yüzlerce video ve dört yüzden fazla E-kitap belgeye erişmek isteyenler “armenians-1915.blogspot.com” tıkladıkları takdirde, 2005 ten beri toplanan orijinal belgelere, tartışmalara, makalelere, yorumlara erişebilirler.

    Sitede üst menüde adımı tıklayanlar, 350’yi aşkın (belki 6.000 sayfa) makalelerime, ilk kitabıma (The Genocide of Truth) erişebilirler ve Türkiye’den gitme dürüst Ermeni gençlerin (Lara-Seda-Murat) dünya çapında doğrular-sevgi-mantık için ortaya koydukları bilimsel ve yalın mücadeleyi gözleri ile görebilirler.

    Sayın Vural’ın kaç hangi ve kaç sayfa okuduğunu bilemem. Benim kitaplarımdaki bibliyografyaya göz atacaklar ne tür ve sayıda yabancı kitap ve belgelere dayandığımı görebilirler. 

    Saygılar,  Şükrü Server Aya,  İstanbul , 17.3.2013

  • The Perfect Genocide… Or is it?

    The Perfect Genocide… Or is it?

    ergun_sArmenia’s Ambassador to Canada, Armen Yeganian, mixes half-truths with fiction, omits inconvenient facts, distorts others, and throws in some fabrications for good measure, and voilà,  you have concocted the perfect genocide! (“Facts on Armenian Genocide”, Toronto Star, Mar 11 2013.)

    Proof, you ask?   Well, look at the conclusion by a bunch of guys who call themselves International Center for Transitional Justice, impressive name for an Armenian invention. So, quick, get the rope!

    “But I am not convinced” you say and ask for more proof.  They go, well, check out the statements of the “Genocide Scholars”, another invention by the notoriously anti-Turkish Zoryan Institute designed to lend credibility to a bunch of retired mostly “non-historian” groupies.

    You still want more proof?  Well, look at these photos they go and they show you a bunch of mud-like black and white photos where you can hardly notice some tents or a unidentified line of people walking, all claimed to be Armenians, of course.  That must be genocide then, right?

    You say you have more photos like that on the Turkish side showing the tragedy of slaughtered or marching Muslims, expelled at gun point from the Caucaus and the Balkans from 1912 to 1922.  Those photos show people in distress, not genocide.  Besides, the photos showing Muslim suffering is mostly censored in the West (see www.ethocide.com for a taste of it) in order to make Armenian claims stick out and, well, stick…

    Then the Armenians go on to tell you that more than two dozen states and many international organizations recognized the Armenian claims as genocide.  You take a good look at that list and do a little research of your own and what do you see?  Vocal Armenian minorities relentlessly pestering their politicians for the recognition of their wild claims as genocide.  Case in point, Uruguay.    Uruguay?  That is an expert on the Turkish-Armenian conflict of 1915?  Then it dawns on you: could all this be the work of Armenian immigrant in Uruguay who are claimed to be dead today by their brethren?

    The Armenian lobby tells you that uncivilized Turks descended upon civilized Armenians to take the Armenian lands away from the Armenians, totally forgetting that Romans, Persians, Byzantians, Arabs, Russians, and others conquered and ruled over Eastern Anatolia long before Turks.  In fact, Turks took those areas from Byzantians, not Armenians.  To throw a monkey wrench into all this,  small contingents of local Armenians ans mini war-lords actually fought on the side of Turks to break free from the yoke of Byzantium.  (Ah, history is so inconvenient at times, isn’t it?)

    Then they fast forward to 1915 claiming Turks sent Armenian packing, 1.5 million of them to be exact, and ask you:  where are those Armenians now?    See, it is genocide, no matter how you slice it.

    You go, well, let’s see now:

    • 500,000 made it to Syria;

    • 400,000 to Armenia,

    • about 100,000 to the US, Europe and other places,

    • which leaves about 300,000 unaccounted for

    according to the 1914 Census figures of the Ottoman Empire.  This number is corroborated by many cross-calculations of a myriad of international scholars and demographers.  Most of these 300,000 died of wartime conditions (starvation, epidemics, terrain, climate, etc.) and only a very small fraction of them actually died as a result bullets or massacres, the latter group of victims known name by name by the Turkish Historical Society .

    Does all of the above mean that there were no massacres or tragedies suffered by Armenians?  No, it does not mean that at all.  It means there were plenty of misery and tragedy to go around, devastating all sides, Christian and Muslims alike.  It is unfair and inhuman to pick with tweezers only the Armenian suffering from the lot in order to be able to justify calling it genocide.

    Then you remind that Turks and Armenians lived in harmonious co-habitation in Anatolia for a millennium and Turks called Armenians “milleti sadika”, the loyal nation.  You tell them that Armenians prospered and enjoyed higher living standards than most Muslims which is why some Armenians stayed loyal to the Ottoman Empire to the end while others rebelled out of pure greed and prejudice.

    All this changed when Armenian nationalists resorted to wide scale terrorism, supreme treason, and countless revolts over a period of several decades, in pursuit of the first apartheid of the 20th Century:  establishing Greater Armenia on Turkish soil where Armenians accounted for only 15-20 percent of the population.  Good thing the Armenian nationalists did not succeed, because if they did, the resulting state would not live long.  Either by bullets or ballots, the Armenian minority would lose in the end and the Muslim majority would create and rename a new state.

    When the Armenians (supposing for a minute that they are a monolithic community) lose all arguments, then they throw in as a last result the Turkish novelist, Nobel Prize winner, Orhan Pamuk. See, they go, the most well-known Turk says so, too.  So it must be genocide!  Oh, how can anyone dispute his highness, Orhan, the great legal scholar and pre-eminent historian?

    Orhan is a dreamer and a writer, not a historian or legal scholar.  His unfortunate statements showed nothing more than his ignorance on the Turkish Armenian conflict.  If Orhan knew the meaning of my last name, he would be ashamed to utter those falsehoods about his own people and country.  Orhan should not have sold his pen for an award, Nobel or not.  I say this with all honesty and sincerity. I should know because Orhan is my classmate.  We shared the same class room for four years during highschool.  Never once did Orhan wonder about the Muslim, mostly Turkish, suffering that surrounded him, because he was basically a spoiled kid form  a rich Istanbul family.  Need I say more?  He became a convenient tool for the Turcophobes and Islamophobes everywhere, but especially for the Armenian lobby.  As big a catch as that other Turkish turncoat, Akcam, who kept from the public for years that he was on the Armenian payroll–Zoryan Institute and Cafesjian Foundation, to be exact.  In such a case, a messenger unfortunatelt becomes as important as the message itslef, because it shows “motive”.

    You remind them about VAT (Viennese Armenian Turkish) Platform in an Austrian university where Turkish and Armenians scholars agreed to exchange 100 best documents that would support their respective positions, then in the second phase six months later, they would exchange another set of 80 documents in repsonse to the first 100 documents.  Then the process would be locked down to inclusion of more documents and facts would be reconstructed from these 180 documents from each side towards an agreement.  You know what happened?  Fasten your seat belts for this one:  Armenians left the table after the first set of 100 documents were exchanged, basically yelling “Liar, liar, your pants are on fire!”  So much for Armenian “proofs”.

    You might be wondering what were those 100 documents. There is a book on that that you can buy and read for your self.  It suffices to say that the Armenians were “scholarly obliterated”.  Not only Turks produced primary sources using first hand information (government archives that could be cross checked and verified) but also used archives of five countries:  Ottoman Empire, France, England, the United Sates, and Austria.   Armenians basically reproduced the internal communiactions of the foreign ministry of the Austrian-Hungary Habsburg Empire.  Moreover, the Armenian documents did not prove anything even closely resembling genocide.  In fact some could–and one was used–by the Turkish side, too, to disprove genocide claims.  Imagina that!

    For me, it was a rude awakening:  I was shocked to see the Armenian hands this weak! I knew Armenians fabricated a lot (Talat telegrams, Ataturk photo and statement, piles of skulls, etc.) but never in my wildest dreams did I think that Armenian narrative was this baseless.   No wonder the Armenian side run away in panic from the VAT platform, just like they did in 1920 from the approaching Turkish armies of General Karabekir.

    This might explain why Armenians use media and politics, as well as Zoryan concocted “scholars”, to battle Turkish superiority in archival documents and facts.

    This may also explain that while the Turkish archives are fully open and studied by scholars of 100 countries in the past quarter of century, Armenian archives in Erivan, Etchmiadzin, Antioch, Jerusalem, Beirut, Venice (Mekhitarists) and ARF documents in Boston, Glendale, and Paris are still off limits today to scholars and researchers. One wonders what are Armenians hiding there?   I have a sneaking suspicion that many of the “x files” and unresolved crimes  involving murders, bombings, assassinations, and more may be elucidated by the blood stains on those Armenian terror documents.  So don’t hold your breath for Armenians’ opening their archives anytime soon.

    Last but not least, a word of caution to fair-minded peace-lovers:  the charge of genocide cannot be decided by diplomats, politicians, journalists, clergy, activists, screamers, or even historians.  There is one and only one address clearly pointed by the United Nations 1948 Convention on Prevention and Punishment of Genocide:  The International Court of Justice in Den Haag.  And ICJ can only decide on a genocide verdict if the “intent” to destroy a people is proven after “due process”.

    Ah, international law, so inconvenient at times, isn’t it?

    Sincerely Yours,

    Ergun KIRLIKOVALI

    President, ATAA

    The Assembly of Turkish American Associations

    The son of Turkish survivor of Armenian atrocities in Bulgaria