Blog

  • Neden 24 Nisan?

    Neden 24 Nisan?

    Ermeni lobicilerce yeni bir anlam yüklenmeye çalışılan 24 Nisan’da aslında ne oldu?

    image0101890’dan sonra başlayan onlarca isyan ve hemen ardından gelen Ermeni katliamları karşısında Osmanlı hükümeti, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri, komiteler ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerine yeni karışıklıklar çıkması durumunda “ülke savunmasını sağlamak amacıyla sert önlemler almak zorunda” kalınacağı anlatılmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin bu gayretleri belgeleriyle sabittir.

    Osmanlı’nın bütün iyi niyetli ikazlarına rağmen, daha savaş başlamadan önce her türlü isyan hazırlığına girişmiş olan Ermeniler, savaş başlar başlamaz toplu bir isyana yönelmemişlerdir. Osmanlı orduları cephede savaşırken, Ermenilerin eylemleri, “Ermeni bağımsızlığı için, müttefik davasına hizmet gayesiyle”hazırlanan plana uygun yürütülmüştür. Ancak, Ermeni çetelerinin cephe gerisindeki faaliyetlerinin, devletler hukukuna göre hıyanet sayıldığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

    Ermeni isyanları özellikle Doğu Anadolu’dan başlayarak diğer vilayetlere yayılmıştır. Erzurum ve çevresinde Rus işgalinin genişlemesiyle Ermeniler, “halkın kanını kendilerine mubah” görmüşler ve bir Alman generalinin ifadesiyle, “Bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürmeye başlamışlar”dır.

    Ermeni çetelerinin bu tür zulüm ve eylemleri sürerken, güvenlik kuvvetleri tarafından Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde yapılan aramalarda pek çok silâh ve cephane ele geçirilmiştir. Artık devletin varlığını ağır bir şekilde yaralayan bu durum, biraz daha hoşgörü gösterildiğinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlara sürükleneceğini göstermektedir.

    Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden ve özellikle Kafkas Cephesindeki bozgundan sonra, Ermenilerin Müslüman halka karşı baskıları, askerden firarları, asker ve jandarmaya saldırıları, silahlı ve mühimmatla yakalanmaları, Fransızca, Rusça ve Ermenice şifre gruplarının ele geçirilmesi gibi gelişmeler, ülke çapında bir karışıklık çıkaracaklarını gösteren en önemli kanıtlar olmuştur. Enver Paşa, bu nazik durum sebebiyle 25 Şubat 1915’te ilgili birimlere dikkatli olunmasını bildirmiştir.

    Ancak sınırlı bir bölgede gerçekleştirilen bu uygulamanın genelleştirilmesi fikrini pekiştiren olay, Van Ermenilerin isyanı olmuştur. Çevredeki Ermenilerin, Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği tarihlerde Van’da toplandıkları ve silahlanarak Rusların iyice yaklaşmasını bekledikleri resmi belgelere yansımıştır. 17 Nisan 1915’de başlayan isyan, bütün vilayeti sarmış ve 20 Nisan’da da Van şehri ve köylerindeki Ermeniler ile Çölemerik Nasturileri ayaklanmışlardır. Ermeni Katogikosu V. Kevork, 10.000 silahlı çetecinin bu isyana katıldığını bildirmiştir.

    Bunun üzerine Ermeni komiteleri 24 Nisan 1915 tarihinde kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl “Ermeni soykırımının yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve tehcirle alakalı değildir.

    Ancak, asılsız olayları bile abartarak propaganda malzemesi yapan komiteci Ermeniler, söz konusu tutuklamaları da bir propaganda konusu yapmak için derhal harekete geçmişlerdir. Nitekim, Eçmiyazin Katagikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı göndermiştir:

    “Sayın Başkan, Türk Ermenistan’ından aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye’deki halkımın korunmasını rica ediyorum.

    Kevork, Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katogikosu.”

    Başpiskopos Kevork’un telgrafını, Rusya’nın Washington Büyükelçisi’nin ABD’deki temasları izlemiş, böylece yasadışı işler yapan Ermeni komitecilerinin tutuklandığı gün olan 24 Nisan, “Türkler’in Ermenileri soykırıma tabi tuttuğu gün” olarak dünya kamuoyuna propaganda edilmiştir.

    Profesör Türkkaya Ataöv, Ermenilerin her yıl “katliam tarihi” olarak andıkları 24 Nisan 1915’e kadar olan gelişmeleri belgelerle destekleyerek anlattı. “Sonunda söyleyeceğimi en başta belirtmekte fayda var; Türkler Ermenilere karşı, Birinci Dünya Savaşı’nda ya da ondan önce veya sonra, bir soykırım suçu işlememiştir. Ermeni-Türk ilişkilerinin ilk sözü edilmesi gereken en büyük gerçeği, Selçuklulardan başlayarak Ermeni ve Türklerin 1000 yıllık geçmişlerinin 900 yılının barış içinde, hatta kardeşçe olduğudur. Bu kadar uzun bir dostluk ve kardeşlikle yan yana yaşanan ilişkinin, nefret koşulunu gerektiren soykırım ile sona ermesi mümkün değildir. Türklerin yüzyılları kapsayan dostane tavırlarının temelinde geleneksel olarak ırkçı olmadıkları gerçeği yatar. Yurtseverlik ve emperyalizm karşıtlığı anlamında milliyetçidirler, ancak geleneksel değerleri içinde ırkçılık ve ırkçılığın uzantısı olan soykırım yoktur.

    1915’teki Ermeni tehdidi Osmanlı ordularına, ordunun lojistik merkezlerine, devlete ve tüm topluma yönelik ciddi bir tehditti. Türkler daha seferberlik hazırlıkları içindeyken, Ermeniler kan dökümüne Doğu Anadolu’da Ermeni olmayan 120,000 kişiyi boğazlamakla başlamışlardı.

    Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nda ‘muharip‘ olduklarını 1918’de Paris’teki resmi Ulusal Ermeni Kurulu Başkanı Bogos Nubar da yazıyla belirtmiş ve Fransız Dışişleri Bakanına yazdığı mektuplarda bununla övünmüştür.

    24 Nisan 1915´de, Terörist Taşnak, Hınçak ve Ramgavar kurullarının üyeleri olduklarından ve doğudaki kanlı ayaklanmalarla bağlantıları görüldüğünden 235 Ermeni İstanbul’dan alınıp Çankırı’ya götürüldüler. Özel evlere ikişer üçer yerleştirilerek konuk edildiler; parası olmayanlara devlet günlük geçim katkılarıyla yardım etti. Dolaşmaları serbestti; ancak gün sonunda karakola gidip kentten ayrılmadıklarını kanıtlamaları gerekiyordu. Daha ilk günlerde bir çoğu salıverildi. Suçlu görünen 155 kişi ya Çankırı’da kaldı ya da Ankara’nın Ayaş ve Zor bölgelerine yollandı. Hasta olan V. Gomidas isimli vatandaş serbest bırakıldı ve tedavi için Viyana’ya gitmesine izin verildi. Dikran Bağdikyan isimli tutuklu Ayaş’ta 1918’de doğal nedenlerden vefat etti. Çerkez Ahmed ve Galatalı Halil olarak bilinen iki zorbanın K. Zohrab ve S. Vartkes isimli iki Ermeniyi öldürdükleri ortaya çıkınca, bu ikili yargılandı ve idam edildi. 235 tutuklunun, bu 3 tanesi hariç hepsi savaşın sonunda sağ ve salimdiler. Her birinin isimleri, meslekleri, tutuklanma sebepleri ve diğer bilgileri detaylı olarak kayıt edilmişti. Bu kayıtlara halen araştırmacılar ulaşabilmektedir.

    ‘Soykırım’ın karşısına Atatürk’le ‘çıktım’

    DÜNYANIN en geniş Atatürk fotoğrafları koleksiyonuna sahip Hanri Benazus, sözde Ermeni soykırımının yıldönümü kabul edilen 24 Nisan’da Fransızların karşısına Atatürk sergisiyle çıktı.

    Benazus, gerçeklerini özel bir kasada sakladığı 5 bin fotoğrafın 750’sini 20 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasında Paris’teki Galerie D’art Salonu’nda sergiliyor. Bu kapasitede yurtdışında ilk sergisi olduğunu söyleyen Benazus, Hürriyet’e “24 Nisan’da soykırım iddialarının dorukta olduğu yer Fransa. Ben de bu iddiaların karşısına Atatürk’le çıkmak istedim” dedi. Kamuoyunda “Atatürk’ün leblebilerini yiyen çocuk” olarak tanınan aileden 520 yıllık İzmirli Benazus (83) 17 yaşından beri Atatürk fotoğrafları topluyor. Tam bir Atatürk sevdalısı olan Benazus’un yazdığı 55 kitaptan 20’si Atatürk ve yakın tarih üzerine. Atatürk’le 7 yaşında tanıştığını anlatan Benazus, Atatürk sevdasını da şöyle açıklamıştı: “ Adımı sordu: ‘Hanri’ dedim. Bana ‘Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı ve ben o gün bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim.

  • ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN FAZIL SAY YORUMU

    ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN FAZIL SAY YORUMU

    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ventrell, ABD olarak ifade özgürlüğü hakkının güçlü destekçisi olduklarını ancak herhangi bir dinin mensuplarını kasten karalayan sözleri de tasvip etmediklerini söyledi.

    page

    AA

    Washington – ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ventrell, günlük basın brifinginde, Fazıl Say’a verilen hapis cezasıyla ilgili bir soruyu da yanıtladı.

    Türkiye’de ifade özgürlüğüyle ilgili kaygılarında “yüzde 100”net olduklarını ifade eden Ventrell,

    Uluslararası tanınmış bir hak olan ifade özgürlüğü hakkını kullanmalarından dolayı bireyleri cezalandırmaya yönelik her türlü girişimden kaygılıyız. Dolayısıyla bu tür yasaların, temel insan hakları uygulamalarıyla tutarlı olduğuna inanmıyoruz” dedi.

    Bunun yanında, nefret içeren sözleri de kınadıklarını, herhangi bir dinin mensuplarını kasten karalayan sözleri tasvip etmediklerini kaydeden Ventrell, “Aynı zamanda da ifade özgürlüğü hakkının güçlü destekçisiyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı, güvenliği ve refahını en iyi şekilde garanti altına almanın yolu, tüm demokrasilerin sağlığı için kritik öneme sahip temel özgürlükler olan ifade, toplanma ve dernek kurma özgürlüklerini desteklemektir” diye konuştu.

    Ventrell, bir soru üzerine, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Türk medyasına yansıyan “Piyanist yanlış tuşa bastı”şeklindeki yorumunu görmediğini belirtirken, “Ancak hem Türkiye’deki misyonumuzdan, hem de burada Dışişleri Bakanlığı’ndan kaygılarımız hakkında çok netiz ve bunları, Türkiye ile alakalı ifade özgürlüğü kaygılarımız olduğunda açıkça dile getiriyoruz”ifadesini kullandı.

  • Kaçak elektrik operasyonu için Mardin’e 3 tabur asker

    Kaçak elektrik operasyonu için Mardin’e 3 tabur asker

    Tedaş ekipleri ve 3 tabur asker ile Mardi’nin Derik ilçesine düzenlenen karadan ve havadan kaçak elektrik operasyonu Türkiye’de kaçak elektrik kullanımında ilk 5 sırada yer alan Mardin’de kaçak elektrik kullanımını önleyebilecek mi ?

     

    23.04.2013 tarihli yazı 87 kez okunmuştur.
    Kaçak elektrik kullanımana askeri operasyon Elektriği kaçak kullanmak kaçak elektrik kullanan şehirlerMardin kaçak elektrik sıralaması
    Türkiye’de kaçak elektrik kullanımında ilk 5 sırada yer alan Mardin’de kaçak elektrik kullanımını önlemek amacıyla Derik ilçesinde jandarmaya bağlı 3 tabur asker ve Tedaş ekipleri, karadan ve havadan kaçak elektrik operasyonu düzenledi.
     
    Mardin Valiliği’nden yapılan açıklamada; Mardin’in Derik ilçesine bağlı yerleşim birimlerinde Tedaş ekipleri tarafından sulama maksatlı kullanılan kaçak elektrik trafolarının tespit edilmesi üzerine, Valilik makamının olurları ile kaçak elektrik kullanımının önlenmesine yönelik tespit edilen noktalara operasyon düzenlendiği belirtildi. Açıklamada, “Operasyonda işlem yapan toplam 22 Dedaş ekibinin güvenlikleri emniyet teşkilatının güvenlik güçleri ile Mardin İl Jandarma Komutanlığı tarafından yaklaşık 3 tabur asker ile sağlandı, ayrıca bölge havadan helikopter ile kontrol edildi. İki gün devam eden kaçak elektrik operasyonu kapsamında toplam 179 ayrı noktada elektrik enerjisi hırsızlığına yönelik yasal işlem yapıldı. Ayrıca abonesiz kaçak elektrik kullanımı engellendi. Kaçak elektrik kullanımının önlenmesine yönelik bu faaliyetlere önümüzdeki dönemde diğer ilçelerde devam edilecektir.” denildi.
  • Ermeni Sorunu ve Türkler

    Ermeni Sorunu ve Türkler

    Değerli hukukcu Yekta Güngör Özden, yeni çıkan kitapları tanıttığı Sözcü Gazetesinde yayınlanan son yazısında “Av.A.Erdem Akyüz’ün ‘Ermeni Sorunu ve Türkler’adlı kitabı; anı, araştırma, tarihçilerin görüş ve değerlendirmelerini içeren Türkçe, İngilizce, Fransızcave Almancaolarak dört dilde yazılmış olup, uzun seneler boyunca yararlanılacak bir yapıttır” şeklinde ifade kullanmıştır.

    image009Gerçekten ulusal sorunlarımızı anlatmakta yetersiz kalıyoruz. Alışılan tabiri ile –iç ve dış mihraklar- aslı olmayan uydurma şeyleri adeta “damardan enjekte” ediyorlar. Tarihimizi, milli benliğimizi saptırıp değişik yönlere çekiyorlar, bizler ise haklı olduğumuz konularda sesimizi duyurmakta aciz kalıyoruz. Bize yutturulan uyduruk ve sanal tarihi, gerçekmiş gibi kabul ediyoruz.

    İçinde bulunduğumuz bir çok sorunun kökeni işte burada yatmaktadır.

    Ermeni sorunundan tutun da, azınlıklar, yerel lehçe ve şivelerde eğitim, açılım, federasyon istemlerinin temelinde, hep bu halkı yanıltma, kandırma ve bölme arzusu yatmaktadır.

    Bu amaçla, tarihi gerçeklerde değişiklik, karatma ve tahrifat dahi yapılmaktadır. Türk tarihinin dayandığı asırlar öncesine uzanan uygarlık emareleri silinmek, yok edilmek istenmektedir. Bunların üzerine giden kişilere ise ırkçı, şovenistgibi belli damgalar yapıştırılarak susturulmak yoluna gidilmektedir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Orta Asyada eski Türk kavimlerinin yaşadığı bölgelerde, mağaralarda bulunan ve tarih öncesine giden ilk yazılı yapıtların üstünün örtülmek istenmesidir. Yani yazının ve uygarlığın temelinin Türkler ile başladığı gerçeğinin silinmek istenmesidir.

    Bunun “günümüzdeki yansımaları” ise, tamamen Türk boyundan gelen bazı topluluklara başka kimlik, isim, yazı verilerek bölücü ortamın hazırlanmasıdır.

    Ermeni sorunu da bundan farklı değilidir. Değişik ülkelerin Meclislerinde, Türklerin Ermenilere karşı soykırım suçunu işledikleri yolunda görüşmeler yapılmakta ve bazılarında böyle bir soykırım yapıldığı yolunda kararlar alınmaktadır. Bu kararlar öncesinde ve sonrasında, soykırım suçlaması, Türkiye’den siyasi veya ekonomik bazı tavizler alınması için bir pazarlık ve baskı aracı olarak da kullanılmaktadır.

    Aynı filmin değişik versiyonları, başka ülkelerde, başka yerlerde de vizyona konmuştur. Yalnız ermeniler değil, diğer bazı milletler de Türklere karşı soykırım suçunu işlemişler ve bunun üzerini “ustalıklı bir biçimde” örtmüşlerdir. Çok yakın bir tarihde, Balkanlarda, Saray Bosna’da, Kosova’da, Karabağ’da Türklere ve Müslümanlara uygulanan eylemler, bunun en yakın ve en belirgin örnekleridir.

    Şimdi aynı filmin benzeri, “sanal bir millet ve farklı bir dil yaratılarak” güneydoğuda sahneye konulmak ve bölünmenin temelleri atılmak istenmektedir.

    Türk bilim adamlarının bu konudaki değerli araştırma ve bulguları, üzülerek belirtmek gerekir ki, kasıtlı bir karanlığa mahkum edilmekte, bütün bu bilimsel görüşler karşısında, hiçbir temele dayanmayan bizim sözde “aydıncıklarımızın” neye ve kime hizmet ettikleri ise bilinmektedir.

    Ülkeye ve tarihe katkıda bulunmak isteği ile hazırlamış olduğum; anı, araştırma, tarihçilerin görüşleri ve değerlendirmeleri içeren ‘Ermeni Sorunu ve Türkler’  isimli kitapçık, konu ile ilgili tarihi resim ve eserde anlatılan olayları canlandıran çizimleri kapsamaktadır. Tarafsız bir bakış akışı ile haksız suçlamaları içermeyen ifade şekline özen gösterilmiştir. Yurt dışına da seslenmek amacı ile Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere dört dilde yazılmıştır.

    Amacına hizmet etmesi ve başka araştırmalara kaynak olması en büyük temennimdir.

  • 24 Nisan’ı ağlamadan sakince anlamak lazım

    24 Nisan’ı ağlamadan sakince anlamak lazım

    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.
    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    Bu sebeple 24 Nisan’ın Ermeniler için neden bir anma günü olduğu ya da gayriresmi tarih ekseninde düşünenler için neden bir özür günü olduğunu anlamayanlardanım.

    24 Nisan’ın Ermeniler için neden bir anma günü olduğu ya da gayriresmi tarih ekseninde düşünenler için (resmi düşünün diyen yok ya, neyse) neden bir özür dileme ya da acı günü olduğunu anlamayan çoktur.

    Ben de anlamayanlardanım. Çünkü benim bildiğim tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    O halde 24 Nisan’da ne olduğunu sakince düşünmek lazımdır. Arşivlere baktığımızda bu tarihte Osmanlı hükümetinin, Ermeni komitelerinin ayrılıkçı fikirlerle özerklik elde etme teşebbüslerini engellemek için komitecilerin tutuklanmalarını, parti merkezlerinin kapatılmasını, silahlarına ve evrakına el konulmasını emrettiğini görüyoruz.

    İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın emriyle, başta İstanbul olmak üzere ülke çapında tutuklamalar başlamıştı. Tutuklamaların en meşhuru İstanbul’da yapılmış, yaklaşık 77 bin Ermeni arasından aranan 610 Ermeni’nin adreslerine baskınlar yapılmış, 235 kişi tutuklanmıştır. Anadolu’da ise ilk baskınlarda 321 kişi gözetim altına alınmıştı.

    TUTUKLAMA KARARLARI

    Üstelik bu tutuklama kararları, öyle durduk yerde, keyfi bir şekilde alınmış değildi. İtilaf donanması Çanakkale Boğazı’na saldırmış, İstanbul’un düşman eline geçmesi korkusuyla Osmanlı sarayı ve hükümetin Eskişehir’e taşınma hazırlıkları başlamıştı.

    Ülkenin doğusunda ise Van’da Rusya’nın yardımıyla Ermeni gönüllü birlikleri ve çeteleri şehri kuşatma altına almıştı.

    Şehrin Müslüman halkı da tarihte görülmemiş bir katliamla veKarabağlı terörist Aram Manukyan’ın insafıyla karşı karşıya kalmıştı.

    Üstelik İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın en yakın arkadaşlarındanVahan Papazyan veKarekin Pastırmacıyan da Erzurum ile Van şehirleri arasında Müslüman ordunun ikmal yollarına sabotaj üstüne sabotaj düzenliyor, Müslüman köylerinde katliam üstüne katliam yapıyordu.

    Öldürülen Müslüman sayısı sadeceVan civarında 30 bin olarak ifade ediliyordu. 24 Nisan tutuklamalarının temel gerekçeleri işte bunlardı. Peki, pardon ama bu yaşananlarda, her yıl“buacihepimizin.org” deyip 24 Nisan günü bizi Taksim’e protestoya davet edecek ne gibi bir gerekçe var?

    Bunu benim gibi “resmiler” bilemezmiş. Baskın Oran hoca böyle diyor. Peki, kim bilir? Tarihi olayları, karşı yakadan (biraz daha uzak görüşlüler Ağrı Dağı’nın da ötesinden) okuyanlar biliyormuş. Ya da empati yapanlar daha iyi bilirmiş.

    Merak ettiğimiz şu: Onların bildiği bizim bilmediğimiz neymiş ki, 24 Nisan hakkında. Efendim, İstanbul’da tutuklanıp Çankırı’ya götürülen bu insanlar komiteci değil, politikacı, gazeteci, yazar, aydın ve musikişinaslarmış.

    TARİHİ DAĞIN ÖTESİNDEN OKUMAK 

    İyi de tarihi “dağın ötesinden” okumaya çalışmayıp da Krigos Balakian gibi tutuklanıp trene bindirilen ve dahi başından geçenleri Le Golgotha Armenien adlı kitabından okuyanlar tamtersi bir hikâyemi dinliyorlar?

    Balakian tutuklu arkadaşlarının listesini bal gibi de “komitacı”, “Taşnak militanı”, “Hınçak militanı”, “Ramgavar lideri” gibi sıfatlarla süslüyor.

    Peki ne olmuş bu insanlara? “Gayri resmilere” göre bunlar Ayaş ve Çankırı’ya tutuklanmaya değil öldürülmeye (hem de trenle!) götürülmüşler.

    Nitekim hikâye bu ya, torun Peter Balakian’a göre dedesiyle yola çıkan 190 kişiden sadece 16 kişi hayatta kalmışmış.

    Şeytan, gayriresmi tarihçinin beyanı olduğu için “inan, inan” diyor amatorun Balakian Golgotha’nın Fransızca baskısındaki “militan” kelimesini İngilizce baskıda “worker/işçi” yapmaktan sabıkalı olunca insan kuşkulanıyor ve bu defa şeytan “araştır, araştır” diyor.

    Eserin orijinine bakınca görüyoruz ki dedenin Çankırı yolundaki 70 arkadaşından sadece 16’sı ölmüş ya da öldürülmüş, gerisi hayatta.

    Yani torun Balakian dedesini ters anlamış. Kaldı ki geçmiş yılda Çankırı’da gözetim altına alınan veya tutuklananların tam listesim Arşiv Genel Müdürü Yusuf Sarınay tarafından yayımlanınca Çankırı’ya sürgün edilenlerin tamsayısının 70 değil 155 olduğunu öğrendik.

    İstanbul’da tutuklanan komite üyelerinden 71’i deAyaş’a gönderilmiş.Ayaş’a gidenlerin kaybı sonradan daha fazla amaşimdi konumuz bu değil.

    Şimdiden Taksim’demumyakıp acı çekeceklere şunu da söyleyelim ki, bu tutuklu yoldaşların hepsi orada hapishanede bile değiller. Çankırı Mutasarrıflığı Emniyet Müdürlüğü’nün 30 Haziran tarihli yazısı düzmece değilse, hapishanenin kapasitesi yeterli olmadığı için tutukluların üçü beşi çeşitli evlere dağıtılmışlar.

    Dahası, serbestçe dolaşıyorlar, hatta kasabanın yarım saat uzağında bulunan sayfiyelere kadar gidebilmişler. Akşamları karakola gelip imza atıyorlar. Muhtaçlara devlet yevmiye veriyor.

    Vartabet Komidas Viyana’ya nasıl gitti?

    Çankırı’da tutulan 155 kişiden 35’i sadece 13 gün sonra affedilerek serbest bırakılıyor. 8 Mayıs 1915 tarihinde serbest kalanlar arasında Vahram Torkumyan, Agop Nargileciyan, Karabet Keropoyan, Zare Bardizbanyan, Pozant Keçiyan, Pervant Tolayan, Rafael Karagözyan ve Vartabet Komidas gibi ünlüler çoğunlukta. Bunların en ünlüsü de Komidas.

    Hani şu Ermeniler’in, yaşadıkları yüzünden delirdi ve 1935 yılında Paris’te öldü dediği müzisyen. Ne hikmetse bu deliren vatandaş önce Osmanlı hükümetinin izniyle 1917’de Viyana’ya, bir süre sonra oradan Londra’ya ve nihayet Paris’e gidebiliyor. Aklını yitiren için zor bir serüven ama şimdi konumuz o değil. Zira, işin ilginç tarafı bu serbest bırakılmaların sebebi Balakian’ın iddia ettiği gibi elçilerin baskıları değil, İstanbul’daki Müslüman dostlarının baskıları. Son açılan arşiv belgelerinde hangi Ermeni tutuklunun serbest bırakılması için kimin aracı olduğu mektuplar sayesinde belli.

    KEMAL ÇİÇEK – BUGÜN GAZETESİ

  • Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Değerli okuyucular,

    Bu yazıda sizlere Gutenberg (e-kitap) sitesinde yeni (2 ay önce) yayınlanmış bir kitabı tanıtacağım: Under the Red Crescent — Charles Snodgrass Ryan 

    1994 yılında düz metin (ascii txt) formatında yüz kitabı bulunan Gutenberg e-kitap sitesi şu an itibarıyla (2013 nisan) html, epub, kindle, txt ve diğer formatlarda 42 480 e-kitap barındırmaktadır. Henüz Türkçe e-kitap bulunmayan Gutenberg e-kitap listesinde bulabildiğim başlıklar şunlar (hemen hepsi ingilizce):

    Our Little Turkish Cousin, by Mary Hazelton Wade                         42204
     [Illustrator: L. J. Bridgman]
    Under the Red Crescent, by Charles S. Ryan                               42202
     [Subtitle: Adventures of an English Surgeon with the
      Turkish Army at Plevna and Erzeroum 1877-1878]
    Behind the Veil in Persia and Turkish Arabia,                            39463
     by M. E. Hume-Griffith and A. Hume-Griffith
     [Subtitle: An account of an Englishwoman's Eight
      Years' Residence amongst the Women of the East]
    Rome and Turkey in Connexion with the Second Advent, by Edward Hoare     39313
    Rome, Turkey and Jerusalem, by Edward Hoare                              39307
    Rome, Turkey, and Jerusalem, by Edward Hoare                             39290
    Incidents of Travel in Greece, Turkey, Russia, and Poland,               37947
     7th ed. Vol. 2 of 2, by John Lloyd Stephens
    Incidents of Travel in Greece, Turkey, Russia, and Poland,               37889
     Vol. I (of 2), by John Lloyd Stephens
    Turkey, by Julius R. Van Millingen                                       37475
     [Subtitle: Peeps at Many Lands]
     [Illustrator: Warwick Goble]
    Pan Michael, by Henryk Sienkiewicz                                       37361
     [Subtitle: An Historical Novel of Poland, the Ukraine, and Turkey.]
     [Translator: Jeremiah Curtin]
    Caught by the Turks, by Francis Yeats-Brown                              37343
    Turkish and Other Baths, by Gordon Stables                               37326
     [Subtitle: A Guide to Good Health and Longevity]
     [Illustrator: Messrs Allen]
    A Prisoner in Turkey, by John Still                                      36233
    Supplement to "Punch", 16th December 1914, by Various                    30678
     [Subtitle: The Unspeakable Turk]
    Told in the Coffee House, by Cyrus Adler and Allan Ramsay                30577
     [Subtitle: Turkish Tales]
    The Turkish Bath, by Robert Owen Allsop                                  30444
     [Subtitle: Its Design and Construction]
    Achter den Sluier in Perzië en Turksch Arabië, by M. E. Hume-Griffith    28224
     [Subtitle: De Aarde en haar Volken, 1917]
     [Language: Dutch]
    The Mystery of a Turkish Bath, by E.M. Gollan (a.k.a. Rita)                 25656
    Historical Sketches, Volume I (of 3), by John Henry Newman               21859
      [Subtitle: The Turks in Their Relation to Europe; Marcus Tullius Cicero;
       Apollonius of Tyana; Primitive Christianity]
    Executions in Turkey for Apostacy from Islamism, by Various              20394
      [Title: Correspondence Relating to Executions in Turkey for Apostacy
       from Islamism]
    Sketches, by Benjamin Disraeli                                           19781
      [Subtitle: The Carrier Pigeon, The Consul's Daughter, Walstein--Or A
       Cure For Melancholy, The Court Of Egypt, The Valley Of Thebes,
       Egyptian Thebes, Shoubra Eden And Lebanon, A Syrian Sketch, The
       Bosphorus, An Interview With A Great Turk, Munich, The Spirit Of
       Whiggism]
    The Turkish Jester, by Nasreddin Hoca                                    16244
      [Subtitle: or, The Pleasantries of Cogia Nasr Eddin Effendi]
      [Tr.: George Borrow]
    The Balkans, by Nevill Forbes, A. J. Toynbee, D. Mitrany, D.G. Hogarth   11716
      [Subtitle: A History Of Bulgaria--Serbia--Greece--Rumania--Turkey]
    Turkish Prisoners in Egypt, by Various                                   10589
      [Subtitle: A Report By The Delegates Of The International Committee
       Of The Red Cross]
    With the Turks in Palestine, by Alexander Aaronsohn                      10338
    Turkey: A Past and a Future, by Arnold Joseph Toynbee                    10145
    Yussuf the Guide, by George Manville Fenn                                21378
      [Subtitle: The Mountain Bandits; Strange Adventure in Asia Minor]
      [Illus.: John Schonberg]
    Journeys in Persia and Kurdistan, Volume II (of 2), by Isabella L. Bird  38828
     [Subtitle: Including a Summer in the Upper Karun Region
      and a Visit to the Nestorian Rayahs]
    Journeys in Persia and Kurdistan, Volume I (of 2), by Isabella L. Bird   38827
     [Subtitle: Including a Summer in the Upper Karun Region
      and a Visit to the Nestorian Rayahs]
    The Heritage of the Kurts, Volume II (of 2), by Bjørnstjerne Bjørnson    37802
     [Translator: Cecil Fairfax]
    The Heritage of the Kurts, Volume I (of 2), by Bjørnstjerne Bjørnson     37801
     [Translator: Cecil Fairfax]
    The Circassian Slave; or the Sultan's Favorite,                           4795
     by Lieutenant Maturin Murray
     [Subtitle: A Story of Constantinople and the Caucasus]
    Lady Mary Wortley Montague, by Lewis Melville                            10590
      [Subtitle: Her Life and Letters (1689-1762)]

    Gutenberg sitesi resmi www sayfası:

    Şimdi gelelim kitabımıza:

    Künye: Plevne’de Bir Avustralyalı, Charles Snodgrass Ryan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, 323 sayfa, Çeviri: Ali Rıza Seyfioğlu, Tür: Anı, Osmanlı Tarihi, boyutlar: 130×195, karton kapak, Tükendi

    Özet: Bu kitap, Osmanlı Hükümeti adına, Kızılay’ın emri altında Türk ordusunda görev yapan Avustralyalı doktor Charles Ryan’ın 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı anılarını içeriyor. Ryan, Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce Sofya ve Niş’te görev yapıyor. Ardından savaşın başlamasıyla Gazi Osman Paşa komutasında Plevne’ye geçiyor. Rus ordusunun aylar süren kuşatması sırasında binlerce askerin tedavisini üstleniyor, salgın hastalıklarla boğuşuyor… Ryan’ın anıları 1870’lerdeki Osmanlı gücünün yanı sıra, savaşın dehşetinin de resmini çiziyor. Orijinal adı Kızılay Emri Altında Plevne ve Erzurum’da olan ve ilk baskısı 1963 yılında MEB tarafından yapılan kitabın bu yeni edisyonunda, anılarda sözü geçen kentlere ve savaş tasvirlerine ilişkin, dönemin basın organlarında yayımlanan illüstrasyonlar da yer alıyor. Alıntı: Çanakkale savaşlarının en kanlı günlerinin yaşandığı bir dönemde karşılıklı olarak cesetlerin toplanması için kısa süreliğine ateşkes ilan edilir.  Aşırı sıcak havada cesetler çok daha hızlı çürümektedir ve koku dayanılmaz hale gelmiştir… Anzaklar adına savaş alanına giden subaylardan biri de Doktor Ryan’dır. Görevini yapmaktayken kendisi gibi görevli olan Türk subayları onun göğsündeki Osmanlı nişanını görür ve şaşkınlıkla yanına gidip hikayesini sorarlar. Türk siperlerine davet edilen Charles Ryan bir süre subaylarımızla sohbet edip Plevne anılarını anlatır. Kendisine ikramlarda bulunulur. Duygulu anlar yaşanır ve sıcak bir vedalaşmanın ardından herkes görevinin başına, kendi savaş cephesine döner. Savaş sürmektedir … Charles Ryan bütün tepkilere rağmen savaş sonuna kadar madalyasını göğsünden çıkarmayacaktır… Şimdi biraz da Charles Ryan’ın bu madalyayı aldığı süreçten, onun kısa bazı anılarından ve Türkler hakkındaki düşüncelerinden bahsetmek gerekir. 1870’li yıllarda İngiltere’de tıp eğitimini tamamlayan genç Charles Ryan, iş bulmak için gittiği İtalya’da Osmanlı Ordusu’nun yabancı uyruklu doktor aradığını öğrenmiştir. Kısa zamanda işlemlerini tamamlar ve Tuna Nehri yoluyla İstanbul’a ulaşır. Savaşta adeta bir Türk subayı gibi hareket etmiş ve bu Osman Paşa’nın da dikkatini çekmiştir. Ateş hatlarında bile korkusuzca aktif olarak bulunur. Zaferle sonuçlanan savaşın sonunda madalyayı hak etmiştir. Hayatının geri kalanında Türk dostu olarak kalır ve anlattığı anılar nedeniyle dostları ona “Plevne Ryan” diye hitap eder.

    İndirme bağlantısı

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    24 nisan 2013 çarşamba, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • “İstanbul, dünyanın fuhuş merkeziydi”

    “İstanbul, dünyanın fuhuş merkeziydi”

    Amerikalı akademisyen M.D. Wyers, İstanbul’un bir numaralı fuhuş merkezi sayıldığı zamanları Işıl Cinmen’e anlattı

    22 Nisan 2013 Pazartesi, 14:39:34Güncelleme: 24 Nisan 2013 Çarşamba, 09:58:47

    IŞIL CİNMEN
    HABERTURK.COM (ÖZEL RÖPORTAJ)
    838104_b723e471183d10267a76af2f6f51cd39

    Mark David Wyers, Amerikalı bir akademisyen.
    Bir araştıma yapmış ki ne araştırma!
    Aylarca devlet arşivlerinin içinden çıkmamış;Osmanlı’nın son yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet denetimindeki fuhuşu araştırmış.
    Geçmişle bugün arasında kopan halatların bir ucundan tutmuş.

    Kitabı Wicked İstanbul’da, bize “günahkâr” İstanbul’u anlatıyor.
    Dünyadaki bir numaralı fuhuş merkezi sayılan İstanbul’u…
    Ernest Hemingway’in “Sefahat döneminin en çılgın dorukları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” diye tasvir ettiği İstanbul’u…

    “Günahkâr İstanbul” güzel bir film ismi olurdu ama bu bir akademik tez… Nereden geldi aklınıza bu isim?

    Araştırma yaparken Washington Post’ta bir yazı buldum: 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Amerikalı bir gözlemci, makalesinin başlığını “Wicked Constantinople” yani “GünahkârKonstantinopolis” koymuştu. Kitabın adı, o makaleye gönderme yapıyor. 10 Haziran 1923 tarihli… Yazar, 1923 Türkiyesi’ni dünyanın fuhuş merkezi olarak anlatıyor.

    Bu doğru mu?

    Kısmen doğru. Hemingway İstanbul üzerine yazdığı bir yazıda Galata için “sefahat döneminin en çılgın dorukları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” demişti. Fuhuş, özellikle Osmanlı’nın son zamanlarında 1917-20’lerde, İstanbul’un işgali sırasında çok yoğunlaşmıştı.

    “OSMANLI ARŞİVLERİ, FUHUŞUN HEP VAROLDUĞUNU GÖSTERİYOR”

    Yani savaş zamanı… Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemindeki bu durumla ilgili suçu Batı’ya atamaz mıyız? 

    Hayır. Osmanlı arşivleri, fuhuşun hep varolduğunu gösteriyor. Bölgesel makamlar, Hıristiyan, Musevi ve Müslüman kadınların Osmanlı İstanbul’u varolduğundan beri bu işi yaptığını biliyor. Bazı önemli dini figürlerin fahişelerle yakalanıp cezalandırıldığı da belgeli. Devlet o zamanlar fuhuşu engellemeye çalışıyordu fakat başarılı olunamadı. Türkiye Cumhuriyeti, böyle bir İstanbul’u devraldı.

    Siz konuyu ne açıdan ele alıyorsunuz?

    Kitap, belgelerden oluşuyor, yorum ya da yargı yok. Yalnızca bugünle geçmişi bağlayan bir sürecin köprüsü kuruluyor. Kadın hakları, azınlıklar, Türk milliyetçiliği ve şehirleşme bakımından o dönemde olanları araştırdım.

    “BEN BU KADINLARI KISKANIYORUM”

    Neden ama? İlk nasıl aklınıza geldiğini merak ediyorum hala…

    O dönem Tayland’da bir üniversitede çalışıyordum. Tayland’da seks işçiliği çok yaygın fakat muhafazakâr bir ülke. Bir öğrencimle konuşurken bana şöyle dedi: “Ben bu kadınları kıskanıyorum. Seksi kıyafetler giymek, onlar gibi davranmak, çevrede kimin olduğunu önemsemeden sigara, içki içmek istiyorum. Fakat ben bunları yapamam.”

    Bir kadının böyle hissetmesine şaşırdınız mı?

    Şaşırdım, bu sözleri hep aklımda kaldı. Şehir alanının kadın ve erkek tarafından nasıl kullanıldığı, toplumsal cinsiyet ve “namus” hakkında daha fazla düşünmeye başladım. Sonra Türkiye’de çalışmaya başlayınca bu dönemi araştırdım.

    YASAKLA, KALDIR YA DA DÜZENLE

     

    Yeterli kaynak buldunuz mu?

    Önemli araştırmalar yapılmış ama özellikle Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla ilgili detaylı bir çalışma yoktu, ben de işe koyuldum.

    Bir devletin fahişelik karşısında kaç seçeneği var?

    Üç temel tez var: Yasaklama (prohibition), lağvetme (abolition), ve düzenleme (regulation).

    Ne farkları var?

    Yasaklarsanız satılan seks, cezası olan bir suça dönüşür. Yasaklamayı savunanlar fahişeliği “günah” olarak kodlar ve fahişelerin ahlaken yoz olduğunu düşünür.

    Lağvetme taraftarları, fahişeliği toplumdaki patriarkal ve ekonomik sömürünün bir sonucu olarak görür. “Günah” değil, toplumsal bir bozukluktur. Buna göre fahişelik kadın ve erkek cinselliğinin zayıflığından kaynaklanmaz. Engellenemez değildir. Sosyo-ekonomik faktörler kadının lehine geliştiğinde ve kadının özgürleşmesi sağlandığında fahişelik ortadan kalkacaktır. Kadın hareketleri daha çok bu tezi destekler.

    Düzenlemeciler ise cinselliğe biyolojik bir açıdan bakar. Fahişeler, erkeğin doğal olarak güçlü olan cinsel arzularını boşaltması için güvenli alanlar yaratır.

    “FAHİŞELER, ‘NAMUSLU’ KADININ GÜVENCESİDİR”

    Devlet neden düzenlemeyi seçer?

    Düzenlemek, seksi disipline sokmaktır. Satılan seksi denetime almaktır. “Sağlık” her zaman birinci sebep ancak bu kadar basit değil.

    Devletin seksi düzenlemek için kullandığı ahlaki argüman ne?

    Düzenlemede, erkeğin cinsel ihtiyaçlarının biyolojik olarak sadece tek eşle tatmin edilemeyeceğinin kabulü var. Bu noktada fahişelik, erkeğin cinsel iştahının doyurulabildiği bir alan açıyor. Böylece erkeğin bastırılmış arzusuna maruz kalabilecek diğer “namuslu kadın”ı da korumuş oluyor.

    “Namuslu kadın” fahişeyle karşılaştığında ne oluyor?

    İdeal sistemde onlar karşılaşmıyor. Genelevler ve fahişeler “redlight” bölgelerinde izole edilmiştir. Böylece “erdemli” kadınlar ve onların çocukları cinsel ahlaksızlığın kaba görüntüsünden uzak kalırlar.

    Elbette bu gerçek değil.

    Sokak fahişeleri ve denetime girmeyenler, vesikalı çalışmak istemeyenler ya da çalışamayanlar bu “ideal”i bozuyor. Böylece şehrin sokakları onların bedenleriyle devlet denetiminin ötesinde cinsel alanlar haline geliyor.

    “KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜ” BÖYLE ENGELLENİYOR

    Yani düzenlemeci devlete göre fahişelik hem kötü, hem gerekli mi?

    Evet. Düzenlemeciler fahişeliği “gerekli bir ahlaki bozukluk” olarak görürler. Ayrıca fahişeliğin, “kötülüklerin en kötüsü”nü engellediğine dair bir argüman da vardır.

    Homoseksüellik mi?

    Evet.

    Tüm bu argümanların üzerinde büyük harflerle yazan ne?

    Sağlık. Elbette bu aynı zamanda doğru da. Seks işçilerinin devlet gözetiminde kayıt altına alınması birkaç farklı kaydı beraberinde getiriyor: polis kaydı, sağlık merkezi kaydı, genelev kaydı ve zorunlu, sürekli vajinal muayene. Devlet, fahişelerin bedeni üzerinde kurduğu içsel ve dışsal tahakkümü medikal ve ahlaki mazeretlerle meşru kılıyor.

    GENELEVLER, CİNSELLİĞİN KONTROL ALTINA ALINDIĞI ALANLAR


    Mesele sağlıktan öte ne tam olarak?

    Fransa’daki fuhuş düzenlemesini inceleyen Dr. Alexandre Parent du Châtelet bunu şöyle açıklar: Düzenleme sistemi, fahişelerin kaydının alınmasıyla toplumsal hayattan dışlanması arasındaki bağ üzerine kuruludur. Châtelet’ye göre bu sistem, sağlıktan ziyade ahlaki meselelerle doludur. Düzenlemenin içinde, “tehlikeli sınıf” üzerinden ilerleyen sınıfsal korkular ve toplumsal cinsiyet rollerinin dağıtımının belirlenmesi gibi etmenler vardır. dır.

    Tehlike ne?

    Tehlike, aşırı cinselliğiyle var olan kadın bedeninin genelevi terk etmesiyle başlar. Korkulan, eskiden fahişe olanın “normal” bir birey olarak topluma, “aramıza” dönme riskidir. Ancak idari mekanizmaların tuttuğu kayıtlar yoluyla fahişenin toplumda yeniden yer bulması imkânsızlaştırılabilir.

    Hangi ülkelerde denetim var?

    Türkiye tek başına değil. Yunanistan, Almanya, Avusturya ve dünyada birkaç devlet daha farklı metotlarla denetim yapıyor ve seks işçilerinin hakları konusunda düzenleme yapıyor. Bu sistem ilk defa 19. yüzyılda Fransa’da uygulandı; şu anda Fransa’da genelevler legal değil.

    Başka ülkelerde nasıl? Mesela İsveç’te ya da ABD’de?

    Amerika’da fahişelik istisnalar dışında hiçbir zaman yasal olmadı. Polis fahişelik yapan bir kadını tutuklayabilir. Bu suçtur, sağlık kontrolü de yoktur. İskandinavya’da bu yine bir suç ancak seks işçisi olarak çalışanlar için değil, erkekler için. Polis çalışan kadınları değil, onlara giden erkekleri tutuklayabilir. Bu formatta da sağlık kontrolü yoktur. Tayland’da illegal ama korkunç büyüklükte bir endüstri var. Almanya’da ise genelevler tanınıyor ve seks işçilerinin hakları kanunen korunuyor.

    Müslüman topraklar için “dünyanın fuhuş merkezi” gibi bir şöhret ağır değil miydi?

    İnsan insandır. “Müslüman topraklarda fahişelik olur mu” diye şaşırmak çok hatalı. O dönemde Müslüman kadınların bir kısmı da, Museviler, Ermeniler, Yunanistanlılar gibi seks işçiliği yapıyordu. Çünkü yoksulluk vardı. Savaş vardı; kadınlar ailelerini, kocalarını kaybediyordu. Çalışabilecekleri iş alanı çok kısıtlıydı. Müslüman ülkelerden İstanbul’a gelen göçmen kadın sayısı çok fazlaydı, çocukları vardı ve geçinmek zorundaydılar.

    “MÜSLÜMAN GİBİ GÖRÜNMEK İÇİN BAŞLARINI ÖRTÜYORLARDI”

    Müslüman kadınlar mı yoksa gayrimüslimler mi daha çok ilgi görüyordu?

    İşgal zamanında seks işçisi olarak çalışan Müslüman kadınlar, erkeklere daha egzotik geliyordu. Hatta Rum fahişeler, Müslüman gibi görünmek için başlarını örtüyorlardı.

    Müslüman kadınlar için de fahişelik yasal mıydı?

    Müslüman kadınların seks işçisi olarak çalışması 1917’te kadar yasal değildi. Bu tarihe kadar genelevlerde legal olarak çalışan kadınların hepsi gayrimüslimdi. 1917’de yine sağlıkla ilgili sebeplerle Müslüman kadınların da kontrol altında çalışmasına karar verildi. Ancak Cumhuriyet’in ilanına kadar Müslüman ve gayrimüslim kadınların birlikte çalışmaları yasaktı.

    Bölgelere mi ayrılmışlardı?

    Kadıköy ve Moda civarındaki genelevlerde Müslümanlar, Beyoğlu ve Pera çevresinde ise diğerleri vardı. Yabancı erkeklerin Müslüman kadınlarla olması yasaktı. Müslüman kadınlar yalnızca Müslüman erkekleri kabul edebilirlerdi ancak Müslüman erkeklere iki taraf da açıktı. Bu kural çok değişmedi. Bugün İstanbul’daki genelevlerin çoğu ikametgâhı olmayan yabancıları kabul etmez.

    Hiç girmeyi denediniz mi?

    Ben denemedim ancak aynı konuda araştırma yapan Amerikalı bir arkadaşım Karaköy’deki geneleve girmeyi denedi fakat izin verilmedi.

    “BİZİM FAHİŞELERİMİZ, SİZİN FAHİŞELERİNİZ” AYRIMI YIKILDI

    Yeni devlet, sistemi olduğu gibi korudu mu?

    Cumhuriyet denetim sistemini büyük ölçüde korudu. Ama toplum sağlığına ilişkin mevzuatın geliştirilmesi sırasında fuhuşa ilişkin kanunlar Türk milliyetçiliği, modernite ve toplumsal cinsiyete ilişkin cumhuriyetçi söylemlerden önemli ölçüde etkilendi.

    Nasıl?

    Türk kimliğinin inşası sırasında “Türk” olmayan seks işçileri için durum Osmanlı’ya göre zorlaşmıştı; yeni devlete uyum sağlamaları kolay olmadı. Devlet genelevlerine kayıt yaptırma konusunda direnenler oldu. Ulusal bir alan kurmak isteniyordu ama İstanbul çok kozmopolit bir şehir olarak problem yaratıyordu.

    Çalıştıkları bölgeler konusundaki ayırım devam etti mi?

    Din üzerinden tanımlanan “bizim fahişelerimiz, sizin fahişeleriniz” ayrımı Cumhuriyet’le birlikte büyük ölçüde yıkıldı.

    Devlet içinde genelevler konusunda hiç fikir ayrılığı olmadı mı?

    1930’larda bir dönem genelevler kapatıldı. Fakat fuhuş illegal olarak devam ediyordu. Bu devlet içinde bir tartışmaya yol açtı. İki farklı rapor hazırlandı. İlkinde denetim sisteminden vazgeçmiş bazı Avrupa ülkeleri örnek gösterildi ve denetimden vazgeçince cinsel yolla bulaşan hastalıklarda bir artış olmadığı belirtildi. Bunun karşısında Sağlık Bakanlığı, İstanbul’da yaptığı incelemede denetim olmadığı dönemde hastalıklarda artış olduğunu saptadı. İnsanlar kendi cinsel sağlıklarını öncelik haline getirecek durumda değildi. Raporlar Atatürk‘e iletildi ve denetim sisteminden vazgeçmek için erken olduğu kararı alındı.

    Jigololarla ilgili bir kayda ulaştınız mı?

    Onlarla ilgili bir belge görmedim. Ama kadın pazarlama işi aynen bugünkü gibi.
    Etkisiz de olsa genelevlerin kaldırılmasını savunan bir kadın hareketi yok muydu?
    1924’de kurulan Türk Kadınlar Birliği bu talebi yükseltiyordu. Cumhuriyet gazetesinde yazan feminist kadınlar vardı, onlar da kapatılması gerektiğini savunuyordu.

    Daha cesur bir çıkış yok mu?

    1938’de Şükrü Kamil “Ne için ve Nasıl Evlenilmelidir” diye bir kitap yazdı. O zaman için devrimci fikirleri vardı. Genelevler konusunda “Bizim toplumumuzda şu an için genelevlere ihtiyaç var” diyordu. “Cinsellik baskı altında olduğu sürece genelevlere ihtiyaç olacaktır. Ancak kadınlar günden güne özgürleşiyor, kültür değişiyor. Kadınlar cinsel olarak özgürleştiğinde bu sistemden kurtulabiliriz” diyordu. Bu o zamanlar için çok cesur bir tespit sayılır.

    Bugün seks işçilerinin en büyük problemi ne?

    Emeklilik gibi çok temel bir hakkı kullanmaktan dahi yoksunlar. Türkiye’de yalnızca birkaç seks işçisi emeklilik hakkı elde etti. Kağıt üzerinde kalan, uygulanmayan hakları var. Ayrıca bir seks işçisi 60’lı yaşlarında kesintisiz çalışamaz. Eski bir seks işçisi olan Ayşe Tükrükçü emeklilik hakkı için çok mücadele etti ancak bu hak yaygın olarak kullanılamıyor. Ayrıca genelevlerde çalışan bazı kadınlar da hayatlarını kazanmak için başka şansları olmadığından kapatma tehlikesi karşısında çok endişeliler.

    Mark David Wyers
    “Wicked” Istanbul/The Regulation of Prostitution in the Early Turkish Republic
    Libra Kitap/ 254 sayfa/İngilizce

    Anahtar Kelimeler
    Mark David Wyers, IŞIL CİNMEN, Wicked İstanbul
  • KIVIRMA SÜRECİ  İLE  ÇÖKÜNTÜYE SÜRÜKLENİŞ

    KIVIRMA SÜRECİ İLE ÇÖKÜNTÜYE SÜRÜKLENİŞ

    Türk Milleti 23 Nisan 1920’de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünden hareketle kendi kaderine sahip çıktı ve TBMM’ yi kurdu.
    Sonra Büyük Atatürk’ün “Bütün soy gururumuzu,Türk olmanın içinde buluruz” ifadesiyle çizdiği ulusal bütünlükte ve bir dizi mücadeleyle sağlanan “Bağımsızlıkçı, Antiemperyalist ve Çağdaş” olmak idealizminden Cumhuriyet Devrimiyle uluslararası camiada saygın olundu,…bugüne gelindi…

    *
    Bugün ABD neoliberalizmiyle küresel lider kalmak,
    Rusya bütün Avrasya’da çekim merkezi olmak,
    Çin sosyalist hukuk,kültür ve piyasa ekonomisiyle bölgesel lider olmak mücadelesindedir ve “Küresel Paylaşım Süreci” yaşanıyor.

    *
    Türkiye ise kendi kaderine sahip çıkmayan, ulusal butünlüğünü ve idealizmini -ne yapsan,algılamayan;
    AKP iktidarıyla,Yüce İslam dinini ılımlı islam vizyonuyla aşacağı hayaline yönlendirilmiş -üstelik, neoliberalizmiyle küresel lider kalmak hedefinde ABD’nin;
    İslami hilafetin temsilcisi Osmanlı’nın ardından devlet yapılanmalarında Vatikan benzeri ekonomik güç olunması projesinde sürüklenmektedir…

    *
    AKP iktidarıyla Türkiye’ye biçilen rol İslam ülkeleri arasında Vatikan gibi doğrudan ya da dolaylı olarak sahip olunan gelir kaynakları ve iletişim gücüyle dünyanın her yanında milyonlarca müslüman insana sentetik bir Tanrı ve dinini pazarlamak, o insanları çekip-çevirmek ve onların ekonomilerini tek pazara entegre etmek misyonudur-buna “Bölgesel Lider”lik deniyor!
    Ne ki bölgesel lider olmaya çıkılan süreçte -bugün, Arap Baharı çevrimi ardından Tunus,Libya,Mısır -orası burası, etnik-mezhepsel,ekonomik ve sosyo-politik büyük sorunlarla karşı-karşıyadır -hepsi, neoliberal ülke ekonomilerine bu zor dönemde ekstra yükler bindiriyor!

    *
    Bu arada AKP iktidarı Türk halkını Kürtçü teröristlerin baskısından korumak, güvenliğini sağlamak ve devleti örgütün bölücü taleplerinden uzak tutmayı teminen terörle mücadele stratejisinde yenilmiştir.
    Bir yandan da İslam ülkelerinin yaşadığı karmaşa ile vizyonunda daralmış, ağır borçlara sürüklediği Türkiye’yi- şimdi,el mahkûm;
    ABD’nin Suriye jeopolitiğinden çıkarlarını teminen “bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır” vaadine sürüklemektedir – o yüzden, ayrılıkçı Kürtler ile “Barış Süreci” adıyla garip bir pazarlık sürdürüyor.

    *
    Nitekim TBMM’de temsil edilen Türk Milleti, Abdullah Öcalan’ın süreçte birbirini tamamlayan Demokratik Ulus , Ortak Vatan, Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa, Demokratik Çözüm, Bireysel ve Kollektif Hakların Ayrılmazlığı, İdeolojik Bağımsızlık ve Özgürlük düşüncesiyle tehdit ediliyor.
    Bu tehditin ilk adımı farklı ideoloji,görüş ve inançta siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini siyasal nicelik ve nitelikleri ile kazanılması,
    İkinci adımı Türkiye’de,İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da uluslararası-bölgesel güçler ve konjonktürel-stratejik şartlar etkisiyle kendi üstünde başka egemenliği kabul etmeyen Kürdistan ulus devletinin oluşturulmasıdır.

    *
    Konjonktürel-stratejik şartları BDP Selahattin Demirtaş kendi bakış açısıyla,”Türkiye Suriye’de Kürt karşıtıdır. Kürtler orada hak elde etmesin diye Türkiye’yi Suriye bataklığına götürmüştür.Türkiye ‘Kürt sorunu çözülmez ve savaş durmaz ve daha da tırmanırsa Türkiye Suriye’ye dönebilir’ diye Suriyeleşmekten kaygı duydu. Savaş, bu kadar yakın bir tehlike olarak duruyorken, tabii ki Türkiye barış sürecini ve Öcalan’ın çağrısını güçlü bir şekilde sahiplendi. Ulus model aşılmadığı sürece krizler ve çatışmalar sürecek” ifadesiyle açıklıyor.
    Suriye’de PKK’nın kolu PYD Eşbaşkanı Salih Müslim “Barış ve çözüm sürecinin direkt olarak sadece bize değil, bütün Orta Doğu’ya etkisi var” diyor.

    *
    Ancak barış sürecinde beliren iki gelişim türlü belirsizliklere ve kaygılara neden olmaktadır.
    Birincisi, hiçbir resmi belgede Türk vatandaşlığının sosyolojik tanımlanmasına, devletin herhangi bir üst kimlik tasarlama girişimine prim verilmemesi Türk toplumunu adeta ikiye bölmüştür.
    AKP iktidarının ideolojisi doğrultusunda barış sürecini yönetme biçiminde toplumsal uzlaşı mantığından uzak olması da toplumun geleneksel yapısının tepkisini pekiştirmiş,çok güçlü ulusalcı ideoloji toplumun başka katmanlarında da değer kazanmaya başlamıştır.
    Üstelik Kürtler kendi ulusal kimliklerini halihazırda bir ulus devletten talep ederken -aslında, Türkiye egemenliğinin güç ve iktidar ilişkilerinden kendi egemenliklerine pay istemektedir-o nedenle,
    AKP iktidarında gücü ve iktidarın nasıl paylaşılacağı, Kürtlerin ilişkilerindeki her değişimin Türklerin kendi aralarında çekişmeleri sonucunu yaratabileceği belirsizlik ve kaygıları,
    Ulusal kimliklerini Kürdistan’la pekiştirmeyi hedefleyen Kürtlerde de güç ve iktidar bölünmesine mi sürüklemekte oldukları, Başkanlık sistemi üzerinden otoriterleşen Türkiye’nin ulusal kimlikli Kürtlere nasıl bir garanti verebileceği kaygılarını pekiştirmektedir.
    Ayrıca sürecin bir aşamasında ulusal kimlikleriyle Kürtler ve Türklerin giderek komşularıyla, müttefikleriyle bölgesel ve küresel ilişkilerini geliştirmeleri halinde bir kapışmadan nasıl kaçınabileceklerinin de yanıtı bulunmuyor…

    *
    İkincisi -işte, İstanbul’da “Suriye Dostları” toplantısında sonuna kadar savaşın devam etmesi halinde radikal unsurların üstün geleceğine dair farkındalığın oluşmasıdır.
    Suriye’nin egemenliğine,bağımsızlığı,halkının birliği ve toprak bütünlüğünün muhafaza edileceğine,etnik-dini ve mezhepsel kökenlerine bakılmaksızın tüm Suriyelilerin eşit olacağı,herhangi bir gruba karşı intikam ve öç alma eylemlerine izin verilmeyeceğine dair teminat verilmiş- ki,bu Suriye krizinde güç dağılımına niteliksel hiç bir değişiklik getirmiyor, ne Türkiye’ye ne de Kürtlere bir avantaj getirmiyor,savaşın rölantiye alınarak kontrol edilmesi anlamına geliyor.

    *
    Barış sürecinde Türkiye’den ve bölgenin konjonktürel-stratejik şartlarından oluşan kaygılar çığ gibi büyüyor.
    Türk Milletinin “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünden hareketle kendi kaderine sahip çıkan,Büyük Atatürk’ün “Bütün soy gururumuzu,Türk olmanın içinde buluruz” ifadesiyle çizdiği ulusal bütünlükte ve bir dizi mücadeleyle sağlanan “Bağımsızlıkçı, Antiemperyalist ve Çağdaş” olmak idealizminden Cumhuriyet Devrimine uzanan yolun;
    1921 Anayasası’nda eşit yurttaşlık,ademi merkeziyetçilik,Türkiye Halkı noktasına indirgenmesi ve barış sürecinin daha fazla kaygı üretmemesi üzere;

    *
    PKK’nın sınır dışına çekilmesi,akil adamlar vasıtasıyla toplumun hazırlanması ve demokratikleşmenin sağlanması ve sürmesini teminen,
    BDP, Anayasa Uzlaşma Komisyonunda vatandaşlık tanımı,başlangıç bölümü,değiştirilemez maddeler ve başkanlık sistemi gibi maddelerde tıkanma noktasında olan yeni Anayasa yerine uzlaşma sağlanan maddelerle bir “geçiş anayasası” hazırlanmasını öneriyor.
    Milletvekili Hasip Kaplan” Eğer silbaştan yeni anayasa yapılamıyorsa, uzlaşı sağlanan maddelerden oluşan bir geçiş anayasası yapabiliriz. Önümüzde yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler olmak üzere üç seçim dönemi var. Bu süreçlere geçiş anayasası ile girip üzerinde anlaşamadığımız maddeleri, halk iradesinin yeniden şekilleneceği seçim dönemlerine bırakabiliriz. Yeni oluşacak irade de eksikleri tamamlar” diyor.

    *
    Küresel Paylaşım Süreci yürüyor, 93 yıl sonra -bugün, AKP iktidarıyla Büyük Atatürk’ten Türk milletinin temsilini alan TBMM’yi zordadır, millete dair çözüm üretemiyor…

    24.4.2013

  • Kıbrıs Sorunu Masaya Doğru

    Kıbrıs Sorunu Masaya Doğru

    Suriye’de yaşanan olayların bölgeye yaygın bir şekilde yöresel sıcak çatışmaları getirebilmesi olasılığı Lübnan’ı, İsrail’i ve ABD’yi tedirgin ederken, İran ile İsrail arasında birkaç yıldır devam eden sessiz harp de batılı ülkeleri belli ki iyice germiş.

    Doğu Akdeniz’de varlığı tespit edilen doğalgazın bir yerde Avrupa Birliği’ne üye (sözde) bir ülkenin tek taraflı olarak ilan ettiği (sözde) Münhasır Ekonomik Bölge içinde yer alması bölgenin önemini arttırmaya başladı.

    Soğuk savaş döneminde, bir taraftan Kıbrıs adasına “Komünizm” gelmesin diye ABD’den çuvallarla para alan Kara Papaz Makarios, diğer taraftan da dönemin diğer kutup başı olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Günümüz Rusya’sı ile o dönem çatısı altındaki devletler) güdümündeki “Bağlantısızlar Grubu”nun liderliğine oynamaktaydı.

    Makarios’un şeytani özelliklerinden biri olsa gerek; sağa bakan gözü ABD’ye, sola bakan gözü de SSCB’ye göz kırpıyordu.

    Rumlar bu ikiyüzlü diplomasiyi o denli geliştirmişlerdi ki, AB içinde Çin ve Rusya’nın Truva atlığını yaparken, onlar da kendisine BM Güvenlik Konseyinde arka çıkmaktaydı. İsrail ile iyi ilişkiler sürdürürken, Filistinlilerin silahlı mücadele kuruluşu olan “El fetih” Örgütüne de her tür silahın gönderilebilmesi için Limasol limanının Filistin yönetimince transit merkezi olarak kullanılmasına izin vermişlerdi.

    Düşmanımın düşmanı benim dostumdur felsefesi ile Türkiye’ye besledikleri düşmanca duyguları tatmin için 1976 yılında Ermeni militanları yetiştirmek ve eğitmek için ASALA’ya, 1982 yılında da Kürt militanları yetiştirmek ve eğitmek için de PKK’ya Trodos dağlarında kamp yerleri vermişti. PKK lideri Abdullah Öcalan’a, dünya üzerinde serbestçe dolaşabilsin diye ünlü Rum gazeteci Mavros Lazaros adına düzenlenmiş ve Öcalan’ın resmi yapıştırılmış C015918 numaralı resmi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti pasaportu vermişlerdi.

    Makarios’un bıraktığı ikiyüzlü politika mirası nihayet ömrünü tüketti. Özellikle bir evvelki Rum lider büyük arsızlıkla bu mirası yiyip bitirdi.

    Ekonomisi iflas etmiş, yıllarca dünyayı kandırmış, bir dönem uyuşturucu maddelerin transit merkezliğini yapmış, kara para aklamaktan halen daha sabıkalı ve soruşturma altında olan Kıbrıs Rum Yönetimini artık pek ciddiye alan yok.

    Gözler artık, bölgede sözü geçen Türkiye’nin üzerinde.

    Rusya’nın -özellikle Kıbrıs konusunda- Türkiye’ye bakış açısı neredeyse yüz seksen derece değişmiş durumda. Evvelki hafta Rusya Başbakanı Medvedev’in, geçen hafta Rusya Dışişleri bakanı Lavrov’un ve geçen gün de Rusya Enerji bakanı Novak’ın, “Doğu Akdeniz bölgesindeki doğalgaz için Türkiye ile ilişkilerimizi tehlikeye atmak istemeyiz” sözleri, gerçekte Rumlara yönelik, batıya değil.

    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin son iki ay içinde Türkiye’yi 3, İsrail’i de 2 kez ziyaret etmesi ve de dün ABD Başkanı Barack Obama’nın Güney Kıbrıs’taki ABD Büyükelçisi John Koeing aracılığıyla Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’den Federasyon çözümüne bağlılığının teyidini istemesi hiçte boşuna değil.

    Gerek İran’ın İsrail’i tehdidi, gerekse de Doğu Akdeniz’de varlığı tespit edilen doğalgazın sorunsuz bir şekilde Avrupa’ya aktarılması konuları, Rumlar üzerinde, ekonomik çöküntüye ilaveten bir de siyasi baskının oluşturulmasına yol açtı.

    2013 yılının son çeyreği ile 2014 yılının ilk çeyreği içinde Kıbrıs sorununun barışçıl çözümü için Rumlar üzerinde ve de doğal olarak bizim de üzerimizde büyük baskıların kurulacağı gün gibi aşikar.

    Rumlar istese de istemese de, Türkiye’nin dikte edeceği koşullarla masaya oturmaya ve Kıbrıs sorunu çözmeye bir yerde mecbur artık. Kaçarı da yok.

    Aksi takdirde doğalgaz’dan para kazanmak yerine hava alacakları kesin…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Nisan 2013

  • Haftanın Kitabı 18: ZÂBİT VE KUMANDAN İLE HASBIHAL

    Haftanın Kitabı 18: ZÂBİT VE KUMANDAN İLE HASBIHAL

    Haftanın Kitabı 18: ZÂBİT VE KUMANDAN İLE HASBIHAL

    Değerli okuyucular,

    Bugün 23 nisan. Büyük Millet Meclisinin doğum günü. Haftanın kitabında bu kez az bilinen bir eseri, Mustafa Kemal’in yazdığı eserlerden “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabı tanıtacağım.

    Künye: Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, İş Bankası Kültür Yayınları, Ciltsiz (Karton Kapak), Sayfa Sayısı: 200, Baskı Yılı: 2006

    Özet: Mustafa Kemal Atatürk’ün yazarlığı, askerliği ve devlet adamlığının gölgesinde kalmıştır. Oysa ki Mustafa Kemal daha Harp Akademisinden mezun olduğu dönemlerde mesleki kitapçıklar yazdı, çevirdi. Devlet adamlığı döneminde de Nutuk’unun yanı sıra Yurttaşlık Bilgisi ve Geometri kitaplarını kaleme aldı, tarih ders kitaplarının bazı bölümlerini yazdı. Nuri Conker (1881-1937), Atatürk’ün mahalle, okul, meslek ve silah arkadaşıydı. Trablusgarp’ta, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında beraberdiler. Yazdığı tek kitap olan Zabit ve Kumandan, Mustafa Kemal’in Hasbihali kaleme almasına vesile oldu. Cumhuriyet döneminde komutanlık, diplomatlık ve milletvekilliği görevlerinde bulundu. 1914… Osmanlı  Devleti, Balkan ve Trablusgarp savaşlarından yeni çıkmıştır. Osmanlı ordusunun iki genç subayı, bu savaşlarda yaşanan başarısızlıklar üzerine kafa yormaktadır. İlkin Nuri Conker Zabit ve Kumandan kitabında, sorunları ve çözüm önerilerini gündeme getirir. Dostu ve meslektaşı Mustafa Kemal, bu kitabı okur okumaz, Zabit ve Kumandan ile Hasbihali kaleme alır. Birbirini bütünleyen ve pekiştiren bu iki kitabın başlıca temalarından biri iyi yöneticiliktir. Her ikisi de, ordunun yaşadığı başarısızlığın asıl çözüm adresi olarak, komuta kademelerini gösterir. Askerler için hem bilimsel birikimin hem de cesaret ve kendi başına karar alma başta olmak üzere, pek çok bireysel niteliğin önemini ve gereğini savunur. Ancak çok geçmeden Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girince, Mustafa Kemal de kitabını bastırmayı ertelemek zorunda kalır. Buna karşılık iki dost, Çanakkale’de Anafartalar ve Conk Bayırında, kitaplarında yazdıklarının sözde kalmadığını kanıtlar. Birlikleri zorlu muharebelerden büyük başarılarla çıkar. Mustafa Kemal kitabını ancak, mütarekede döndüğü İstanbul’da, 1918 sonunda yayımlar. Kitabın basımından altı ay kadar sonra da Anadolu’ya geçerek İstanbul ile ilişiğini keser. Adı mütareke ve işgalle birlikte anılan Damat Ferit Hükümeti de kitabı toplattırarak imha eder. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal ilk baskısından sonra 1956da, Hasan Âli Yücel tarafından İş Bankası Kültür Yayınlarının ilk kitabı olarak yayımlanmıştır. Atatürk’ün doğumunun 125. yılı vesilesiyle hazırlanan bu yeni baskıda, Atatürk ve Conker’in kitapları bir araya geliyor. Üstelik özgün ve sadeleştirilmiş metinleri ilk kez karşılıklı sayfalarda bir arada…

    Bağlantılar:

    Atatürk’ün bütün eserleri: Kaynak Yayınları 30 cilt

    Atatürk’ün Yazdığı Kitaplar

    Atatürk’ün Eserleri

    İndirme bağlantıları:

    Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal

    Karlsbad Hatıraları

    Bölüğün Muharebe Eğitimi

    Cumali Ordugâhı

    Geometri

    Medeni Bilgiler

    Nutuk

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    23 nisan 2013 salı, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • TÜM PARLAMENTERLERE “23 NİSAN 2013”

    TÜM PARLAMENTERLERE “23 NİSAN 2013”

               Sayın Milletvekilim,

    TBMM’nin 93 Açılış Yıldönümünde, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayram’ımızın sonsuza tadar kutlanması dileğimle sevgi ve saygılarımı sunarım.

    Yıllardır ülke yönetimiyle ilgili görüş ve düşüncelerimi parlamenter dostlarıma iletmeyi, Türk Demokrasi Tarihi’nin önemli bir bölümünü – 1956 ‘dan itibaren gazeteci 1969’dan itibaren parlamenter olarak – izlemenin bana yüklediği bir görev saydım.

    Bugün de aynı duyarlılık ve duygularımla bazı değerlendirmelerimi size sunmak istiyorum:

    Öncelikle Milletvekili kimliği konusundaki İnancımı bir kere daha belirtmeliyim. “Her bir milletvekili, şerefli yemin metninin bağlayıcılığıyla Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün önde gelen güvencesi olma sorumluluğunun bilincindedir. Milletvekilinin seçiliş şartları ve seçilme beklentilerinin oluşturduğu tüm zorluklara karşı, TBMM’nin kahramanlık ruhuna ve yemin onuruna bağlılığı, her türlü sadakat duygusunun önünde gelir.” Daha önceki yazılarımda size ilettiğim bu anlayışı bugün de aynen koruyorum. Başka bir siyaset anlayışının etik temelden yoksun olduğuna inanıyorum.

    Sayın milletvekili,

    Toplumumuz, günümüzde anlamlandırmakta ve yorumlamakta güçlük çektiği bazı kaygılarla karşı karşıyadır. Kaygılar giderek derinleşmekte, belirsizlikler birer bunalım kaynağına dönüşmektedir.

    Binlerce yılın birikimi olan ortak ilke ve değerlerimizin aşınmasına yol açan bir yönetim anlayışıyla mı yönetiliyoruz? İktidar odakları bu gidişin planlayıcısı mı, uygulayıcısı mı, seyircisi mi? Bu gelişmeler bazı çevrelerin dayatmalarının kaçınılmaz sonucu mudur? Bazı iktidar yöneticilerinin ülke-dünya dengelerindeki temel algılamaları bir yenilmişlik değerlendirmesine mi dayanmaktadır? Belgeli tarihi binlerce yıl olan Türk Devletinin yalnız kendisi için değil komşuları ve diğer ülkeler için de savunduğu egemenlik ve bağımsızlık esasına dayalı, karşılıklı saygı ile yürütülen dış ilişkiler ilkeleri hangi zorunluluklarla gölgelenmektedir? Bazı uluslar arası kuruluşlar, devletler ve bunların temsilcileri mütekabiliyet ve kendi yükümlülüklerine eş zamanlı sadakat ilkelerini söz konusu Türkiye olunca neden kolayca ihmale yeltenmektedirler? Müttefikimiz ülkelerle mevzuat birliğimize rağmen asker gönderme ve kabulde neden farklı usuller uyguluyoruz? Yürütme ve yargının uygulamalarında Anayasa’ya, kanunlara ve özellikle hukuk devletinin temel ilkelerine aykırılıklar zaman zaman tersinden bir sıkıyönetim, olağanüstü hal veya kriz yönetimi anlayışıyla mı yaygınlık kazanmaktadır? Devletin kanun hâkimiyetini, kamu düzenini, kamu güvenliğini ve hukuk istikrarını sağlama görevi hangi anayasal yetkiye dayanarak belirsizlik süreçlerine sokulabilmektedir. Türkiye Anayasa metninin yargıçlarla yazıldığı tek hukuk devleti, Cumhurbaşkanı statüsünün seçim yerine yasa yorumlarıyla gerçekleştiği tek cumhuriyet durumuna nasıl sürüklenmiştir?

    Bu sorular ve benzerleri birçoğuna katıldığım, bizzat tespit ettiğim ve somut örnekleri çokça yaşanan olaylardan doğmuştur. Sorunları yeni sorunlarla perdelemek, müsaadeli düşmanlıklarla gerilimler, sahicileştirilmiş başarılarla zaferler sahnelemek bazı güçlerin yönetme ve yönlendirme metodu olsa da, bizim ülkemizin insanlarının irfanını doyurmamaktadır. Durum başka türlü olsaydı halkımız, güç sahiplerinin gücü arttıkça alkışlamakta gönülsüz, güç sahibine yaklaşanları değersizleştirmekte aceleci davranmazdı.

    Milletimiz tarihte hep kendi azim ve kararıyla yol almıştır.

    Türk Milleti 93 yıldan beri de huzuru ancak, TBMM’nin devlet idaresinde millet iradesini etkin olarak uygulatabildiği dönemlerde bulmuştur. Kaygı, huzursuzluk ve bunalımlar işlerin TBMM’nin etki, gözetim ve denetimi dışına çıktığı veya öyle algılandığı süreçlerde doğmuştur. Günümüzde TBMM’yi yasa yapma, yasaların uygulamalarını denetleme, halkı bilgilendirme ve halkın taleplerini siyasi alana taşıma konularında sıradanlaştıran kaynağı belirsiz oldubittiler, toplumda karşılığını puslu bir ortam ve yön duygusunu yitirmişlik olarak bulmaktadır.

    Sayın Milletvekili,

    Ülkemizdeki puslu ortam bir yandan siyasi, sosyal ve etik bunalımı beslerken diğer yandan marazi ve sapkın bir anlayışla Türk düşmanlığı zemininde buluşanların (ki bunlar herhangi bir milliyete bağlanamazlar, milliyetçi her ulusa saygılıdır, hatta kendi ırklarını üstün görme maluliyeti taşıyan ırkçılardan bile değildirler, ırkçılar hiç olmazsa başkalarının direktifiyle değer düşmanlığı yapmazlar) ölçüsüz taleplerle ortaya dökülmesine yol açmaktadır… Yeni Haçlılık’ın kanlı araçları olan EOKA, ASALA ve PKK gibi örgütlerin lobilerine dayananlar adeta kamu yetkileri kullanmaktadırlar.

    Türkiye sanki bir savaş kaybetmiş, Türk milleti sanki kayıtsız şartsız teslim olmuş, Türk devleti sanki yeniden kuruluyormuş gibi Anayasa taslaklarının propagandası yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşının kayıtsız şartsız teslim olan mağlupları Almanlar, İtalyanlar ve Japonlar bile bu tadar ahlaksız tekliflere muhatap kılınmadılar.

    Galipler, yendikleri hemde insanlık dışı ırkçı uygulamalarla suçladıkları Almanlar’ın, İtalyanlar’ın ve japonlar’ın Milli adlarını Anayasadan çıkarmalarını istemek cüret’ini göstermediler.

    Galip işgalcilerin yazdığı Alman Anayasası Madde:116 vatandaşlığı “ Alman Kavmiyeti” bağlantılı olarak hükme bağlamıştır.

    İtalyan Anayasası Madde: 51/2 “Etnik İtalyanlığı” bile vatandaşlığa bağlamıştır. “Güneşin Oğlundan” insan kimliğine dönüşen Japon imparatoru HİRO HİTO bile işgalcilerin yazdığı Anayasayı 3 Kasım 1946 günü yeni bir Anayasa olarak değil “ Japon İmparatorluk Anayasasının DEĞİŞİKLİĞİNİ yayınlıyorum” ibaresiyle yürürlüğe koymuştur.

    Sayın Milletvekili,

    Gerçekleri örtmekte sınır tanımayanlar Osmanlı Devletinin yapısı ve kimliği hakkında da tarihi inkâr etmektedirler, Osmanlı Devleti Aliyesi Kadim Asya İmparatorluklarının ve Selçukluların devamı olarak milli, merkezi ve üniter bir devlet anlayışını hayata geçirmiştir.

    1876 Anayasasının Osmanlı kimliğini esas alan hükümleri içinde madde: 18 “hidamatı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmek şarttır” ibaresi yer almaktadır.

    Aynı şekilde 57. Maddede “ Heyetlerin (Heyeti Ayan ve Heyeti Mebusan) müzakeratı lisan-ı Türki üzere cereyan eder” hükmü yer almaktadır. 68. maddede “Osmanlı tebhası olmayan, ecnebi hizmetinde olan ve Türkçe bilmeyenlerin” heyetlere seçilemeyeceği hükme bağlanmış, yeniden aday olabilmek için “Türkçe okumak ve mümkün metreme yazmak şart olacaktır” hükmü yer almıştır.

    Bu gerçekleri görmezlikten gelenlerin tarih tahrifatçılığı tescillenmiştir.

    Bir başka tarih yalanı da Türklük kavramının 1924 Anayasasıyla ihdas edildiği iddiasıdır. Halbuki TBMM 02.11.1922 tarihli kurucu anayasa hükmündeki 308 numaralı kararında “tarihe intikal etmiş olunduğu bir anda Osmanlı İmparatorluğunun Müessis ve sahibi hakikisi olan Türk Milleti Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve babi ali aleyhine  mücadeleye atılarak TBMM ve onun hükümet ve ordularını biteşkil … bugünkü halas gününe vasıl olmuştur” ibarelerini tarihe silinmez harflerle kazımıştır.

    Sayın Milletvekili,

    Batıda bazı sapkın çevrelerde görülen ırkçılığı Türk Milliyetçiliğine yöneltmek aşağılık bir işbirlikçiliktir. Türk Milliyetçiliğini ırkçılıkla suçlamak bir nefret suçudur ve milleti tarih içinde aşılan geri yapılara doğru çözme amaçlıdır. Türk Devletinin kimliğini tartışanlar, yönleri emperyalizmin Sevr’ine ve 1071 Bizans’ına dönük olanlardır. Ayetleri eksilterek, Hadis’lere ekleme yaparak bu gerçekler örtülemez, olsa olsa sahiplerini kutsalların tahrifçisi yapar

    Sayın Milletvekili,

    Milletimiz kaygı ile izlediği ve bilinç ile kaydettiği her Türlü hukuksuzluğun hesabını elbette soracak kararlılığa sahiptir. Milletteki kaygının temel sebeplerden biri kendi hukuk dışı konumları tescillenenlerin TBMM üyelerini de aynı gayrı meşru zemine çekme gayretleridir.

    TBMM’nin Anayasa değişikliği yapma yetki ve sınırları TC Anayasasında açıkca belirlenmiştir. TBMM elbette yeminlerine onurla bağlı üyeleri eliyle yasama organını kendi meşrutiyetini çiğneyecek konuma düşürmeyecektir.

    1971’de Anayasanın 147. Maddesini bizzat kaleme alan, Partiler arası Anayasa Komisyonunun başkanı olarak, şanlı TBMM’nin değerli üyelerinin, milletin verdiği kutsal yetkiye hiçbir gücü ortak etmediğinin ve kendi tercihlerini hukuk çizgisinden asla taşırmama kararlılığının tanığıyım.

    Milleti şerefle temsil edenlerin kopamayacakları öncelikli ilke yeminlerine sadakat dır. Bunun yerine getirilmediği süreçte vatandaşın, millet, ülke ve milletine sadakat’i devreye girer.

    Sizlerin de yüce Türk Milletinin beklediği gibi TBMM’nin tarihsel bilincini gelecek kuşaklara şerefle aktaracağınızdan kimse şüphe edemez.

    Bu kutlu günde başta TBMM’nin kurucusu ve ilk başkanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere ebediyete uğurladığı bütün millet temsilcilerini rahmetle anıyorum. Yaşayan bütün parlamenterlerimize esenlikler diliyorum.

    En yürekten saygılarımla…

    Hasan KORKMAZCAN

    Denizli 14.15.19.20. Dönem Milletvekili

    TBMM E. Başkanvekili

    TPP Onursal Başkanı

    EK: 1,

    Türk Parlamenterler Birliği 33. Yıl kitabı 215 ve 254 sayfalarındaki metinler

  • BOSTON BOMBASININ ARKASINDAKi KiM? .. VE NE iCiN ? videolar

    BOSTON BOMBASININ ARKASINDAKi KiM? .. VE NE iCiN ? videolar

    From: [email protected]
    Subject: Boston Bombalamasi olayinda Internet Medyasi, Resmi Medya’yi desifre ediyor.

    ISLAM-AMERIKA

    Boston Bombalamasi’nda, medya tarafindan olu olarak ele gecirildigi yayilan Tamerlan Tsarnaeva’nin halasi Maret Tsarneava, canli ve ciplak olarak polis arabasina alinan kisinin videosu yayildiktan sonra, Alex Jones’un yayin organi infowar.com ile bulundugu roportajda da yegeninin kimligini teshis etti.

    Canli ve ciplak tutuklanan kisinin polis arabasina sokulurken cekilmis videosu:

    Medya tarafindan olu olarak ele gecirildi diye duyurulan Tamerlan Tsarnaeva’nin halasi Maret Tsarnaeva’nin yegenini canli olarak teshis ettigini aciklayan roportaj:

    PKK teroru ile mucadele etmekte oldugu iddia edilen Turkiye’deki Turkiyeli basinin, bu konuya ilgisinin minimum derecede olmasi, batinin terorle mucadelesi ile Turkiye’nin terorle mucadelesi arasindaki farklarin gozden kacirilmaya calismasi amacina mi dayandigi henuz bilinmiyor..!


    ASAGIDAKI KANUN TEKLIFI DE BOSTON MARATON BOMBALAMASINA BAGLANMALI

    GAYE OBAMANIN NUFUZUNU KIRMAK ASAGIDAKI LINKLERI TIKLAYIN

    Beyaz Saray’da “Müslüman Göçmen kabul edilmesin” yasa teklifi

    Beyaz Saray’da “Müslüman Göçmen kabul edilmesin” yasa teklifi

     

    The petition reads as follows:

    In the wake of the Newtown shootings, the Obama administration thought they should overstep their Constitutional authority to impose gun control. Now in light of the Boston bombings and the direct ties to Islam, I’m calling on the administration to stop all Islamic immigration into the US.

    Mr. Obama and others quote Qur’an 5:32, which is about the people of Israel, but NEVER quote the next verse which is about Muslims and indicates the real threat of Islam.

    Islam is not a religion of peace. It is a totalitarian, political death cult and as such is not compatible with American culture.

    April 22, 2013

    Email not displaying correctly?View it in your browser

    White House Receives Petition To Stop All Islamic Immigration Into US

    OTHER ARTICLES

    • Beck Breaks New Information On Boston Bombing Saudi National
    • Voter Fraud Trial May Demonstrate Obama Never Qualified In 2008
    • Canada / US Thwart Major Terrorist Attack
    • Should Dzhokar Tsarnaev Be Held As An Enemy Combatant?
    • Rand Paul To Senate Leaders: Hold Off Immigration Reform Until National Security Is Addressed
    • Who is The Saudi National Questioned Regarding Boston Bombing?
    • The Jihad Is Out Of The Bottle In America: The Obfuscation & Denial Has To Stop
  • İSVEÇ’TE BİR 23 NİSAN …

    İSVEÇ’TE BİR 23 NİSAN …

    Türk Milleti ile ilgili hep sıkıntılı olayları anlatıp duruyorum. Ancak güzel şeylerde oluyor. Sizlerle onları da paylaşmak gerekir diye düşünüyorum. Medya denilen kuvvet, küresel güçler ile onların yandaşlarının elinde olduğu için malumunuz bir karartma var. Bizleri ilgilendiren hayati olaylara ilişkin gerçek bilgileri alamadığımız gibi moral bulacağımız güzelliklere de bu medyada rastlayamıyoruz…

    Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan etkinlikleri kapsamında İsveç Türk Kadınlar Federasyonu ve Malmö Balgöç’ün davetlisi olarak İsveç’e gittim. Oradan Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a geçtim. Malmö ve Kopenhag’ta iki konferans verdim. Yüzlerce Türk ve Türkiye sevdalısı ile beraber oldum demeyeceğim adeta bu insanlarla kucaklaştık diyeceğim…

    İyi ki de gitmişim. Daha önce değişik vesilelerle gittiğim İsveç ve Danimarka’da böyle canlı ve örgütlü bir Türk toplumu olacağını düşünmezdim. Demek ki, gidip görmek lazımmış.

    Malmö’de üç tane Türk sivil toplum kuruluşu var; Balgöç, Türk Anadolu Derneği ve Atatürk Derneği. Bu üç kuruluşu da ziyaret ederek, başkan ve yöneticileri ile sohbet ettim. Ayrıca İsveç Türk Kadınlar Federasyonu’na da ayrı bir dikkat çekmem gerekiyor. Duyarlılıkları ve ilgileri karşısında, gerçekten duygulandım. Atatürk Derneği’nde, Büyük Önder’in “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişinin önünde çektirdiğimiz fotoğraf benim için büyük bir hatıra olacak… Türkiye’de bile böyle dernekler bulmak pek mümkün değil !

    Düşünün bir kere; binlerce kilometre ötede Atatürk’e, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yüksek bir maneviyatla, bağlı olarak yaşıyorlar, çocuklarını bu düşüncelerle yetiştiriyorlar ve 23 Nisan’ı ülkemdeki bir kısım insanın aksine büyük bir coşkuyla kutluyorlar. Bu insanlardan haberdar olmak, onları bilmek, tanımak ve tanıtmak zorundayız. Bu bizim için kaçınılmayacak bir görev…

    Bu insanların bazıları Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı da değiller. Doğu Türkistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Musul-Kerkük, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi Türk coğrafyasının değişik köşelerinden, İsveç ve Danimarka’ya gelerek yerleşmişler…

    1989 zorunlu göç sırasında İsveç’e iltica eden ve Türkiye’yi o güne kadar görmeyen İsveç vatandaşı Bulgaristan Türklerinin “bizi ana ve babamız Atatürk sevgisi ile büyüttü, bizde o sevgiyle çocuklarımızı büyütüyoruz” sözleri, hepimiz için ibret alınması gereken sözler oldu.

    Annesi Türk, babası Arnavut olup, Makedonya’nın Kalkendelen’inden ancak İsveç doğumlu Atiye kızımızın, güzel Türkçesiyle  tadı ağzımızda kalan tulumba tatlısını ikramı ve samimiyeti, bizi ağlatacak cinstendi. Hele bir Tebrizli kardeşimin “unuttun bizi, unuttun Güney Azerbaycan’ı, unuttun Tebrizli kardeşlerini…” deyişi beni can evimden yani kalbimden vurdu.

    İşte böyle! Dünyanın dört bir tarafından gelen Türkler, başka bir yerde pek göremeyeceğiniz  şekilde, 23 Nisan’ı büyük bir coşkuyla hem de İsveç’in Malmö ve Stockholm kentlerinde kutladılar. Bende onlara hitabımda söylediğim gibi “hayatımın en mutlu 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı” onların arasında yaşadım.

    Bir de özellikle belirmeliyim ki; gözü ve kulağı Türkiye’de olan bu kardeşlerimizin aklı fikri 20 Nisan’da MHP tarafından İzmir’de düzenlenen “Bayrak Mitingi” nde idi. Mitingin kalabalığı ve coşkusu, her görüşten Türk insanını gurbet ellerde çok mutlu etti. Onlarda hangi siyasi görüşe ve partiye mensup olurlarsa olsunlar, Devlet Bahçeli ve MHP’nin duruşundan fazlasıyla memnunlar. MHP ve Bahçeli’yi kendilerini ifaden eden kuvvet olarak görmeye başlamışlar…

    Ne dedim yazının başında; dünyanın neresinde Türk Milletinin bir evladı varsa, kalbi bizle ve bizim için atan bu insandan haberdar olmak, o ve onun gibilerle bu mutlu günlerde beraber olmaya çabalamak zorundayız. İşte İsveç ve Danimarka’da böyle binlerce kardeşimiz var. Hepsine selam olsun, Türk Milletinin Milli Egemenliği kutlu olsun, yarınlar ve bütün bayramlar dünyanın gül yüzlü çocuklarının olsun… 

    Özcan PEHLİVANOĞLU

    [email protected]

    www.rubasam.com

  • Beyaz Saray’da “Müslüman Göçmen kabul edilmesin” yasa teklifi

    Beyaz Saray’da “Müslüman Göçmen kabul edilmesin” yasa teklifi

    Aslında haklılar. Mars’da kurulacak koloniye, çatışmaya sebebiyet vermemek için Müslüman kabul etmeyen Amerika, ülkesine neden müslüman kabul etsin ki?

    Buna karşı Müslüman ülkeler de gayri müslim’leri sınırdışı eder. Ve başlasın medeniyetler daha doğrusu dinler çatışması.

    Batı Dünyasının bunu yapmamasının tek sebebi var. Diğer tüm çözümleri denemeden bunu başlatan olmak istemiyorlar. Bu coğrafyada ortak değer olarak İslam’ı gören Erdoğan’a başlatacaklar bunu, eğer ki Türk halkı ortak değer olmanın “insan” olmak olduğunu anlamazsa.

    Taner Ertunç

  • Türkiye, İsrail’in güvenliği için kullanlıyor…

    Türkiye, İsrail’in güvenliği için kullanlıyor…

     

                                                 Geçenlerde yazdığımız bir yazıda İsrail Başbakanı Netenyahu’nun Mavi Marmara olayı ile ilgili olarak Türkiye’den özür dilemesinin kokusunun çıkmaya başladığını söylemiştik. Şimdi, ard arda gelen gelişmelere baktığımızda, bu özrün ne amaçla yapıldığını daha net görmeye başladık. ABD’nin arabuluculuğu ile, Türkiye-İsrail ilişkilerinin zirve yapması hedeflenmişti ve iki ülke de bu hedefe kilitlenmiş görünüyor.

                                                 Konuyu dağıtmaya, başka yönlere çevirmeye gerek yok. Ortada olan, İsrail’in güvenliği, Ortadoğu’da yayılmacılığı ve hedefteki İran’ın nükleer tesislerinin yok edilmesidir. Bunun için de Türkiye ile olan ilişkilerin sağlamlığı önemlidir. İşte, özür ile kara bulutlar dağılmış, Türkiye-İsrail ilişkileri de yeniden hızlanmıştır.

                                                         AKINCI ÜSSÜ’NÜN ÖNEMİ

                                                  Marmara mağdurlarına ödenecek tazminat nedeni ile bir İsrail heyeti Ankara’ya geldi, temaslarda bulundu. İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu’nun danışmanları İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Yaakov Amidror ve Joseph Ciechanover tazminat miktarını belirlenmesi çalışmalarında önerilerde bulunacaklar. Ancak, İsrail heyetinin asıl amacının İran’ın nükleer programına karşı Ankara’dan Akıncı Hava Üssü’nün kullanımını istedikleri söyleniyor. Kısacası tazminat konusu bahane edilerek, başka konularda pazarlıklar yapılıyor.

                                                   Zaten bu konuyu daha önce İngiliz Sunday Times Gazetesi yazmış ve Akıncı Hava Üssü ve Eğitim Tesisleri’nin yanı sıra Türk hava sahasının da İsrail uçaklarına açılmasının talep edildiğini vurgulamıştı. Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry’nin sulu yolu yaptığı Ankara’ya daha çok bu nedenle geldiği de iddia ediliyor.

                                                Eğer Akıncı Üssü’nün kullanımı İsrail’e verilir, Türk hava sahasının kullanımı da açılırsa, İran’ın nükleer tesislerinin vurulması yolunda çok büyük bir engel de aşılmış olacak. Bu nedenle Akıncı Üssü, çok büyük önem taşıyor. Bu aynı zamanda İran’a karşı bir kıskaç ve abluka olarak da değerlendirilmelidir.

                                               ÖZRÜN KOKUSU ÇIKMAYA BAŞLADI

                                                  İsrail, Mavi Marmara olayı nedeni ile özür dilemese, bugün bu görüşmelerin gerçekleşmesi mümkün olabilir miydi? Biz “Özrün kokusu çıkmaya başladı” derken, böylesi gelişmelerin olabileceğini ön görmüştük. Nitekim gelişmeler bu görüşlerimizi de doğruluyor. Her ne kadar Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, tabana oynuyor, İsrail ile hiçbir ortaklığa girmediklerini söylüyorlarsa da özrün kokusunun ortaya çıkmasını önleyemiyorlar.

                                                  İsrail’in ödemeye çalıştığı tazminatları zaten Mavi Marmara’da hayatını kaybedenlerin yakınları istemiyor, buna tepki gösteriyor. Mavi Marmara olayında hedef Gazze ablukasının kaldırılması idi. Bugün, İsrail ablukayı kaldırmadığı gibi, Gazze’de daha da ablukayı artırdı, daha çok eziyet etmeye başladı. Bize göre öncelikle bunların ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor.

                                                  AMERİKA SİLAH SATIYOR

                                                  Daha öncelerine de bir göz atalım:

                                                  Bugünlerde Amerika ile İsrail arasında çok sıkı bir işbirliği bulunuyor. ABD Başkanı Obama, ardından Dışişleri Bakanı Kerry, ardından Savunma Bakanı Chuck Hagel İsrail’e gittiler. Bu temaslarda İran’ın nükleer tesislerinin vurulması konusu masaya yatırıldı. Bunun hangi yol ve hava gücü ile yapılabileceği tartışıldı, planlandı.  Amerika, İsrail Silahlı Kuvvetleri’ne bir dizi ileri teknoloji füzeler ve savaş uçakları verecek. Bölgede silah üstünlüğü İsrail’de olacak.

                                                  ABD’nin İsrail’e vereceği silahlar arasında düşman hava savunma sistemlerini tahrip edecek anti-radyasyon füzeleri, savaş uçağı filosu için gelişmiş radar sistemleri, yakıt ikmali yaptıran KC135 uçakları ve Osprey V22 nakliye uçakları da bulunuyor. KC135 uçakları, İsrail’in İran’a bir hava saldırısı düzenlemesi durumunda kullanılabilecek. Burada hedef sadece İsrail’in hava üstünlüğünün devamı değil, aynı zamanda teknolojik olarak geliştirilmeye yöneliktir, bunun da altını çizelim.

                                                   Burada Türkiye, İsrail’in güvenliği için kullanılıyor. Bunu ister kabul etsinler, ister istemesinler. Daha önce Kürecik’e kurulan füze kalkanları, daha sonra Türkiye’nin belli bölgelerine yerleştirilen petriotlar bu amaçla Topraklarımıza getirilmişti. Şimdi ise Akıncı Hava Üssü gündeme getirildi. Türk Hava sahasının İsrail uçaklarına açılması için baskı yapılıyor. İşin içinde büyük ağabey Amerika var ve Başbakan Erdoğan’ın Amerika’ya yapacağı ve Başkan Obama ile yapacağı görüşmede de bu konu ağırlıklı olacak.

  • Yeniden Güvenlik Ağırlıklı Dönem: Çeçenistan’dan Suşehri’ne (Watertown)

    Yeniden Güvenlik Ağırlıklı Dönem: Çeçenistan’dan Suşehri’ne (Watertown)

    Yeniden Güvenlik Ağırlıklı Dönem: Çeçenistan’dan Suşehri’ne (Watertown)
    Watertown yani Suşehri, ABD’de üç kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamaların yaşandığı Boston yakınında bir yerleşim yeri. Sivas Suşehri’nden giden Ermenilerin bu ismi verdikleri kasaba. Suşehri’nin isminin Çeçenistan kökenli iki ABD vatandaşının terör faaliyetleriyle gündeme gelmesinin başka çağrışımları da olacaktır.
    Timurlane (Timurlenk) ve Cevher Çarnayev kardeşler, 1990’ların başında çocuk yaşlardayken Çeçenistan’daki çatışmalar yüzünden ailesiyle bu ülkeden ayrılıyorlar. Eski Sovyet coğrafyasında biraz dolaştıktan sonra ABD’ye iltica ediyorlar. Bugün 26 ve 19 yaşlarındaki iki kardeş ABD eğitimi ile büyüyorlar. Bu arada 2003 yılında 10 günlük bir Türkiye seyahatleri var. ABD medyasının bir kısmı bu ayrıntıyı özellikle söylerken bunların Türkiye bağlantılı olmalarını eklemeyi de ihmal etmedi. Halbuki bu süre zarfında başka birçok ülkeyi ziyaret etmiş olabilir ki bunlardan pek bahsedilmedi. Gereken cevap İçişleri Bakanımız tarafından verildi.

    Bugün 26 yaşında olan Timurlane başarılı bir boksör olarak adını duyururken 19 yaşındaki Cevher tıp fakültesi giriş sınavlarına hazırlanıyor ve önemli bir burs kazanıyor. Bu kardeşlerin bugüne kadarki sabıkası ortalama bir Amerikalıdan çok farklı değil. Sessiz, sakin, uyumlu vatandaşlar olarak biliniyor. Buna karşın son iki yıldır FBI’ın peşlerine takıldığını öğreniyoruz. Hatta bir defasında annelerini sorguya çekmişler. FBI’ın hangi dairesi bu kardeşleri niçin izledikleri, kimlerin evlerine zaman zaman geldikleri, anneyi kimlerin sorguya çektikleri birçok konuyu aydınlatacaktır. İlginçtir tam da bu ilişkilerin başladığı dönemde kardeşler yakındaki bir camiye ara sıra Cuma namazlarına başlıyor. Cami görevlileri nadiren camiye geldiklerini söylese de medyada caminin boy boy resimlerini görüyoruz.

    İzlenen bu kişilerin sırtlarında patlayıcı olduğu halde onbinlerin katıldığı bir kalabalığa girmeleri FBI’ın başarısızlığı olarak gösteriliyor. Zaten sırtlarında FBI yazan görevlilerden biri bombacıları ararken demir şişlerle donatılmış bahçe kapısının üzerinden tırmanarak içeri giriyor. Bahçeye atladıktan sonra demir kapı kendiliğinden açılıyor. Muhtemelen önceden hazırlıklı kameraman ve gazetecilerin bu “sakarlığa” gülüşü dünyaya servis ediliyor. Başarılı bir dizi seti gibi.

    Patlamadan kısa bir müddet sonra iki kardeş zanlı olarak tespit ediliyor. Ve FBI bu kişilerin son derece tehlikeli olduklarını, halkın dikkatli olması gerektiğini duyuruyor. Halbuki bir ilçe emniyeti dahi tespit edilen hırsız veya katili kimseye çaktırmadan sessizce arar. Kardeşlerin arandığı medyadan ilan edilirken onların tedbir almaları sağlanmış olmaz mı? Ki her tarafta güvenlik kameralarının olduğu bir ülkede bu işin usulü çok daha farklı olması lazım. Sakar FBI görevlileri (!) sanki halka değil de zanlılara sizi çatışma ile yakalayacağız, çaresine bakın diyorlar. Bir soygun ihbarı ve taksi çalınmasıyla görevliler bombacı kardeşlere ulaşıyor. Birini halledip (muhtemelen kelepçeleyip) kenara koyduktan sonra küçük kardeş kenarda bekletilen (kesilmiş odun yığını gibi) ağabeyini ezip böylece onun ölümüne sebep olarak kaçmayı başarıyor. Yani FBI bombacıyı öldürmüyor, kardeşi öldürüyor. Küçük kardeşi yakalamak için şehir ev ev aranıyor. Kimsenin sokağa çıkmaması, kapısını kimseye açmaması ilan ediliyor. Ve Cevher güvenlik ordusu tarafından kuşatıldıktan sonra boğazından ağır yaralı olarak ele geçiriliyor. Ne yazık ki faillerden olayı aydınlatacak kimse kalmıyor! Emniyet görevlileri bombacıları ölü veya ağır yaralı olsa da yakaladığı için alkışlanıyor. Bundan sonraki olayları aydınlatacak soruşturma için tedbirsiz olması hiç de önemli değil!

    Çernayev kardeşlerin babası “onlara tuzak kuruldu. Ben çocuklarımdan eminim. Bu saldırıyı kim yaptı bilmiyorum. Ancak herşeyi bilen yaradan bunu biliyor ve gerçek failleri cezalandıracak” diyor.

    Boston olayı, ABD başkanı ve bir senatöre son derece tehlikeli bir madde olan risin içeren mektupların gönderilmesinden hemen sonra yaşandı. Irak’a müdahaleden hemen önce de şarbon mikroplu mektuplar ABD’de bazı adreslere gönderiliyordu. Daha doğrusu medya bu haberleri servis ediyordu.

    Bütün bu olayların arkasında muhtemel güvenlik politikalarına destek olmak üzere kamuoyunu hazırlama taktikleri olduğundan emin değiliz. Ve bütün bu yaşananlar hiçbir komplo bulaşığı olmadan olayların doğal akışı içerisinde kısmen de FBI’ın beceriksizlikleri çerçevesinde mütalaa edilebilir. Benzer olaylar bundan sonra da yaşanabilir. Bu olayda faillerin Çeçen kökenli olmasının ayrı bir anlamı olacaktır. Eski iki süper gücün işbirliği ile yeni güvenlik ağırlıklı politikalara dünyanın hazırlıklı olması gerektiği kanaatindeyim. Büyük güçlerin güvenliği ön planda tutmasının hukuk, insan hakları, adalet gibi hususları kaale almamak demek olduğunu hatırlatalım.

    Çeçenistan’dan başlayıp Suşehri’nde bittiği zannedilen hikayenin arkasının çok daha derin olduğu görülmektedir. Bunun arkasını kurcalamak kolay değildir. Belki baba Çernayev duvarları zorlayabilir. Ancak bir başka ülkeye müdahale olmasa bile farklı formattaki ABD-Rusya ortak yapımı güvenlik planları yola çıkmıştır.

  • TBMM’nin Açıldığı Günler_1

    TBMM’nin Açıldığı Günler_1

    (23 NİSAN 1920)
    MECLİSİN AÇILDIĞI GÜNLERDE MANZARAİ UMUMİYE
    – 1 –

    Meclis’in açılacağı günlerde batı dünyası liderleri dinsel fanatizmin ve emperyalizmin acımasızlığının en canlı örneğini veriyorlardı. 12 Şubat–10 Nisan 1920 günleri arasında Londra’da Türklerle yapılacak barış antlaşmasının esaslarını tespit etmek amacıyla yapılan toplantıda, Türkiye’nin tasarlanan antlaşmayı onaylamaması halinde onu zorlamak için ne kadar asker gerekeceği konusu üzerinde de duruldu . Bu konuda Fransa cephesindeki İtilaf ordularının Başkomutanı olan Mareşal Foşh ‘dan görüş istenmesine karar verildi. Konferansta Venizelos’da vardı.(1)
    16 Mart’ta Türkleri yıldırmak için İstanbul’da yapılan barbarca gösterilerden sonra, 19 Mart’ta Savaş Bakanı W. Churchill ile İngiliz İmparatorluğunun Genelkurmay Başkanı Mareşal Henry Wilson, Yunanistan Başbakanı Venizelos’la bir saat kadar görüşürler. “Mareşal ona: “Ülkenizi çöktüreceksiniz, yıllar boyunca Türkiye ve Bulgaristan’la savaşacaksınız, insan ve para bakımından giderleriniz, Yunanistan’ın taşıyabileceğinden çok aşırı olacaktır” der ve Yunanistan’ın ileride karşılaşabileceği problemlere dikkat çeker.. Venizelos söylenenlerin hiçbirini kabul etmediği gibi, “Anadolu’ya Lloyd George, Clemencau ve Başkan Wilson’un isteği üzerine gitmiş olduğunu ve üç büyük devletin desteğiyle iyi bir sonuca ulaşacağından kuşkusu bulunmadığı” karşılığını verir.(2)
    Bu görüşmeden birkaç ay kadar önce Çar taraftarı General Denikin’i yenmiş olan Bolşeviklerin Kafkaslara el atmasını önlemek amacıyla alınacak önlemleri görüşmek için İngiltere, Fransa ve İtalya Başbakanları (Lloyd George, Clemencau ve Nitti) ile Amerikan ve Japon temsilcileri, 19 Ocak 1920’de Paris’te toplandılar. Bu toplantıda, Mareşal Foşh ile Mareşal Henry Wilson’un görüşlerini öğrenirler. Bu generallerin görüşüne göre Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı Bolşeviklere karşı savunmak için en az üç tümen (60.000 kişi kadar bir kuvvet) gerekeceği düşünülmektedir.(3) Bu kuvveti hiçbir devlet göndermek istemediğinden Kafkaslar kolaylıkla yeniden Rus boyunduruğu altına girecektir.
    Ülke dâhiline gelince; düşman kuvvetlerinin işgalleri ile birlikte en büyük tehlike: Padişahın emirleri ve Şeyhülislamın Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhinde ard arda yayınladığı fetvalar nedeni ile Anadolu’nun hemen hemen her yerinde başlatılan isyanlardı. Halide Edip Hanımın o dönemle ilgili anıları şöyledir.“ O günlerde isyancıların eline geçtiğimde parçalanıp öldürülmemek için yanımda devamlı zehir taşıyordum. Nisan’ın sonlarında İngiliz gazetelerinin birinde bir devlet adamının “Big Stick Policy (Sopa Siyaseti)” adlı beyanatını okuduğum zaman fena halde isyan ettim. Mustafa Kemal Paşa büroma geldiği zaman, bu söylevin çevirisini önüne koydum. Paşa hiçbir zaman bu kadar öfkelenmemişti. Adeta sesi kısıldı. Bizimde onlar derecesinde olduğumuz gün anlayacaklarını ve bize baş eğeceklerini söyledikten sonra, en son insana kadar onların medeniyetlerini başlarına parçalamak için can vereceğimizi ekledi”.(4)
    Bu olaya Benoist Mechin ve H. C. Armstrong’da “Kurt” ünvanlı kitaplarında şöyle temas etmektedirler: “Mustafa Kemal Lord Balfeur’un, sulh konferansının bir celsesinde, kendisini “Haydutlar Reisi” diye yad ettiğini duyduğu zaman, yalnız omuzlarını kaldırmakla iktifa etmişti; fakat Lord Curzon’un Türklerden kibirli bir küçümseyişle bahsettiğini haber alınca açıkça hiddetini gösterdi ve “İngilizlere bizi daha iyi öğrenmelerini öğreteceğiz. Onları bizimle müsavi kimseler gibi konuşmaya mecbur edeceğiz. Onların önünde hiçbir zaman başımızı eğmeyeceğiz. Son ferdimiz kalıncaya kadar onlara karşı koyacağız. Ve onların o melun medeniyetleri (imparatorlukları, şımarıklıklarının nedeni olan imkânları kastediyor) başlarında parçalanıncaya kadar onlara mukavemet edeceğiz.”(5)
    Armstrong “Bu daha muhteşem bir iman ifade eden bir muhteşem kahramanlık taslağı idi” (6) diyor. Çünkü o saatte Mustafa Kemal’in ne bir ordusu, ne devlet idaresi, ne de milli kaynakları vardı. Ankara’nın kudreti hemen hemen hiç gibiydi ve memleketin durumu her gün daha kötüye gidiyordu.(7)
    İngiliz tarihçisi Lane Poole, 1903 yılında basılan “Türk Tarihi” adlı eserinin sonunda şu hükme varmaktadır: “Bazı kimseler var ki, Türklerin aslanlar gibi dövüşen, aynı zamanda dürüst, hikmet, basiret ve fazilet sahibi insanlar oldukları parlak devrin tekrar geri geleceğine inanıyorlar. Türk halkında bu cevher hala bol bol vardır. Fakat lideri nerede? Carlylle’in büyük adamı, bir milleti yüksek değere ve doğru yola geri götürebilen kahraman gelinceye kadar, Türkiye’nin yeniden doğacağını hayal etmek temelsiz bir spekülasyondur.”(8) İngiliz tarihçesinin 1903 yılında sorduğu kahraman galiba ortaya çıkıyordu.
    İstanbul un askeri işgal altına alınmasından sonra Nisan ayı başında Osmanlı Meclisi Mebusan’ı feshedilmiş ve gelişmeleri yakından izleyen Mustafa Kemal dağılan Meclis üyeleri dâhil askeri ve sivil ileri gelenlere gönderdiği mesajla Ankara’da yeni bir Meclis için üye seçilip gönderilmesini talep etmiş ve Meclisin 23 Nisan da açılacağını bildirmişti. Ankara’da Türk Halkının hak ve menfaatlerini savunmak amacıyla bir siyasi kurum oluşmasını istemeyen işgal güçleri ve İstanbul Hükümeti inanılmaz bir birliktelik ve ihanet örneği verdiler. Halife Sultanın Hilafet Gücü ve Şeyhülislamın Fetva Gücü birleştirilip Mustafa Kemal ve arkadaşlarını hain ilan eden fetvalar ard arda yayınlanmaya başladı. Bu fetvalar ve Hükümet bildirilerinin Anadolu’ya girmesi önlenince inanılmayacak bir olay gerçekleşti. Fetvalar ve bildiriler Yunan Ordusuna ait uçaklar ve Anadolu’ya dağılan Din adamları vasıtasıyla dağıtıldı.
    Bu Fetvaların yarattığı etki cidden korkutucu boyutlarda olmuş ve Anadolu’nun dört bir yanında, mısır patlağı gibi isyanlar başlamıştı. Mondros Ateşkes Anlaşması gereği Orduların dağıtılmış olması nedeniyle elde asker de çok azalmıştı. En büyük güç olarak Ege Bölgesi ve değişik yörelerde işgal güçlerine karşı oluşmuş çeteler vardı ve o günlerde bu çeteler isyanların bastırılması konusunda muazzam işler başardılar.
    23 Nisan 1923 günü Ankara’da yeniden açılan Büyük Millet Meclisinde bulunması tasarlanan milletvekillerinin sayısının 414 olması gerekiyordu. Ölen ve istifa edenler nedeni ile bu sayı 381’e düşmüştü. Kendilerine özgü nedenlerle katılmak için çekingen davranan sivil üyeleri cesaretlendirmek için bazı Komutanlar da bu Meclisin üyesi yapılmışlardı. Meclis üyelerinin 51 tanesi büyük veya küçük rütbeli subay veya subay emeklisiydi.(9) Böylelikle askerler birinci Meclis’te %13,5 oranında görev almış bir durumda idiler.
    Birinci Meclis’i meydana getiren milletvekillerinin siyasi partileri yoktu, amma ilk günlerden sonra belirli siyasi gruplar yavaş yavaş oluşmaya başladı. Amerikalı bir temsilci, Julian E. Gillespie’nin İstanbul’dan ABD Ticaret Bakanlığına gönderdiği bir raporda, Türkiye Büyük Millet Meclisinde şu şekilde bir gruplanma olduğu belirtiliyordu.
    a.Kemalistler: Bunlar Mustafa Kemal Paşa’yı yakından izleyen, tam bir siyasi, ekonomik ticari özgürlük ve bağımsızlık isteyenlerdi.
    b. İstanbul Grubu: Padişah’ın devletin başı olarak kalmasını ve bazı yetkilere sahip olmasını isteyenler
    c. Enver Paşa taraftarları: Eski İttihat ve Terakki Partisi üyeleri ile Pan-İslamcılar bu grubu oluşturmaktaydılar.
    d. Bolşevikler: Rusya ile yakın işbirliği kurulmasını isteyenlerin oluşturduğu grup (10)

    DİPNOTLAR:

    (1) Yusuf Hikmet Bayur, XX. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası üzerindeki Etkileri, s.182, 183 (Türk tarih Kurumu Ankara–1989); O. Olcay, Sevres Andlaşmasına Doğru, s.178-196, 482-487
    (2) Hikmet Bayur, XX. y.y. ‘da, s.183
    (3) Aynı eser, s.178
    (4) Halide Edip Adıvar: Türk’ün Ateşle İmtihanı, s.118; Lord Curzon’un sözleri için bknz. Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakaryadan İzmir’e (Ankara–1989)
    (5) Benoist Mechin: Kurt ve Pars,Mustafa Kemal s.99( Le Loup et Leopard (İstanbul-1955))
    (6) H. C. Armstrong, Bozkurt ( The Grey Wolf), s.122(İstanbul-1955)
    (7) B. Mechin, s.99
    (8) H. Cemil Çambel, Makaleler, Hatıralar, s.103 (TTK, Ankara-1987)
    (9) Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, s.148 (İstanbul–1961)
    (10) Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, s.153 (İstanbul–1978); Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, s.281, 282( MEB, İstanbul–1982)

    Dr. M. Galip Baysan

  • AKİL PİYONLAR  VE  T.C’NİN ÇAPULCULARI!

    AKİL PİYONLAR VE T.C’NİN ÇAPULCULARI!

    Şu kadere bakın!

    Bir tarafta, Kürtçüsü, Ermencısı, haini, ABD_AB beslemesi, gıç yalayıcısı, ruhunu, kişiliğini, üç beş kuruş için satmışlar!

    Öte yanda, ellerinde Türk bayrağı, yüreğinde, Atatürk ruhu ile Ülkeyi böldürmeyiz diyenler…

    Bir gün bile ben “ Türk’üm” diyemeyen, yani, ülkenin kaderini elinde bulunduran zatın, değimi ile kale gibi hainlere direnen mangal yürekli“Çapulcular(!)…

    Yani vatanı, böldürmem, bayrağımı gönderden indirmen, Katil APO ile pazarlık yapılmasını istemem diyen çapulcular(!)

    Ve

    Bu yalanlara karnım tok, amaç PKK’nın silah bırakması değil, Recep bey’in “Başkan” olmasıdır! Ondan ötesini düşünmez bunlar, diye feryat eden kitlelere, “Çapulcu” diyecek kadar gözü dönmüş zihniyet ve temsilcileri…

    İşte ispatı!

    Denizlide, Akil adamlardan, PKK yandaşı ve gazeteci, Avni Özgürel, “Aman ha süreçte bir aksilik olursa Başbakanın siyasi hayatı biter” Aslında, şu “diyerek, Akil adamların kime hizmet ettiklerini açıkça dile getirmiştir”…

    63 Akil adamların Kim piyonu oldukları, bu cümle ile gerçeği yansıtmıştır!

    *

    Akil adam” ne demek?

    Kimler bunlar bi görmek lazım…

    İşte “Akil “ya da, “kâmil” adam tarifi;

    Yaşam deneyimi, genel kültür düzeyi, bilgisi ve yaşı itibariyle toplum tarafından değer verilen, nüfuzu olan kişidir. Akil adam sıfatını taşıyan kişiler gerek bilgileri, gerek hayat tecrübeleri ve gerekse toplum sorunlarına karşı olan duyarlılıklarından dolayı “akil” olmanın yanında “kâmil insan” sıfatını da taşırlar”…

    Şimdiiii elinizi vicdanınıza koyup düşünün, Akil adam seçilen, 63 kişiden hangisi yukarıda ki tarife uyar?

    Şehit cenazesi için Ankara’dan kırık kaleye sendikanın arabası ile gidip, sendikadan 163 lira “harcıraha” alan şerefsiz mi akil adam!

    Türk bayrağının, adını, bir TV programın da” Anadolu bayrağı” olarak değiştirilmesini isteyen afişte mi akil adam?

    Ya da ABD li Soros’un parası ile Tesev adlı kuruluşun başkanı olan, TSK düşmanı hödük mü akil adam?

    Ya da, Kültür bakanlığına yıllardır ayağını atmayıp, sırf iktidar yalakası olarak, her ay bankamatikten, sömürdüğü fakir fukaranın hakkını indiragandi yapan, Lale Mansur mu, Akil adam oluyor?

    Akil adam denilen piyonların en büyük özellikleri ”Tescilli Türk düşman” olup,

    AKP ve de Recep Bey’in gıç yalayıcıları olmalarıdır!

    Recep Bey’in tahttı sallanıyor!

    Artık hangi aklı evvel, Recep beyin aklına soktuysa, “Akil adamlar” soytarılığını bilinmez ama

    Akil adamlar projesinin tutmadığı artık gün gibi açıkta!

    Her yerden protestolar yükseliyor!

    Recep Bey’in saldırganlığı bundan…

    En önemlisi, Akil adamların, Recep Bey’in piyonları olduğu ayan beyan ortaya çıktı!

    Denizlide, Akil Piyon, Avni Özgürel ne demişti hatırlayın;” Aman ha süreç bozulursa, Başbakan’ın Siyasi hayatı biter

    Bu bir ikrardır!

    Ayrıca,

    Recep Bey’in siyasi hayatının bitmesine neden Avni Özgürel’i ilgilendiriyor?

    Cevabı çok basit ve aşina!

    Recep Bey olmazsa,

    Avni Özgürel ve gibileri, TV ekranlarına, bol sıfırlı paralarla çıkarılır mı?

    TEHDİT HERKESE SÖKMEZ…

    Hep söyleniyor, AKP’nin hiçbir sözü ve davranışı, samimi değil, hiçbir icraatı, “halk “yararına değildir!

    Hep kendisi iyisi bilir, doğru hep kendi dedikleridir!

    Demokrasi, insan hakları kendileri vardır…

    Bakınız başbakan’ın başdanışmanı, Yalçın Akdoğan’ın İmralı açılımı ve akil piyonlara yönelik tepkileri, haberleştiren basın kuruluşlarına karşı ne diyor.

    “Gerçeği yalnızca gerçeği yansıtmak sorumlu davranmak mıdır”?

    Yani siz gerçeği yansıtmayın!

    Peki,

    Gazetecinin görevi gerçeği halk duyurmak değil midir?

    AKP zihniyetine göre hayır…

    Çünkü AKP bu işte halkın demir gibi iradesine toslamıştır…

    Gerçek, Akil piyonların piyasaya sürülmesi, ters tepmiştir…

    Gerçekte, AKP’nin niyeti, Terör sorununu durdurmak değil, Recep Bey Başkan oluncaya kadar “dondurmaktır”

    En büyük, Oslo görüşmeleri sonrası, meydana gelen PKK saldırıları ile 200 vatan evladının ”Şehit” edilmesi sürecidir!

    Kandilde ki, PKK İti o zamanlar,

    Oslo görüşmelerine, Recep Bey’in sadık kalmadığından, saldırıları yoğunlaştırdıklarını açıklamıştı!

    Şimdi ne diyor, Yalçın Akdoğan?

    Açıkça doğruları yazmayın diye tehdit ediyor!

    Yani vatandaşın Akil piyonların söylediklerini kuzu kuzu dinlediğini yazın emrini veriyor!

    Ve bunun adı da ileri demokrasi oluyor öyle mi?

    Yesinlerin sizin “ileri demokrasinizi”

    Abdülhamit’in İstibdat devrine rahmet okutacak bunlar!

    Ama bakın, Akil Piyonlara karşı, direnişler giderek büyüyor!

    Karşınızda kimler var hödükler bi baksanıza

    Neyse…

    TARİH NEDEN TEKRRÜR EDER?

    Hep merak ederim, tarih neden tekerrür eder diye?

    Sebebi çok basitmiş meğer!,

    Ülke yönetiminde her dönemin hainlerinin olması!

    Bakınız,

    Osmanlı Devletinin başbakanı, damat Ferit isimli, İngiliz piyonu, çapsız ve de hain, Mondros mütarekesinin ardından, Heyet-i Nasiha isimli bir heyet oluşturur!

    Dünkü Görevleri;

    “Osmanlının parçalanmasına kitleleri sessiz kalmasını sağlamak,

    Türk milletini İngiliz mandalığına alıştırmak…

    Heyette özellikle,

    Ermeni,

    Rum

    Ve

    İngiltere taraftarı Kürtlere ağırlık verilir…

    Ne zaman?

    5 Nisan 1919…

    Yani,

    Türk’ün kurtuluş savaşını başladığı tarih!

    Yani,

    Osmanlının top yekûn, İngilizlere teslim olup silahlarını bırakıp, kalan askerlerini terhis ettirdiği tarih!

    Heyet-i Nasiha’nın kuruluş talimatını Sadrazam Damat Ferit Paşa verir.
    (Fikir’in, Sait Molla tarafından ortaya atıldığını tarihler yazar)

    Peki, Sait Molla kim?

    Tescilli İngiliz ajanı…

    Bu güne bakalım…

    Akil adamlar heyeti 5 Nisan 2013 tarihinde kuruldu.

    7 şer kişiden oluşan 7 grup…

    Ne tesadüf değil mi?

    Bugün,

    Heyette, özellikle Ermenici ve Türkiye’nin parçalanmasını isteyen Kürtler yer aldığı gözleniyor!

    Görevleri (sözde) İktidar’ın, 50 bin kişinin katili APO ile görüşmesinin anaların gözyaşlarını dindireceğini millete anlatmak!

    Özde, Recep bey’in Başkan olması için yalakalık yapmak..

    Tesadüfler bitmiyor!

    Damat Ferit’in Heyet-i Nasiha’sına övgüler düzen, Mütareke basını dün neyse bu gün de yandaş yalaka ve iktidarın tasmalı finoları aynı telden çalıyorlar!

    İşte basının dünü;
    İKDAM: Anasır-ı Muhtelife(çeşitli unsurlar) arasında ortaya çıkan nifakın ortadan kaldırılması.
    SABAH: Ahaliyi irşad ve tenvir etmek(aydınlatmak ve ikna etmek)
    -VAKİT: Memalik-i Osmaniye’de yaşayan çeşitli unsurlar arasında uyum sağlamak.

    İşte bugün:

    Türk Basınının “Akil Adamlar” ile ilgili görüşleri;
    CNN: Nagehan Alçı-I Nazlı ılıcak: Sürece her şeyimizle destek vermeliyiz. Erdoğan ve Öcalan büyük risk aldılar.
    NTV Sahibinin Sesi: Milliyetçi duygular törpülenmelidir.
    DAMAT MEDYA( sabah ve ATV: Ulus Devlet, Üniter yapıdan vazgeçilmelidir.
    Ve

    YANDAŞ MEDYA: Kürtçe Eğitim ve Öğretim olmalıdır. Atatürk-Atatürk Milliyetçiliği ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” demek ilkeliktir.

    Ne kadar benzerlik var değil mi?

    Sonuç:

    Dün nasıl Türkiye’nin işgali hayali hüsranla ile sonuçlandıysa, İngilizler iş birliği yapan şerefsizlerin, Türk milletini parçalama girişimleri sonuçsuz kaldıysa bu günde aynı olacaktır!

    Bu milletin, Vatanları uğruna, İzmir de, Çanakkale de, Sakarya da, G.Antap, Ş.Urfa da, Kahraman Maraş’ta verdiği şehitlerin torunları olanlar, hala vatanseverliklerinden hiçbir şey kayıp etmeden vatanlarına bağlıdırlar.

    İZMİR DE, Samsun da, Trabzon da, , Antalya da, Denizlide velhasıl Türkiye de, hala Türkler vardır…

    Türk bayrağı yurdun üstünde dalgalandıkça, hainler, onların piyonları, şer odakları ve onların işbirlikçileri, başarılı olamayacaktır!

    Ellerinde iktidar gürcüde olsa,

    AB

    ABD desteği,

    Suudi’nin Parası da olsa,

    Türk milleti asla, satılmayı kabul etmez/etmeyecektir.

    Akil Piyonlara karşı, yükselen seslerin,”Çılgın Türklerin” hala ayakta olduklarını göstermiyor mu?

    Vatansever “Çapulcular” çoban ateşini yaktı gayri dönüşü yok bu işin…

    Neyse…

    23 NİSAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN ÇOCUKLAR…

    [email protected]