Blog

  • Noam Chomsky / West Point Akademisi konusmasi (1 saat)

    Noam Chomsky / West Point Akademisi konusmasi (1 saat)

    Diger bir gruptan alintidir. Izlenmesini elzem gordugum icin paylasmak istedim.

    Kureselcilik tanimi ile suslendirilmis emperyal somuru duzenini, 14. YYdan bu yana surduren control freakler, gunumuzdeki feodal yapilanmalarini devam ettirebilmek icin toplumlari kucuk parcalara bolerek birbirlerine dusurmekte ve bu kargasa arasinda somuru, “baris ve kardeslik” adina gucunu arttirmakta, hegemonyasini devam ettirmekte. Milli degerlerine sahip cikanlari, somuruye bas kaldiranlari da milliyetci olmak ile suclamaktadirlar. Ozbenligini yitirmis, milliyetsizligi tercih eden kuresel enternasyonalistlerce, milliyetciligin neden tehlike olarak goruldugunu idrak etmek guc olmasa gerek.

    Rasyonal dusunebilmekten korkmayanlarin izlemesi dilegi ile…
    Gusan Yedic

    #_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#__#_##_

    “srirama1113” <eds1113@… wrote:

     Chomsky’nin Turkiye ve Turk Devletinin Kurtleri nasıl inim inim inlettigi konusundaki yazılarını/soylemlerini de yayınlasak biraz
     daha objektif oluruz sanirim.
     Bu arada radikal liberal nasil olunuyor? Bu bir retorikal oxymoron mu yoksa ben mi cahil kaldım konuya?
     Sevgili Chomsky’cigim Turklerin Ermenilere soykirimi yaptigini da her yerlerde soyler, eklemeden edemedim…Hatta Pilosinin bu konuda buyuk destekcilerindendir…
     Saygilar,
     Dilek

    From: OYA BAIN

    Sevgili Dilek, cok haklisiniz. PKK’nin ve Ermeni militanlarin buyuk dostudur bu adam

    #_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_#_

    Sevgili Oya Hanimcim,

    Chomsky’nin PKK destegi, marksist tabani nedeniyledir. Hani bizim 68 kusaginin Zimbabveciligi gibi bir yaklasimdir yani…

    Bahsi gecen kusagin, Fransiz ihtilalinin Jack De Moley’in intikami alan farmasonlarin, katolik kiliseye ve aristokrasiye karsi zaferi.. Bolsevik ihtilalinin de Ortodoks kiliseye ve aristokrasiye karsi siyonist Rus subaylarinin gerceklestirmis oldugu bir ihtilal oldugunu kabul edememesinden dogan bir rahatsizligidir. Chomsky’nin Ermeni konusundaki destegi de, hemen hemen ayni nedenlere dayanir. 1915 olaylarini Ermeni devrimi olarak kabul ederken, basta Ing. ve ABD olmak uzere emperyal guclerin Rusya ile Osmanli topraklarini bolusmede Ermeniler’i arac gibi kullanmis olduklarini kabul edemez. Dune kadar bizim salon sosyalistlerimiz de Ermeni konusunda agizlarini acmazlardi, unuttunuz mu?.. Hele halklarin kardesliginden bahseden dunku burjuva kesimi ise bugun ayri bir makara… 

    Chomsky yasindaki kisilerin kendi tabularini yikmalarinin cok zor oldugunu siz bilirsiniz. Bu yuzden, Chomsky’i tabu olarak degil, dogrulari ve saplantilari ile kabul etmek zorundayizdir. Agzindan her cikani kabul etmek sarti diye bir sart da yoktur. Ancak tribunlerin fanatik taraftarlari bu tur saplantilardan kurtulamazlar. Bir de taraftarligindan dolayi cikar edinenler. Bunlari da sizin bilmeniz lazim…

    Sizin Chomsky karsiti olmaniz ise, PKK ve Ermeni baglantili olmaktan ziyade, anti emperyalist (gunumuz entel agzi ile kureselci) olmasindan kaynaklanmaktadir. Arti olarak da, Israil’in Filistin konusundaki tutumunu elestirmesinden kaynaklanmaktadir. Uluslar arasi bankacilari ve cok uluslu sirketleri desifre etmesi, parlak ambalaji ve fiyonklu kurdelesi icinde paketlenmis kuresellesmenin, aslinda, 14. YYin feodal yapilanmasina donusun, gunumuz versiyonu olusunu ispatlamasindan sevmezsiniz sizler Chomsky’i…

    Diger taraftan, Turkiye’nin PKK ve Ermeni konusundan daha buyuk korkulu ruyasi olan KK (Kukla Kurdistan) konusunun mimarlari Daniel Pipes, Douglas Feith ve Steve Perle (nam-i diger Karanliklar Prensi) gibi neoconlarin arz etmis oldugu tehlikeden daha buyuk bir tehlike degildir Chomsky, Turkiye icin. Bu bahsi gecen kisileri ise cok yakinen tanirsiniz. Amaclarini da bilirsiniz. Keza senelerce Turkiye’yi bu adamlarin kurmus oldugu Livingston’a baglayanlari da yakinen tanirsiniz. Chomsky’nin Turkiye’ye kac kurus zarari oldugunu soyleyemezsiniz ama Livingston’un en son gerceklestirmis oldugu Tayyip Erdogan, George Bush gorusmesi icin harcanan 61 milyon dolarin kimlerin cebinden ciktigini, nedense konu etmezsiniz.

    Kisacasi, sizin Chomsky karsitliginizin PKK ve Ermeni konusu endeksli olmaktan ziyade, Chomsky’nin anti emperyalist yapisindan ve Israil’e yonelik elestirilerinden kaynaklandigini saniyorum. Sanilarimda yanilmadigimi da siz cok iyi bilirsiniz.

    Eger yok illa bana ne, bana ne iste Chomsky Ermeni yanlisi diye tutturacaksaniz, Orham Pamuk’u kac kere onursal konuk olarak agirladiginizi bizlere aktarmak icin hafizalarinizi yoklayin derim. PKK’nin hazirladigi filimlerin maddi sponsorlari hakkinda ne dusunuyorsunuz diye sormaya ise gerek gormuyorum. Cunku cevabi biliyorum…

    Dilek Hanim,

    Radikal Liberal tanimlamasi bana aittir. Amiyane bir tabirle, toplumsal cikarlari savunmak adina dik durus gosteremeyen omurgasizlar demek istemedigim icin o tanimlamayi kullanirim. Hani su, Ata’nin Yurtta Sulh Cihanda Sulh lafini agizlarina pelesenk edip de, silah ticaretinden edinecekleri komisyon ugruna helva da halva da diyebilen kisiler icin kullanirim. Tarikatciliga karsi olup da, siyon tarikatina bagli masonik kuruluslara girmek icin derby maclarinda siranin basinda olabilmek icin geceden stadyum onunde yatan tipler gibi, localardan onay bekleyenler de bu kategoriye girer, benim lugatimda…

    Selamlar,
    Gusan Yedic

  • Damal’daki Atatürk mucizesi göründü

    Damal’daki Atatürk mucizesi göründü

    www.milliyet.com

    ARDAHAN’ın Damal ilçesindeki Karadağ sırtlarına yine Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün silueti vurdu. Her yıl 15 Haziran ile 5 Temmuz tarihleri ve saat 17.00 -18.10 arasında gözüken mucize nedeniyle ‘Atatürk’ün izinde ve gölgesinde Damal Şenlikleri’nin 12’ncisi bu yıl 5-6 Temmuz’da yapılacak.

    Karadağ sırtlarına her yıl yansıyan Atatürk silueti, bu yıl da kendini gösterdi. Muhteşem silueti görmeye gelenler doğa olayı karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Yöre halkı ise Karadağ’da
    beliren Atatürk siluetini, davul ve zurna çalarak karşıladı.  Vatandaşlar görülen mucize karşısında halay çekerken, çocuklar da “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı attılar.

    Siluetin ilk kez 1954 yılında çoban Adıgüzel Kırmızıgül tarafından farkedildiğini söyleyen CHPli Belediye Başkanı Gülcemal Fidan, Atatürk siluetinin ilk fotoğraflarını ise Erdoğan Kumru çektiğini
    belirtti. ‘Atatürk’ün izinde ve gölgesinde Damal Şenlikleri’ni, 5-6 Temmuz’da yapacaklarını, şenlikler için 200 bin YTL harcayacaklarını anlatan Başkan Fidan, “Her yıl Haziran ayının 15’i ile 5 Temmuz tarihleri arasında güneşin gölgesi Karadağ sırtlarına vurduğunda Atatürk’ün silueti görülür. Atatürk’ümüzün dünyada bir eşi daha olmayan bu doğa harikası siluetini kutlamak için tüm imkanlarımızı seferber edeceğiz. Kutlama ve şenlikler için Kültür Bakanlığından destek istedik. Ancak olumlu bir cevap alamadık. Herşeye rağmen bu şenlikleri devam ettirerek Atamızı bu yolla bir kez daha anacağız. Bu yıl ki şenliklere tüm bakanlarla birlikte Genelkurmay Başkanımızı da davet ettik” dedi.

  • NEO-CON’LAR TÜRKİYE’Yİ DÜŞMAN İLAN ETTİ!

    NEO-CON’LAR TÜRKİYE’Yİ DÜŞMAN İLAN ETTİ!

    Genelkurmay’ın sık sık konuk ettiği Michael Rubin’in de bağlı olduğu kuruluştan çarpıcı sözler…

    Neoconlar Türkiye’yi hedef seçti. Ortadoğu’da Türkiye ve Suudi Arabistan’nın ABD’ye dost değil rakip olduğunu söyleyen neocon Daniel Pipes “Bir rakip olarak Türkiye” başlığını kullandığı makalesinin arkasında durdu.

    Irak Savaşı’nın mimarlarından ve ABD’deki neoconların en ünlülerinden Michael Rubin’in AK Parti hükümeti karşıtı yazıları sonrasında bazı sivil ve resmi kesimlerin bağrına bastığı Middle East Forum (MEF), Türkiye’yi ‘dost’ görmediğini açıkladı. Rubin’in çalıştığı MEF’in Direktörü Dr. Daniel Pipes tarafından kurumun e-mail kontak listesine gönderilen bir mesajda, ABD’nin Türkiye’yi ‘düşman’ ya da ‘dost’ değil, ‘rakip’ görmesi gerektiği bildirildi.

    SAVAŞ RADİKAL İSLAM’LA

    Pipes internetten yayınladığı mesajında MEF’in misyonunu ‘Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını tanımlamak ve teşvik etmek’ olarak açıkladıktan sonra bu çıkarları tanımlamada ‘bazen yıllarca önden gittiklerini’ belirtti. Kurumun öne çıkan argümanları arasında ‘terörizmle değil, radikal İslam’la savaşmak. Özgür ve müreffeh değil, istikrarlı ve düzgün bir Irak peşinde olmak. Suudi Arabistan ve Türkiye’yi düşman ya da dost değil, rakip görmek’ olduğunu belirten Pipes şahsi blogunda 6 Aralık 2007’de yayınlanan ‘Bir rakip olarak Türkiye’ başlıklı yazısında ve İsrail’in Jerusalem Post gazetesindeki 5 Aralık 2007 tarihli makalesinde de benzer görüşleri savunmuştu.

    TÜRKİYE MÜTTEFİK DEĞİL

    Türkiye’deki yakın dönem siyasal değişimleri sertçe eleştiren Pipes, ‘Türkiye artık bir Batı müttefiği olarak kabul edilemez. Tabii ki düşman da değildir. Onun yerine, Rusya, Çin ve Suudi Arabistan gibi, bir orta sınıf rakiptir. Bir gün işbirliği yapıyor, bir başka gün rekabet. Çok geçmeden, pekala tehdit oluşturabilir’ demişti.

    NEOCONLAR KiMLERDiR?

    Bush’un Beyaz Saray’a gelmesiyle başlayan dünyayı ABD idealleri çerçevesinde yeniden inşa etme doktrininin siyasal uygulayıcılarına yeni muhafazakarlar yani neocon adı veriliyor. İkinci olarak, klasik anlamdaki muhafazakarlıkla pek bir ilgisi olmayan, aksine dini emellerine ulaşmak için bir araç, hatta kısayol olarak gören pragmatist kişiler için kullanılan ve Amerika’nın Irak işgaline zemin hazırlayan topluluğa verilen oluşumun adına ve bu oluşumda yer alanlar için ifade edilen bir kavramdır. Bu politik yapılanmanın en önde gelen isimleri Condellazza Rice, Donald Rumsfield, Dick Cheney ve Paul Wolfowitz vs. isimlerden oluşuyor

  • Obama’nın Ermeni merakı ABD’ye pahalıya patlar

    Obama’nın Ermeni merakı ABD’ye pahalıya patlar

    Semih İdiz    [email protected]

    Amerika’da başkanlık seçimleri yaklaştıkça adaylar oy uğruna her türlü vaatte bulunuyorlar. Demokratların adayı Barack Obama’nın Ermenilere verdiği sözü gazetelerde okuduk. Obama,  seçilmesi halinde Ermeni soykırımının resmen tanınmasını sağlayacağını söylüyor.
    Cumhuriyetçilerin adayı John McCain ise daha gerçekçi. “Tehlikeli bir coğrafyada kilit bir müttefiki kızdırmanın anlamı yok” diyor. Özetle, Obama şu anda “hayali” bir dünyada, McCain ise “gerçekçi” bir dünyada yaşıyor.

    Seçilmesi halinde Obama da kuşkusuz gerçekleri tanıyacaktır. Tabii ki Ermenilere verdiği sözü tutmak isteyecektir. Ancak, geçen yıl Kongre’nin gündemine gelen soykırım tasarısıyla yaşanan gerginlik kendisine hatırlatılacaktır.

    O sırada tasarı yanlısı Demokratlara karşı kullanılan temel bir argüman, “Ermeni lobisinin ve Ermenistan’ın çıkarlarını mı, yoksa ABD’nin çıkarlarını mı savunacağız?” olmuştu. Bu soru kuşkusuz Obama’nın önüne de gelecektir.

    Obama’ya anımsatacaklar

    O gün geldiğinde dış politika danışmanları kendisine şunu söyleyeceklerdir:
    “Türkler bu konuda çok ciddi. Siz doğru olanı yapıyor olduğunuza inanabilirsiniz. Ama Irak ve Afganistan’da başımız dertteyken, İran ve Suriye ile boğuşurken, Türkiye’yi gerçekten  yabancılaştırmak istiyor muyuz?”

    Obama’nın danışmanları ayrıca, Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde bu hafta Güney Kafkasya’daki durum konusunda yapılan oturumda -tutanaklara da geçen- bazı gerçekleri anımsatacaklardır.

    Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) Başkanı Nurten Ural’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı müsteşar yardımcılarından Dan Fried’ın gündeme getirdiği bu gerçekler özetle şunlar:

    1- Ermenistan, Türkiye ile sınırını tanıyıp Türk toprakları üzerinde iddiası olmadığını  açıklamalı. Türkiye’nin ilişkileri düzeltmek için ortaya koyduğu yapıcı girişimleri de desteklemeli. Türkler kuşkusuz tarihle yüzleşmeli. Fakat ABD’nin 1915 olaylarını soykırım olarak tanıması ne bu amaca ne de Türkiye ile Ermenistan arasında istenen uzlaşmaya hizmet eder. Aksine bunları olumsuz etkiler.

    Israr, ilişkilere darbe vurur

    2- Türkiye bugün Ermenistan’a bir ambargo uygulamıyor. İki ülke arasında 200 milyon dolar değerinde ticaret var. Türkiye, Ermenistan’a giden mallar için geçiş de sağlıyor. Dahası, Ermenistan’dan iş için gelenleri kabul ediyor. Ermeniler Türk sınırında vizelerini anında alıyorlar. Türkiye ayrıca 1915 olayları için,  ABD yönetimince de desteklenen, bir tarihçiler komisyonu teklif ediyor.

    Obama, bu argümanlara rağmen, “Hayır, ben illa da 1915’e soykırım demek istiyorum” diye ısrar ederse, yapabilecek fazla bir şey yok. Fakat bunu, hem Türk-ABD ilişkilerine hem de Türkiye ile Ermenistan arasındaki uzlaşma arayışlarına darbe indirme pahasına yapmış olacağı kendisine şimdiden anlatılmalı.

  • Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli

    Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli

    Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli
    Kayıp trilyonda gözler Hazine’de

    Hazine Müsteşarlığı itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.

    18 Haziran 2008 12:36

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Kayıp Trilyon” davasıyla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında, “mevcut anayasal sistem gereğince, iddia olunan eylemlerin kanıt ve unsurları tartışılmaksızın, yasal imkansızlık nedeniyle soruşturma yapılmasına gerek olmadığına” ilişkin kararı sonrası gözler Hazine Müsteşarlığı’na çevrildi.

    Şikayetçi olarak görülen Hazine Müsteşarlığı, Başsavcılığın verdiği karara itiraz ederse dosya Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilecek. Hazine itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında yürüttüğü soruşturmayı tamamlayarak, ‘kovuşturmaya yer olmadığına’ karar vermişti. Kararda, “Cumhurbaşkanının, seçilmeden önce işlemiş olduğu kişisel suçlarından dolayı Anayasada bir hüküm yer almadığı gibi TBMM İç Tüzüğünde de bir düzenlemenin mevcut olmadığı, demokratik rejimlerde Devlet Başkanının dokunulmazlığının kabul gören bir imtiyaz şeklinde oluştuğu”na dikkat çekilmişti.
    Başsavcılığın verdiği takipsizlik kararına, şikayetçi konumunda bulunan Hazine Müsteşarlığı’nın itiraz etmemesi halinde kararın kesinleşeceği kaydedildi.
    Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. ve 173. maddelerine göre, verilen takipsizlik kararına sadece şikayetçiler itiraz etme hakkına sahip.

    *

    KÖŞKTEN İNİNCE YARGILANACAK MI?

    Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘kayıp trilyon’ dosyası için savcılığın verdiği takipsizlik kararı, Kanadoğlu’na göre zamanaşımı süresi işleyeceği için Abdullah Gül’ü aklayacak. Karar dokunulmazlığa kıyas yöntemiyle alındığı için çoğu hukukçu aksi görüşte

    Ankara Başsavcılığı’nın “kayıp trilyon” davasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında verdiği takipsizlik kararı tartışma yarattı. Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresince zamanaşımının işleyip işlemeyeceği kafaları karıştırdı. Hazine Müsteşarlığı, itiraz hakkını kullanırsa dosya Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilecek. Hazine itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.

    SADE VATANDAŞ SAYILIR

      Sabih Kanadoğlu (Yargıtay Onursal Başsavcısı): Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin Anayasa’da hüküm yoktur. Ancak bu yokluk, onu sorumsuz kılmaz. Anayasa’da düzenleme olmadığı için cumhurbaşkanının seçilmeden önce veya seçildikten sonra işleyeceği suçlarla ilgili sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerekir. Başsavcılığın verdiği karar, Anayasa’da yer almayan bir ayrıcalığın eşitlik ilkesine aykırı olarak cumhurbaşkanına tanınmasıdır. Bundan sonra zamanaşımının durması da söz konusu olmaz ve görevi süresince geçecek zaman Gül’ün lehine işler. Hazine’nin itiraz hakkını kullanacağını sanmıyorum.

    ZAMANAŞIMI DURMAZ

      Prof. Dr. Nur Centel: Gül hakkındaki karar, milletvekili dokunulmazlıklarından hareketle kıyas yoluyla verilmiş bir karardır. Çünkü Anayasa’da bu konuda bir düzenleme yok. Kararın getireceği en önemli sonuç ise dava zamanaşımı süresinin Gül’ün lehine işleyecek olmasıdır. Anayasa’da bir düzenleme bulunmadığı için dava zamanaşımı süresinin durması söz konusu olamaz.

    GÖREVİ BİTİNCE YARGILANIR

      Prof. Dr. Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı): Başsavcılığın kararına göre cumhurbaşkanlığı süresince Gül’ün yargılanması söz konusu olamaz. Zamanaşımı konusunda, kıyas yoluyla karar olduğuna göre, milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin mevzuat uygulanır. Görev sona erene kadar dava zamanaşımı süresi durur. Görevi bitince yeniden başlar ve yargılama yolu açılır. Yunanistan Anayasası’nda, cumhurbaşkanlarının kişisel suçlarına ilişkin yargılamanın görev süresince askıya alınacağı ve görevi bitince yargılama yapılacağını düzenleyen hüküm var.

    KIYAS YAPILDIĞINA GÖRE DURUR

      Prof. Dr. Ahmet Gökcen: Anayasa yapılırken cumhurbaşkanının kişisel bir suç işleyeceği hesaba katılmamış. Bu durumda kıyas yoluyla karar verilmesinde hukuka bir aykırılık yok. Kıyas olarak alınan hüküm milletvekili dokunulmazlığı olduğuna göre, zamanaşımı konusunda da milletvekillerine uygulanan ‘görev süresince zamanaşımının durdurulması’ hükmü uygulanacaktır.

    MANTIĞA UYGUN

      Prof. Dr. Ülkü Azrak: Başsavcılığın kararı, Anayasa’da boşluk bulunduğu için hukuk mantığına uygun. Gül’ün görev süresince zamanaşamının işlemesi söz konusu olamaz. Görev süresi bittikten sonra yargılama yolu açılabilir. Hazine’nin itirazının gündeme geleceğini de sanmıyorum.

    DAVA ORTADAN KALKMAZ

      Prof. Dr. Emin Artuk: Görevi süresince cumhurbaşkanı yargılanamayacak ama zamanaşımı duracak. Davanın zamanaşımı nedeniyle ortadan kalkması söz konusu olamaz. 

  • ÇİRKİN BİR OYUN VE SESSİZ HÜKÜMET…

    ÇİRKİN BİR OYUN VE SESSİZ HÜKÜMET…

    Askeri Şura’nın başlamasına az bir zaman kala askeri ve özellikle Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmesi muhtemel Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u yıpratma çalışmaları hız kazandı.

     

    Özellikle boyalı basın bu işin şakşakçılığına soyunmuş durumda. Neymiş İlker Başbuğ ile, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt görüşmüşler.Bunun ne zararı var doğrusu anlamak güç. Tabii AKP davasının gündemde olduğu şu günlerde hem Osman Paksüt’ü hem de şura öncesi İlker Başbuğ’u yıpratma çalışmaları yapanlar için durum hiç de öyle değil. Zira AKP’nin kapatılma davasında askerin yargıyı etkilediği gibi saçma sapan bir söylem geliştiriyorlar. Oysa bu işi her fırsatta yapmaya çalışanlar kendilerinden başkası değildir, olmamıştır.

    “Ziyaret talebi ve ziyaretin amacı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyine Şubat 2008’de icra ettiği harekâta ilişkin kutlamaların iletilmesi ile sınırlı kalmıştır. Bunun dışındaki yorumlar gerçekle bağdaşmamaktadır” diyen Osman Paksüt’ün veya bir yargı organının böyle bir gerekçesi olamazmış gibi hükümet ve hükümet yanlısı basın tarafından sürekli çarpıtılıyor. Çok çirkin bir oyun sahneye konmuş ne yazık ki.

    İki net hedef var ortada. Kara Kuvvetleri Komutanı ve Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili. Türkiye’nin iki legal kurumunun iki en önemli adamı. Biri Türkiye’nin bütünlüğünün emanet edildiği yerde, Kara Kuvvetleri’nin başında, diğeri de bu bütünlüğün koruyucusu Anayasa’nın emanet edildiği yerin iki numaralı ismi. Bunların görüşmelerinde ne acayiplik var ki? Güya gizlice görüşmüşler. Tabii o saatlerde eminiz ki Genelkurmay Karargahı’nda onlardan başka kimse yoktur. Olay öyle abartıldı ki sanırsınız ki görüşenler iki mafya lideri. Yazıklar olsun. Yazanlar kim? Bir gazete.  Devletin iki üst düzeyi görüşmüş sanki ortada bir ayıp varmış gibi gösteriliyor.

    Kimse de “Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili, Kara Kuvvetleri Komutanı ile resmi bir görüşme yapıyor. Bunu yazıyorsunuz da, Anayasa Mahkemesi Başkanı kapatma davası açıldığı günlerde, yargıladığı partinin yöneticileriyle kebapçıda ahbap çavuş ilişkileri içinde yemek yerken niye yazmıyorsunuz? AKP yönetimini kızının düğününe davet ederken niye yazmıyorsunuz?” diye sormuyor. Bunun tam aksine meydanı boş bulanlar daha da fazlasını yazma cüretini gösteriyorlar.

    Genelkurmay İkinci Başkanı’nın sağlık raporu yayınlanıyor. Tedavi örüyormuş. Hasta olmak, tedavi görüyor olmak suçmuş gibi. Yazanlar kim? Tabii ki Başbakan’ın, kameralar önünde hastanelik olmasından sonra sağlığıyla ilgili bilgileri yazanlara kızanlar. Kısacası Türkiye tam anlamıyla zıvanadan çıkartılıyor. Türkiye’nin göz bebeği kurumlar alenen ve alçakça bir şekilde yıpratılıyor. Aslında kim oldukları belli olan yer ve kişilerce kotarılıyor bu durum. Tıpkı daha önce Genelkurmay Başkanlığı görevini almadan önce Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a yapılanlar gibi. Zira o da o dönemde aynı odakların ağır saldırısına uğramıştı. Hakkında yazılmadık , çizilmedik çirkinlik bırakılmamıştı. Ne oldu sonra başaramadılar. Onlara rağmen Genelkurmay Başkanı oldu Yaşar Büyükanıt..

     Şimdi hedefte Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ve Genelkurmay 2. Başkanı var. Anayasa Mahkemesi Başkan vekili ise daha uzun bir süredir hedef konumundaydı zaten. Kurumlar yıpratılıyor. Yıpratanlar, AKP’ye yaranma, hizmet etme, AKP’yi kullanarak pis, iğrenç, alçak emellerine ulaşma hayalini kuruyorlar. AKP de ya  bu zokayı yutuyor yada bu kişiler zaten onlara hizmet ediyor. Zira bu hizmet onu memnun etmiş görünüyor ki günlerdir hiç ses çıkarmıyorlar. Sonra da bunun adına hükümet olma, her kesimi kucaklama olarak adlandırıyorlar. Kim inanır size.

    Böyle mi hükümet edilir, böyle mi devlet yönetilir? Ordusu satılık kalemler tarafından paçavraya çevrilmeye çalışılırken sessiz kalan Hükümet mi olur? Anayasa Başkan Vekili yıpratılırken sessiz kalan hükümet mi olur? Yeri geldiğinde DSİ Müdürü’ne bile arka çıkan Başbakan şimdi neden sessiz?…. 

    ,

  • JEOSTRATEJİDE  DEĞİŞEN DENGELER

    JEOSTRATEJİDE DEĞİŞEN DENGELER

    JEOSTRATEJİDE DEĞİŞEN DENGELER VE
    ISINAN HİNT OKYANUSU

    Sosyal ve politik olaylar, genel görüntüleri itibariyle tek bir olgu gibi görünmekle beraber, bu tarz olgular, gerçekte pek çok tembihin tek görüntüde yansıyan tezahürleri olmuşlardır…

    Soğuk savaşın etkinliğinin sürdüğü iki kutuplu dünya dengesinde, jeostratejik denklemde, Batı Dünyası karşısındaki Komünist dünyanın coğrafyadaki etki alanlarının denetimi, bir takım askeri paktlar ile dengelendiği bilinenler içindedir. Bu paktlardan birinin de NATO olduğu herkesin malumudur.

    Türkiye’nin NATO içindeki konumu ve yükümlülükleri dikkate alındığında, gene hatırlanacağı üzere Kıbrıs Barış Harekatı, başlangıçta ABD tarafından desteklendiği halde, daha sonra, harekatın başarılı sonuçlanmasını takiben Türkiye’ye ambargo uygulanmasının çelişkisini ve mantığını bu süreçte izah etmek oldukça zor olmuştur!…

    O günün koşulları içinde jeostratejik denge dikkate alındığında, soğuk savaşın etkinliğinin sürdüğü de hatırlanacaktır. Türkiye’ye uygulanan ambargo süresince de bir taraftan Şah rejimi silahlandırılırken, diğer yönden de O tarihlerde İran üzerinden Türkiye’ye bölücü akımlar desteklenmiş diğer yönden de, Yunanistan ve İsrail’in de aynı şekilde silah gücünün arttırılması ADB tarafından sağlanmıştır…

    Özetle, seksenli yılların başında, İran Şahının devrilmesi, ve daha sonra da Sovyetler’in Afganistan’ı işgali ile Hint Okyanusuna çıkması bölgedeki jeostratejik konumu tekrar ABD aleyhine değiştirdiğinden, bu sürecin sonunda Türkiye’ye uygulanan ambargonun kaldırılması gerekmiştir…. Kısaca, kuzeyden güneye uzanan Sovyet tehdidi o günün koşulları içinde, körfez ve petrol bölgeleri yönünden AB-D çıkarları için önemli bir tehdit olarak görülmüş ve Türkiye gene NATO içinde eski konumunda tutulmaya çalışılmıştır!!!

    Sovyet gücünün Afganistan üzerinden Hint okyanusuna uzandığı yıllar tekrar hatırlandığında, Hint Okyanusu, bir tarafta ABD, diğer tarafta İngiliz ve bir diğer yönü ile de Sovyet donanmalarrının sürekli bayrak gösterdiği bir alan olmuş ve nerede ise, bu bölgede askeri üs haline gelmemiş bir tek kaya parçası bile kalmamıştır. ABD bir taraftan Vietnam’da savaşırken diğer yönden de, Basra Körfezinden çıkan ve Hint Okyanusu üzerinden gerek batı ve gerekse doğu dünyasına akan petrolün de deniz trafiğinin kontrolunu İngiltere ile birlikte sağlamaya çalışmıştır…

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ABD gücünün sınırlarını deneyerek tek kutuplu dünya politikasına ağırlık verirken değişen koşullar içinde de jeostratejinin değişkenleri kapsamında yeni yaklaşımlar uygulayarak enerji kontrolu üzerinden küresel denetimin modellerini gerçekleştirmeye başlamıştır… Bu süreç içinde, NATO oluşumu doğuya kaydırılmaya çalışılırken, diğer yönden de TEK KUTUPLU dünya politikası içinde ULUS DEVLET yapılarına yönelik ayrımcı politikalar da tekrar güncelleştirilmeye başlanmıştır.

    Bu bağlamda, Anadolu topraklarından Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan güzergahta, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak Ulus Devlet yapısının da politik hedefi içinde kontrolda tutulması, tecrit politikalarıyla ayrıca amaçlanmıştır…Konu ile ilgili olarak, Kıbrıs Barış Harekatı sonunda ABD’in uygulamaya koyduğu ve daha sonra da İran’ın elden çıkmasını takiben Sovyet gücünün Afganistan üzerinden Basra Körfezi ve Hint Okyanusuna ulaşması sonucu ortaya çıkan tehdit, bölgenin politik durumunu değiştirmiştir. Özetle, şekillenen yeni durum karşısında da ABD’in uyguladığı ambargoyu kaldırması, gene jeostratejinin zorlaması sonucu olmuştur…

    Konu güncel hali ile tekrar ele alındığında, Sovyetler dağıldıktan sonra bu güç Hint Okyanusundan çekilmiş ve bölgedeki güç unsurları şimdiki hali ile ABD ve İngiliz Donanmalarının kontroluna bırakılmış gibi bir görüntüyü yansıtır hale gelmiştir…

    Hint Okyanusu ve çevresi siyasi coğrafya yönünden ele alındığında, bu okyanusa sahildar olan ülkelerin limanlarının gerek ABD , gerek İngiliz ve gerekse bölgede bayrak gösterecek diğer ülkelerin donanmaları için üs imkanlarını da ayrıca taşımaktadır.

    Örnek olarak ifade edildiğinde, soğuk savaş döneminde, Sovyetlerin, Aden, Sokotro adası, Somali, Andaman Adaları, Seylan, Nicobar Adalarından liman kolaylıklarından istifade ettiğini, ABD’nin de daha ziyade Pakistan limanlarından yararlandığını, İngiltere’nin de aynı şekilde Hint Okyanusu ve Umman Denizi girişindeki bazı adalarda liman kolaylığı ile uygun bölgelerde de deniz ve hava üsleri oluşturduğu bilinmektedir.

    Bu genel görüntü soğuk savaşın sürdüğü dönemlerde olup, Sovyetlerin sahneden çekilmesi ile, bölde daha ziyade, ABD ve İngiltere’nin kontrolunda kalmış gibidir… ABD ‘in güce dayalı genel politikalarının artan şekilde küresel düzeyde yarattığı rahatsızlık ise, bu süreçte yeni oluşumları tetiklemiştir. Bilindiği üzere, Latin Dünyasının giderek ABD karşıtlığını oluşturması yanında Asya bölgesinde de Şanghay İşbirliği Çin ve RF ekseninde Orta Asya Türk Devletlerinin de katılımıyla şekillenmiştir. Soğuk Savaş döneminde Pakistan ve Hindistan ilişkileri hatırlandığında, Hint, Çin hudut İhtilafları yanın diğer yönden Çin Sovyet ihtilafı da o tarihlerde çapraz yakınlaşmalara neden olmuştur. Pakistan Çin’e yaklaşırken, Hindistan da Sovyetler’e yakın bir politika izalemiştir!!! Ancak bu süreç, küresel saldırıların ulus devlet yapılarını tehdit eder duruma gelmesi ile, jeostratejik kaymalar sonucunda, bu ülkelerin bir kısmını Şanfhay İşbirliği Örgütüne dahil etmiştir.

    Bu sürecin devamı dikkate alındığında, Pakistan’ın da yakında Şanghay ekseninde yer alması kaçınılmaz gibidir… Hatırlanacağı üzere, ABD bölgede, Pakistan limanlarından yararlanmaktadır… İleride bu sürecin sonunda Pakistan’ın da ŞİÖ dahil olması durumunda gelişmelerin ne şekil alacağına dikkat etmek gerekmektedir. Kısaca, bölgedeki denklemin yapısını gene bölgedeki jeostratejik kaymaların belirleyeceği ifade edilebilir…

    Çin halen açık deniz politikasından uzak gibi durmaktadır. Gene hatırlanacağı üzere, Ukrayna’dan Sovyetlerin dağılmasından sonra aldığı Varyak Uçak gemisini Çin,turizm amaçlı olarak kullanacağını ifade etmiştir… Ancak, gene duyumlara göre, bu geminin bir savaş gemisi olarak hizmete alınacağına dair söylemler de güncelliğini korumaktadır…Bu süreç benzerleri ile devam ettiği takdirde ise Çin’in orta vadede açık deniz politikasına yönelme ihtimali bir şekilde söz konusu olabilecektir… Bu bağlamda, Sovyetlerden boşalan Hint Okyanusundaki bölgelerde Çin’in de ayrıca bayrak göstermesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durumda da Şanghay İşbirliği üyesi olması durumundaki Pakistan’ın Limanlarından Çin’in de yararlanması söz konusu olacaktır….

    Basra Körfezinden itibaren Hint Okyanusuna uzanan güzergah petrol taşımacılığı yönünden son derece hayatidir. Çin halen petrol ihtiyacının %45 Ortadoğudan sağlamaktadır. Gelişen ekonomisi ve artan ihtiyaçları da dikkate alındığında, bu ülkenin de bögede bayrak göstermesi beklenmelidir… Hint Okyanusunun jeostratejik hedefler yönünden ısınmasının nedenleri diğer ülkelerin olduğu gibi Çin’in de bölgedeki çıkarlarının ve politik hedeflerinin doğru analiz edilmesinden geçeceğini kabul etmek gerekmektedir.. Konu özetlendiğinde;

    * Çin, bir taraftan Arap ülkeleri ve İran ile diğer yönden Latin ülkeleri ile işkilerini geliştiriken diğer yönden de Afrika ülkeleri ile ticari bağlarını kuvvetlendirmektedir.

    * Çin’in “SINOPEC” petro kimya sirketi İran ile, YADAVARAN petrol sahasındaki geliştirme çalışmaları için anlaşma sağlamıştır.

    * Çin ile Suudi Arabistan arasında 1999 yılında petrol güvenliği konusunda stratejik bir iş birliği anlaşmasına gidilmiştir…

    * Afrika ülkeleri arasında 2006 yılında 48 ülkenin iştirak ettiği işbirliği formuna “FOCAC” Çin de katılmak sureti ile Afrika’daki varlığını göstermiştir…

    * Çin’in Afrika ülkelerine yardım yapması yanında 2007 yılında 65 milyar dolar olan ticaret haçmının 2010 yılı itibariyle 100 milyar dolar hedefinde olduğu çeşitli analizlerde ve yayınlarda izlenmektedir…

    * Çin’in Kenya ile, 2006 yılında yapmış olduğu petrol arama anlaşması sonucunda ise, bu ülkenin kuzey bölgesindeki sondajlarda petrol emarelerine raslanıldığı da görülmektedir….

    Özetle, Çin bu gün için açık deniz politikasına henüz başlamış gibi görülmemektedir. Ancak gerek ortadoğudaki petrol bağlantıları, ve gerekse, Afrika ülkeleri ile gelişen ticari bağları dikkate alındığında, bu ülkenin Hint Okyanusunda limanlara ihtiyacının olacağı da dikkate çarpmaktadır. Bir Taraftan Pakistan’da, ABD ‘ye mesafeli duran Müşeref karşıtlığı oluşturulurken , diğer taraftan da Kenya’da Çin ile 2006 anlaşma yapmış bulunan bu günkü yönetimin durumu dikkate alındığında, gerek Pakistan’da ve gerekse, Kenya’da patlak verek iç karışıklığın gerisinde ne gibi hesapların olduğunu değerlendirmek de gerekmektedir!…Benzer gelişmelerin bu mantık içinde Hint Okyanusundaki ısınma ile alakasının olup olmadığı hususu ise jeostratejik denklem açısından ayrıca dikkate çarpmaktadır!!!

    ABD’nin saldırgan politikaları, bütün ulus devletleri rahatsız etmiştir…Bu konu, Pakistan yönünden olduğu kadar Türkiye yönünden de geçerlidir…Genel manada, ülkelerin yeni denge arayışlarında en yakın tahdide karşı alternatif güç unsurları söz konusu olmaktadır. Çin bundan çok iyi şekilde yararlanmaktadır…. Pakistan’ın ileride Şanghay İşbirliği yapısında yer almasında da bu endişenin payı olacaktır… Bu süreç, bögede güçlendiği takdirde Çin’in, Hint Okyanusunda bayrak gösterecek gemileri için bol miktarda liman ve üs de bulabileceği mesajını söz konusu süreç vermektedir… Bu da Hint Okyanusunun ileride daha da ısıtacağının işaretlerini taşımaktadır…

    Konuya tekrar yaklaşıldığında, ABD’nin Türkiye’ye ambargo uyguladığı dönemde, Batı için tehdit, kuzeyden güneye ve Hint Okyanusuna yönelik olduğu için Sovyetler’in Afganistan’ın işgalini müteakip bu ambargo kaldırılmıştır… Soğuk Savaşın bitimini müteakip, Irak işgali sürecinde, teskerenin reddi bahanesi ile de bu ambargonun değişik bir sürümü bu defa da PKK çizgisinde bölgede tekrar hortlatılarak güncelleştirilmiş ve Kuzey Irak Üzerinden de Türkiye’de yönelik hertürlü bölücülüğe destek verilmiştir…

    İllegal oluşumlar dışında legal çizgideki örgütlü etnik ayrımcılık doksanlı yıllardan bu yana bölücü çizgide siyasallaştırılmaya çalışılmıştır…Bu dönemde, Seçimlere sokulan partilerin aldıkları oy durumları hatırlandığında ise, yabancı medyada yansıyan şekli ile, BBC değerlendirmelerine göre şu görüntü ortaya çıkmıştır,

    * 1995 seçiminde HADEP olarak seçime iştirak eden etnik partinin %4,17 oy aldığı,.

    * 1999 seçiminde HADEP olarak secime iştirak eden etnik partinin %4,75 oy aldığı,

    * 2002 seciminde DEHAP olarak secşime giren aynı etnik partinin %6,14 oy aldığı.

    * 2007 seciminde Bağımsız olarak girip mecliste DTP olarak yer alan partinin de

    Oy oranına göre temsil ettiği etnik topluluğun son durumunun 1.830.978 kişi olduğu görülmüştür… Kısaca, PKK yapısının da bu yasal görüntünün İllegal kanadı içinden yansıma bulduğu yüzdesinin Türkiye genelindeki potansiyel gerçeği daha da netleşmiştir……

    Türkiye’de senelerdir oluşturulmaya çalışılan bölücülüğün gerçek anlamda bir sosyal tabandan yoksun olduğu bu yapı içinde açıkça ortaya çıkmıştır. Yansıyan sonuç, PKK çizgisinde illegal hareketin aynı şekilde toplumsal açıdan kitle tabanındaki yetersizliğini de bir başka boyutta ortaya koymuştur.

    Genel durum içinde, ABD’nin bölgedeki ileriye dönük çıkarları söz konusu olduğundan bir kere daha destek verdiği bölücü çevrelerin arkasından çekilmeye başlayacağı izlenir duruma gelmiştir… Bu yapıda, yanlızlığa itilen PKK ise, kendisine sosyal taban oluşturabilmek için, tekrar bombalı nokta saldırılarıyla, Türk toplumunu kışkırtmak suretiyle bir Türk, Kürt çatışmasına toplumsal zemin oluşturabilecek arayışlara girmeye başlamıştır… Olayların seyrinin açıkça ortaya koyduğu gerçek ise, sosyal tabanda bir Türk, Kürt ayrımının ülke genelinde ve sosyal taban düzeyinde olmadığıdır!!! PKK ve siyasal yandaşlarının son günlerdeki aceleci tutumlarının gerisinde ise, bu sürecin ortaya koyduğu gerçeğin yarattığı panik havası bulunmaktadır… Bazı ölçüsü tutturulamıyan ifadelerdeki tehditlerde bile bu husus bulunmaktadır!

    Bir diğer ifade ile, senelerdir, Türkiye’de bölücü çizgide, içeriden iş birlikçileri ve dışarının da desteği ile oluşturulmuş bulunan sosyal taban iki milyon bile değildir,bunun çoğu da figürandır!!!.. Yetmiş milyonu aşan bir ülkede böyle bir sosyal tabana dayalı olarak etnik bölücülüğün geleceğinin olmayacağı da ortadadır… AB-D Kuzey Irak üzerinden yürüttüğü operasyonlarda, kendisine dayanak yapmayı amaçladığı bu sosyal tabanın çapının ne olduğunu da ister istemez görmek zorundadır!….

    Konuya diğer yönden bakıldığında, ABD, 2008 yılından itibaren Irak’daki kuvvetlerinin yeterli kısmını belli üslere taşıyıp diğerlerini de çekecek gibidir… Bu üslerin geleceği ve güvenliği ise, bölgenin istikrarı ile bağlantılıdır… Türkiye’nin, Suriye’nin, İran’ın ve milli mücadele veren Irak halkının arasına sıkışmış bulunana Kuzey Irak oluşumu, ileride, daha da sıkıntılı durumlarla karşılaşacaktır.Bölgede kalacak olan ABD üslerinin durumu da aynı paralelde görülmektedir!…ABD maaşa bağladığı peşmergelere, maaşlarını vermeyince ne şekilde silah bıraktıklarını görmüştür!!! Ayrıca aynı birliklerin maaşlarının azlığı nedeniyle de ne şekilde greve gitiklerine de tanık olunmuştur… ABD, bölgedeki üslerinin güvenliğini bunlar ile sağlayacağını düşünüyorsa işi oldukça zor demektir!!!

    Diğer yönden Afganistan’daki birlikleri ise, giderek Şanghay İşbirliği’ne kayması muhtemel bir Pakistan ile güneyden, kuzeyde ise başından beri kaybettiği Orta Asya Türk Devletleri ile,, doğudan da Çin, ve batıdan ise, İran ile çevrili bir konumda kalmıştır… Bütün bu olumsuzluklar, Evangelist –Siyonist ihtirasının hesapsız politikalarının sonucu olmuş, yanlış hesap, Bağdat’tan dönmeye başlamıştır!

    Bu süreçte Jeostratejik açıdan genel durum tekrar özetlendiğinde;

    *Hint Okyanusu güneyden ısındığı için tehdit bu kerre, kuzeyden güneye olmayıp güneyden kuzeye yönelmiştir…

    * Türkiye üzerinden ambargonun kaldırılmasına neden olan geçmişteki koşulların değişik sürümü, bu defa bölgeye, güneyden kuzeye doğru baskının yakınlaştığı mesajlarını vermektedir.. Bu da, ABD’ni, tekrar Türkiye’yi bölgede yanına almak konusunda güven tazeleyici politikalara dönüş sürecini zorunlu olarak başlatmıştır.

    * Bu sürecin görüntüsü bir şekilde Kuzey Irak oluşumu yönünden ikinci MAHABAT olayının temellerini oluşturmaya namzettir!!! Sonuçları itibariyle , PKK ve Kuzey Irak beklentileri içinde olanların da hesaplarını çok iyi yapmaları gerekecektir…

    * DTP çizgisinde politika yapanların aceleciliği ve telaşı da yukarıda ifade edildiği üzere bundandır!!! Hesaplarına göre de siyasi baskı ve propaganda yöntemleri ile sonuç alabilecekleri inancı içinde tavır oluşturmak gayretindedirler… Bundan böyle cepheye sürebilecek ihtiyatlarının kalmadığı da ortadadır !!!

    * ABD için, Irakta kalacak olan üslerin geleceği önemli olup, Hint Okyanusu yeterli düzeyde ısınmadan güvene dayalı bağlantılarını bölgede tekrar oluşturmak zorundadır.

    * Türkiye’nin Ankara Moskova ekseni üzerinden Balkanlardan Kamçatkaya kadar uzanan coğrafyada, 400. milyonluk bir ekonomik işbirliği alanı oluşturması ise, KET. yapısı sürecinde orta ve uzun vadede görüntüye gelen hedefler içindedir…Yavaş da olsa bu süreç işlemektedir!!!

    * Batı, Türkiye üzerinde senelerdir uyguladığı çifte standartlı samimiyetten uzak politikaları ile Türk toplumu üzerinde genel bir güvensizliğe ve bıkkınlığa neden olmuştur.

    * Güneydoğuda, bölücü çetelere karşı her yıl 200 bine yakın gencimiz bölgede askerlik hizmetini yapmaktadır. Bunlar, aile bireyleri ve yakınları ile birlikte ele alındığında her yıl yaklaşık en az bir milyon insanımız maddi ve manevi olarak olayların ve gelişmelerin içinde yer almaktadır. Bölücü olayların gerisindeki dış güçlerin ise hangi ülkeler olduğu ayrıca, bütün bu çevreler tarafından çok iyi şekilde bilinmektedir. Konu, on ve de yırmi senelik bir zaman bölümüne yansıtıldığında, yirmi milyona yakın bir kitleyi ortaya çıkaracaktır. Bu kitlenin yaşadıkları ve gelişmeler karşısındaki tavrı dikkate alındığında, olayların gerçek müsebbiplerine karşı duyacağı tepkinin nedenlerini ayrıca izaha gerek olmayacaktır!!!

    * Türkiye’de psikolojik harekatı dışarıdan yürüten ve bozgunculuğa destek veren malum çevrelerin, gerek medya ve gerekse, uydurma STÖ. Üzerinden yaptıkları propagandalarla toplum üzerindeki etkilerinin olmadığı da açıkça izlemiştir….

    * Bu konuda zaman zaman , Silahlı Kuvvetlere yöneklik yıpratıcı propagandalara rağmen, güvenirlik anketlerinde her seferinde gene Silahlı Kuvvetlerin en önde yer almakta olması olayların içinden gelen insanlarımızın gerçeği bire bir yaşamaya devam ettikleri içindir… Bu da çeşitli çevrelerden pompalanmaya çalışılan AB-D, bağlantılı mesajlara toplumun artık itibar etmediğini ayrıca göstermektedir…

    * Kısaca birileri, başkalarının kaşığı ile çorba içmenin çok tuzlu olacağını da artık anlamalıdır.Zira, Hint Okyanusu ısındıkça, Batı, bundan böyle,Türkiye üzerindeki hesaplarını çok iyi yapmak zorundadır!!!

    Bütün bu gelişmeler tarihin diyalektiği içinde güncelleşmektedir… Batı sömürgeci ve emperyalist politikaları nedeniyle, sürekli güven kaybetmiştir… Tekrar edilirse, ipi tekrar koparmışlar şimdi de yeniden düğümlemeye çalışmaktadırlar… Ancak, bundan sonra da bu düğüm her seferinde ele gelecektir.. Her şeye rağmen Türkiye, stratejik denklemdeki zamanı iyi bir şekilde kullanmıştır!!!

    ERGUN ÖZGEN

  • TÜRKİYE İLE MEVCUT SINIRI TANI

    TÜRKİYE İLE MEVCUT SINIRI TANI

    Kasım Cindemir / WASHINGTON

    ABD, ilk kez resmi kayıtlara geçecek biçimde Ermenistan’a, Türkiye sınırını tanıması ve Türk topraklarında gözü olmadığını bildirmesi gerektiğini vurguladı.

    ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde düzenlenen bir oturumda, Ermenistan’ın Türkiye ile mevcut sınırını tanıdığını kabul etmeye hazır olması, modern Türkiye’nin toprakları üzerinde herhangi bir hak iddiası bulunduğunun doğru olmadığını göstermesi ve Türkiye’nin çabalarına yapıcı karşılık vermesi gerektiğini söyledi.

    Böylece, üst düzey bir ABD yetkilisi, Türkiye ile Ermenistan arasındaki mevcut sınır ve toprak iddiaları konusunda “ilk kez” Ermeni lobisinin “çok etkili” olduğu Kongre’de “resmi bir açıklama” yapmış oldu.

    ’Soykırım’ dedirtemediler

    Fried, bu ifadeleri ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin Kafkaslar ile ilgili oturumunda ifade verirken kayda geçirdi. Bu net ve açık ifadeler, Dan Fried’in, zaman kısıtlaması nedeniyle Dış İlişkiler Komitesi’ne “yazılı” biçimde sunduğu bölümde yer aldı. Dış İlişkiler Komitesi’ne üye olan Ermeni lobisi temsilcileri ise, bütün ısrarlı çabalarına rağmen Fried’e 1915’te yaşanan olaylar için “soykırım” dedirtemediler. Ermeni yanlısı milletvekillleri Adam Schiff ve Diane Watson’un, “1915 olaylarının neden ’soykırım’ olarak tanınmadığını” ısrarla sormaları üzerine Fried, “ABD Başkanı, söz konusu olayların varlığını hiçbir zaman reddetmedi. Ancak biz, politika olarak bu terimi kullanmıyoruz” dedi.

    Fried, Türkiye’ye ilişkin de, “Türkiye’nin, tarihindeki karanlık bir bölümle yüzleşmesi gerekiyor. ABD’nin, kendi tarihindeki karanlık dönemleriyle yüzleşmesinin kolay olmadığı gözönüne alındığında, bu da kolay olmayacak” diye konuştu.

  • 463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    ALMANYA’DAN GEÇEN AĞUSTOSTAN BU YANA 463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – AB’nin oturma izinleriyle ilgili yeni kurallarının 2007 yılının ağustos ayı sonunda yürürlüğe girmesinden bu yana, Almanya’dan 463 Türkün sınır dışı edildiği bildirildi.

    Alman hükümeti tarafından Sol Partinin soru önergesine verilen cevapta, Almanya’dan bu süre içinde sınır dışı edilen 3 bin 468 yabancıdan 463’ünün Türk olduğu belirtildi. Türkleri 131 kişiyle Iraklıların izlediği ifade edildi.

    Almanya’dan sınır dışı edilen yabancıların 2 bin 802’sinin yasadışı yollardan bu ülkeye geldiği kaydedildi.

    Sınır dışı edilen yabancılardan 599’unun, oturma izinleri bulunmamasına rağmen özel nedenlerle bugüne kadar ülkede kalmasına izin verildiği, 67 yabancının ise oturma iznine sahip olmalarına rağmen işledikleri suçlardan dolayı sınır dışı edildiği bildirildi.

    (EA-HA-ALŞ)

  • BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS

    BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS

    AHMET LOKURLU, BİLİM VE İŞ DÜNYASINDA BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS VERDİ

    DÜSSELDORF (A.A) – 18.06.2008 – Güneş’ten soğutma enerjisi üreten ve bu buluşuyla çok sayıda ödül alan Dr. Ahmet Lokurlu, Almanya’nın Düsseldorf kentinde bilim ve iş dünyasında başarılı olmanın sırları konusunda konferans verdi.

    Aachen kentinde yaşayan ve Çevre Oscar’ı olarak nitelendirilen “Global 100 Eco-Tech Award” ödülünü alan Lokurlu, Avrupa Türk İşadamları Derneği (ATİAD) ve Türk-Alman Üniversiteliler ve Akademisyenler Platformu’nun (TD-Plattform) düzenlediği toplantıda konuştu.

    Türkiye’de güneşin bol ve ülkenin üç tarafının denizlerle kaplı olduğunu belirten Lokurlu, “Bu kadar potansiyele rağmen ‘başkalarında var, bizde niye yok’ deyip nükleer santral kurulmak isteniyor. Güney Afrika’dan kömür ithal ediliyor. Bunu anlamak gerçekten zor” dedi.

    Lokurlu, başarılı olmanın temel prensiplerinin, özveride bulunmak, inanmak ve bir şey için yoğun şekilde çaba harcamak olduğunu ifade ederek, “Sorunların üstesinden gelmek için inanıp, olayların üzerine giderek zorlukları aşmak gerekir. Ortaya çıkartılan zorlukları giderebilmek için inanç ve sabırla sürekli çalışmak gerekiyor. Bu da bizleri başarıya götürür” diye konuştu.

    Gençlere bu prensipleri edinmelerini tavsiye eden Lokurlu, sadece bu şekilde başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu savunarak, “Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda Almanca öğrenirken her kullandığım Türkçe kelime için ceza olarak kumbaraya 10 fenig atardım. Düşünebiliyor musunuz, insan kendi ana dilinden dolayı kendini cezalandırıyor. Son zamanlarda Almanya’dan da yurt dışına beyin göçü oluyor. Burada söylenen ‘Türk olduğumuz için şans verilmiyor’ sözüne katılmıyorum. Çünkü yaptığınız işte ırkınız, diliniz ne olursa olsun üretilen değere bakılır. Siz insanlık adına bir değer ürettiğinizde onun ırkı ve dili sorulmaz. O nedenle Türk öğrenci arkadaşlar bir değer üretmek için çalışmaya devam etsinler” dedi.

    Lokurlu, “Türkiye gibi Akdeniz ve bazı Arap ülkelerinde yaz aylarında elektriğin yüzde 70 ya da 80’inin sadece soğutmada kullanıldığını, bunun güneş enerjisinden elde edilmesi durumunda önemli bir enerji tasarrufu sağlanacağını” sözlerine ekledi.

    (KAR-HA-ŞP)

  • TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI

    TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI

    HOLLANDA’DA TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI, MALTA’NIN ULUSAL GELİRİNDEN DAHA BÜYÜK

    LAHEY (A.A) – 18.06.2008 – Yusuf Bakırcı bildiriyor – Hollanda’da faaliyet gösteren Türklere ait iş yerlerinin ülke ekonomisine katkısının, Malta’nın yıllık ulusal geliri toplamından daha büyük olduğu bildirildi.

    Merkezi Almanya’da bulunan Türkiye Araştırmaları Merkezi Vakfı tarafından Hollanda’daki Türk girişimcilerin konumunu öteki ülkelerle karşılaştıran araştırmanın sonuçları, Lahey’de düzenlenen bir toplantıyla açıklandı.

    Lahey Ticaret Odası’nda düzenlenen iş çevrelerinin ağırlıklı olarak katıldığı toplantının açılışında konuşan Türkiye’nin Lahey Büyükelçi Selahattin Alpar, bu araştırmanın çok yararlı olduğunu ve ilişkilerin gelişimine katkı sağlayacağına inandığını söyledi.

    Büyükelçi Alpar iki ülke arasında yaşanan gelişmelerin başta ekonomi olmak üzere iyi bir seyir izlediğini vurgulayarak, Hollanda’daki Türk toplumunun, yaşamın her alanında gösterdiği varlık ve yüklendiği sorumluluklarla bu ülkede “gözde” bir yer tuttuğunu anlattı.  

    Hollanda’daki Türk iş adamlarını başarısının doğrudan iki ülkenin ticari ilişkilerine de yansıdığını ifade eden Alpar, şöyle dedi:

    “Hollanda’nın 530 milyar avro dolayındaki Gayri Safi Milli Hasılası’nın 8,5 milyarlık bölümünü Türk iş adamlarınınnn faaliyetleri oluşturmaktadır. 13 bin 500 Türk girişimci bugün Hollanda’da faaliyet göstermektedir. Türkiş adamlarınının kurmuş oldukları işletmelerde 65 bin kişilik istihdam olanağı yaratılmıştır. 65 bin kişiye iş olanağı sağlamak takdire şayan bir gelişmedir.”

    Büyükelçi Alpar, bütün bu verilerin Türkiye ile Hollanda arasında ilişkilerin gelişiminin bir göstergesi olarak görülmesi gerektiğini tekrarladı ve iyi ilişkilerin bu alanla sınırlı kalmadığını, siyasi, sosyal, hukuk, turizm gibi alanlarda da ilişkilerin sürekli bir gelişim çizgisi izlediğini ifade etti.

    Büyükelçi Alpar, Türk ve Hollandalı iş adamlarının faaliyetleri sırasında ihtiyaç duyacakları her türlü desteği vermeye de hazır olduklarını da kaydetti.

    -500 BİN KİŞİYE İŞ OLANAĞI-

    Araştırmayı gerçekleştiren Türkiye Araştırmaları Merkezi Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen, 2006 yılı sonu itibarıyla AB üyesi ülkelerde girişimci olarak çalışan Türk sayısının 101 bini bulduğunu, buna, Romanya ve Bulgaristan’da faaliyet gösterenler de eklendiğinde bu sayının 120 bini aştığını anlattı. Bu sayıda girişimcinin 500 bin kişiye istihdam olanağı sunduğunu belirten Şen, bu gelişimin yukarıya bir çizgi izlediğini belirtti ve Hollanda’daki Türk girişimcilerin başarılı faaliyetlerde bulunduklarını anlattı.

    Şen, Hollanda’daki Türk girişimcilerin ulusal ekonomiye katkısının AB üyesi olan Malta’nın yıllık ulusal gelirinden 1,7 kat daha yüksek olduğunu vurguladı.

    Hollanda’nın Türkiye’den göç alan ülke açısından sonra Almanya’dan sonra ikinci büyük ülke olduğunu, hem Almanya’da hem de Hollanda’daki Türk nüfusun toplam ülke nüfuslarının yüzde 2,2’sini oluşturduğunu söyledi.

    Prof. Dr. Şen, Hollanda’da 93 bin 600 Türk hane bulunduğunu ve hane başına nüfus sayısının 3,9 ile Hollanda ortalamasının tam iki katı olduğunu belirtti.

    Şen’in verdiği bilgiye göre, Hollanda’da Türk girişimcilerin yaş ortalaması Almanya’ya göre daha genç, ancak kadın girişimci bakımından Almanya’dan daha az sayıda kişi bulunuyor.

    Hollanda’da Türk hanelerin yaklaşık toplam 2,4 milyar avro geliri var ve bu gelirin 2 milyarı harcama, 400 milyarı da tasarrufu oluşturuyor.

    -ANADİL GEREKLİ-

    Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD Başkanı Mehmet Soytürk de konuşmasında, Türkiye’nin AB üyelik sürecine katkı anlamında başarılı ve etkin olmak istediklerini söyledi.

    Bu ülkedeki gençlerin eğitimini birinci öncelikli konu olarak gördüklerini söyleyen Soytürk, bu anlamda başarılı Türk gençlerine burslar verdiklerini anımsattı.

    “Bir dil bir adam, iki dil iki adam, üç dil üç adam anlayışı ile gençlerin çok dilli ve çok kültürlü yetişmesi yalnızca Türk toplumu için değil içinde yaşadıkları Hollanda toplumu için de yararlı olacaktır” diyen Soytürk, Türk gençlerinin anadili Türkçeyi iyi öğrenmeleri gerektiğini, ancak Hollandalı yetkililerin bu konuda ısrarlarına rağmen duyarsız davrandıklarını anlattı.

    Hollanda Genç İşadamları Federasyonu HOGİAF Başkanı Mehmet Kabakyer de faaliyetleri hakkında bilgi verdi ve Türkiye ile ticari ilişkilerin gelişmesi için her iki ülke düzeyinde etkin faaliyetlerde bulunduklarını anlattı.

    Araştırmanın tanıtımı amacıyla düzenlenen toplantıda Hollanda’yı ziyaret etmekte olan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyelerinden oluşan heyet de hazır bulundu.

    (YB-TLN)

  • En iyi fikir yarışması

    En iyi fikir yarışması

    KUZEY REN VESTFALYA EYALETİNDE DÜZENLENEN EN İYİ FİKİR YARIŞMASINDA, TÜRK KIZI LEYLA ŞİMŞEK’İN DE ARASINDA BULUNDUĞU BRAKEL LİSESİ ÖĞRENCİLERİ İKİNCİ OLDU

    DÜSSELDORF (A.A) – 18.06.2008 – Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde düzenlenen okullar arası en iyi fikir yarışmasında, aralarında Türk kızı Leyla Şimşek’in de bulunduğu Brakel lisesi öğrencileri ikinci oldu.

    Kuzey Ren Vesfalya eyaletinin inisiyatifi “Go! to school”, projesinde Leyla Şimşek, arkadaşlarıyla birlikte, kaybolan cep telefonları, cüzdanlar ve anahtarlarla ilgili çalışmalarıyla ikinciliği kazandılar.

    Projeye göre, cep telefonlarına, anahtarlara ve cüzdanlara takılacak çiplerle bu eşyaları kaybetme riski ortadan kalkacak. Evde kaybolan eşyalar ses sistemi, dışarıda kaybolan eşyalar ise GPS sistemiyle bulunabilecek.

    Ödülünü Kuzey Ren Vesfalya eyaleti Ekonomi Bakanı Christa Thoben’den alan Leyla, çok mutlu olduğunu belirterek, “Açıkçası bu ödülü kazanmayı beklemiyordum, ancak şaşırdım. Bundan sonra bu projeyi daha da geliştirmek için çalışacağız” dedi.

    12 öğrenci takımının final turuna katılma hakkını elde etiği yarışmada birinciliği, uydu üzerinden kablosuz internet fikriyle yine Brakel lisesinden Alman öğrenciler kazanırken, üçüncülüğü ise organik tarım ile ilgili fikirlerinden ötürü Marl lisesi kazandı.

    Finallere katılan diğer bir Türk öğrencisi Barış Yardımcıoğlu’nun hazırladığı proje ise dereceye giremedi. Barış, projesinde, yürürken cep telefonu ve mp3 müzik oynatıcıları için enerji üreten özel kumaş tasarlamıştı.

    (KAR-HA-SRP)

  • VATANDAŞLIK SINAVI

    VATANDAŞLIK SINAVI

    İÇİŞLERİ BAKANLIĞI MÜSTEŞARI ALTMAIER, MECLİSTE VATANDAŞLIK SINAVIYLA İLGİLİ SORULARI YANITLADI: “SINAVDA SORULACAK SORULAR İÇİN TARİH BİLGİSİNE GEREK YOK” 

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Almanya İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Altmaier, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için uygulanacak vatandaşlık sınavında sorulacak sorular için tarih bilgisinin gerekli olmadığını söyledi.

    Altmaier, bugün Alman meclisinde bazı milletvekillerinin vatandaşlık sınavıyla ilgili sorularını yanıtladı.

    Sol Parti Milletvekili Hakkı Keskin’in, Alman hükümetinin, vatandaşlık sınavında yer alan ve tarih bilgisi de gerektiren soruların zorluk derecesini nasıl değerlendirdiği şeklindeki sorusuna karşılık Altmaier, soruların İçişleri Bakanlığına bu ayın sonunda iletileceğini, bu nedenle soruları tek tek değerlendiremeyeceğini belirterek, “Sınavda sorulacak sorular için tarih bilgisine gerek yok” dedi.

    Eleştirilere fırsat vermemek için soruların, Almanya’da tanınmış bir kuruluş olan Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü (IQB) tarafından hazırlandığını ifade eden Altmaier, Alman vatandaşı olmak isteyen yabancıların sınava hazırlanabilmeleri için, soruları mümkün olan en kısa zamanda yayımlayacaklarını kaydetti.

    Keskin’in, sınavla ilgili olarak çok sayıda eleştiri olduğunu hatırlatması ve Alman vatandaşlığına geçişlerin artırılmasının istenildiği bir dönemde neden böyle bir sınavın gerekli görüldüğünü sorması üzerine de Altmaier, sınavın göç yasasında yapılması istenilen değişiklikler kapsamında hazırlandığını belirterek, soruların çok zor olduğu şeklindeki görüşlere katılmadığını söyledi.

    Altmaier, Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen’in, bu sınavdan kimlerin muaf tutulacağını sorması üzerine de Almanya’da yetişen ve burada en az orta okuldan mezun olan yabancıların Alman vatandaşı olmak istedikleri takdirde bu sınava girmeyeceklerini, ayrıca engelli insanların da sınavdan muaf tutulacağını söyledi.

    Altmaier ayrıca, vatandaşlık sınavı için eyaletler tarafından kurslar da düzenleneceğini, ancak bu kursların uyum kurslarıyla bir ilişkisi olmadığını kaydetti.

    Vatandaşlık sınavı için hazırlanan toplam 310 sorudan rastgele sorulacak 33 sorudan en az 17’sini doğru cevaplayanlar sınavı kazanmış olacak.

    (EA-HA-SRP)

  • TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE

    TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE

    TAM VAKFI RAPORU: ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE YAŞIYOR

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Almanya’da yaşayan Türklerin yaklaşık yüzde 43’ünün fakirlik içinde yaşadığı bildirildi.

    Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı tarafından hazırlanan “Türk Göçmenler Arasında Fakirlik” başlıklı raporda, Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 42,5’inin, Türk hanelerin de yüzde 44’ünün fakirlik içinde yaşadığı belirtildi.

    TAM Vakfı Ampirik Araştırmalar Bölüm Başkanı Dr. Martina Sauer ve Göç Araştırmaları Bölüm Başkanı Dr. Dirk Halm tarafından hazırlanan raporda, Almanya’da son dönemde görülen ekonomik iyileşmenin göçmenlere yansımadığı kaydedildi.

    Rapora göre, fakirlik içinde yaşayan Türkler, Almanya’da fakirlik sınırı olarak gösterilen 781 avronun altında net gelirle yaşıyor.

    Alman hükümetinin fakirlik raporunda, fakirliğe yol açan nedenler arasında çalışma durumunun, düşük eğitim seviyesinin ve ailevi durumun gösterildiğine ve işsizler, az eğitimliler, yalnız yaşayan çocuklu bireyler ve üçten fazla çocuk sahibi olanların risk grupları olarak nitelendiklerine işaret edilen raporda, Türk göçmenlerin de nüfus ve niteliklerinden dolayı bu bağlamda büyük ölçüde risk grubunda yer almalarına neden olduğu ifade edildi.

    Türk göçmenler arasında yapılan anketlerin, eğitim seviyesi yükseldikçe fakirlik riskinin azaldığını ortaya koyduğu belirtilen raporda, hiç eğitim almamış kişiler arasında yüzde 59,8 olan fakirlik oranının, yüksek öğrenimli kişilerde yüzde 16,7’ye gerilediğine dikkat çekildi.

    Türk göçmenlerin ülke geneline nazaran genç bir nüfus yapısına sahip oldukları, Türkler arasında 33,2 olan yaş ortalamasının, ülke genelinde 44,6 olduğu ifade edildi.

    Almanya’da çalışma yaşında olan Türkler arasında istihdam oranının yüzde 78, ülke genelinde ise yüzde 91 seviyesinde olduğuna işaret edilen raporda, Türk göçmenlerin yüzde 60’ının vasıfsız işçi olduğu, bu oranın ülke genelinde yüzde 25 civarında bulunduğu kaydedildi.

    Almanya genelinde nisan ayı itibariyle yüzde 8,1 olan işsizlik oranının da yabancılar arasında yüzde 18,6 olduğu, tüm göçmenlerin yüzde 25’ini oluşturan Türklerin, işsiz göçmenler arasında yüzde 31’lik paya sahip oldukları belirtildi.

    (EA-HA-SRP)

  • TATİLE ERKEN GİDENLERE PARA CEZASI

    TATİLE ERKEN GİDENLERE PARA CEZASI

    Isa DEVEÇEKEN – Hakan SARISOY – Tolga GÜRSOY | 18.06.2008

    Bu yıl Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk yine tatil için Türkiye’ye akın edecek. Hava, kara, deniz ve demir yoluyla sadece 1,5 milyonu Almanya’dan olmak üzere yaklaşık 3,5 milyon kişinin Türkiye’ye gitmesi bekleniyor. Resmi tatil öncesi yola çıkacaklar mutlaka okuldan izin belgesi alsınlar. Aksi taktirde ceza kesiliyor.

    AVRUPA’da yaşayan Türkler bu yıl izin sezonunda yine tatillerini Türkiye’de geçirmek için yollara koyulacaklar. Bu yıl 1,5 milyonu Almanya’dan olmak üzere Avrupa’dan yaklaşık 3,5 milyon vatandaşımızın Türkiye’ye gitmesi bekleniyor. Almanya’da Hessen ve Rheinland Pfalz Eyaletleri’nde okullarda bu haftadan itibaren eğitim döneminin tamamlanacağı için binlerce kişiyi tatil heyecanı sardı.

    İznini Türkiye’de geçirmek isteyen vatandaşlarımızın bugünden itibaren havaalanlarına akın etmesi bekleniyor. Yoğunluk olacağı için Türkiye’nin çeşitli kentlerine ek uçak seferleri konuldu. Uçak şirketleri ayrıca tatil nedeniyle anavatanın çeşitli noktalarına talep olması halinde ek sefer sayısının artırılabileceğini duyurdular.

    Otomobilleriyle yollara düştüler

    Tatillerini Türkiye’de geçirmek isteyen Türk aileler ayrıca kara, tren ve deniz yollarından Anavatan’a gitmek için de otomobilleriyle yollara düştüler bile. Almanya’ya sınır olan Avusturya ve İsviçre ülkelerine girişlerde de uzun otomobil kuyrukları oluştu. Önümüzdeki günlerde diğer eyaletlerdeki okullarda da öğrenim tamamlanmasıyla birlikte Türkiye’ye tatile gidecek kişi sayısı daha da artacak. Alman Otomobil Kulübü ADAC de uyarıda bulunarak “Yollarda önümüzdeki günlerde yoğunluk olabilir” diyerek hafta içi yola çıkılmasını tavsiye etti.

    Okuldan izin alın

    Seyahat şirketi yetkilileri, çocuklu ailelere uyarıda bulunarak “Okul tatili başlamadan Türkiye’ye götürülmek istenen çocuklara pasaport memurları müdahale edebilir. Ailelelerin okuldan mutlaka erken gittiklerine dair izin belgesi alması gerekir. Aksi taktirde çocuklar geri çevriliyor. Geçtiğimiz günlerde bunun bir kaç örneği yaşandı. Bazı Türk aileler çocuklarının yurtdışına çıkmasına izin verilmediği için bizi aradılar” dediler.

    Hollanda’da kontroller başladı

    Hollanda’da da bu haftadan itibaren toplam 80 memur havalimanında erken tatile giden ailelere yönelik kontrollere başlıyor. Amsterdam Büyükşehir Belediyesi’nin Eğitimden Sorumlu Encümen Üyesi Lodewijk Asscher, okullarda da denetimler yapılacağını kaydetti. Hollanda’da okul tatil süresini mazeretsiz olarak ihlal eden aileler hakim karşısına çıkarılıyorlar.

    Hafta içi yola çıkın

    Alman Otomobil Kulübü ADAC hafta sonlarında özellikle cuma cumartesi günleri yola çıkılmamsını tavsiye etti. ADAC yetkilileri “Haftasonunda yollarda yoğun trafik oluyor. Büyük yığılmalar oluyor. Zamanınzı yollarda geçirmek yerine hafta içinde yola çıkın ve rahat bir yolculuk yapın” açıklamasını yaptılar.

    Öğrenciler dikkat!

    Okul tatili başlamadan önce yaz tatiline çıkan öğrencinin ailesine bu yıl da para cezası verilecek. Okul yasasının 43. Maddesi gereğince anne ve baba adına ayrı ayrı olmak üzere her öğrenci başına günlük 80 ’er, yani 160 Euro ceza öngörülüyor.

    Almanya’nın NRW Eyaleti’nde 26 Haziran tarihinde başlayacak okul tatili öncesi erken izine giden öğrencilerin ailelerine para cezası kesilecek. Okul yasasının 43. Maddesi gereğince anne ve baba adına ayrı ayrı olmak üzere her öğrenci başına günlük 80 ’er, yani 160 Euro ceza öngörülüyor. İki çocuklu bir aile tatile gidebilmek için üç gün önce çocuklarını izin almadan okula göndermedikleri taktirde, 960 Euro ceza alabiliyor. Boşanmış ailelerde ise, bu ceza yarıya düşüyor. Valilik, yasanın tatillerden önce ve hemen sonrasında titizlikle uygulanacağını, tatilden geç gelme halinde de bu kuralın geçerli olduğuna dikkat çekerken, müsaadelerin de hastalık ve ölüm gibi çok önemli mazeretlerde verilebileceğini söylediler.

    Müdür uyardı

    Lünen Geschwister-Scholl-Karmaokulu Müdürü Heinrich Behrens de, izin öncesi Türk velilere seslenerek,  ‘Okuldan izin almadan sakın çocuklarınızla erken tatile çıkmayın ‘ uyarısında bulundu. Müdür Behrens,  ‘Yaz tatili öncesi bazen Türk veliler birkaç gün önceden izine gitmek için çocuklarını okula göndermiyorlar. Bu yasalar gereği kesinlikle kabul edilemez bir durum. Yasalar bu gibi durumlarda yüklü para cezası öngörüyor. Bu gibi tatsızlıkları önlemek için geçerli bir mazereti olan veliler, lütfen önce çocuklarının gittiği okullardan izin alsınlar. Erken gitmeler, okulların günlük işlevlerine büyük zarar veriyor. Dersler yapılamaz hale geliyor. Kalabalık ailelerde erken gitmenin, ailelere maddi fayda sağladığını biliyoruz. Bunu anlayışla da karşılıyoruz. Ancak yasaları uygulamak zorundayız ‘ dedi.

  • SILA YOLU VİDEOLARI İNTERNETTE

    SILA YOLU VİDEOLARI İNTERNETTE

    18.06.2008

    Hürriyet sizlere Sıla Yolu’nu en iyi şekilde tanıtmak için bu sene bir ilke daha imza attı.

    Celal Özcan, Orhan Yelkenkayalar ve İbrahim Mestanlaroğlu’ndan oluşan sıla yolu ekibimiz yol boyunca geçeceğiniz her ülkeden görüntüler kaydetti. Sizlere bu videolarla önemli noktaları, sınır kapılarını, takip etmeniz gereken güzergahları sunuyoruz. Görüntülerde ayrıca, büyükelçilik yetkililerinin verdiği önemli bilgiler ve uyarılar da yer alıyor. Görüntüleri izlemek için linke tıklayın:

  • BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP

    BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP

    BERLİN-BRANDENBURG TÜRKİYE TOPLUMU’NDAN BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP: “BÖHMER’İN UYUMDAN SORUMLU BAKANLIK GÖREVİNE UYGUN OLMADIĞI KONUSUNDA BİR KANIT EKSİKSE BUNU ŞİMDİ KENDİSİ VERMİŞTİR”

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu (TBB), Alman hükümetinin göç ve uyumdan sorumlu devlet bakanlığı görevine uygun olmamakla eleştirdiği Bakan Maria Böhmer’in TBB’ye yönelik eleştirilerine cevap verdi.

    TBB sözcüsü Safter Çınar, bu konuda yaptığı yazılı açıklamada, Böhmer’i, göç yasasının yeniden düzenlenmesi ve vatandaşlık sınavıyla ilgili görüşlerinden ve Alman toplumuyla göçmen toplumları arasında bir arabulucu gibi davranmak yerine, bir “hükümet sözcüsü” gibi davrandığı gerekçesiyle sıkça eleştirdiklerini hatırlatarak, “Böhmer’in uyumdan sorumlu bakanlık görevine uygun olmadığı konusunda bir kanıt eksikse bunu şimdi kendisi vermiştir” ifadesi kullanıldı.

    Böhmer’in kendilerine yönelik eleştirilerinde TBB’nin demokratik tartışma ortamından uzaklaştığını öne sürdüğünü hatırlatan Çınar, bu durumda kendi demokrasi anlayışının nerede kaldığının sorulması gerektiğini, ülkede yaşayan göçmenlerin, demokratik bir hak olarak Alman hükümetini de gerektiği takdirde eleştirme hakkını büyük ölçüde takdir ettiklerini belirtti.

    Uyum zirvelerine davet edilmelerinden dolayı da büyük mutluluk duyduklarını, ancak bunun, hükümetin hiçbir kararını eleştirmeyecekleri anlamına gelemeyeceğini ifade eden Çınar, uyum zirveleri sırasında Alman hükümetinin bazı kararlarının çok sayıda katılımcı tarafından da eleştirildiğine dikkat çekti.

    Bakan Böhmer, bugün yaptığı yazılı açıklamada, TBB’nin kendisine yönelik eleştirilerinden dolayı, Almanya Türk Toplumu’nun (TGD) yapacağı olağan genel kurul toplantısına katılmayacağını bildirmişti.

    (EA-HA-SRP)

  • CIA ajanı Amerikalı kadın aranıyor

    CIA ajanı Amerikalı kadın aranıyor

          Özgür CEBE/DİYARBAKIR, (DHA)
         
          Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Güneydoğu illerinde faaliyet gösteren Barbara Anna Lakeberg isimli CIA ajanı hakkında yakalama emri çıkardı. Lakeberg’in DTP mitinginde elindeki Kuran’la terörist Öcalan propagandası yapan “PKK’lı İmam”la bağlantısı da tespit edildi.

          Batman’da DTP bünyesinde oluşturulan inanç komisyonu üyesi ve Saidi Nursi düşüncesindeki bir dini cemaat lideri olduğu iddiasıyla tutuklanan Hüseyin Bulut’un da aralarında bulunduğu 14 sanıklı davada adı geçen ve Amerikan gizli servisi CIA elemanı olduğu ileri sürülen Barbara Anna Lakeberg adlı kadın hakkında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yakalama emri çıkardı. Polisin her herde aradığı Amerikalı kadın ile ilgili Adalet Bakanlığı da Başsavcılıktan bilgi istedi.

          Batman’da nevruz kutlamaları sırasında teröristbaşı Abdullah Öcalan ve Saidi Nursi posterlerini açıp yasadışı slogan attıkları için tutuklanan 14 sanıkla ilgili davada adı geçen ABD’li kadın ile ilgili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. ‘PKK’ya yardım etmek, Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanuna muhalefet, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve askerlikten soğutmak, PKK örgütü adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmak’ suçlarından 5 yıldan 20 yıla kadar hapis istemiyle haklarında dava açılan sanıklardan cemaat lideri 53 yaşındaki Hüseyin Bulut ve yardımcısı Aydın Tunçyüzlü’nün, CIA elemanı olduğu iddia edilen Amerikalı Barbara Anna Lakeberg adlı kadın ile olan bağlantıları belirlenince, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı kadın hakkında yakalama kararı çıkardı.

          Budist olan ve iyi derecede Kürtçe konuşabilen Lakeberg’in Kuzey Irak’ta insan hak ve özgürlükleriyle ilgili bir dernek kurduğu, bu derneğin bir şubesini ise Diyarbakır’da açmak istediği, bu konuda da sanıklar Hüseyin Bulut ile Aydın Tunçyüzlü’den yardım istediği telefon görüşmeleri ve sanıkların ev ve işyerlerinde ele geçen dokümanlardan belirlendi.

          Barbara Anna Lakeberg’in Güneydoğu’da yaşayan bölge insanını CIA ajanı olarak gördükleri şeklinde telefonla her iki sanığa bilgi verdiği belirlenince, kadın hakkında yurt çapında yakalama kararı çıkarıldı. Lakeberg’in halen Türkiye’de olabileceği, yasal yollardan yurtdışına çıkış yapmadığı tespit edildi. Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü de, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir yazı gönderip adı geçen ABD’li kadın hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı yönünde bilgi istedi. Banka hesap hareketlerinde yüklü miktarda para tespit edilen sanıklardan Aydın Tunçyüzlü’nün evinde ise Barbara Anne Lakeberg’in kaleme aldığı mektup da kadın ile ilgili dosyaya delil olarak konuldu. Lakeberg kendi el yazısıyla yazdığı mektupta, “Sizin için önemli olan bir ülke ya da toprak parçası var. Afrika ile aynı şekle sahip sizin için çok önemli olan bir yer var bu toprakların ortasında. Kendiniz için önemli olan bir iş var bu topraklarda” dediği yer alıyor.

          ABD’li kadın ile ilişkisi olduğu tespit edilen cemaat lideri Hüseyin Bulut’un ise, ele geçen CD’lerde cemaat üyeleri yönelik konuşmasında, “Türk milleti denen millet kendine istediğini bu millete istiyor mu? Adaletsizlik, zulüm var. Ne zaman harf inkılabı olursa demek ki Deccal (Atatürk’ü kastediyor) ne olmuş çıkmış, kim harf inkılabı yaptı, Deccal olayı bitmiştir. Harf inkılabı yapana destek veren de Deccal’dir. Bugün Sevr anlaşmasından bu yana Kürdistan 8 parça olmuş. Suriye, İran, Irak, Türkiye, Nahçivan, Azerbeycan ve Sovyetler’dedir bu parçalar. İmamlar melündür Arap ırkçılığı yapıyor. Yani Kürdistan’ı kurtaracak Kürtlerdir. Risale-i Nur Kürt’lerin imdadına gönderilmiş. Bizim de devletimiz olsun, dinsiz bir devlet olsun. Şerefime namusuna dinsiz bir devlet bizim Kürtlerin bu halinden hoştur.

          Keşke Rusya’nın, İsrail’in işgalinde olsak, İsrail ne kadar vicdanlı, merhametli şevkatli. Yani Türkiye’ye göre ha. Milletimin kurtuluşu için bin tane oğlum olsa demokratik Cumhuriyet için feda edeceğim. Devlet olsun da bizim olsun, dinsiz olsun. Çünkü Türkler meşrutiyette bize zulmetti” dediği tespit edilmişti.

          Bulut’un telefon dinleme kayıtlarında da din dersi adı altında yanına aldığı kız çocuklarına haraket, fiili livata ve anal ilişki teklifinde bulunduğu belirlenmişti.

    From OYA BAIN [[email protected]]