Blog

  • Bu yazıyı okumadan balık yemeyin!

    Bu yazıyı okumadan balık yemeyin!

    Yusuf Yavuz

    Üç tarafı denizlerle çevrili olmasıyla övünülen Türkiye’de bir çok balık türü doğa tarihi müzelerindeki yerini çoktan aldı. Sivil toplum örgütlerinden yetkili kurumlara, biliminsanlarından aktivistlere bir çok kişi ve kurum hızla yok olan balık türleri için çaba harcıyor. Ancak önemli bir sosyo-ekonomik grubu oluşturan balıkçıların bu konuda ne düşündükleri nedense gündeme fazla gelmiş değil. Bir yandan günah keçisi ilan edilen, bir yandan da mağdur edildikleri öne sürülen o balıkçılardan biri olan Cumhur Gezen, Türkiye’deki balıkçılık gerçeğini ele aldığı yazısında, “hiç birimiz masum değiliz!” sözleriyle balıkçıların özelleştirisini yapıyor.

    İşte, “Oltacısından gırgırcısına, trolcüsünden volicisine, uzatmacısına kadar herkes bu konuda hatalı ve haksız” diyen Türk balıkçısının gözünden balıkçılık gerçeği…

    “Denizlerimizde yapılan avcılık kanunları yeterli olmadığından doğaya, denizlerimize verdiğimiz zararları herkese yüzde oranında bölüşürsek hiç kimseye yüzde 50 oran düşmez.

    Gırgır ağının derinliği 80 çako olması gerek. Bu sirkülerde var.

    Denize çıkarken su ürünlerinden birisi gelip ölçüp imzalıyor, gerisi rasgele. Adam 100 kulaç derinlikten balık tutuyor bunu nasıl beceriyor bilen varmı diye sormayacağım.

    Orkinos avı izni alıp da, uskumru, kuzu, akya, trança gibi balıkları avlıyor; avlananlar bilindiği halde engellemek için çaba harcanmıyor, beni ırgalamaz deniyor, peki kimi ırgalar diye sormayacağım.

    Mart – Nisan’da havyara giren kolyosun avı serbest olduğundan yakalayan gırgırcı, balığın yumurta dönemine göre yasak uygulansın talebinde bulunmaz sormayacağım.

    DENİZE DÖKÜLEN İSTAVRİTLERE KİM DUR DİYECEK

    Türk halkı balık yemiyor diye söylersiniz de 1200 kasa istavriti çevirip elekliyor 100 kasa alıyor gerisini öldürüp denize döküyorsun, neden halka ucuz yedirmiyorsun ? Tezgah boyunda değil de ondan. ‘Halka ucuz balık verildi de tüketmedi mi acaba?’diyerek bu gidişe dur diyecek var mıdır, diye sormayacağım.

    Işık kayığının tabanına ışık sistemi döşeyip yasak zamanda avlanan korsan gırgırcıya ne zaman dur denilecek sormayacağım.

    Sırf fabrikalar ihtiyacını karşılasın diyerek diğer ülkelere gidip hamsi yakalayıp o ülkenin kotada söz sahibi olmasına izin veren sistemi kim değiştirecek sormayacağım.

    Pay sistemi ile gırgır-trol -alamanası volicisi tayfa alıp sezon sonunda mapa-çeliktel-botun pervanesine vs pay kesip hak yediğimiz için bu günlerde tayfaya 1,500 – 2,500 maaş veriyoruz, bu nedenledir ki uçana kaçana ‘çelik çekiyoruz’ düşüncesi ile hareket eden reislere halen yola devam mı diye sormayacağım.

    Her ortamda ’20-40 kişiye ekmek veriyoruz, fabrika gibiyiz’ diyen trol-gırgırcı acaba kaç tayfasını sigortalı gösteriyor sormayacağım.

    Gırgır harici av sistemlerinde yapılan yasa dışı avda takımlara el konulurken neden gırgır ağına el konmuyor/konulamıyor diye sormayacağım.

    Marmara kanun maddesi ile trole yasak sahaysa (tüm yasak sahalarda ) neden bulunan limanlarda trol ruhsatlı kayıklar var, sormayacağım.

    Trolcü ağ göz açıklığı örneğin 22 mm olucak deniyor evet 22 mm koyuyor ama iki torba iç içe çekiyor! neden diye sormayacağım.

    Ortasu trolü sistemi yapıp izin alanlar takımını dibe İndiriyor. Buna dur diyecek kimse yok mu sormayacağım.

    Israla 15 Temmuz’da yasak kaldırdıp bir karışlık bakoları yakalayıp 5-10 TL kasa satıp para kazandım diyen trolcü geleceğimizi yok ediyor diye sormayacağım.

    Gemi takip sisteminde (AIS ) trol teknelerini neden göremeyiz diye sormayacağım.

    Paraketeci 13-15 no iğne ile küçük balığın peşine koşar limit altı gelse de salmaz neden diye sormayacağım.

    1 MİLYON METRE MİSİNA DENİZ TABANINDA KALIYOR

    Tahminim yılda 1 milyon metre parakete misinası deniz tabanında kalır. Neden araştırılıp çözüm yolu üretilmez diye sormayacağım.

    Balıkçılık filosunun 5 bin adet kadarı indirimli mazotdan yararlanırken, geriye kalan 12 bini neden yok sayılır, büyük reislerin gözünün içine baktırılıp 50-100 Lt mazot alabilir miyim mahkumiyeti oluşturan sistemi değiştirmek için çaba sarf etmeyen kurum kuruluşlardakilere kim ne yapıyorsunuz soracak diye ben sormayacağım.

    Oltacı ince çinekop gelince aman ne olucak 1 kilo çinekop’tan deyip akşam mazot parasını düşündüğü için tutmaya devam ediyor mu diye sormayacağım.

    Büyük çoğunluğu oltacılık yapan, koop üyesi veya liman/barınağa aidat ödediğinden gelir getiriyor diye göz yumulan ve yakaladığı balığı satan amatör balıkcı ortağım olmakdan ne zaman vaz geçecek diye sormuyorum.

    Kalkan balığı paraketeyle avı yasak olmasına rağmen, koop başkanın kayığı dahil bir çok kayıkta 6-7 no iğneli paraketeler niye vardır, kışın bunlarla ne yakalarlar diye sormayacağım.

    Yanlış dönem avından dolayı sularımızda yok olma safhasına gelen uskumru 2001’de 550 ton avlanırken 2012 yılında 50 tona düşmüş, neden diye sormayacağım.

    ’12 bin TL kayık malzeme maliyetim var, 7 bin TL geri aldım, JİG yaparak’ diyen amatöre kim dur diyecek sormayacağım.

    JİG sistemle balık avında sadece anaç balıklar hedef alınıyor avlanıyor niye sürkülerde yaptırımı yok diye sormayacağım.

    Dalış okulu kampı kurup akşamları tüp+fenerle dalıp balık vuran dalgıçların düzenine kim dur diyecek sormayacağım.

    Dalış okulunun sağladığı malzemelerle dalıp balık vuran SGK personeline kim dur diyecek sormayacağım.

    Denizlerimizdeki yasak bölgelerde balık avı modası yaratmış subayları kime şikayet edeceğiz sormayacağım.

    Defalarca yakalanıp ceza verilmesine rağmen ahtapot şişlemeye devam eden ve bunlara pazar bulan dalgıcın, alıcısına neden dokunulmadığını sormayacağım.

    Gece fenerle dalıp 80 parça levreği katleden subayların hesabını kim verecek sormayacağım.

    20 BİN TONDAN 1250 TONA DÜŞEN BAKALORYA

    2001 yılında 20 bin 810 ton avlanan Bakalorya, 2010 yılında 1256 ton av seviyesine düşüyor, neden diye sormayacağım.

    Nisan – Mayıs – Haziran döneminde yumurtlamak için derin çomlardan sığ sulara gelen anaç havyarlı bakoları avlamak için müsaade eden sistemi hazırlayanlara, ‘istatiskleri görmüyormusunuz?’ diye sormayacağım.

    Yasak sezon başladığında kıyılardaki havyarlı balığa sar kaldır yapan volicilere kim dur diyecek sormayacağım.

    Yasak sezonda göçe başlamış olan toriğe çelik çeken alamanacıya yola devam mı diye sormayacağım.

    Mayıs – Haziran ayında yumurta dökmek için kıyılayan barbun-tekir 2 ila 10 kulaçlarda kör ağlarda yakalanıp, yumurtasıyla tezgahta satılırken bunu göremeyen sisteme siz ne yaparsınız diye sormayacağım.

    Mayıs ayında yasağa giren kalkan için neden ağları atarlar diye sormayacağım.

    12, 75 sardalyaya ağ diyerek kıraçaya geren koop başkanlarına ‘sende mi?’ diye sormayacağım.

    Misina ağın kayıkta bulundurulması bile yasak, inatla halen çalışan koop başkanlarına ne yapıyorsunuz diye sormayacağım.

    İthalatçı firmalar istiyor diyerek ‘Marmara’da algarna ile karides çekmenin katliam olduğunu bilmiyor musunuz?’ diye sormayacağım.

    Algarna önüne kapı koyarak trol gibi çekildiğini, karides kadar balık yakaladığını görüyor musunuz diye sormayacağım.

    Karidesin balıkların 1. yemi olduğunu, var olduğu sürece balık olacağını, diğer ülkelerdeki gibi sepetle avına geçilmesi gerektiğini kime anlatacağız sormayacağım.

    KUM MİDYESİ DENİZLERİN FİLTRESİDİR

    Çikçik beyaz kum midyesinin denizlerin filtresi olduğunu, bir çok ülkede sadece dere ağzı ve lagünlerde sıkı koruma ile avlandığını, hele ki tarak sistemin yasaklandığını, bizde ise devam etmesini kimler istiyor diye sormayacağım.

    Kara midye – midye dolması kültürümüz var olan ama yapılan araştırmalarda bir çok bölgede zehirli olduğu tespit edilen midyeleri çıkartanlar yakalansa bile dökülen midyeyi tekrar çıkarmaktan çekinmeyenlere kim dur diyecek sormayacağım.

    Kara midyeyi çıkartanlar kadar halka satanlar suçlu değil midir?! ‘Pazar olduğu sürece korsanların işe devam edeceğini görmüyor musunuz?’ diye sormayacağım.

    Deniz hıyarı gibi bir çok nadide türün avı yasak olmasına rağmen korsanlar tarafından çıkarılıp satılıyor! Avı yasaksa firmalar bunu nasıl alıp işliyor satıyor? Birçoğu ülkemizde satılmayan bu türler ihraç edilirken hangi isimle gidiyor diye sormayacağım.

    Nostaljisi olduğu tartışılmaz olan Dalyan balıkçılığının en çok iş yaptıkları dönemler kış aylarıdır. Özellikle Aralık-Ocak-Şubat-Mart aylarında en iyi balık yakaladıkları aylardaki balıkların yumurtlamak için kıyıladığını herkesin bilmesine rağmen katliama devam etmelerine neden göz yumulur diye sormayacağım.

    Bütün balık avı sistemlerine kıyasla en fazla seçicilik ve yakalansa da salıverme imkanı olan Dalyan balıkçılığında denetleme ve düzenleme yapılmaz diye sormayacağım.

    Göç eden palamut-toriği dalyanlarda yakalayıp markalayan hocalarımız, ne oldu markalı balıklar diye sormayacağım.

    Saroz körfezi dünyada 2 tane olan meralarımızdan birisidir. Övünürüz ve korumak adına trol tamamen (korsanlar hariç), gırgır (korsanlar hariç) kısmen avlanması yasaklanmıştır. Nasıl oluyor da böyle bir yerde halen Deniz Kuvvetleri tatbikatlarının yapılmasına izin veriliyor? Haziran 2012 de Büyükada açıklarında patlatılan gemi mayını ile yapılan katliamla Körfezdeki balıkçılık halen kendine gelememiştir. Bu tür tatbikatları Akdeniz’in derin sularında yapmak çok mu zordur diye sormayacağım.

    Tüm Saroz balıkçıları ve memurları tarafından bilinen dinamitle balık avı katliamına neden önlem alınmıyor diye sormayacağım.

    BALIKÇI B.. İÇİNDEKİ DENİZLERDE ÇALIŞTIRILIYOR

    Bu günkü balıkcılığımızın gerilemesindeki en büyük etken kirliliktir. Özellikle denizlerimize akıtılan arıtmalar sadece parçalayıp deşarj etmektedirler. Her şey bir yana balıkçı b.. içindeki denizlerde çalıştırılmaktadır! Yerel kooperatifler neden üniversiteleri araştırma yapmaya çağırmazlar! Alacakları raporlar doğrultusunda belediyeleri ve arıtması bulunan tesisleri mahkemeye vererek hak aramazlar? Kooperatiflerin bunlara gücü yetmiyorsa birlikler ne iş yaparlar diye sormayacağım.

    Balıkcılar olarak İlk önce kendimizi düzeltmeliyiz. Acaba kayıklarımızda çöp bidonu var mıdır? Büyük teknelerde pis su tankı var mı? Var olan pisliği alacak düzenek yoksa neden belediyeler mahkemeye verilerek hak aranmaz? Kooplar/birlikler hesap sormazlar diye sormayacağım.

    Yazdığım bu gerçekler doğrultusunda çeşitli konularda çözüm üretilmiş, neden/niçin duyarsız kalıyoruz diye sormayacağım.

    Anlayacağınız hepimiz suçluyuz. Biz bu denizleri dedelerimizden, babalarımızdan ödünç almadık. Biz bu denizleri çocuklarımızdan torunlarımızdan ödünç aldık, ‘onlara ne miras bırakacağız?’ diye düşünmemiz gerekiyor.”

    Fotoğraf Cumhur Gezen

  • “Kürdistan” Ortadoğu’nun turizm cenneti olacak”

    “Kürdistan” Ortadoğu’nun turizm cenneti olacak”

    Süleymaniye büyük bir destinasyon olma yolunda hızla ilerliyor.

    73892

    Süleymaniye valisi Türk işadamlarına çağrıda bulundu: “Kürdistan turizm cenneti olacak, gelin buraya yatırım yapın.”

    Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile Kürdistan özerk hükümetinin ortaklaşa düzenlediği çalıştay programı nedeniyle Süleymaniye’de bulunan gazeteciler Vali Behroz Muhammed Salih’le bir araya geldi.

    Muhammed Salih sözlerine, “Bugün hem sizin hem bizim için kutlu bir gündür. Irak’a bağlı Kürdistan bölgesi içinde ifade özgürlüğümüz var ve bundan gurur duyuyoruz. Sizin vesilenizle Türk iş adamı ve girişimcilere çağrı yapmak istiyorum. Süleymaniye’de özellikle turizm ve inşaat alanlarında kaçırılmayacak iş fırsatları var.” dedi.

    Bölgenin durumuyla ilgili kısa bilgi de veren Vali sözlerine şöyle devam etti; “Süleymaniye’nin ve bölgenin trajedisini anlatmak istemezdim ama eski ve yeni Kürdistan’ı anlamanız için birkaç şey söylemek istiyorum. Eskiden bu bölge 24 saatte yalnızca bir saat elektrik alıyordu”

    Süleymaniye’ye çıktığınızda göreceğiniz bütün bu alanlar yerle bir edilmişti. Sonra biz 19991’den sonra bağımsız olduk. Özgürleştiğimizde elimizde para ve güç yoktu. Bu imkansızlıklara içinde bir ülke inşa ettik. 10 yıldır elimize para geçti ve ülkemizi bu zor şartlarda kalkındırdık.”

    Konuşmasında, ” İnşallah burayı ülkenizin iş adamlarına tanıtırsınız. Burada yatırım yapmak için büyük fırsatlar var. Özellikle inşaat ve turizm alanlarında yatırım bekliyoruz ve bunun için gerekli her türlü desteği vermeye hazırız.” dedi.

    SÜLEYMANİYE, COĞRAFİK AÇIDAN TURİZME UYGUN

    “Gün geçtikçe Kürdistan’ın turist sayısı artıyor. İnsanların bu bölgeye ilgisi çok fazla. İran’la sınır komşusu olduğumuz için özellikle oradan çok sayıda turist şehrimizi ziyarete geliyor. Çünkü buranın özgür ve güvenli bir sosyal ortamı var ve serbest piyasa ekonomisi olduğundan alışveriş için insanlar

    burayı tercih ediyor.”

    Muhammed Salih, Türkiye’den özellikle turizm alanında yatırım beklediklerini, çünkü ortak tarih ve kültürel bağlarının olduğunu, bu nedenle Türklerle bir arada yaşamak ve iş yapmak istediklerini de sözlerine ekledi.

    “HEM KENDİ VATANDAŞLARIMIZDAN HEM DE YABANCI YATIRIMCILARDAN TEK KURUŞ VERGİ ALMIYORUZ.”

    Süleymaniye’nin sosyal ortamından söz etmesinin nedeninin bölgenin bilhassa turizme elverişli olduğunu belirtmek için olduğunu söyleyen Muhammed Salih, Kürdistan anayasasındaki bir maddeden de söz etti. Bu maddeye göre yerli ve yabancı farkı gözetilmediğini bir yabancının kolayca burada ev, araba ve arazi satın alabildiğini ifade etti.

    Elektrik ve doğal enerjilerin ucuz olması ve ekstra bir vergi talebinde bulunmadıkları için bölgenin son zamanlarda yatırımcıların gözbebeği olduğunu, işadamlarının buraya yatırım yapmak için adeta birbirleri ile yarıştığını söyledi.

    “TÜRK OKULLARINA TEŞEKKÜR EDERİZ”

    Kürdistan bölgesindeki okullardan da söz eden Muhammed Salih, Türk okullarından memnun olduklarını, kaliteli bir eğitim verdiklerini ve bölge halkıyla büyük bir uyum içeresinde görevlerini ifa ettikleri için kendilerine teşekkür etti. (Behiye Teymur- Haberler.com)

  • THY Başkanı Hamdi Topçu “Uçakta içki içeceğim” ısrarı nedir?

    THY Başkanı Hamdi Topçu “Uçakta içki içeceğim” ısrarı nedir?

    Alkollü içki konusundaki yeni kurallarıyla gündeme gelen THY’de Başkan Hamdi Topçu Milliyet’e açık konuştu.

    73891

    Son dönemde uçuşlardaki içki yasağı ve THY’nin yeni personel kıyafetleriyle ilgili yapılan eleştirileri art niyetli bulduklarını söyleyen THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu, “Tasarımlar içinden onay görmemiş bir görüntünün aşırılarak, izinsiz servis edilmesi hiç ahlaklı değil. Bir damla suda fırtına koparıldı. İyi niyet aramak mümkün değil” dedi.

    Milliyet’in haberine göre, Topçu, içki yasağına ilişkin olarak da, şunları söyledi: “Uçaklarda güvenlik anonsu yapılır. Alkollü bir yolcunun uçuş güvenliği konusunda talimatları ne kadar yerine getirebilir konusu dünyada da tartışılıyor. 2012’de 28 alkollü yolcu, diğer yolcularımızı rahatsız etmiş, taşkınlık çıkarmış ve uçuş güvenliğini aksatmış. Bu yolculara kelepçe takmışız. Zaten iç hatlarda en uzun uçuş süresi 1.5 saat. İlla uçakta içeceğim ısrarı nedir?”

    Topçu, THY’deki grev kararından, yeni destinasyonlara ve yatırım hedeflerine sorularımızı yanıtladı.

    Uçakta içki yasağı ve THY’nin yeni personel kıyafetleri son dönemde eleştirilere neden oldu? THY bu durumdan nasıl etkileniyor?

    Bu konularda art niyetli davranıldığını düşünüyoruz. Kıyafet konusunda henüz bir karar verilmeden, tasarımlar içinden onay görmemiş bir görüntünün aşırılarak, izinsiz servis edilmesi hiç ahlaklı değil. Bir damla suda fırtına koparıldı. İyi niyet aramak mümkün değil. Gelelim içki yasağına…

    Medine’ye sefer alamıyorduk içki servisi yaptığımız için. Mesela Moritanya, İran ve Libya’da da bu böyle. Toplamda 8 ülke seferlerinde içki servisimiz yok.

    Uçaklarda güvenlik anonsu yapılır. Alkollü bir yolcunun uçuş güveniliği konusunda talimatları ne kadar yerine getirebilir konusu dünyada da tartışılıyor. Mesela Rusya’da… 2012 yılında 28 alkollü yolcu, diğer yolcularımızı rahatsız etmiş, taşkınlık çıkarmış ve uçuş güvenliğini aksatmış. Bu yolculara kelepçe takmışız. Uçuş güvenliği ve konforu açısından bunlar uygun şeyler değil.

    THY’de grev olacak mı?

    Hava-İş, 24. Dönem Toplu İş Sözleşmesi’nin uzlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından grev kararı aldı. Tarafları bu noktaya getiren ne oldu?

    Tam bir yıl önce herhangi bir toplu görüşme olmaksızın sendika kanunsuz eylem kararı aldı ve yürürlüğe koydu. THY yönetimi de hukuki haklarını kullanarak bu eyleme katılan 305 kişinin iş akdini sonlandırdı. Bu sonlandırma neticesinde konu yargıya intikal etti. Şu anda süreç devam ediyor.

    THY yönetimi de konuyu yakından takip ediyor. THY yönetimi, bu durumun 16 bin kişinin sendikal haklarının savunulmasında bir kalkan olarak ve ön şart olarak kullanılmasını kabul etmiyor. Sendikanın olmazsa olmaz diye dayattığı bu madde 24. görüşmelerini kilitlemiş vaziyette. Grev kararı asılmış vaziyette. 6 gün önceden haber vermek şartıyla fiili greve gitme hakkı olduğu biliniyor.

    Sendikayla görüşmeler devam edecek mi?

    Sendikayı masaya davet ediyoruz. Defalarca söyledik. Yaptığımız görüşmelerde 305 konusu öne konarak toplantının kısa sürede sonlanmasını sağladılar. THY çalışanları herhangi bir grev istemiyor. Çalışma barışı en üst düzeyde. Bu konuyla ilgili bir sıkıntımız yok. Çalışanımızın şirkete zarar verecek eylemlere müsaade etmeyeceğini düşünüyoruz. THY yönetimi de bu sürece elinden gelen katkıyı yapmaya hazır. Zaten kapımız her zaman açık. Görüşmelerin kesilmesi, yapılmayacağı anlamına gelmez.

    Davayı kazananlar işe geri mi alınacak mı?

    İtiraz ettik. Konu yargıtayda. Bir iki ay içinde her şey netleşecek. THY yönetimi de o zaman konuyu değerlendirecek. Hukuksuz bir işlem asla yapılmayacak.

    Grev gerçekleşirse, Türk Hava Yolları yine katılımcıların iş akdini feshedecek mi?

    Çalışan her zaman grevler neticesinde mağdur olmuştur. Şirketin iş yapamaz hale gelmesi demek daha az adam çalışacak demektir. THY büyüyen bir şirket. Şu anda 16 bin çalışanımız var. Gerçek hak işte bu 16 bin kişinin ücretlerini ve zammını almasıdır.

    ‘Pegasus tedirgin etmiyor, hedefimiz 46 milyon yolcu’

    Pegasus ile sipariş yarışına girdiniz ardından Sabiha Gökçen çıkarması yaptınız? Özel şirketlerle rekabet sizi tedirgin ediyor mu?

    Hayır tedirgin etmiyor. Herkes işini yapıyor. Onlar da havacılık pastasını büyütüyorlar. Tekel olduğumuzda iç pazarın yüzde 100’üne hükmediyorduk. Ama şu anda rekabete açıldıktan sonra yolcu sayımız iki katına çıkmasına rağmen pastadaki payımız yüzde 50’ye düştü. Bu da Türkiye’nin bir artısı. Bu yıl 46 milyon yolcuyu geçmeyi hedefliyoruz. Geçen yıl 39 milyon yolcu taşıdık.

    Lufthansa ortaklığı konusunda bir gelişme var mı?

    Bu konuda her iki şirket kendi içinde çalışıyor. Henüz görüştüğümüz bir konu yok. Şirket yöneticileri arasında bir görüşme gerçekleşmedi.

    ‘Rolls Royce ile bakım konusunda görüşüyoruz’

    THY olarak uçak yan sanayi konusuna Teknik AŞ şirketimiz vasıtasıyla destek verdiklerini söyleyen Hamdi Topçu, şu bilgileri verdi: “Bilindiği gibi Kibar Holding ile uçak koltuk üretimi yapıyoruz. Ekonomik koltuk tasarımı bitti ve prototipi çıktı. Üç ay içinde seri üretime geçmeyi planlıyoruz. THY’nin gelecek 15 uçağına bu şirket koltuk verecek.” Business Class koltuk üretimi için de alışmalara başladıklarını belirten Topçu, “THY olarak bakım konusunda projelerimiz var. Bölge iyi bir bakım merkezi olmaya aday. Bu anlamda motor üreticisi firmalarla görüşmelerimiz var. Bunlar arasında Rolls Royce da diğer firmalar da var. Devlet de üretim amaçlı görüşüyor bu firmalarla” dedi.

    THY şu anda kaç noktaya uçuyor?

    222 destinasyona çıktık. Şu anda 215 uçağımız var. 99 ülkeye uçuyoruz. 100’üncü ülkemiz Malta olacak. Yıl sonu itibariyle bu sayı 110’a çıkacak. Önümüzdeki dönemde 40’ı aşkın yeni destinasyona hat açma kararımız var.

    Afrika bölgesini kuşattınız? Buralardaki Türk okullarının olması destinasyon seçimlerinde rol oynadı mı?

    Tek başına etkili olduğu konusunda elimizde bir veri yok. Tabi ki orada okulun olması, Türk popülasyonunun olması, Türk işadamlarını bulunması bize kolay iletişim sağlıyor. Ancak biz ciddi olarak destinasyonlarla ilgili her bilgiyi ve raporu değerlendiriyoruz. Ve tabi son sözü THY yönetimi söylüyor.

  • Ali Faik Bey’in vicdan direnişi

    Ali Faik Bey’in vicdan direnişi

    Ünlü şair Süleyman Nazif’in küçük kardeşi Ali Faik Bey (Ozansoy), 1915’te Kütahya mutasarrıfıyken, sancağından hiçbir Ermeni’yi tehcire göndermemek için İttihatçılara karşı büyük bir direniş gerçekleştirmişti. Araştırmacı Arşak Alboyacıyan, ‘Kütahya Ermenileri Anı Kitabı’ adlı Ermenice eserinin sonunda onurlu faaliyetlerinden bahsettiği Ali Faik Bey ve onun gibi vicdanlı Osmanlı bürokratları anısına yayımlıyoruz.

    23 Nisan 2013 Salı 15:42

    nm_kutahya_1915_JPG_1650

    Vicdanlı bir Osmanlı Valisi: Ali Faik Bey

    SARKİS SEROPYAN
    [email protected]

    Soylarında pek çok edebiyatçı bulunması nedeniyle ‘Ozansoy’ soyadı verilen bir aileden gelen şair ve devlet adamı Ali Faik Bey, 1915 yılı ve öncesinde Kütahya mutasarrıflığı görevini sürdürürken, büyük bir insancıllık örneği göstererek bu sancak ve civarından hiçbir Ermeni’yi tehcire göndermemişti.

    Araştırmacı Arşak Alboyacıyan ‘Kütahya Ermenileri Anı Kitabı’*  adlı Ermenice eserinin sonunda, onun “şapka çıkarılası” faaliyetlerini anlatır. Istepan Istepanyan imzalı bu yazıyı ve Alboyacıyan’ın yazdığı sunuşu. Ali Faik Bey ve onun gibi vicdanlı Osmanlı bürokratları anısına yayımlıyoruz.

    * Arşak Alboyacıyan, ‘Huşamadyan Gudinahayeru’
    (Kütahya Ermenileri Anı Kitabı), Beyrut, Donikyan Basımevi, 1961. Sayfa 218-228)

    Istepan Istepanyan’ın anılarında Ali Faik Bey

    Ermeni tehciri Ermeni ve yabancı görgü tanıklarınca hayli işlenmiş bir konu olup, oldukça geniş yankılar uyandımıştır.

    Fakar ne acı bir gerçektir ki yazılanlar ve yazılacaklar acıları, ıstırapları dindirmeye hiçbir zaman yeterli olmuyor.

    Bir diğer gerçek ise, sözü geçen kıtal suçuna bir ulusun tamamının ortak edilemeyeceği, dahası hemfikir olmakla bile suçlanamayacağıdır.

    Sayıları az da olsa bazı Türklerin, taraftar olmadıkları tehcirden birtakım Ermenileri kendi olanaklarıyla kurtardıkları, en azından göç yolunda çektikleri acıları bir nebze hafiflettikleri, minnetle anılması gereken gerçeklerdir.

    Göğüs kafesinde yürek taşıyan, vicdan sahibi insanlar, ülkenin savaşta olduğu ve tek parti yönetiminin Ermeni tahciri emrini verdiği bir durumda bundan fazla ne yapabilirler, böyle bir zamanda hükümet tedbirlerine ve emirlerine karşı gelmeye kim, hangi devlet memuru cesaret edebilir, düşünebilirdi?

    Fakat işte bir vali (mutasarrıf) çıkıp ülke sathında Ermeni tehciri konusunda sözün gerçek anlamıyla ve insancıl bir tavırla merkezden gelen emirlere karşı cesaretle direnerek görevini kaybetmek ve durumunu tehlikeye sokmak pahasına dikildi.

    Bu yürekli ve saygıdeğer insan, Kütahya Sancağı Mutasarrıfı olup adını tehcirin kanlı sayfasına altın harflerle kaydetmemiz gereken Ali Faik Bey’di.

    Burada sözü Istepan Istepanyan’a veriyoruz:

    Adapazarı’ndan sürgüne

    “O yıl, 11 (24) 1915 Nisan tarihinde Adapazarı’ndan benim de içinde bulunduğum on üç kişilik bir kafileyi tevkif edip sürgüne gönderdiler. Bizi taşıyan trende kader birliği edeceğimiz biri Nikomidya’dan (İzmit) diğeri Bardizag’dan (Bahçecik) iki kafileyle buluştuk. Bizi dönüşü olmayan Ankara yönüne değil de Küçük Asya (Anadolu) muhacirleri için toplama merkezi olarak seçilen ve Konya’ya iki günlük mesafedeki Sultaniye adlı kasabaya götürdüklerinde diğerlerinden daha şanslı olduğumuzu anladık. Ağustos başlarında evden ulaşan üstü örtülü kaleme alınmış bir mektuptan, İstanbul’dan gönderilen Çete İbrahim adlı bir canavar tarafından Adapazarı’ın ileri gelen Ermenilerinin Surp Hreşdagabet Kilisesi’ne hapsedilip korkunç işkencelere maruz bırakıldıklarını ve ellerindeki tüm silahların toplandıktan sonra birkaç gün içinde Derzor’a (Deyr-ül Zor) doğru yola çıkmaya hazırlanmalarının emredildiğini öğrendim.

    O günlerde Sultaniye’de bulunan bizlere Ereğli’ye gönderilmek üzere harekete hazır olmamız söyleniyordu. Bu durumda, Mezopotamya yönüne sürülen kervanlara rastlayabilsek, ailelerimizle birleşebilecektik.

    İki gün sonra Adapazarlıları 20-21 kişilik iki kafile halinde yola çıkardılar.

    Ereğli’yi ulaştığımızda ise bizi şehre sokmadan gelecek iki katarla birlikte yukarıya doğru göndermek üzere doğruca tren istasyonuna götürdüler.

    İstasyon civarı bir çadırkente dönüşmüştü. Bunlar çoğunlukla Adapazarı’ndan ilk ayrılanlar olup yola devam edebilmek için boş tren bekliyorlardı. Acınacak haldeydiler ve dizanteri baş gösterip kurban almaya başlamıştı. Bir de yağmur yağsa perişan olacaklardı. Onları yerlerinden edenlerin amacı neydi acaba? Kızıl kıyımdan sonra beyaz kıyım mı?

    İçlerinde hiçbirinin ailesi yoktu ve eğer bizi yola çıkarmış olsalar onlara belki de hiç rastlamayabilirdik

    Burada bir telgraf çekmek için kafile sorumlusundan, tabii el altından verilen bir rüşvet karşılığı, nasıl izin koparıp doğrudan şehre gittiğimin ve kaymakamdan “ailelerimizin gelişine kadar şehirde kalabilmek” için nasıl izin kağıtları aldığımın ayrıntılarına girmek istemiyorum. İzin kağıtlarıyla içeriye girdiğimde ise, ümitsizlik içinde kıvranan arkadaşlarımın sevincini anlatmaya sözler yetersiz kalır.

    Bu hiç de küçümsenecek bir şans değildi. Öncelikle kaç gün süreceği belirsiz, açıkta ve gözaltında bekleyişten kurtulacak, belki de ailelerimizle buluşma şansını yakalayabilecek, en önemlisi de gözetimden kurtulacak ve ailelerimizle birlikte rüşvet karşılığı şehirde oturma iznimizi uzatabilecektik. Sürgün yolunda ise bir günlük gecikme bile çoğu kez kurtuluş demekti.

    Elde ettiğim izin kağıtları muhafızlarımızı da sevindirmişti. Çünkü kendileri de açıkta gecelemekten ve bizi Pozantı’ya kadar götürmekten kurtulmuş oluyorlardı.

    Eşyalarımızı alıp serbestçe bir otele taşındık.

    O gece ilk işim bizimkilere acele yola çıkıp onları bekleyeceğim Ereğli’ye hareket etmeleri için telgraf çekmek oldu”.

    Cevap mektubu gecikmedi.

    (…) Telgrafımı alır almaz, ikinci kez Mutasarrıf’a müracaat etmişler. Kültürlü ve çok efendi bir insanmış. Benim durumumu anlatıp fikrini öğrenmek üzere telgrafımı takdim etmişler. ‘Buradan ayrılmayın demiş Mutasarrıf, çünkü yukarısı Ermeniler için sefalet ve ölüm demektir. Eşinize gelince, maalesef onu resmen geri getiremem, fakat ona kaçıp buraya gelmesini, sonrasını merak etmemesini yazınız’.

    Ve bu vesile ile kendisi mutasarrıf  olarak kaldığı müddetçe yerli veya göçmen Ermenilerin Kütahya’da kendilerini emniyette hissedebileceklerine dair bir kez daha güvence vermiş.

    (…) Sultaniye ve Ereğli’de yaşayıp gördüklerimden sonra Kütahya mutasarrıfının tavsiyesine nasıl karşı gelebilirdim? Bizimkilere cevabımı beklemelerini telledim ve altı günlük bir serüven sonucu bu cevabı kendi ellerimle ulaştırmayı başarabildim.

    Başarımda kuşkusuz cesaret ve becerikliliğimin dışında trenler ve istasyonlardaki görevli Ermeni memurların da katkısı oldu.

    Alayunt istasyonu

    Gece yarısı ulaştığım Alayunt istasyonu’ndan, tedbirli hareket ederek yayan ayrıldım. Emniyet bakımından kimseye görünmek istemediğimden gün doğarken kente girmeyi tasarlamıştım. İyi bir rastlantı sonucu, Adapazarlı eski bir öğrencimle karşılaştım ve onun öncülüğünde bizimkilere ulaştım.

    (…) Bizimkilerle birlikte iki yıldan beri benim özel okulumda öğretmenlik görevini sürdüren ve bize ailemizin bir ferdi kadar yakın olan Bayan Şuşanik Solakyan (İstanbullu, daha sonra Bayan Terziyan, Kahire) sürgüne çıkarılmıştı. Bunu öğrenen mutasarrıf, ona İstanbul’a dönek için bir yol izni (pasaport) vermiş. Ben Kütahya’ya vardığımda o da birkaç gün içinde dönmeye hazırlanıyordu.

    Hemen mutasarrıfı ziyaret edip gelişimi bildirmeyi uygun gördük. Ben, Bayan Istepanyan ve Bayan Şuşanik öğleye doğru dairesine gittik. Ermeni öğretmenlerin geldiğini haber verdiklerinde, çalışma odasının kapısında hürmetle karşıladı bizi. Beni tanıştırıp birkaç saat önce geldiğimi söylediklerinde, ‘gelmeyi başardığınıza çok sevindim’ diyerek oturmamızı rica etti. Sigara ikram edip kahve ısmarladı. Yakayı ele vermeden nasıl olup da kaçmayı başardığımı sordu. Kısaca anlattım serüvenimi. Gülümsedi ve becerimden dolayı kutladı.

    Daha sonra yolumun üzerinde, istasyonlarda Ermeni göçmenlere rastlayıp rastlamadığımı ve durumlarını sordu.

    – Ereğli’den Alayunt’a tüm istasyonlar Ermeni göçmenlerle dolu. Hepsi de acınacak durumda, dedim.

    – Yapılanlar insanlık vicdanına karşı, ama elimizden birşey gelmez, dedi ve kısa bir sessizlikten sonra ekledi.

    – Sizin burada bundan böyle korkmanın için bir sebep yok. Hiçkimse sizi rahatsız edemez, bu konuda korkunuz olmasın.

    Genelde Ermenilere, özellikle de bize gösterdiği korumacı ve insancıl tutumuna teşekkürlerimizi sunduktan sonra ayağa kalktık. Kapıya kadar geçirdi bizi ve:

    –  Eğer herhangi bir şekilde sizi rahatsız eden olursa, dedi, makamımda ya da evimde bana başvurmaya kesinlikle çekinmeyin.

    Kurtarılan aileler

    Ali Faik Bey tanınmış bir Türk yazarı ve devlet çevrelerince saygı gören Süleyman Nazif’in kardeşi olup kendi de Türk edebiyatının kabiliyetli şairlerindendi ve o zamanlar henüz 38-40 yaşlarındaydı. Bu ilk görüşmede Ali Faik Bey bende kültürlü, efendi ve vicdanlı, aynı zamanda hür fikirli ve kararlı bir insan izlenimi bırakmıştı. Sonraları kendisini daha yakından tanıyıp, o fırtınalı günlerde Ermenilere yürekten yaklaşımına ve bin civarında aileyi kurtarmasına tanıklık ettiğimde bu izlenimim daha da güçlendi.

    Sözü geçen ailelere gelince, bunların 450’si yerliler olup, diğerleri onun izniyle Kütahya’da barınabilmiş Adapazarlı, İzmitli, Eskişehirli, Bursalı göçmenlerdi. Bu sonunculardan çok sayıda çalışan ve zanaatkar sınıftan aileler onun önerisiyle gönüllü olarak köy ve kentlere yerleştirilmişlerdi. Bu uzak görüşlü düzenleme bir yandan bu insanlara geçim kolaylığı sağlamak, bir diğer yandan da şehirde Ermeni nüfusun fazla göze batmaması içindi. Aynı zamanda kaymakamlara ve köylülere de bu bahtsız Ermenilere iyi gözle bakıp rahatlarını sağlamaları söylenmişti.

    Ve bunlar daha hiçbir şey değil. Onun hakkında anlatacağım başka inanılmaz şeyler de var. (…)

    O günlerde, Ali Faik Bey Kütahya’dan tek bir aileyi sürgüne gönderdi. Bu ailenin suçu ise onun tüm ısrar ve tehditlerine karşın Müslüman olmaktı.

    Olay şöyle gerçekleşti.

    Yıl sonuna doğru (1915) kendisi sekiz on günlüğüne İstanbul’a giderken yerine vekili Kemal Bey’i bırakmıştı.

    Kütahya’nın Ermeni düşmanı bir Çerkes olan polis müdürü, mutasarrıfın yokluğundan faydalanarak, benim de içinde yer aldığım bir listeyle on-on iki Ermeni’yi yirmi dört saat zarfında karakola çağırmıştı.

    Öğrendiğimize göre bu davet bizleri şüpheli ve istenmeyen insanlar olarak özellikle sürmek içindi. O gece bizi tehdit eden bu talihsizliğe bir kurtuluş çaresi bulabilmek üzere birimizin evinde toplandık. Hepsinin düşüncesi Müslüman olmak için vakit geçirmeden başvuruda bulunmaktı. Ben bu fikre mutasarrıfın yokluğuna dikkat çekip karşı çıktım. Üstelik ona vekalet eden Kemal Bey de en az Ali Faik Bey kadar Ermeni dostu, iyi bir insandı. Onun olurunu almadan polis müdürü kimseyi sürgün edemezdi. Kemal Bey ise böyle bir karara kesin karşı çıkardı. Dahası, ailelerimiz olmadan sadece erkekler sürgüne gönderileceğimize göre kaçıp  kurtulmak, bir yerlere saklanıp geri dönmek olasılığı vardı. Bunun deneyimini geçirdiğimi söyleyip ekledim: ‘Ölsem dahi, evlatlarım için hiç kimse aslını inkâr edenin çocukları diyemez’.

    İkna edemedim ve toplantıyı terk etmek zorunda kaldım. Ertesi sabah topluca din değiştirme dilekçelerini yazıp verdiler. Kemal Bey bana, olanları kendisine güvensizlik olarak gördüğünü söyleyerek üzüntüsünü belirtti. Formaliteler yerine getirilmişti ve sıra isim değişiklikleriyle sünnet olmaya gelmişti.

    Kütahyalı Ermenileri nasıl kurtardı?

    Kadere bakın ki buna bir gün kala Ali Faik Bey döndü. Neyse ki, Kemal Bey’in ilk işi ona, on kadar Ermeni’nin İslamiyeti kabul ettiğini yazmak olmuş.

    Ertesi gün Müslüman adayları bu kez Meclis-i İdare’ye başvurmak üzere Hükümet Konağı’na gittiler. Toplantı başlamadan Ali Faik Bey Meclis’in dışında bekleyen Ermeniler’in niçin geldiklerini sorar.

    – Kendi serbest iradeleriyle İslamlığı kabul etmek üzere başvurdular ve başvuruları kabul edildi, diye cevaplar Müftü.

    – Bir Ermeni İslamiyeti kabul için baskı veya zorunluluk olmadan kesinlikle başvuruda bulunmaz, diye konuşur Ali Faik Bey.

    – Aldığım haberlere göre onlar sürgüne gitme korkusuyla başvuruda bulunmuşlar. Bu olay da Meclis’imizin yüzkarasıdır.

    Toplantıya katılanlar kesinlikle böyle bir baskı olmadığını iddia ederler.

    – Şimdi görürüz, diyen Ali Faik Bey, polis müdürünü çağırtıp sorar:

    – Birkaç gün önce birtakım Ermenileri makamınıza çağırtmışsınız. Bu davetin nedenini söyleyebilir misiniz?

    Polis müdürü oldukça tedirgin:

    – Beyim, ne iş yaptıklarını soracaktım? Cevabını verir.

    Bunun üzerine Ali Faik Bey, aşağılayıcı bir tavırla:

    – Ne o? Yoksa onlara sermaye mi tahsis edecektiniz? Diye alay eder ve tereddütsüz ekler:

    – Hazırlanın, en geç on-on beş gün içinde buradan gidiyorsunuz.

    – Affedin beyim, diye yakarır polis müdürü. Kış kıyamette çoluk çocuk nasıl giderim?

    – Bu zavallı Ermeniler için kış kıyamet değil miydi? Onlara acıdınız mı? Gidin ve derhal hazırlanın, diye kesin emir verir Ali Faik Bey.

    Sonra da toplantıdakilere dönerek:

    – O dilekçelerin hemen şimdi yırtılıp imha edilmesi gerek, Ermenilere karşı gerçekleşen mezalime Kütahya Türkleri bugüne kadar katılmadı ve bugünden sonra da katılmayacak, der.

    Tüm meclis, hatta müftü mutabık kalırlar. Bunun üzerine Ali Faik Bey dışarıda bekleyen Ermenileri içeri çağırtır ve şu sözleri söyler:

    – Sizleri İslamlaşmak için dilekçe vermeye zorlayan neden malümumuzdur. Sizleri sürgüne gönderme vicdansızlığını hiç kimse göstermeyecek. Alın dilekçelerinizi ve bu Meclis’in huzurunda kendi ellerinizle yırtın.

    Hepsi de dilekçelerini alıp yırtarlar. Sadece biri inandığı için başvurduğunda ısrar eder ve fikrini değiştiremez.

    Ali Faik Bey ona şu sözleri söyler:

    – Müslümanlığı kabul ettiğin takdirde, diğerlerine örnek olması için bir tek seni, ailenle birlikte Kütahya’dan süreceğim.

    Fakat o bu tehdidi şaka olarak görür ve alelacele kalan formaliteleri ve muameleyi bitirir.

    Meclis-i İdare’deki bu olayın ayrıntılarını Cuma günü okulu ziyaretinde Kemal  Bey anlattı. Aradan on beş gün geçmeden merkezden polis müdürünün tayin emri geldi ve o başka bir yere taşındı.

    Ali Faik Bey aynı şekilde Müslüman olmayı kabul eden Ermeniyi, tehdidini yerine getirip ailesiyle birlikte sürgüne gönderdi.

    Pek iyi hatırlamıyorum, ama o kişi, ya Şam, ya da Halep’te kalmayı başarmıştı. Ateşkesten sonra ise sağ salim, ama yeniden Ermeni dinine dönmüş olarak geri gelmişti.

    Bir Ermeninin Müslüman olmasını affedilmez bir suç telakki ederek ona en ağır cezayı uygulayan bir Türk düşünebilir miydiniz?

    Ermeni okulunu açtırdı

    (…) Eylül başlarındaydı ve ‘yakın akrabam’ olan bir aileyi Alayunt’tan şehre naklini sağlamak için izin kağıdı rica etmeye Ali Faik Bey’i ziyarete gitmiştim. Kağıdı alıp çıkarırken:

    – Vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz? diye sordu.

    – Bir işim olmadığından, evden kahveye, kahveden eve, cevabını verdim.

    – Niçin Ermeniler okullarını açmıyor ve siz de orada bir görev almıyorsunuz? diye sordu.

    – Buralı Ermeniler şu anda yerlerinde ne kadar kalacaklarını bilmediklerinden okul falan düşünmüyorlar, diye izah ettim.

    – Vay, demek öyle? dedi hafif bir tebessümle.

    İki gün sonra dini önder vekiline okulu açmasını, benim de müdürlüğüne atanmamı resmi bir yazıyla tavsiye ediyordu.

    Mutasarrıfın Ermeni okullarının açılması konusundaki resmi tebliğinin yerli ve göçmen Ermeniler arasında nasıl sevinç yarattığını söylemeye gerek var mı? Zira bunun anlamı Ali Faik Bey’in sancak Ermenilerini yerlerinden çıkartmama konusundaki kararından dönmeyeceğiydi.

    Okullar derhal açıldı. Ana sınıfı ile kız ve erkek okulları üç gün içinde doldu. Yerliler kadar göçmen çocuklarından öğrencilerimiz oldu.

    Anlaşılır nedenlerle, Tahrirat Müdürü Kemal Bey’e büyük sınıflara iyi bir ücretle haftada dört saat Türkçe dersine girmesi teklifini götürdüm. Zevkle kabul etti. Kemal Bey Mutasarrıfın güvenini kazanmış bir insandı ve çok samimiydik. O da hükümetin zulüm politikasına kesinlikle karşıydı.

    – Bu katiller günün birinde dünyanın vicdanı önünde hesap verecekler, dedi.

    Biz de aynı kanıdaydık. Fakat görüldüğü gibi, vicdan yer yüzünden yok olmuştu.

    İlk kez bir de Türk ana sınıfı açtırdı Ali Faik Bey ve müdürlüğüne de Bayan Istepanyan’ı atadı. Onun yardımcılığına da üç Türk, bir de Adapazarlı Ermeni öğretmen hanım verdi.

    (…) Ali Faik Bey Türk kız okulunda da üç Ermeni kadın öğretmene görev vermişti. Bunlardan ikisi Bursalı, sonuncusu da Bayan Hayganuş Torosyan (sonradan Paris’te şarkıcı) Adapazarlı idiler.

    (…) Ali Faik Bey’i onun gösterdiği Ermeni dostluğunu, daha doğru ifade etmek gerekirse insancıl yönünü, oldukça ayrıntılı resimlerle size anlatmaya çalıştım. Bunu yapmak, benim gecikmiş bir vicdan borcumdu.

    Savaş sonrası ona layık olduğu şekilde şükran borcumuzu ödememiz gerekiyordu. Bu borcu ödemek için geç kaldık. Ali Faik Bey’in bir Türk devlet görevlisi olarak Ermenilere karşı işlenen büyük cinayete vicdanının sesine kulak vererek karşı çıktığını, ismini lekelemediğini yazarken haklıydım. O güçlü hükümetin zalim tutumuna çekinmeden karşı çıkarak olabildiğince, elinden gelebildiğince Ermenileri ölümden kurtardı.

    Ali Faik Bey gibi bir başka görevlinin de bulunduğundan söz edilemez. Gerçi İzmir Valisi Rahmi Bey de Ermenileri İzmir’den sürmedi. Fakat bu iki olayı birbirine bağlayamayız. Ali Faik Bey inançları doğrultusunda hareketle vicdanının sesini dinlerken, bilindiği gibi Rahmi Bey İzmir Ermenilerini büyük bir rüşvet karşılığında sürgüne göndermedi. Yerel Ermeni zenginleri onun güç ve etkisini kendi yararları için altınla satın almışlardı.

    Istepan Istepanyan

    Talat Paşa’yla çatıştı

    – Genel Ermeni tehciri henüz hükümette gizli bir proje iken, Süleyman Nazif kardeşine bu konuda yazar ve Kütahya mutasarrıfı olarak pasif de olsa kesinlikle bu barbarlığa katlanmamasını, aile şerefine leke sürmemesini öğütler. Ali Faik Bey hassasiyeti kadar pratik zeka sahibi ve uzakgörüşlü bir insan olarak şehrin Türk ileri gelenleriyle İttihat yöneticilerini davet ederek Kütahya Ermenileriyle ilgili düşüncelerini ister.

    Hepsi de maksattan habersiz gayet iyi şahadette bulunurlar. Ali Faik Bey hepsinden aldığı yazılı şahadetleri imzalatıp çekmeceye atar.

    Tehcir başlayıp da her tarafta Ermenilerin mal ve mülklerini yok pahasına elde edenlerin büyük servetlere sahip olduğunu gören Kütahya’daki İttihatçılar mutasarrıfa müracat edip ‘vatan hainleri için sürgün’ emrini imzalamasını isterler. Ancak, ‘Ermeniler yakın zamana kadar iyi, dürüst insanlardı da şimdi mi vatan haini oldular?’ diyerek çekmecesinden çıkardığı imzalı evrakı kendilerine gösterir Ali Faik Bey.

    – O zaman hükümeti aldattıysanız eğer, suçlu olursunuz. Yok eğer şimdi suçsuzlara iftira ediyorsanız kesinkes vicdansızlıktır diyerek İttihat’tan gelen heyeti yolcu eder.

    Ancak bunlar aldıkları dersten utanmak yerine aynı isteği, üstelik Ali Faik Bey’i de ‘hükümete karşı ve Ermeni dostu’ diye itham ederek Talat’a (Paşa) götürürler.

    Kasım ayının yarısıydı. Bir cuma öğle sonrası nedenini anımsayamadığım bir iş için Bayan Istepanyan ile Ali Faik Bey’in evine ziyarete gitmiştik.

    Ali Faik Bey dışarıya çıkmaya hazırlanıyordu.

    – Telgrafhaneye gidiyorum, dedi. Mecburum, Talat Bey çağırmış. Sanırım sorun Ermeni tehciri. Bu konuda kesin çatışma olacak. Sonucu duymak için dönüşümü bekleyiniz ve galibiyetle dönmem için dua ediniz.

    Yokluğunda, onun kadar iyi yürekli bir Türk hanımefendisi olan eşi bizi umutlandırmaya çalışıyordu.

    Bize çok uzun gelen bir zaman, heyecan içinde bekledik. Sonunda geldi Ali Faik Bey; yüzü ve gözleri neşeyle parıldıyordu.

    – Gözünüz aydın olsun, dedi. Kütahya’da bulunan Ermeniler kurtuldu.

    Ve görüşmelerini kısaca anlattı.

    Talat ona her yerde olduğu gibi Kütahya’dan da Ermenilerin çıkartılarak Mezopotamya’ya gönderileceğini söylemiş.

    Ali Faik Bey de Kütahya Ermenileri için böyle bir işlemin vicdanına ters düştüğünü söyleyip Ermeniler lehinde tüm kanıtları görüşüne sunmuş. Talat ısrarla bu düzenlemelerin tüm Ermenileri kapsadığını, Kütahya’ya ayrıcalık tanınmayacağını belirtmiş.

    Bunun üzerine Ali Faik Bey son kozunu oynamak zorunda kalıp şu sözleri söylemiş (sözlerini kelimesi kelimesine yazıyorum):

    – Bu durumda, ben bu cinayeti işleyemeyeceğime göre istifamı kabul buyurun ve halefimi tayin edin ki emirlerinizi uygulasın.

    – Hayır, hayır diye cevaplamış Talat, madem öyle sen al Ermenilerini ve yerine otur.

    Ali Faik Bey sürgünden işte böyle koruyabildi yerli ve göçmen Kütahya Ermenilerini.

    Ali Faik Bey’in güvendiği ve Talat’ın geri adım attığı güç benim için bilinmeyen olarak kaldı.

    İttihatçılar Ali Faik Bey’in bu galibiyetine kuduruyor, ama ellerinden birşey gelmediğinden, her sokağa çıktığında serseri takımına arkasından “gavur mutasarrıf” diye bağırtıyorlardı.

  • Sincan’da kanlı operasyon

    Sincan’da kanlı operasyon

    Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde dün meydana gelen olayda 21 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

    DW.DE

    Sincan’da değişen bir şey yok

    Çin`e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi`nde yaşanan etnik çatışmaların üzerinden iki yıl geçti. Gözlemciler, Uygurların siyasi ve sosyal konumlarının daha da gerilediğine, daha zor iş bulduklarına dikkat çekiyor. (06.07.2011)

    Çin’de etnik huzursuzluk uyarısı

    Etnik gerginlikler Pekin’in başını ağrıtıyor

    Yetkililerden yapılan açıklamaya göre “terör faaliyeti şüphesi üzerine” Sincan’ın batısında, Kaşgar’a bağlı Baçu kasabasında operasyon düzenlendi.

    Operasyonda aralarında resmi görevli ve polislerin de bulunduğu 21 kişinin can verdiği bildirildi. Operasyon sırasında görevlilere bıçak ve satırlarla saldırdıkları belirtilen 14 Uygur’un ölü ele geçirildiği kaydedildi. “Çete mensubu” oldukları belirtilen Uygurlar’ın bazı konutları ateşe verdiği, olay sırasında ateşli silah da kullanıldığı açıklandı.

    Bölgede özellikle 2009’da Urumçi’de yaşanan olaylarda resmi rakamlara göre 200’e yakın kişi hayatını kaybetmişti. Olayların ardından bölgede gerilimin artması üzerine, eyaletin birçok noktasında Çin’in silahlı polisleri görev yapmaya başlamış, özellikle Uygur nüfusun yoğun yaşadığı Kaşgar, Hotan ve İli gibi bölgelerde sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı.

    © Deutsche Welle Türkçe

    DW/rtr/afp/NH/AG

  • 3 Maddelik Sert Bildiri

    3 Maddelik Sert Bildiri

    Dip not: Bunu paylaşmaktan korkuyorsan,
    Belindeki silahını, üzerindeki rütbelerini çıkarat,
    Çünki sen Vatan Savunamazsın..
    67525_652417328107612_18511376_n

    “AŞAĞIDA İMZASI BULUNAN BİZLER,TÜRK MİLLETİNE SESLENİYORUZ
    ..Yeni anayasa çalışmaları sürerken içinde pek çok önemli isimlerin olduğu bir grup “Türk Milletine Bildiri” başlığı altında Türk kelimesinin anayasadan çıkartılması iddiasına rest çektiler.

    Prof. Dr. Halil İnalcık, Alev Alatlı, Prof. Dr. İlber Ortaylı, E. Org. Edip Başer, Eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Hasan Celal Güzel, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu ve Eski DGM Savcısı Talat Şalk gibi isimlerin bulunduğu 200’den fazla bilim, devlet, siyaset ve edebiyat adamı bir bildiriye imza attı.

    “Türk Milletine Çağrı” başlıklı bildiri şöyle:

    “AŞAĞIDA İMZASI BULUNAN BİZLER, TÜRK MİLLETİ’NİN AKLI SELİMİNE SESLENİYOR, TARİHİN BU DÖNEMECİNDE TÜRK MİLLETİ ADINA HAREKET EDENLERİ AŞAĞIDAKİ HUSUSLARDA UYARIYORUZ!

    1- Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk Milleti’nin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.

    2- Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.

    3- Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk Milleti’nin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.”

    Tertip komitesinde Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Prof. Dr. A. Bican Ercilasun, Prof. Dr. Ümit Özdağ, Prof. Dr. İskender Öksüz ve Sadi Somuncuoğlu’nun bulunduğu “Türk Milletine Çağrı” başlıklı bildiri, kamuoyuna sunuldu.

  • Atatürk İlkelerinin Sürekliliğini Sağlamak Görevi ve Bu Görevde Gençliğin Rolü

    Atatürk İlkelerinin Sürekliliğini Sağlamak Görevi ve Bu Görevde Gençliğin Rolü

    ÖZET

    Türk İnkılâbı’nı Atatürk gerçekleştirmiş olup, en büyük eseri “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Millî Mücadele’yi başlatan Atatürk genç idi. O, devleti kurarken olsun, inkılâpları gerçekleştirirken olsun, daima gençlik ile birlikte hareket etmiş, onlardan gelecek adına büyük işler bekleyerek, Cumhuriyeti onlara emanet etmiştir. Atatürk, “Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma” hedefini de koymuştur. Bu hedefe ulaşmak için Türk gençlerinin sağlıklı, çalışkan ve Atatürkçü olarak yetiştirilmesi zorunludur. Atatürk pek çok konuşmasında gençliğe olan inancını ve ümidini dile getirmiştir. Türk gençliği “milli bir ideoloji” olan Atatürkçülüğü benimsemeli, böylelikle Atatürk’e, devletine ve milletine karşı görevlerini yerine getirmelidir. Bu arada devletin de, Anayasa’nın 58. maddesine göre; “gençliği koruma” görevi bulunmaktadır.

    Anahtar Kelimeler

    Atatürk, Türk İnkılâbı, Gençlik, Atatürk İlkeleri, Görev.

    ABSTRACT

    Ataturk made real Turkish revolution and its biggest present is “Republic Of Turkish State” Ataturk was young when he started National struggle. He always acted with the Turkish Youth when he founded Turkish State as well as making the revolution. Ataturk expected a lot from the youth for the Future of Turkish State and entrusted to the youth.

    Ataturk also aimed that Our National Culture could be above contemporary civilization level. To be able to reach that aim; It is compulsory to educate healthy, successful, studious and Kemalist Youth.

    In many speeches Ataturk always expressed his faith and hope for the Turkish youth.

    Turkish Youth should identify itself with Kemalism which is the “National Ideology” In this way it should be their duties for the Turkish Nation and The State. Meanwhile, Turkish State has a duty to protect “Turkish Youth” as well according to the 58. artiactle of The constitution.

    Key Words

    Ataturk, Turkish Revolution, Youth, Ataturk’s Principles, Tuy.

    Giriş

    Türk İnkılâbı Atatürk tarafından Türk toplumunda az zamanda ve büyük bir değişimin sonunda gerçekleştirilmiş olup, en büyük eseri “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”dir1. Atatürk, başlattığı bu büyük değişimin bitmediğini söyleyerek “Millî kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız”2 demiştir. Bu hedefe ulaşmanın gerektirdiği “çalışma gücüne sahip olmak” için gençlerin sağlıklı, bedenen güçlü, dürüst ve çalışkan olarak yetiştirilmesi zorunludur3.

    Atatürk gelecek nesillere çağdaş dünyada bütün özgürlük kapılarını açan bir miras bırakmıştır. “Türk İnkılâbının”4 temelleri ve milletimizin geleceğinin güvencesi olan bu miras, Atatürk İlkeleri’dir. Türk milleti, Atatürk ilke ve inkılâplarının dayandığı temel esaslar olan akıl, bilim ve milliyetçilik anlayışını, inkılâpçı bir görüşle durmadan geliştirme amacında olmalıdır. İnkılâpçılığın bu dinamik yapısını yitirmesi ile gelişme durur, millet ve devlet geriler. Halbuki Türk milletinin dinamik ideali; uygar ve refah içinde bir millet olarak varlığını yükseltmek, çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak, bunu da Türk olmanın gururu ile yerine getirmektir. “Memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak” ve Atatürk ilkelerini dimağında daima canlı tutacak olan Türk gençliğine büyük görevler düşmektedir.

    A. Türk İnkılâbı ve Gençlik

    Atatürkçülük’te inkılâpçılık; bir bütün olarak ilerleme, yenileşme ve çağdaşlaşmadır. Ancak beklenen gelişmenin olması için inkılâpçılık anlayışının herkes tarafından benimsenmesi ve aynı titizlikle uygulanması gerekir. Atatürk ilkelerinin yaşatılması, korunması ve gelişmesinde gençlere büyük görevler düşmektedir. Bu bakımdan Atatürk inkılâpları ve onun sonucu olan Atatürk ilkeleri ile gençlik arasındaki ilişki üzerinde durmak yerinde olacaktır.

    Atatürk, 1918 yılının Mayıs ayında yani Mustafa Kemal Paşa iken, bir resmin üzerine kendi el yazısı ile; “Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkında payansız (sonsuz) muhabbetim değil; bu günün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya (ışık) serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir”5, yazmak suretiyle savaşın Osmanlı Devletini ve milletini kasıp kavurduğu o günlerde gençliğin” bu olumsuzlukları olumluya çevireceğine dair inancını gösteren bir kanıtı bizlere bırakmıştır.

    Aslında “gençlik” bir sosyal sınıf değildir ama her zaman önemli bir “toplumsal güç” olmuştur. Gençlik toplumların geleceğinin aynasıdır6. Atatürk’ün gençliğin bu gücünü daha Millî Mücadele’ye başlamadan tespit ettiğini görmekteyiz.

    Millî Mücadele’ye başladığı zaman onu anlayan ve destekleyen gençlerdi. Zira Türk gençliği, İstanbul’da yaptığı büyük mitinglerde, Türk’ün haklı sesini dünyaya duyurmuş ve Atatürk’e büyük güç ve destek vermiştir. Yine daha Sivas Kongresi günlerinde İstanbul’daki yüksek öğrenim gençliği adına kongreye Askerî Tıbbîye öğrencisi7 Hikmet katılmış ve manda fikrine karşı çıkan ateşli bir konuşma yapmıştır8. Atatürk bu gençliğe sonsuza kadar ve sarsılmaz bir duygu ile güvenir ve inanırdı. Daha 1919 yılında “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız… Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir” demiştir9. 17 Ekim 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara hitaben ise; “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz atinin (geleceğin) bir gülü, yıldızı, bir nur-i ikbalisiniz. (mutluluğun ışığınısınız) Memleketi asıl nura gark edecek sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!”10, diyen Atatürk en büyük eseri olan Cumhuriyeti gençliğe emanet etmiştir. Ayrıca 23 Nisan’ı “Çocuk Bayramı” 19 Mayıs’ı da “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak armağan etmesi O’nun Türk çocuk ve gençlerine bağladığı ümidi göstermesi bakımından önemlidir11.

    Millî Mücadele’yi başlatan kadro, başta Atatürk olmak üzere 40 yaşın altında idi. Onlar genç bir yaşta, Türk Kurtuluş Savaşı’nı Zafer’e ulaştırarak genç Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular.

    Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi, inkılâplar döneminde de, Türk gençliğine beslediği güveni anlatan pek çok söz söylemiştir. Cumhuriyeti ilân ettiği günlerde (1923) şunları söylüyordu: “Milletimin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri onlara bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak”12. Türk inkılâbını ve onun temeli olan ilkeleri ancak gençlik yaşatabilir. Bu nedenle O, Büyük Nutku’nu bitirirken, gerçekleştirilen yenilikleri ve kurulan devleti gençliğe emanet ettiğini “Gençliğe Hitabe”sinde belirtmişti13. Yine O, Nutuk adlı eserinin altyapı çalışmalarını bitirdiği akşam arkadaşlarına; “Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği cumhuriyete inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet etmek lazımdır”.14 Veciz sözünü söylemiştir.

    Atatürk, Türk milletini seviyor, güveniyor ve bunu da, “Türk, Övün, Çalış, Güven!”15 sözleriyle perçinliyordu. Bir yandan da kendisine inanmış bir gençlik yetiştirilmesini istiyordu. Millî Mücadele’yi yürütürken, Türkiye Cumhuriyetini kurarken ve inkılâpları gerçekleştirirken Türk gençliğinden güç almıştır.

    Gençlik, ömrün baharı, heyecanın, cesaretin, zindelik ve gücün zirvesidir. Atatürk gençliği şöyle tanımlıyor: “Gençlik nedir? … Benim anladığım gençlik, bu inkılâbın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip gelecek nesillere götürecek kimselerdir” ve ekliyor: “Sağlam ve gürbüz nesil, Türkiye’nin mayasıdır”16.

    Atatürk’e göre gençlik kavramı, genel anlamda, biyolojik bir dönemi kapsamakla birlikte, bazen yaş sınırlarını aşarak, fikrî bir anlam kazanmakta, fikrin yeniliği ile yanyana gitmektedir: “Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir”, “Benim gözümde yirmi yaşında bir yobaz ihtiyardır. Yetmiş yaşında bir idealist de zinde bir gençtir”17, sözlerini Atatürk bu anlamda kullanmıştı. Atatürk’ün gözünde, Türk gençliği milletin dinamik kesimidir; “geleceğidir”; “taze güç”tür; “asil kan”dır; milletin “özsuyu”, “hayat kaynağıdır. Gençlik idealisttir; çıkar ardında değildir. Daima iyiyi, güzeli, doğruyu arar. Hakkın, doğrunun yanında yer alır. Yorgunluk nedir bilmez. Bezginliğe kendini kaptırmaz. Açık düşünceli, açık sözlü, dürüst ve yapıcıdır18.

    Atatürk’ün gençliğe inanmasının bir başka nedeni de tarihî şartlardan kaynaklanmıştır. Hatırlanacağı üzere Osmanlı Devletinde, reform hareketlerinin yapılmasında ve milliyetçilik akımının gelişmesinde genç düşünürler etkili olmuştu. Atatürk de bu reform mücadelesinin içinde yetişen bir nesilden gelmiş, Türk inkılâbı fikri onda Osmanlı Devletinin XIX. yüzyılının bu karışık ortamında doğmuş ve gelişmiştir.

    Atatürk, Türk gençliğinin, şu niteliklerle donanmış olarak yetiştirilmesini ister: “Millî eğitimin amacı… daha çok memlekete ahlâklı, karakterli, cumhuriyetçi, inkılâpçı, müspet (olumlu), atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst, muhakemeli, iradeli, hayatta tesadüf edeceği müşkülâta galebe çalmağa (zorluğun üstesinden gelmeye) kudretli, karakter sahibi genç yetiştirmektir”. Bunun için de öğretim programları ve sistemleri ona göre düzenlenmelidir19. Bunlara ilaveten, “Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ile ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır”20. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni, bu cumhuriyetin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, Türk inkılâbı ve cumhuriyetin temel niteliklerini iç ve dış tehlikelere karşı korumaya kararlı” bir gençlik de istemektedir: “Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister… Cumhuriyet… ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister”21.

    Atatürk, Türk gençliğinin insan sevgisi, vatan sevgisi ve düşünce özgürlüğü gibi üstün değerleri benimsemiş ve inkılâpçı insanlar olarak yetiştirmesini istemektedir.

    Atatürk, 4 Şubat 1935 tarihinde yayınladığı bir beyannamede inkılâpçılığı öz bir biçimde şöyle belirtmiştir: “Yüksek ve inkılâpçı bir kültür seviyesine varmak için, önümüzdeki yıllarda çok emek vereceğiz. Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasetimizin açık dileğidir…”22.

    Üstün değerleri benimsemiş sağlam bir gençlik yetiştirmek, Türkiye Cumhuriyetinin parlak geleceğini gerçekleştirmede temel bir güç kaynağıdır.

    30 Ağustos 1922 Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin 2. yıldönümü muharebenin geçtiği yerde 30 Ağustos 1924 tarihinde kutlanırken, Atatürk burada uzun bir konuşma yapmış ve konuşmasının sonunu şöyle bitirmiştir: “… Gençler! Cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yükselen nesil! İstikbâl sizsiniz! Cumhuriyeti biz tesis ettik; onu ilave idame edecek sizsiniz!”23.

    Memleketin geleceğini, cumhuriyetin yaşatılmasını ve yükseltilmesini bu sözünden de anlaşılacağı üzere gençlere bırakmıştır. Nitekim Atatürk 1927 yılında söylediği Büyük Nutuk’ta konuşmasını gençlere seslenerek bitirir:

    “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir… Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asîl kanda mevcuttur”24.

    Atatürk, Siyasal Bilgiler Okulunun kuruluş yıldönümünde gönderdiği kutlama yazasında gençlere ödevlerinin sürekliliği hakkında şunları söylemektedir: “O (genç) arkadaşlara söyleyiniz ki, Türk milletine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı yapmaya mecbur olduğumuz ödevler bitmemiştir ve bitmeyecektir. Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin, çocuklarına, kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır…”

    Atatürk Türk gençliğine inkılâp parolasını şöylece verir: “Yüksel Türk!… Senin yükselmenin hududu yoktur”25. Ayrıca; “Türk çocuğu çok zekisin, bu belli; fakat, zekanı unut, daima çalışkan ol”26 diyerek çalışkan olunmasını istemiştir.

    26 Mart 1937 tarihinde Ankara’da eğitim gören Bursalı gençlerin düzenledikleri Uludağ gecesinde yaptığı bir konuşma ile Atatürk, inkılâpçılık yolunda gençlerin durmamalarını ve yorulmamalarını istemektedir: “Siz, genç arkadaşlar, yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat, arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan için, her mahlûk için tabii bir hâldir. Fakat, insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yeni Türkiye’nin genç evlatları! yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir”27. O, bu sözleriyle “inkılâpçılık ruhunu ve felsefesini” Tür toplum hayatına adeta yerleştirmiş, Türk inkılâbının nasıl yürütüleceğini de göstermiştir.

    Atatürk, kendi düşünce ve eylem biçimlerini içtenlikle benimseyecek yeni ve genç kadrolara ihtiyaç duymuştur. O, yetenekli gençlere değer vermenin başarı için şart olduğuna inanırdı: “Çocuklarımız”, “Gençlerimiz”, “Yükselen yeni nesil”, “Yeni Türkiye’nin genç evlatları” gibi sevgi dolu sözlerle gençleri hep yüceltmiştir28.

    O’nun “Cumhuriyet”i gençliğe emanet etmesindeki temel amaç bir bakıma böyle bir kadroyu oluşturma isteğinden doğmuştur. Nitekim Atatürk, “… Birbirlerine sevgi ve saygı ile bağlı, irticaya kapalı, aydın kafalı, içi memleket aşkı ile yanan vatansever, çalışkan, kendine güveni tam, her zaman bilim ve fen alanında yenilik arayan, gururlu, sağlam karakterli bir Türk gençliği yaratmak istemiş ve bu isteğinde de başarılı olmuştur”29.

    Atatürk’ün, TBMM’nin 3. toplanma yılını açarken 1 Mart 1922 tarihinde yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyledir: “Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel millî ananelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Milletlerarası dünya durumuna göre, böyle bir mücadelenin mecbur kıldığı ruhî unsurlar ile donatılmayan insanlara ve bu vasıftaki insanlardan meydana gelen cemiyetlere hayat ve istiklâl hakkı yoktur”30. Yine Atatürk; “Gençliğin çalışkan, hassas ve milliyetçi yetişmesi esas dileklerimizdendir. Gençlik, her türlü faaliyetinde, cumhuriyet kanunlarına ve cumhuriyet kuvvetlerinin usûl ve kaidelerine riayetkar bulunmakta dikkatli olmalıdır”31 diyerek gençliği uyarmıştır.

    B. Gençliğin Atatürkçülüğe Karşı Görevleri

    Türk gençliği, ayrı ayrı ideolojiler peşinde koşan, bölünmüş ve parçalanmış bir gençlik durumuna düşmekten titizlikle kendisini korumalıdır. Çünkü gençliği aşırı ve tek taraflı çıkar çevrelerinin ideolojilerine çekmek isteyenler her zaman olmuştur. Bu tür kişiler ve gruplar, fikirlerini eyleme dönütürebilirler. Atatürkçülük Türk milletinin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden doğmuş “millî bir ideolojidir”. Akılcılık, bilimsellik ve milliyetçilik temellerine oturmuştur. Diğer ideolojiler ise millî ve akılcı değildir. Bu tür ideolojiler kendi değerlerinden başka değerleri kabul etmezler. Bu çeşit ideolojiyi benimseyenler dar ufuklu ve hoşgörüsüz olurlar. Başkalarına düşünce özgürlüğü tanımazlar32. Gençlik arasında bölünmelere ve parçalanmalara, yıkıcılığa yol açarlar. Bu ise milletin, vatanın ve hatta Türk gençliğinin zarar görmesi demektir. Atatürkçülük, Türk gençliği arasında sonsuz dostluğu, barışı ve dayanışmayı besleyici, güçlendirici niteliktedir. Öyle ise gençlik Atatürkçülük dışında hiçbir yabancı fikir akımının bölücü ve yıkıcı yabancı ideolojilerin esiri olmamalıdır.

    Atatürkçülük, insanlığın binlerce yıl işlediği, ortak evrensel değerlerden doğmuş ve Türk millî değerleri ile kaynaşarak işlenmiş ve millî bir nitelik kazanmıştır33.

    Türk gençliği bu gün Türkiye genel nüfusunun üçte birini oluşturmaktadır. Her devlette olduğu gibi bizim devletimiz de zaman zaman ekonomik bunalımlara düşebilir. (Nitekim ekonomistler Atatürk’ten sonra son Şubat 2001 krizi ile devletimizin 17. kez ekonomik krize girdiğini ifade etmektedirler.) Bunalımların daima Atatürkçülüğün verdiği dinamizm ile aşılabileceği unutulmamalıdır. Millî olmayan bölücü, parçalayıcı ve yıkıcı ideolojiler ülkemizde de etkili olma yarışında hatta etkenliğinde bulunabilirler. Türk gençliğine düşen görev, Atatürkçülüğe sımsıkı sarılmak ve bu ideolojiden güç alarak sorunları çözmeye çalışmaktır. Büyük, güçlü ve çağdaş Türkiye idealini gerçekleştirmenin yolu Atatürkçülüğü benimseyen gençlikten gelmektedir.

    Bu arada Anayasamızın 58. maddesine göre “Gençliğin Korunması” görevi vardır: “Devlet, İstiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği; gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır. Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır34. Anayasanın bu maddesi uyarınca devlet kendisini yükümlü kılmaktadır.

    Yazımızı büyük Atatürk’ün gayet akıcı ve edebî bir dil ile yazdığı “Nutuk” adlı eserinin son bölümü olan “Türk Gençliğine Hitabesi’ne” günümüzün Atatürkçü Türk gençliğinin aşağıdaki gibi bir cevap vermesi gerektiği ile bitirelim:

    Gençliğin Atatürk’e Cevabı

    “Ey ölümsüz Atam! Birinci vazifem, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.

    Varlığımın ve geleceğimin yegâne temeli budur. Bu temel, benim en kıymetli hazinemdir. Gelecekte beni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, içeride ve dışarıda kötülüğümü isteyecekler olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti korumak mecburiyetine düşersem, göreve atılmak için, içinde bulunacağım durumun imkân ve şartlarını düşünmeyeceğim! Bu imkân ve şartlar müsait olmayan bir durumda karşıma çıkabilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetime kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile aziz vatının, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi fiilen işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elem verici ve daha kötü olmak üzere, memleketin içerisinde, iktidara sahip olanlar ihmal, sapma ve hainlik içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kendi menfaatlerini, ülkeyi ele geçirmiş olan düşmanların siyasî emelleriyle birleştirebilirler. Millet, fakirlik ve sıkıntılar içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.

    Ey Türk’ün ölümsüz Atası! İşte bu haller ve şartlar içinde dahi, vazifem; Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttur!”


    1 Ukan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhriyeti Tarihi Kronolojisi 1918-1938, TTK yayınları, Ankara 1988, s. 555; bkz. “Onuncu Yıl Söylevi”, 30 Ekim 1933 tarihli Hakimiyeti Millîye gazetesi.

    2 Bkz. Hüseyin Nail Kubalı, “Atatürk Devrimleri ve Eski Reformlar”, Atatürk Öğnderliğinde Kültür Devrimi, TİT Ens. Yayını, Ankara 1972, s. 126.

    3 İsmet Giritli, “Atatürk ve Gençlik”, Atatürk ve Bugünün Türk Gençliği, M. Kemal Derneği Yayını, İstanbul 1986, s. 15.

    4 Aslında Atatürk; “Her ne yapmışsa “Türk ulusundan aldığı ilhamla” yaptığını söylemekten zevk aldığı gibi “Atatürk İnkılâpları” denilmesini istemezdi ve bu gibi sözleri hep “Türk İnkılâpları” biçiminde düzeltirdi. “Fakat genel teamül üzerine bizde bazen “Türk İnkılâbı” bazen “Atatürk İnkılâbı” kavramını kullanacağız. Bkz. Hikmet Bayar, Atatürk Hayatı ve Eseri, Doğumundan Samsun’a Çıkışına Kadar, AAM Yayını, Ankara 1990, s. 347.

    5 Bkz. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984, s. 162; Cem’i Demiroğlu, “Atatürk ve Gençlik”, AAM Dergisi, C. II, sayı: 6, Ankara, Temmuz 1986, s. 603-606.

    6 Özcan Köknel, Cumhuriyet Gençliği ve Sorunları, Başaran Matbaası, İstanbul 1981, s. 24-35.

    7 Berna Türkdoğan, “Atatürk’ün Türk Gençliği Hakkındaki Düşünceleri”, AAM Dergisi, C. XV, Sayı: 44, Ankara, Temmuz 1999, s. 688.

    8 Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi, 2. Baskı, İstanbul 1963, s. 143.

    9 Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. II, TTK Yayını, Ankara 1988, s. 471.

    10 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II (1906 – 1938), AAM Yayını, Ankara 1989, s. 45-46; Bkz. 19 Ekim 1922 tarihli Vakit gazetesi.

    11 Bkz. Vehbi Tanfer, “Atatürk ve Türk Gençliği”, AAM Dergisi, C. VI, Sayı: 18, Ankara 1990, s. 698.

    12 Ercüment Ekrem Talu, 10 Kasım 1941 tarihli Tasvir gazetesi, Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, İstanbul 1954, s. 89.

    13 Bkz. Burhan Göksel, “Atatürk’ün Eğitim Konusunda Görüşleri”, AAM Dergisi, C. I, Sayı: 3, Ankara 1985, s. 949.

    14 Akın İlkin, “Atatürk ve Gençlik”, “İst. Üni. AİİT Ens. Yıllığı I, İstanbul 1986, s. 95.

    15 Ayşe Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK Yayını, Ankara 1959, s. 304.

    16 Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, 3. Baskı, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul 1958, s. 541.

    17 Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu Seyahatleri (1925), İş B. Yayını, Ankara 1959, s. 24.

    18 Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Gençlik”, Atatürkçü Düşünce, AAM Yayını, Ankara 1992, s. 872.

    19 Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, Ankara 1955, s. 62.

    20 Bkz. Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s. 79.

    21 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 178; bkz. 26 Ağustos 1924 tarihli Hakimiyeti Millîye gazetesi.

    22 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, AAM Yayını, Ankara 1991, s. 643.

    23 Atatürk Dedi Ki, (Toplayan, hazırlayan ve notlarla neşreden: Habert Melzig), Ankara 1942, s. 266.

    24 M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. II (1920 – 1927), (Hzl. Zeynep Korkmaz), Ankara 1981, s. 607-608.

    25 Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Ankara 1966, s. 144; Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, s. 651 – 652; 12 Aralık 1935 tarihli Ulus gazetesi.

    26 Cevat Abbas Gürer, 10 Kasım 1941 tarihli Cumhuriyet gazetesi.

    27 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 327 – 328; 1 Nisan 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesi.

    28 Bkz. Hüseyin Yılmaz, “Atatürk’ün Gençliğe Verdiği Önem”, İst. Üni. AİİT Ens. Yıllığı IX 1994-1996, İstanbul 1998, s. 204.

    29 Sabiha Gökçen, “Atatürk ve Gençlik”, AAM Dergisi, C. II, Sayı: 5, Ankara 1986, s. 311; Atatürk ve gençlik konuları için ayrıca bkz.; Saim Sakaoğlu, Atatürk, Gençlik ve Kültür, Konya 1990; Muzaffer Erendil, “Atatürk’ün Güvendiği Gençlik ve Eğitimi”, AAM Dergisi, C. IIII, sayı: 8, Ankara 1987, s. 401 – 408; Erol Eren, “Atatürk’ün Gençlere İlişkin Görüşleri”, İst. Üni. AİİT Ens. Yıllığı III, İstanbul 1988, s. 193 – 196; Orhan Arıoğlu, “Cumhuriyetin Emanet Edildiği Türk Gençliğinin İdeal Yapısı”, a.g.e., s. 197-200; Tanıl Kılınç, “Türk Gencinin Millî Ahlaka Sahip, Fikren ve Bedenen Güçlü Olma Zorunluluğu”, a.g.e., s. 201-205; Ahmet Cevat Acaar, “Gençlerin Durmadan Yorulmadan Çalışabilme Gücüne Sahip Olma Zorunluluu”, a.g.e., s. 207-214.

    30 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. ı, s. 246.

    31 Atatürk’ün sözü için bkz. Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük – Atatürkçü Düşünce Sistemi, I, II, III, MEB Basımevi, İstanbul 1988.

    32 Atatürkçülük konusunda bkz., İsmet Giritli, Atatürk İdeolojisi ve Karşıt Akımlar, Filiz Kitabevi, İstanbul (1986).

    33 Bkz. Utkan Kocatürk, “Atatürk’te Gençlik Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri”, AAM Dergisi, C. II, Sayı: 4 Ankara 1985, s. 21-24.

    34 Burhan Kuzu, Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi, İstanbul 1988, s. 88.

  • Alman fuarcılığının Türkiye planı

    Alman fuarcılığının Türkiye planı

    Dünyanın en önemli fuarcılık şirketlerine sahip olan Alman fuarcılık sektörü Türkiye’deki pozisyonunu geliştirme arayışında. Almanlar açısından Türkiye bölgeye açılmak için de önemli bir nokta.

    Almanya’nın dünya ekonomisinde önde geldiği hizmet sektörlerinin başında fuarcılık sektörü geliyor. Almanya’da yıl içinde birçok fuar düzenleyen Alman fuarcılık şirketleri dünyanın birçok bölgesinde de organizasyonlar yapıyor. Son zamanlarda Alman şirketlerinin yoğunlaştığı ülkelerin başında Türkiye geliyor. Alman şirketleri Türkiye’deki fuarcılık sektörü içindeki konumlarını genişletmeye çalışıyor. İstanbul Dünya Ticaret Merkezi Genel Müdürü Haluk Kanca, Avrupa’daki fuarcıların gelişen pazarlara yöneldiğini bu kapsamda Almanların da Türkiye ilgisinin arttığını belirtiyor. Kanca, “Avrupa’daki fuarcılar gelişen pazarlarda yer alma kaygısı içerisindeler. Dünyanın en büyük fuarcıları arasında yer alan Alman fuarcıları, kendi ülkelerindeki fuar sektörü daralma eğilimi gösterdiği için Türkiye’den fuar satın alıyor ve burada iş yapıyorlar. Daha yeni bir Alman firmasının gelip Türkiye’den bir firmayı satın aldığını duyduk” ifadeleri kullanıyor. Türkiye’de hali hazırda 5 Alman fuarcılık firması faaliyet gösteriyor. 2013 yılı içinde İstanbul’da kimi fuar organizasyonlarına imza atan Alman fuarcılık şirketleri Türkiye’deki faaliyetlerini artırma planları yapıyor.

    “2013’te portföye yeni projeler katılacak”

    Türkiye’de faaliyet gösteren 5 Alman fuarcılık firmasından biri de Deutsche Messe’nin yan kuruluşu olan Hannover Messe International. Hannover Messe International İstanbul Genel Müdürü Alexander Kühnel, Türkiye fuarcılık sektörünü ve firmanın Türkiye’deki gelecek planlarını şöyle değerlendiriyor: “OECD raporuna göre 2013 yılında Türkiye’nin yüzde 4,1 oranında büyümesi bekleniyor. 74 milyon nüfusuyla Türkiye gelecek vaat eden ve çok elverişli bir pazar. Sadece yerel pazardaki potansiyeli değil, komşu ülkeleri de değerlendirecek olursak 700 milyon kişilik bir nüfus söz konusu. Türkiye kuşkusuz Asya, Avrupa ve Orta Doğu ortasındaki kolay ulaşılabilir ve stratejik konumu ile satıcı ve müşterilerin kolay toplandığı bir buluşma noktası. Bu kapsamda Türkiye, fuarcılık sektörü için büyük önem taşıyor. 2012 yılında Deutsche Messe’nin yurt dışı ticari fuarlarında büyüme kaydedildi, özellikle Türkiye ve Çin pazarları beklenildiğinden daha iyi bir performans sergiledi. Türkiye’de 19 fuar organize ettik. 2013 yılında portföyümüze yeni projeler katılacak ve bu fuarlarımızı sene içerisinde açıklayacağız.”

    “Fuar planımızı geliştirme hedefindeyiz”

    İstanbul’da faaliyet gösteren bir başka Alman fuarcılık şirketi olan Messe Frankfurt İstanbul’un Genel Müdürü Aleksandar Medjedovic ise Türkiye’nin potansiyeli ve firmanın planları ile ilgili şunları söylüyor: “Türkiye fuarcılık pazarının 3 temel potansiyeli bulunuyor. Birincisi, Türkiye’nin iyi bir büyüme performansı göstermesi ve ekonomik göstergelerde istikrar sağlaması. Önümüzdeki yıllara ilişkin Türkiye ile ilgili tahminler gayet iyimser. Bu kapsamda fuarlar, Türkiye’nin ticari platformları için kilit önemde olacak. İkincisi Türkiye’nin ihracat odaklı bir ekonomi olması. Dolayısıyla Türkiye’deki fuarlarda ülkenin ihracat potansiyeli daha da öne çıkıyor. Son olarak da özellikle İstanbul’un bölge için önemli bir merkez olması geliyor. İstanbul, Güneydoğu Avrupa, Orta Asya ve Yakın Doğu bölgelerinin bölgesel merkezi konumunda. Bu kapsamda iki yılda bir düzenlediğimiz Automechanika ve Petroleum İstanbul fuarlarını ilerde her yıl organize edeceğiz. Buradaki fuar planımızı geliştirmeye bakıyoruz. Bununla birlikte yeni fuarlar açıklamamız da olanak dâhilinde.”

    © Deutsche Welle Türkçe

    Haber: Selçuk Oktay / İstanbul

    Editör: Ahmet Günaltay

  • Neden 24 Nisan?

    Neden 24 Nisan?

    Ermeni lobicilerce yeni bir anlam yüklenmeye çalışılan 24 Nisan’da aslında ne oldu?

    image0101890’dan sonra başlayan onlarca isyan ve hemen ardından gelen Ermeni katliamları karşısında Osmanlı hükümeti, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri, komiteler ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerine yeni karışıklıklar çıkması durumunda “ülke savunmasını sağlamak amacıyla sert önlemler almak zorunda” kalınacağı anlatılmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin bu gayretleri belgeleriyle sabittir.

    Osmanlı’nın bütün iyi niyetli ikazlarına rağmen, daha savaş başlamadan önce her türlü isyan hazırlığına girişmiş olan Ermeniler, savaş başlar başlamaz toplu bir isyana yönelmemişlerdir. Osmanlı orduları cephede savaşırken, Ermenilerin eylemleri, “Ermeni bağımsızlığı için, müttefik davasına hizmet gayesiyle”hazırlanan plana uygun yürütülmüştür. Ancak, Ermeni çetelerinin cephe gerisindeki faaliyetlerinin, devletler hukukuna göre hıyanet sayıldığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

    Ermeni isyanları özellikle Doğu Anadolu’dan başlayarak diğer vilayetlere yayılmıştır. Erzurum ve çevresinde Rus işgalinin genişlemesiyle Ermeniler, “halkın kanını kendilerine mubah” görmüşler ve bir Alman generalinin ifadesiyle, “Bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürmeye başlamışlar”dır.

    Ermeni çetelerinin bu tür zulüm ve eylemleri sürerken, güvenlik kuvvetleri tarafından Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde yapılan aramalarda pek çok silâh ve cephane ele geçirilmiştir. Artık devletin varlığını ağır bir şekilde yaralayan bu durum, biraz daha hoşgörü gösterildiğinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlara sürükleneceğini göstermektedir.

    Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden ve özellikle Kafkas Cephesindeki bozgundan sonra, Ermenilerin Müslüman halka karşı baskıları, askerden firarları, asker ve jandarmaya saldırıları, silahlı ve mühimmatla yakalanmaları, Fransızca, Rusça ve Ermenice şifre gruplarının ele geçirilmesi gibi gelişmeler, ülke çapında bir karışıklık çıkaracaklarını gösteren en önemli kanıtlar olmuştur. Enver Paşa, bu nazik durum sebebiyle 25 Şubat 1915’te ilgili birimlere dikkatli olunmasını bildirmiştir.

    Ancak sınırlı bir bölgede gerçekleştirilen bu uygulamanın genelleştirilmesi fikrini pekiştiren olay, Van Ermenilerin isyanı olmuştur. Çevredeki Ermenilerin, Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği tarihlerde Van’da toplandıkları ve silahlanarak Rusların iyice yaklaşmasını bekledikleri resmi belgelere yansımıştır. 17 Nisan 1915’de başlayan isyan, bütün vilayeti sarmış ve 20 Nisan’da da Van şehri ve köylerindeki Ermeniler ile Çölemerik Nasturileri ayaklanmışlardır. Ermeni Katogikosu V. Kevork, 10.000 silahlı çetecinin bu isyana katıldığını bildirmiştir.

    Bunun üzerine Ermeni komiteleri 24 Nisan 1915 tarihinde kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl “Ermeni soykırımının yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve tehcirle alakalı değildir.

    Ancak, asılsız olayları bile abartarak propaganda malzemesi yapan komiteci Ermeniler, söz konusu tutuklamaları da bir propaganda konusu yapmak için derhal harekete geçmişlerdir. Nitekim, Eçmiyazin Katagikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı göndermiştir:

    “Sayın Başkan, Türk Ermenistan’ından aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye’deki halkımın korunmasını rica ediyorum.

    Kevork, Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katogikosu.”

    Başpiskopos Kevork’un telgrafını, Rusya’nın Washington Büyükelçisi’nin ABD’deki temasları izlemiş, böylece yasadışı işler yapan Ermeni komitecilerinin tutuklandığı gün olan 24 Nisan, “Türkler’in Ermenileri soykırıma tabi tuttuğu gün” olarak dünya kamuoyuna propaganda edilmiştir.

    Profesör Türkkaya Ataöv, Ermenilerin her yıl “katliam tarihi” olarak andıkları 24 Nisan 1915’e kadar olan gelişmeleri belgelerle destekleyerek anlattı. “Sonunda söyleyeceğimi en başta belirtmekte fayda var; Türkler Ermenilere karşı, Birinci Dünya Savaşı’nda ya da ondan önce veya sonra, bir soykırım suçu işlememiştir. Ermeni-Türk ilişkilerinin ilk sözü edilmesi gereken en büyük gerçeği, Selçuklulardan başlayarak Ermeni ve Türklerin 1000 yıllık geçmişlerinin 900 yılının barış içinde, hatta kardeşçe olduğudur. Bu kadar uzun bir dostluk ve kardeşlikle yan yana yaşanan ilişkinin, nefret koşulunu gerektiren soykırım ile sona ermesi mümkün değildir. Türklerin yüzyılları kapsayan dostane tavırlarının temelinde geleneksel olarak ırkçı olmadıkları gerçeği yatar. Yurtseverlik ve emperyalizm karşıtlığı anlamında milliyetçidirler, ancak geleneksel değerleri içinde ırkçılık ve ırkçılığın uzantısı olan soykırım yoktur.

    1915’teki Ermeni tehdidi Osmanlı ordularına, ordunun lojistik merkezlerine, devlete ve tüm topluma yönelik ciddi bir tehditti. Türkler daha seferberlik hazırlıkları içindeyken, Ermeniler kan dökümüne Doğu Anadolu’da Ermeni olmayan 120,000 kişiyi boğazlamakla başlamışlardı.

    Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nda ‘muharip‘ olduklarını 1918’de Paris’teki resmi Ulusal Ermeni Kurulu Başkanı Bogos Nubar da yazıyla belirtmiş ve Fransız Dışişleri Bakanına yazdığı mektuplarda bununla övünmüştür.

    24 Nisan 1915´de, Terörist Taşnak, Hınçak ve Ramgavar kurullarının üyeleri olduklarından ve doğudaki kanlı ayaklanmalarla bağlantıları görüldüğünden 235 Ermeni İstanbul’dan alınıp Çankırı’ya götürüldüler. Özel evlere ikişer üçer yerleştirilerek konuk edildiler; parası olmayanlara devlet günlük geçim katkılarıyla yardım etti. Dolaşmaları serbestti; ancak gün sonunda karakola gidip kentten ayrılmadıklarını kanıtlamaları gerekiyordu. Daha ilk günlerde bir çoğu salıverildi. Suçlu görünen 155 kişi ya Çankırı’da kaldı ya da Ankara’nın Ayaş ve Zor bölgelerine yollandı. Hasta olan V. Gomidas isimli vatandaş serbest bırakıldı ve tedavi için Viyana’ya gitmesine izin verildi. Dikran Bağdikyan isimli tutuklu Ayaş’ta 1918’de doğal nedenlerden vefat etti. Çerkez Ahmed ve Galatalı Halil olarak bilinen iki zorbanın K. Zohrab ve S. Vartkes isimli iki Ermeniyi öldürdükleri ortaya çıkınca, bu ikili yargılandı ve idam edildi. 235 tutuklunun, bu 3 tanesi hariç hepsi savaşın sonunda sağ ve salimdiler. Her birinin isimleri, meslekleri, tutuklanma sebepleri ve diğer bilgileri detaylı olarak kayıt edilmişti. Bu kayıtlara halen araştırmacılar ulaşabilmektedir.

    ‘Soykırım’ın karşısına Atatürk’le ‘çıktım’

    DÜNYANIN en geniş Atatürk fotoğrafları koleksiyonuna sahip Hanri Benazus, sözde Ermeni soykırımının yıldönümü kabul edilen 24 Nisan’da Fransızların karşısına Atatürk sergisiyle çıktı.

    Benazus, gerçeklerini özel bir kasada sakladığı 5 bin fotoğrafın 750’sini 20 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasında Paris’teki Galerie D’art Salonu’nda sergiliyor. Bu kapasitede yurtdışında ilk sergisi olduğunu söyleyen Benazus, Hürriyet’e “24 Nisan’da soykırım iddialarının dorukta olduğu yer Fransa. Ben de bu iddiaların karşısına Atatürk’le çıkmak istedim” dedi. Kamuoyunda “Atatürk’ün leblebilerini yiyen çocuk” olarak tanınan aileden 520 yıllık İzmirli Benazus (83) 17 yaşından beri Atatürk fotoğrafları topluyor. Tam bir Atatürk sevdalısı olan Benazus’un yazdığı 55 kitaptan 20’si Atatürk ve yakın tarih üzerine. Atatürk’le 7 yaşında tanıştığını anlatan Benazus, Atatürk sevdasını da şöyle açıklamıştı: “ Adımı sordu: ‘Hanri’ dedim. Bana ‘Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı ve ben o gün bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim.

  • ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN FAZIL SAY YORUMU

    ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN FAZIL SAY YORUMU

    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ventrell, ABD olarak ifade özgürlüğü hakkının güçlü destekçisi olduklarını ancak herhangi bir dinin mensuplarını kasten karalayan sözleri de tasvip etmediklerini söyledi.

    page

    AA

    Washington – ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ventrell, günlük basın brifinginde, Fazıl Say’a verilen hapis cezasıyla ilgili bir soruyu da yanıtladı.

    Türkiye’de ifade özgürlüğüyle ilgili kaygılarında “yüzde 100”net olduklarını ifade eden Ventrell,

    Uluslararası tanınmış bir hak olan ifade özgürlüğü hakkını kullanmalarından dolayı bireyleri cezalandırmaya yönelik her türlü girişimden kaygılıyız. Dolayısıyla bu tür yasaların, temel insan hakları uygulamalarıyla tutarlı olduğuna inanmıyoruz” dedi.

    Bunun yanında, nefret içeren sözleri de kınadıklarını, herhangi bir dinin mensuplarını kasten karalayan sözleri tasvip etmediklerini kaydeden Ventrell, “Aynı zamanda da ifade özgürlüğü hakkının güçlü destekçisiyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı, güvenliği ve refahını en iyi şekilde garanti altına almanın yolu, tüm demokrasilerin sağlığı için kritik öneme sahip temel özgürlükler olan ifade, toplanma ve dernek kurma özgürlüklerini desteklemektir” diye konuştu.

    Ventrell, bir soru üzerine, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Türk medyasına yansıyan “Piyanist yanlış tuşa bastı”şeklindeki yorumunu görmediğini belirtirken, “Ancak hem Türkiye’deki misyonumuzdan, hem de burada Dışişleri Bakanlığı’ndan kaygılarımız hakkında çok netiz ve bunları, Türkiye ile alakalı ifade özgürlüğü kaygılarımız olduğunda açıkça dile getiriyoruz”ifadesini kullandı.

  • Kaçak elektrik operasyonu için Mardin’e 3 tabur asker

    Kaçak elektrik operasyonu için Mardin’e 3 tabur asker

    Tedaş ekipleri ve 3 tabur asker ile Mardi’nin Derik ilçesine düzenlenen karadan ve havadan kaçak elektrik operasyonu Türkiye’de kaçak elektrik kullanımında ilk 5 sırada yer alan Mardin’de kaçak elektrik kullanımını önleyebilecek mi ?

     

    23.04.2013 tarihli yazı 87 kez okunmuştur.
    Kaçak elektrik kullanımana askeri operasyon Elektriği kaçak kullanmak kaçak elektrik kullanan şehirlerMardin kaçak elektrik sıralaması
    Türkiye’de kaçak elektrik kullanımında ilk 5 sırada yer alan Mardin’de kaçak elektrik kullanımını önlemek amacıyla Derik ilçesinde jandarmaya bağlı 3 tabur asker ve Tedaş ekipleri, karadan ve havadan kaçak elektrik operasyonu düzenledi.
     
    Mardin Valiliği’nden yapılan açıklamada; Mardin’in Derik ilçesine bağlı yerleşim birimlerinde Tedaş ekipleri tarafından sulama maksatlı kullanılan kaçak elektrik trafolarının tespit edilmesi üzerine, Valilik makamının olurları ile kaçak elektrik kullanımının önlenmesine yönelik tespit edilen noktalara operasyon düzenlendiği belirtildi. Açıklamada, “Operasyonda işlem yapan toplam 22 Dedaş ekibinin güvenlikleri emniyet teşkilatının güvenlik güçleri ile Mardin İl Jandarma Komutanlığı tarafından yaklaşık 3 tabur asker ile sağlandı, ayrıca bölge havadan helikopter ile kontrol edildi. İki gün devam eden kaçak elektrik operasyonu kapsamında toplam 179 ayrı noktada elektrik enerjisi hırsızlığına yönelik yasal işlem yapıldı. Ayrıca abonesiz kaçak elektrik kullanımı engellendi. Kaçak elektrik kullanımının önlenmesine yönelik bu faaliyetlere önümüzdeki dönemde diğer ilçelerde devam edilecektir.” denildi.
  • Ermeni Sorunu ve Türkler

    Ermeni Sorunu ve Türkler

    Değerli hukukcu Yekta Güngör Özden, yeni çıkan kitapları tanıttığı Sözcü Gazetesinde yayınlanan son yazısında “Av.A.Erdem Akyüz’ün ‘Ermeni Sorunu ve Türkler’adlı kitabı; anı, araştırma, tarihçilerin görüş ve değerlendirmelerini içeren Türkçe, İngilizce, Fransızcave Almancaolarak dört dilde yazılmış olup, uzun seneler boyunca yararlanılacak bir yapıttır” şeklinde ifade kullanmıştır.

    image009Gerçekten ulusal sorunlarımızı anlatmakta yetersiz kalıyoruz. Alışılan tabiri ile –iç ve dış mihraklar- aslı olmayan uydurma şeyleri adeta “damardan enjekte” ediyorlar. Tarihimizi, milli benliğimizi saptırıp değişik yönlere çekiyorlar, bizler ise haklı olduğumuz konularda sesimizi duyurmakta aciz kalıyoruz. Bize yutturulan uyduruk ve sanal tarihi, gerçekmiş gibi kabul ediyoruz.

    İçinde bulunduğumuz bir çok sorunun kökeni işte burada yatmaktadır.

    Ermeni sorunundan tutun da, azınlıklar, yerel lehçe ve şivelerde eğitim, açılım, federasyon istemlerinin temelinde, hep bu halkı yanıltma, kandırma ve bölme arzusu yatmaktadır.

    Bu amaçla, tarihi gerçeklerde değişiklik, karatma ve tahrifat dahi yapılmaktadır. Türk tarihinin dayandığı asırlar öncesine uzanan uygarlık emareleri silinmek, yok edilmek istenmektedir. Bunların üzerine giden kişilere ise ırkçı, şovenistgibi belli damgalar yapıştırılarak susturulmak yoluna gidilmektedir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Orta Asyada eski Türk kavimlerinin yaşadığı bölgelerde, mağaralarda bulunan ve tarih öncesine giden ilk yazılı yapıtların üstünün örtülmek istenmesidir. Yani yazının ve uygarlığın temelinin Türkler ile başladığı gerçeğinin silinmek istenmesidir.

    Bunun “günümüzdeki yansımaları” ise, tamamen Türk boyundan gelen bazı topluluklara başka kimlik, isim, yazı verilerek bölücü ortamın hazırlanmasıdır.

    Ermeni sorunu da bundan farklı değilidir. Değişik ülkelerin Meclislerinde, Türklerin Ermenilere karşı soykırım suçunu işledikleri yolunda görüşmeler yapılmakta ve bazılarında böyle bir soykırım yapıldığı yolunda kararlar alınmaktadır. Bu kararlar öncesinde ve sonrasında, soykırım suçlaması, Türkiye’den siyasi veya ekonomik bazı tavizler alınması için bir pazarlık ve baskı aracı olarak da kullanılmaktadır.

    Aynı filmin değişik versiyonları, başka ülkelerde, başka yerlerde de vizyona konmuştur. Yalnız ermeniler değil, diğer bazı milletler de Türklere karşı soykırım suçunu işlemişler ve bunun üzerini “ustalıklı bir biçimde” örtmüşlerdir. Çok yakın bir tarihde, Balkanlarda, Saray Bosna’da, Kosova’da, Karabağ’da Türklere ve Müslümanlara uygulanan eylemler, bunun en yakın ve en belirgin örnekleridir.

    Şimdi aynı filmin benzeri, “sanal bir millet ve farklı bir dil yaratılarak” güneydoğuda sahneye konulmak ve bölünmenin temelleri atılmak istenmektedir.

    Türk bilim adamlarının bu konudaki değerli araştırma ve bulguları, üzülerek belirtmek gerekir ki, kasıtlı bir karanlığa mahkum edilmekte, bütün bu bilimsel görüşler karşısında, hiçbir temele dayanmayan bizim sözde “aydıncıklarımızın” neye ve kime hizmet ettikleri ise bilinmektedir.

    Ülkeye ve tarihe katkıda bulunmak isteği ile hazırlamış olduğum; anı, araştırma, tarihçilerin görüşleri ve değerlendirmeleri içeren ‘Ermeni Sorunu ve Türkler’  isimli kitapçık, konu ile ilgili tarihi resim ve eserde anlatılan olayları canlandıran çizimleri kapsamaktadır. Tarafsız bir bakış akışı ile haksız suçlamaları içermeyen ifade şekline özen gösterilmiştir. Yurt dışına da seslenmek amacı ile Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere dört dilde yazılmıştır.

    Amacına hizmet etmesi ve başka araştırmalara kaynak olması en büyük temennimdir.

  • 24 Nisan’ı ağlamadan sakince anlamak lazım

    24 Nisan’ı ağlamadan sakince anlamak lazım

    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.
    Tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    Bu sebeple 24 Nisan’ın Ermeniler için neden bir anma günü olduğu ya da gayriresmi tarih ekseninde düşünenler için neden bir özür günü olduğunu anlamayanlardanım.

    24 Nisan’ın Ermeniler için neden bir anma günü olduğu ya da gayriresmi tarih ekseninde düşünenler için (resmi düşünün diyen yok ya, neyse) neden bir özür dileme ya da acı günü olduğunu anlamayan çoktur.

    Ben de anlamayanlardanım. Çünkü benim bildiğim tehcir kararı 27 Mayıs günü alınmış ve 1 Haziran 1915 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    O halde 24 Nisan’da ne olduğunu sakince düşünmek lazımdır. Arşivlere baktığımızda bu tarihte Osmanlı hükümetinin, Ermeni komitelerinin ayrılıkçı fikirlerle özerklik elde etme teşebbüslerini engellemek için komitecilerin tutuklanmalarını, parti merkezlerinin kapatılmasını, silahlarına ve evrakına el konulmasını emrettiğini görüyoruz.

    İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın emriyle, başta İstanbul olmak üzere ülke çapında tutuklamalar başlamıştı. Tutuklamaların en meşhuru İstanbul’da yapılmış, yaklaşık 77 bin Ermeni arasından aranan 610 Ermeni’nin adreslerine baskınlar yapılmış, 235 kişi tutuklanmıştır. Anadolu’da ise ilk baskınlarda 321 kişi gözetim altına alınmıştı.

    TUTUKLAMA KARARLARI

    Üstelik bu tutuklama kararları, öyle durduk yerde, keyfi bir şekilde alınmış değildi. İtilaf donanması Çanakkale Boğazı’na saldırmış, İstanbul’un düşman eline geçmesi korkusuyla Osmanlı sarayı ve hükümetin Eskişehir’e taşınma hazırlıkları başlamıştı.

    Ülkenin doğusunda ise Van’da Rusya’nın yardımıyla Ermeni gönüllü birlikleri ve çeteleri şehri kuşatma altına almıştı.

    Şehrin Müslüman halkı da tarihte görülmemiş bir katliamla veKarabağlı terörist Aram Manukyan’ın insafıyla karşı karşıya kalmıştı.

    Üstelik İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın en yakın arkadaşlarındanVahan Papazyan veKarekin Pastırmacıyan da Erzurum ile Van şehirleri arasında Müslüman ordunun ikmal yollarına sabotaj üstüne sabotaj düzenliyor, Müslüman köylerinde katliam üstüne katliam yapıyordu.

    Öldürülen Müslüman sayısı sadeceVan civarında 30 bin olarak ifade ediliyordu. 24 Nisan tutuklamalarının temel gerekçeleri işte bunlardı. Peki, pardon ama bu yaşananlarda, her yıl“buacihepimizin.org” deyip 24 Nisan günü bizi Taksim’e protestoya davet edecek ne gibi bir gerekçe var?

    Bunu benim gibi “resmiler” bilemezmiş. Baskın Oran hoca böyle diyor. Peki, kim bilir? Tarihi olayları, karşı yakadan (biraz daha uzak görüşlüler Ağrı Dağı’nın da ötesinden) okuyanlar biliyormuş. Ya da empati yapanlar daha iyi bilirmiş.

    Merak ettiğimiz şu: Onların bildiği bizim bilmediğimiz neymiş ki, 24 Nisan hakkında. Efendim, İstanbul’da tutuklanıp Çankırı’ya götürülen bu insanlar komiteci değil, politikacı, gazeteci, yazar, aydın ve musikişinaslarmış.

    TARİHİ DAĞIN ÖTESİNDEN OKUMAK 

    İyi de tarihi “dağın ötesinden” okumaya çalışmayıp da Krigos Balakian gibi tutuklanıp trene bindirilen ve dahi başından geçenleri Le Golgotha Armenien adlı kitabından okuyanlar tamtersi bir hikâyemi dinliyorlar?

    Balakian tutuklu arkadaşlarının listesini bal gibi de “komitacı”, “Taşnak militanı”, “Hınçak militanı”, “Ramgavar lideri” gibi sıfatlarla süslüyor.

    Peki ne olmuş bu insanlara? “Gayri resmilere” göre bunlar Ayaş ve Çankırı’ya tutuklanmaya değil öldürülmeye (hem de trenle!) götürülmüşler.

    Nitekim hikâye bu ya, torun Peter Balakian’a göre dedesiyle yola çıkan 190 kişiden sadece 16 kişi hayatta kalmışmış.

    Şeytan, gayriresmi tarihçinin beyanı olduğu için “inan, inan” diyor amatorun Balakian Golgotha’nın Fransızca baskısındaki “militan” kelimesini İngilizce baskıda “worker/işçi” yapmaktan sabıkalı olunca insan kuşkulanıyor ve bu defa şeytan “araştır, araştır” diyor.

    Eserin orijinine bakınca görüyoruz ki dedenin Çankırı yolundaki 70 arkadaşından sadece 16’sı ölmüş ya da öldürülmüş, gerisi hayatta.

    Yani torun Balakian dedesini ters anlamış. Kaldı ki geçmiş yılda Çankırı’da gözetim altına alınan veya tutuklananların tam listesim Arşiv Genel Müdürü Yusuf Sarınay tarafından yayımlanınca Çankırı’ya sürgün edilenlerin tamsayısının 70 değil 155 olduğunu öğrendik.

    İstanbul’da tutuklanan komite üyelerinden 71’i deAyaş’a gönderilmiş.Ayaş’a gidenlerin kaybı sonradan daha fazla amaşimdi konumuz bu değil.

    Şimdiden Taksim’demumyakıp acı çekeceklere şunu da söyleyelim ki, bu tutuklu yoldaşların hepsi orada hapishanede bile değiller. Çankırı Mutasarrıflığı Emniyet Müdürlüğü’nün 30 Haziran tarihli yazısı düzmece değilse, hapishanenin kapasitesi yeterli olmadığı için tutukluların üçü beşi çeşitli evlere dağıtılmışlar.

    Dahası, serbestçe dolaşıyorlar, hatta kasabanın yarım saat uzağında bulunan sayfiyelere kadar gidebilmişler. Akşamları karakola gelip imza atıyorlar. Muhtaçlara devlet yevmiye veriyor.

    Vartabet Komidas Viyana’ya nasıl gitti?

    Çankırı’da tutulan 155 kişiden 35’i sadece 13 gün sonra affedilerek serbest bırakılıyor. 8 Mayıs 1915 tarihinde serbest kalanlar arasında Vahram Torkumyan, Agop Nargileciyan, Karabet Keropoyan, Zare Bardizbanyan, Pozant Keçiyan, Pervant Tolayan, Rafael Karagözyan ve Vartabet Komidas gibi ünlüler çoğunlukta. Bunların en ünlüsü de Komidas.

    Hani şu Ermeniler’in, yaşadıkları yüzünden delirdi ve 1935 yılında Paris’te öldü dediği müzisyen. Ne hikmetse bu deliren vatandaş önce Osmanlı hükümetinin izniyle 1917’de Viyana’ya, bir süre sonra oradan Londra’ya ve nihayet Paris’e gidebiliyor. Aklını yitiren için zor bir serüven ama şimdi konumuz o değil. Zira, işin ilginç tarafı bu serbest bırakılmaların sebebi Balakian’ın iddia ettiği gibi elçilerin baskıları değil, İstanbul’daki Müslüman dostlarının baskıları. Son açılan arşiv belgelerinde hangi Ermeni tutuklunun serbest bırakılması için kimin aracı olduğu mektuplar sayesinde belli.

    KEMAL ÇİÇEK – BUGÜN GAZETESİ

  • Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Haftanın Kitabı 19: Plevne’de Bir Avustralyalı

    Değerli okuyucular,

    Bu yazıda sizlere Gutenberg (e-kitap) sitesinde yeni (2 ay önce) yayınlanmış bir kitabı tanıtacağım: Under the Red Crescent — Charles Snodgrass Ryan 

    1994 yılında düz metin (ascii txt) formatında yüz kitabı bulunan Gutenberg e-kitap sitesi şu an itibarıyla (2013 nisan) html, epub, kindle, txt ve diğer formatlarda 42 480 e-kitap barındırmaktadır. Henüz Türkçe e-kitap bulunmayan Gutenberg e-kitap listesinde bulabildiğim başlıklar şunlar (hemen hepsi ingilizce):

    Our Little Turkish Cousin, by Mary Hazelton Wade                         42204
     [Illustrator: L. J. Bridgman]
    Under the Red Crescent, by Charles S. Ryan                               42202
     [Subtitle: Adventures of an English Surgeon with the
      Turkish Army at Plevna and Erzeroum 1877-1878]
    Behind the Veil in Persia and Turkish Arabia,                            39463
     by M. E. Hume-Griffith and A. Hume-Griffith
     [Subtitle: An account of an Englishwoman's Eight
      Years' Residence amongst the Women of the East]
    Rome and Turkey in Connexion with the Second Advent, by Edward Hoare     39313
    Rome, Turkey and Jerusalem, by Edward Hoare                              39307
    Rome, Turkey, and Jerusalem, by Edward Hoare                             39290
    Incidents of Travel in Greece, Turkey, Russia, and Poland,               37947
     7th ed. Vol. 2 of 2, by John Lloyd Stephens
    Incidents of Travel in Greece, Turkey, Russia, and Poland,               37889
     Vol. I (of 2), by John Lloyd Stephens
    Turkey, by Julius R. Van Millingen                                       37475
     [Subtitle: Peeps at Many Lands]
     [Illustrator: Warwick Goble]
    Pan Michael, by Henryk Sienkiewicz                                       37361
     [Subtitle: An Historical Novel of Poland, the Ukraine, and Turkey.]
     [Translator: Jeremiah Curtin]
    Caught by the Turks, by Francis Yeats-Brown                              37343
    Turkish and Other Baths, by Gordon Stables                               37326
     [Subtitle: A Guide to Good Health and Longevity]
     [Illustrator: Messrs Allen]
    A Prisoner in Turkey, by John Still                                      36233
    Supplement to "Punch", 16th December 1914, by Various                    30678
     [Subtitle: The Unspeakable Turk]
    Told in the Coffee House, by Cyrus Adler and Allan Ramsay                30577
     [Subtitle: Turkish Tales]
    The Turkish Bath, by Robert Owen Allsop                                  30444
     [Subtitle: Its Design and Construction]
    Achter den Sluier in Perzië en Turksch Arabië, by M. E. Hume-Griffith    28224
     [Subtitle: De Aarde en haar Volken, 1917]
     [Language: Dutch]
    The Mystery of a Turkish Bath, by E.M. Gollan (a.k.a. Rita)                 25656
    Historical Sketches, Volume I (of 3), by John Henry Newman               21859
      [Subtitle: The Turks in Their Relation to Europe; Marcus Tullius Cicero;
       Apollonius of Tyana; Primitive Christianity]
    Executions in Turkey for Apostacy from Islamism, by Various              20394
      [Title: Correspondence Relating to Executions in Turkey for Apostacy
       from Islamism]
    Sketches, by Benjamin Disraeli                                           19781
      [Subtitle: The Carrier Pigeon, The Consul's Daughter, Walstein--Or A
       Cure For Melancholy, The Court Of Egypt, The Valley Of Thebes,
       Egyptian Thebes, Shoubra Eden And Lebanon, A Syrian Sketch, The
       Bosphorus, An Interview With A Great Turk, Munich, The Spirit Of
       Whiggism]
    The Turkish Jester, by Nasreddin Hoca                                    16244
      [Subtitle: or, The Pleasantries of Cogia Nasr Eddin Effendi]
      [Tr.: George Borrow]
    The Balkans, by Nevill Forbes, A. J. Toynbee, D. Mitrany, D.G. Hogarth   11716
      [Subtitle: A History Of Bulgaria--Serbia--Greece--Rumania--Turkey]
    Turkish Prisoners in Egypt, by Various                                   10589
      [Subtitle: A Report By The Delegates Of The International Committee
       Of The Red Cross]
    With the Turks in Palestine, by Alexander Aaronsohn                      10338
    Turkey: A Past and a Future, by Arnold Joseph Toynbee                    10145
    Yussuf the Guide, by George Manville Fenn                                21378
      [Subtitle: The Mountain Bandits; Strange Adventure in Asia Minor]
      [Illus.: John Schonberg]
    Journeys in Persia and Kurdistan, Volume II (of 2), by Isabella L. Bird  38828
     [Subtitle: Including a Summer in the Upper Karun Region
      and a Visit to the Nestorian Rayahs]
    Journeys in Persia and Kurdistan, Volume I (of 2), by Isabella L. Bird   38827
     [Subtitle: Including a Summer in the Upper Karun Region
      and a Visit to the Nestorian Rayahs]
    The Heritage of the Kurts, Volume II (of 2), by Bjørnstjerne Bjørnson    37802
     [Translator: Cecil Fairfax]
    The Heritage of the Kurts, Volume I (of 2), by Bjørnstjerne Bjørnson     37801
     [Translator: Cecil Fairfax]
    The Circassian Slave; or the Sultan's Favorite,                           4795
     by Lieutenant Maturin Murray
     [Subtitle: A Story of Constantinople and the Caucasus]
    Lady Mary Wortley Montague, by Lewis Melville                            10590
      [Subtitle: Her Life and Letters (1689-1762)]

    Gutenberg sitesi resmi www sayfası:

    Şimdi gelelim kitabımıza:

    Künye: Plevne’de Bir Avustralyalı, Charles Snodgrass Ryan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, 323 sayfa, Çeviri: Ali Rıza Seyfioğlu, Tür: Anı, Osmanlı Tarihi, boyutlar: 130×195, karton kapak, Tükendi

    Özet: Bu kitap, Osmanlı Hükümeti adına, Kızılay’ın emri altında Türk ordusunda görev yapan Avustralyalı doktor Charles Ryan’ın 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı anılarını içeriyor. Ryan, Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce Sofya ve Niş’te görev yapıyor. Ardından savaşın başlamasıyla Gazi Osman Paşa komutasında Plevne’ye geçiyor. Rus ordusunun aylar süren kuşatması sırasında binlerce askerin tedavisini üstleniyor, salgın hastalıklarla boğuşuyor… Ryan’ın anıları 1870’lerdeki Osmanlı gücünün yanı sıra, savaşın dehşetinin de resmini çiziyor. Orijinal adı Kızılay Emri Altında Plevne ve Erzurum’da olan ve ilk baskısı 1963 yılında MEB tarafından yapılan kitabın bu yeni edisyonunda, anılarda sözü geçen kentlere ve savaş tasvirlerine ilişkin, dönemin basın organlarında yayımlanan illüstrasyonlar da yer alıyor. Alıntı: Çanakkale savaşlarının en kanlı günlerinin yaşandığı bir dönemde karşılıklı olarak cesetlerin toplanması için kısa süreliğine ateşkes ilan edilir.  Aşırı sıcak havada cesetler çok daha hızlı çürümektedir ve koku dayanılmaz hale gelmiştir… Anzaklar adına savaş alanına giden subaylardan biri de Doktor Ryan’dır. Görevini yapmaktayken kendisi gibi görevli olan Türk subayları onun göğsündeki Osmanlı nişanını görür ve şaşkınlıkla yanına gidip hikayesini sorarlar. Türk siperlerine davet edilen Charles Ryan bir süre subaylarımızla sohbet edip Plevne anılarını anlatır. Kendisine ikramlarda bulunulur. Duygulu anlar yaşanır ve sıcak bir vedalaşmanın ardından herkes görevinin başına, kendi savaş cephesine döner. Savaş sürmektedir … Charles Ryan bütün tepkilere rağmen savaş sonuna kadar madalyasını göğsünden çıkarmayacaktır… Şimdi biraz da Charles Ryan’ın bu madalyayı aldığı süreçten, onun kısa bazı anılarından ve Türkler hakkındaki düşüncelerinden bahsetmek gerekir. 1870’li yıllarda İngiltere’de tıp eğitimini tamamlayan genç Charles Ryan, iş bulmak için gittiği İtalya’da Osmanlı Ordusu’nun yabancı uyruklu doktor aradığını öğrenmiştir. Kısa zamanda işlemlerini tamamlar ve Tuna Nehri yoluyla İstanbul’a ulaşır. Savaşta adeta bir Türk subayı gibi hareket etmiş ve bu Osman Paşa’nın da dikkatini çekmiştir. Ateş hatlarında bile korkusuzca aktif olarak bulunur. Zaferle sonuçlanan savaşın sonunda madalyayı hak etmiştir. Hayatının geri kalanında Türk dostu olarak kalır ve anlattığı anılar nedeniyle dostları ona “Plevne Ryan” diye hitap eder.

    İndirme bağlantısı

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    24 nisan 2013 çarşamba, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • “İstanbul, dünyanın fuhuş merkeziydi”

    “İstanbul, dünyanın fuhuş merkeziydi”

    Amerikalı akademisyen M.D. Wyers, İstanbul’un bir numaralı fuhuş merkezi sayıldığı zamanları Işıl Cinmen’e anlattı

    22 Nisan 2013 Pazartesi, 14:39:34Güncelleme: 24 Nisan 2013 Çarşamba, 09:58:47

    IŞIL CİNMEN
    HABERTURK.COM (ÖZEL RÖPORTAJ)
    838104_b723e471183d10267a76af2f6f51cd39

    Mark David Wyers, Amerikalı bir akademisyen.
    Bir araştıma yapmış ki ne araştırma!
    Aylarca devlet arşivlerinin içinden çıkmamış;Osmanlı’nın son yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet denetimindeki fuhuşu araştırmış.
    Geçmişle bugün arasında kopan halatların bir ucundan tutmuş.

    Kitabı Wicked İstanbul’da, bize “günahkâr” İstanbul’u anlatıyor.
    Dünyadaki bir numaralı fuhuş merkezi sayılan İstanbul’u…
    Ernest Hemingway’in “Sefahat döneminin en çılgın dorukları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” diye tasvir ettiği İstanbul’u…

    “Günahkâr İstanbul” güzel bir film ismi olurdu ama bu bir akademik tez… Nereden geldi aklınıza bu isim?

    Araştırma yaparken Washington Post’ta bir yazı buldum: 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Amerikalı bir gözlemci, makalesinin başlığını “Wicked Constantinople” yani “GünahkârKonstantinopolis” koymuştu. Kitabın adı, o makaleye gönderme yapıyor. 10 Haziran 1923 tarihli… Yazar, 1923 Türkiyesi’ni dünyanın fuhuş merkezi olarak anlatıyor.

    Bu doğru mu?

    Kısmen doğru. Hemingway İstanbul üzerine yazdığı bir yazıda Galata için “sefahat döneminin en çılgın dorukları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” demişti. Fuhuş, özellikle Osmanlı’nın son zamanlarında 1917-20’lerde, İstanbul’un işgali sırasında çok yoğunlaşmıştı.

    “OSMANLI ARŞİVLERİ, FUHUŞUN HEP VAROLDUĞUNU GÖSTERİYOR”

    Yani savaş zamanı… Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemindeki bu durumla ilgili suçu Batı’ya atamaz mıyız? 

    Hayır. Osmanlı arşivleri, fuhuşun hep varolduğunu gösteriyor. Bölgesel makamlar, Hıristiyan, Musevi ve Müslüman kadınların Osmanlı İstanbul’u varolduğundan beri bu işi yaptığını biliyor. Bazı önemli dini figürlerin fahişelerle yakalanıp cezalandırıldığı da belgeli. Devlet o zamanlar fuhuşu engellemeye çalışıyordu fakat başarılı olunamadı. Türkiye Cumhuriyeti, böyle bir İstanbul’u devraldı.

    Siz konuyu ne açıdan ele alıyorsunuz?

    Kitap, belgelerden oluşuyor, yorum ya da yargı yok. Yalnızca bugünle geçmişi bağlayan bir sürecin köprüsü kuruluyor. Kadın hakları, azınlıklar, Türk milliyetçiliği ve şehirleşme bakımından o dönemde olanları araştırdım.

    “BEN BU KADINLARI KISKANIYORUM”

    Neden ama? İlk nasıl aklınıza geldiğini merak ediyorum hala…

    O dönem Tayland’da bir üniversitede çalışıyordum. Tayland’da seks işçiliği çok yaygın fakat muhafazakâr bir ülke. Bir öğrencimle konuşurken bana şöyle dedi: “Ben bu kadınları kıskanıyorum. Seksi kıyafetler giymek, onlar gibi davranmak, çevrede kimin olduğunu önemsemeden sigara, içki içmek istiyorum. Fakat ben bunları yapamam.”

    Bir kadının böyle hissetmesine şaşırdınız mı?

    Şaşırdım, bu sözleri hep aklımda kaldı. Şehir alanının kadın ve erkek tarafından nasıl kullanıldığı, toplumsal cinsiyet ve “namus” hakkında daha fazla düşünmeye başladım. Sonra Türkiye’de çalışmaya başlayınca bu dönemi araştırdım.

    YASAKLA, KALDIR YA DA DÜZENLE

     

    Yeterli kaynak buldunuz mu?

    Önemli araştırmalar yapılmış ama özellikle Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla ilgili detaylı bir çalışma yoktu, ben de işe koyuldum.

    Bir devletin fahişelik karşısında kaç seçeneği var?

    Üç temel tez var: Yasaklama (prohibition), lağvetme (abolition), ve düzenleme (regulation).

    Ne farkları var?

    Yasaklarsanız satılan seks, cezası olan bir suça dönüşür. Yasaklamayı savunanlar fahişeliği “günah” olarak kodlar ve fahişelerin ahlaken yoz olduğunu düşünür.

    Lağvetme taraftarları, fahişeliği toplumdaki patriarkal ve ekonomik sömürünün bir sonucu olarak görür. “Günah” değil, toplumsal bir bozukluktur. Buna göre fahişelik kadın ve erkek cinselliğinin zayıflığından kaynaklanmaz. Engellenemez değildir. Sosyo-ekonomik faktörler kadının lehine geliştiğinde ve kadının özgürleşmesi sağlandığında fahişelik ortadan kalkacaktır. Kadın hareketleri daha çok bu tezi destekler.

    Düzenlemeciler ise cinselliğe biyolojik bir açıdan bakar. Fahişeler, erkeğin doğal olarak güçlü olan cinsel arzularını boşaltması için güvenli alanlar yaratır.

    “FAHİŞELER, ‘NAMUSLU’ KADININ GÜVENCESİDİR”

    Devlet neden düzenlemeyi seçer?

    Düzenlemek, seksi disipline sokmaktır. Satılan seksi denetime almaktır. “Sağlık” her zaman birinci sebep ancak bu kadar basit değil.

    Devletin seksi düzenlemek için kullandığı ahlaki argüman ne?

    Düzenlemede, erkeğin cinsel ihtiyaçlarının biyolojik olarak sadece tek eşle tatmin edilemeyeceğinin kabulü var. Bu noktada fahişelik, erkeğin cinsel iştahının doyurulabildiği bir alan açıyor. Böylece erkeğin bastırılmış arzusuna maruz kalabilecek diğer “namuslu kadın”ı da korumuş oluyor.

    “Namuslu kadın” fahişeyle karşılaştığında ne oluyor?

    İdeal sistemde onlar karşılaşmıyor. Genelevler ve fahişeler “redlight” bölgelerinde izole edilmiştir. Böylece “erdemli” kadınlar ve onların çocukları cinsel ahlaksızlığın kaba görüntüsünden uzak kalırlar.

    Elbette bu gerçek değil.

    Sokak fahişeleri ve denetime girmeyenler, vesikalı çalışmak istemeyenler ya da çalışamayanlar bu “ideal”i bozuyor. Böylece şehrin sokakları onların bedenleriyle devlet denetiminin ötesinde cinsel alanlar haline geliyor.

    “KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜ” BÖYLE ENGELLENİYOR

    Yani düzenlemeci devlete göre fahişelik hem kötü, hem gerekli mi?

    Evet. Düzenlemeciler fahişeliği “gerekli bir ahlaki bozukluk” olarak görürler. Ayrıca fahişeliğin, “kötülüklerin en kötüsü”nü engellediğine dair bir argüman da vardır.

    Homoseksüellik mi?

    Evet.

    Tüm bu argümanların üzerinde büyük harflerle yazan ne?

    Sağlık. Elbette bu aynı zamanda doğru da. Seks işçilerinin devlet gözetiminde kayıt altına alınması birkaç farklı kaydı beraberinde getiriyor: polis kaydı, sağlık merkezi kaydı, genelev kaydı ve zorunlu, sürekli vajinal muayene. Devlet, fahişelerin bedeni üzerinde kurduğu içsel ve dışsal tahakkümü medikal ve ahlaki mazeretlerle meşru kılıyor.

    GENELEVLER, CİNSELLİĞİN KONTROL ALTINA ALINDIĞI ALANLAR


    Mesele sağlıktan öte ne tam olarak?

    Fransa’daki fuhuş düzenlemesini inceleyen Dr. Alexandre Parent du Châtelet bunu şöyle açıklar: Düzenleme sistemi, fahişelerin kaydının alınmasıyla toplumsal hayattan dışlanması arasındaki bağ üzerine kuruludur. Châtelet’ye göre bu sistem, sağlıktan ziyade ahlaki meselelerle doludur. Düzenlemenin içinde, “tehlikeli sınıf” üzerinden ilerleyen sınıfsal korkular ve toplumsal cinsiyet rollerinin dağıtımının belirlenmesi gibi etmenler vardır. dır.

    Tehlike ne?

    Tehlike, aşırı cinselliğiyle var olan kadın bedeninin genelevi terk etmesiyle başlar. Korkulan, eskiden fahişe olanın “normal” bir birey olarak topluma, “aramıza” dönme riskidir. Ancak idari mekanizmaların tuttuğu kayıtlar yoluyla fahişenin toplumda yeniden yer bulması imkânsızlaştırılabilir.

    Hangi ülkelerde denetim var?

    Türkiye tek başına değil. Yunanistan, Almanya, Avusturya ve dünyada birkaç devlet daha farklı metotlarla denetim yapıyor ve seks işçilerinin hakları konusunda düzenleme yapıyor. Bu sistem ilk defa 19. yüzyılda Fransa’da uygulandı; şu anda Fransa’da genelevler legal değil.

    Başka ülkelerde nasıl? Mesela İsveç’te ya da ABD’de?

    Amerika’da fahişelik istisnalar dışında hiçbir zaman yasal olmadı. Polis fahişelik yapan bir kadını tutuklayabilir. Bu suçtur, sağlık kontrolü de yoktur. İskandinavya’da bu yine bir suç ancak seks işçisi olarak çalışanlar için değil, erkekler için. Polis çalışan kadınları değil, onlara giden erkekleri tutuklayabilir. Bu formatta da sağlık kontrolü yoktur. Tayland’da illegal ama korkunç büyüklükte bir endüstri var. Almanya’da ise genelevler tanınıyor ve seks işçilerinin hakları kanunen korunuyor.

    Müslüman topraklar için “dünyanın fuhuş merkezi” gibi bir şöhret ağır değil miydi?

    İnsan insandır. “Müslüman topraklarda fahişelik olur mu” diye şaşırmak çok hatalı. O dönemde Müslüman kadınların bir kısmı da, Museviler, Ermeniler, Yunanistanlılar gibi seks işçiliği yapıyordu. Çünkü yoksulluk vardı. Savaş vardı; kadınlar ailelerini, kocalarını kaybediyordu. Çalışabilecekleri iş alanı çok kısıtlıydı. Müslüman ülkelerden İstanbul’a gelen göçmen kadın sayısı çok fazlaydı, çocukları vardı ve geçinmek zorundaydılar.

    “MÜSLÜMAN GİBİ GÖRÜNMEK İÇİN BAŞLARINI ÖRTÜYORLARDI”

    Müslüman kadınlar mı yoksa gayrimüslimler mi daha çok ilgi görüyordu?

    İşgal zamanında seks işçisi olarak çalışan Müslüman kadınlar, erkeklere daha egzotik geliyordu. Hatta Rum fahişeler, Müslüman gibi görünmek için başlarını örtüyorlardı.

    Müslüman kadınlar için de fahişelik yasal mıydı?

    Müslüman kadınların seks işçisi olarak çalışması 1917’te kadar yasal değildi. Bu tarihe kadar genelevlerde legal olarak çalışan kadınların hepsi gayrimüslimdi. 1917’de yine sağlıkla ilgili sebeplerle Müslüman kadınların da kontrol altında çalışmasına karar verildi. Ancak Cumhuriyet’in ilanına kadar Müslüman ve gayrimüslim kadınların birlikte çalışmaları yasaktı.

    Bölgelere mi ayrılmışlardı?

    Kadıköy ve Moda civarındaki genelevlerde Müslümanlar, Beyoğlu ve Pera çevresinde ise diğerleri vardı. Yabancı erkeklerin Müslüman kadınlarla olması yasaktı. Müslüman kadınlar yalnızca Müslüman erkekleri kabul edebilirlerdi ancak Müslüman erkeklere iki taraf da açıktı. Bu kural çok değişmedi. Bugün İstanbul’daki genelevlerin çoğu ikametgâhı olmayan yabancıları kabul etmez.

    Hiç girmeyi denediniz mi?

    Ben denemedim ancak aynı konuda araştırma yapan Amerikalı bir arkadaşım Karaköy’deki geneleve girmeyi denedi fakat izin verilmedi.

    “BİZİM FAHİŞELERİMİZ, SİZİN FAHİŞELERİNİZ” AYRIMI YIKILDI

    Yeni devlet, sistemi olduğu gibi korudu mu?

    Cumhuriyet denetim sistemini büyük ölçüde korudu. Ama toplum sağlığına ilişkin mevzuatın geliştirilmesi sırasında fuhuşa ilişkin kanunlar Türk milliyetçiliği, modernite ve toplumsal cinsiyete ilişkin cumhuriyetçi söylemlerden önemli ölçüde etkilendi.

    Nasıl?

    Türk kimliğinin inşası sırasında “Türk” olmayan seks işçileri için durum Osmanlı’ya göre zorlaşmıştı; yeni devlete uyum sağlamaları kolay olmadı. Devlet genelevlerine kayıt yaptırma konusunda direnenler oldu. Ulusal bir alan kurmak isteniyordu ama İstanbul çok kozmopolit bir şehir olarak problem yaratıyordu.

    Çalıştıkları bölgeler konusundaki ayırım devam etti mi?

    Din üzerinden tanımlanan “bizim fahişelerimiz, sizin fahişeleriniz” ayrımı Cumhuriyet’le birlikte büyük ölçüde yıkıldı.

    Devlet içinde genelevler konusunda hiç fikir ayrılığı olmadı mı?

    1930’larda bir dönem genelevler kapatıldı. Fakat fuhuş illegal olarak devam ediyordu. Bu devlet içinde bir tartışmaya yol açtı. İki farklı rapor hazırlandı. İlkinde denetim sisteminden vazgeçmiş bazı Avrupa ülkeleri örnek gösterildi ve denetimden vazgeçince cinsel yolla bulaşan hastalıklarda bir artış olmadığı belirtildi. Bunun karşısında Sağlık Bakanlığı, İstanbul’da yaptığı incelemede denetim olmadığı dönemde hastalıklarda artış olduğunu saptadı. İnsanlar kendi cinsel sağlıklarını öncelik haline getirecek durumda değildi. Raporlar Atatürk‘e iletildi ve denetim sisteminden vazgeçmek için erken olduğu kararı alındı.

    Jigololarla ilgili bir kayda ulaştınız mı?

    Onlarla ilgili bir belge görmedim. Ama kadın pazarlama işi aynen bugünkü gibi.
    Etkisiz de olsa genelevlerin kaldırılmasını savunan bir kadın hareketi yok muydu?
    1924’de kurulan Türk Kadınlar Birliği bu talebi yükseltiyordu. Cumhuriyet gazetesinde yazan feminist kadınlar vardı, onlar da kapatılması gerektiğini savunuyordu.

    Daha cesur bir çıkış yok mu?

    1938’de Şükrü Kamil “Ne için ve Nasıl Evlenilmelidir” diye bir kitap yazdı. O zaman için devrimci fikirleri vardı. Genelevler konusunda “Bizim toplumumuzda şu an için genelevlere ihtiyaç var” diyordu. “Cinsellik baskı altında olduğu sürece genelevlere ihtiyaç olacaktır. Ancak kadınlar günden güne özgürleşiyor, kültür değişiyor. Kadınlar cinsel olarak özgürleştiğinde bu sistemden kurtulabiliriz” diyordu. Bu o zamanlar için çok cesur bir tespit sayılır.

    Bugün seks işçilerinin en büyük problemi ne?

    Emeklilik gibi çok temel bir hakkı kullanmaktan dahi yoksunlar. Türkiye’de yalnızca birkaç seks işçisi emeklilik hakkı elde etti. Kağıt üzerinde kalan, uygulanmayan hakları var. Ayrıca bir seks işçisi 60’lı yaşlarında kesintisiz çalışamaz. Eski bir seks işçisi olan Ayşe Tükrükçü emeklilik hakkı için çok mücadele etti ancak bu hak yaygın olarak kullanılamıyor. Ayrıca genelevlerde çalışan bazı kadınlar da hayatlarını kazanmak için başka şansları olmadığından kapatma tehlikesi karşısında çok endişeliler.

    Mark David Wyers
    “Wicked” Istanbul/The Regulation of Prostitution in the Early Turkish Republic
    Libra Kitap/ 254 sayfa/İngilizce

    Anahtar Kelimeler
    Mark David Wyers, IŞIL CİNMEN, Wicked İstanbul
  • KIVIRMA SÜRECİ  İLE  ÇÖKÜNTÜYE SÜRÜKLENİŞ

    KIVIRMA SÜRECİ İLE ÇÖKÜNTÜYE SÜRÜKLENİŞ

    Türk Milleti 23 Nisan 1920’de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünden hareketle kendi kaderine sahip çıktı ve TBMM’ yi kurdu.
    Sonra Büyük Atatürk’ün “Bütün soy gururumuzu,Türk olmanın içinde buluruz” ifadesiyle çizdiği ulusal bütünlükte ve bir dizi mücadeleyle sağlanan “Bağımsızlıkçı, Antiemperyalist ve Çağdaş” olmak idealizminden Cumhuriyet Devrimiyle uluslararası camiada saygın olundu,…bugüne gelindi…

    *
    Bugün ABD neoliberalizmiyle küresel lider kalmak,
    Rusya bütün Avrasya’da çekim merkezi olmak,
    Çin sosyalist hukuk,kültür ve piyasa ekonomisiyle bölgesel lider olmak mücadelesindedir ve “Küresel Paylaşım Süreci” yaşanıyor.

    *
    Türkiye ise kendi kaderine sahip çıkmayan, ulusal butünlüğünü ve idealizmini -ne yapsan,algılamayan;
    AKP iktidarıyla,Yüce İslam dinini ılımlı islam vizyonuyla aşacağı hayaline yönlendirilmiş -üstelik, neoliberalizmiyle küresel lider kalmak hedefinde ABD’nin;
    İslami hilafetin temsilcisi Osmanlı’nın ardından devlet yapılanmalarında Vatikan benzeri ekonomik güç olunması projesinde sürüklenmektedir…

    *
    AKP iktidarıyla Türkiye’ye biçilen rol İslam ülkeleri arasında Vatikan gibi doğrudan ya da dolaylı olarak sahip olunan gelir kaynakları ve iletişim gücüyle dünyanın her yanında milyonlarca müslüman insana sentetik bir Tanrı ve dinini pazarlamak, o insanları çekip-çevirmek ve onların ekonomilerini tek pazara entegre etmek misyonudur-buna “Bölgesel Lider”lik deniyor!
    Ne ki bölgesel lider olmaya çıkılan süreçte -bugün, Arap Baharı çevrimi ardından Tunus,Libya,Mısır -orası burası, etnik-mezhepsel,ekonomik ve sosyo-politik büyük sorunlarla karşı-karşıyadır -hepsi, neoliberal ülke ekonomilerine bu zor dönemde ekstra yükler bindiriyor!

    *
    Bu arada AKP iktidarı Türk halkını Kürtçü teröristlerin baskısından korumak, güvenliğini sağlamak ve devleti örgütün bölücü taleplerinden uzak tutmayı teminen terörle mücadele stratejisinde yenilmiştir.
    Bir yandan da İslam ülkelerinin yaşadığı karmaşa ile vizyonunda daralmış, ağır borçlara sürüklediği Türkiye’yi- şimdi,el mahkûm;
    ABD’nin Suriye jeopolitiğinden çıkarlarını teminen “bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır” vaadine sürüklemektedir – o yüzden, ayrılıkçı Kürtler ile “Barış Süreci” adıyla garip bir pazarlık sürdürüyor.

    *
    Nitekim TBMM’de temsil edilen Türk Milleti, Abdullah Öcalan’ın süreçte birbirini tamamlayan Demokratik Ulus , Ortak Vatan, Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa, Demokratik Çözüm, Bireysel ve Kollektif Hakların Ayrılmazlığı, İdeolojik Bağımsızlık ve Özgürlük düşüncesiyle tehdit ediliyor.
    Bu tehditin ilk adımı farklı ideoloji,görüş ve inançta siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini siyasal nicelik ve nitelikleri ile kazanılması,
    İkinci adımı Türkiye’de,İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da uluslararası-bölgesel güçler ve konjonktürel-stratejik şartlar etkisiyle kendi üstünde başka egemenliği kabul etmeyen Kürdistan ulus devletinin oluşturulmasıdır.

    *
    Konjonktürel-stratejik şartları BDP Selahattin Demirtaş kendi bakış açısıyla,”Türkiye Suriye’de Kürt karşıtıdır. Kürtler orada hak elde etmesin diye Türkiye’yi Suriye bataklığına götürmüştür.Türkiye ‘Kürt sorunu çözülmez ve savaş durmaz ve daha da tırmanırsa Türkiye Suriye’ye dönebilir’ diye Suriyeleşmekten kaygı duydu. Savaş, bu kadar yakın bir tehlike olarak duruyorken, tabii ki Türkiye barış sürecini ve Öcalan’ın çağrısını güçlü bir şekilde sahiplendi. Ulus model aşılmadığı sürece krizler ve çatışmalar sürecek” ifadesiyle açıklıyor.
    Suriye’de PKK’nın kolu PYD Eşbaşkanı Salih Müslim “Barış ve çözüm sürecinin direkt olarak sadece bize değil, bütün Orta Doğu’ya etkisi var” diyor.

    *
    Ancak barış sürecinde beliren iki gelişim türlü belirsizliklere ve kaygılara neden olmaktadır.
    Birincisi, hiçbir resmi belgede Türk vatandaşlığının sosyolojik tanımlanmasına, devletin herhangi bir üst kimlik tasarlama girişimine prim verilmemesi Türk toplumunu adeta ikiye bölmüştür.
    AKP iktidarının ideolojisi doğrultusunda barış sürecini yönetme biçiminde toplumsal uzlaşı mantığından uzak olması da toplumun geleneksel yapısının tepkisini pekiştirmiş,çok güçlü ulusalcı ideoloji toplumun başka katmanlarında da değer kazanmaya başlamıştır.
    Üstelik Kürtler kendi ulusal kimliklerini halihazırda bir ulus devletten talep ederken -aslında, Türkiye egemenliğinin güç ve iktidar ilişkilerinden kendi egemenliklerine pay istemektedir-o nedenle,
    AKP iktidarında gücü ve iktidarın nasıl paylaşılacağı, Kürtlerin ilişkilerindeki her değişimin Türklerin kendi aralarında çekişmeleri sonucunu yaratabileceği belirsizlik ve kaygıları,
    Ulusal kimliklerini Kürdistan’la pekiştirmeyi hedefleyen Kürtlerde de güç ve iktidar bölünmesine mi sürüklemekte oldukları, Başkanlık sistemi üzerinden otoriterleşen Türkiye’nin ulusal kimlikli Kürtlere nasıl bir garanti verebileceği kaygılarını pekiştirmektedir.
    Ayrıca sürecin bir aşamasında ulusal kimlikleriyle Kürtler ve Türklerin giderek komşularıyla, müttefikleriyle bölgesel ve küresel ilişkilerini geliştirmeleri halinde bir kapışmadan nasıl kaçınabileceklerinin de yanıtı bulunmuyor…

    *
    İkincisi -işte, İstanbul’da “Suriye Dostları” toplantısında sonuna kadar savaşın devam etmesi halinde radikal unsurların üstün geleceğine dair farkındalığın oluşmasıdır.
    Suriye’nin egemenliğine,bağımsızlığı,halkının birliği ve toprak bütünlüğünün muhafaza edileceğine,etnik-dini ve mezhepsel kökenlerine bakılmaksızın tüm Suriyelilerin eşit olacağı,herhangi bir gruba karşı intikam ve öç alma eylemlerine izin verilmeyeceğine dair teminat verilmiş- ki,bu Suriye krizinde güç dağılımına niteliksel hiç bir değişiklik getirmiyor, ne Türkiye’ye ne de Kürtlere bir avantaj getirmiyor,savaşın rölantiye alınarak kontrol edilmesi anlamına geliyor.

    *
    Barış sürecinde Türkiye’den ve bölgenin konjonktürel-stratejik şartlarından oluşan kaygılar çığ gibi büyüyor.
    Türk Milletinin “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünden hareketle kendi kaderine sahip çıkan,Büyük Atatürk’ün “Bütün soy gururumuzu,Türk olmanın içinde buluruz” ifadesiyle çizdiği ulusal bütünlükte ve bir dizi mücadeleyle sağlanan “Bağımsızlıkçı, Antiemperyalist ve Çağdaş” olmak idealizminden Cumhuriyet Devrimine uzanan yolun;
    1921 Anayasası’nda eşit yurttaşlık,ademi merkeziyetçilik,Türkiye Halkı noktasına indirgenmesi ve barış sürecinin daha fazla kaygı üretmemesi üzere;

    *
    PKK’nın sınır dışına çekilmesi,akil adamlar vasıtasıyla toplumun hazırlanması ve demokratikleşmenin sağlanması ve sürmesini teminen,
    BDP, Anayasa Uzlaşma Komisyonunda vatandaşlık tanımı,başlangıç bölümü,değiştirilemez maddeler ve başkanlık sistemi gibi maddelerde tıkanma noktasında olan yeni Anayasa yerine uzlaşma sağlanan maddelerle bir “geçiş anayasası” hazırlanmasını öneriyor.
    Milletvekili Hasip Kaplan” Eğer silbaştan yeni anayasa yapılamıyorsa, uzlaşı sağlanan maddelerden oluşan bir geçiş anayasası yapabiliriz. Önümüzde yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler olmak üzere üç seçim dönemi var. Bu süreçlere geçiş anayasası ile girip üzerinde anlaşamadığımız maddeleri, halk iradesinin yeniden şekilleneceği seçim dönemlerine bırakabiliriz. Yeni oluşacak irade de eksikleri tamamlar” diyor.

    *
    Küresel Paylaşım Süreci yürüyor, 93 yıl sonra -bugün, AKP iktidarıyla Büyük Atatürk’ten Türk milletinin temsilini alan TBMM’yi zordadır, millete dair çözüm üretemiyor…

    24.4.2013

  • Kıbrıs Sorunu Masaya Doğru

    Kıbrıs Sorunu Masaya Doğru

    Suriye’de yaşanan olayların bölgeye yaygın bir şekilde yöresel sıcak çatışmaları getirebilmesi olasılığı Lübnan’ı, İsrail’i ve ABD’yi tedirgin ederken, İran ile İsrail arasında birkaç yıldır devam eden sessiz harp de batılı ülkeleri belli ki iyice germiş.

    Doğu Akdeniz’de varlığı tespit edilen doğalgazın bir yerde Avrupa Birliği’ne üye (sözde) bir ülkenin tek taraflı olarak ilan ettiği (sözde) Münhasır Ekonomik Bölge içinde yer alması bölgenin önemini arttırmaya başladı.

    Soğuk savaş döneminde, bir taraftan Kıbrıs adasına “Komünizm” gelmesin diye ABD’den çuvallarla para alan Kara Papaz Makarios, diğer taraftan da dönemin diğer kutup başı olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Günümüz Rusya’sı ile o dönem çatısı altındaki devletler) güdümündeki “Bağlantısızlar Grubu”nun liderliğine oynamaktaydı.

    Makarios’un şeytani özelliklerinden biri olsa gerek; sağa bakan gözü ABD’ye, sola bakan gözü de SSCB’ye göz kırpıyordu.

    Rumlar bu ikiyüzlü diplomasiyi o denli geliştirmişlerdi ki, AB içinde Çin ve Rusya’nın Truva atlığını yaparken, onlar da kendisine BM Güvenlik Konseyinde arka çıkmaktaydı. İsrail ile iyi ilişkiler sürdürürken, Filistinlilerin silahlı mücadele kuruluşu olan “El fetih” Örgütüne de her tür silahın gönderilebilmesi için Limasol limanının Filistin yönetimince transit merkezi olarak kullanılmasına izin vermişlerdi.

    Düşmanımın düşmanı benim dostumdur felsefesi ile Türkiye’ye besledikleri düşmanca duyguları tatmin için 1976 yılında Ermeni militanları yetiştirmek ve eğitmek için ASALA’ya, 1982 yılında da Kürt militanları yetiştirmek ve eğitmek için de PKK’ya Trodos dağlarında kamp yerleri vermişti. PKK lideri Abdullah Öcalan’a, dünya üzerinde serbestçe dolaşabilsin diye ünlü Rum gazeteci Mavros Lazaros adına düzenlenmiş ve Öcalan’ın resmi yapıştırılmış C015918 numaralı resmi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti pasaportu vermişlerdi.

    Makarios’un bıraktığı ikiyüzlü politika mirası nihayet ömrünü tüketti. Özellikle bir evvelki Rum lider büyük arsızlıkla bu mirası yiyip bitirdi.

    Ekonomisi iflas etmiş, yıllarca dünyayı kandırmış, bir dönem uyuşturucu maddelerin transit merkezliğini yapmış, kara para aklamaktan halen daha sabıkalı ve soruşturma altında olan Kıbrıs Rum Yönetimini artık pek ciddiye alan yok.

    Gözler artık, bölgede sözü geçen Türkiye’nin üzerinde.

    Rusya’nın -özellikle Kıbrıs konusunda- Türkiye’ye bakış açısı neredeyse yüz seksen derece değişmiş durumda. Evvelki hafta Rusya Başbakanı Medvedev’in, geçen hafta Rusya Dışişleri bakanı Lavrov’un ve geçen gün de Rusya Enerji bakanı Novak’ın, “Doğu Akdeniz bölgesindeki doğalgaz için Türkiye ile ilişkilerimizi tehlikeye atmak istemeyiz” sözleri, gerçekte Rumlara yönelik, batıya değil.

    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin son iki ay içinde Türkiye’yi 3, İsrail’i de 2 kez ziyaret etmesi ve de dün ABD Başkanı Barack Obama’nın Güney Kıbrıs’taki ABD Büyükelçisi John Koeing aracılığıyla Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’den Federasyon çözümüne bağlılığının teyidini istemesi hiçte boşuna değil.

    Gerek İran’ın İsrail’i tehdidi, gerekse de Doğu Akdeniz’de varlığı tespit edilen doğalgazın sorunsuz bir şekilde Avrupa’ya aktarılması konuları, Rumlar üzerinde, ekonomik çöküntüye ilaveten bir de siyasi baskının oluşturulmasına yol açtı.

    2013 yılının son çeyreği ile 2014 yılının ilk çeyreği içinde Kıbrıs sorununun barışçıl çözümü için Rumlar üzerinde ve de doğal olarak bizim de üzerimizde büyük baskıların kurulacağı gün gibi aşikar.

    Rumlar istese de istemese de, Türkiye’nin dikte edeceği koşullarla masaya oturmaya ve Kıbrıs sorunu çözmeye bir yerde mecbur artık. Kaçarı da yok.

    Aksi takdirde doğalgaz’dan para kazanmak yerine hava alacakları kesin…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Nisan 2013