Blog

  • Biz devletimize güvenmek istiyoruz…

    Biz devletimize güvenmek istiyoruz…

                                               Barış süreci ile ilgili olarak kamuoyunun kafasının karışık olduğunu söyleyelim. AKP Hükümeti tarafından görevlendirilen akil adamların 15 günlük çalışmaları sonunda ortaya çıkan tablo şöyle: Kamuoyu endişeli, ne oluyor, ne bitiyor bilmiyor. Bu da kafaları karıştırıyor. Bu görüşlerin akil adamların görüşü olduğunu da belirtelim. Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendi görüşünü millete kabul ettirmeye çalışıyor. Millet tatmin olmayınca da bunlara tepki gösteriyor. Başbakan başka söylüyor,akiller başka söylüyor.

                                                Ortada yanıt bekleyen sorular var. Bu sorulara doğru dürüst yanıt verilmiyor. Hükümet olanlar da açıklamalarında çelişkili şeyler söylüyor. Yine Hükümet tarafından görevlendirilen akil adamlar da gittikleri yerde çok değişik, çok çelişkili açıklamalarda bulunuyorlar. Tepki de alıyorlar. Kendilerini dinleyenlerin sorularına yanıt veremiyorlar.

                                               MİLLETİN KAFASI KARIŞIK

                                               Burada şu noktayı dikkatlerinize sunmak istiyoruz:

                                               Bu milletin muhatabı bugünkü hükümettir, hali ile devlettir. Biz, devletimize güvenmek istiyoruz. Bu nedenle de özellikle Başbakan Erdoğan’ın barış süreci ile ilgili sözleri bizim için önemlidir. Son günlerde akil adamların birçok bölgede tepki görmesi üzerine Erdoğan yine bir açıklamada bulundu ve çözüm süreci ile ilgili millete güvence verdi. Başbakan “Biz risk aldık. Muhalefet ise risk almıyor. Neticeye ulaştığımızda muhalefet mahcup olacak. Teröre hiçbir taviz vermedik.” Diyor.

                                                  Zaten, herkesin temennisi de budur. Teröre taviz verilmeden ulaşılacak bir barışa herkes gönülden destek veriyor. Ancak, İmralı’dan, Kandil’den, BDP’den gelen açıklamalar ve yapılmak istenilen bazı uygulamalara baktığımızda Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarının havada kaldığını görüyoruz. Buna bir de akil adamların yaptığı açıklamaları eklediğimizde ortaya çıkan tablo milletimizi endişelendiriyor.

                                                 MUHALEFETE DÜŞEN GÖREV

                                                 Ancak, bu noktada muhalefet partilerinin de yapması gerekenler vardır. Eğer, milletin kafası karışıksa, bazı konuları bilmiyorsa, endişe ve panik içindeyse, muhalefet partileri bu işi üstlenmelidir. Çünkü millet, kendisine sahip çıkacak, arkasında güç bulacağı noktalar arıyor. İşte MHP’nin Bursa ve Manisa mitingleri bu açıdan önemlidir. Milleti bilgilendirme, cesaretlendirme, sorunlara sahip çıkma açısından bu tür mitingler ve geziler ara verilmeden çoğaltılmalıdır.

                                                  Geçenlerde görevinden istifa eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç yaptığı açıklamada “ CHP’ye oy verenlerin %65’i barış sürecini destekliyor. Çok önemli bir orandır. Sürecin ne içerdiğini bilmediği halde barışa evrilmesi gerektiğine inanan bir CHP var” demişti. İlmeden destek verenler

                                                   Demek ki, ortada bir barış süreci var ama bu sürecin ne içerdiğini bilmeden destek verenler de var. Bu noktada muhalefet partileri ve oluşturacakları alternatif akil adamlar bu süreçte milletin kafalarındaki sorulara yanıt verecek adımları atmalı ve ortadaki boşluğu mutlaka doldurmalıdırlar.

                                                    DEMOKRASİ ÇOK SESLİLİKTİR

                                                    Yazımızın başında “Biz Devletimize güvenmek istiyoruz” dedik. Güvenelim güvenmesine ama ortada yapılan ve yapılmak istenenlere bakınca güven duygumuz yara alıyor. Başbakan her ne kadar terör örgütü ile bir pazarlık içinde olmadıklarını, hiçbir taviz vermediklerini söylüyorsa da, açıklamalar ve ortadaki soruların yanıtsız kalması milletimizi rahatsız etmektedir.

                                                      Millet, kendisi için yanlış olanlara tepki gösteriyor. Akillere gösterilen tepkiler de çoğalıyor. Bu noktada Hükümet olanların, muhalefet edenlere, görüşlerini açıklayanlara saldırı niteliğindeki tepki göstermesi, “barışı sabote ediyorlar” açıklamaları bu rahatsızlıkları daha da artırıyor. Millet, kendisi için doğru olmayanları kabul etmek zorunda değildir. Toplumsal barış isteniliyorsa, her kesimi dinlemek, her kesimin görüşüne saygılı olmak gerekiyor. Hükümet olanlar “Benim yaptığım, benim söylediğim doğrudur. Kimse sesini çıkarmasın” mantığı ile hareket ediyor. Sesini çıkaranları da hem suçluyor, hem tehdit ediyor. Hem” ileri demokrasi” den söz ediyoruz, hem de demokrasinin olmazsa olmazlarından “çok sesliliğe” karşı çıkıyoruz. Böyle bir anlayış içinde barış ve çözüm sağlanabilir mi?

                                                  Evet, biz devletimize güvenmek istiyoruz. Başbakan çıkıp, bu millete doğruları söylemelidir. 30 yıldır silahlı mücadele veren, savaşı kazandığını iddia eden PKK’lılar neden silah bırakıp, sınır dışına çekilecek? Bunun karşılığı ne veriliyor? Bunların yanıtı henüz verilemiyor. Millet barışı istiyor,destekliyor ama, bu soruya da kesin yanıt bekliyor.

  • Akiller felâket senaryosunu halka kabul ettirmek istiyor

    Akiller felâket senaryosunu halka kabul ettirmek istiyor

    vatan

        E-Posta: [email protected]

    Can Ataklı

    Emekli büyükelçi ve eski CHP milletvekili Şükrü Elekdağ’dan bir mektup aldım.

    Elekdağ mektubunda Türkiye’yi bölecek bir felaket senaryosu hazırlandığını ama kimsenin bunun farkında olmadığını vurgulayarak “Akil adamlar da halkı buna razı etmek için çabalıyor” diyor.

    Elekdağ’ın görüşlerini birlikte okuyalım:

    “Öcalan’ın Nevruz’da Diyarbakır’da açıklanan çağrısı sözde “barışçı çözümün” ipuçlarını içeriyor. Söz konusu çağrının odağını, Erdoğan’la Öcalan arasında mutabık kalınan Anadolu ile Mezopotamya’yı Türk-Kürt Federal Devleti çatısı altında birleştirme projesi oluşturuyor. Federal devletin, Kürt Federe Devleti ayağı, (1)Türkiye, (2) Irak ve (3) Suriye Kürtlerinden oluşacak ve coğrafi olarak Türkiye’nin Güneydoğu’sunu, Musul ve Kerkük’le birlikte Irak Bölgesel Kürt yönetimi topraklarını ve kuzey Suriye Kürt bölgesini kapsayacak. Çağrıdaki Misakı Milli vurgusu, Türk kamuoyunu sahte bir büyüme duygusu yaratarak etkilemek ve projeyi cazip göstermeyi amaçlıyor.

    Bu birleşik Türk-Kürt yapılanması Türkiye’nin öncülüğünde ve çabası ile sağlanacak. Bunun da ancak Türkiye’nin ağır bedeller ödemesiyle gerçekleştirilebilecek bir hedef olduğu açıktır. Zira, Irak Başbakanı Maliki, Musul ve Kerkük’ün Arap toprağı olduğunu ileri sürüyor ve Barzani’nin bu bölgeye ancak savaşla egemen olacağını vurguluyor. Diğer bir deyişle Erdoğan-Öcalan ortak projesinin uygulanması Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi demek. Bunun gerçekleşmesi için ise, Türkiye’nin hem Irak’la, hem de Suriye ile savaşı göze alması zorunlu.

    Diğer taraftan Türkiye’nin liderliğinde böyle bir yapılanma, İran Kürtlerini de cezbedeceği için, bu gelişme İran’ı müthiş rahatsız edecektir.

    İran esasen ABD’nin ve İsrail’in hedef tahtasında ve sürekli tehdit altındadır. ABD Kongresi İran’ı içinden çökertmek için 97 milyon dolarlık bir tahsisat ayırmıştır. Bu bakımdan Tahran, bölgedeki bu siyasi mühendislik ortamında ABD’nin yakın müttefiki Türkiye ile kendini daha baştan ismi konulmamış bir savaş içinde görecektir.

    Sonuçta Türkiye’nin kendisini, İran, Irak ve Suriye’den oluşan bir koalisyonla ardı arkası gelmeyen savaşlar içinde bulması kaçınılmaz olacaktır.

    Farz-ı muhal proje gerçekleşse dahi, kurulacak Türk-Kürt federasyonunun yaşama şansı yoktur. Çünkü Federasyonun ikinci kanadını oluşturan Kürtler velinimetleri olarak gördükleri ve biat ettikleri ABD ve onun yandaşı İsrail’in politikalarını gözü kapalı izleyeceklerdir.

    Zira, Erdoğan-Öcalan ikilisi tarafından lanse edilen bu projenin patenti esasında ABD’ye ve İsrail’e aittir. Bu durumda Federal devletin Türk ve Kürt kanatlarının çıkarları sürekli çatışma halinde olacak ve sonuçta Kürtler bağımsız bir devlet olarak ayrılacaklar ve ABD ile İsrail çıkarlarının Ortadoğu’daki bekçisi rolünü üstleneceklerdir.

    Yani Anadolu-Mezopotamya projesi, gerçekte, Bağımsız Büyük Kürdistan’ı Türkiye’ye kurdurtma ve bu bağlamda Güneydoğu’yu Türkiye’den kopartma projesidir. Tabii bu projenin bir amacı da, bölgede ABD’ye meydan okuyan ve İsrail’i tehdit eden İran’ı ve müttefiki Suriye’yi ezmek ve bölmek, böylece İran-Suriye-Hizbullah ittifakını tahrip etmektir.

    Kendini büyüklük kompleksi girdabına kaptırmış olan Başbakan Erdoğan, ABD tarafından övülen ve desteklenen bu projenin Türkiye’yi bölge ülkeleriyle kanlı bıçaklı hale getirecek ve nihayetinde Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanacak bir felaket senaryosu olduğunun maalesef farkında değildir.

    Sözde akil adamların misyonu da Türk halkını bu felaket senaryosuna razı etmektir.

    Saygılarımla…”

    Bugün Ataşehir’de “perde” diyorum

    İlkini Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde yaptığım “Canın sağolsun Türkiyem” adlı tek kişilik gösterinin ikincisi bugün Ataşehir Zübeyde Hanım Öğretmenevi’nde sahneleniyor.

    Merak edenler için yazayım, ilk gece çok güzel geçti. Salonu tamamen dolduran coşkulu bir kalabalık önündeydim. Açıkçası çok heyecanlandım. Bir gösteri için sahneye çıkmak, televizyonlarda, açık oturumlarda konuşmaya pek benzemiyor.

    İzleyenler “çok beğendiklerini” bunun da ötesinde “çok şaşırdıklarını” söylediler.

    Daha önce de yazdığım gibi “eğer talep gelirse” bu tek kişilik gösterilerime devam edeceğim.

    Sincan’da ironik tahliyeler

    Darbe kapsamında yürütülen 28 Şubat soruşturması sanıklarından emekli albay Alican Türk’ten yeni bir mesaj daha aldım. Alican Türk Sincan’dan yapılan tahliyelerle ilgili ilginç bir bilgi vermiş: “Meclis’te kabul edilen 4’üncü Yargı Paketi’nden KCK’lıların büyük bölümü sözde yararlanamayacakmış.

    Yalan!.. Çünkü Sincan’daki bütün KCK’lılar tahliye oldu bile. Üstelik giderken koridorda karşılaştıkları tutuklu bir komutanıma da takılmadan edememişler:

    ‘Ohoo, siz daha çook yatarsınız!’

    Ve eklemişler: Bizim arkamızda siyasi güç var, ya sizin?”

  • Haftanın Kitabı 13: Gelecek 100 Yıl

    Haftanın Kitabı 13: Gelecek 100 Yıl

    Haftanın Kitabı 13: Gelecek 100 Yıl

    Değerli okuyucular,

    Bu yazıda “gelecek” konulu kitaplara “Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl için Öngörüler” adlı kitapla bir başlangıç yapıyoruz.

    Künye: George Friedman, Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl için Öngörüler,  Pegasus Yayınları, 2012, 5. Baskı, 320 sayfa, özgün yapıt: George Friedman, The Next 100 Years, 2009

    George Friedman resmi www sayfası Stratfor: www.stratfor.com

    İndirme bağlantısı

    İzleyen iki yazımızda bu temayı iki kitapla sürdüreceğiz.

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    18 nisan 2013 Perşembe, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • 1nci Türk Yunan Turizm Forumu Sona Erdi

    1nci Türk Yunan Turizm Forumu Sona Erdi

    Yunanistan’ın Kos (İstanköy) adasında düzenlenen 1. Türk Yunan Turizm Forumu, sirtaki, halay ve kasap havası ile perçinlendi.

    Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği Başkanı Başaran Ulusoy’un çabaları sonucu gerçekleştirilen 1. Türk Yunan Turizm Forumu’nda, Giresun kökenli olan Yunanistan’ın Güney Ege’de yer alan 48 ada valisi Giannis Macheridis, eşi Dina ile Trabzonlu Başaran Ulusoy veda gecesinde Türk Yunan bayrakları ile dostluk için oynadılar.

    Yunan Vali veda gecesi boyunca şarkılar söyleyip Başaran Ulusoy ve heyet üyeleri ile oynadı. Türk Yunan Turizm Fuarı, kalp şeklindeki Türk, Yunan bayraklarının logo olarak kullanıldığı ve “mazibirlikte” sloganıyla toplandı.

    Bodrum’dan, Kos (İstanköy) adasına giden 50 kişilik Türk heyeti “Türk Yunan turizm forumu” öncesi ve sonrasında Yunanlı turizmciler tarafından çok özel bir şeklide ağırlandı.

    Forum’da, Türk turizmciler vize alınmasında daha fazla kolaylık sağlanmasını istedi. Yunanistan’ın Güney Ege Valisi Giannis Macheridis, vize konusunda 2013 turizm sezonunda daha fazla kolaylık sağlanacağını ve daha uzun süreli ve çok girişli vize verileceğini açıkladı.

    Forum sonrasında Yunan ve Türk işadamları bir workshop’ta bir araya gelerek iş görüşmeleri yaptı. Aslen Giresun kökenli olduğunu anlatan Yunanistan’ın Ege valisi Giannis Macheridis Türkiye’den gelecek daha fazla sayıda turisti ağırlamak istediklerini ancak Avrupa Birliği anlaşmaları gereği zaman zaman zorluklar yaşandığını söyledi.

    Kos (İstanköy) adası turizmcileri, işadamları ve yetkilileri de Türk heyeti ile forum süresinde yakından ilgilendi. Ada da yer alan ve Hipokrates’in tedavi merkezi Asklepion’da yeni bir doktorun sembolik yemin töreni özel bir gösteri ile sunuldu.

    Tarihi mekanlara yapılan gezinin dışında ada da şarap üretimi yapan bir fabrika, bal üreticileri ile ada çevresindeki turistik yerlere gezi düzenlenerek Türk turizmcilere tanıtıldı.

    Türk heyetinde Tursab Genel Başkanı Başaran Ulusoy, Bodrum Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı Sevinç Gökbel, Bodrum Ticaret Odası BODTO Meclis Başkanı Hüseyin Sağat, Bodrum Otelciler Derneği BODER Başkanı Halil Özyurt, THY Bodrum Müdürü Turan Yardımcı, Milas Turizm Danışma Müdürü Mehtap Yıldız, Tursab İzmir Yürütme Kurulu Başkanı Rıza Gencay, Tursab Ege Bölge Müdürü Ali Gümüş, Bodrum Rehberler Derneği Başkanı Neşe Gökbel ile seyahat acente temsilcileri ve iş adamları, Türkiye’nin Rodos Başkonsolosu Hakan Aytek, İstanköy adası Türk cemaati imamı Şükrü Şerif Damatoğlu da yer aldı.

    Toplantı sonunda iki ülke yetkilileri birbirlerini hediye yağmuruna tuttu.

  • KAYSERİ AKİL İNSANLARA STK’LARDAN SERT TEPKİ HİLTON 2

    KAYSERİ AKİL İNSANLARA STK’LARDAN SERT TEPKİ HİLTON 2

    https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=MYPkqDrv8Ukkayseri

    • Kayseri üzerine düşeni yapmıştır… şimdi sıra diğer Türk illerindedir..

      · 2
    • olanları bu kadar yalın olarak bizimle paylaşmanızdan dolayı Çok teşekkür ederiz.. Helal olsun milletimin ruhu Kayseri de şahlanmıştır, Hayırlı uğurlu olsun..

      ·
    • Yüce Türk Milleti ben türküm diyenlerin ,bu akıl insanlar denen vatan ve bayrak düsmanlarına asla taviz vermeyiceklerini bir türk olarak biliyorum ve bu ülkenın sahipsiz olmadigin gostermek icin her yerde bunları kala almamalıyız akıl adamların cogu pkk sampitazidır türküm diyemiyen basbakanın tetekicileridir lanet olsun ..(

      ·
    • Sehit yakinlarini ve hatta annelerini mahkemeye vermis bir Basbakan`in simdi akil adamlarini izliyoruz. Bayrak ile, devletin rejmi ile, devletimizin kurucusu ile problemi olandan aydin olmaz! gerci olur bunlar gibi somurge aydinlari.

      ·
    • hilal kaplani evire cevire sikmek istiyorum.!!!!!! alparslan turkesin memleketi KAYSERI affetmez!

      · 2 in playlist Favorite videos
    • Akil insanlar değilde halk akil insanlara akıl vermiş helal olsun

      · 2
    • geldikleri gibi dönerler

      ·
  • Bursa’da ’T.C.’ isyanı valiye geri adım attırdı

    Bursa’da ’T.C.’ isyanı valiye geri adım attırdı

    Bursa’da Valilik binasındaki ’T.C’ ibaresinin kaldırılması halkı sokağa döktü. Vali, ’tabela yeniden asılacak’ dedi.
    18 Nisan 2013 Perşembe, 20:23:11
    bursa tc 

    Bursa’da Valilik binasındaki “T.C” ibaresinin kaldırılmasını protesto eden kalabalık bir grup Atatürk Caddesi’ndeki tarihi valilik binasının önünde eylem yaptı.

    ’Her yerde bayrak ve Atatürk resmi olmaz’

    Çeşitli sloganlar atan grup adına açıklama yapan CHP İl Başkanı Metin Çelik, “devletin felsefesini oluşturan tanımların sistemli bir şekilde ve hoyratça değersizleştirilmeye, değiştirilmeye çalışıldığını” söyledi.
    “Bakanlıkların, valiliklerin, kurumların ve üniversitelerin tabelalarından ‘T.C’ ibarelerinin sökülmesini” hayret ve şaşkınlıkla izlediklerini belirten Çelik, şunları söyledi:
    “Bunların birbiri ardına sıralanması insanın aklına çeşitli sorular getirmektedir. Ne oldu da ‘T.C’ yazıları kaldırılmaktadır’ Ülkenin adı mı, yoksa rejim mi değişmiştir’ ‘Türkiye’ adından, cumhuriyet rejiminden kim, niye rahatsızlık duymaktadır’ ‘Cumhuriyet, Cumhuriyet’ diyerek iktidara geldiler, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni silmeye kalktılar.”
    Açıklamanın ardından grup, dağıldı.
    VALi: T.C. İBARELİ TABELA YENİDEN ASILACAK
    Bursa Valiliği’nin tarihi binasında yer alan ‘T.C.’ ibareli tabelanın kaldırılmasına tepki gösteren CHP ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubesi üyeleri protesto gösterisi yaptı. Gösterinin ardından açıklama yapan Vali Şahabettin Harput, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimsenin tekelinde olmadığını belirterek, “Tabela yıllar önce kaldırılmış. Ancak yanlış anlamaların önlenmesi için 3 gün önce yeni sipariş verdik. Bu da bugün veya yarın asılacak” dedi.
    CHP ve ADD üyeleri Bursa Valiliği’nin Atatürk Caddesi üzerindeki tarihi binası önünde toplanarak ellerinde Türk bayraklarıyla ‘Vali istifa’ sloganı atıp alkışlarla protesto gösterisi yaptı. Çevik Kuvvet polislerinin geniş güvenlik önlemi aldığı Valilik binası önünde açıklama yapan CHP il Başkanı Metin Çelik, “Devletimizin felsefesini oluşturan tanımlar, bugün sistemli bir şekilde ve hoyratça değersizleştirilmeye ve değiştirilmeye çalışılıyor. Yangından mal kaçırırcasına bakanlıkların valiliklerin, kurumların, üniversitelerin tabelalarından T.C. yazılarının sökülmesini hayret ve şaşkınlıkla izliyoruz. Ne oldu da T.C. yazıları kaldırılmaktadır’ Ülkenin adı mı, yoksa rejim mi değişmiştir’ Türkiye adından, cumhuriyet rejiminden kim, niye rahatsızlık duymaktadır’” diye konuştu.

    Bursa Valisi: Tabela yeniden asılacak
       

    Göstericiler, Vali Şahabettin Harput’un valilik binasından çıkıp açıklama yapmasını istedi. Kalabalık, valilik özel kalem görevlileri ile görüşen CHP İl Başkanı Metin Çelik’in, T.C. ibareli tabelanın yeniden asılacağını bildirmesi üzerine olaysız biçimde dağıldı.
    VALİ HARPUT AÇIKLAMA YAPTI
    Bursa Valisi Şahabettin Harput, CHP ve ADD’nin gösterisinin ardından, yazılı ve görüntülü açıklama yaptı. Yapılan haberlerin eksik bilgilerden kaynaklanan ve maksatlı olduğunu kaydeden Harput, “Son günlerde Türkiye’de bazı grupların ya yanlış bilgiyle yada eksik bilgiyle sloganlarla ve önyargılarla hareket ederek haksız yere bir kısım devlet organlarına karşı ithamlarda bulunduğunu maalesef üzülerek müşahede ediyoruz” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç kimsenin tekelinde olmadığını ifade eden Vali Harput şöyle devam etti:
    “Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün birileri savunuyor gibi görünüyorlarsa gerçekten Türkiye Cumhuriyetinin harcında acaba bu kesimlerin ne kadar payı var, şu an için Türkiye Cumhuriyetine ne vermişler, hangi fedakarlıklara katlanmışlar, hangi zorluklarla bu ülkenin büyümesi, güçlenmesi, dünya devleti haline gelme noktasında hangi sıkıntılara göğüs gererek Türkiye Cumhuriyetini gurur tablosu olarak görmüşler. Önce kendilerini sorgulasınlar. Biz Türkiye Cumhuriyetini T.C kelimeleri ile değil gururumuz ve varlığımızı borçlu olduğumuz o kutsal mefhum bizim bugün de uğruna son damlasına kadar kanımızı vereceğimiz bir değerdir. Bu değeri birilerinin sahiplenmesi ve kendileri gibi düşünmeyen insanları da bu değerlere karşıymış gibi göstermesi haksızlıktır ve yanlıştır. Bunun kesinlikle böyle bilinmesi lazım.”
    Harput, Bursa’da Valilik ve vilayet tabirlerinin doğru tabirler olduğunu vurgulayarak, “Valilik kelimesinin üzerine T.C. Valilik tabiri yanlıştır. Heykel Vilayet olarak bilinir. Bursa’da zaten Bursa Valiliği bütün ihtişamıyla ve saygınlığıyla kendi varlığını sürdürmektedir. Heykel’de yıllar önce tabelanın eskimesi dolayısıyla heykelin vilayet olarak özdeşleşen Heykel Bursa’da, Heykel Vilayet olarak özdeşleşir. Yıllar önce Valilik yazılan tabloyu ya da tabelayı bugün Türkiye Cumhuriyeti sözcüğü T.C. sözcüğü yeni indirilmiş gibi mütalaa ederek istismar etmeye kalkmak büyük bir haksızlıktır. Türkiye Cumhuriyeti kelimesinin kısaltılmış harfleri olan T.C. harfleri elbette ve elbette herhalde ve her şartta bütün kurumlarla birlikte anılacaktır. Doğrusu da odur. Zaten Türkiye Cumhuriyeti varsa kurumlar vardır. Türkiye Cumhuriyeti varsa kişiler vardır, bunun dışında başka bir şeyler düşünmek ne kimsenin hakkıdır ne de kimsenin haddidir” dedi.
  • Tarih dünyasını heyecanlandıran müthiş keşif

    Tarih dünyasını heyecanlandıran müthiş keşif

    Bulunan tablet, son yıllarda eski Mısır tarihine yeni ışık tutacak en öenmli eser.

    73643

    Mısır’ın 4.500 yıllık liman kalıntılarında Büyük Piramit’in inşasına ait çok önemli bir bilgi bulundu.

    Arkeologlar, antik Mısır’ın en eski ve büyük limanını ortaya çıkardı. Limanın, dünyanın yedi harikasından biri olan Büyük Piramit’i inşa ettirdiğine inanılan Firavun Khufu’nun döneminde inşa edildiği belirtildi. Liman bölgesinde bulunan papirüslerde, Büyük Piramit’in inşasında çalışan bir Eski Krallık yetkilisinin günlüğü bulundu. Yetkili, notlarında piramit inşası için kireç taşı taşıdığını anlatmış.

    Mısır’ın 4.500 yıl önce kurduğu ticaret yollarıyla dünyanın en büyük uygarlıklarından biri olmasını sağlayan liman, Kızıl Deniz’de ortaya çıkarıldı.

    Keşfin başını çeken araştırmacı ekibinde yer alan Paris-Sorbonne Üniversitesi’nden Pierre Tallet, Vadi el Carf bölgesinde bulunan limanın, bilinen en eski liman yapısında 1000 yıl öncesinde inşa edildiğini belirtti.

    Discovery News’e konuşan Mısırbilimci Tallet, antik Mısır uygarlığının bakır ve diğer mineralleri Akdeniz’in diğer medeniyetlerine ulaştırarak büyük bir zenginliğe ulaştığına dikkat çekti.

    Süveyş Kanalı’nın yaklaşık 180 km güneyinde bulunan liman, Fransa Arkeolojik Çalışmaları Enstitüsü’ne bağlı çalışan Fransız ve Mısırlı araştırmacılar tarafından ortaya çıkarıldı.

    “BÜYÜK PİRAMİT’E TAŞ TAŞIDIM”

    NBCNews’in haberine göre, liman benzeri kalıntıların yanı sıra, taştan oyulmuş 100’e yakın çapa, halat ve çömlek ile kavanoz parçaları bulundu. Taştan çapaların üzerinde, ait oldukları gemilerin isimlerinin yazdığı dikkat çekti.

    Tallet, kalıntılardan 10 tane de çok iyi korunmuş papirüs bulduklarını belirtti. Mısır Antika Bakanı Muhammed İbrahim, Vadi el Carf’ta Mısır’ın en eski yazılı papirusları bulduklarını belirtti. Bulunan toplam 40 papirüsün, Firavun Khufu’nun hükümdarlığının 27’inci yılında Mısırlıların günlük yaşamlarına ait bilgiler içerdiği ifade edildi.

    Papirüslerden elde edilen en ilginç bilgi, Merrer adındaki bir liman yetkilisinin notlarında ortaya çıktı.

    Tallet, Discovery News’e yaptığı açıklamada, “Nil Nehri bölgesinden getirilen Tura kireçtaşı için sıkça taş ocağına yaptığı yolculuklardan bahsetmiş” dedi.

    Tallet, “Dört sayfası bulunan günlük, Büyük Piramit’in nasıl inşa edildiğine dair yeni bilgiler sunmasa da, piramidin inşasının iç yüzünü ortaya koyuyor” dedi. Bir diğer papirusta, Firavun Khufu’nun (Keops piramidiyle aynı isimle de anılır) başta bira ve ekmek olmak üzere gıda üzerinde yarattığı bürokrasiden, yemeklerin liman işçilerine nasıl dağıtıldığından bahsedildiği belirtildi.

  • Kanser Vakalarında Neredeyiz

    Kanser Vakalarında Neredeyiz

    Analitik bir beyin yapısına sahip olduğumu düşünmekteyim. Zaten bu nedenle de ana bilim dalım, matematiğe dayalı olan mühendislik. Araştırmacı oluşumun da kökeninde bu analitik kafa yapısı yatıyor.

    Tasarımcı ve yaratıcı bir mühendis olmam nedeni ile de olaylara bakış açım çok yönlü. Buna dairesel de diyebilirsiniz. Bir konunun etrafında dört dönüp, konuyu farklı açılardan değerlendirebiliyorum.

    Dünya güzeli KKTC’mizdeki kanser vakaları ile ilgili olarak geçen hafta içinde Kanser Hastalarına Yardım Derneğinin, “Kansere Karşı Farkındalık Ayı” dolayısıyla düzenlediği “Dünyada ve Türkiye’de Kansere Karşı Mücadele” konulu seminerde Sağlık Bakanımızın yaptığı konuşma ve bu konuşmaya getirilen eleştiriler, uzun zamandır aklımda olan bu olaya başka bir açıdan bakmama neden oldu.

    Tıp mensubu değilim, tıptan ve tıbbi konulardan da hiç anlamam.  Ama buna karşın tıp dünyasında hizmet veren, halkımızın sağlıklı yaşayabilmesi için fedakarca çalışan doktoruna, hemşiresine, teknisyenine, uzman personeline ve diğer adını saymadığım tıp mensuplarına da büyük saygım ve sevgim var. Hepsine kolay gelsin.

    Kanser vakaları ile istatistiki bilgiler ise ilgi alanımın tam ortasında yer alıyor analitik kafa yapımdan dolayı. O rakamlar, grafikler ve istatistikler bana çok şey söylüyor aslında. Birçoklarından çok daha farklı bakıyorum, çoğu zaman bir anlam ifade etmeyen ve de bilgi içermeyen bu anlamsız gözüken birbiri ardına dizilmiş sayılara…

    Basında çoğu zaman ve de sıklıkla yer alan “Kanser vakalarında dünyada beşinci sıradayız” veya da “Nüfusa oranla birinciyiz” sözleri veya da tanımları insanların içlerine bir korku saldı. Haklılar da bu korkuyu duymakta.

    Bana ise farklı hitap ediyor bu iki cümle veya tanımlama. Ve de tam tersine beni hiç korkutmuyor. Bu cesurluğumdan veya da fütursuzca ölüme meydan okuduğumdan değil tabii. Sadece kafamda “KKTC’de teşhis edilen kanser vakalarının sayısı” ile “KKTC’de kanser vakalarından ölenlerin sayısı”nı orantılıyorum ve dünya geneli ile karşılaştırıyorum, hepsi o kadar…

    2013 yılında Avrupa Birliği’nde kanserden ölüm sayısı erkekler için 100 bin de 140.1 ve kadınlar için de 85.3. Bu bilgileri “cancer incidence and mortality rates” yani “kanser vakası ve ölüm oranı” başlıklı AB kaynaklı resmi yazıdan aldım.

    Bu verileri biraz daha açalım şimdi; 1990 yılında 15 üyesi olan AB’de kansere 706,900 erkek ile 644,200 kadın yakalanmış ve bunlardan 497,500 erkek ile 398,200 kadın aynı yıl kanserden ölmüş.

    Şimdi bu rakamları konuşturursak,  AB’nin 1990 yılındaki toplam nüfusu yaklaşık ve yuvarlak olarak 331 milyon.  O yıl AB’deki kanser vakası sayısı 1,351,100. Nüfusa göre oranı yüzde 0.41. Aynı yıl kanserden ölenlerin sayısı 895,700. Nüfusa göre yüzde 0.27. Kanserden ölenlerin kansere yakalananlara oranı ise yüzde 66.29.

    Bence önemli olan ve kıyaslanması gereken sayı ve orantı bu olmalı KKTC’nin kanser vakalarında nerede olduğunu tespit etmek için.

    KKTC’de toplam kanser hastası sayısı yaklaşık 8 bin ve her yılda ortalama 700 kişi kansere yakalanıyor. Ortalama nüfusumuzu 300 bin olarak temel alırsak, kanser hastası sayısının nüfusumuza oranı yüzde 2.66. Bu gerçekte çok yüksek bir sayı olarak gözükse de bence farklı bir açıdan bakarak değerlendirmek lazım.

    Bu oranın yüksekliği bana, insanımızın farkındalığını ve kansere karşı bilinçli olduğunu söylemektedir.

    Buna karşın yıl bazında KKTC’de kansere yakalananların nüfusumuza oranı yüzde 0.23. Her yıl kanserden ölen hastalarımızın sayısını değil de neredeyse dört misli fazla olan kansere yakalananların sayısı, “kanserden ölen hasta sayısı” olarak esas alınsa bile, bu sayı AB’de her yıl kansere yakalanıp ta ölen Avrupalı hastaların, toplam nüfusa oranının çok altında olduğu görülmekte.  Her yıl AB’de 100 binde 225.4 kişi kanserden ölürken, bizde bu oran yüzde 0.06 veya 100 binde 58.3.

    Bu rakamlarda, ülkemizde faaliyet gösteren Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesindeki ve Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesindeki personel ile teşhis ve tedavi olanaklarının, ortalamanın çok üstünde olduğunu ve gerek teşhisin gerekse de tedavinin çok ileri düzeyde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

    Şimdi doğru oturup, doğruları konuşalım. Kanserden ölümlerde mi liste başıyız, yoksa kanser teşhisi ve tedavisinde mi?  Yazımı bir daha okuyun ve siz karar verin bu soruya.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    19 Nisan 2013

  • Jandarma Raporu: Parçalanıyoruz

    Jandarma Raporu: Parçalanıyoruz

    18 Nisan 2013 Perşembe

    AKP – PKK ortaklığı temelinde yürütülen sözde “Barış” çalışmaları karşısında Jandarma’dan uyarı gibi bir rapor geldi.
    Jandarma Genel Komutanlığı, sözde “Barış” sürecinin içyüzünü saptadı:
    Sözde “Barış” süreci ilerledikçe bölünme tehlikesi artan yoğunlukta güç kazanıyor.
    Tehdit hem içerden, hem de dışardan geliyor.
     
    bekir_kalyoncu_bolunme_tehdidine_karsi_ic_guvenlik_uyarisi_yapti
    Jandarma Genel Komutanı Org. Bekir Kalyoncu, “Jandarma 2012 Faaliyet Raporu”nda bölünme tehdidinin arttığına dikkat çekiyor ve “İç Cephe” vurgusu yapıyor.
    Raporda, bölünme tehlikesine karşı iç güvenliğin öncelik kazandığı şöyle vurgulanıyor:
    “Ülke bütünlüğünün parçalanmasına yönelik tehditlerin; içte ve dışta artan yoğunlukta güç kazanma çabası karşısında, değişen güvenlik algılamaları temelinde, iç güvenliğin sağlanması ve korunması öncelik kazanmıştır.”
     
    Aydınlık, 17 Nisan 2013
     
    Raporda,
    “Değişen dünya ve ülke dengelerine göre güvenlik algılamalarının da değişmesi gerekmektedir”,
    “İç ve dış güvenlik ayrımı belirsizleşmiştir”,
    “Kamu düzeni ve yasal kurumların da içerisinde olduğu ulusal güvenliğe yönelik tehditler farklılaşmıştır
    denilmektedir.
    Askeri uzmanlar, Org. Kalyoncu’nun özellikle 2012 ve 2013’te yapılan “açılım” çalışmalarına vurgu yaptığını belirttiler.
    Uzmanlara göre, Org. Kalyoncu,  “yasal kurumlara yönelik tehdit” ifadesiyle, TSK ve yargıya yönelik saldırılara işaret etti.
     
    “Yasal kurumlara yönelik tehditler farklılaşmıştır”  vurgusu çok önemlidir. Orduya yönelik şimdiye kadar görülmemiş, çok farklı tehditler vardır. Anlaşılmıştır.
    Raporda Genelkurmay Başkanlığı’na bölünme ve terörle mücadele konusunda “tedbir” uyarısı yapıldığı anlaşılmaktadır.
     
    Sözcü, 17 Nisan 2013
     
    Kısacası, “Barış gelecek, anaların gözyaşı dinecek, PKK yurt dışına çıkıp silah bırakacak” ninnilerinin Jandarma’yı uyutamadığı anlaşılmıştır.
    Barış gelmesi bir yana, “ülke bütünlüğüne yönelik tehditler içte ve dışta artan yoğunlukta güç kazanmaktadır”.
    İşte, Jandarma, kelimesi kelimesine böyle demektedir.

  • AKİL İNSANLARA SUÇ DUYURUSU

    AKİL İNSANLARA SUÇ DUYURUSU

    SUÇ DUYURUSU!?

    “Akil Adamlar”a terör soruşturması başladı.

    4 Nisan 2013 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın inisiyatifi ve çağrısı, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın daveti ile “Akil İnsanlar Heyeti” adlı bir kurul oluşturulmuştur.

    Anılan heyet 7 bölge başkanlığı ve bu başkana bağlı 6 üyeden oluşmaktadır.

    Bu heyetin adına “çözüm süreci” denilen bir “anlayışı” bulundukları bölge halkına anlatmak, benimsetmek, ikna etmek gibi bir görevi bulunmaktadır.

    Heyet ilk toplantısını Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında, İstanbul Dolmabahçe’de 4 Nisan 2013 tarihinde yapmıştır.

    Akil İnsanlar Heyeti bir suç örgütüdür!?

    “Akil İnsanlar Heyeti” denilen oluşum, hem Anayasamız’a hem de Ceza Kanunumuz’a göre hem kuruluşu hem de işleyişi bakımından yasa dışı bir suç örgütüdür.

    Şöyle ki;
    1- Anayasamızın 6. Maddesine göre:
    “MADDE 6- Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

    Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

    Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

    Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

    Maddeden açıkça anlaşılabileceği gibi, kurulan bu heyet, yetkili bir heyettir ama yetkisini Anayasa’dan almamaktadır.

    Ne Meclis tarafından görevlendirilmiştir, ne de Hükümet tarafından.

    Dolayısıyla ortada çok açık bir yetki gaspı olduğu gibi, aynı zamanda millet egemenliğinin gaspı söz konusudur.

    2- Yine Anayasamızın 6. Maddesi bağlamında bakıldığında, hem TBMM’nin yetkisinin, hem de Hükümet yetkisinin de gasp edildiği açıkça ortadadır.

    3- Bu heyet, her ne kadar Başbakan tarafından kurulmuş olsa bile, Başbakan’ın yetkileri yine Anayasamız’ın 109. – 115. maddeleri arasında tarif edilmiştir.

    Başbakan, Bakanlar Kurulu’na ve kendisine bağlı müsteşarlıklara görev yükleyebilir.

    Ama bunun dışında yeni bir kurul, yani “Akil İnsanlar Heyeti” gibi bir görevli kurul oluşturma yetkisi bulunmamaktadır.

    Başbakan’ın bu tür kurullar oluşturması, çok açık bir şekilde yetki aşımı ve anayasal sınırların aşılmasıdır, suç teşkil etmektedir.

    4- Anayasamız’da belirlenen ilkeler bakımından yetkisiz olarak kurulan bu kurulun tüm üyeleri, Anayasamız’ı ihlal suçuna iştirak etmişlerdir.

    5- Sadece Anayasamız açısından değil, Türk Ceza Kanunumuz açısından da kurulan bu heyet, yasadışı bir oluşumdur.

    TCK’nın 220. Maddesinde şu hüküm yer almaktadır:
    Madde 220: (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    Akil İnsanlar Heyeti Anayasa’yı, TBMM’yi ve hükümeti ortadan kaldırma suçu işliyor.

    Akil İnsanlar Heyeti, bu kanun maddesine göre, bir suç örgütüdür.

    Heyet’in işlediği suç ise Anayasa’yı ortadan kaldırmak, TBMM’yi ortadan kaldırmak, Hükümet’i ortadan kaldırmak suçlarıdır.

    Suç maddeleri:
    Madde 309: (1),
    Madde 311: (1),
    Madde 312: (1),
    Madde 313: (1),
    Madde 316: (1)

    Dava açılsın.

    SONUÇ: Yukarıda belirtilen nedenlerle sanıklar hakkında gerekli soruşturmanın başlatılarak cezalandırılmaları maksadıyla haklarında kamu davası açılmasına karar verilmesini talep ederim.
    (09.04.2013 tarihinde yapılan suç duyurusunun metnidir.)

  • Vatandaşlıklar: dosyalar değil insanlar!

    Vatandaşlıklar: dosyalar değil insanlar!

    KKTC´de 10 bin civarinda vatandaslik hakkina sahip ama henüz yapilmayan insanlarimiz cile cekmesin!

    Vatandaşlıklar: dosyalar değil insanlar!

    Türkiye’deki Ergenekon Davası sanıkları arasındaki KKTC vatandaşları değil kastettiğim vatandaşlıklar.

    İlk önce Almanya’ya kadar bir uzanalım.

    Almanya’da yaşamakta olan Türkiye kökenli insanlarımızın onlarca yıldır en büyük sorunlarında biri vatandaşlık sorunu.

    Ülkede doğmasına rağmen hala Almanya vatandaşı olamayan çok sayıda Almanyalı var Almanya’da! Hele bir grup genç Türkiye kökenli insanımız varki onlar 21 yaşında karar vermek zorundalar. Doğduklarında hem Türk hem de Alman vatandaşı olarak yaşamalarına “lütfedilen” bu gençlerimiz belli bir yaşa “erdiklerinde” karar vermek zorundalar.

    “Ya Türk vatandaşısın ya da Alman vatandaşı!”

    Oysa sadece onlar için değil milyonlarca insanımız için çok önemli Çifte Vatandaşlık. İnsanca bir çok neden sayabiliriz bunun için. Ancak Angela Merkel’in hükümeti bu konuda adım atmaya hiç yanaşmadı.

    Şimdi tüm insanlarımız için bir umut doğdu. 22 Eylül 2013 tarihinde Almanya’da “Bundestag” yeniden seçilecek.

    SPD ve Yeşiller insanlarımıza söz verdiler. Çifte Vatandaşlık Almanya’da mümkün olacak iktidara geldikleri takdirde.

    Ancak Almanya ve Almanları da savunalım hemen eğer KKTC ile bir karşılaştırma yapacak olursak. Almanya yasalarına göre annesi ve babası Türk olan ve Almanya’da doğan bir genç için Alman vatandaşı olmak çok kolay.

    Almanya İç İşleri Bakanlığı’nın zemin katında bir odada “çoktan vatandaş olmayı hak etmiş” en az 10 bin insanımızın dosyası “keyfi” bir şekilde bekletilmemekte. Çifte Vatandaşlık harici bir vatandaş olma sorunu olduğunu iddia edemeyiz.

    KKTC’de olan ise aslında bu sorun.

    “100.000 vatandaşlık” isteriz ya da istemeyiz. Bu tartışmanın bu ülkede onlarca yıldır yaşayan ve hatta bu ülkede doğmuş olan insanların “hakkı” olan vatandaşlık ile hiç bir ilgisi yok.

    Avrupa’da sosyaldemokratlar ve yeşiller ülkelerinde yaşamakta olan ve vatandaşlığı hak etmiş insanların bu hakkını elde edebilmesi için en önde koşturmaktalar.

    KKTC’de “kim nerede” sorusunu sormak niyetinde değilim ancak “solcuyum” diyenlerin hala “1974 tarihinin” arkasına saklanarak ve “Kıbrıslı Türkler yok olur” kaygısını da “abartarak” onlarca yıldır ülkede yaşamı paylaştıları, komşuları ve ülkenın iyi ya da kötü gününü paylaştıkları insanların çoktan hak ettikleri vatandaşlığı alması ile sorunlu olmalarını anlamak mümkün değil.

    Ayrıca kimse “öyle havalara da girmesin”.

    Lütfetmiyorsunuz!

    Hediye etmiyorsunuz!

    Onlarca yıldır KKTC’de yaşayan ya da KKTC’de doğup buralı olan insanlar KKTC yasalarına göre de vatandaş olma hakkına kavuşmuş durumdalar.

    KKTC “insan haklarına saygılı bir ülke ” ise zaten sorumluluğu gereği bu insanlara yaşamlarını kolaylaştırıcı “vatandaşlık hakkını” verir.

    İç İşleri Bakanlığı’nda vatandaşlık hakkını elde edip alamayan “dosyalar” değil konumuz “insanlar”!

    Bilmem anlatabildim mi?

    Yazar: Ozan Ceyhun

  • TAZMİN/AT (2)

    TAZMİN/AT (2)

    TAZMİN/AT (2)

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Güney battı peki “kuzey”de işler nasıl?

    Önce güneyden “can alıcı” birkaç örnek..

    Rum Sağlık Bakanı Petros Petridis, Rum hastanelerinde Kıbrıslı Türklere hiçbir gelir kriterine bakılmaksızın ve bedava sağlanan sağlık hizmetlerinin kalkacağını duyurdu. Petridis, Fileleftheros gazetesine yaptığı açıklamada, ekonomik krizin zorluklarının yaşandığı Güney Kıbrıs’ta Kıbrıslı Rumların aldıkları bedava sağlık hizmetlerinde kısıtlamaya gidilirken Kıbrıslı Türklerin bunun dışında tutulmasının söz konusu olamayacağını açıkladı.

    Kriz nedeniyle “anavatan” Yunanistan’da 15.000 memurun işten çıkarılacağını daha dün başbakanları  açıkladı..

    Görünen köy kılavuz istemez.. Demek; eşel mobil, 13’üncü maaşların iptali, memur ve emekli maaşlarında kesinti, her şeyin “özelleştirilmesi”, ücretsiz sağlık hizmetlerinin iptalinden sonra  “yavru”sunda da memurlar işten çıkarılacak..

    Sonra, “güneyin krizi” “birleşme”yi teşvik edermiş…

    Hadi “birleştik”..

    Güneyin açlıktan nefesi kokarken, bizdeki bütün “kadro şişkini/delege yakını” memurlar “birleşik devlette” yerlerini koruyacak mı zannediyorsunuz?

    Yoksa kuzeydeki sendikal faşizm aktörlerinin birleşmeyi artık seslendirmemelerinde bir bit yeniği mi var?

    Sonra kuzeyden “yürek burkan” üç örnek..

    a)“1974 sonrasının ganimet, yağma, talan ortamında palazlanan ve daha çok çıkar odaklı eğilimlerle toplumda belirli bir konuma ‘yükselen’, Köşklüçiftlik-Kumsal’da gösterişli malikâneler edinerek buralara yerleşen gözü dönmüş sonradan görme bir ticaret burjuvazisinin;

    Surlar içinden Köşklüçiftlik-Kumsal’a dahi ‘taşmayı başaran’ kontrolsüz nüfusla adeta ortaklaşa yarattığı bir çoraklık ve vizyonsuzluk;

    Ve bunun sonucunda oralarda yaşayan kök Lefkoşalıların daha çok Gönyeli-Yenikent ve Girne’ye püskürtülmeleri;

    Köşklüçiftlik ve Kumsal’ın seçim sonuçları üzerindeki belirleyici etkisini iyice azalttı.

    Karmaşık, giderek arabesk varoş kültürüne yakınlaşmakta olan ve seçimlerde artık ‘Kıbrıslı Türk seçmeninin iradesinin’ göstergesi olmaktan hızla uzaklaşan bir Köşklüçüftlik-Kumsal var artık…” diyor Ali Tekman son Lefkoşa yerel seçim analizini yapan yazısında…

    b)“30-35 senedir sık sık gelip gittiğim bu cennetin son hâli şöyle…

    Okuma yazma ve yüksek tahsil oranı çok yüksek ama çalışılacak iş yok. Yolunu bulan İngiltere’ye veya başka yerlere göçüyor.

    Kumarhânelerde ister istemez fuhuş da başını almış gidiyor; âdeta koca bir kârhâne olmuş her taraf. Uyuşturucu işi de gırla gidiyor. Uçakalanında (burada öyle derler) sizi strip-girls karşılıyor filânca kumar oteline götürmek üzere…

    Türkiye’den farklı olarak, burada Karadeniz mafyası duruma hâkim.

    Esnafın başlıca geçim kaynağı haftada üç gün çarşı iznine çıkan Mehmetçik’ten ve eskisine göre çok daha az gelen turistlerden aldıkları para.

    Maaşlar gittikçe eriyor ve memur da, işçi de, sâbit gelirli herkes de bıkmış vaziyette. Tek güvenceleri her şeye rağmen anavatan, yâni Türkiye.

    Türkiye’yi bilmem ama burada, bu felâket böyle sürerse, meselâ bir referandum yapılsa, balık hafızalılar Rum’la birleşmeyi tercih edebilir. Zâten KKTC sâhillerinde fazla balık da yoktur.

    Bunun, Girit’te olup bitenlerden hiçbir farkı olmadığının müdrik değiller” diyor Recep Doksat.

    b) Kıbrıs Türk toplumu 1974’ten 2013 yılına kadar çok büyük değişimler geçirmiştir. Bu değişimler, toplumun kendi doğal süreçleri içinde olmamıştır. Toplum bireyleri, yakınlarını savaşta yitirmiş, aileler dağılmış, evlerini, yurtlarını terk etmiş, aynı adada olsa da başka yerlerde yaşamaya mecbur olmuştur.

    Bu gerçekler toplumun kültürel bütünlüğüne ilk darbeyi vurmuştur. Tabii en büyük darbe, zaman içinde, Türkiye’nin burayı bir alt birimi haline getirmesidir. Kıbrıslılar yönetim ve irade kullanma yönünde yetkisiz hale getirilince, toplumdaki siyasi ilişkiler bambaşka bir hal almıştır. Buraya kontrolsüz nüfus aktarılması ve bitmek tükenmek bilmeyen ve kriterleri belirsiz ‘yurttaş yapma’ girişimleri Kıbrıslıtürk toplumunu toplum yapan karakteristik özelliklerini silip süpürmüştür. Ancak, ekonomik durumu zayıf, TC yardımlarıyla ayakta durduğu söylenen bu ülkede bazı kişi ve klikler tonla para kazanabilmektedir.

                    Toplum, hiçbir dönemde anılmadığı biçimde ‘fuhuş ve kumar’ cenneti olarak tanıtılmaktadır.

    Her geçen gün, burada yaşayan insanların bütününe toplum demek zorlaşıyor. Kültürel, ahlaki özellikleri yitirilmiş ve her gün bir müdahale ile başka bir biçime sokulmak istenen insanlar kalabalığı haline gelmiştir” diyor Fatma Azgın..

    Farklı uçlardaki üç kişinin hemen hemen aynı örneklerle aynı noktada buluşmuş olmaları tabloyu yeterince ortaya koymuyor mu?

    Evet, hâl böyle ve böyleyken, 63’deki “30 KL’lık maaştan” tam elli yıl sonra 2013’e gelen KKTC’de işler nasıl?

    Tam bir “lay lay lom” durumu mevcut..

    Kimse sorunun temeline inmiyor, gününü gün ediyor.

    Bir çeşit “Pompei günleri” yaşanıyor..

    a)Tarım Ve Doğal Kaynaklar Bakanı Ali Çetin Amcaoğlu, Bakanlar Kurulu’nun, KKTC Jokey Kulübü’ne, Hipodrom İçin Arazi Tahsis Ettiğini Açıkladı..

    Jokey Kulübü dün akşam Girne’de Kuru Üzüm Restorant’ta  bir dayanışma yemeği düzenledi.

    Yemeğe, Amcaoğlu ile Türkiye Cumhuriyeti Jokey Kulübü yetkilileri de katıldı.

    Amcaoğlu, yaptığı konuşmada, geceye katılamayan Başbakan İrsen Küçük’ün selam, sevgi ve saygılarını getirdiğini belirterek, “Sayın Başbakanımızın talimatları çerçevesinde yapılan çalışmalar sonucunda, Bakanlar Kuruluna yapılan bir önerge ile bugün, KKTC Jokey Kulübünün talep etmiş olduğu alanı, kendilerine, Bakanlar Kurulu kararı ile tahsis ettik” dedi.

    b)DP Genel Başkanı Serdar Denktaş, Güney Kıbrıs Makamlarının Yüzde 50 Ortaklık Kabul Etmesi Halinde “Kıbrıs Havayolları”nı Kurtarmak Ve Kıbrıs’ta Yaşayan İki Halkın Ortak Malı Yapmak İçin Yatırımcı Bulmaya Hazır Olduğunu Açıkladı..

    Denktaş, yaptığı yazılı açıklamada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin içerisine düştüğü ekonomik açmazdan kurtulabilmesinin en önemli ögesinin 50 yıldır sürüncemede kalan Kıbrıs sorununa çözüm bulmak olduğunu da belirtti.

    c)Kıbrıs’ta faaliyetlerini sürdüren Evrensel Sevgi ve Kardeşlik Derneği(ESKAD); Ayasofya Camii’nin tekrar ibadete açılması için imza kampanyası başlattı. Kıbrıs’ta, Türkiye ve Tüm Dünya’dan imza kampanyasına katılımları bekleyen ESKAD yapmış olduğu basın açıklamasında şunları dile getirdi: “İstanbul İslam’ın baş şehridir. Sembol şehridir. Ayasofya Camii de İstanbul’un sembolüdür. Fethin sembolüdür. Mukaddes bir binadır. Müminlerin bir mabedidir. Bir kez cihetini Beytullah’a dönmüş bir yapıdır.  Milletimizin arzusu Ayasofya Camii’nin minarelerinde ezan sesini yeniden duymak, Ayasofya Camii’nde Âlemlerin Rabbinin huzuruna yeniden durmaktır”.

    Tarım Bakanı tarımla ilgili her konuyu halletmiş, durup leğenin üzerine örtü arıyor.

    KTHY için eleştiriden öte somut hiç bir şey yapmayarak parmağını bile kıpırdatmayan Serdar şimdi Rum’un havayolları için elini taşın altına koyuyor.

    Lefkoşa Selimiye Camii (Ayasofya) ve çevresinin UNDP-USAİD-BM ve AB tarafından bir tür “kurtarılmış bölge” olduğunu hissetmeyen/algılayamayan, Cami’nin kapısındaki alt alta hem cami, hem Katedral yazılı tabelayı görmeyen dernek kalkıyor İstanbul Ayasofya için ahkâm kesiyor.

    Rum Hükümet Sözcüsü Hristos Stilianidis, “şu Andaki Koşulların Kıbrıs Sorununda Girişim Üstlenmek İçin Uygun Olmadığını” söylerken Rum Meclis Başkanı Yannakis Omiru da, “Türkiye’nin, son haftalarda, kışkırtmalarını kademeli olarak artırmaya devam ettiğini” iddia ediyor.

    Rum bu şartlarda bile alttan almıyor, kuyruğu dik tutuyor ama Talât Rumların doğalgazın naklinin Türkiye üstünden olmasına karşı durmasının, Rumlar açısından doğru olabileceğini çünkü Kıbrıs sorununun devam ettiği koşullarda Türkiye’ye bağımlı olmak istemediklerini kaydediyor. Maraş teslim edilmiş olsaydı çok yüksek değerde bir imar planının telaffuz edileceğini ve bu alana yatırılacak parayla Rum çöküşünün önüne geçilebileceğini ileri sürüyor. Daha da ileri gidiyor; çözüm olsaydı ortak hükümetin, tek taraflı kaynak kullanımını caydırmış olacağını, Merkez Bankası’ndaki Kıbrıslı Türk yöneticilerin yanlış yatırımları engellemiş olacaklarını vurgulayarak, “Kısacası, çözümsüzlüğün en büyük mağduru her zaman Kıbrıslı Türkler oldu ama ülkenin bir yarısı sıkıntı yaşarken diğer yarısı rahat edemez, gün gele büyük zararlarla karşılaşabilir diyorduk, dediğimiz oldu” şeklinde konuşuyor.

    Rum tarafı için dizlerini dövüyor..

    Evet; bakacağız Rum tarafı altınlarını satarken Tatar’ın dediği hakkımızı verecek mi?

    63’de 30 KL ile geçinenlerin hakkı var o altınlarda.. 16 Nisan 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • İngiliz gazetesinden Müslüm Gürses yazısı

    İngiliz gazetesinden Müslüm Gürses yazısı

    İngiliz Daily Telegraph gazetesi 3 Mart tarihinde ölen sanatçı Müslüm Gürses ile ilgili ilginç bir anma yazısı yazdı.180420130742058030659_2

    Gazete yazıya 59 yaşında ölen sanatçının, konserlerinde kendilerini jiletle kesen ve çoğunluğu genç ve kırsal bölgelerden olan hayranları tarafından Müslüm Baba olarak bilindiğini aktararak başlıyor.

    Gürses’in, Atatürk sonrası ülkede, resmi yönelimin Batıya doğru olduğu bir ortamda Doğulu müzik geleneklerinden beslendiği ve bunun sonucunda 1981-82 yılları arasında radyolardan yasaklandığı da belirtiliyor.

    Gazete, hayranlarının kendilerini jiletle kesmelerini ise caz piyanisti Ayşe Tütüncü’nün ağzından anlatıyor: “Eğer çok duygusalsanız, vücudunuza bir şey yapmak istersiniz. Şiiler de bunu yapıyor. Zincirlerle kendilerini döverek “Biz birlikteyiz. Ben Allah’la yekim” demek istiyorlar. Gürses’in hayranları ise, “Müslüm Baba benim acımı sahneden aktarıyor. Ben de kendimi keserek ona veriyorum.”

    Gazete, Gürses’in 1953 yılında Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde Müslüm Akbaş olarak doğduğunu, ilk singleının ise 1968 yılında yayınlandığını da hatırlatıyor. (BBCTÜRKÇE)

  • Gizli İşler ve Mustafa Kemal

    Gizli İşler ve Mustafa Kemal

    GİZLİ KAPAKLI İŞLER VE MUSTAFA KEMAL

    Günümüzün Radikal Dinci ideolojiyi benimsemiş yöneticilerimizin gerek yargılamalar gerekse PKK ile yapılan gizli görüşmeler, kadrolaşma ve benzeri faaliyetlerinin hep gizli kapaklı karakterde oluşu aklı başında her insanı düşündürüyor ve ürkütüyor. İç ve dış politikada karmaşa 90 yıllık Türkiye Cumhuriyetinde bu güne kadar görülmedik biçimde gelişiyor. Oysa kötülemek için hiçbir fırsatı kaçırmadıkları eski liderlerimize düşman olmak yerine, biraz inceleme zahmetine katlanmış olsalardı bu gün hatalı kabul ettiğimiz bazı davranışlara ne iç, nede dış politikada bu kadar büyük çapta olumsuz davranışlarda bulunmazlardı.
    Mustafa Kemal paşanın dikkati çeken önemli bir özelliği, siyasi arenada Gizli kapaklı işlerden hoşlanmamasıydı. Bu dönemde İstanbul’da kurulan gizli “Karakol Cemiyeti” ‘nin faaliyetleri (günümüzdeki dinlemeler, baskılar, tutuklamalar ve Silivri yargılamaları gibi) herkesi ürkütüyor rahatsızlık veriyordu. Bu cemiyetle ilişkiler ya herkesi korkutmaya devam edecek ya da tamamen önlenecekti. Mustafa Kemal ikinci şıkkı tercih etti ve bu gizli ve karanlık faaliyetleri aydınlığa çıkarmada asla tereddüt göstermedi. Cemiyetin komutanlara ve memurlara gönderdiği “Genel Kuruluş Tüzüğü ve Genel Görev Yönetmeliği” hükümlerinin uygulanmamasını ve bu işin kaynağını araştırdığını komutanlara bir yazı ile bildirdi.(1) Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüşleri şöyleydi:
    “Kesinlikle böyle bir davranış doğru değildir. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: “Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak? Gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.”(2)
    Öyle anlaşılıyordu ki eski ittihatçılardan Kara Vasıf ve yakınları, 1908 öncesi İttihatçıların uyguladığı stratejiyi benimsiyor ve gizlilikten medet umuyor ve örtülü, sır içindeki faaliyetlerle insanları yıldırarak, terörle bir şeyler yapmak arzusunda bulunuyordu. Buna karşılık Mustafa Kemal ve askerler davalarında haklı olduklarının bilinci ve inancı ile her şeyi Türk ve dünya kamuoyu önünde açıkça yapmayı tercih ediyorlardı. Bunun için kongre kararlarının her fırsattan istifade ile yurtiçine, yurt dışına yayınlama çareleri aranıyor, yabancı ülke mensupları ile serbestçe görüşülüyor, fikir alışverişinde bulunuluyordu.(3)
    Bize göre günümüz siyasilerinin, aile fertleri ile yakınlarının Mustafa Kemal’in adını ve etkinliğini bu ülkeden silmeye çalışmak yerine, onun görüş ve davranışlarından ders almaları ulusun geleceği için şarttır. Ancak böylece kendilerini seçen ve Yasama ve Yürütme görevi veren, temsil ettikleri topluma Atatürk’ün yaptığı gibi büyük bir dürüstlükle hizmet etme imkânı bulmuş olabilirler. Mesela Milli Mücadele Döneminin ünlü olayı “çetelerin tasfiyesinde” takip edilen yasal çizgi ve uygulamalar, günümüz PKK örgütlerinin tasfiyesinde de etkili olabilirdi.
    Bilindiği gibi günümüzün en önemli olaylarının başında ayrılıkçı güçlerle yapılacağı iddia edilen barışın görüşmeleri geliyor. İyi adamlar, kötü adamlar, akil adamlar, Damat Ferit Döneminin acı hatırası “Heyeti Nasiha” sözleri dillerden düşmüyor ama olası barış şartları ne olacak onu bilen yok. Adeta çözüm şartları büyüklerimizin kafasında, şu anda açıklamak için şartlar müsait değil. Siz endişe etmeyin ama bu akımın karşısına da geçmeyin, yanımızda olduğunuzu gösterin, bu hayal ettiğimiz barış dönemine gidecek tek yol denilmek isteniyor. Yani ayrılıkçı güçlerin babalarıyla yapılan gizli kapaklı görüşmeler, 100 sene sonra yeniden gündemde oluyor.
    Acaba Türk Halkı, 1000 yıllık Türk-Kürt kardeşliğinin geldiği safhayı, bu görüşmelerde ne alıp ne verileceğini bilse bu sürece daha mı az destek verecektir. Bundan da önemlisi: 4 yıllık bir süre için kendisine hizmet amacıyla seçtiği temsilcilerin, Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Devletinin temellerini sarsacak böylesine köklü davranışları halka sormadan yapmaya yetkileri varmıdır? Asıl soruşturulması gereken konu bunlar olmalıdır.

    DİPNOTLAR:

    (1) Söylev-I, s.53, Karakol Cemiyeti için Bknz. S. Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası, s.223–353, Fethi Tevetoğlu: Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, s.3–50 (TTK, Ankara–1988)
    (2) Söylev-I, s.53
    (3) Bknz. Albay Rawlinson, Utkan Kocatürk, s.94-95, Mr. Brown (Gazeteci) Söylev-I, s.65, General Harbord için M.M. Kansu-II, s.345-346

    Dr. M. Galip Baysan

  • Pek dini inancımız yoktu.

    Pek dini inancımız yoktu.

    17403_361922813911868_1345552453_nPek dini inancımız yoktu.

    Babam müslüman annem hrıstiyandı.

    Bizim evde ;
    ”Yalan söylemeyeceksin”
    ”Çalmayacaksın”
    ”Vicdanını temiz tutacaksın”
    ”İnsanlara yardım edeceksin”

    …..bunlar konuşulurdu, işte bunlar bizim dinimiz oldu.

    Hepimizde Allah korkusu vardır ama dinden dolayı değil, annemizden babamızdan aldığımız telkinlerden dolayı…

    Yıldız Kenter

  • Rakamlar niye yalan söyler?

    Rakamlar niye yalan söyler?

    Rakamlar niye yalan söyler?

    Elbette bu işte rakamlar suçlu değildir.

    Rakamı nasıl kullandığınıza bağlıdır.

    Tıpkı sözü nasıl kullandığınız gibi…

    Büyük sermayenin ve egemen sınıfların elinde, rakamların dili, aynı propagandanın diline benzer.

    Hani matematiğe fiziğin dile derler ya…

    Liberal ekonomilerde de, rakamlar, yöneten sınıfların ezilen sınıflar üzerindeki etkisini adeta yok gösterirler.

    Türkiye’deki işbirlikçi sınıf, AB’ye üye olma histerileri içindeyken, Yunanistan’ı, Yunan ekonomisini göklere çıkarıyorlardı.

    Yunanistan’da, kişi başına yıllık gelirin, 29 bin dolar olduğunu ifade ederken, yeri göğü tırmalıyorlardı.

    Yunanistan altı adet adasını, Katar Emiri’ne, 8,2 milyar Euro’ya sattı.

    Şimdi size hiç duymadığınız birkaç rakam söyleyeyim.

    Amerika’yı bize Allah gibi anlatanların, ABD’de 17 milyon insanın açlık sınırında olduğunu bildiklerine, kalıbımı basarım.

    ABD de, 2,5 milyon hapiste suçlu vardır. Çin’de 400 bin insan suçlu olarak hapistedir.(Çin’in nüfusu 1,445 milyar)

    Türkiye’de iktidar, topladığı vergilerin %15’ni dışarıya faiz olarak öder. Bunun dışında, borsadan (2012 de) 70 milyar dolar dışarıya çıkmıştır.

    Bu rakamlar tasarruflarımız bize yetmiyor, onun için dışarıya el açmak zorundayız diyen liberal ekonomistlere duyurulur.

    Yabancı sermayenin getirdiği para açıklanır, götürdüğü para açıklanmaz.

    İktidarın yalan söyleme aracı rakamlardır.

    Zenginlerin söylediği yalan, fakirlerin söylediği yalana göre çok daha fazla tahrip edicidir.

    Sözün kısası rakama nereden baktığınıza bağlıdır.

    Rakamlara zenginden yana bakarsan, rakamlar başka söyler. Fakirden yana bakarsan başka söyler.

    Gelin, Boston’da Maraton yarışları sırasında patlayan üç bombanın öldürdüğü, biri çocuk üç insanın katledilmesine, bizim tarafımızdan nasıl göründüğüne…

    Irak’ta Amerika’nın yarattığı terörden ölen çocuklar için ne kadar üzüldüysek, Boston’da ölenler için de o kadar üzüldük.

    Amerikan halkının üç kişi ölünce nasılda tedirgin olduğunu görmek, Amerikan halkının belki de aklını başına toplarda, ABD’nin dünyada yarattığı terörü biraz azaltır diye düşünürüz.

    ABD’deki siyasal, sosyal, ekonomik dengeler bozuldu. Güç odakları arasındaki denge de bozuldu. İç hesaplaşmanın işaretleri oluşuyor.

  • İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ * YÜZBAŞININ SELAMI ve BELEDİYEDE CUMHURİYET DÜŞMANI BİR YOBAZ

    İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ * YÜZBAŞININ SELAMI ve BELEDİYEDE CUMHURİYET DÜŞMANI BİR YOBAZ

    “Fransız işgal kumandanı d’Esprey kendisini karşılamak üzere
    selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçladı !!! “

    istanbulun-isgali

    Atatürk yerine İngilizlerin olmasını isteyenler,
    “Bu sözü televizyonda türbanlı iki kız söylemişti …

    Bu sözü edenler, Irak’ta sokak ortasında ,
    kadınlara nasıl tecavüz edildiğini bilmezler mi ?

    İşte düşman çizmesi altında yaşamak böyle birşeydir.
    Elin oğlu askerini kırbaçlar,
    Hele hele kadınları ve kızları ortalarda görmesinler !!!

    ***

    SENE 1919 İSTANBUL’UN İŞGAL GÜNLERİ

    Naci Kaptan
    15 Nisan 2013

    1918 – 1922 yılları arasında düşmanlar sarmıştı İstanbul’unı her bir yanını .O dönemler Osmanlı yorgun ve güçsüzdü.Büyük savaşların içinden çıkmıştı.Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile İstanbul için işgal başlamıştı.

    İstanbul’un işgalini yazar Mümin Yıldıztaş, “Yaralı Payitaht İstanbul’un İşgali” adlı çalışmasında “İşgal Başlıyor” başlığı altında şöyle anlatıyor ;

    “Galata Rıhtımına yanaşan Adrian Gemisi’nden çıkan iki Fransız subayı İstanbul’a ilk ayak bastığında takvimler 8 Kasım 1918’i gösteriyordu. Bunu 13 Kasım’daki 22’si İngilizler’e, 12’si Fransızlar’a, 17’si İtalyanlar’a ve 4’ü de Yunanlılar’a ait toplam 60 parçalardan oluşan Müttefik donanmasında bulunan askerlerin İstanbul’a çıkışları izledi.”

    “İşgal devletleri sadece İstanbul’u işgal etmekle kalmayıp tüm küstahlıklarını da göstermekten geri kalmadılar. Fransız işgal kumandanının kendisini karşılamak üzere selam duran Osmanlı bandosunu hiç yoktan kırbaçlamasının yanı sıra Dolmabahçe Sarayı’nda da kendisinin oturacağını söyleyerek Osmanlı padişahının derhal boşaltmasını istemesi, Fransız küstahlığının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından oldukça ilginçtir.”

    “İşgal altındaki İstanbul, kontrol, denetim ve sorumluluk olarak üç bölgeye ayrılmıştı. Galata ve Beyoğlu bölgesinde İngilizler, İstanbul yakasında (Suriçi) Fransızlar, Kadıköy bölgesinde ise İtalyanlar ayrı ayrı denetim mekanizması oluşturmuşlardı. Her işgal komutanlığı kendi karargâhı bünyesinde bir de askeri mahkeme ve hapishane kurmuştu.”

    ***

    İŞGAL GÜNLERİNDEN BİR ANI

    İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;

    – “Beyler..” dedi

    – “.. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok.
    Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”

    Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:

    – ‘Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.’

    – ‘İçeri al.’

    Nazır subaylara bilgi verdi:

    – ‘Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.’

    Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:

    – ‘Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.’

    Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı.

    Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle, ‘Oğlum..‘ dedi, ‘.. dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?’

    – ‘Evet efendim, doğru.’

    Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:

    – ‘Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?’

    – ‘Hayır efendim, gördüm.’

    Nazırın canı sıkıldı:

    – ‘Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.’

    – ‘Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam.Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?’

    Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:

    – ‘Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.Olayı kapatalım.’

    Başıyla çıkması için izin verdi.

    Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:

    – ‘Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.’

    Nazır bıkkınlıkla, ‘söyle bakalım’ dedi.

    ‘Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale’de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin, özür dileyemem.

    Harbiye Nazırı bozuldu:

    – ‘Anlamadın galiba.Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.

    Yüzbaşı sükûnetle, ‘Anladım efendim’ dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:

    – ‘Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!’

    Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular…
    (Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler, s. 57-58 )

    Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular.

    ***

    Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın..
    Bu Cumhuriyet acıyla ,üzüntüyle ,kanla ve şerefle kuruldu.

    Yoksa onun bunun g.tünü yalayan şerefsizlere kalsaydı nah kurulurdu.Bugünlerde T.C.’nin kaldırılmasını protesto edenleri aşağılamaya çalışan AKP’nin İzmit Belediye Meclisi üyesi ticani kılıklı yobaz Ali Yılmaz T.C. yerine W.C. yazsınlar diye buyurmuş !!!

    Cahil yobazlık işte böyle birşeydir.cephelerde savaşlarla kazanılmış olan bağımsız Türk Cumhuriyetine bile düşmanlardır.Ki bunlara bağımsızlık yakışmaz.Mandacı uşaklık yakışır…

    Yobazın adı Ali Yılmaz …T.C. nin ona verdiği olanaklarla bir belediyenin meclis üyesi olduğunun bilincinde dahi olamayacak kadar cahil.Bu nedenle Laik Cumhuriyete de düşman .T.C.yi oluşturan güç olmasa idi,Yobaz Ali ,nesebi belli olmayan ,ya George ya Michel olurdu.

    İşbirlikçi Said Mollaların,İskilipli Atıf’ların,Saidi Kürdi’lerin,Türk’lükten çıkan Şeyhüislam Mustafa sabri’nin,”İngiliz milletine karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” diyen sultan vahdettin’in torunları işte bunlardır.

  • New York’a Öğrenci Olarak Geldi, İşadamı Oldu

    New York’a Öğrenci Olarak Geldi, İşadamı Oldu

    1999 yılında Türkiye’de henüz 12 yaşındayken arkadaşlarıyla kurduğu web tasarım şirketiyle, Byte dergisine konu olan Cemre Güngör, bugün New York’ta Branch Media şirketinin kurucularından biri.

    952DBA8C-EB7C-4A2C-8FEB-E1A43EB1193E_w768_cy2_r1_s
    Cemre Güngör, New York’ta 2011 yılında iki arkadaşı ile kurduğu şirketle SV Angel ve diğer yatırım şirketlerinden 2 milyon dolar finansman aldı. Şirkette şu an sekiz kişi çalışıyor, Cemre Güngör de Branch sitesinin baş tasarımcısı.

    Cemre Güngör ile yaptığımız söyleşi:
    VOA: “Kaç yıldan beri yurt dışındasınız? Kendinden bahseder misiniz?”

    Cemre Güngör: “Beş yıldır yurtdışındayım. Önceçdeğişim öğrencisi olarak iki yıl Finlandiya’da kaldım. Daha sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) Bilgisayar Mühendisliği programını bitirip New York’a NYU’da master yapmaya geldim.”
    VOA: “branch.com nasıl başladı?”

    Cemre Güngör: Ortaklarımla 2011 yılının Ağustos ayında tanıştık. Josh Miller ve Hursh Agrawal birlikte bir yarışmaya katılıp kazanmışlardı ve Dogpatch Labs adlı bir ortak çalışma ofisinde projenin ilk adımlarını atıyorlardı. Ben de aynı ofiste bir ek proje üzerinde çalışıyordum. Geceleri ve hafta sonlarını aynı yerde geçirirken şans eseri tanıştık ve ben onlara ufak ufak yardımcı olmaya başladım. Bu sırada sitemizin adı Roundtable idi. Proje geliştikçe ikisi okulu bırakmaya karar verdi, ben de okulu bitirirken proje üzerinde çalışmaya devam ettim.”

    Branch Media’nın kurucuları, soldan sağa, Hursh Agrawal, Cemre Güngör ve Josh Miller
    VOA: “Branch Media’yı ve yapmak istediklerinizi anlatır mısınız?”

    Cemre Güngör: “İnternet üzerinde düzeyli sohbet veya tartışma yapmak için iyi bir ortam olmadığını fark ettik. Bildiğiniz gibi gazetelerin veya YouTube gibi sitelerin yorum kısımları, karşılıklı iletişim kurmak için iyi bir ortam değil, kullanıcılar ya bir yorum bırakıp ortadan kayboluyorlar, ya da birbirleriyle kavga ediyorlar. Bazı sitelerin çok düzeyli yorum bölümleri var, ama yine de bu yorumlar sayfanın en altında, makaleden sonra geliyor. Forumlar hala 90’ların teknolojisini kullanıyorlar ve internetin geri kalanından, sosyal medyadan çok soyutlanmış durumdalar. Acaba düzeyli karşılıklı konuşma ve tartışma kendi başına bir içerik oluşturabilir mi diye düşündük ve haklı çıktık.

    Herhangi bir konuda bir makale okumaktansa, bu konunun tartışıldığı bir Branch sayfası okumak daha keyifli ve bilgilendirici, çünkü karşılıklı sohbet ortamında farklı bakış açıları ortaya çıkıyor.

    Branch’in kullanıldığı şekiller özetle şöyle:

    belirli bir konu kısmında uzmanlaşmış kişiler, sakin bir ortamda fikir alış verişi yapıyorlar – örneğin iPhone uygulaması yapan programcıların karşılaştıkları zorlukları veya ipuçlarını paylaştıkları bir grup var.
    basın/yayın organları, bir konuda bilgili kişileri davet edip panel tartışması düzenliyorlar – örneğin PBS kanalı Obama’nın hayatını inceleyen gazetecileri bir sohbet odasına yerleştirip onlarla birlikte sanal bir panel tartışması düzenledi.
    şirketler müşterilerinden geri bildirim almak için onlarla bir sohbet düzenliyor – örneğin Hyatt otel zinciri, otel deneyiminizi nasıl iyileştirebiliriz tartışması düzenledi ve bu sohbet odasında küçük bir grup karşılıklı sohbet etti.
    VOA: “Nasıl finansman buldunuz ve bulmadan önce nasıl zorluklar yaşadınız?”

    Cemre Güngör: “Sitemizi Eylül 2011 ayında Roundtable adıyla açtık. Bu sırada hem sitedeki kullanıcıları, hem de konuları kendimiz belirliyorduk. Bağlantılarımızı kullanarak birer birer tartışmacıları siteye aldık ve birkaç başarılı tartışma düzenledik – internet şirketleri ve tasarım hakkında. Ne kadar teknik açısından basit olursa olsun, çalışan bir sitemiz olduğu için yatırımcılarla konuşmamız daha kolay oldu.

    Doğal olarak yatırım almadan önce birçok kez reddedildik. Ortaklarım bu proje yüzünden okulu bıraktıkları için büyük stres altındaydı. Ben de aynı zamanda okulu bitirmeye ve yüksek lisans tezimi yazmaya çalıştığım için zaman bulma konusunda çok sıkıntı çektim. Yatırım alıncaya kadar hiçbirimizin doğru dürüst bir sosyal hayatı olmadı, hafta sonlarını 10-12 saat ofiste çalışarak geçirdik.

    Obvious, Twitter ve Blogger servislerini icat eden Ev Williams, Biz Stone ve Jason Goldman’ın açtığı yatırım şirketi, yaptığımız ürünün onların vizyonuna uyması nedeniyle bizimle ilgilendi. CEO’muz Josh, yatırımcılarla konuşmak için California’ya gitti ve Obvious’la tanışmalarından kısa bir süre sonra Hursh ve ben de onlarla tanışmak için bir günlüğüne San Francisco’ya gittik.”
    VOA: “Yatırım aldıktan sonra Branch ve sizin için neler değişti?”

    Cemre Güngör: “Yatırım almamızla benim okulu bitirmem aynı zamana rastladığı için ben proje üzerinde tam zamanlı çalışmaya başladım. İlk beş ay tam zamanlı çalışanımız yoktu, ben ve iki ortağım kendi başımıza çalışıyorduk, bu yüzden çalışma tarzımızda fazla bir değişiklik olmadı. Ekip büyüdükçe daha büyük projeler üzerinde çalışmaya başladık ve proje yönetimi konusunda daha dikkatli olmamız gerekti.

    Ocak 2013’te ortak çalışma ofisinden çıkıp kendi ofisimizi kiraladık, bu benim için en büyük değişiklik oldu. Bir masa etrafında çalışan üç kişiydik daha bir yıl önce, şimdi kendi mobilyamız, kendi ofisimiz var, inanması güç.”

    VOA: “Şu anda Branch Media’da kaç kişi çalışıyor?”

    Cemre Güngör: “Ekibimiz sekiz kişi. Ortaklarımdan Josh CEO’muz, Hursh proje yönetimi ile ilgileniyor. Ben sitenin baş tasarımcısıyım. Bunun dışında bir mühendisimiz, bir baş mühendisimiz, bir tasarımcımız, basın/yayın organları ve kullanıcılarımızla olan bağlantılarımızı sağlayan bir görevli var. Yatırımcılarımızdan Jason Goldman da çoğu zaman ofisimizde ve ekibimize rehberlik ediyor.

    Yani toplam 5 kişi ürünün kodlaması ve tasarımı ile ilgileniyor.”
    VOA: “Ekip olarak üstesinden gelmekte zorlandığınız engellerle karşılaştınız mı?”

    Cemre Güngör: “Çoğu start-up şirketi ‘bir odaya kapanıp üç ay kod yazıp ürünü ortaya çıkarırsak başarılı oluruz’ diye düşünüyor. Ama ürün kullanıcıların eline geçmeden önce neleri beğenecekler, neleri anlamayacaklar, bilmek çok zor. Bu yüzden çok esnek olmak ve sürekli vizyonu yeniden değerlendirmek gerekiyor. Uzun vadeli plan yapmak çok zor.”
    VOA: “Sosyal ağ girişimcisi olarak, keşke başka türlü yapsaydım dediğiniz oldu mu?”

    Cemre Güngör: “Branch’in çok kaliteli bir tartışma ortamı olmasını istedik, ama bunu yaparken fazla yüksek standartlar ortaya koyduk. Bu yüzden sitemizde yazmasını istediğimiz bazı kişiler ‘ama ben Branch’te yazacak kadar ünlü değilim’ diye düşündü. Bunu yavaş yavaş düzelttik ama önceden farkında olsaydık çok daha iyi olurdu.”
    VOA: “Bundan sonra yapmak istedikleriniz neler?”

    Cemre Güngör: “Branch elit tartışma alanında çok başarılı oldu, İnternet’te düzeyli, kargaşasız karşılıklı konuşabileceğiniz başka bir yer yok. Ama ‘elit’ veya ciddi olarak düşünmeyeceğiniz bir çok konu, ama aynı düzeyli, samimi ortamdan yararlanabilir. O yüzden ürünümüzü daha geniş bir kitleye sunmak istiyoruz.

    Kişisel olarak, ben okulu bitirdiğimden bu yana sanat projelerimle ilgilenmeye pek vakit bulamadım. Master tezim fiziksel ortamda veri görselleştirmesi üzerineydi örneğin. İnternet ortamında olmayan projeleri özlüyorum biraz.”

    Burteçin Turk Sapta – VOA