Blog

  • Kıbrıs’ta Yunan Darbesi

    Kıbrıs’ta Yunan Darbesi

    1974 yılında, dönemin Yunanistan’daki Albaylar cuntasının Kıbrıs’ta Makarios’a karşı düzenlediği darbenin bu gün 39. yıl dönümü.

    Darbe gününde yaşanılanlar, benim Mağusa’da yolda gördüğüm Rum Milli Muhafız Ordusu tankları, Mağusa Namık Kemal Lisesi’nin bitişiğindeki Rum Polis Merkezinde yaşanan çatışma, yolda kaçışan Rumlar, Rumların girişine yasak olan Mağusa kapısından içeri can havliyle girip Türklerden sığınma dileyen Makarioscu Rumlar ve televizyonda Makarios’un yakalanıp öldürüldüğü haberi. Hepsi daha dün yaşamışım gibi gözümün önünde, cap canlı hafızamda.

    Öğleyin hepimizin, yani Mağusa’daki 16 yaş üzeri tüm erkeklerin silah altına çağrılması, terhis olanların evlerinde sakladığı mücahit elbiselerimizi giyerek tabura gitmemiz ve silahlarımızı alarak Rumlarla çarpışacağımız mevzilerimize girmemiz.

    Öğleden sonra da Makarios’un radyoda, derinden gelen cızırtılı bir sesle “İme Magarios”, “Ben Makarios” kelimeleri ile başlayan ve “Ölmedim, hayattayım” sözleri ile devam eden Rum halkına hitabını, soluk bile almadan ufacık cep radyomuzdan dinlememiz.

    Akşam, Cumhurbaşkanlığı vekilliği için Rum Cemaat Meclisi Başkanı Glafkos Klerides’e teklif yapıldığı ve Klerides’in bu teklifi reddettiği, arkasından bu teklifin Triandafilides’e yapıldığı ve onun da reddettiği haberi.

    Ertesi gün bu teklifin, Mahi gazetesi sahibi, EOKA’nın tetikçisi ve bir çok masum İngiliz erkek, kadın ve çocuğunu Lefkoşa’nın alış veriş merkezi olan Uzun Yol’da arkadan yaklaşıp sinsice vuran ve elindeki tabancayı da hemen arkasından gelen kız öğrencilere verip cürüm aletini başarıyla yok eden katil Nikos Samson’a yapıldığı haberi ve Nikos Samson’un da bu teklifi kabul ederek Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ilan edildiği.

    Ertesi gün öğleye doğru Nikos Samson’un yeni Bakanlar Kurulunu ataması, atama töreni biten yeni Bakanlar Kurulunun hemen toplanarak “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan etmek kararını alması ve Nikos Samson’un televizyon ekranına çıkarak “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin ilan edildiğini açıklaması.

    Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı rahmetlik Bülent Ecevit’in Baltık ülkelerini ziyareti. Bizim siperde heyecanlı bekleyişimiz ve kendi aramızda Türk askeri bu sefer adaya çıkar mı tartışmalarımız.

    Nikos Samson’un televizyonda, “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin lav edildiği ve adanın Yunanistan’a bağlandığı” açıklaması. Yükselen endişelerimiz ve siperde kendi aramızda “Bu kararı kabul etmiyoruz,  sonuna kadar çarpışacağız ama Yunanistan’a bağlanmayacağız” yeminimiz.

    Ecevit’in Danimarka’dan dönüşte çıkarmadan bahsetmemesi ve garantör ülke olarak İngiltere’yi ziyaret etmek kararı. Bir türlü çıkarma kararı açıklanmadığı için bozulan morallerimiz, tuzla buz olan beklentilerimiz ve “Türkiye galiba gelmeyecek” kökenli düş kırıklığımız.

    18 Temmuz perşembe günü Ecevit’in Cumartesi günü TBMM’yi Kıbrıs konusunda görüşmeye çağırma açıklaması ve morallerimizin sıfırlanması. “Ecevit, 20 Temmuz Cumartesi günü milletvekillerini “Kıbrıs genel Görüşmesi” için toplantıya çağıracak, kim bilir kaç gün sürecek bu toplantı ve bu sefer de Türk askeri gelmeyecek” konusunda kendi kendimize siperde yorumlar yapmamız ve ümitlerimizi yitirmemiz.

    19 Temmuz akşam üzeri kırmızı alarm emrinin verilmesi ve bizim bu emre bir anlam veremeden, hazırlanmamız. Gece yarısından sonra miğferleri giyme ve mermi kutularının açılması, silahların son bakımının yapılması emrinin bize ulaşması. Bizim hala ne olup bittiğini bilmeden ve anlamadan bölgenin en üst düzey askeri komutanı olan Sancaktarımızın moralimizi düzeltmek için bu tür emirleri gönderdiğine inanmamız.

    20 Temmuz sabahı saat beşte rahmetlik Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf R. Denktaş’ın radyodan dinlediğimiz tarihi konuşması ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin, kahraman Türk Askerinin çıkartmayı başlattığı müjdesi. Gözyaşları içinde mevzide birbirimize sarılmamız ve “beni utandırma” diyerek 81’lik havanıma sarılıp onu öpmem. Koskoca havanı neresinden öptüysem….

    Saat On’a beş kala Mağusa’da silahlı çatışmanın başlaması, korkunç bir mermi yağmuru ve kulakları sağır eden patlamalarla Rumlarla sıcak çatışmaya girmemiz.

    İşte aklımda canlılığını hala koruyan 15 Temmuz darbesi ve 20 Temmuz Mutlu Barış Harekatı’nın başladığı gün ile ilgili anılarım bunlar. Neredeyse 40 yıl oldu. Göz açıp kapayıncaya kadar geçti ama anısı hala taptaze hafızamda ve gözlerimin önünde.

    Adayı İngilizlere kiraladıktan ve elimizden uçup gitmesinden tam 96 yıl sonra Türk askeri ile tekrardan kucaklaşmak şansına sahip sayılı Kıbrıslı Türklerden biri olarak bu tarihi anının mezara kadar benimle gideceği de kesin….

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    15 Temmuz 2013

  • Bir Liderin Tanıtımı

    Bir Liderin Tanıtımı

    BU LİDER KİM?

    Arşivimdeki eski yazıları gözden geçirirken bir lider hakkında Emin Emre Beydili bey tarafından yazıldığı kayıtlı olan bir yazı o kadar dikkat çekiciydi ki bunu sizlerle paylaşmadan kendimi alamadım. Belki bazı değerlendirmeler sağlıklı olmayabilir ama kabul etmek gerekir ki kişi , mümkün olduğu kadar gerçekçi değerlendirilmiş sayılabilir.Yazı şöyle başlıyor:
    “Nedir bu başımıza gelenler” diye soranlar vardı. Biraz gecikmeli olacak ama; başlarına nelerin değil de “kim”in geldiğini anlatalım.
    – Çocuk denecek yaşta dini eğitim almıştı ama hayatına yön çizecek olan şey “din”i değil “kin”iydi.
    – Sanatla ilgileniyormuş gibi görünse de tam bir sanatçı düşmanıydı.
    – İyi bir hatipti. Doğduğundan beri nefret ettiği ülke düzenini değiştirmek için yaptığı bazı konuşma ve hareketlerde, halkı tahrik ettiği için hapse bile girdi.
    – Tek derdi olan ülke iktidarını ele geçirmek için kendinden öncekilerin hasta ve yaşlı olmasından yararlandı.
    – İktidara yürürken yandaşları da az değildi. Zenginlerin çoğu, gazeteciler, mevcut iktidara muhalif sanatçılar, sözde bilim adamları…
    – Az oy da almadı hani. Yüzde %44!
    – İktidara gelir gelmez halkı ikiye böldü: Kendinden olanlar ve olmayanlar…
    – Muhalif halk hareketlerine karşı kendine özel bir polis teşkilatı bile kurdu.
    – Ordunun içinde ülkenin felakete gittiğini gören ve tepki gösteren subayları çeşitli gerekçelerle görevden uzaklaştırdı.
    – Yandaşları haksız bir şekilde zenginleşirken, sadece muhalifleri yargılayacak düzmece mahkemeler kurdu.
    – İktidarını üzerine kurduğu büyük nefret, ülke sınırlarını aştı ve diğer ülkelere karşı da saldırgan bir tutum içine girdi.
    -Sadece bölgesinde değil tüm dünyada kan ve ölümün sorumlusu olarak anıldı.
    Böyle oldu.
    1945 yılında, yıkıntıların ortasında kalan Almanlar’ın “Nedir bu başımıza gelenler” sorusuna geç de olsa bir yanıt yazayım dedim.
    Alman mı?
    Hitler’den bahsettiğimi anladınız herhalde.
    2 Kasım 2012”
    Yazı böyle bitiyor ve bu sonuçla Emre Beyin eski Almanya’nın lideri Adolf Hitlerden bahsettiğini anlıyoruz. Ama eminim ki sizler başka bir liderden bahsettiğimizi sandınız. Ama bu sandığınız lider her halde AKP liderlerinin sık sık gündeme getirdiği İsmet Paşa değildir. Esasen böylesine ciddi bir konuda, bu ülkeye çoğunlukçu bir demokratik düzen kurmayı başarabilmiş tek adam olan İsmet paşanın hedefe oturtulması bize kelimenin tam anlamı ile bir ironi gibi geliyor.Hanımlar, beyler lütfen başka kapıya..başka kişilere bakın.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Başbakan Erdoğan’ın kardeş kavramı…

    Başbakan Erdoğan’ın kardeş kavramı…

                                           Başbakan Erdoğan, Bingöl Havaalanı’nın açılış konuşmasında bir kez daha haykırdı ve “Suriye’de bombalar altında inleyen, Mısır’da askeri darbeye maruz kalmış kardeşlerimizin sızısını yüreğimizde hissettik.” Demiştir. Başbakan bununla da kalmayıp sözlerini şöyle sürdürdü, kendisine kulak verelim:

                                                “Myanmar, Somali, Bangladeş, Mısır ve Suriye’de kanla acıyla gözyaşıyla acıyla iftarlarını açan kardeşlerime Rabbim nusretini bir an önce göndersin niyazında bulunuyorum. Yoksulluktan, yokluktan, zulümden kırıldığı halde kalplerinde Allah sevgisini, peygamber muhabbetini, Kur’an aşkını bırakmayan kardeşlerimizin semaya kalkan ellerini Rabbim geri çevirmesin, rahmetini esirgemesin, dualarını kabul etsin. Ramazan ayıyla birlikte gündemimize sabır kavramı yerleşiyor, sevgi yerleşiyor, Yaradanın isimlerinden birisi de ‘Es Sabur’dır. Allah sabreder, sabrı sever ve sabredenlerle birliktedir. Ancak sabır acziyet demek değildir. Bizler için sabır: ekilen bir fidanın boy vermesini beklemek gibidir. Sabır, aslında ileri görüşlülüktür, geleceği düşünmek, hayal etmektir ve sağlam adımlarla kökü sağlam bir temelle geleceği inşa etmek demektir. 

                                                            DIŞ TÜRKLER SAHİPSİZ KALDI

                                                    Hiç kuşkusuz, haksızlığa, hukuksuzluğa, insan hakları suçlarına karşı böyle bir konuşmayı alkışlarız. Özellikle de Müslüman toplumuna karşı yapılan haksızlıkların, katliamların da karşısındayız.

                                                    Ancak, Başbakana bu noktada sormak istediklerimiz de olacaktır:

                                                    Bugün, dünyanın birçok bölgesinde Türk ve Türk soyundan olanlara karşı insanlık sucu işleniyor. Çin, Uygur Türkleri’ne karşı dünyada eşi emsali görülmemiş insan suçlarına imza atıyor. Gelen haberlere göre, Uygur Türklerinin oruç tutmaları bile yasaklanmış. Başbakan’ın bütün bu yapılanlara karşı acaba sesi neden çıkmıyor? Burada yaşayan soydaşlarımız insan değil mi, bizim kanımızı taşımıyor mu?

                                                              Fazla uzaklara gitmeye gerek yoktur. Burnumuzun dibindeki Kuzey Irak’ta, Kerkük’te Türkmenlere karşı kurulan tuzaklar, saldırılar ve burada yaşayan kardeşlerimize karşı özellikle Barzani güçlerinin baskısı giderek artıyor. Türkmen liderleri birer birer ortadan kaldırılıyor. Başbakan Erdoğan, neden Türkmenlere karşı yapılan bu sindirme, öldürme ve baskıya karşı neden sesi çıkmıyor? Burada yaşayanlar Türk ve soyumuzdan değil mi? Acaba bu kardeşlerimizin sızısını Başbakan neden yüreğinde hissetmiyor?

                                                    “ TÜRK” ADI İLE GURUR DUYUYORLAR

                                                         Güney Azerbaycan Türkleri İran’ın baskısı altına, inim inim inletiliyor. Özgürlükleri gasp ediliyor. Sesini yükseltenler soluğu cezaevlerinde alıyor. Suriye’deki Türkmenler sefilleri oynuyor. Can Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ toprakları işgal altında, 1 milyon kardeşimiz göç etmiş durumda. Bunlar bizden değil mi, kanımızdan değil mi? Mısır ile Suriye ile ilgilendiğimiz kadar bu kanımızı taşıyan insanlarla neden ilgilenmiyoruz? Mısır’daki, Suriye’deki ve diğer bölgelerde yaşayan Araplar kardeşimiz de, bizim özbe öz kanımızı taşıyan, Türk adı ile gurur duyanlar, bayrağımızı gururla taşıyanlar, dilimizi kullananlar kardeşimiz değil mi? Bu nasıl bir kardeşlik anlayışı ve kavramıdır bunu bir türlü anlayamıyoruz.

                                                          Nerede Türkler zulüm görüyor, yok edilmeye çalışılıyorsa, bizi yönetenlerden dikkat edin “çıt” çıkmıyor. Bırakınız ilgilenmeyi, bir kınama bile yapılmıyor. Biz, Müslüman kardeşlerimize sahip çıkılmasının karşısında değiliz ama canımızı, kanımızı taşıyanların da dışlanmasına razı değiliz. Bugünlerde ard arda gelen Türkmen kardeşlerimizin katliamlarına bile bir kınama yapılmaz mı? Kerkük’e bir yetkili gönderilip, bu kardeşlerimize destek verilmez mi? Onlara moral aşılanıp “Korkmayın, biz yanınızdayız” mesajı verilemez mi?

                                                TÜRK OLMAK SUÇ MU?

                                                Yine dikkat ediniz, Başbakan da, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da, gittikleri her yerde, yaptıkları her konuşmada, Arapları yere göğe sığdıramıyorlar. Varsa yoksa Mısır ve Suriye’deki Müslüman Araplar, başka bir şey yok. Peki, Mısır’daki dış güçlerce tezgâhlanan darbeye doğrudan destek veren Suudi Arabistan’a, Körfez’deki Arap ülkelerine Başbakan’ın neden sesi çıkmıyor? Niye onları hedef tahtsına oturtmuyor? Neden onlara verip veriştirmiyor?

                                                           AKP Hükümeti’nin dış Türkleri kaderine terk ettiği, ilgilenmediği bir gerçek. Bundan güç alanlar da Türklere karşı şiddeti artırıyor, ezme politikalarını hızlandırıyor. Türkiye’de bile neredeyse “Türk olmak” suç haline gelmek üzere. Arapları bağrına basan, onları “kardeş” olarak tanımlayan Başbakan da, tayfası da, Türk ve Türk adını taşıyanı neredeyse tanımaz hale geldiler. Dış Türklerine “kardeşlerimiz” demeyi ve onları kucaklamayı nedendir bilemiyoruz bir türlü içlerine sindiremiyorlar.

  • KÜRDİSTAN GENELKURMAY BAŞKANI KARAYILAN DEDİ Kİ

    KÜRDİSTAN GENELKURMAY BAŞKANI KARAYILAN DEDİ Kİ

    Başsavcı Agvan Ovsepyan, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın yasal olarak belirlenmediğinden bahisle,”Türkiye,Ermenistan kilise ve arazilerini ve ayrıca sözde kaybedilmiş toprakları Ermenistan’a iade etmelidir” dedi.
    TBMM Genel Kurulu, CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun,”Meclis bugün psikolojik eşiği aşma noktasına gelmiştir” ifadesi ve alkışlarıyla TSK İç Hizmet Kanununun 35.maddesi değiştirdi.
    TSK’nın vazifesi, “yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şekline değişirken -aslında,Milli güvenlik konsepti uluslararası barışın sağlanmasıyla ilişikli dış tehditlere indirgendi.
    Dışişleri Bakanlığı,”Başsavcının ifadesi Ermenistan’da hakim sorunlu zihniyeti yansıtmakta ve bu ülkenin BM ve AGİT başta olmak üzere üyesi bulunduğu uluslararası örgütlere karşı yükümlülüklerine ters düşmektedir.Türkiye’den toprak talebi kimsenin haddine değildir” açıklaması bu sırada geldi…

    *
    Yine o sırada 30 Haziran -5 Temmuz’da, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) Halk Kongresi 9.Genel Kurulu “Demokratik Ulus ve Özgür Yaşam”esasında,4 coğrafyadan gelen delegelerle yeni süreçte izlenecek politikaları belirlemek üzere toplandı.
    Demokratik Konfederalizm ilkesi çerçevesinde Türkiye ulus devletine alternatif, Orta Doğu sorunlarının da çözümünde bir model olarak öngörülen,PKK’nın ve onun uzantısı diğer Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren tüm parti ve organizasyonların koordine edildiği yürütme organı Kürdistan Topluluklar Birliği’nin-KCK) siyasal örgütlenmesi yeni bir organizasyonda güçlendirildi.
    Abdullah Öcalan yeniden KCK Genel Başkanı,Bese Hozat ve Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı,Hacer Zagros ve Remzi Kartal Halk Kongresi Eşbaşkanı oldular.
    Murat Karayılan ise PKK’nın askeri kanadı Halk Savunma Güçleri (HPG) başkanı ya da Kürdistan Genelkurmay Başkanı oldu!

    *
    Halk Kongresi, KCK sisteminin temeli akademilerin, komün, kooperatif ve meclislerin hızla yaygınlaştırılması,demokratik konfederalizm temelinde demokratik uluslaşmanın oluşturulması, komünal ekonominin ve demokratik özerkliğin inşasının tabandan örgütlendirilmesine dönük bir dizi karar aldı.
    Demokratik çözüm sürecinin 1. aşamasının 1 Haziran’da tamamlandığı tespiti ile 2. aşamada AKP Hükümeti nezdinde Türkiye’den “anayasada Kürt halkının doğal ve demokratik hakları yer almalı, Anayasa Demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan’ı açık bir ifadeyle ortaya koymalı” talebinde bulunuldu.
    PKK’nın terör listesinden çıkarılması, tüm Kürdistani güçlerle birlik ve ittifak siyasetinin geliştirilmesi, Kürt Ulusal Konferansının en kısa zamanda gerçekleştirilmesi çağrısında bulunuldu.

    *
    Konuşulan en önemli husus, Atatürk’ün bağımsız,anti-emperyalist ve Kemalist ilkeler çerçevesinde Türkiye Ulus Devletini kurarken, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Kürtçülük Sorununu bir çözüme kavuşturmak amacıyla hazırlanan çeşitli raporların Başbakanlık,İçişleri,Adalet Bakanlıkları ve Genelkurmay’ın oluşturduğu bir komitece -önce, genel bir rapor-sonra, bir programda belirlenen ” Şark Islahat Planı” idi..

    *
    Planın önemi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın -mesela,
    39. maddesinin 4.fıkrası “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır” -ya da,
    5. fıkrası “Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır” ibaresi ile,
    Kemalist kadroların ve Cumhuriyet hükümetlerinin Kürt Sorununu çözmenin ana çerçevesini oluşturan planın çelişmesidir.

    *
    Şimdi Halk Kongresi -bir yandan, bir çalışma ile uluslararası platformlarda 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasıyla başlayan ve Şark Islahat Planı belgesiyle Kürt halkına fiziki,kültürel ve siyasi soykırım yapıldığının takdimini ve ilgili belgenin soykırım suç belgesi olarak kabul edilmesine yöneliyor, Lozan Barış Antlaşmasını tartışmaya açmaya yelteniyor.

    *
    Bir yandan da,Şark Islahat Planının tüm maddelerinin ortak noktasının Kürdistan’da Kürtleri kültürel soykırıma tabii tutmak,bir kürdü tümden Türk haline getirerek Türkiye diye tabir edilen sınırların içerisinde tek tip bir Türk ulusu yaratmak olduğundan hareketle,
    en yoğun fiziki kıyım Dersim’de yapılmıştır,deniyor.
    Yeni Anayasa için CHP’nin Dersimli, Alevi ve Kürt lideri Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden politika yürütmeye yöneliniyor.

    *
    Bu esnada PKK’nın askeri kanadı Halk Savunma Güçleri Genelkurmay Başkanı (!) Murat Karayılan Türkiye’den taleplerde bulunmaktadır!
    Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Sürecini teminen demokratik siyasal çözümün kabul edilerek gereklerin yerine getirilmesini/ KCK’nın 23 Mart’tan itibaren geliştirdiği ateşkes ve geri çekilme halinin onaylanmasını/ Türkiye’de demokratik siyasetin önünün açılması ve tüm toplumsal dinamiklerin harekete geçirilmesi için Kürt halkı silkinişinin Türkiye’ye yayılmasına olanak tanınmasını / Sürecin sabote edilmesi ya da bir oyalama ve aldatma politikasına dönüşmesi halinde aktif savunmada olan gerillanın misilleme hakkını kullanacağı açıklıyor!

    *
    İslamcı Erdoğan’ın Osmanlı’nın ardından oluşan devletlerde Vatikan benzeri “İslam Birliği” ile ekonomik güç olmak hedefinde Türkiye tamamen ABD’ye bağlanmıştır.
    Reelpolitik temel siyasi kimliği ve tarihsel birikimi kuşatmış, Türkiye Devletinin sivil ve askeri kanadı hepten MİT’te demokratikleşmeyi denetleyen ABD,Kürtlerin demokratikleşmesini denetleyen İsrail,askere strateji veren NATO ile Erdoğan ve Gülen Cemaatince yönetilmektedir.
    Şimdi bu heyetin kontrolünde “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramı üzerinde odaklaşılmalıdır” tezinde yeni bir anayasa talebi oluşmuştur.
    Bu çerçevede Genel Başkan Kılıçdaroğlu CHP’yi AKP’nin oluşturduğu merkezin diğer kutbu haline getirmek misyonundadır, Cumhuriyet’in yok edilen niteliklerine sahip olmak mücadelesi vermek yerine bölüşüm tartışması, sınıfsal sorunlar, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğuna soyunmuş ve Kemalist Türk Devleti idealini reelpolitiğe oyuncak etmiştir.

    *
    İşte yerel,genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşıldığı ve Demokratik Çözüm sürecinin 2.aşaması sırasında Kürt Halk Kongresi talepleri ve sözde Kürdistan Genelkurmay Başkanı Murat Karayılan’ın çıkışı AKP,CHP ve MHP’nin durumdan vazife çıkarmasına neden oluyor.
    Hem Gezi Direnişleriyle yıpranan Erdoğan’ın Başkanlık rüyasına son vermek hem yeni Anayasa’da uzlaşılan 48 maddenin TBMM’den çıkarılmasına yöneliniyor.

    *
    Türkiye hızla Uluslararası Hukuk ile ilgili platformlarda Lozan Barış Antlaşmasının didikleneceği süreçlere çekiliyor.
    Ermenistan Başsavcısı Agvan Ovsepyan’da bu süreci bekleyenlerdendir!
    TSK’a gelince yasa gereği -artık, o’nun vazifesini uluslararası barışı kuranlar belirliyor…

    14.7.2013

  • Türkiye’deki Vahabi Ku Klux Klan’ı

    Türkiye’deki Vahabi Ku Klux Klan’ı

    Children_with_Dr._Samuel_Green,_Ku_Klux_Klan_Grand_Dragon,_July_24,_1948Amerika savunma bakanlığı Türkiye ve İran eski danışmanı, 3 yıl önce yazdığı yazıda bizim içeriden göremediklerimizi görüp Amerikalılara örneklerle güzel anlatmış. İran’la, Türkiye’nin yer değiştirebileceği gözlemi gayet olası gözüküyor. Şeriat isteyen AKP yanlılarını görünce, belki devrimle değil ama bu başbakanın himayesinde evrilerek Türkiye bir islam devleti haline gelebilir. Başbakanın yerine gelecek yeni birinin daha ılımlı olacağının ise hiç bir garantisi yok.

    Yazının özeti değil ama yazıdan esinlenip aşağıdaki notları aldım :

    • Biz “kürt yoktur” diye büyütüldüğümüz ülkede tek bayrak, tek dil demeye devam edelim, “British” ve “English” ayrımını Avrupa’ya yerleşince anladım. Adadan gelenlere hitabınızda dikkat; “British” politik kimlik, “English” etnik kimlikdir.

    • Atatürk ülkenin ismini “Anadolu” koymayarak hata mı etti bilmiyorum ama “Anadolu İslam Cumhuriyeti” hiç de uzak gözükmüyor.

    • Vahabilik ve Teksas petrollerini kullanarak radikal hristiyanlığı yayan Ku Klux Klan benzetmesi tam Amerikan işi olmuş. Vahabiler o kadar iyi organize olabiliyorlar mı ya da Türkleri satın alabilirler mi pek emin değilim ama Diyanet kütüphanelerindeki Amerika, batı ve israil karşıtı kitapların, varoş camilerinin finansmanı ve bugüne etkileri bizim içeride pek farketmediğimiz bir konu. Diğer yandan Vahabi zenginliği, Amerikan emperyalizminin maddi gücü karşısında ne kadar etkili olabilir o da ayrı bir konu.

    Yazının ingilizce orijinali : https://www.turkishnews.com/en/content/2013/07/13/turkey-between-ataturks-secularism-and-fundamentalist-islam/

  • UZUN TUTUKLULUK SÜRESİNDE BÜYÜK HATA

    UZUN TUTUKLULUK SÜRESİNDE BÜYÜK HATA

    UZUN TUTUKLULUK SÜRESİNDE BÜYÜK HATA

    Anayasa Mahkemesinin uzun tutukluluk süreleri ile ilgili olarak peş peşe verdiği iki karar gündeme oturdu.
    Gündeme oturması da haksız değildi. Zira uzun tutukluluk “toplumun kanayan bir yarası olarak” uzun süreden beri devam etmektedir.
    Ancak uzun tutukluluğu önlemek amacıyla çıkarıldığı söylenen bu yasa için, biz çıkarıldığı günden itibaren farklı bir şey söylemekteyiz ve bütün hukuk çevrelerine rağmen bu farklı söylemimizin doğru olduğu inancını taşımaktayız.

    Uzun tutukluluğu –güya- önlemek için çıkarılan kanun maddesi aynen şöyle : “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilmek sureti ile uzatılabilir; uzatma süresi TOPLAM üç yılı geçemez.”

    Bütün hukuk çevreleri ve üst yargı organları bunu –bize göre hatalı olarak- iki sene ile üç seneyi toplayarak beş sene şeklinde yorumladılar. Üstüne üstlük, özel yetkili mahkemelerde bakılan devlete karşı suçlarda bu sürenin bir misli artırılacağından hareketle tutukluluk süresinin on sene olabileceğini kabul ettiler. Böylece, “uzun tutukluluğu önlemek için çıkarılan bir yasa, uzun tutukluluğa yol açan bir madde haline” getirildi.

    Oysa maddeyi dikkatli bir şekilde okuduğunuz zaman, bunun böyle olmadığını ve yanlış yorumlandığını göreceksiniz.
    Madde de; ağır ceza mahkemelerinde normal yargılama süresinin en fazla iki yıl olacağı söyleniyor. Bunda şüphe yok.
    Zorunlu hallerde bu sürenin uzatılabileceği söyleniyor ama tutuklu yargılama süresinin TOPLAM üç yıl olacağı söyleniyor. Yani normal yargılama süresi iki yıl, zorunlu halde uzatma süresi bir yıl ve “toplam” sürenin üç yıl olacağı söyleniyor. Sürenin beş yıl olacağı şeklinde hiçbir ibare yok.
    Aksi takdirde yani uzatma süresi için üç yıl düşünülse idi “toplam” kelimesi kullanılmazdı. Madde de “toplam” kelimesinin kullanılmasının amacı; “normal yargılama süresi ile uzatma süresi olarak toplam sürenin üç yılı geçemeyeceğidir.” Yoksa basit bir toplama çıkarma işi gibi, iki yılın üzerine üç yıl ekleyerek beş yılı bulmak şeklinde bir işlem değildir.
    Aksi halde burada toplam kelimesi kullanılmaz ve uzatma süresi üç yılı geçemez denirdi.
    Toplam süre üç yılı geçemez demek, normal yargılama süresi ile uzatma süresinin toplamının üç yılı geçemeyeceği demektir.
    Eğer özel mahkemelerde bu süre iki misli uygulanacak ise baz olarak alınacak süre “üç yıl olması” bakımından, özel yetkili mahkemelerde bir misli artırılarak, burada da süre altı yılı geçemeyecektir. Yanlış hesap devam ettirilerek “on yıl” gibi bir sürenin bulunması tamamen hatalıdır.
    Biz bu konuda Yargıtay başta olmak üzere bütün yargı organlarının “yanlış karar verdiği” inancını taşımaktayız.
    Konuyu bir hukuk makalesine dökmemek için detayına girmemekle birlikte; bir önceki madde de yer alan; Asliye ceza mahkemelerindeki yargılama süresindeki ifade, bu görüşümüzü doğrulamaktadır.
    Bu madde de, ağır ceza mahkemeleri dışındaki mahkemelerde yani asliye ceza ve sulh ceza mahkemelerinde tutuklama süresinin bir yıl olacağı söylendikten sonra, toplam ibaresi kullanılmaksızın, uzatma süresinin altı ayı geçemeyeceği vurgulanmaktadır. Üstelik, uzatma süresinin, normal tutukluluk süresinin yarısı oranında uzatılmış olması, ağır ceza mahkemelerinde de uzatma süresinin normal yargılama süresi olan iki yılın yarısı kadar yani, bir yıl olduğu ve TOPLAM yargılama süresinin üç yılı geçmeyecek şekilde düşünüldüğü ve amaçlandığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

    Buradaki temel hata; kanun yapmada davranılan acele, özensizlik ve yetersizlikten doğmaktadır. Yargı organlarının yaptığı dar yorumlar da bu hataya eklendiğinde, senelerden beri yakınılan ve bir çok insanın canını yakan bu tablo ortaya çıkmaktadır.
    “Yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesi” gibi, bu konudaki yanlışdan da dönülmesi gerekir.

    Bu arada –bize göre-yargının en üst basamağı olan savunmayı temsil eden Baro’lardan, Başkent Ankara Barosunda da Başkanlık seçimleri yapıldı. Ankara Barosunun kıdemli bir Avukatı sıfatıyla, Başkan Adayı olarak katıldığım bu seçimde, Baro’nun değerli mensupları, “bağımsız başkan adayları arasında en fazla oyu” bana vermek sureti ile bir onur kazanmamıza vesile oldular.

    Seçim sonucunu soran okurlarımıza bilgi verirken yeni başkan ve yönetime de başarı dileklerimizi iletiriz. Ancak yukarıda açıkladığımız konuda seslerini duyurmanın ve derinleşen bir hukuksal yanılgıdan kurtulmak için görüşlerini iletmenin, tüm hukukçuların ve Baro’ların en önemli görevlerinden biri olduğunu hatırlatmak isteriz.

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • PKK,hakimiyetini artırıyor…

    PKK,hakimiyetini artırıyor…

                                             Geçenlerde Faraşin Yaylası’nda bir cenaze töreninden bazı görüntüler kamuoyu ile paylaşıldı. Bir PKK’lının cenaze törenindeki bu görüntüler, iyi incelendiğinde, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde PKK’nın hâkimiyetini giderek artırdığını da görmüş oluruz. “Barış süreci” kapsamında terör örgütü ve destekçilerinin yaptığı her türlü kanunsuzluğa ses çıkarmayanlar, bu görüntüler karşısında da suskunluklarını sürdürüyorlar.

                                              “Bu bir cenaze töreni, ne var bunda?” diyenler olacaktır. Fotoğraflar iyice incelendiğinde bu işte çok şeylerin var olduğu görülecektir. Faraşin Yaylası’ndaki bu cenaze törenine katılanları eli silahlı PKK’lılar koruyor. BDP Van Milletvekili Nazmi Gür, Van Belediye Başkanı Bekir Kaya ile PKK’nın Van Eyalet Sorumlusu Simko Derik cenazede PKK’lıların koruması altında hazır bulunuyorlar.

                                                      PKK ÇEKİLMİYOR İYİCE YERLEŞİYOR

                                                       8 Mayıs’ta çekilmeye başladığı söylenen PKK’lılar çekilmiyor, yer değiştiriyorlar. Geçenlerde Başbakan Erdoğan bile bu konuda yaptığı açıklamada “PKK’lıların ancak % 15’i çekildi” demedi mi? PKK’nın çekilme konusunda tam bir oyun oynandığı da böylece ortaya çıkmış oluyor. Zaten, Murat Karayılan, son açıklamasında “Barış süreci tıkanmak üzere. Silahlı gruplarımız, olası bir gelişmeye karşılık kendilerini savunmak için bekleyecekler” diyor. Yani, silahlı grupların halen beklemede olduğunun mesajlarını veriyor.

                                                 Bazı BDP milletvekilleri ile yaptığımız görüşmelerde de bu milletvekilleri “Kürtler aptal mı ki, hemen çekilsinler Daha önce yapılan hataları tekrarlamayacağız.. Barış süreci içinde biz ilk adımı attık, sıra Hükümette. Hükümet adımlarını atmaz, halen oylamaya devam ederse, biz silahlı grupların başlatacakları eylemleri de önleyemeyiz” diyorlar. Aba altından sopa gösteriyorlar. Her konuşmaları tehdit ve şantaj kokuyor.

                                               PKK DEVLETİ TEHDİT EDİYOR

                                               Kırsalda eli silahlı gruplar halen yer değiştirirken, PKK’nın şehirleşmedeki güçlerini de artırdığı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Hatta AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu” Barış süreci içinde 2200 genç PKK’ya katıldı. Katılımlarda da patlama yaşanıyor” diyerek PKK’nın bölgede giderek güç kazandığını söyledi.             

                                                  Bu noktada asıl üzerinde durulması gereken konu ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeyi de sizlere paylaşalım:

                                                   PKK’nın her kanadından tehditler geliyor. Bugüne kadar yapılan müzakerelerde neler konuşuldu, ne vaatlerde bulunuldu bunları bilmiyoruz. Ancak, ortada bir mutabakat olduğu da bir gerçek. Hükümetin PKK konusunda köşeye sıkıştığını da görmekteyiz. PKK’nın üst yönetim kadrosundan Remzi Kartal “AKP Hükümeti hızlı adım atmaz, verdiği sözleri yerine getirmezse biz de yapılan protokolü kamuoyuna açıklarız” diyor. Demek ki ortada bizlerin bizlerin bilmediği bazı konular bulunuyor.

                                               Doğu ve Güneydoğu’daki tablo, PKK’nın bu topraklarda iyice hâkimiyetini artırdığı yönünde. Terör örgütü çekiliyor gibi yaparak bu topraklara daha fazla yerleşiyor. Kendi toprağındaki gibi hareket ediyor. Polis gücünü oluşturuyor. Güvenlik güçlerimiz ise ortalardan çekilmiş durumda. Bu da, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin tamamen PKK’ya bırakılmış olduğunu gösteriyor.

                                               PKK EYLEM BAŞLATACAK

                                               Bize gelen haberlere göre, PKK ve yandaşları şimdi çeşitli illerde eylemlere başlayacak. Bu eylemlerde “Hükümet adım at” sloganları atılacak. Nitekim bu yazının yazıldığı sırada bu eylemlerin başladığı haberlerini de aldık. PKK’lı yöneticiler “Sonuç alınmazsa, eylemler bütün yurda yayılacak” diyorlar. Hükümetin atacağı adımlara göre de silahlı militan grupların durumu netleşecek. Özetleyecek olursak, ortada sonuçlanmış bir şey görünmüyor.

                                                Gezi eylemleri ile başlayan karışıklıkların, PKK ve yandaşlarının gösterileri ve eylemleri ile yaygınlaşmasını hayra alamet görmüyoruz. “Hükümet adım at” isteklerinin neleri kapsadığını yineleyelim: Terörist başının özgür bırakılması, tüm cezaevlerindeki KCK ve PKK’lı tutukluların salıverilmesi. Seçim barajının düşürülmesi. Anayasada yapılacak değişikliklerde PKK’nın isteklerine yer verilmesi. Bakalım, bu konularda nasıl adımlar atılacak, bekleyip birlikte göreceğiz.

                           

     

  • Çapulcu Top 10

    Çapulcu Top 10


    Duman – Eyvallah by Mesut Haylar

    DİRENİŞİN MARŞI DUMAN’DAN. DİREN GEZİ PARKI!
    #direnişinmarşıeyvallah
    #direngeziparki

    Biberine gazına
    Cobuna sopasına
    Tekmelerin hasına
    Eyvalllah eyvallah

    Saldırın bana utanmadan sıkılmadan
    Gözlerim yanar ama ezilmedim azalmadım
    Özgürüm dedim hala
    Haklıyım dedim hala sana
    İnsanım dedim hala
    Vazgeçermiyim söyle bana.

    Biberine gazına
    Cobuna sopasına
    Tekmelerin hasına
    Eyvallah eyvallah

    Şamarı yüzümüze
    Garezi dilimize
    Şerefe hepinize
    Eyvallah eyvallah

    Kaldırın eli çekinmeden ve korkmadan
    Meydanlar bizim unutmayın bu vatan bizim
    Özgürüz dedik hala
    Haklıyız dedik hala sana
    İnsanız dedik hala
    Vazgeçermiyiz söyle bana

    Biberine gazına
    Cobuna sopasına
    Tekmeerin hasına
    Eyvallah eyvallah

    Şamarı yüzümüze
    Garezi dilimize
    Şerefe hepinize
    Eyvallah eyvallah

    ENGLİSH LYRİCS:

    To your pepper, your gas,
    Your batons, your sticks,
    To your harsh kicks,
    I say bring it on, bring it on

    Attack me shamelessly, tirelessly
    My eyes are burning but I don’t bow, nor do I lessen

    I am still free I said
    I am still right I said
    to you
    I am still human I said
    Do you think I would give up, tell me

    To your pepper, your gas,
    Your batons, your sticks,
    To your harsh kicks,
    I say bring it on, bring it on

    Your slap in our face
    Your grudge against our voice
    Cheers to all of you
    Bring it on bring it on

    Raise your hand without hesitation and fear
    The squares belong to us, don’t forget it, this nation is ours

    I am still free I said
    I am still right I said
    to you
    I am still human I said
    Do you think I would give up, tell me

    To your pepper, your gas,
    Your batons, your sticks,
    To your harsh kicks,
    I say bring it on, bring it on

    Your slap in our face
    Your grudge against our voice
    Cheers to all of you
    Bring it on bring it on


    TENCERE TAVA HAVASI (Sound of Pots and Pans) _ Kardeş Türküler by orta şekerli kahve

    TENCERE TAVA HAVASI (Sound of Pots and Pans) / Kardeş Türküler

    Boğaziçi Üniversitesi caz korosu Çapulcu musun vay vay by Onder_Sezen

    Boğaziçi Caz Korosu – Çapulcu musun vay vay (YENİ) – Boğaziçi Üniversitesi Caz Korosu tarafından hazırlanan Çapulcu musun vay vay Gezi Parkında 06.06.2013 tarihinde söylenmiştir. Başbakan Erdoğan’ın eylemcilere çapulcu demesinden esinlenerek Boğaziçi Caz Korosu çapulcu musun şarkısı yapmıştır.


    Marsis – Oy oy Recebum by dm_51b0ce1887c75

    Marsis – Oy oy Recebum

    Söz-beste: Nazan Öncel
    Düzenleme: Nazan Öncel, Janti
    Akustik gitar: Bahadır Şimşek, perküsyon: Janti
    Çapulcu Orkestrası: Janti, Ufuk Şenel, Özlem Karakuş
    Yönetmen: Akşit Togay

    Güya

    Beni bir kere dinleyebilirdin
    Dahası bana güvenebilirdin
    Ne istiyorum bir sor bakalım
    Bir dur bakalım
    Belki ben haklıyım
    Bir tutturmuşusun
    Çapulcu bunlar
    Hepsi ayyaş
    Evet nasıl da bildin
    Geç bunları geç
    Gel sadede
    Gel şu Gezi’ye
    Bir kere de iyi bir şey söyle
    Güya yanımdaymışsın hep güya
    Güya beni severmişsin güya
    Nasıl da yalan
    Güya yolundaymış her şey güya
    Güya mutlu mesutmuşuz güya
    Ötelenmişiz itelenmişiz
    Susturularak bugünlere gelmişiz
    Emek yıkıldı
    Rüya yakıldı
    Geziye n’olacak
    Sonra n’olacak
    Yok öyleymişim
    Yok böyleymiş
    Neysem neyim
    Böyle iyiyim
    Eli sopalı adamlarını
    Salma üstüme
    Çek şunları
    Güya yanımdaymışsın hep güya
    Güya beni severmişsin güya
    Nasıl da yalan
    Güya yolundaymış her şey güya
    Güya mutlu mesutmuşuz güya

    “Provokasyonlardan uzak, barışçıl bir direniş için sesimizin çıktığınca bir destek, yerel medyaya da bir gönderme amaçlı yaptığımız şarkımız ve sansürlü klibi”
    —————————————-­—————————————-­—————————————-­—–
    ben ağacım, budandım, köklerimden bedenime uyandım
    sen yaptın, dayandım, ağlattığın gözler için cevabım:
    “geliyorum, görüyorum, direniyorum”

    sesimizi duydu halk sabrını taşırdı kalk
    her yere uzandı bak, el ele bizim bu park

    ben ağacım budandım köklerimden bedenime uyandım
    sen yaptın, dayandım, susturduğun sözler için cevabım
    “geliyoruz, görüyoruz, direniyoruz”


    Çapulcular Korosu – Duyuyor Musun Bizi (Taksim Gezi Park) by hunisizdeli

    Kendilerine Direniş Korosu adını veren ekibin Duyuyor musun bizi? İşte çapulcunun sesi (Do you hear the people sing?) şarkısı sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyor. İşte o şarkının sözleri; Duyuyor musun sesi işte bu halkın öfkesi olmayacak hiçbir zaman bir başkasının kölesi sanki kalp atışları karışıyor davullara yürüyoruz gururla yeni bir yarına sen de gel katıl bize diren bütün bu baskıya durur koca dünya barikatın? arkasında sen de özgürl


    Boğaziçi Caz Korosu-Yeni Şarkı – Gezi Parkı’nda! Çapulcular Oldu mu_ by hunisizdeli

    Boğaziçi Caz Korosu, Gezi Parkı’nda eylemcilerle birlikte “Mendili Eline”yi yeniden düzenleyerek seslendiriyor.

    Çapulcular oldu mu?
    Meydanlara doldu mu?
    Gönderdiğin TOMAlar,
    Beşiktaş’a vardı mı?

    Maskeyi Yüzüme, maskeyi taktım yüzüme
    Biber Gazı yollamış emniyet gözlerime

    Barikatı aşmalı, şu Taksim’e varmalı
    Gezi Park güzel ama polisi olmamalı

    HERYER GEZİ…
    HERYER DİRENİŞ….

    Dinar Bandosu tarafından yapılan Çapulcu Direniş Şarkısı…

    [taksim meydanı gezipark]
    [taksim pi]
    [gezipark philarmonic]
    [izmirde gezipark gösterileri]
    [gezipark dayak]
    [mersin gezipark]
    [gezipark son durm]
    [gaz atsana]
    [gezipark tayyip]
    [nihat genç gezipark]
    [rte gezipark]
    [gezipark polisesaldırı]
    [pınarhisar gezipark]
    [rize gezipark]
    [diren gezipark]
    [götünün kılı olayım]
    [ankara kızılay gezipark]
    [gezipark kütahya]
    [istanbul gezipark]
    [bahçeli gezipark]
    [occupy gezi]
    [gezipark philharmonic]
    [gezipark polis basına]
    [asker gezipark]
    [gezipark çarşi]
    [gezipark violence]
    [azer hukum yemisim]
    [saatler sen geçe]
    [kelime oyunu]
    [revolution business]
    [taksim olayları]
    [gülen gezipark]
    [fatih altaylı başbakan]
    [banu avar gezipark]
    [asker polis]
    [duman gezipark şarkisi]
    [trabzonlu gezipark yorumu]
    [camiide içki]
    [mikrofonu açık unuttu]
    [ultraslan gezipark]
    [mustafa ceceli es]
    [nalan gezi]
    [kenan doğulu]
    [dizimag gezipark intro]
    [aşksın yalın]
    [capulcumusun vay vay]
    [gezi park]
    [gezipark]
    [rıdvan akar gezipark]
    [büyükerşen espark gezipark]
    [gezipark filarmoni]
    [polat alemdar gezipark]
    [taksim gezipark]
    [emin ülker tarhan]
    [molotof kokteyli yapımı]
    [gezipark eyvallah]
    [banu güven gezipark]
    [grup yorum]
    [capulcu]
    [gezipark1]
    [kütahya gezipark olayları]
    [şerefine tayyip]
    [beyaz show bitti]
    [beyoğlu ca]
    [erdoğan gezi avm]
    [gezipark taksim görüntüleri]
    [ankarada eylem]
    [balıkesir taksim]
    [newyork ge]
    [gaziantep gezipark]
    [kopru pankardı emine]
    [beyaz show gezipark]
    [gezipark anymos]
    [eskişehir gezipark eylemi]
    [canlı yayın gezipark]
    [popstar alaturka 2013]
    [gfb çarşı]
    [taksim opera]
    [suzan aksoy röportaj]
    [konya gezipark]
    [eskişehir gezipark ayaklanması]
    [people song taksim]
    [gezipark taksm]
    [gezi parkı]
    [necati şaşmaz gezipark]
    [kadir mısıroğlu gezipark]
    [ankara gezipark yürüyüşü]
    [izmir alsancak direniş]
    [rize gezipark eylemi]
    [gezipark ankara]
    [izmir de miting]
    [kanal d gezipark]
    [redheck tarim bakani]
    [koreli gezipark animasyon]
    [rize de yaşnanlar]
    [gezipark güldüren görüntüler]
    [necati şaşamaz]
    [2 haziran ankara]

    6477_489952187742486_1724263422_n

  • “ÇAT DİYE”

    “ÇAT DİYE”

    “ÇAT DİYE”

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   “Benim” diyor..

    Çoluk çocuk dahil 30 bine yakın Türk’ün katili, İmralı’da “ikamete memur” azılı terörist “Çat diye kalbim dursa ne olacak” diyor.

    Vallahi bence en ufak bir mahzuru yok..

    Hayırlara vesile olur inşallah..

    Ama midem bulanıyor, artık kusmak istiyorum..

    Devam ediyor;

    “Benim gibi bir insan bu koşullarda, küçük bir hücrede böylesine önemli bir süreci yürütüyor. Sürecin merkezinde ben varım, çağrıyı ben yaptım, ben başlattım. Bu süreç selamete ulaşmadan benim burada çat diye kalbim dursa süreç ne olacak? Bu soruyu soruyorum bazen kendime. Dolayısıyla sağlığımla ilgili dile getirdiğim şeyler, benim kişisel kaygılarım değil, doğru anlaşılsın. Hükümete de mesaj verirken hep bu çerçevede veriyorum. Bu benim kişisel meselem değil, kişisel kaygım da değil. Pozisyonum bu kadar önemliyken süreç açısından herkesin dikkat etmesi gerekir”.

    “Benim gibi bir insan” diyor..

    “Bu koşullarda” diyor..

    “Küçük bir hücrede” diyor..

    “Önemli bir süreç” diyor, “Sürecin merkezinde ben varım” diyor, “Çağrıyı ben yaptım” diyor, “Ben başlattım” diyor..

    “Sağlığımla ilgili dile getirdiğim şeyler, benim kişisel kaygılarım değil” diyor..

    “Hükümete mesaj veriyorum” diyor.

    “Bu benim kişisel meselem değil, kişisel kaygım değil” diyor..

    “Pozisyonum bu kadar önemliyken” diyor..

    Psikolojik, sosyolojik, fizyolojik ve de biyolojik olarak dikkatle incelenmesi gereken bir vak’a, bir ruh hali ile karşı karşıyayız.

    Siz son zamanlarda bu kadar çok “BEN” diyen birini gördünüz mü?

    Kendisini dünyanın merkezi olarak gören böyle “bencil”, “megaloman” birini duydunuz mu?

    “Bağımsız doktorlar heyeti” istiyormuş..

    Doktorlar hep “bağımlı” mıymış?

    Ne bağımlısıymış doktorlar?

    Biz kendimizi hep “bağımlı doktorlara” mı emanet ediyor muşuz?

    Yardakçıları, suç ortakları da meydanı boş buldular ya, onun bıraktığı yerden devam ediyor;

    Bilmem ne konseyi üyesi, “Herkes bilmeli ki önümüzdeki bir hafta çok ama çok önemlidir. Türk devletinin şu anki gibi tavrı devam ederse süreç tıkanır. Şu anda tıkanmamış ama tıkanma aşamasındadır” diye “muhtıra” veriyor; başka bir bilmem ne üyesi, “Süreci tıkatan Türk devlet ve hükümetidir. Herkes devletten ve hükümetten adım bekliyor. Süreci bitiren bizler değil devlet ve hükümet tarafıdır. Gerçeklik budur. Bundan dolayı onların adım atması lazım. Tam da burada demokrasi güçleri devlet ve hükümetten adım atmayı istemeliler” diye “nota” veriyor.

    Utanmadan, sıkılmadan “demokrasi” diyorlar, “demokrasiden” bahsediyorlar..

    Demokrasilerin gereği sandıksa, sandıkla ilgisi olmayan, silah zoruyla isteklerini dayatan dağdaki eşkıyayı neden adam yerine koyuyoruz?

    Uyduruk tek tip elbiseleriyle, silahlarıyla düze inip Cizre ve Diyarbakır’da kolluk görevi yapıp; Faraşin yaylasında “cenaze töreni” düzenliyorlar.

    “Silah gösterdikleri” o törende Nazmi Gür adlı şahıs, “Önümüzdeki yerel seçim sonrası” özerkliği kutlayacaklarını söylüyor. “Artık 4 parçadaki Kürt halkının birleşme zamanıdır. Kürt halkı, ulusal ittifakını pekiştirerek, özgürlüğe yol olacaktır. Artık 4 parçadaki Kürt halkının birleşme zamanıdır. Kürt halkı, ulusal ittifakını pekiştirerek, özgürlüğe yol olacaktır” diyor.

    Dolmuşta, çarşıda, pazarda, sokakta, kahvede kavga çıkarmayı, ortamı germeyi; bakkala, kapıcıya, profesöre, veterinere, doktora, kasaba, çiftçiye, gazeteciye, garsona, bulaşıkçıya her fırsattan istifade ile bağırıp çağırmayı, ters bakmayı, iteleyip kakalamayı biliyoruz da bu hastalıklı uzuvlara neden “tık” demiyoruz?

    Neden ağzımızdan tek kelam çıkmıyor?

    Başka bir bilmem ne üyesi; (İmralı’dakinin) “Ağzında yaralar çıkmakta, gün içerisinde gözlerinde yanmayla birlikte sıklıkla akıntı olmakta, burnunda ve boğazında yanmalardan kaynaklı ciddi sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır. İmralı Cezaevi’nin insan haklarına aykırı yoğun tecrit koşulları ve Ada’nın çürütücü iklim koşulları, 14 yıldır son derece rahatsız etmekte, ciddi sağlık sorunları yaşamasına neden olmaktadır. Net bir biçimde ifade etmek gerekir ki sağlığı ile Kürt sorunu iç içedir. Sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları, mevcut süreçle birlikte ele alınmak zorundadır. Zaten hukuken de sağlık koşullarının sağlanması, bağımsız bir doktor heyeti tarafından muayene ve tedavi edilmesi gerekmektedir” diyor..

    Devleti tehdit ediyor.

    Aynı iklim kuşağında, aynı sahillerde yaşayan benzer yaştaki milyonlarca insanımız hep beş yıldızlı otel koşullarında mı “barınmaktadırlar”?

    Hiçbiri “bağımsız doktorlar heyeti” istememekte, “aile hekimi” ile idare etmektedir. ”Gün içerisinde gözlerinde yanmayla birlikte sıklıkla akıntı olan, burnunda ve boğazında yanmalardan kaynaklı sağlık sorunları” olan yine milyonlarca vatandaşımız “sorunlarına” aspirin ile derman bulmaya çalışmaktadır.

    Hep “ben”, daima “ben” diyen bu hastalıklı ruh, bu hastalıklı kafa yapısı kaderimiz mi?

    Eğer öyleyse kader utansın..

    Bir de ve bütün bunlar yaşanırken de..

    2000 yılının başındaki o meşhur 7.5 saat toplantıdan sonra kesinleşen yargı kararını göz ardı ederek, yok sayarak, meclise göndermeyerek sümen altına atanlar;

    Atıp da sonradan meydanlarda ip at(lay)anların “sürece” katkıları da unutulmasın lütfen, sonra gönül koyarlar..

    Onlar da utansın.. 12 Temmuz 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Kürtler özerkliğe hazırlanıyor…

    Kürtler özerkliğe hazırlanıyor…

     

                                                      PKK ile başlatılan “Barış süreci” çerçevesi içinde, daha önce yazdığımız yazılarda AKP Hükümeti’nin Doğu ve Güneydoğu’yu tamamen PKK ve yandaşlarına teslim ettiği konusuna değinmiştik. Terör örgütü, artık bu bölgelerde Türk ve Türk izi istemiyor. Dağlarda yazılı olan “Ne mutlu Türküm diyene” yazıları silinip, onların yerine sözde Bağımsız Kürdistan bayrakları konuluyor.

                                                     Yasal olmayan toplantılar yapılıyor. PKK, polis ve güvenlik birimlerini oluşturuyor. Yollar kesiliyor, inşaatlarda çalışan işçiler kaçırılıyor, kimlik kontrolleri yapılıyor. Hükümet olanlar “Süreç zarar görmesin” diyerek bunlara seyirci kalıyor. Adamlar, federasyonlarını kuruyorlar, bunun hazırlığını da yapıyorlar, siz hala hangi süreçten söz ediyorsunuz? Bölgeden de askeri karakolların kaldırıldığını söylemeye gerek var mı bilmiyoruz?

                                                           TEHDİT YAĞDIRILIYOR

                                                   PKK elebaşlarından Murat Karayılan yine tehdit savurdu, yine savaştan söz etti. Karayılan, yaptığı açıklamada” Hükümet elini çabuk tutsun. Önderimiz Öcalan derhal özgür bırakılsın. Cezaevlerinde bulunan PKK ve KCK’lılar da hemen salıverilsin. Demokratik yoldan atılacak adımlar da devreye girsin. Yoksa süreç tıkanır ve biz haklarımızı savaşarak almak durumunda kalırız” dedi. Sürecin kritik aşamada olduğunu da sözlerine ekledi. Açıkça, teröristler devlete meydan okumaya, tehdit üzerine tehdit savurmaya başladılar. Her olaya kükreyen Başbakan Erdoğan’ın bu tehditlere sesi neden çıkmıyor acaba?

                                                      Dikkat ediniz, Hükümet olanlardan “çıt” çıkmıyor. Terör örgütünün yasal olmayan her türlü faaliyetlerine göz yumuluyor. Türk bayrağı, Milli marşımız, Atatürk posterleri ortadan kaldırılıyor. Bunların yerine terörist başının posterleri, sözde Bağımsız Kürt Devleti’nin bayrakları asılıyor. Hükümet olanlar da bunlara sessiz kalıyor.  Devlete yapılan tehditlere karşılık verilemiyor. Böyle bir yönetim şekli olabilir mi?

                                                  Sadece Karayılan değil, İmralı canisi de, PKK’nın siyasi uzantıları BDP’liler de sürekli olarak Hükümeti tehdit ediyor. Türklere ve Türklüğe ağır hakaretlerde bulunuyor. Bunlar, yenilir yutulur şeyler değildir. Gezi eylemlerinde demokratik haklarını kullanmak isteyenlere karşı acımasız davranan, millet ile polisi karşı karşıya getirenler, Doğu ve Güneydoğu’daki oluşma ve kanunsuzluğa göz yumuyorlar.

                                                             ÖZERKLİĞE HAZIRLANIYORLAR

                                                     Elimizde bazı bilgiler var. Buna göre Suriye’de tek bir kurşun atmadan birçok kentte yönetimi ele geçiren Kürt grupların, bölgede dengeleri alt üst edecek bir adımı atmakta oldukları görülüyor. Kürt grupların, aralarında aldıkları karar göre 3 ay içinde geçici bir yönetim ve geçici bir anayasa oluşturmaya hazırlanıyor. Bu hazırlık içinde Kuzey Irak Kürtleri ve PKK da yer alıyor. 6 ay içinde de seçimlerin yapılması hedefleniyor. Böylece Batı Kürdistan Halkları Meclisi oluşturulacak.

                                                               Özerklik hareketini Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) başlatmış bulunuyor. Bölgedeki diğer Kürt dernekleri ve siyasi partilerinin de destek verdiği oluşumun beklenen sonuca varması halinde tüm bu kesimleri de kapsayan bir komite oluşturulacak, 3 ay içinde de geçici yönetimin çalışmaya başlaması hedefleniyor. Aynı zamanda Kürt Yüksek Konseyi’nin işlevini de yerine getirecek olan bu geçici yönetimin ilanından sonra Batı Kürdistan’da geçici bir Toplumsal Sözleşme oluşturulacak. Bu toplumsal sözleşmenin geçici anayasa yerine geleceği de ifade ediliyor.

                                                           MHP KONUNUN TEK TAKİPÇİSİ

                                                               Bu çalışmalardan bizim Hükümetin ve bizi yönetenlerin bilgisinin olmaması mümkün değil. Ancak, süreç öylesine hızlı işliyor ki, ne Başbakan Erdoğan, ne Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bu olup bitenler karşısında hiçbir şey yapmıyor, ya da yapamıyor. AKP Grubu’ndan hiçbir milletvekili de ortaya çıkıp, Türkiye’nin parçalanmaya doğru gitmesinin karşısında varlığını ortaya koyamıyor. Şunu da ekleyelim: Bu Kürt oluşumunun arkasında dış güçlerin desteğinin var olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yıllardır Bağımsız Kürt Devleti’nin oluşumuna çalışanlar ortaya çıkıp şimdi bunun inşasını gerçekleştiriyorlar.

                                                       Gelişmeler, her zaman vurguladığımız gibi Doğu ve Güneydoğu’nun PKK ve yandaşlarına teslim edilmiş olduğunu gösteriyor. Toplumda çok büyük rahatsızlıklar yaratan bu oluşum, çeşitli gündem değiştirmelerle bir yerde bize göre kamuoyunun dikkatinden de kaçırılıyor gibi geliyor. Ancak, konuyu yakından takip eden MHP’nin bu gelişleri sıcak tutması, gündeme taşıması ve kamuoyunun dikkatini Doğu ve Güneydoğu’ya çekmesi de önemsenmelidir.

  • AB-D SÖMÜRGECİLİĞİ DEVAM EDİYOR !!!

    AB-D SÖMÜRGECİLİĞİ DEVAM EDİYOR !!!

    Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
    Mustafa Kemal ATATÜRK

    Az gelişmiş ülkelerde sömürgecilik oyunu.

    Değerli arkadaşlar,
    Almanya’da yayınlanan Der Spiegel dergisi, azgelişmiş ülkelerdeki tarım topraklarının neredeyse tamamının yabancılar tarafından satın alındığını yazdı. Buna göre Liberya’nın ekilebilir topraklarının yüzde 100’ü yabancılara satılmış durumda. Yaşanan olayın ‘yeni tip bir sömürgecilik’ olduğunu belirten dergi, tarıma elverişli iklimi bulunmayan ülkelerin toprak satın almak için birbirleriyle adeta yarışa girdiğine dikkati çekti. Tarım topraklarının ABD, İngiltere ve İsveç gibi ülkeler tarafından satın alınarak, sömürgecilik yapıldığını iddia etmektedir.

    Azgelişmiş ülkelerde nüfusun hızla artmasından faydalanan gelişmiş ülkeler, artan yiyecek ihtiyacını karşılama sözüyle topraklara talip oluyor. Yabancı yatırımcıların büyük ilgi gösterdiği bu toprakların bir kısmı da kiralanıyor. Yabancılara en çok satılan toprak listesinde birinci sırayı alan Liberya’yı, Gabon ve Filipinler takip ediyor. Daha sonra ise yüzde 41 ile Sierra Leone, yüzde 36 ile Ukrayna, yüzde 33 ile Papua Yeni Gine, yüzde 28 ile Mozambik, yüzde 18 ile Tanzanya ve Uruguay, son olarak da yüzde 10 ile Madagaskar geliyor.

    Değerli arkadaşlar,
    Biz de gayrimenkullerimizi yabancılara satıyoruz. Mütekabiliyet Yasasının çıkartılmasından sonra 9 ayda yapılan satışlar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca açıklandı. Genelde büyük ümit bağlanan Kuveyt, S. Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşlarına 9 ayda 358 konut ve 126 arsa satışı yapıldığı anlaşılıyor. Halbuki aynı dönemde Almanya, İngiltere, Avusturya ve ABD vatandaşına satılan konut sayısı 2.589, arsa sayısı ise 1.759 adet olmuş. Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi toplamda 8174 konut ve 2513 arsamız yabancılara satılmış durumdadır.

    9 aylık satış tablosu

    Burada, Değerli Ekonomi Yazarı Güngör Urasın, 06.03.2013 tarihli Milliyet gazetesindeki makalesini sizlere anımsatmak isterim. Makalesinde,
    • Biz yabancılara gayrimenkul satınca ne kazanacağız?
    • Niye yabancıya satmak istiyoruz?
    sorularına yanıt olarak şunları dile getirmiş:
    1) Son yıllarda inşaat kesimi ekonominin dinamiği haline geldi. Üretimin önüne geçti. İnşaat kesiminde yerli talebin doyması halinde yabancının talebi önem taşıyor.
    2) Varlık satışları bütçeye gelir getiriyor. Kamunun gayrimenkul satışlarına yabancıların ilgisi önemli.
    3) Cari açığın finansmanında “Doğrudan Yatırımlar” kalemi içinde gayrimenkul yatırımı için gelen döviz yılda 3 milyar dolara yaklaştı. Bu kalem cari açığın kapatılmasına destek veriyor.

    Ancak ne yazık ki bu satışlar sonrası ne cari açığımız kapandı, ne de yaşadığımız ekonomik sorunlarımız azaldı. Ayrıca bu satışlarda İngilterenin uygulamış olduğu yöntemin yani tamamen satış yerine 49 yıllığına kullanma izni verilmesini isterdim.

    Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları, İsrailin kuruluşunda uygulamış olduğu önce satın al, sonra devlet kur yönteminin, AB-D emperyalizmi tarafından da uygulanabileceğini unutmazlar. Yoksa dünyanın en güzel ülkesinin 3 veya 5 kuruş uğruna bölünmesine ve parçalanmasına neden olunabilecektir.

    Sevgi ve Saygılarımla (12.07.2013).
    Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

  • ‘AĞDAŞ TOPLUMU’ GENÇLER ÖĞRETİYOR   ,, Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

    ‘AĞDAŞ TOPLUMU’ GENÇLER ÖĞRETİYOR ,, Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

    Toplumsallığı, kendisini ister istemez siyasal/kamusal da yapan insan, yüz yüze ilişkiler ortamında olsa olsa yurttaş (citizen) boyutuna sıçrarken, teknoloji aracılığıyla artık ağdaş (netizen) noktasına gelmiştir. Ağdaş olmanın sorumluluğu hepimizin omuzlarındadır, omuzlarında olması gerekir. Son günlerde yaşadıklarımız, ağdaşlığın, toplumsal, tarihsel, kültürel varlıklar olarak hepimizi etkilediğinin en somut göstergesidir.

    Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

    betul-1
    İstanbul, 1950. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Felsefe doktorasını 1984’te tamamladı. Aynı üniversitede 2000 yılına kadar çalıştı. 2000 yılından beri Maltepe Üniversitesi’nde görev yapmaktadır. 2004 yılında Maltepe Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü’nü kurdu. Burada, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Rektör Yardımcılığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, LLP- Erasmus Kurum Koordinatörlüğü, BEK Başkanlığı görevlerinde bulundu. Halen Felsefe Bölümü Başkanı,  Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi ve Maltepe İlçesi İnsan Hakları Kurulu Üyesi; Türkiye Felsefe Kurumu ve  Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu Başkan Yardımcısı; Darüşşafaka Yüksek Danışma Kurulu Üyesidir.  Çok sayıda kitabı ve makalesi vardır.

    İnsanların içinde yer aldıkları her durumda farkına varsınlar ya da varmasınlar, az ya da çok belli bir dayanışma örneği sergiledikleri açıktır. İnsanı ‘zoon politikon’ (toplumsal/siyasal canlı varlık) olarak nitelendirerek, bu insanlık durumunu belki de en yalın  biçimde Aristoteles dile getirmiştir. İnsanın tarihsel ve kültürel bir varlık olduğu da daha sonraları keşfedilmiştir. İnsan; toplumsal, tarihsel, kültürel bir varlık olduğunu düşünmesiyle, konuşmasıyla, özellikle de yazmasıyla pekiştirmiş; başka bir deyişle, düşünmesi, konuşması ve yazmasıyla toplumsal, tarihsel, kültürel oluşu birlikte gitmiştir. İnsan yazma edimiyle (faaliyetiyle) kendisini neredeyse “zamansız” kılmıştır.

    ANLAMA İSTEĞİ
    Yalın, sıradan bir “çevre” olmanın çok ötesine geçen dünyaya çok farklı edimlerle, düşünme, anlama, yorumlama, değerlendirme edimleriyle dokunan, ulaşan insan, birbirinden çok farklı araçlarla, hep varolanı bilmeyi, anlamayı istemiştir ve bu istemini, günümüzde sınırsızca gerçekleştirmenin peşindedir. Yüzyüze ilişkiler çerçevesinde aynı mekânı ve zamanı paylaşan insan, ilkin teknikle ve artık bilimsel bilginin eşliğinde teknolojiyle birlikte, mekân ve zaman sınırlarını aşarak, adına “sanal gerçeklik” dediğimiz bir ortamda yaşamaya başlamıştır. Teknoloji; insanın kendisiyle, her türlü farklılığına karşın bir bakıma kendisi gibi olan başkalarıyla, diğer varolanlarla, kısacası dünyayla ve bilgiyle olan ilişkilerini temelden değiştirmiştir. Sanal gerçeklikte, sanal ilişkiler çerçevesinde içinde bulunduğu durumu sürekli olarak yeniden kuran insan, sahip olduğu, bir şekilde öğrendiği, içselleştirdiği kavramlarını yeniden gözden geçirmek durumundadır.
    Yapısı gereği, durumu gereği, ihtiyaçlarıyla olan ilişkilerinin gereği, başkalarıyla birlikte olmak, başkalarıyla şu ya da bu şekilde birlikte yaşamak zorunda olan insan, yeniden, özne, özgürlük, özerklik, eşitlik, dayanışma, işbirliği, sorumluluk, aydınlanma, sekülerleşme/dünyevileşme, adalet, güven, kavramları üzerinde düşünmek durumundadır. Teknolojinin olanaklarıyla yaşamın akışını neredeyse kısıtsız olarak yönlendiren, yaşamı ertelemeyen insan, artık ağlararasında (internet) yaşamaktadır. İşte insan artık böyle bir yaşayışın gerekleri üzerinde düşünmeye başlamak ve “özne olma durumu”nu sorgulamak zorundadır. Böyle bir ortamda sanal gerçeklik dünyasında artık her birey, görünüşte olabildiğince özgürdür. Ancak bu özgürlük üzerinde ve bu özgürlükle bağlantılı olarak “sorumluluk” üzerinde daha ayrıntılı bir biçimde düşünmek zorundadır.

    YENİ BİR MODEL
    Toplumsallığı, kendisini ister istemez siyasal/kamusal da yapan insan, yüzyüze ilişkiler ortamında olsa olsa yurttaş (citizen) boyutuna sıçrarken, teknoloji aracılığıyla artık ağdaş (netizen) noktasına gelmiştir. Ağdaş olmanın sorumluluğu hepimizin omuzlarındadır, omuzlarında olması gerekir. Son günlerde yaşadıklarımız, ağdaşlığın, toplumsal, tarihsel, kültürel varlıklar olarak hepimizi etkilediğinin en somut göstergesidir. Yaşadıklarımızı, “ağdaş toplumsalı” okumak, hatta olabildiğince doğru okuyabilmek hepimizin ödevi olsa gerek.

    AYRICALIK KALKTI
    Yaşadıklarımız en azından bize şunu öğretiyor: Günümüzde teknoloji, insan-dünya-bilgi/bilgi olmayan ilişkilerini tümüyle etkilemektedir; eğer isterlerse ve erişebilirlerse toplumun tüm bireyleri kendilerini ifade etme olanağına, tüm zamanlardakinden daha çok sahiptirler. Yöneten-yönetilen ayırımı neredeyse olanaksız hale gelmiştir. “Karar verici olmak” artık belli bir kesimin ayrıcalığı değildir; her türlü ayırımcılık, özellikle, cinsiyetçi işbölümüyle hepimize ulaşan cinsiyetçi ayırımcılık gücünü yitirmiştir. Çocuklar da, gençler de, kadınlar da vardır! Farklı kimliksel özelliklerini bugüne kadar şu ya da bu şekilde gizleyenler de artık peçelerini kaldırmıştır, toplumda onlar da vardır! Son günlerde yaşadıklarımız, bütün bunları gözümüzün önüne serdi; dünyevileşmenin, aydınlanmanın önemi bir kez daha tüm yalınlığı ve açıklığıyla ortaya çıktı, yeter ki olup bitene ezberlerle bakmayalım!
    Öyleyse ne yapmalı? Ağdaş-yurttaşlar olarak bir yandan görünmez olan ama bizi sürekli olarak etkileyen tüm kavramlarımızı, değerlerimizi, ne yazık ki bizi sürekli olarak kısıtlayan değer yargılarımızı; öte yandan görünürlük alanına sınır tanımaz şekilde çıkan eylemlerimizi, ilişkilerimizi, açıklık, saydamlık, hesap verebilirlik, işbirliği anlayışı içinde gözden geçirmeliyiz. Farkında mısınız? Gençler böyle bir tutum içinde; gençler ağdaş olarak böyle bir mesaj veriyor; artık hiçbir şey eskisi gibi değil!

    GENÇLERİ ANLAMAK
    Anne-babalar, öğretmenler, karar vericiler, kentli ağdaş gençlerin başkaldırısını, onlarla işbirliği yaparak, kibirden arınarak, “gençleşerek” anlamaya çalışın, çalışalım; ağdaşlığın yeni kavram örgüsünü ve gerektirdiklerini sürekli olarak düşünelim. Ağdaş-yurttaşlığın gerekli ve yeterli koşulları üzerine, bilgi dışı hiyerarşiyi ve her türlü otoriterliği bir yana bırakarak bir kez daha düşünelim; her türlü şiddetin karşısında olduğumuzu sadece sözel olarak, boş bir retorik olarak değil, eylemimizle de, “özenli düşünme”, “özenli dile getirme” ve “özenli eylemde bulunma”yla da gösterelim. Belki o zaman sağlıklı bir demokrasinin kapısını aralayabiliriz. Özellikle insan haklarına dayalı olması gereken Anayasamızı yapma işini gençlerimize, özellikle genç düşünenlere, tartışmacı, sorgulayıcı, eleştirici, öngörülü aydınlık kafalara bırakalım.

  • GEZİ’ DE PİYASA

    GEZİ’ DE PİYASA

    Küresel piyasalar mal fazlasındadır ve daha fazla üretime yönelik yatırımların önemli ölçüde azaldığı, işsizliğin giderek yükseldiği, her şeyin fiyatının düştüğü çok netameli bir dönemden geçiyor.
    Geçmişte kapitalizmin krizlerinden çıkmasına yöntem oluşturan,kapitalistin temel üretim araçlarının maliyetinin düştüğü bir noktada üretimini arttirması, kötü piyasa koşullarına rağmen kâr yapması -o sırada, istihdamı da sağlaması yöntemi – bugün,otomasyon ve taşeronlaşma yüzünden krizin atlatılmasını sağlayacak sayıda iş olanaklarını ortaya çıkarmıyor.
    Ne işçi alımının yalnızca kâr kaygısında olan kapitalistlere bırakılması -ne de,otoriter hükümetler işsizlik, düşük ücret ve daha fazla çalıştırma, borç esareti, haciz ve tahliyeler,aşırı yoksulluk artmasını engelleyemiyor -ki, bu sorun “kapitalizmin nihaî krizi” olarak adlandırılıyor.

    *
    Bu manzaranın önünde ortaya çıkışı,gerçekleşmesi ve sonuçlarıyla -ne, Tahrir’e -ne, ABD Occopy hareketine -ne, Yunanistan’da kemer sıkma politikalarına karşı gelişen halk direnişlerine -ne de, İspanya’daki Öfkeliler hareketine benzemeyen ve karakterini
    Gezi Parkı’nda bir ağaca iliştirilmiş kartondaki “Sen bir milyon topla, biz biriz” yazısıyla açığa vuran ve yurdu saran Gezi direnişi yükseliyor.

    *
    10 yıllık AKP iktidarının kendisine muhalif herkesi hapse tıkmak baskısına rağmen apolitik yetişmiş,örgütsüz, toplumun zengin-yoksul, inanan-inanmayan,şehirli-kırsal,emekçi-işveren -kısaca,her kesimden insanlar lidersiz ve belli bir ideolojinin olmadığı protestolarla, Başbakan Erdoğan’ın ileri demokrasi balonunu patlatmış, eğreti fiyakasını bozmuş, siyasal dengeyi yerinden oynatmıştır.
    Hükümete, valiye, polise,kalabalıklar içine sokuşturulan palalı,silahlı aksesuarlara karşı korku eşiği aşılmıştır,herkes politikleşmiş,eylem ve muhalefet biçimi zenginleşmiş, halk her alanda dostunu-düşmanını farketmiş, tüketimden gelen güç keşfedilmiş ve halkın gücü olarak dünyaya duyurulmuştur.
    Çok güçlü bir talep Erdoğan ve hükümetinin istifasıdır, AKP’nin neden olduğu partizanlık, usulsüzlükler ve haksız kazançların,doğa katliamının ve ne yaptılarsa hepsinin hesabının sorulması isteniyor.

    *
    Direnişlere katılan kesimin büyük çoğunluğu çalışan ailelerden gelen -ancak,iş bulabildikleri taktirde yaşamlarını sürdürecek insanlardır.
    Henüz ideolojik bir tavır göstermiyor olsalar da dillendirdikleri eylem sebeplerinin çoğu sosyalizmin işçi sınıfı çıkarlarıyla ilgilidir.
    Mesela, Başbakan Erdoğan’ın kapitalist projesi Taksim Gezi Parkı yerine AVM yapılması -işte, bu iştiyakla reddediliyor.
    Tartışmalarda ve forumlarda giderek kapitalizmin hakça bölüşümü sağlamada,daha fazla düşünce,eleştiri ortamının yaratılmasında ve herkese insanca yaşama hakkının tanınmasında çözümsüzlüğü gündemi oluşturuyor -ki, bu sosyalist bir topluma özlem anlamına geliyor.

    *
    Bu taleplere saygı çerçevesinde direnişlere katılan çok sayıda sol parti ve eğilim kendini hoşgörü sergilemek ve aktif işbirliği yapmak zorunda hissediyor.
    Gezi Direnişleri Türkiye’nin siyasi haritasını yeniden şekillendirilmeye zorlarken, anti-kapitalist bir programa sahip bir siyasi partinin aynı yönelimdeki bütün grupları ve bu gruplar dışında kalan fakat böyle bir gelişmenin umudunu taşıyan çok sayıda bireyi yanına çekeceği inancı gelişiyor.

    *
    İşte, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) Halk Kongresi (Kongra-Gel) 9.Genel Kurulu “Demokratik Ulus ve Özgür Yaşam”esasında,4 coğrafyadan gelen delegelerle, 30 Haziran-5 Temmuz tarihlerinde yeni süreçte izlenecek politikaları belirlemek üzere toplanmıştır.
    Demokratik Konfederalizm ilkesi çerçevesinde ulus devlete alternatif, Orta Doğu sorunlarının da çözümünde bir model olarak öngörülen,PKK’nın ve onun uzantısı olarak diğer Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren tüm parti ve organizasyonların koordine edildiği yürütme organı Kürdistan Topluluklar Birliği’nin (Koma Civaken Kürdistan-KCK) siyasal örgütlenmesi yeni bir organizasyonla güçlendirilmiştir.

    *
    Genel Kurul’da KCK sisteminin temeli akademilerin, komün, kooperatif ve meclislerin hızla oluşturularak yaygınlaştırılması,demokratik konfederalizm temelinde demokratik uluslaşmanın oluşturulması ve demokratik özerkliğin inşasının tabandan örgütlendirilmesine dönük bir dizi karar alınmıştır.
    En önemlisi Türkiye’de ve Ortadoğu’da kapitalist,yerel statükocu güçlerin artık eskisi gibi halkları yönetip kontrol edemeyeceği, halkların demokrasi ve özgürlük taleplerine cevap veremeyecekleri, halkların küresel kapitalizme karşı biricik gücünün özgürlük ve demokrasiyi sağlayacak olan halkların demokratikleşmesi olduğu açıklamasıdır-ki, Gezi Direnişleri ile korkusunu aşan ve keşfettiği gücü ile küreselleşen yüzbinlerce insana -doğrusu, özgün bir selam ve davetiye çıkartılıyor.

    *
    Öte yanda, Kemalizm’in siyasal vizyonunu Türkiye ulus devletinde Türk ulusunun betimlendiği “Bağımsızlıkçı,anti-emperyalist ve çağdaş” olmak karakterini ağzına almadan,”Türkiye lâik ve sosyal bir hukuk devleti” söyleminde daraltan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu,Genel Merkez binası cephesine astırdığı “Demokrasi ve Özgürlük Bildirisi” üzerinden;
    Türk toplumunun zengin-yoksul, sosyalist-ülkücü, laik-antikapitalist Müslüman,dindar-ateist, lümpen-seçkin, şehirli-kırsal, emekçi-işveren, varoşlu-elit kesimleri bileşkesinde Gezi Direnişçilerine sesleniyor.

    *
    Bu topraklarda huzur,demokrasi ve barış isteyenlere -doğrusu,yüzde 50’lik bir özgünlükle, Sosyal Demokrat CHP’yi gösteriyor.
    Ana’sı gitmiş,Dana’sıyla meşguldür, “Yüzde 10 seçim barajı kalksın/Faili meçhuller aydınlatılsın/ Özel yetkili Mahkemeler kaldırılsın/Nevruz resmi bayram/Diyarbakır cezaevi müze olsun vs.vs ” diyor!

    *
    Türkiye “Demokratik Çözüm, Yeni Anayasa ve yaklaşan seçimlerin kıskacındadır.

    12.7.2013

  • İt

    İt

    12.7.13_1

    ..it gibi dostun olsun falan.. 😉
    Hani bilinen bir fıkra var ya”,
    Öğretmen her lafın sonunda öğrencilerden “Öğretmenim” demesini istermiş, Yaptım öğetmenim, ettim öğretmenim vs..
    Ve bir gün; “Bana 4 ayaklı hayvan isimlerini sayın demiş”..
    Öğrenciler Saymış; “At öğretmenim, it öğretmenim, Eşek öğretmenim”
    Ama bu öyle değil;
    Hatırlayanlar hatırlar,
    Geçen (Geçenki) yazıda Eşeği irdelemiştim, Enine boyuna ve tüm hususiyetiyle..
    Bugün de İt’i inceleyeceğim ve Türk Halkının Yaşamında, Gelmişinde Geçmişinde ve de Geleceğinde ne kadar rol oynar görün..

    (* ..Hiç bir hayvan yoktur ki Eşek ve İt kadar Türk İnsanının hayatına iç içe girsin,
    en yakın veya hayırlı dediğiniz koyun buna girmez!)
    “İt”,  Hayatın her alanında ve hemen her dakika onu anarız ve onunla yatar onunla kalkarız!..
    Ama bir günden bir güne de hakkını vermeyiz! 🙁
    İşte ben burda  ..Sezar’ın hakkını vermek için burdayım..
    İt’in önemi ve Hayatımızda edindiği yerler, Bize verdiği dersler, Ondan almamız gereken ..ek dersler Onun bu ironik varlığından haber almak  ..ve hadisenin sosyo-bilimselliğine dikkat çekmek!..
    Önce Atasözleri ve deyimlerden başlayalım veya günlük hayatta tabirlerden;

    Yavuz itin sonu uyuzluk
    Yavuz it ne yer ne yedirir!
    İt gölgesi (hlk dey.  dut gölgesi it gölgesi, Kaya gölgesi Gardaş Gölgesi!)
    İt ölüsü
    İt sürüsü
    İt dalaşı
    İt ürür kervan yürür
    İti öldürene sürütürler
    ..İtliği de var yiğitliği de!..
    ..itin karnı ekmeğe doymaz!
    İtin koynunda ekmek uğağı mı olur, veya saklanmaz.
    İtin püfürüğü.
    İt dişi
    İt akıllı
    İtin ömrü az olur (böyle bir atasözü yok ama ..burda açık gördüm ve Bu açığı doldurmaya karar verdim. Dilerim 3-5 sene sonra atasözü olur..)
    İt yemez!
    İtin olur..
    İtin akılsızını yol yorar
    At izi it izine karışmış
    Uyuz it
    Tasmalı it
    ..İtim diyemez!
    At soysuzu İt hırsızı bilir.
    İt osman (*)
    İtoğl. it (afedersiniz)
    İti an çomağı eline al
    İte kemik (atmak)
    İta amiri (biliyorum alâkası yok ama söyleyeyim dedim) 🙂
    ..İtin ayağını taştan mı esirgiyorsun..
    Sizin it bizim baltayı getirdi mi (alâkasız şeylere mesnet uydurmak için söylenir..).
    ..iİtin ayağına düştü!
    Kör itin öldüğü yer (uzaklık ifaesi)
    İt soyu
    İt ölüsü
    İt kılı postal bağı (hiç bir anlam ifade etmeyen alakasız sözler)
    İşi yok it taşlıyor (millet işiyle gücüyle uğraşırken O avare geziyor mânâsında)..
    Kelp (it)..
    Töbelemeç (İt eniği eski dil)
    İt uluması
    it evi
    İt gibi kuyruğu titremek
    İt gibi kuyruk sallamak
    Kuyruğu yanık it
    Kudurmuş it
    İt gibi cemkirmek!
    İt yüzgeci  (Stil)
    İte baak yattığı yere bak!
    İt herif!
    ..İtim diyemez!
    İt iti ısırmaz!
    İti ite boğdurmak!
    İt derisi
    İt canı
    İt dölü
    İt huyu veya ..soyu.
    İt yalı
    İt kıçı yemiş gibi geziyor (burada kıç, Öz Türkçe’de “ayak bileğinden aşağısı” demek)
    Koyun iti (çoban köpeği)
    İt yatağı
    İt oturuşu
    İti bağlasan durmaz!
    İt dalışı (dikey suya dalış)
    Eceli gelen it!
    Su iti
    İtten kıl çekmek
    İt dalaması..
    ..“İt yalasın yüzünüzü” (..eskiden Oğlan evi Kız evinden gelini alıp giderken kız evini biraz geçince (güvenli mesafe) “İşte aldık kızınızı İt yalasın yüzünüzü deermiş”,  Hani işin tuzu biberi..)
    Bu kültürümüzde var ve Tabi küçük düşürmek için değil,
    “Dikenimiz çıktı demek gibi”, galibiyet ve rahatlama tezahürü..) 🙁
    Son olarak da “türemiş veya ek almış yüzlerce kelimeden biri”;
    “YİĞ/İT,
    ..İT/EKLE”!.. 🙂

    (*) İt osman,
    Halk arasında muzır, geçimsiz, içten pazarlıklı, kötülükten başka bir şey düşünmeyen, hep haklı çıkmaya çalışan,
    ..ve anında dönen (ikili oynayan, satan), düşmanla işbirliği yapan (..kısa süre de olsa),
    ..ve gene de toplumun bir ferdi sayılan,
    kerhen sevilen kişi! ..için söylenir..
    ..Duymuşsunuzdur,
    Kiminizin asker arkadaşı, kiminizin köylüsü, kiminizin mahalle arkadaşının birinin adı mutlaka  ..“ya İt osmandır, ya kör ali, ya kör bekir, ya topal ali veya hırsız Ali, ya it omar, ya da gâvur ali’dir”.. 🙂
    (İçtenlikle söylüyorum, Bir asker arkadaşım vardı Adı “İt Osman”dı! 1977-78..  Kendi derdi, sivildeki adı o’ymuş! Ama burda memleket söyleyemem ve Eğer hayattaysa Allah Selamet versin…)

    Öbür sefere kanatlı iki ayaklı bir hayvanı işleyeceğim ama sürpriz, Tavuk değil… 🙁
    Sevgilerimle..
    12.7.2013
              __YaLNıZ__
      (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]

  • Ermenistan İran İlişkisi

    Ermenistan İran İlişkisi

    Ermenistan ile İran’ın ilginç bir ilişkisi var.

    Birisi Hıristiyan devleti ve çoğunlukla Hıristiyan Ortodoks, diğeri de Müslüman bir devlet ve çoğunlukla da Şii Müslüman.

    Ermenistan’daki Katoliklerin ve Protestanların sayısı, Ortodokslara kıyasla çok az. Çoğunluk Gregoryen Ortodoks. M.S. 301 yılında, Ermenice Surp Krikor Lusavoriç olarak anılan ve adını Havari Aydınlatıcı George’dan (St. George the Illuminator) esinlenerek alan Aziz Aydınlatıcı Gregor’un, dünyada ilk kez bir ülkede (Ermenistan’da) devlet inanışı olarak Hıristiyanlığın kabul edilmesinde çok gayret göstermiş olması nedeni ile Ermeniler hem dünya üzerinde ilk Hıristiyanlığı kabul eden ülke olarak bilinirler, hem de dinleri Gregoryen Ortodoks olarak tanımlanır. Ermenistan günümüzde ekonomik olarak “İflas” konumuna çok yakın bir yerdedir.

    İran’daki Sünnilerin ve Bahailerin sayısı, Şii Müslümanlara kıyasla çok daha az. İran, Şeriat Kanunlarına dayalı İslami Devlet kurallarına uygun bir idari sistemle idare ediliyor. Başta ABD olmak üzere tüm Hıristiyan Avrupalı devletlerini “şeytan” olarak tanımlıyor İranlı yöneticiler. Şah Pehlevi iktidarının son yıllarında İran’ı petrol gelirlerinden dolayı dünyanın en zengin ve en gelişmiş 5. ülkesi olarak gösterirken, günümüzde İran, ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargo nedeni ile enflasyonun yüzde yüzleri geçtiği, ihracatının neredeyse sıfırlandığı bir ülke konumunda.

    Neredeyse “İflas” etmekten öteye hiç bir ortak noktası olmayan bu iki ülke, son zamanlarda büyük bir dayanışma içine girdi.

    İran’ın Ermenistan’la yanaşma nedeni, ABD’deki güçlü Ermeni lobisinden yardım görme umudu. Bütün beklentisi Ermenistan’a mali ve ayni olarak yardım edip, Hocalı katliamı gibi Ermenistan’ın suçlandığı konularda siyaseten yanında yer alırsa, ABD’deki Ermeni lobisinin yardımları ile belki ambargonun hafifletilmesini sağlayabileceğini düşünüyor. Bu nedenle de ihraç edemediği ve para kazanamadığı petrolünü/ doğalgazını, koyacak ve depolayacak yeri olmadığından Ermenistan’a sıfır faiz, çok uzun vadeli kredi ile satıyor, daha doğrusu hibe ediyor.

    Ermenistan ise, başta sınırlarını çevreleyen ülkeler olmak üzere bölgede hiç bir dostu olmadığından ve de sıfır faiz ve çok uzun vadeli, daha doğrusu neredeyse beleşe petrol ve gıda alabildiği için İran ile dostluğunu pekiştirmek yolunda.

    Bu iki ülke şimdi siyaseten de birbirlerine yanaşmaya başladılar. İran’da az da olsa nüfusları 60-70 bin civarında olan bir Ermeni cemaati var ve bu cemaatin temsilcileri mevcut anayasaya göre İran Meclisinde iki sandalyeye sahip. İran’daki ekonomik durum nedeni İranlı Ermeniler, son zamanlarla kitleler halinde ABD ve Kanada’ya göç etmeye başladılar.

    İran’da kısa bir müddet evvel yer alan 11. Devlet Başkanlığı seçimlerinde İranlı Ermeniler, sözde Ermeni Soykırımını destekleyeceği sözünü verdiğini iddia ettikleri Ruhani’yi desteklemişlerdi. Bu doğrultuda da 24 Nisan gecesi İran Parlamentosu Başkan Yardımcısı,  sözde Ermeni Soykırımını kınayan kısa bir konuşma yaptı.

    Bu desteği koz olarak kullanmaya niyetli İran parlamentosundaki Ermeni cemaati milletvekili Karen Hanlaryan, Ermenistan’ın Erivan kentinde 3 Temmuz çarşamba günü yaptığı basın toplantısında da, İran Ermeni cemaatinin hedefinin Devlet Başkanı Ruhani kanalı ile İran Parlamentosuna sözde Ermeni soykırımını kınayan bir yasa tasarısı sunmak ve İran Parlamentosundan sözde Ermeni soykırımını resmen tanımasını istemek olduğunu açıkladı.

    Buna ilaveten iki ülke arasında daha evvelden yapılan öğretim üyesi ve öğrenci değişimi uygulamasının da Ruhani döneminde daha da yoğunlaşacağını ve iki ülke arasında enerji ve taşıma alanlarında da büyük çapta işbirliğinin yapılacağını belirterek, İran’ın Ermenistan ile kapalı kapılar ardında başlattığı sıkı işbirliğini gözler önüne serdi.

    İşte ulusal çıkarların devletleri nerelere kadar sürükleyebildiğinin en güzel örneği bu İran-Ermenistan dayanışması. Ülkeler bir kere düşmeye görsün. Menfaat uğruna, asırlardır karşısında oldukları inanışların yanında yer alıp, o fikrin savunucusu konumuna geçebiliyorlar…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    12 Temmuz 2013

  • KOREAN WAR AND THE TURKS

    KOREAN WAR AND THE TURKS

    (PART-I, BEFORE THE WAR)

    Dispute between North and South Korea is growing day by day. We believe that it will be better to give, some background information about these famous hostilities.
    The Korean War is one of the most comprehensive and significant wars that took place within almost the 60 odd years following World War II. It began on the morning of 25th June 1950 with a surprise assault initiated by the North Korean Armed Forces who had been preparing for an offensive for a long time, without any apparent pretext or provocation. Consequently, it continued to expand, with the United Nation Forces, formed for the first time in history comprising about 20 free nations including Turkey, fighting on the side of South Korea and Communist Chinese Forces fighting on the side of North Korea until 27 July 1953 on which date the war came to an end through an interim truce
    Due to the political conditions prevailing at that time, Turkey was the first nation following the U.S. to respond positively to the United Nations call assigning a 5000 men strong Brigade to the United Nation Armed Forces. The Brigade; which came to be known as “The Turkish Brigade” entered the war in late Nov 1950, at almost the same time as Communist Chinese Forces started fighting on the side of North Korea. The Brigade took an active part in numerous battles of various size until the signing of the truce.
    We have prepared this article on the anniversary of this unfortunate episode to commemorate the soldiers who fought and shed blood for a sacred cause, thousand of miles from their homes, and to briefly review the operations conducted by the Turkish Brigade, which was renowned for its exploits during this war. We think that for all military and even civilian personnel, of what country they are from, there are great benefits to be obtained from recognizing and being informed about both the positive and negative aspects of operations conducted by a unit of such a small scale. Thus, it will be possible to have a better idea about the degree of impact a unit may have, regardless of his size, on the outcome of combat and indirectly, even the outcome of the war itself.

    HISTORICAL BACKGRAUND:

    The Koreans have a 4000 years old history, they are a people bound to the infertile land of the Korean Peninsula, and are different from the Chinese, the Manchurians and Japanese. They had passed the civilization of Ancient China to Japan, and although they are very peaceful people, their geographical location caused the country to be used as a natural bridge and buffer zone, never allowing the Koreans to find the peace they sought. The history of Korea, much like that of Anatolia, which also constitutes a natural bridge between Asia, Europe and Africa, abounds with foreign invasions. Korean Peninsula is regarded both as a bridgehead for those who want to cross to Asia and as a stepping stone for those who want to cross to the Japanese Islands. For these reasons any power whose intention has been or would be to control the Far East for its national interests, must always have and want to have Korea under its control. The region of Korea has been a source of political conflict, confrontation and armed combat, initially between her close neighbors China and Japan; and later, upon Tsarist Russia gaining a foothold in the Far East in the second half of the 19th Century, between China, Japan and Russia. The original reason for conflicts could not have been only Korea; the real objective of the scramble was the reach and widespread lands of Manchuria.
    China had maintained control over Korea since the reign of the Manchu’s. In the 19th Century, The Japanese Empire as early as its founding years tried to intervene economically in Manchuria. As a result, Japanese and Chinese Empires started fighting in Korea in 1894. The Japanese defeated Chinese Forces near Pyongyang and with the Shimoneski Treaty, signed on seventeen April 1895; The Manchu Empire resigned its rights over Korea and abandoned Taiwan to Japan. Although Korea came under Japanese control later, the expansionist policies of the Tsarist Russia to the north influenced Russian- Japanese relations. Russia tried to carve out a peace from Manchuria without any regard for the Japanese Empire and Seized bases and fortresses and started approaching the River Yalu in order to gain control over Northern Korea. It is interesting to note that; the idea to divide Korea along 38th Parallel between Japan and Russia first emerged in 1896, during these conflicts. When Japanese Army and Navy defeated Russians in 1904 they gained control over the entire Area.

    The Koreans could not make use of Wilson’s Principles at the end of World War-I, since Japan was then in the ranks of Entente Powers. In spite of this, Korean nationalists formed two provisional governments outside Korean territory. One of these was under Dr. Syngman Ree, the other formed by Kim Kao. During World War II, the Korean issue was for the first time dealt with at 1943 Cairo Conference. The portion of the conference communiqué pertaining to Korea and signed by Chiang-Kai-Shek, Churchill and Roosevelt is as follows: “ The three major states, U.S., Britain and China, who are well aware of the captivity of the Korean People, have decided that Korea will be granted her independence due course.” At that time, Soviet Russia had not yet taken part in a war in the Far East and it was decided that Korea would be occupied only by U.S. troops at the appropriate time. Later, when it was understood at the Yalta Conference in Feb 1945 that the USSR would take part in the war in the Far East, the commanders agreed to confer the duty of ousting the Japanese from Korea jointly to Soviet and U.S. troops. As is known, in May 1945, Japan received from the Allies a call to surrender in early August. When Japan refused to oblige, Atom Bombs were dropped for the first time in history on Hiroshima and Nagasaki, on 6 and 9 Aug 1945 respectively. Meanwhile, the USSR declared war against Japan on 8 August and Japanese stated they would surrender to the U.S. on August 10th.
    Soviet Troops started entering Northern Korea through Manchuria on 12th August. While these troops were rapidly moving through Korea, U.S. forces were hundreds of miles away. Soviet Forces had to be stopped somewhere. Thus 38th Parallel was suggested as a border. Upon adoption of this proposal, there were suddenly two Koreas. These incidents, which took place immediately following World War-II, closely resemble incidents, which took place at the beginning of the war, during the same months six years before when the Soviets invaded Eastern Poland in much the same way they occupied Korea, while the Germans were invading Western Poland.
    The developments that took place between Sep 1945 and June 1950 may be summarized as follows:
    A. While the U.S. and the Free Nations were striving to settle the dispute by setting up Military Government in South Korea through democratic means and in compliance with U.N. resolutions, the Soviets were not favoring any solution short of uniting Korea under communist rule as they had intended from the outset.
    B. Although the Committee, which was set up to work on a solution, was allowed to work freely in South Korea, it was not allowed to cross the 38th parallel. The Committee decided to hold elections in South Korea on 10th May 1948. The elections were held and the “Republic of Korea” was formed five days after a constitution was accepted on 12th July. The first president elected was one of the early freedom fighters, Dr. Syngman Ree.
    C. Three and a half months after the elections in the South, North Korea, which had been under the control of the “ People’s Council” since 1945, held elections on 25th August 1948 for 572 members of Parliament, supposedly representing the whole of Korea and “The People’s Democratic Republic of Korea” was formed. Thus, in 1949, two separate governments were established both claiming to be the sole representative of all of Korea.
    D. In accordance with a United Nations resolution, U.S. and Soviet occupation Forces left Korea after these governments were formed.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Azerbaycan Gazetecileri yeni yöneticilerini seçti…

    Azerbaycan Gazetecileri yeni yöneticilerini seçti…

    Azerbaycan Gazetecilerini bir araya getiren Bassın Konseyi’nin 6. Kurultayı Bakü’de yapıldı. Kurultay sonrası Konsey Başkanlığına yeniden Eflatun Amaşov getirildi. CASFEN Başkanı Azer Hasret de Konsey üyeliğine yeniden seçildi.

    CASFEN Başkanı Azer Hasret’in Basın Konseyi’ne yeniden seçilmesi hem Azerbaycan’da,hem de Türk Dünyası gazetecileri arasaında memnuniyetle karşılandı. Azer Hasrte, özellikle CASFEN ile Türk Dünyası’na hizmet ediyor.

    BASIN KONSEYİ BAŞKANLIĞINA YENİDEN

    EFLATUN AMAŞOV GETİRİLDİ

    CASFEN BAŞKANI AZER HASRET

    YENİDEN BASIN KONSEYİ’ NDE

                                     Kardeş Azerbaycan’daki gazetecileri bir araya toplayan Basın Konseyi’nin 6. Kurultayı yapıldı, yeni yöneticiler de belli oldu.246 delegenin oy kullandığı kurltayda CASFEN Başkanı Azer Hasret, yeniden Basın Konseyi’ne seçildi. Delegelerin 239 oyunu alan Eflatun Amasoy ise yeniden Basın Konseyi Başkanlığına getirildi. Türk Dünyası’nı bir araya getirmede, medya dayanışmasında etkin rol oynayan CASFEN ‘in Başkanı Azer Hasret’in yeniden Basın Konseyi’ne seçilmesi hem Azerbaycan’da, hem de Türk Dünyası medyası mensupları arasında memnuniyetle karşılandı.

                                         Kurultaya Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İçtimai-Siyasi Meseleler Şubesi Müdürü Eli Hesenov ve aynı şubenin Sektör Müdürü Vügar Eliyev de katıldı. Eli Hesenov, kurultayda Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in kurultaya gönderdiği mesajını okuduktan sonra bir de konuşma yaparak Azerbaycanlı gazetecileri kutlamıştır.

                                       Büyük bir olgunluk içinde geçen Azerbaycan Basın Konseyi’nde seçimler sonra yer alan yöneticiler şu isimlerden oluşuyor:

    1..      Eflatun Amaşov, Basın Konseyinin başkanı – 239 oy (tekrar seçildi)

    2.      Vüqar Seferli, KİV-e Dövlet Desteyi Fondunun icraçı direktoru – 223 oy (tekrar seçildi)

    3.      Vüqar Rehimzade, “İki sahil” qezetinin baş redaktoru – 219 oy (tekrar seçildi)

    4.      Umud Rehimoğlu, Beynelhalq Avrasiya Metbuat Fondunun sedri – 217 oy (tekrar seçildi)

    5.      Reşad Mecid, “525-ci qezet”in baş redaktoru – 201 oy (tekrar seçildi)

    6.      Bahtiyar Sadıkov, “Azerbaycan” gazetesi baş editörü, milletvekili – 198 oy (tekrar seçildi)

    7.      Vüsale Mahirkızı, APA Media Holdingin genel başkanı – 198 oy (tekrar seçildi)

    8.      Akil Abbas, milletvekili – 190 oy (tekrar seçildi)

    9.      Azer Hasret, Orta Asya ve Güney Kafkasya İfade Özgürlüğü Şebekesinin başkanı (CASCFEN) – 175 oy (yeni üye)

    10.  Tapdıg Abbas, “Paralel” gazetesi baş editörü – 162 oy (tekrar seçildi)

    11.  Rasim Aliguliyev, Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Enformasyon Teknolojileri Enstitüsü direktorü – 160 oy (yeni üye)

    12.  Müşfik Elaskerli, Gazeteciler Sendikası başkanı – 148 oy (tekrar seçildi)

    13.  Cavanşir Feyziyev, milletvekili – 134 oy (yeni üye)

    14.  Aydın Quliyev, “Bakı haber” gazetesi baş editörü – 133 oy (yeni üye)

    15.  Şamil Veliyev, Bakü Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi dekanı – 129 oy (yeni üye)

    16.  Rauf Arifoğlu, “Yeni Müsavat” gazetesi baş editörü – 127 oy (yeni üye)

    17.  Musa Kasımlı, milletvekili – 125 oy (yeni üye) 

  • Yeni Anayasa’yı kilitleyen nedenler…

    Yeni Anayasa’yı kilitleyen nedenler…

                                                  Yeni bir anayasa yapılması konusunda Meclis’te grubu bulunan 4 parti bir türlü anlaşamıyor. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda 177 maddeden ancak 48 maddesi üzerinde anlaşma sağlanabilmiş. Bundan sonra çalışmalar kilitlenmiş. Bunda en büyük neden, Başbakan Erdoğan’ın Başkanlık sisteminde israrlı olmasıdır. Hatta “Başkanlık siteminden vaz geçeriz” dendiğinde, AKP bu kez “Yarı Başkanlık, partili Başkan” önerileri ile muhalefetin karşısına çıkıyor.

                                                  Meclis Başkanı Cemil Çiçek, yeni Anayasa için yeniden Parti Liderleri ile turlara başladı. Sonuç alabilir mi, bu koşullar içinde sanmıyoruz. Başbakan ile de görüşen Çiçek çağrı üzerine çağrı yapıyor. Anayasa Komisyonu’nda üyesi bulunan muhalefet partileri de “Masadan kalkan ve kaçan taraf olmayacağız” diyerek yeni anayasa çalışmalarına sahip çıkıyorlar.

                                                         BDP İLE DE İPLER KOPUYOR

                                                          Peki, şimdi ne olacak?

                                                             Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarının önünü tıkayan en önemli konu, AKP’nin Başkanlık sisteminde israrlı oluşudur. Bunun yanı sıra BDP’lilerin yeni Anayasa’dan beklentilerinin yerine getirilmesini istemeleridir. Bu konular CHP ve MHP’yi hem rahatsız ediyor, hem de işin ilerlemesini engelliyor.

                                                           AKP’li kurmaylar “Gerekirse yeni Anayasa’yı BDP’lilerin oyları ile Meclis’ten geçirip halk oyuna sunarız” diyorlar. Ancak, BDP’liler buna bazı koşullar öne sürerek yanaşmıyor. “Bizim taleplerimiz Anayasada yer bulursa oturup konuşuruz” diyorlar. BDP’lilerin neler istedikleri zaten belli. Anayasa’nın değişmez ilk üç maddesinin değiştirilmesini istiyorlar. “Türk Milleti”, “Türk vatandaşı” gibi tanımlamaların değişmesini istiyorlar. Terörist başı Öcalan’a özgürlük istiyorlar. Seçim barajının düşürülmesini şart koşuyorlar.

                                                   İşte, bu noktada da BDP ile ipler kopuyor. AKP’nin bu istekleri yerine getirmesi, kamuoyundaki rahatsızlıkları daha da artıracak boyutlara taşıyabilir. BDP ile yapılacak anlaşmalar toplumda karşılık bulamaz. Çünkü Başbakan da, kurmayları da “Çözüm süreci” ile başlayan adımların atıldığında “Biz, PKK ile hiçbir anlaşma yapmadık, hiçbir vaade bulunmadık” demişlerdi. O nedenle, böyle bir işbirliği, kamuoyunu hiçbir zaman ikna edemez ve bugün var olan rahatsızlıklar daha da artabilir.

                                                        BAŞKANLIK SİSTEMİ SORUNU

                                                        Ortadaki tablo şöyle:

                                                           Anayasa Uzlaşma Komisyonu, çalışmalarını sürdürebilmesi için, AKP’nin öncelikle Başkanlık sisteminden vaz geçmesi gerekiyor. Çünkü, Meclis’teki CHP, MHP ve BDP Başkanlık sistemine karşı çıkıyor. AKP’nin bu istekte direnmesi halinde çalışmaların başarıya ulaşması şu an imkansız gibi görünüyor. AKP kurmayları “Başkanlık sisteminden vaz geçebiliriz” diyerek yarı Başkanlık, ya da partili Başkan önerisiyle komisyona öneri getirmesi de yine muhalefet tarafından kabul görmüyor. Burada atılacak adım, iktidar partisinin bu önerilerinden tamamen vaz geçmesi olacaktır.

                                                        AKP’DEN DE FİRE OLABİLİR

                                                        AKP’nin önünde tek seçenek kalıyor:

                                                          Kendi anayasasını yapıp, halk oyuna sunmak. Bunun da öyle kolay bir iş olmayacağı görülüyor. Çünkü halk oyuna sunulacak olan bu anayasanın da Meclis’ten geçmesi gerekiyor. Buna AKP’nin sandalye sayısı yetmiyor. BDP’den de destek zor olacak. Kaldı ki, AKP böyle bir anayasa taslağına 15-20 kadar milletvekilinin” “evet demeyeceği, yani AKP’den fire olabileceği de tahmin ediliyor.

                                                          Başbakan Erdoğan, son açıklamasında “Gelin şu yaz mevsimi içinde şu anayasayı halledin. Ben arkadaşlarıma bu noktada gerekeni söyleyeceğim.” Diyor. Ancak, yine de yeni Anayasa çalışmalarının önündeki engelin kendilerinin olduğunu bir türlü kabul etmiyor.

                                                Biz, bu koşullar içinde yeni bir Anayasa yapmanın güç olduğunu görüyoruz. Yeni Anayasa çalışmalarının başarıya ulaşması, ancak iktidar partisinin daha demokratik ve halkın istekleri doğrultusunda adımları atıp hayata geçirmesi ile gerçekleşebilir. Her şeyden önce milletin sesine kulak vermek gerekiyor.