Blog

  • KKTC’nde enerji konusu masaya yatırıldı…

    KKTC’nde enerji konusu masaya yatırıldı…

    KKTC’nde düzenlenen “Yaşam ve Stratejik Kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansı” yoğun katılımla gerçekleşti. Yakın Doğu Üniversitesi ile Ankara Gzeteciler Cemiyeti’nin ortaklaşa düzenlediği konferansta Kıbrıs’ın stratejik konumu değerlendirildi, 2014 yılında adaya Türkiye’den gelecek su ile KKTC’nde siyasi ve tarımsal alanda önemli değişikliklere imza atıkacağı ifade edildi. Toplantıya katılanlar saygı duruşu sıtrsaında görülüyor.

    YAŞAM VE STRATEJİK KAYNAKLAR AÇISINDAN

    KKTC’NDE KONFRANS DÜZENLENDİ…

    YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ İLE ANKARA GAZETECİLER

    CEMİYETİ’NİN ORTAKLAŞA DÜZENLEDİĞİ KONFERANSTA

    KIBRIS ADASI’NIN ÖNEMİ GÜNDEME TAŞINDI

                                                              Yavru Vatan KKTC’nde, 2014 yılında adaya suyun gelecek olması ile ilgili olarak bir konfrans düzenlendi ve enerji konusu masaya yatırıldı. Eğitim alanında olduğu kadar, sosyal içerikli etkinliklere de imza atan Yakın Doğu Üniversitesi ile merkezi Ankara’da bulunan Gazeteciler Cemiyeti’nin işbirliği ile düzenlenen KKTC’ndeki konferans adanın geleceği açısından da önem taşıyor.

                                                             Yakın Doğu Üniversitesi’nin (Near East University Cyprus) Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile birlikte gerçekleştirdiği “Yaşam ve Stratejik kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansı” büyük bir katılımla gerçekleşti. 

                                                           “Yaşam ve Stratejik kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansa” KKTC Cumhur Başkanı Dr. Derviş Eroğlu, Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Sami Dayıoğlu, YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd. Doç.Dr. İrfan S. Günsel, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin ve Yönetim Kurulu Üyeleri,Dekanlar ,öğretim üyeleri ve Öğrenciler katıldı.

                                                                Konferans Şehitlerin anısına bir dakikalık saygı duruşu ve istiklal marşının okunması ile başladı…Daha sonra , KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı  Nazmi Bilgin ve YDÜ Rektör Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuşu’un açış konuşmalarıyla devam etti. 

                                                                Cumhurbaşkanının konuşması sonunda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı  Nazmi Bilgin, Cumhurbaşkanı Eroğlu’na Cemiyetin teşekkür plaketini sundu. 

                                                               Açılış konuşmaları sonunda ayrıca Gazeteciler Cemiyeti’nin yönetim kurulunun oybirliğiyle aldığı karar çerçevesinde Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuş’a “ulusal ve uluslararası platformlardaki bilimsel çalışmaları yanı sıra KKTC’nin tanıtımına katkıları nedeniyle” üstün hizmet, berat ve plaketi Cumhurbaşkanı Eroğlu tarafından takdim edildi. 

                                                                  Konferasnın ilk oturumunda su ve enerji konusu tartışıldı. Oturumda sırasıyla Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuş, Müsteşar (E) Ergün Olgun, Prof. Dr. Sertaç Başeren ile Büyükelçi Mithat Rende birer sunum yaptılar. 

    “Siyasal Analiz” başlıklı ikinci oturumda ise Doç. Dr. Soyalp Tamçelik, Yrd. Doç. Dr. Murat Özkaleli ve Dr. Hayriye Kahveci de birer sunum yaptılar.

                                                                  Panel şeklinde gerçekleştirilen son oturumda ise Meclis Başkanı (E) İsmail Bozkurt, Yrd. Doç. Dr. Gürdal Hüdaoğlu, Muharrem Sarıkaya ile Yusuf Kanlı “Su ve Hidrokarbon” konusunu medya gözüyle irdelediler.
                                                                 Toplantı sınunda bir de sonuç bildirgesi yayımlandı. Sonuç bildirgesinde şu konulara yer verildi:
                                                                Tarih boyunca çevre ülkelerin ve küresel güçlerin Kıbrıs’la ilgilenmesinin başlıca sebebi, adanın geostratejik konumudur. Adanın önemi Asya ve Afrika’nın Akdeniz’le birleştiği, Hint Okyanusu’yla eklemlendiği ticaret yollarından kaynaklanmaktadır.

                                                                 Ancak son zamanlarda yaşanan gerçeklerden hareketle hidrokarbon zenginliğinin çıkartılması, nakledilmesi ve pazarlanması gibi birtakım hususların da ortaya çıktığı görülmüştür. Bu alanda egemenlik, hukuk ve güç paylaşımı açısından netlik olmaması ciddi tartışmalara yol açmaktadır.

                                                                  Kıbrıs sorunu; mekân, politika, strateji ve güçle birlikte, dördüncü ve önemli bir unsur olarak hidrokarbonla da ilişkilendirilmelidir. 

                                                                   Bu duruma yaşamın en önemli kriterlerden biri olan ve Anavatan Türkiye’den gelecek suyun da ilave edilmesi gerekecektir. Böylece bugüne kadar ortaya çikan çatışmacı kültüre, tezat uzlaşma kültürünün ortaya çıkabilme potansiyeli doğmaktadır. 

                                                                  Aslında Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik konumuna, hidrokarbon ve hidropolitik değerler ilave etmek yeni bir durum değildir. Ancak ilk kez bu kadar çok tartışılmasının sebebi hayata geçme potansiyellerinin yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Hal böyle olsa da hidrokarbon kaynakların Kıbrıs’ta halkların yararına kullanılabilmesi için en az 10 yıl daha gerekecektir. Su gibi hayatın anlamı ve gerçeği olan projenin hayata geçirilmesi ise elle tutulabilir ve gözle görülebilir bir konumdadır. 

                                                                 2014 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Anavatan’dan suyun gelmesi adanın geleceği ve bölge hidropolitiği açısından yeni bir milat olacaktır. Buna göre ilgili tarafları çatıştırmaktan uzak tutacak suyun, Kıbrıs’taki halkların yararına kullanılacağını ve Kıbrıs Rum Yönetiminin de buna sağduyu ile yaklaşacağını ümit etmekteyiz. Ne var ki hidrokarbon konusunda Rum tarafının ortağı Kıbrıs Türk halkıyla paylaşmayı ısrarla reddetmesi sonucu potansiyel zenginlik, şimdiden ilave gerginlik nedeni olmuştur. Su konusunda Türk tarafının barışcı ve paylaşımcı yaklaşımına karşın gelişen Rum tutumu suyun sağlamasını ümit ettiğimiz uzlaşma havasıyla çelişmektedir. Uzlaşma imkanlarının yeni çatışma kaynaklarına dönüşmesi endişe vericidir.

                                                                   Doğu Akdeniz’de hidrokarbon gibi daha henüz belli olmayan kaynakların ayrıştırıcı özelliğinden soyutlanabilmek için birleştirici özelliği olan suyun kullanılmasında büyük fayda vardır. 

                                                                 Bu amaç için Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’yle Yakın Doğu Üniversitesi’nin birlikte gerçekleştirdiği konferansta hidrokarbon ve hidropolitik konuları tartışılmış ve etkin analizler yapılarak özetle yukarıdaki önerilerde bulunulmuştur. 

    Mevcut veriler en kısa sürede bir araya getirilerek bir kitap hazırlanacak ve geniş kitlelerle paylaşılacaktır.

  • Bölücülüğün her türüne karşı olmak…

    Bölücülüğün her türüne karşı olmak…

                                                  Başbakan Erdoğan, her iftarda artık konuşmadan edemiyor. Konuştukça da birçok çevreden tepki alıyor. Çünkü yaptığı konuşmaların bütünleşmeden, birleştirmeden uzak olduğu, hala kışkırtıcı, ayırımcı, tehditkâr açıklamalarda bulunduğu görülüyor. Özellikle de bölünme noktasına geldiğimiz şu günlerde, hala tencere-tava, hala gezi parkı eylemleri ile yatıp kalkan Erdoğan’ın, Doğu ve Güneydoğu’daki PKK hareketine ses çıkarmaması, buradaki terörist hareketlerini görmezden gelmesi düşündürücüdür.

                                                Erdoğan, bir iftarda yaptığı konuşmada yine Gezi parkı eylemlerine ve eylemcilerine yüklendi. Özellikle de yüzleri kapalı, polise taş atan, Molotof kokteyli ile karşı koyanları hedefe oturttu. “Niye yüzlerinizi kapatıyorsunuz, ne yapacaksanız açıkça yapın” diyerek de tepkisini dile getirdi.

                                                    HER TÜRLÜ BÖLÜCÜLÜĞE KARŞIYIZ

                                                    Bu noktada bizim de söyleyeceklerimiz var:

                                                       Gezi eylemleri ile başlayan gösterilerde, göstericilerin içine sızan marjinal ve bölücü grupların varlığından bizler de şikayetçiyiz ve rahatsızlık duyuyoruz. Daha önce bu konuda yazdığımız yazılarda da şiddete, bölücülüğe, devletin güvenlik güçlerine karşı işlenen her türlü suça karşı olduğumuzu defalarda vurgulamıştık. Bu unsurlardan, şiddetten uzak, sadece demokratik haklarını eylemlerle göstermeye çalışan diğer Gezi eylemcileri ve buna destek verenler de karşı çıkıyor, bunlardan rahatsızlık duyuyorlar. Nitekim yapılan birçok açıklamada da bunu açıkladılar.

                                                        Bütün bunları şiddetten uzak, polise çiçek verip, sorunlarını demokratik haklarını kullanarak açıklamak isteyenleri hedef alarak söylemek haksızlıktır. Başbakan yüzünü biraz da Doğu ve Güneydoğu’daki PKK’lıların eylemlerine çevirirse gerçekleri daha net görecektir.

                                                Dikkat ediniz, Doğu ve Güneydoğu’da PKK ve yandaşlarının yaptığı her şey resmen suçtur. Polisler çatışıyorlar, kamu binalarına ve yerlerine zarar veriyorlar, bölücü slogan atıyorlar, Öcalan posterleri açıp, Kürt Devleti bayraklarını taşıyorlar. Bu sucu işleyenlere karşı bugüne kadar ne yapıldı? Kimler gözaltına alındı, kimler cezaevine konuldu. Kimlerin evine şafak baskınları düzenlendi, göreniniz, duyanınız var mı?

                                                ASIL BÖLÜCÜLER CİRİT ATIYOR

                                                PKK ve yandaşları buralarda cirit atıyor. Kendi güvenlik ve polis güçlerini oluşturduklarını söylüyorlar. Bu güçler de toplantılarda ve eğitimlerde ortaya çıkıyor. Hepsinin yüzlerinde poşu var, yüzleri maskeli ve bölücülüğün de alasını yapıyorlar. Polislerle de çatışıyorlar, Molotof kokteylleri atıyorlar, birçok TOMA’nın da bu nedenle yandığını da gördük. Bunlar neden görmezden geliniyor? Sorun yüzleri kapalı bölücüler ise, Gezi eylemlerindekiler hedefe oturtuluyor da bunlara neden ses çıkarılmıyor? Biz, ortada bir bölücü unsur varsa, bu Gezi eylemlerinde de olsa, Doğu’da Güneydoğu’da olsa, hepsinin karşısındayız. Ama görülüyor ki Başbakan burada da ayırımcılık yapıyor. Birine ses verirken, diğerini görmezden geliyor. Kadı ki, PKK ve yandaşları büyük kentlerimizde de ortaya çıkıyor, polisle çatışıyor, kamu binalarına zarar veriyor, araç ve gereç yakıyor.

                                                          PKK’nın silahlı güçlerinin çekilmediği, bölgelerinde daha da güçlendikleri biliniyor. Hala “barış Sürecinden söz ediliyor. Gerçekler neden görülmüyor? Daha ne olması gerekiyor? Aslında Türkiye bugünlerde sıkıntının göbeğinde ve bu sıkıntılar da her geçen gün katlanarak artıyor.

                                                       ASIL TEHLİKEYİ GÖRMEK

                                                          Bölücü terör örgütü ile pazarlık yapılmadığı ifade ediliyor. Ancak, ard arda gelen gelişmeler ve açıklamalar, terör örgütü ile bir pazarlığın varlığını da ortaya koyuyor. Çünkü terörist başı ömür boyu ceza aldığı İmralı’dan adeta devleti yönetmeye kalkıyor. İstek üzerine istekte bulunuyor. Suriye sınırımızda bazı bölgeleri ele geçiren PKK’nın Suriye uzantısı PYD’liler sınır boylarına bayraklarını asıyorlar. Bunlar karşısında bile bir şey yapılmıyor. Bölünme noktasına gelmişken, Başbakan’ın hala tencere-tava ile Gezi eylemcileri ile uğraşması bize göre gündem değiştirmekten başka bir şey değildir.

                                                  Daha düne kadar ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşıladıkları Türk ve Türkiye düşmanı peşmergebaşı Barzani, şimdi posta koyuyor. 4 ülkedeki Kürtlere çağrı yapan Barzani “Halkımızın düşmanları zayıflamış durumda ve Kürt’ü inkâr sürecini geride bıraktık” diyor. Biz, Barzani’nin zayıf noktamızda ortaya çıkıp, kin ve düşmanlığını kusacağını yıllar öncesine dayanan yazılarımızda çok dile getirmiştik. Dikkat ediniz, her konuda konuşan Başbakan bu konuda da suskunları oynuyor.

                     

  • SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Olay şu;

    Amerika’da; 26 Şubat 2012 akşamı kendi mahallesinde gönüllü gece devriyesi görevini yapan “beyaz” George Zimmerman, “siyah” Trayvon Martin’i görünce şüphelenerek polisi aramış ve daha sonra da takip etmeye başlamıştı. Zimmerman’ın kendisini takip etmesi sonrası ikili arasında çıkan tartışmada Zimmerman silahını çıkararak Martin’i vurmuş ve öldürmüştü. Daha sonraki haftalarda Zimmerman’ın tutuklanmaması üzerine ABD’de büyük tepkiler oluşmuş ve sorgulamalar sonucunda Zimmerman’ın nefsi müdafaa için Trayvon’u vurduğu ifade edilmişti. Bir hafta kadar önce de 6 kadın jüri tarafından verilen karar sonrası Zimmerman suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştı. Zimmerman’ın serbest bırakılması ABD’deki birçok eyalette günlerdir yoğun gösterilerle protesto ediliyordu.

    Obama daha Şubat 2012’de sıcağı sıcağına yaptığı açıklamada “Bir oğlum olsa Trayvon gibi olurdu” demişti.

    Amerika, Rice/Ralph Peters haritaları, BOP/GOP hakkında tavrımı, sadık okuyucu iyi bilir.               Amerika’yı, içeride ve bilhassa dışarıda izlediği ve başkanlar değişse bile değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen “devlet politikasını” beğenmez ve eleştirebilirsiniz..

    Tabiatıyla Obama’yı da beğenmez ve eleştirebilirsiniz..

    Ama Obama dün itibariyle dünya liderler galerisindeki yerini almıştır efendiler..

    Kennedy’nin “İch bin ein Berliner/Ben bir Berlin’liyim”, Churchill’in “Size kan, meşakkat, ter ve gözyaşından başka vaad edecek bir şeyim yok”, Annibal’in “Ya Yeni Bir Yol Bulacağız Ya Yeni Bir Yol Yapacağız”; Sezar’ın “Sen de mi Brütüs?” gibi tarihe mâl olmuş deyişlerinden sonra Obama’nın da dünkü sözleri tarihin hafızasına kazınmıştır.

    Obama, Beyaz Saray’da düzenlenen ve genellikle basın sözcülerinin gerçekleştirdiği günlük brifingde sürpriz şekilde gazetecilerin karşısına çıkarak irticalen konuşmuş, açık ve net bir biçimde gece devriyesi yapan resmi görevlinin öldürdüğü gencin tarafında/yanında yer almış ve “Trayvon Martin 35 yıl önce ben olabilirdim” demiştir.

    “Taraf”ını belirlerken “empati” yapmıştır.

    Obama, “Bir oğlum olsa Trayvon gibi olurdu” ve “Trayvon Martin 35 yıl önce ben olabilirdim” sözleri ile unutulmazlar arasına girmiştir.. 21 Temmuz 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    Aslında bu konu güncelliğini hiç yitirmemişti ama Sn.Recep Tayip Erdoğan’ın “kredi kartlarına” değinmesi ile tekrar gündeme geldi.
    Sn.Erdoğan; bankaların, kredi kartlarında haksız kazanç elde ettiğini ve bu haksız kazancın tüketici için adeta bir “soygun” haline geldiği belirterek “kredi kartı kullanılmamasını” önerdi.
    Aslında sorunun çözümü, kredi kartlarının kullanılmaması değil, kredi kartlarından ve benzeri diğer kullanımlardan haksız kazanç elde edilmesinin “önlenmesi” olmalıdır.
    Bunun yolu da gayet basittir. Haksız kullanımlara yol açan ücret ve paraların alınmayacağı yolunda çıkarılacak “iki satırlık bir kanun ile” sorun çözülecektir.

    KREDİ KARTI ÜCRETLERİ

    Kredi kartları tanzim edilirken yani insanlara verilirken bir ücret alınmakta idi sonradan bu durum senelik ücret, ödenmesi gereken “muntazam bir aidat” haline geldi. Üstelik bir çoğumuzun, böyle bir paranın alındığından haberi bile olmadan, bankadaki hesabımızdan “otomatik olarak kesilmekte” ve para bizim cebimizden, bir başka cebe aktarılmaktadır. Ortada hiçbir neden yokken, her sene milyonlarca kart sahibinden muntazam olarak para kesildiğini ve paranın ne kadar yüksek miktarlara ulaştığını düşününce haksız kazancın müthiş boyutları ortaya çıkmaktadır.
    Bankada yapılan ve hatta yapılmayan her işlem için ayrı para tahakkuk ettirilmektedir. Para çekerken, kendi defterimize hesabımızı yazdırırken, bir kısım ödemelerimizi yaparken, aynı bankaya ve üstelik kendi hesabımıza havale yaparken, kredi alırken, ödemeleri yaparken, çeşitli isimler altında paramız kesilmektedir. Kesilen bu paralar da, mahkeme kararlarına rağmen, geri ödenmemektedir.

    SALGIN HASTALIK

    Bu haksız kazanç yalnızca kredi kartları ile sınırlı değildir, toplumun her kesimine ve çeşitli hizmet dallarına yaygınlaşmış durumdadır. Tabir caizse toplumu bir “salgın hastalık” gibi sarmıştır.
    Cep telefonlarında ve sabit telefonlarda tahakkuk ettirilen “sabit ücret” bunun bir örneğidir. Bizzat açtığım dava sonunda, iptal edilen bu kesinti, aynı veya benzer isimler altında devam etmektedir.

    SABİT HATLI TELEFONLARDA SABİT ÜCRET

    Türk Telekom’un, sabit hatlı telefonlardan aldığı, sabit ücret; bundan 13 sene önce, 2000 yılında Danıştay’da “açtığımız dava” sonunda iptal edilmiştir. Açtığımız dava, Danıştay 10. Dairesinde görüşülerek karara bağlanmıştır. Sabit ücretin haksız olduğu ve bu yoldaki işlemin iptali yolunda karar alınmıştır. Verilen bu karar kesinleşmiştir. Danıştay 10. Dairesi : “Yapılan iş ve hizmetler karşılığı belirlenip alınacak ücretlerin dışında, belirlenen tarifede değişiklik yapılmaksızın ilgililerden ayrıca, karşılığında konuşma hakkı da tanınmadan ayrı bir ücret istenilmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle otomatik telefon abonelerinden aylık sabit ücret alınmasına ilişkin bu uygulamanın ‘iptaline’ karar vermiştir”. Danıştay 10. Dairesinin verdiği kararın numarası 2000/ 1522 dir. Bu karar oybirliği ile verilmiştir. Bütün itiraz yollarından geçerek kesinleşmiştir.

    CEP TELEFONLARINDA SABİT ÜCRET

    Cep telefonlarından alınan sabit ücret de aynı şekilde açtığımız dava sonunda iptal edilmiştir. Ankara 30. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığım 2000/67 sayılı davada “Cep telefonlarında, konuşma ücretinin dışında para alınamayacağı ve sabit ücret adı altında yapılan işlemin ‘iptaline’ karar verilmiştir”. Temyiz süresi geçtiği için kesinleşme şerhi verilmesine rağmen; karar, daha sonra muhtelif aşamalardan geçerek Yargıtay tarafından bozulmuştur.

    ELEKTRİKTE GÜÇ BEDELİ

    Milyonlarca elektrik abonesinden, hiç elektrik kullanmasa bile, her ay ve her fatura başına, sabit ücret şeklinde “güç bedeli” adı altında alınan para da Danıştay’da açtığımız dava sonunda, 10.Dairenin 2000/4713 sayılı dava dosyasında iptal edilmiş ve milyonlarca abone bu parayı ödemekten kurtulmuştur.
    Sayılan bu davalar, Türkiye’de ilk ve tek olan davalardır.
    Her ne kadar, uzun süredenberi sayfa yenilenmese de; bu davalara ilişkin açıklama ve belgeleri “www.hed.org tr” sayfasının “sabit ücret” ve “güç bedeli-elektrik” bölümlerinde bulacaksınız. Ayrıca güzel bir sürpriz olarak sayfanın “Uyarı-ATA’dan Sesli” bölümünde, 10 Yıl Nutkunu Atatürk’ün sesinden dinleyebilirsiniz.

    SAYMAKLA BİTMEZ

    Yukarıdaki örnekler anlatılanlar ile sınırlı da değildir. Değişik isimler altında, açık ve gizli olarak alınan ücretler, kesilen paralar vardır.
    Yerli ve özellikle yabancı şirketlere verilen bu “kıyaklar” artmakta, üstelik “hizmetin kalitesinde” düşme görülmektedir.

    “Su faturalarında”, hiçbir şekilde kullanılmayan suyun parasının “atık su bedeli” adı altında alınması, lüks tüketim mallarından örneğin pırlantadan alınmayan KDV’nin temel ihtiyaç maddelerinden alınması ve bunların oranlarının yüksek tutulması, iletişim araçlarından, internetten alınan yüksek ücretler, vergiler, benzin ve araba bedellerinden alınan çeşitli isimler altındaki ödeme ve vergilerle bu malların satış bedelinin bir kaç misli yükselmesi, “ödenen vergiler üzerinden” KDV tahakkuk ettirilmesi, üstelik bir kısmı iptal edilen bu uygulamaların “daha sonra değişik isimler altında devam ettirilmesi” ve üzerlerine daha başka yüklerin bindirilmesi şeklindeki uygulamalar saymakla tükenmez.

    Bütün bunları kullanmaktan vazgeçemeyeceğimize göre, yapılacak şey; tek bir kanun maddesi ile bu haksız duruma son verilmesidir.

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • AMERİKAN GÜNAHI

    AMERİKAN GÜNAHI

    Batı İslamcı radikalizmin korkunç boyutunu, İslam düşmanlığını işleyen bir filmin servis edilmesiyle başlayan ve terörist unsurların Libya Bingazi’de ABD Konsolosluğuna saldırması ardından protestoların Mısır’da,Irak,İran,Yemen,Sudan,Fas,Tunus,Afganistan,Pakistan,Bangladeş,Hindistan,Endonezya, Malezya’da ve bir çok Avrupa başkentinde genişlemesiyle farketti.

    *
    Başta,Başbakan Erdoğan’ın dinin demokrasiye aykırı olmadığı önyargısına tanınan kredinin ardından, “İslam Birliği” konseptine model edilen Türkiye’de -bir zaman sonra, toplumun çağdaş düzeyi sorgulama, yakalama ve aşma anlayışından, insan hakları, düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinden,laik hukuk devleti, katılımcı demokrasi oluşmasına katkı koyma iddiasından kopartıldığı ve taassuba yöneltildiği tesbit edildi.

    *
    Sonra, Arap Baharı süreciyle Tunus,Libya,Mısır ve bir çok İslam ülkesinde desteklenen yeni İslamcı hükümetlerin, ekonomilerini rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı başaramadıkları -üstelik,demokrasi başlığında hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarını güvenceye alamadıkları, o toplumların da taassuba yöneldiklerini gördü.

    *
    O yüzden-dehşetle, Türkiye ve Arap ülkelerinin kendileri dışında çevresi ülkelerle de birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştiremediklerini, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmekte eksik kaldıklarını, uygulamalarıyla kitlelerini Batı tipi düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğu fikrinde yetiştirdikleri ve “İslami Cihad”ın odağı haline getirdiklerini farketti.

    *
    İslami Cihad taraftarlarının kutsal savaş amacını taşımayan -fakat, kardeşlik fikri ve dayanışma hissi içerisinde dünyevi dini eğilimlerle yetiştirilmiş oldukları,
    Türkiye’den,Mısır,Tunus,Libya gibi ülkelerde -önce, bütünlükçü felsefede merkezi, yerel, özerk idareler, yargı, üniversiteler,medya,sermaye kuruluşlarında etkin kadroları ele geçirdikleri, dini ve mesleki birlikler,esnaflar,üreticiler ve bilumum sivil toplum örgütleri oluşturdukları -sonra, canlarına ve mallarına kastettiklerine inandırıldıkları Batılı kafirlerin ve işbirlikçilerinin canına-malına kastetmeye iman eden yüzbinlerce kişi oldukları anlaşıldı.

    *
    Madem öyle! İslam İşbirliği Teşkilatı, İslam dinini de potansiyel tehdit unsuru olarak görmeyi ifade eden İslamafobi’yi kapsayacak şekilde dinlere ve kutsal değerlere hakaretin uluslararası sözleşme düzeyinde nefret suçu kapsamına alınmasına yönelik girişim başlattı.
    Girişime farklı Hristiyan mezheplerini birleştiren Cenevre Dünya Kiliseler Birliği, böyle bir yasanın dini hoşgörüsüzlüğe neden olacağı kanaatiyle karşı çıkınca; Medeniyetler İttifakında çatlak oluştu.

    *
    Bu tablo ABD Savunma Bakanlığını İsrail’in bölgedeki güvenlik ortaklarından izolasyonunun büyümesiyle kapsamlı bir Ortadoğu barışının fiilen beklemede kalmasından dolayı son derecede rahatsız etti.
    Bu gidişatı tersine çevirecek adımlar atmak ve İsrail’in Filistin, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle dostluğunun geliştirilmesi planını yürütmeye koyulundu..

    *
    Rusya Devlet Başkanı V.Putin, küresel barış ve istikrarın temini için uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası yasal teşkilatlanmalara yansıtılması ve yeni güç dengesinin kurulması şartından yanadır.
    Bu şartın en önemli türevlerinden birini küresel tehdit kabul edilen radikalizm oluşturuyor.

    *
    Bu noktada Putin,”Son yıllarda olaylar, her türden ve mezhepten dini radikallerin etkinliğini arttırdığını göstermektedir.Geleneksel İslam taraftarlarına karşı neredeyse terör savaşı ilan edilmiş durumda. Yüzsüzler,din adamlarını sindirmeye çalışıyor ya da insanlara geleneksel İslam’la ilgisi olmayan yanlış bilgiler dayatıyor.Korkutmaya gelince – eminim, bunları yapmaya çalışanları tam bir fiyasko bekliyor. Çünkü din adamları sadece işini yapmıyor. Yüce Allah’a hizmet ediyorlar. Bu insanları kimse korkutamaz” derken,İslami Cihad’ın ne menem bir kaynaktan durmaksızın türeyen karakterine işaret etti.

    *
    Nitekim, ABD Başkanı B.Obama’nın Mayıs’ta yaptığı konuşmada terörle savaşın bitmesi gerektiği,El Kaide örgütün etkisini yitirdiğini,bundan sonra mücadelenin tek başına hareket eden kişilerle nokta atışı saldırılar,müttefik ülkelerle etkin ortaklıklar,diplomatik ilişkiler ve yabancı ülkelere destek prensipleri çerçevesinde yürütüleceği iddiası,
    Geçen hafta ABD Colorado-Aspen’de yapılan 2013 Güvenlik Konferansı’nda eleştirildi.

    *
    Terör tehditinin her coğrafyada farklı olduğu, Suriye’ye toplanan ve tek başına hareket eden teröristlerle mücadele etmenin zorluklarına değinildi.
    ABD Askeri İstihbarat Başkan Yardımcısı David Shedd, hâlihazırda Suriye’de farklı eğilimli yaklaşık 1.200 muhalif grubun bulunduğunu, hedeflerinin ve amaçlarının anlaşılmasının imkânsız olduğunu açıkladı!
    Yeni terör tehditleri karşısında polis ve mahkemelerin hiç olmadığı kadar kullanılması gerektiği -hatta,yargının terörün yeni yüzüyle başetmesinin ne denli güç olacağı söylendi.
    Suriye’deki çatışmanın Devlet Başkanı Beşar Esad’ın istifasından sonra da aylar ve hatta yıllarca sürebileceği ve radikalizmin bu boyuta ulaşmasında yanlışlarından dolayı ABD istihbaratı suçlandı.

    *
    Şimdi ABD iki ayağı bir pabuçta gibidir.
    İsrail, Suriye’de muhalif güçlerin zafer kazanması halinde asgari bir bölgede iktidarın siyasetçiler yerine uluslararası İslamcı terör örgütlerinin eline geçme olasılığı ve İran’ın her türlü yaptırıma rağmen hâlâ nükleer gelişmesini sürdürdüğünden yakınıyor.
    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Filistin ve İsrail’in ilke olarak kabul ettiği barış görüşmelerinin başlayacağına ilişkin açıklamayı yapmak üzereyken,”1967 savaşı öncesindeki sınırlar” konusunda İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü ile El Fetih arasında anlaşmazlık yüzünden barış görüşmeleri erteleniyor.
    Çünkü -hâlâ, İsrail sınırının az ötesinde Suriye’de Esad ve isyancı güçler pek çok bölgede çatışıyor ve ayda 5 bin kişi hayatını kaybediyor.
    Daha dün Irak’ta bomba yüklü bir kamyon 65 kişiyi hayatından etmiştir;terör tüm İslam dünyasını sarsıyor.
    Suriye muhalif güçleri Cenevre Konferansına Esad’sız gidilmesi -bu suretle,iç savaşın bütün vebalinin Esad’a yüklenmesi için Washington’a BM Güvenlik Konseyini iknaya gidiyor1

    *
    Ya da Mısır’da hâlâ devrik cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarıyla karşıtlarının çatışmaları devam ediyor,taraflar uzlaşmaya yanaşmıyor.
    Batılılar Mısır’da yaşanan gelişmeleri askeri darbe olarak tanımlamıyor, Türkiye’de Başbakan Erdoğan ve bazı İslam ülkeleri ” İslam Birliği” konseptinin tedavülden kalktığı -giderek,sıranın kendilerine geleceği düşüncesindedir, bu gelişmeleri askeri darbe olarak değerlendiriyor.
    Tıpkı Türkiye’deki İslamcı Erdoğan’ın oluşturduğu parti-devlet yolunda bir hayli yol almış Mursi destekçisi Müslüman Kardeşler örgütünü, “Mursi ‘nin yönetimi yasal bir yönetimdi. Mursi seçimler yoluyla iktidara geldi ve askeri darbe yoluyla devredildi. Böyle duruma boyun eğmek zaafı ve yenilgiyi kabul etmek demektir” yoluyla teşvik ediyorlar.

    *
    İslamcılığın siyasal lideri Başbakan Erdoğan İmam Hatip Liseleri Mezunlar ve Mensupları Derneği’nin iftar yemeğinde salt Batı medeniyetine Cihad etme fikriyle yetiştirilmiş -fakat, kardeşlik fikri ve dayanışma hissi içerisinde dünyevi dini eğilimleri şişik tebasına sesleniyor.
    “Biz İslam coğrafyasının haline bakıp, umutsuzluk içinde kıvrananlardan olmayacağız. Biz tam tersine karanlığa bir mum yakmanın, o karanlığın en azından bir köşesini olsun aydınlatmanın gayreti içerisinde olacağız. Sabır, tahammül ve iman, onlara ek olarak nesil yetiştirme mücadelesi yani cehdi -emin olun, içinde bulunduğumuz şu manzarayı değiştirmeye ziyadesiyle yetecektir” diyor.

    *
    Hafta içinde beynini “dört dörtlük Alevi” olduğu uydurmasına kaptırmıştı -sanki, elinde Hz.Ali’nin zülfikârı -vallahi,dünyaya postasını atıyor…
    Nasılsa Zülfikârı tutan elinin düşeceği, Cenevre Konferansıyla birlikte uluslararası yeni güç dengesinin kurulacağı ve radikalizmin marjinalleşeceği umuluyor…

    21.7.2013

  • AB’yi Kandırmak

    AB’yi Kandırmak

    AB’yi Kandırmak

    Avrupa Birliği’ni kandırmak Kıbrıslı Rumların yüzleri kızarmadan her zaman yaptıkları bir iş. Bunu adeta bir görev addetmişler ve başları her sıkıştıkça da uyguluyorlar.

    En güzel örneği de mali yapıları ve yıllık bütçeleri konusunda AB’yi yıllarca kağıt üstünde çarpıtılmış sayı ve hayali bütçelerle kandırmayı başarmaları. AB’yi yıllarca kandırdıkları ve hayali bütçelerle sömürdükleri, süreç sonunda ekonomik olarak duvara toslayıp, iflas etmelerinden sonra ortaya çıktı.

    Ama atalarımızın “huylu huyundan vazgeçmez” ve “alışmış kudurmuştan beterdir” sözleri de hiçte boşuna söylenmemiş.

    KKTC’nin Avrupa Birliğine üye olmamasından ve Rumların da “Protokol 10” içeriğince Kıbrıs adasını tek başlarına temsil ettikleri uygun görüldüğünden, AB komisyonları ve Bakanları toplantılara tek başlarına katılmakta ve işlerine geldiğinde de yaşadıkları tüm olumsuzlukları da Kıbrıslı Türklerin ve KKTC’nin sırtına yüklemekteler.

    Toplantıya katılan AB üyesi ülkelerin temsilcileri de, ya nezaketen ya da aymazlıklarından, Rumların Kıbrıslı Türkleri suçlayan ifade veya sunumlarının doğruluğunu hiç araştırmadan, soruşturmadan kabul etmekte ve Rumların istekleri doğrultusunda kararlar almakta.

    Avrupa Birliğinin, Kıbrıslı Türkler veya da KKTC hakkında herhangi bir konuda tek yanlı olarak Rumların beyanlarını dikkate alarak kararlar vermeleri, gerçekte protesto edilmesi gereken ve insan haklarına uymayan bir uygulamadır.

    Avrupa Birliği bu çirkin uygulamasına derhal son vermelidir.

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türklerin oluşturduğu bir devlettir. Demokratik yollardan, insan haklarına saygılı bir şekilde yönetime getirdiği bir hükümeti ve bu hükümeti oluşturan Bakanlıklara, dairelere, müdürlüklere, birimlere ve benzeri alt kuruluşlara sahiptir.

    Geçen hafta içinde AB Tarım Bakanları Konseyi toplantısında, Rum Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı Nikos Kuyalis’in tek taraflı beyanı ve sunduğu evraklarla Kıbrıs’ın Rum kesiminde bir müddettir tavuk çiftliklerinde görünen “yalancı veba” hastalığının, Rum veteriner Dairesinin ihmalkârlığından kaynaklanmadığını beyan etmesi ve hastalığın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden geçerek bulaştığını ve yayıldığını iddia etmesi kabul edilebilir bir davranış değildir.

    Hükümetimizin ve Tarım Bakanlığımızın,  Rum Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı Nikos Kuyalis’in geçen hafta gerçekleştirilen AB Tarım Bakanları Konseyi toplantısında sunduğu bu yalan beyan ve iddiayı reddetmesi ve Rum Bakanı protesto ederek yalan söylediğini AB Tarım Bakanları Konseyine bildirmesi gerekmektedir.

    Bu tür olaylarda Avrupa Birliğinin genel uygulaması, tazminat olarak ilgili üye ülkedeki üreticilerin salgın hastalık nedeni ile uğradığı zarar ziyan ile hükümetin hasta hayvanları itlaf etmek için yaptığı harcamaların yüzde yirmi beşini ödeyerek zararın karşılanmasına destek olmak şeklindedir.

    Ama belli ki Rum Bakan Kuyalis’in sahte ve yalan beyanını hiç araştırma yapmadan yutan AB Tarım Bakanları Konseyi, yalancı veba hastalığının Rum tarafından yayılmasında KKTC’yi ve Kıbrıslı Türkleri suçlu bularak Rum hükümetine yüzde 25 olağan tazminat yerine, yüzde 75 olağanüstü tazminat ödemeye karar vermiş.

    KKTC Tarım Bakanlığının ve Veteriner Dairesinin yaptığı yayınlardan, söz konusu bu hastalığın Rum tarafında görülmesinden uzun bir müddet sonra KKTC’de görüldüğü açık ve net olarak bellidir.

    Rumların AB Komisyon ve Bakanlar Kurulu toplantılarında bu tür KKTC’yi suçlayan yalan beyanlarına son vermek ve önüne set çekmek için, Hükümetimizin AB Komisyonu Başkanı, KKTC Tarım Bakanımızın da AB Tarım Bakanları, KKTC Başbakanlık Avrupa Birliği Koordinasyon Merkezi’nin de Avrupa Komisyonu düzeyinde derhal girişim yapması ve ellerindeki bu hastalıkla ilgili tüm resmi belgeleri gönderip, Rum Tarım Bakanının ve AB’nin Tarım Bakanları Konseyi’nin doğrudan veya manasal olarak KKTC’yi suçlayan bu tazminat kararını protesto etmeleri gerekmektedir.

    Halkımız, bu yalan beyana ve tazminat kararına hiç tepki göstermeyen Siber hükümetinden bu girişimi beklemektedir.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    22 Temmuz 2013

  • TENCERE VE KAPAK

    TENCERE VE KAPAK

    TENCERE VE KAPAK

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Gezi’de kurulan çadırlar, yakılan ateşler, ateşlerin üzerine konulan tava-tencerelerde pişirilen yemekler yaklaşık iki aydır ülke gündeminde.

    Yakın geçmişe kadar toplum gündemin peşine düşerdi, artık gündem toplumu izliyor..

    Ama “gündem”, duruma hemen adapte olan ince bir manevra ile farları tamamen “gezi”ye çevirince “tavşan” ortada öylece kalakaldı ve toplum “Hamiyet” aracılığı ile Abdülhak Hamit’in “Her yer karanlık” şarkısını dinlemeye/söylemeye başladı.

    Çünkü Suriye ve Güneydoğu “karanlıkta” bırakıldı, “tavşan” da kendi canının derdine düştüğü için o tarafa bakamıyor bile..

    Basınımızın tuzu kuru liberal kalemleri Ayder Yaylasında, Arhavi’de, Atatürk Orman Çiftliği’de, Sivas’ın Arık Köyü’nden “Taksim Direnişi” fotoğrafları basıyor; Tahrir ve Snowden övgüleri düzüyorlar..

    Oysa memleketin güneydoğusunda…

    ….ilk olarak Şırnak Cizre’de,

    ….ardından Diyarbakır’da ortaya çıkan ve kendilerine “Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H)” adı veren PKK’lı grup…

    …..son olarak Van’da ve nihayet Genç’de basına görüntü veriyor.

    Öncelikle sosyal medyaya düş(ürül)en görüntülerde bölgenin “asayiş”i olduklarını iddia eden grup, bölge halkının karşısında bildiri okuyor. Akşam vakti yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgede terörist posterleri ve PKK bezleriyle halka seslenen grup Kürtçe hazırlanan bildiriyi okuduktan sonra “dağılıyor”. Görüntülerde çevrede herhangi bir polisin olmaması dikkat çekiyor.

    Sonra…

    Uyduruk tek tip elbiseleriyle ve silah göstere göstere düze inip Faraşin yaylasında “cenaze töreni” düzenliyorlar.

    “Tören”de Nazmi Gür adlı şahıs, “Önümüzdeki yerel seçim sonrası” özerkliği kutlayacaklarını söylüyor. “Artık 4 parçadaki Kürt halkının birleşme zamanıdır. Kürt halkı, ulusal ittifakını pekiştirerek, özgürlüğe yol olacaktır. Artık 4 parçadaki Kürt halkının birleşme zamanıdır. Kürt halkı, ulusal ittifakını pekiştirerek, özgürlüğe yol olacaktır” diyor.

    Sonra….

    Çeşitli tarihlerde güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda öldürülen 170 PKK’lı için Diyarbakır’ın Lice İlçesi’ne bağlı Sise olarak bilinen Yolçatı Köyü Serkis bölgesindeki, 250 mezar kapasiteli sözde ‘PKK Şehitliği’ törenle açılıyor. “Tören” için, Diyarbakır merkez ve tüm ilçelerden yaklaşık 5 bin BDP’li törene katılıyor. Minibüslerle mezarlık açılışına katılan partililer, Diyarbakır çıkışında polisin, Lice yolu üzerinde Mermer Jandarma Karakolu’nda jandarmanın, Lice İlçesi’ne bağlı Kayacık yolu üzerinde de 3’ncü kez, yüzleri poşulu “KCK/Asayiş”in yaptığı kimlik kontrolü ve aramadan sonra Yolçatı Köyü yoluna giriyor.

    “PKK Şehitliği”ne terörist başı ile güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda yaşamını yitiren PKK’lıların dev posterleri asılıyor. “Tören” alanında yüzleri poşulu teröristler katılanların önünde yer alarak saf tutuyor ve bazılarının PKK bezleri ve terörist posterleri taşıdığı görülüyor.

    “PKK Şehitliği”nin çevresinde de “emniyeti” silahlı PKK’lılar sağlıyor. Daha önceki çatışmalarda öldürülen ve kimliği açıklanmayan bir PKK’lının defin işleminden sonra 1 dakikalık saygı duruşu ve zafer işaretleri eşliğinde Kürtçe marşlar okunuyor.

    Bilmem ne konseyi üyesi Duran Kalkan, Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde görüntülenen PKK’lı ‘asayiş’ gruplarına ilişkin, ”Kürt kendini savunmayacak mı? Süreç ilerlerse Kürtler’in asayişleri de, polisleri de, savunma kuvvetleri de olacak. Bunlar sadece Türk’ün hakkı değildir” diyor.

    Sonra…ve bir tarafta bütün bunlar olurken diğer tarafta…

    Anîden öğreniyoruz ki/eş zamanlı olarak; KCK’nın, geçtiğimiz günlerde açıkladığı 10 maddelik Siyasi Tutum Belgesi’nde yer alan “Suriye’nin kuzeyinde Kürt özerk bölgesi kurulması” planı adım adım uygulamaya konuluyormuş. Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesine komşu Rasulayn kasabasının ele geçirilmesi ve özerklik ilanının gündeme gelmesi dört parçalı Kürdistan devletine giden yolda yeni bir aşama olarak değerlendiriliyormuş.

    İç çatışmaların hız kazandığı Suriye’de çok çarpıcı bir gelişme yaşanıyormuş. Suriyeli Kürtlerin yoğunlukta olduğu Türkiye sınırına yakın Kobani ve Afrin şehirleri ile Cindires, Amude ve Tirbespi kasabaları tamamen Suriye’deki Kürt partilerinin eline geçiyormuş. Kamışlı, Sere Kaniye (Ras el Ayn) ve Derik’te de resmi yönetim olmasa da kontrol artık Kürtlerde bulunuyormuş.

    Bu bölgelerde yönetimi fiili olarak elinde tutan Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müsli, “Çatışmaların bölgemizde de yaşanmaması için halk bunu yaptı” demiş. PYD güçleri “Halk Savunma Birlikleri” adı altında örgütlenerek resmi binalara Kürt bayrağı çekmiş. Silahlı militanlar da sokaklarda devriye gezmeye başlamış.

    Çatışmaların halen sürdüğü Rasulayn’da, Ceylanpınar sınırına 100 metre uzaklıktaki 9 katlı makarna fabrikasının çatısındaki Özgür Suriye Ordusu bayrağı indirilip yerine PYD bayrağı asılmış.

    Öte yandan, çatışmaların Rasulayn’ın iç kesimlerinde yer yer sürmesi nedeniyle Ceylanpınar’da güvenlik önlemleri artırılmış. Güvenlik güçlerinin zırhlı araçlar ile sınır hattında sürekli devriye dolaştığı görülürken, askeri yetkililerin de sık sık gelişmeleri Ceylanpınar’da takip ettiği ,ilçe merkezinde de polislerin güvenlik önlemlerini yoğunlaştırdığı bildirilmiş.

    PYD’nin sınıra bayrak asması Diyarbakır’da bulunan Ana Jet Üssü’nde de hareketli saatlerin yaşanmasına neden olmuş. Çatışmaların Türkiye sınırında olması üzerine Diyarbakır’dan kalkan savaş uçakları sık sık Suriye sınırının sıfır noktasında keşif ve emniyet uçuşu yapmış. Dışişleri Bakanı Dâvutoğlu da sınırda yaşanan bu sıcak gelişmelerin ardından yaptığı açıklamada, Türkiye’nin sınır güvenliğini korumaya devam edeceğini belirterek, “Herhangi bir yeni emri vakiyle ya da de facto bir durum yaratma çabası kırılganlığı daha da artırır ve çok daha olumsuz neticeler doğmasına sebep olur” demiş.

    Yâni…

    Yânisi o ki kıymetli tavşan kardeşler…

    Biz yoğun bir şekilde Taksim’deki üç ağacın peşinde tencere tava ile uğraşırken..

    Bir taraftan Diyarbakır, Cizre ve Van’da ve memleketimin dağ ve yaylalarında a)Başka bayrak, b)Silah, c)Tören, d)Yol/kimlik kontrolü, e)Asayiş görevi gösterileri yapılıyor f)Dört parçalı Kürdistan dillendiriliyorken…

    Öte yandan ve eş zamanlı olarak Suriye’de sınırın öte tarafı Kürtlerin eline geçip bayrak çekiliyor ve “Dört parçalı”nın “bir parçası” şeklen/usuleten/suhuletle ve alıştıra alıştıra yürürlüğe konuluyor..

    Kaynar suda haşlanan kurbağalar ne olduğunu anlamıyor, yüzlerine tutulan far ışıklarından kör olan tavşanlar da göremiyor..

    Ama Suriye sınırının ötesindeki “oluşum” üzerine Türk jetleri uçuyor, Dâvutoğlu zehir zemberek açıklamalar yapıyor…

    İlâhi….

    Sınırın “bu tarafındaki” bayrak/asayiş/tören/yol kontrolünde neden jetler uç(a)mıyor, ilgili bakan öyle “kızmıyor”.

    Şırnak, Cizre, Van ve daha başka yerler dururken..

    Suriye’den bize ne?

    “PKK güney komşumuz olmuş”..

    Lâf..

    Hani komşuyla “sıfır sorun”du?

    PKK pencerenin dibinde, evin içinde; çat burada, çat orada, çat kapı arkasında iken komşudan bana ne?

    Önce evimizin içini bir düzenlesek de daha sonra komşunun bahçesiyle, mutfağındaki düdüklü tencereleri, yapışmayan teflon tavaları, fırın tepsileri, tahta kaşıklarıyla uğraşsak.. 20 Temmuz 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Tencere-tava ile uğraşırken…

    Tencere-tava ile uğraşırken…

     

                                                   Başbakan, özellikle iftarlarda yaptığı konuşmalarda hala dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışıyor. “Tencere tava çalan komşularınızı şikâyet edin” diyor. “Mısır’da öldürülenlere sessiz mi kalmamızı istiyorsunuz?” diyor. “Kredi kartlarını kullanmayın” diye ekliyor. “Ekonomimiz çok iyi, bizim güçlenmemizi istemeyen iç ve dış güçler önümüze engel koymaya çalışıyor” diyor.

                                                    Türkiye’de hiçbir şey olmuyormuş gibi davranılıyor. Dış olaylarda köşeye sıkışmamışız gibi hareket ediliyor. Bölünme noktasına doğru sürükleniyoruz, Suriye politikamız çökmüş, dış Türklere yapılan zulümlerin şiddeti artıyor, ard arda gelen zamlarla geçinemeyenlerin sayısı artıyor, terör örgütü PKK’nın yapılanması ile Suriye’de adı konulmamış Kürt Devleti ile komşu olmuşuz bunların hiç birinden söz edilmiyor.

                                                    PKK VE YANDAŞLARI MEYDAN OKUYOR

                                                     Tehdit ve şiddet içeren sözler ve açıklamalardan artık herkesin kaçınması gerekiyor. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın kapımıza dayanan tehlikeyi görmezden gelerek yaptığı açıklamalar artık kamuoyundan da büyük tepki alıyor. Türkiye’yi tehdit eden, bizi bölme noktasına getiren gelişmelerden ve olaylardan uzak kalmamız beklenmemelidir. Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde PKK ve yandaşları ayaklanmış, kurtarılmış bölgeler oluşturuyor, Devlete baş kaldırıyor, kendi güvenlik birimlerini oluşturmuş, Başbakan bunları görmüyor, hala tencere tava çalanlarla uğraşıyor. PKK’nın Suriye uzantıları sınırımızdaki kapılara Kürt bayrakları asmaya başlamış, Başbakan hala Mısır’la yatıyor Mısır’la kalkıyor.

                                                             Türk Dünyası kan ağlıyor. Kerkük’te her gün cinayetler işleniyor. Uygur Türkleri’ne katliam yapılıyor. Suriyeli Türkmenler aç-susuz ve sahipsiz ortada kaldılar. Güney Azerbaycan Türkmenleri yardım bekliyor. Türk Dünyası’nın Mısır’dakiler kadar hiç mi değeri yok?

                                                               Suriye Devlet Başkanı Esad’ı devirmek için 2,5 yıldır uğraş veren Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun iflas eden bu politikaları sonunda PKK’nın güç kazandığı da görülüyor. Bu saatten sonra Esad gitse ne olur, gitmese ne olur? Bugün Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) aşırı İslami dinci gruplardan oluşuyor. Bu gruplar şimdi PYD ile savaşmaya başladı. PYD, güçlendirilmiş ve silahlandırılmış PKK’nın ta kendisidir. Şimdi Suriye’de Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın desteklediği güçler ile PKK çatışmaktadır.

                                                       TENCERE-YAVA İLE UĞRAŞILIYOR

                                                       İçeride çok daha ilginç ve tehlikeli oyunlar sergileniyor. PKK ve KCK yapılanmasında Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde PKK Asayiş Birlikleri adı altında yol kesip, kimlik kontrolü yapanlara karşı bu devlet nerededir? Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG- H) üyesi bir grup, yüzleri kapalı, üzerlerinde Öcalan posterleri ile şov yaptılar, polisler çatıştılar. Yaptıkları her hareket baştan sona kadar suç olan, adeta devlete meydan okuyan bu olaylar bizi yönetenleri hiç mi ilgilendirmiyor?

                                                                  Şimdi soruyoruz:

                                                                    Devletin istihbarat birimleri var, devletin güvenlik güçleri var. Bu yapılanmayı bugüne kadar tespit edemediler mi? Ettilerse niye dağıtamadılar? Bu yapılanma devlete karşı işlenen suçtur, kaç kişi gözaltına alındı, kaç kişi tutuklandı? Bunlar daha da güçleniyor, bunlara daha da katılımlar oluyor. Kandil ve PKK’nın siyasi uzantıları Hükümeti ve devleti sürekli tehdit ediyor. İstek üzerine istekte bulunuyor. Sanki içeride her şey düzgün gidiyormuş gibi hala tencere-tava ile uğraşılıyor.

                                                                 İşte Cilvegöz sınır kapısında PKK’nın Suriye kolu PYD’liler işgal ettikleri alanlara bayraklarını astılar. Buna sadece seyirci kalmadık mı? Başbakan konuyu üstü kapalı geçiştirmeye çalışıyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu “Gerekirse karşılığı veririz” diyor. Karşılık vermek için daha niye beklendiğini ve neyin gerektiğini merak ediyoruz.

                                                    SIKINTILI BİR DÖNEMDEYİZ

                                                      Özetleyecek olursak, aslında son derece sıkıntılı bir dönem geçiriyoruz. İçte, Gezi eylemleri ile başlayan halkın rahatsızlığı devam ediyor. Başbakan, halen kendisine karşı eylem yapanları korku, tehdit ve şiddet içeren sözlerle sindirmeye çalışıyor. “Sen-ben” ayırımı yaparak toplumu bölme noktasına getirdiler.

                                                               Dışarıda iyice yalnızlaştık. Suriye batağı bizi belki de hiç tahmin edemeyeceğimiz noktalara sürükleyecek. Komşularımızın hepsi ile sorunlar yaşıyoruz. Amerika ve Avrupa’dan isteklerimize yanıt alamıyoruz. 5 milyon Suriyeli sığınmacı ile de başımız dertten kurtulmuyor. Bunun yanına bir de ekonomik sıkıntılarımızı koyduğumuzda ortaya çıkan tabloyu içaçıcı görmemiz mümkün olmuyor. Bütün bunları yaşayan Türkiye değilmiş gibi halen başka konularla gündemin doldurulması ve dikkatlerin başka noktalara çekilmesi bizi düzlüğe çıkarabilir mi?

                                                               

  • Halkın sesini dinleme duyarlılığı…

    Halkın sesini dinleme duyarlılığı…

                                                   ABD Başkanı Obama, tüm ısrarlara ve baskılara rağmen, 2,5 yıldır Suriye’de süren iç çatışmamalara doğrudan müdahale etmeme kararlılığını sürdürüyor. Hiç kuşkusuz Başkan’ın bu kararlılığının arkasında Amerikan kamuoyunun ortaya koyduğu tablo önemli rol oynuyor. Bir noktada Başkan Obama, halkının sesine kulak veriyor, halkının istekleri doğrultusunda adım atmayı daha doğru buluyor. Verilecek bazı kararlar öncesi halkın nabzının da tutulduğunu söylemliyiz. Sadece Amerika’da değil Avrupa ve gelişmiş ülkelerde de kural böyle işliyor.

                                                   Suriye’ye müdahale etmenin başka nedenleri de var. Ancak, şunu çok açık ifade edelim: Amerikan kamuoyu çok duyarlıdır. Tepkisini olumlu veya olumsuz biçimde ortaya koymaktan çekinmez. Bu nedenle, Amerika gibi bir ülkeyi yönetenlerin halkın sesine kulak vermesi, halkını dinlemesi kadar doğal bir şey olamaz.

                                                       AMERİKAN HALKI SAVAŞ İSTEMİYOR

                                                    Suriye krizi çıktığı günden, bugüne kadar Amerika’da birçok kamuoyu araştırma grubu sıkça araştırma yapıyor. 2,5 yıldır süren Suriye krizine Amerika’nın dolaylı veya dolaysız müdahale edilmesine Amerikan halkının baştan bu yana karşı olduğu da yapılan bu araştırmalar sonunda görülüyor. Burada ekonomik krizin de etkili olduğunu söylemekte yarar görmekteyiz. Çünkü getirisi olmayan savaşlar ekonomik krizlere neden oluyor ve krizi tetikliyor. Bugün Amerikan ekonomisinin de çok iyi olduğunu söylememiz de mümkün değildir.

                                                  Biz, en son araştırmaya bakalım:

                                                  Amerikan halkının % 67,8’i Suriye’ye müdahale istemiyor. Kısacası savaş istemiyor. % 34,6’sı doğrudan müdahaleden yana. % 10 kadarı da fikir ortaya koymuyor. Burada önemli bir ayrıntı da şu: 2,5 yıldan bu yana yapılan araştırmaların hiç birinde % 50’nin üzerinde müdahale isteği olmamış. İşte, bu da Obama ve yönetiminin Suriye konusunda frene basmasına neden oluyor.

                                                        “KİNETİK SALDIRIDA” BİLE TEREDDÜTTELER

                                                           ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı bir raporda, Genelkurmay Başkanı Dempsey “Bizden istenildiği zaman müdahaleye hazırız”diyor. Suriye’de Esad’a bağlı askeri güçlerin üstünlük sağladığına da dikkat çeken ABD Genelkurmayı “kinetik saldırılarla” savaşa doğrudan müdahaleye de hazır olduklarının altını çiziyor. “Kinetik saldırı” askeri teknolojide bombalama, füze ya da roketlerle vurma, ya da insansız uçaklarla yapılan çeşitli operasyonları kapsıyor.

                                                   Bilindiği gibi, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu, son Amerika gezisinde Başkan Obama ve Dışişleri Kerry ile yaptıkları görüşmede “Uçuşa yasaklı bölge” istemişlerdi. ABD Yönetimi bunu da kabul etmemişti. Şimdi, Suriye’de işler tersine dönüyor. Bakan Davutoğlu, uçuşa yasak bölgede yine Kerry ile görüşmüş, ABD Dışişleri Bakanı verdiği yanıtta “Bu oldukça zor bir iş. Uçuşa yasak bölge ve tampon bölge öyle göründüğü gibi kolay değil. 12 yıldır 2 ülke ile savaşıyoruz. “demiştir.

                                                      HALKIN İSTEĞİ ÖN PLANDA

                                                         Yukarıda vurguladığımız noktaya dönelim: Amerika halkı artık savaşmak istemiyor. Özellikle de çıkarı olmayan savaşlara sıcak bakmıyor. Suriye’ye doğrudan ya da dolayı müdahaleyi bu nedenle istemiyor. Bu da Başkan Obama ve yönetiminin atacağı adımlara yön veriyor. Özetleyecek olursak, bugün süper güçün bile halkının sesine kulak vermek durumunda kaldığını görüyoruz. Obama “Ben seçimle geldim, istediğim gibi hareket ederim, istediğimi yaparım”anlayışından oldukça uzak duruyor. Aslında bu, bizi yönetenlerin de alması gereken çok önemli bir ders olmalıdır.

                                                 Daha öncelerine bakalım: Amerikan halkı, Irak’ta Saddam’a karşı, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesine “yeşil ışık” yakmıştı. % 60’ın üzerinde yönetime destek vardı. Şimdi ise Esad’a karşı aynı halk, aynı görüşte birleşmiyor. Amerikan yönetimi için halkın çoğunluğunun isteğinin çok önemsendiğini burada bir kez daha görüyoruz. Başkan Obama’nın “Demokrasi sadece sandık değil” sözlerini incelediğimizde, seçilmişlerin seçimden sonra da halkın sesine kulak vermesinin bir demokratik kural olduğu görüşüne katılmış oluyoruz.

                                                           Anımsayacak olursak, Gezi eylemleri ile başlayan gösterilerde halkın isteklerine kulaklarını kapatan ve polisin halka karşı orantısız güç kullanması üzerine Obama bir açıklama yapmış, Erdoğan’ı uyarmış ve “Demokrasi sadece sandık demek değildir” demişti. Burada, Başbakan Erdoğan’ın halkın sesine kulak vermesi ve halkını dinlemesi gerektiğini vurgulamaya çalıştığı da görülecektir.

  • Karaim Musevileri

    Karaim Musevileri

    Karaim

    İstanbul’da yaşayan Karaim Musevileri

    Karaim ya da Karayit (İngilizce: Karaites) bir Musevilik mezhebidir. Karaim terimi İbranice Ba’alei ha-Mikra (yazıtların halkı) eşanlamı ile bilinir. Karaimler, Musevilerin ana din kitabı olan Tora Yazıtları’ndan başka bir kaynak tanımaz, sözel kuralları kendi inancı için bağlayıcı bulmazlar.

    Yahudiliğin diğer kutsal kitabı olan, ancak sözel gelenek ve kuralların bir derlemesini oluşturan Talmud, Karaimlerce tanınmamaktadır. Tek kaynakları Tevrat olduğundan bazı dinî bayramları farklı biçimde kutlarlar.

    Bir takım dinî gelenek ve göreneklere özellikle uymadıklarını belirtmelerinden dolayı diğer Yahudilerce ayrıksı bir mezhep olarak görülür. İsrail tarafından sevilmeyen bir mezheptir. Karaimler 17. yüzyıldan itibaren yoğun biçimde Kırım’a göç etmişlerdir. İstanbul’da 40-50 kadar aile kalmıştır.

  • BİLİNEN İLK TÜRK KİMDİR?

    BİLİNEN İLK TÜRK KİMDİR?

    “Türkler, Hz. Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in ”Türk” adlı oğlunun neslindendir. Türk milletinin kökünün dayandığı ”Türk” adındaki insan, insanlığın ikinci babası Hz. Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”
    –Mustafa Kemal ATATÜRK
    mu

    Atatürk 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında şöyle diyordu:

    Efendiler,
    Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”

    Çok şükür ki, Tanrı bu lütfü Türklere vermiştir. Gerçekten de Türkler inananlara karşı son derece mütevazı, onlara saldıran inançsızlara karşı son derece amansız olmuşlardır. Haçlı seferlerine karşı koyanlar Sam Araplar değil, Türklerdi, Sam Araplar, Selçukluları arkadan vurmuşlar, haçlıların işini kolaylaştırmışlardı. Haçlılar bu suretle Kudüs’ü ele geçirip Müslümanları katletmişlerdi. (1098)

    820 sene sonra 1. dünya savaşında Sami Araplar yine Türk’leri arkadan vurmuşlar, ve Lavrence’in peşine takılarak ülkelerini batılılara adeta peşkeş çekmişlerdir. (l918)

    Bu ihanet sonucunda İngiliz orduları mukaddes topraklara; Kudüs, Mekke, Medine’ye hükmedecek şekilde Arabistan’da söz sahibi oldular. Daha sonra İngiliz, Fransız ve Amerikalılar Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Cezayir, Tunus’u ve bu ülkelerin sahip olduğu zenginlikleri aralarında bölüştüler. Hatta Rus ihtilalini bahane ederek Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan’a Kafkasl’ara el attılar. Eğer Türkler, emperyalist haçlı istilalarına karşı direnip galip gelmeseydi; bütün zengin kaynaklarımız giibi kutsal topraklarımızın yanı sıra İslam da elden gidebilirdi.

    700 yıllık Endülüs’te bir tek Müslüman bırakmayan batılılar zaten bu amaçlarından hiç bir zaman vazgeçmemişlerdir. İslam bu yobazlara bırakılamayacak kadar mükemmel bir dindir”

    “Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
    “Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Hz. Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”

    Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihinde “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.

    Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy’da kurulan Göktürk İmparatorluğu ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devlet’inin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Göktürk İmparatorluğu olduğu bilinmektedir.
    Göktürklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

    MS. 585 yılında Çin İmparatorunun Göktürk Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta “Türk Devlet’inin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti” hitapları Türk adını resmileştirmiştir.

    Orhun Kitâbeleri’nde Türk sözü daha çok “Türk Budun” şeklinde geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde o boylardan kavimlerden gelen büyük bir topluluğa mensubiyeti belirleyen bir kavim olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.

    Hz. Nuh’un Semavi kutsal kitaplara göre 3 tane oğlu vardır, bunlar: Sam, Ham (Kenan), Yafes.
    Tekvin’e göre üç temel soy Nuh’un bu üç oğlundan meydana geldi.

    * Yafes, Yafesi soyu kabiesi
    * Ham, Hami soyu kabilesi
    * Sam, Sami soyu kabilesi toplumların ataları oldu.

    Nuh’un ilk torunları
    Yafes’in oğulları: Turk, Gomer, Magog, Madai, Javan, Tubal, Meshech ve Tiras. (Türk kavimler)
    * Ham’ın oğulları: Cush, Mizraim, Put, Caanian ve Aamelikan (Yahudi kavimler)
    * Sam’in oğulları: Elam, Asshur, Arpachshad, Lud ve Aram, (Arap kavimler)

    Yafes’in oğullarının dağıldığı coğrafyanın tümünde Türk boyları göze çarpmaktadır.
    – “ve gemiden çıkan Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafes idiler. ve bütün yeryüzüne yayılanlar bunlardan oldu… _Kenan’ın atası Ham, (bir gün) babasının çıplaklığını gördü, kardeşlerine söyledi… (utanan) Sam ile Yafes babalarının çıplaklığını örttüler…”

    – “ve Nuh dedi: ‘Kenan lanetli olsun!.. kardeşlerine kullar kulu olacaktır! Sam’ın Allah’ı Rab, mübarek olsun, ve Kenan ona kul olsun! Allah, Yafes’e genişlik versin!.. Sam’ın çadırlarında otursun!.. ve Kenan ona kul olsun!..’”

    Hz. Nuh’un bu söylediklerini hem Tevrat’ta hem de Kuran’ı Kerim’de belirtildiği gibi Sam’ın oğulları yani Araplar zamanı geldiğinde Yafes’ in oğulları yani Türklere sığınmışlardır.

    Ham, eski Kenan diyarı diye nitelendirdikleri ve yıllardır gizli işgal altındaki Filistinlilerin Filistin’de (İsrail) halkının yaşadığı yer olarak iddia eden Yahudiler bu coğrafyaya sahip çıkarlar… Ancak Tevrat’tan ve Kuran’ı Kerim’den anladığımıza göre, kendi Peygamberlerini dahi katleden bu kabile lanetlenmiş ve diğerlerine kulluk etmeye mahkum edilmişlerdir. Kenan, Seba, Babil, Amelikan, Akad halkı ve kral Nemrud bu kabileden gelenlerden olmadır. Dinler tarihi gerçekleri araştırıldığında tarihi gelişmeler bu laneti gerçek yapmıştır.

    Hz. Nuh’un 3. oğul Yafes ise, bütün Türk boylarının atasıdır.
    Görüldüğü gibi, hadislerden ve Kur’andan önceki zamandaki Tevrat’ta da en büyük iltifata mazhar olmuş Yafes’in kabilesi Türklerdir.
    Hz. Nuh’un, en sevgili oğlu Yafes için ettiği dua, çok derin mânâlıdır ve olduğu gibi gerçekleşmiştir.

    “İslam Yobaza Bırakılamayacak Kadar Mükemmel Bir Dindir”
    –ATATÜRK

    Türkler gerçekten de 900 yıllarından itibaren Hz. Peygamberin manevi değerlerini istilalara ve işgallere karşı korumak için Araplar’ın çadırlarında, ülkelerinde oturmaya başlamışlardır.
    Yine aynı tarihlerden başlıyarak Türk boyları, Hıtay’ı, Hindistan’ı, Kuzey Afrika’yı ve Avrupa’yı hakimiyetlerine almışlardır.”

    Hz. Muhammed s.a.v sorarlar:
    – “Mevali nedir ya Resulullah?..”
    – “Onlar sizin azadlılarınızdır. Yani Faris yönünden gelecek olan bir kavimdir ki, şöyle diyecekler: ”ey Araplar, siz fazla taassuba kaçtınız.”
    – “siz bunlara gereği gibi hak tanımazsınız, sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır!”
    Bu hadisteki Mevali, Arap olmayan Faris, İran dır. Faris yönü, Horasan dır.
    Gelen kavim ise, Türklerdir.

    *Şu halde Türkler, Nuh Tufan’ından beri var olan, ilk devleti kuran, dünyanın en eski dilini kullanan ve hem Tevrat’ta, hem de Kur’an ı Kerim’de övülmüş, dünyanın dört bir yanına yayılmış bir Millettir. Görüldüğü gibi Türk, bir ırkın adı değil binlerce yıldır var olan şanlı bir Milletin adıdır.
    “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demek işte bu nedenledir…

    “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”
    –Gazi Mustafa Kemal Atatürk

  • Türk ordusu müdahale ederse halk kendisini savunur

    Türk ordusu müdahale ederse halk kendisini savunur

    Suriye’nin Türkiye sınırında PKK’ya yakınlığıyla bilinen PYD ve ÖSO militanları arasında günlerdir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmalar Suriye’de bir Kürt devleti mi kuruluyor sorularına neden oldu.

    suriye

    BBC Türkçe’ye konuşan PYD (Demokratik Birlik Partisi) Eş Başkanı Salih Müslim, “PYD, Suriye’nin kuzeyinde devlet kuruyor” iddiasını reddetti.

    BÖLGE PKK’YA YAKIN PYD’NİN KONTROLÜ ALTINDA

    Türkiye’nin güvenliğini tehdit edici bir durum olmadığını belirten Salih Müslim, sınır bölgelerinin PYD’ye bağlı YPG (Halk Savunma Birlikleri) tarafından kontrol altına alındığını söyledi.

    Esad’a karşı savaşan cihatçı grubun bölgedeki barış anlaşmasına uymayarak bölgede karışıklık yarattığını belirten Salih Müslim, İslamcı grupların Türkiye tarafından desteklendiğini belirtti.

    “Türkiye Selefi grupları desteklemesin” diyen PYD Eşbaşkanı Müslim, Türk ordusunun bölgeye karışmaması gerektiğini belirterek şöyle devam etti: “Onlar da kendi vatandaşlarını korumak mecburiyetindeler ama havan toplarıyla ateş açılması hiç iyi bir şey değil. Biz Türkiye’nin aramızdaki meseleye karışmasını istemiyoruz. Kuzeyde onlar Kürtlerle bir anlaşmaya yönelmişler, bu iyi bir şeydir. Ama bıraksınlar Suriye’dekiler de kendi kendileriyle bir anlaşmaya varsınlar. Eğer karışmak istiyorlarsa kapılarını insani yardım için açsınlar.”

    TÜRK ORDUSU MÜDAHALE EDERSE HALK KENDİSİNİ SAVUNACAK

    Türk ordusunun herhangi bir dış müdahalesine karşın neler yaşanacağına ilişkin konuşan Müslim, “Bir saldırı isterse Kuzey’den isterse Güney’den gelsin halk mutlaka kendisini savunacaktır. Ama böyle bir durumun olmamasını temenni ediyoruz. Türk ordusuyla karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Burada birileri silah kulanmışsa, bu halkın kendi kendisini koruması içindir. Onların Türkiye’ye bir tepkisi yoktur.” dedi.

    Müslim herhangi bir dış müdahale olması durumunda Suriye’nin karışacağını da ekledi.

    KCK: SALDIRILARIN ARKASINDA TÜRKİYE VAR

    KCK yürütme konseyi ise yaptığı açıklamada Suriye-Türkiye sınırındaki çatışmadan Türkiye’yi sorumlu tuttu.

    PKK’ya yakın PYD ile çatışan ÖSO militanlarının arkasında Türkiye’nin olduğu açıklandı.

    OdaTv.com

  • PERŞEMBENİN GELİŞİ

    PERŞEMBENİN GELİŞİ

    ABD Orta Doğu’nun zengin hidrokarbonlarını kontrol etmek için,Türkiye ve Arap İslam ülkelerinde ulusal devlet modelinin aşılarak Osmanlı modelinde herkese ortak vatan edilmesi -karşılığında,
    Başbakan Erdoğan ve Fethullah Gülen’in İslamcı gelecek tasavvurlarının Türkiye’den hareketle Osmanlı’nın medeniyet havzası çerçevesi ve tarihi organik bağlarının yüklediği sorumluluk bileşkesinde belirlenmesi, ortak projesi bir süre önce iflas etti.

    *
    Dar anlamda, ABD’nin Erdoğan ve Gülen’e sırtını sıvazlayıp verdiği, “Suriye ve Irak jeopolitiğini kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını kazanır” vaadi -teminen, bu zevatın PKK’nın birleşik ve bağımsız bir Kürdistan’da Kürt ulus devleti kurmak idealine rağmen dağdan indirip siyaset zeminine çekmesi deliliğinin Türkiye’ye yüklediği korkunç maliyet ortaya çıktı.

    *
    Dün Ceylanpınar’ın karşısında Suriye/ Resulayn ilçesinden sınır bölgesi, PKK’ya bağlı Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) kontrolüne geçti, PKK bayrakları göndere çekildi.
    PKK/PYD ile Kuzey Suriye’de bağımsız bir devlet kurmak hedefinde El Kaide’ye bağlı El Nusra güçleri arasındaki çatışmalar sırasında,Türkiye tarafına da mermi ve roketler düştü.
    Polisin ölüm ve yaralanmaları protesto etmek isteyen Ceylanpınarlıları engellemesine, BDP Urfa Milletvekili İbrahim Binici,”Unutmayın sınırlarınızı tanımıyoruz. Her iki taraf da Kürdistan’dır. Böyleydi böyle kalacak” diye tepki gösterdi!

    *
    Ne oluyor? İşte satırbaşları !

    *
    ABD dünyada yaşanan krizde bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere,bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanamayacağı gördü.
    Kendisini Ortadoğu paylaşım kavgasından paylaşımın dengelenmesine dönüştürmeye mecbur hissetti.
    Küresel lider olarak Rusya’nın bölge liderliği ile çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulmasına, ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yöneldi.

    *
    Barışı sağlamak üzere müttefiki İsrail’in Filistin ile arasında yeni bir barış planını merkeze aldı.
    Sonra bu barışı etkileyen zengin kaynaklar üzerindeki coğrafyada paylaşımı bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir devlet yönetimi üzerinde dengelemeye Rusya’nın küresel barış,istikrar ve gelişmeye katkı sağlaması karşılığında,
    BM merkezli uluslararası hukukun gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesine yansıtılması,iki ülke arasında stratejik müttefikliğin bu esasta yürütülmesine rıza gösterildi.

    *
    ABD füze savunma sisteminde Rusya ile işbirliği yolunda engellerin kaldırılması,işbirliği ve silahlanma düzeyinin düşürülmesine,
    Rusya uçuş yörüngeleri hava sahasından geçen İran nükleer füzelerine karşı önlem almaya,
    Birlikte İslam coğrafyasından türeyen radikalizmin Suriye savaşı ile uluslararası, bölgesel -bilhassa,Kuzey Kafkasya’da çatışma olasılığına tedbir almaya ve yeni Suriye’nin kurulmasına,
    İran’ın nükleer sorununun dünya toplumunda uyandırdığı tedirginliğin düzeyini düşürmek üzere diplomatik arayışların sürdürülmesine kavlettiler.

    *
    Bu suretle Başbakan Erdoğan’ın yuttuğu”Suriye ve Irak jeopolitiğini kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını kazanır” vaadi,
    Ya da PKK’nın dağdan indirilip siyaset zeminine çekilmesi, 2023’e doğru Türkiye topraklarının İran’ın batısından, Irak’ın kuzeyine,Suriye’nin kuzeyinden doğusuna ve Akdeniz’e ulaşan koridora kadar genişlemesi hayali fos çıktı.

    *
    30 Haziran -5 Temmuz’da, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) Halk Kongresi 9.Genel Kurulu “Demokratik Ulus ve Özgür Yaşam” esasında,4 coğrafyadan gelen delegelerle yeni süreçte izlenecek politikaları belirlemek üzere toplandı.
    Demokratik Konfederalizm ilkesi çerçevesinde-bir, Türkiye ulus devletine alternatif -iki, Orta Doğu sorunlarının da çözümünde bir model olarak öngörülen,PKK’nın ve onun uzantısı diğer Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren tüm parti ve organizasyonların koordine edildiği yürütme organı Kürdistan Topluluklar Birliği’nin siyasal ve askeri örgütlenmesi güçlendirildi.

    *
    Kürdistani güçlerle birlik ve ittifak siyasetinin geliştirilmesi için Kürdistan topraklarında akademilerin, komün, kooperatif ve meclislerin hızla yaygınlaştırılması,demokratik konfederalizm temelinde demokratik uluslaşmanın oluşturulması, komünal ekonominin ve demokratik özerkliğin inşasının tabandan örgütlendirilmesine yönelik kararlar alındı.

    *
    İç savaşın belirsizliği sürerken PKK’nın yönetiminde Suriyeli Kürt halkının 19 Temmuz 2012’ten beri yürüttüğü kadın devrimi, ekolojik bilinç ve anti-kapitalist özellik ve kendisini devlet/sermaye dışı örgütlenme ile ortaya koyan,öz savunma ve demokratik özgürlük ilkesinde savunma stratejisinin 1.yıldönümünde;
    Demokratik Birlik Partisi (PYD),İslami Cihadçı grupların Türkiye’den (!) Suriye’ye geçiş yapıp çatışmaya girmesiyle sınır bölgesini denetim altına aldı, göndere PKK bayrağı çekildi.

    *
    Şimdi Suriyeli Kürt halkının demokratik topluma dayalı demokratik konfederal sisteminin savunma gücü Türkiye sınır bölgesinde hakimdir-ki,
    Halk Kongresi bu gelişmenin sadece Suriye’yi değil Türkiye’yi de demokratikleştirerek Ortadoğu sorunlarının da çözümünde bir model olacağını öngörmüştür…

    *
    Nasıl bir model? Süreç uluslararası güçlerin yönetiminde Türkiye’den ve Suriye’den “anayasalarda Kürt halkının doğal ve demokratik hakları yer almalı, Anayasalar Demokratik Türkiye-Suriye ve Özgür Kürdistan’ı açık bir ifadeyle ortaya koymalı” talebinden gelişecektir.
    Ardından-mesela, Kemalist kadroların ve Cumhuriyet hükümetlerinin Kürt Sorununu çözmenin ana çerçevesini oluşturan Şark Islahat Planının,Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın kimi maddeleriyle çelişen hükümleri vasıtasıyla,

    *
    Türkiye’nin Kürdistan’da Kürtleri kültürel soykırıma tabii tutmak,bir kürdü tümden Türk haline getirerek Türkiye diye tabir edilen sınırların içerisinde tek tip bir Türk ulusu yaratmak olduğundan hareketle,
    Uluslararası platformlarda 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasıyla başlayan ve Şark Islahat Planı belgesiyle Kürt halkına fiziki,kültürel ve siyasi soykırım yapıldığının takdimi ve ilgili belgenin soykırım suç belgesi olarak kabul edilmesine yönelinerek, Lozan Barış Antlaşmasının tartışılmaya açılmasına yeltenme süreci başlayacaktır.

    *
    Bu sırada siyaseten uluslararası tedavülden düşmüş Başbakan Erdoğan, Suriye Cumhurbaşkanı Esad birlikte ABD ve Rusya’nın stratejik müttefikliği ile kavlettiklerii BM merkezinde uluslararası hukukun gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesine yansıtılmasında üzerlerinden yeni içtihatlar çıkarılacak iki faildir.
    Erdoğan İslami Cihad edebi ve sayısız militanla fail olmaya direniyor, Suriye için Cenevre Konferansını yokuşa sürüyor, düşük Mursi’yi bütün dünyaya karşı nafile savunuyor,ona saldırıyor-buna saldırıyor -şimdi, Kuzey Suriye’ye PYD’nin hakim olmasını engellemek bahanesiyle İslamcı terör örgütleri yerine Türk Ordusunu sürmesi sürpriz olmaz -ki, seyredin o zaman yüzyıllık din savaşını!

    *
    Birinci hata, hâlâ Erdoğan’ın iktidar oluşuna göz yumulmasıdır -belki sonra,diğer hatalar içinden -hem, küresel -hem Türkiye -hem de bölge barışına yol bulunabilir!

    20.7.2013

  • Suriye çıkmazında son durum…

    Suriye çıkmazında son durum…

                                                  Suriye çıkmazında bugün ortaya çıkan tablo, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun baştan bu yana hatalı bir politika izlediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Özellikle son gelişmeler, bu çıkmazın başımıza çok daha belalar açacağını ve büyük sıkıntıların da kapımızda olduğunu gösteriyor. Ceylanpınar’daki son gelişmeler Suriye da artık aşırı İslamcı gruplarla (NUSRA Cephesi) PKK’nın uzantısı Kürt Gruplar ( PYD ) arasında geçeceğini de ortaya koyuyor.

                                                    Şurası çok açık:

                                                        PKK’lılar Suriye’de bütünleşiyor. Burada geniş bir toprağı ele geçiren PYD güçlerine gerek Kuzey Irak’tan, gerek Türkiye’den geniş katılımlar oluyor. Yakında Suriye Kürtleri Bağımsız Kürt Devleti’nin temelini oluşturan Özerkliklerini ilan etmeye hazırlanıyorlar. Buna Amerika’nın ve Batı’nın da destek verdiğini söyleyelim. Geçenlerde konu ile ilgili geniş bir yazı yazıp, analizlerde bulunmuştuk.                                   

                                                           İFLAS EDEN BİR DIŞ POLİTİKA

                                                           Dikkatlerinizi çekmek istediğimiz iki konu var:

                                                              Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Mısır’ın devrik lideri Mursi ile elele vermişler, Suriye Devlet Başkanı Esad’ı devirmek için düğmeye basmışlardı. Ta tersi Mursi gitti, Esad daha da güçlendi. Diğer konu ise şimdi Suriye’de muhalifler ile PYD arasında savaş sürüyor. Gruplar Esad’ı bir kenara bıraktı, kendi aralarında kavgaya tutuştular. Bu da Esad’ın işini daha da kolaylaştırıyor.

                                                             Esad’a birkaç ay ömür biçen bizimkiler, 2,5 yıldır hala ayakta kalan ve yıkılmayan Esad’la baş edemediler. Kaldı ki, 2 milyon kayıtlı, 3 milyon kayıtsız Suriyeli sığınmacı ile de başımız derde girdi. Şimdi bir yandan Türkiye’nin büyük destek verdiği aşırı dinci gruplar giderek zayıflıyor, bir de karşılarında PYD var, öte yandan Kürt grupların özerklik için gün saymaları karşısında bizimkiler kara kara düşünüyor. Çünkü Suriye çıkmazındaki delik giderek büyüyor ve dibi görünmeyen bir kuyuya dönüyor.

                                               YANLIŞ YANLIŞLA DÜZELTİLEMEZ

                                                Amerika gibi bir süper güç bile gelişmelere göre dış politikasında değişikliklere gidebiliyor. Avrupa ülkeleri gelişmelere göre hesap yapıyor. Bizimkiler, tüm hesapların alt-üst olduğu Suriye krizinde ve çıkmazında hala yanlışlara rağmen yeni politikalar üretemiyorlar. Yapılan yanlışın yanlışla düzeltilemeyeceğini belirtmek isteriz.

                                                    Hatay’ın her noktasında yaşayanların çok büyük bir rahatsızlık içinde olduğunun altını kalınca çizelim. Burada dünyanın birçok ülkesinden insanlar da cirit atıyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Sınır boyları ise yol geçen hanına dönmüş durumda. Ne oluyor, ne bitiyor, gelecekte ne olacak kimse bir şey bilmiyor. Herkes tedirgin ve yarınından da endişe içinde.

                                                         Bu arada en önemlisi, bu kadar sığınmacı başımıza kaldı ve ekonomik alanda zorda kaldık. Bugün birçok temel maddeye gelen zamların bu açığı kapatmak için yapılmakta olduğunu da söylemeliyiz.

                                                            Belki dikkatlerden kaçmıştır, geçenlerde Ceylanpınar’daki olaylarda Suriye’de yaralanan İslamcı muhalifler Türkiye’ye getirilip, çeşitli hastanelerde tedaviye alındı. Ancak yaralanan PYD’liler getirilmedi. Bu noktada Ceylanpınar’da Hükümet protesto edildi, grupları güvenlik güçleri dağıtmak durumunda kaldı. Halkın bu konuda son derece rahatsız olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğiz.

                                               ESAD MUHALİFLERİ ZAYIFLADI

                                                         Hizbullah’ın Esad güçlerinin yanında yer almasından sonra çatışmalarda dengelerin Esad lehine değiştiği de bir gerçek. Zaten Amerika ve Avrupa ülkeleri Esad karşısında çatışan Aşırı İslamcılara sıcak bakmıyor, bunlara ağır silah vermiyor. Kendi aralarında bile bugüne kadar anlaşamayan bu gruplar her geçen gün daha da zayıflıyor.  Şimdi adı geçen grupların PYD ile çatışmaya başlaması da Suriye’deki durumu daha da karışık hale getirmektedir.

                                                        Bu yazdıklarımızın tam tersi olursa ne olur?

                                                           Bölgesel ve mezhepsel bir savaş kaçınılmaz olur. Çünkü, İran pusuda bekliyor, İsrail pusuda bekliyor. Rusya Suriye’yi feda etmiyor. Amerika ve Avrupa işin içine pek girmek istemiyor. Kürtler fırsat kolluyor. Dikkat edilecek olursa burada yine başı ağrıyacak olan, yükün altında kalan Türkiye olacaktır. Nereden bakılacak olursa olsun, Suriye çıkmazı iki uçu pislik içinde olan bir çubuktan farksız görünüyor.

                                                       

                                                          

                                                  

  • Çevreyi Acımasızca Kirletmek

    Çevreyi Acımasızca Kirletmek

    Yazın hemen hemen her sabah sabah saat beş buçukta kalkar, evimizin dört ayaklı üyelerini yedirdikten sonra bisikletimle evden çıkar, keyifle yaklaşık 5 km uzakta olan Dr. Fazıl Küçük Stadyumu’nun yanındaki Belediye Plajına giderim.

    Belediye plajı yaklaşık 850 m. uzunluğunda, sahili ve denizin tabanı altın kumla kaplı bir koyda yer alıyor. Denizi berrak ve cam gibi, deniz dibi kum kaplı ve neredeyse kıyıdan 100 m. açıkta yer alan kayaların oluşturduğu doğal mendirek ile de her tür deniz dalgalarından korunaklı bir konumda.

    Ülkemizin doğal güzellikleri olan bu deniz, kum ve güneş üçlüsünün tadını çıkarmak, keyfini sürmek için binlerce kilometre uzaktan para verip gelen yabancı turistleri görünce, ne kadar da şanslı olduğumuzu bir kez daha anlıyorum her sabah.

    Deniz tutkunu arkadaşlarımla her sabah aynı saatte plajda buluştuktan sonra kumların üzerinde beş altı turluk bir yürüyüş yaparız. Tabii yürürken, bu dünya güzeli ülkemizin ne kadar sorunu varsa, tartışır, çözeriz. Ertesi gün bu sorunlar yerli yerinde durduğundan gene tartışır, gene çözeriz.

    Gerçekten de sabahın o erken saatinde denize girmek çok büyük bir keyiftir. Kumda yürümek de…

    Özellikle sahilden üç-dört metre içerde kuru kumların üzerinde yol alırız. Deniz kenarındaki dalgaların ıslattığı kumlar, ıslaklıkları nedeni ile çok serttir ve hiç esnemezler. Bu zeminin üzerinde yürümenin beton zemin üzerinde yürümekten hiç farkı olmadığından, yüzeyi eğri büğrü olan kuru kum üzerinde yürümeyi, sağlık açısından ve tedavi edici özelliğinden dolayı tercih ederiz.

    Sert ve düz zemin üzerinde ayaklarımız hep aynı şekil ve açıda yere basar ve bu nedenle de ayak bileklerimizden ensemize kadar olan tüm eklemlerin hep aynı noktasına vurgu yapılır, basınç uygulanır.

    Kumun yüzeyi eğri büğrü olduğundan, ayaklarımız her adımda farklı bir şekil ve açıda kumun üzerine basar ve bu nedenle de, oluşan basınç hem tüm eklemlerimizin farklı noktalarına dağılır, hem de eklemlerimiz doğal olarak kendini yağlar.

    Bu yürüyüşlerde bizi en çok üzen konu da çevre kirliliğidir.

    Gece kumluk sahilde eğlenmeye ve denize girmeye gelenler, tüm pisliklerini kumların üzerinde bırakıp giderler, neredeyse her bir buçuk metrede bir çöp kovası olmasına rağmen.

    Yerlerde karpuz kabukları mı istersiniz, bira şişeleri mi, çips veya bisküvi kutuları mı, su şişeleri mi,veya da makineli tüfek gibi yendikten sonra yerlere atılmış ayçiçeği çekirdeği kabukları mı…

    Hiç bir Allah’ın kulu da yanında bir poşet getirip arkasında bıraktığı pisliği poşetin içine koyup, çöp kutusuna atmaz.

    Bizi en çok üzen de, sigara tiryakilerinin içtikleri sigaraları kumun içine sokup söndürmeleri ve sonra da sanki kumluk sahil kocaman bir kül tablasıymış gibi de orada izmariti bırakmaları. Gerçekte sigara içenler doğayı korkunç bir şekilde kirletmekteler. Hem havamızı zehirlemekte, hem de her gün yerlere attıkları sayıları milyonu geçen izmaritlerle doğamızı kirletmekteler.

    Sigara paketlerini 20 adetlik yapacaklarına, 16 adetlik imal etmeleri ve eksiltilen 4 adet sigaranın kapladığı yere de izmaritlerin konacağı bir göz yeri yapmaları daha doğru olacak. Hiç olmazsa izmaritler hem yere atılmaz, hem de topluca paketle birlikte çöpe atılırlar, tabii eğer sigara içen kişi, arabasının camını açıp paketi dışarı fırlatmazsa.

    Bu çevre kirliliği illetinden kurtulmak için hem okullarımızda bu konuda eğitim vermek, hem de ağır para cezası getirmek gerekiyor birçok ülkede uygulandığı gibi. Singapur’da ve dünyanın birçok yerinde, yere bırakın izmarit atmayı, sakız atmanın cezası bile 500 dolar.  Bu nedenle yerler, sokaklar pırıl pırıl.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    10 Temmuz 2013

  • SEVRE DOĞRU ÜLKELERİN POLİTİKALARI–1

    SEVRE DOĞRU ÜLKELERİN POLİTİKALARI–1

    İNGİLTERE’NİN POLİTİKASI

    Ne hikmetse radikal dinci kesimlerin aleyhinde söz etmekten kaçındığı ama ulusalcı diye, Sevr paranoyası sahipleri yakıştırması ile dışlanan, bizim de başını çektiğimiz milliyetçi kanada göre tepeden tırnağa lanetlenen ve bir bakıma Osmanlı devletinin sonunu getiren uluslar arası dev bir anlaşma var. Sevr Anlaşması; hala Hıristiyan Batı Dünyası için o kadar ideal ki, kabulünün üzerinden 90 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, günümüzde dahi, ülkemiz dâhil Ortadoğu’nun coğrafyasını bölge ülke yönetimlerinin beceriksizliğinden yararlanarak altüst etmeye devam ediyor. Biz bu yazı serisi içinde, Sevr Anlaşmasını çok değişik yönleri ile ele almak istiyoruz. Konuya ilgi duyan okurlarımızın 5–6 bölüm sürecek bu yazı dizimizi izlemelerini hararetle tavsiye ederiz.
    10. Ağustos 1920 günü imzalanıp kabul edilen ve 600 yıllık Osmanlı Devletini paramparça eden antlaşma ve hükümlerini her Türk aydını çok iyi bilir. Esasen çok iyi bilinmeli ve asla unutulmamalıdır. Türk Halkı için önemine binaen, biz hem bu antlaşmanın nasıl hazırlandığını hem de antlaşmayı hazırlayan kişi ve ülkelerin genel görüşlerini ortaya çıkarmak istedik. Bu konu 10 Ağustos tarihine kadar yine bir yazı serisi halinde sunulacaktır. Barış görüşmelerinde baş aktör durumundaki ülke İngiltere olduğu için biz ilkyazımızı bu ülkeye ayırdık.
    Harold Nicolson, Lord Curzon’un hayatını anlattığı “Curzon: The Last Phase 1919- 1925” adlı kitabında İngilizler ve Müttefikleri açısından Mondros Mütarekesi sonrasında gelişen durumu Lord Curzon’un şu sözleri ile özetlemektedir:
    “Osmanlı İmparatorluğu ayaklarının dibinde aciz ve dağılmış yatıyor, Başkent’i ve Halifesi silahlarımızın merhametine terkedilmiş bir durumda, denizlerin hâkimiyeti kesin olarak bizim, Alman kolonileri işgal edilmiş, bütün hayati irtibatlar, bütün stratejik bölgeler bizim kontrolümüzde bulunuyor. Müttefiklerimizin insan ve mühimmat stokları sınırsız, mağlup olmuş düşmanlarımız karşısında yerleşmiş kuvvetlerimiz bir kaç hafta içinde on yedi milyon silahlı insan seviyesine ulaşmış. Rusya’daki Bolşevik denemesi çöküntü’nün arifesinde bulunuyor. Avrupa ve Afrika’daki zaferlerimiz Asya’nın anahtarını elimize geçirmemizi sağladı. Hiç bir zafer böylesine büyük, böylesine ezici ve kesin olmamıştır. Bizler, Büyük İskender döneminden beri görülmemiş bir fiziki üstünlüğe sahiptik ve dünyanın hâkimleri olarak görünüyorduk.”(1)
    Daha savaş bitmeden önce 1918 Ağustos ayında İngiltere Başbakanı Lloyd George Manchester şehri Ermeni topluluğuna ait bir heyetle yaptığı görüşmede onlara, “Britanya sizin zulüm edilmiş ırkınıza karşı olan sorumluluğunu asla unutmayacaktır.” (2) diye hitap ederken buna paralel olarak Dışişleri Bakan Yardımcısı Lord Robert Cecil, Ermenilerle ilgili propaganda çalışmalarını çok iyi bildiğimiz Mavi Kitap’ın yaratıcısı Viscount James Bryce’a yazdığı bir mektupta “Ermeni Haklarını savunma belgesinin” aşağıdaki esaslara dayandırılacağını belirtiyordu.(3)
    1. 1914 Sonbaharında Erzurum’da toplanan Osmanlı Ermenileri Kongresinde resmi hükümet temsilcileri tarafından savaşta Türkiye’ye aktif bir şekilde yardımcı olmaları halinde “kendi kendilerini yönetme hakkı” verilmesi teklif edildiği halde Ermeniler Osmanlı Devleti ve müttefiklerine yardım eden bir ulus olmayacaklarını beyan etmişlerdir.
    2. Osmanlı teklifini reddeden bu cesur hareketten sonra, 1915 yılında Osmanlı Ermenileri Türk Hükümeti tarafından sistemli bir şekilde katledildiler. Böylece en soğukkanlı ve canavarca metotlarla 700.000’den fazla insan yok edilmiştir.
    3. Savaşın başından itibaren Ermeni milletinin Rus bölgesinde yaşayan yarısı, kahraman liderleri General Andranik önderliğinde gönüllü birlikler oluşturmuş ve Kafkas bölgesindeki muharebelerde en ağır muharebelere katılmışlardır.
    4. Geçen yılın (1917) sonunda Rus Ordusu ateşkes’le savaşmayı bırakınca, Ermeni kuvvetleri Kafkas cephesinde Türk ilerleyişini beş ay kadar geciktirmiş, böylece İngiliz Ordusu’nun Mezopotamya’da başarılı olmasını sağlamıştır… Değişik rütbelerdeki Ermeni askerleri halen Suriye’de savaşmaktadırlar. Onlar İngiliz, Fransız ve Amerikan ordularında başarılı hizmetler ifa etmişler ve General Allenby’nin Filistin’deki büyük başarısında pay sahibi olmuşlardır.”
    Böyle bir atmosfer içinde 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması İngiliz parlamentosunda kararsızlıkla karşılandı. Kasım ayı ortalarında her iki Meclis üyesi Parlamenterler Mondros hükümlerinin gevşeklik gösterilmeden sıkı bir şekilde uygulanması gerektiğini belirtirken, Türklerin Ermeni illerini süratle boşaltmasını ve eğer lüzumlu görülürse bölgenin Antant ülkeleri kuvvetlerince işgal edilmesini istediler. Hükümetin politikasını açıklayan Lord Robert Cecil, resmi hükümet politikasının “Doğu ve Batı Ermenistan’ın birleştirilmesi” olduğunu belirtti.(4) Böylece bölgede dev bir Ermeni Devleti yaratılmış olacaktı.
    İngiltere Ortadoğu’nun yeniden çizilmesinde kilit ülke durumundaydı. Alınan ve alınacak bütün karaların arkasında bazen açık, bazen de gizli olarak İngiliz uzmanlar vardı. Savaş içinde Osmanlı topraklarının paylaşılması için yapılan gizli anlaşmaların hepsi İngiltere ile müttefikleri arasında yapılmıştı. Bu anlaşmalar için İngiltere’ye en büyük destek Fransa ve Çarlık Rusya’sından gelmişti. Bu anlaşmalara göre Osmanlı topraklarının İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında paylaşılması gerekiyordu.
    İngilizlerin Türkiye ve Türklerle ilgili temel görüşlerini Winston Churchill’in şu sözleri ile daha da netleştirmek mümkündür:
    “İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından toprak bütünlüğü konusunda garanti teklif edilen (gerçekte böyle bir teklif asla yapılmadı) Türkiye, Almanya ile birleşmiş ve bir neden yokken Rusya’ya saldırmıştı. Hiç kimse Türk İmparatorluğunun parçalanması veya Hıristiyan ve Arap Irkları üzerindeki Türk egemenliğinin sona ermesi nedeni ile hüngür hüngür ağlamayacaktı.”(5)
    Churchill Türkiye ve çevresi ile ilgili kendi genel eğilimini de şu sözlerle özetliyor:
    “Türkiye’nin Türk olmayan kesimlerinin istekli ülkeler arasında paylaşılması müttefiklerin rahatlaması için bir ihtiyaç halini almıştı. İngiltere nesiller boyu devam ettirdiği genel politikayı değiştirerek, Rusya’nın İstanbul’a sahip olmasına rıza göstermiş ve kendi menfaatlerini Mezopotamya ve Pers Körfezi’nde aramaya başlamıştır. Fransa Suriye üzerinde tarihi hak iddiasında, İtalya’ya Antalya, Alpler ve Adriyatik’te istekleri konusunda hiç bir müttefikin sorun çıkarmayacağı vaat edilmiş durumdaydı.” (6)
    İngiltere politikasının savaş sonu mimarları olarak iki isim dikkati çekiyordu, Başbakan Lloyd George ve daha sonra Dış işleri Bakanı olacak olan “Lord Curzon” . Her ikisi de Türk dostu olmayan bir ekolün temsilcisi bir partiden geliyor, Hıristiyan ve “Elen Kültürü”nün savunucusu olarak Barış görüşmeleri masasına oturuyorlardı. (7) Başbakan Lloyd George, Konferansa katılan İngiltere delegasyonu’nun başkanlığını bizzat üstlenmişti. (8) Konferansa giderken Türkler ve Ermeniler için söylediği şu sözler onun nasıl bir temel görüşe sahip olduğunu yansıtacaktır.
    “Savaşın başladığı andan itibaren, herhangi bir partiye mensup hiç bir devlet adamı yoktur ki, bu insanlık dışı imparatorluğu mağlup ettiğimiz takdirde yapacağımız sulh anlaşmasının ana esaslarından birisinin Ermenistan vadilerini bu kötü şöhretli Türklerin kanlı yönetiminden kurtarmak olduğuna inanmasın.” (9)
    Harold Nicholson’a göre onun “önemli konularda politikası açık değildi, tahmin edilemeyecek kadar kapalı idi. Onun iki temel ilkesi (Rusya ile dostluk, Türkiye ile düşmanlık) hem müttefik Fransa hükümeti ve hem de koalisyon ortakları olan Toryler (Muhafazakâr Partisi üyeleri) tarafından lanetlenmiş ilkelerdi. Bu hedefleri açıkça, ifade etmekten kaçınmıyor ancak inkâr da etmiyordu. Fakat bu konularda ısrarlıydı ve tekrar tekrar gündeme getiriyordu. Zamanla Başbakanın bu konularda kişisel bir politika uygulamak istediği, onu ne itiraf etmek, nede tasfiye etmek niyetinde olmadığı anlaşıldı.” (10)
    İngiliz liderlerin temel görüşüne göre;“Türk sorunu bu sefer Avrupa diplomasisinden tamamen çıkarılmalı ve Hindistan’da ve diğer herhangi bir yerde Müslümanlar Türkiye’nin kesin bir yenilgiye uğradığını ve artık İslam’ın “muzaffer askerleri” pozisyonunda olmadığını anlamalılar. Bu amaç için kararlı ve kesin bir harekâtın derhal uygulamaya konması lâzımdır. Türkiye’nin Avrupa’daki toprakları tamamen elinden alınmalı, İstanbul ve boğazlar bir başka ele devredilmelidir. Yaklaşık beş asırdır, Türklerin Avrupa’da varlığı bir çılgınlık, entrika ve Avrupa politikasının bozulmasının nedeni olmuştur. Söz konusu milletler zulümlere maruz kalmışlar ve kötü yönetilmişler ve Müslüman dünyasında fazlasıyla üstün bir mevki sahibi olmuşlardır. Bu Türklerin kendilerini “Büyük güç” olduğuna inandırmış ve diğer ülkelerde bu sihir’e inanmıştır. Avrupa güçlerini birbirine düşürmüş ve onların kıskançlıkları ve uyguladığı entrikalarla varlığını korumaya muvaffak olmuştur. İşte bu nedenlerle Türkler Asya’ya kadar sürülmelidir. İstanbul ve Boğazlarda onun yerini alacak güç Büyük Britanya’dır.” (11)
    “Helenizm sevdası ateşi (o dönemde) İngiliz Başbakanının sinesinde yanmaya başlamıştı. Lloyd Geroge, Lord Guilford ve Bay Gladstone’un klasik işbirlikçisi ve Lord Byron romantizminin izlerini taşıyor ve bu seçkin insanlarla aynı duyguları paylaşıyordu. Onun Yunan sevgisi gerçekte bu entelektüel şımarıklığı taşıyor gibiydi. Onun Türk düşmanlığı ise temelde şu düşüncelere dayanıyordu. Onun inancına göre Türkler bir “insanlık kanseri” idi. Bu yağmacılar sürüsü, ellerinde asırlar boyu fırsat olduğu halde insanlığın gelişmesine hiç bir katkı sağlamamış yegâne ırktı. Bu nedenle ister Britanyalı, ister yabancı olsun, Türk taraftarı görünen biri onun için güvenilmezdi. Görüşleri temelde biraz da haçlı düşüncesine dayanıyordu. Haç ve Hilal çatışması konusunu yaşatıyordu. Düşmanlığın temelinde yakın dostu Venizelos’a duyduğu büyük güven de vardı. Aralarındaki ilişkiler, müşterek dostları sir John Stavridi (1903- 1916 arasında Yunanistan’ın Londra Başkonsolosu) vasıtasıyla canlı tutuluyordu.” (12)
    İşte Barış Konferansına katılan Türkiye’nin düşmanlarından en önemlisi kabul edilen İngiltere’yi yöneten isimlerin temel görüşleri böyleydi. Dikkat edilirse hemen hemen hepsi küçük yaşlarda okullarda aldıkları dinsel ve milli terbiye’nin etkisi ile “Türk ve Müslüman düşmanı; Yunan ve Hıristiyanların dostu” olarak yetişmişlerdi. Özet olarak belirtmek gerekirse; görüşmelere başlarken, bu defa bölgedeki Türk hâkimiyetini bir daha canlanmasına imkan vermeden yok etmek, İstanbul ve Anadolu topraklarını mümkün olabildiğince yeniden Hıristiyan Dünyasının kontrolü altına almak arzu ve kararlılığındaydılar.

    DİPNOTLAR:

    (1). Harold NİCOLSON, Curzon: The last phase 1919-1925, A Study in Post –War Diplomacy, S.3-4 (Constable & Co Ltd. London –1934).
    (2). Richard G. Hovannisian, Armenia on the Road to İndependence 1918, P. 249 (University California, Press, Ltd. 1967-USA).
    (3). Aynı Eser, s.249.
    (4). Aynı Eser, s.249
    (5). The Rt.Hon.Winston S.Churchill,C.H.M.P.: The Aftermath Being a sequelto The World Crisis,P.130 (London-1944)
    (6). Aynı Eser S.130.
    (7). Sevres Andlaşmasına Doğru, S.XL.
    (8). A.Mandate, S.68.
    (9). Aynı Eser, S.74.
    (10). Curzon, S.56-57.
    (11).Aynı Eser, S.76-77
    (12). Robert Rhodes James, British Politics 1880 – 1839, P.423 (Mehnuen & co Ltd. London –1977); Curzon, S.95-96.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Srebrenica,Kıta Avrupa’nın kara vicdanıdır…

    Srebrenica,Kıta Avrupa’nın kara vicdanıdır…

                                                 “Boşnak Soykırımı” olarak da tarihe geçen Bosna-Hersek’teki Srebrenica ‘daki Sırp saldırılarında hunharca katledilen Müslüman Türklerle ilgili daha önce yazmamız gerek yazıyı, yoğun gündem nedeni ile bugün yazıyoruz. Almanya Lübeck’ten bize konu ile ilgili uzun bir yazı gönderen Remzi Uysal, bu katliamı bilgi birikimi eşiğinde geniş şekilde kaleme almış. Biz de yazıyı kısaltarak sizlerle paylaşmak istedik.

                                                 Kıta Avrupa’nın bir kara vicdanı olarak zihinlerde yer edinen bu katliam hiç kuşkusuz unutulmayacaktır. Çünkü Sırp General Mladiç, Srebnica’da katliama başlamadan önce Boşnaklar için “ Türklerden intikam alma zamanı geldi. Srebrinaca’yı Büyük Sırbistan’a hediye edeceğim” diyerek burada aslında bir Türk katliamına imza atmıştır.

                                                 Şimdi sizi Remzi Uysal’ın yazısı ile baş başa bırakıyoruz:

                                                 BU SOYKIRIM UNUTULMAYACAK

                                                 Srebrenica, Avrupa basınında her ne kadar kanlı katliamının yıl dönümlerinin dışında hakkında fazla bir şeyler yazılıp, çizilmese de; özellikle Türk insanının beyninde ve yüreğinde silinmesi mümkün olmayan yerini koruyacak, büyük bir yürek yarasıdır.

                                                            10 Temmuz 1995 gününe kadar, Bosna Hersek´in doğusunda ve Sırp sınırına 10 km uzaklıktaki ve halkının %75,2´si Boşnak olan, adını parlak, gümüş anlamına gelen „srebren“ kelimesinden alan Srebrenica, Boşnak halkı ile Sırp saldırılarına karşı büyük tepkiler vermiş ve Sırplara karşı üstünlükler sağlamışdı. 

                                                          Srebrenica halkı, Sırbistan Devlet Başkanı Milosevic´in  eski ordu komutanlarından Nasır Oriç´in önderliğinde  şehirde Sırplara karşı oluşturduğu güçlü direniş hareketi ile komşu kasabalardan 50 bin Boşnak´ın Srebrenica´ya sığınıp canlarını kurtarmalarını sağlamıştı.  Srebrenica´nın Sırplara karşı vermiş olduğu başarılı savunma, Boşnak şarkılarına konu dahi olmuştur.

                                                       11  Temmuz 1995 günü Sırp Ordulari komutanı general Ratko Mladic, kasabaya bakan bir tepenin üzerinden Sırp televizyonuna şu demeci veriyordu: Artık „Türklerden“ intikam alma zamanı geldi. Srebrenica´yı büyük Sırbistan´a hediye edeceğim“ demiştir.

                                                        Burada dikkât edilmesi gereken söylem; faşist Sırp general Radko Mladic, Srebrenica halkını „müslümanlar“ diye değil de „Türkler“ diye tanımlamasıdır.  Sırbistan devlet başkanı Milesovic, Sırp halkına ve Sırp ordusuna „büyük Sırbistan“ sözü vermiş ve beyinlerine empoze etmiştir.

                                             AVRUPA KATLİAMA SEYİRCİ KALDI

                                                                                                                                                             Aynı gün, 11 Temmuz günü, Srebrenica´da barışı sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler mensubu Hollandalı askerler, Sırp faşist güçlere, içlerinde çocuk yaşta olanların dahi bulunduğu sekiz bin Boşnak erkeğin otobüslere, cemselere bindirilip, kasaba dışında II. Dünya Savaşı´ndan bu yana dünyanın yaşadığı ve tanık olduğu en kanlı katliamının gerçekleşmesine fırsat verdi. Srebrenica´dan götürülen Boşnaklar, sehir dışında önceden hazırlanmış büyük ve geniş toplu çukurların – hendeklerin kenarlarına gruplar halinde dizilip, katledilip, bu toplu mezarlara gömüldüler.

                                                             Bu katliam, medeni Batı Dünyası´nın büyük bir yüz ve vicdan karasıdır. Bu katliamın emrini kimin verdiği pek önemli değil. Önemli olan bu katliama, Bosna´da barışı sağlamak için görevli Avrupalı Birleşmiş Milletler´in ve görevlilerin buna fırsat vermesi ve dünyanın suskun kalması idi.

                                                        Onlarca yıldan bu yana barış içinde ve de azınlıkta olmanın verdiǧi korku ve  de ürküntüsü içinde  yaşayan bu insanlara karşı, hangi gizli el, hangi kara vicdan komşularını kışkırttı ve Avrupa´nın namusuna emanet olan bu insanların kuzular gibi boǧazlanmalarını istedi?

                                                        „Boşnakların büyük bir çoğunluğu, Osmanlıların Rumeli’deki fetihleri sırasında Anadolu’dan o topraklara göç etmiş, bugün Evlad-ı Fatihan denilen insanlardır. Halen günümüz Boşnakça´sında sekiz binden fazla Türkçe kelime ve deyim vardır. Boşnaklar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Devlet-i Ali’nin en sadık unsurlarındandı. Başta Sokollu Mehmet Paşa olmak üzere yirminin üzerinde sadrazam ve yüzlerce Boşnak asıllı devlet adamı, Osmanlıların bir cihan imparatorluğu olmasına katkıda bulunmuşlardır.“ (Naim Yüksel)

  • Avrupa Birliği Genişledi Türkiye Unutuldu

    Avrupa Birliği Genişledi Türkiye Unutuldu

    Avrupa Birliği, 1 Temmuz 2013 tarihinde yedinci defa genişlemiş ve  Hırvatistan  AB’nin 28’nci üye devleti olmuştur. Türkiye ile birlikte  3 Ekim 2005 tarihinde AB ile katılım müzakerelerine başlayan Hırvatistan  Slovenya’dan sonra Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden ülkelerden AB üyesi olan ikinci ülke olma başarısını göstermiştir.

    Başkent Zagreb’de gerçekleşen törendeki konuşmasında AB üyeliğinin  sadece  kurallara uymak ve kuralları şekillendirmek kadar, ortak hedefler doğrultusunda sorumluluğu paylaşmak anlamına da geldiğini açıklayan  AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, Hırvat halkını kutlamıştır.

    Hırvatistan’ın üyeliği ile birlikte  AB’nin resmi dili 24’e, nüfusu ise  4,4 milyon artarak 508 milyona ulaşmıştır.

    Zagreb’teki kutlamalara Türkiye’yi temsilen katılan AB Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış, Hırvatistan’ın AB’ye katılmasıyla birlikte Türkiye’nin AB müzakere surecinde önemli bir müttefik kazandığını belirtmiştir ama, Türkiye’nin AB’ye katılımı bir yılan hikayesine dönmüştür.

    Bu hikayeyi, geçen hafta yayınlanan Türkiye AB İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak (Beta, İstanbul)   kitabımda ayrıntılı olarak açıkladım.

                           

    Diğer taraftan AB liderleri Zagrep’te  Sırbistan’la da en geç Ocak 2014 tarihinde üyelik müzakerelerine başlanmasına karar verirken Türkiye’ye ilişkin olarak  üç yıldır açılamayan başlıklar konusuna   değinmemişlerdir.

    Üyelikle birlikte 14 Nisan 2013 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda   görev yapmak üzere seçilen  parlamenterler de görevlerine  başlamışlardır.

    AB Konseyi’nde Hırvatistan, İrlanda, Danimarka, Litvanya, Slovakya ve Finlandiya ile eşit değerde 7 oya sahip olmuştur.

    Hırvatistan’ın AB üyelik surecinde tıpkı Türkiye’de olduğu gibi sorunlar  yaşanmıştır. Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yeterli işbirliği yapmadığı  ve  Slovenya ile arasındaki sınır anlaşmazlığı  sebebiyle üyelik süreci zaman zaman aksamıştır.

    Ljubljanska Banka’nın Hırvat mudilerine olan borcunun ödenmesi konusunda Slovenya ile ortaya çıkan sorunlar çözüme kavuşturulduktan sonra Sloven Parlamentosu 2 Nisan 2013’te Hırvatistan’ın Katılım Anlaşması’nı onaylamıştır.

    Hırvatistan,  katılım müzakerelerini 30 Haziran 2011 tarihinde tamamlamış, Avrupa Komisyonu’nun 12 Ekim 2011 tarihinde  olumlu görüş bildirmesinin ardından AB’ye katılımı 1 Aralık 2011’de Avrupa Parlamentosu’nda ve 5 Aralık 2011’de AB Genel İşler Konseyi’nde onaylanmıştır.

    9 Aralık 2011 tarihinde AB’ye Katılım Anlaşması imzalanmış, Hırvat halkı  22 Ocak 2012 tarihinde ülkenin AB’ye katılımına ilişkin halkoylamasında yüzde 66 evet oyu ile onay vermiştir.

    Geçen sekiz yıllık dönemde Türkiye’nin katılım müzakerelerinde başlıkların yarıya yakınının bazı üye ülkelerin blokajı sebebiyle  açılamaması ve Türkiye’nin üyeliğinin AB’deki bazı siyasiler tarafından iç siyasette kullanılması, Türkiye’de halkın AB üyeliğine verdiği desteğin hızla düşmesine yol açmıştır.

    Ancak bu durum Türkiye’yi, 1959 yılından bu yana bir devlet politikası olarak izlediği  AB’ye üyelik hedefinden uzaklaştırmamalıdır.

    Hırvatistan 1 Temmuz’da  Avrupa Camiasının bir üyesi olmuştur.

    Darısı, 147 yıldır Avrupa Camiasının  üyesi olmak için çaba harcayan  Türkiye’nin başına.