Blog

  • Kürdistan Toplulukları Birliği’ne doğru…

    Kürdistan Toplulukları Birliği’ne doğru…

                                                 Geçenlerde Kuzey Irak’ta Barzani Başkanlığında yapılan “Kürt Ulusal Konferansı” hazırlık toplantısı Terörist başı Öcalan’ın çok önceleri gündeme getirdiği bir çağrıydı. Öcalan, başlatılan “Barış süreci” ile ilgili olarak böyle bir konferansın yapılmasını da istemişti. Bu nedenle bu konferans bir noktada sürecin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Eğer, böyle bir oluşuma ve bu oluşum sonunda ortaya çıkacak tabloya bizi yönetenler karşı çıkmıyorsa, gelişmeleri de kabul ediyorlar demektir.

                                                 Gelişmeler neyi getirecek? Bu toplantılar sonunda neler olacak? “Demokratik konfederalizm” olarak Öcalan tarafından değerlendirilen bu toplantıya katılan gruplar ülkelerinde çalışmalar yapacaklar. Yani Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki 4 parçalı Kürt gruplar “Kürdistan Topluluklar Birliği”ne giden yolda üzerlerine düşen görevleri yerine getirecek.

                                                       “GÜNEYDOĞU’YA ÖZERKLİK” İSTEĞİ

                                                           Bu arada şunu da vurgulayalım. Ortada bir siyasi oluşum var. Bu siyasi oluşuma PKK, PJAK ve PYD gibi silahlı gruplar da silahlı güç olarak katkı sağlayacak. 4 ülkede bulunan Kürtler, ellerindeki bütün grupları ve güçleri bu çalışmaların içine sokacaklar. Silahlı gruplar ise gerektiğinde çatışma için bekletilecek.

                                               Bütün bu olup bitenler ve yapılan çalışmalar dış güçlerin desteği olmadan yapılabilir mi? Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’a baktığımızda İsrail’in yayılmacılığı için böyle bir oluşumun zemin bulması gerekiyor. İşte bu yapılanmanın arkasında Amerika ve İsrail bulunuyor. Yoksa Kürtlerin kendi kendilerin böyle toplantılar yapması,kararlar alması mümkün olabilir mi?

                                                   Kendimizi kandırmayalım. Doğruları görmek ve buna göre yol haritası çizmek durumundayız. Başlatılan “Barış süreci” içinde silahlı PKK’lıların Türkiye’yi terk etmemesinin altında bu gerçekler yatıyor. PKK’nın istekleri var. Bu isteklerin AKP Hükümeti tarafından yerine getirilmesi isteniliyor. PKK kanadından yapılan açıklamalarda da “Silah bırakmamız mümkün değil. Biz, sadece ateşkes ilan ettik” deniliyor.

                                                         Zaten, Öcalan’ın da, Kandil ve PKK’nın siyasi uzantılarının isteklerinde de “Güneydoğu’ya özerklik” önde geliyor. Bunun Anayasa’da da garanti altına alınması isteniliyor. “Anayasa’da Kürt halkının doğal ve demokratik haklarının yer alması, Anayasa’nın demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan’ı açık bir ifade ile ortaya koyması gerekmektedir” deniliyor.

                                             BÖLÜNME SÜRECİ HIZLANIYOR

                                                 Kürtler ne istediklerini ortaya koyuyorlar. Burada asıl sorun, Başbakan Erdoğan ve tayfasının ne yapacağıdır. Çünkü istekler ortada, beklentilerin neleri kapsadığı da ortada. Peki, Başbakan bütün bunlar karşısında ortaya çıkıp daha çık bir ifade ile ne yapacaklarını neden söylemiyor? Yapılan toplantılar ve yayınlanan bildirilerde kesin ifadeler yer alıyor. Artık macun tüpten çıkmıştır. Gündem değiştirmekle, yanı başımızda olup bitenleri görmezden gelmekle bu işlerin üstesinden gelinemez. Sıkıntının her geçen gün daha da arttığını ve bölünme noktasına doğru hızla gittiğimiz artık herkes tarafından görülmelidir.

                                                          Suriye’de PYD’nin bugünkü konuma geleceği yıllar öncesinden belliydi. Suriye’deki iç çatışmalar başladığında Kuzey Irak’taki peşmergebaşı, PYD’nin bütün gruplarını Erbil’de topladı, onlara moral aşıladı, silah ve para yardımı yaptı. Gruplar, Kuzey Ira’da hem de İsrailli uzmanlar ve subaylar tarafından eğitildi, Suriye’ye tekrar gönderildi. Bunlar yapılırken, bizimkiler bu olup bitenleri sadece seyretmekle kaldılar. O zaman bunlara niye müdahale edilmedi, bugün ortaya çıkan tablo neden görülmedi?

                                             SURİYE’NİN ÖNEMİ

                                                 Kaldı ki, Kürt egemenliğini Suriye’de pekiştirmek için Barzani’nin yanı sıra Türkiye’den KCK ve PKK’nın yardım ve destekleri, çalışmaları da istihbarat birimlerimizce mutlaka biliniyordur. Bugüne kadar bunlara da hiçbir müdahalede bulunulmadı. Aslında, bu işin Suriye ayağının çok önemli olduğu unutuldu, ya da önemsenmedi. Bugün gelinen noktaya baktığımızda, Kürtler için Suriye’deki yapılanma önemli kilometre taşlarından biridir.

                                                    Şimdi önümüze bakalım:

                                                       4 ülkede yaşayan Kürtleri bir konfederasyon çatısı altında toplamak için Erbil’de yapılan toplantı önemsenmelidir. Toplantıya katılanlar, ülkelerinde siyasi ve silahlı yapıları ve diğer grupları ile ön çalışma yapacaklar. İleride bağımsız bir Kürt devletine giden yolun bu şekilde açılacağı biliniyor. Öcalan’ın projesi de böylece hayat bulacak. Bütün bunlar da biliniyor ama ses çıkarılmıyor.

     

  • KÜRDİSTAN GÜNCESİ

    KÜRDİSTAN GÜNCESİ

    Haziran’da,Kuzey İrlanda G8 Zirvesi’nde liderler, Sünni-Şii eksenindeki yüksek gerilimin İsrail’in bölgedeki güvenlik ortaklarından izolasyonuna neden olduğu, Ortadoğu barışında umutları tükettiği ve İsrail’in güvenliğini sekteye uğrattığı konusunda anlaştı.
    İngiltere Başbakanı David Cameron anlaşmayı,”Suriye’de geçici bir yönetimi sağlayacak Cenevre sürecini desteklemek;devletin temel kurumlarının geçiş sürecinde korunmasını sağlamak; Suriye’yi teröristlerden ve aşırılık yanlılarından arındırmak için çalışmak; kimyasal silah kullanımını önlemek; Sünni, Şii ya da Alevi değil tüm Suriyelilerin onayını alan bir Suriye hükümetini desteklemek” biçiminde formülize etti.

    *
    Ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry,son dört ayda altı kez geldiği Ortadoğu’da, cuma günü Ürdün/Amman’da İsrail ve Filistin’in barış müzakerelerini yeniden başlatmak,1967 sınırları, İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması, yerleşim inşasının dondurulması ve mahkûmların serbest bırakılması gibi konularda müzakere esaslarının belirlenmesi için önümüzdeki hafta Washington’da görüşmelere başlanacağını duyurdu.
    Filistin lideri Mahmut Abbas,”Uzun süren görüşmelerin sonucunda Filistinliler barış görüşmelerinin yeniden başlamasını kabul etmişlerdir” derken,İsrail Adalet Bakanı Tzipi Livni, “Dört yıl süren diplomatik çıkmazdan nihayet çıkıyoruz” dedi.
    Geçen yıl BM’de üye olmayan devlet statüsü kazanan Filistin’in lideri Abbas, gelişmelerle ilgili olarak ABD önderliğindeki görüşmelerin sonuçsuz kalması halinde her tür seçeneğin masada olduğunu belirtirken,Filistin’in BM nezdinde daha fazla tanınma, BM’ye bağlı organlara üyelik ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde İsrail’e tazminat davaları açabileceğine işaret etti.
    İsrail Başbakanı Netenyahu’nun müzakere masasında, bir yandan koalisyonunun bozulma tehlikesine karşı, öte yandan tüm dünyanın tepkisini çekerek izole duruma düşmemek için ne tür manevralar tasarladığı merakla bekleniyor!

    *
    Hava sahası İran nükleer füzelerin uçuş yörüngesinde olan Rusya’nın, İran’ın nükleer sorununun dünya toplumunda uyandırdığı tedirginliğin düzeyini düşürmek üzere barışçıl nükleer programında esnek tutum alacağı öngörüsü üzerine ABD’nin İran ile diplomatik arayışlarını sürdüreceği bilgisi geçiliyor.
    Çünkü ABD’nin görüşme yapmak için siyasetini uygun görmediği Ahmedinejad’tan sonra -şimdi,Cumhurbaşkanı Ruhani’nin ülkesi üzerindeki yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını şeffaf hale getirmeye yönelik vaadlerini olumluladığı da konuşuluyor.
    Nitekim İran Dini Lideri Ayetullah Hamaney’de ABD ile doğrudan görüşmelerin başlama olasılığını reddetmiyor.

    *
    Temmuz’da, Mısır’da toplumun en alt tabanında kalmış bir kitleye dayanan, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler örgütünün Hürriyet ve Adalet Partisinin, “İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş, yani şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle çözebileceklerdir” felsefesinin bölgeyi bir arada tutma, hoşgörü, özgürlük ve demokratik istikrar temelinde yeniden inşa etmek fırsatına engel olduğu düşüncesiyle iktidardan indirilmiştir.
    Şimdilerde Mısır’dan, onbinlerce insanın Tahrir Meydanı’nda sevinci, Adeviye Meydanı’nda öfkesi ve değişik kentlerinin sokaklarındaki çatışmalarda insanların ölümüyle ilgili bilgiler alınıyor.
    Anayasal sürecin sağlanması,Cumhurbaşkanı seçimleri konulu referandumun yapılması,Anayasa’da düzeltmeler yapacak tüm partiler,İslamcılar ve liberallerle uyumlu bir komitenin kurulması isteniyor.
    Demokratik olarak seçilmiş bir İslamcı liderin devrilmesi ve anayasasının askıya alınması hali ile bir uzlaşma olmaması durumunu, siyasal İslamcı Müslüman Kardeşler örgütünün silah yerine sandığa yatırım yapmanın sonuç getirmediği biçiminde algılayıp, şiddet kullanıp iktidar mücadelesi vereceği olasılığı merak ediliyor.

    *
    ABD ve Rusya arasında dengelenen Suriye’de bir geçiş hükümeti ve yeni Suriye’nin kurulmasını teminen Cenevre Konferansı tarihi Haziran’dan Temmuz’a, Ağustos’a derken Eylül’e ertelenmiştir!
    Çünkü Suriye’de insani yardımı arttırarak bir iyileşmenin hissedilmesine, İslamcı radikal örgütler dışında zayıf Özgür Suriye Ordusunun petrol karşılığı silah satarak yeni Suriye kurulması sürecinde güçlü rejime karşı bir dengenin oluşturulmasına, kimyasal silahların İslamcı radikallerin ellerine geçmesini önlemeye yönelik bir programa öncelik verilmektedir.
    En önemlisi Suriye’de İslamcı radikalizmin artan tehdidinden doğan endişeyle -hem,Rus istihbaratının Suriye hükümetine -hem,ABD istihbaratının muhalefete verdiği enformasyon ile Cenevre Konferansında El-Kaide bağlantılı tüm örgütlerin ve ayrı şahısların tasfiye edilmesi ve Suriye’den kovulması konusunda ortak bir pozisyonun sergilenmesidir.
    Ne ki,ne kadar destek alırsa-alsın Suriye muhalefeti hem rejim birliklerinin üstünlüğü karşısında direnemiyor -hem de,rejimin ilan ettiği aftan faydalanmak üzere silah bırakıyor,evlerine dönüyor.
    Bu durumda İslamcı radikal örgütlerin tasfiyesi işi rejim güçleri ile Suriyeli Kürtlere kalıyor.
    Cenevre Konferansına katılmaya hazır olmayan güçsüz muhalefet ise diplomatik bir kazanç sağlamak umuduyla Washington’da BM Güvenlik Konseyi üyeleriyle yapacakları görüşmelerden himmet bekliyor…

    *
    O yüzden Kuzey Suriye’de bağımsız bir devlet kurmak hedefinde El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi ve benzeri İslamcı radikal örgütleri tasfiye etmek işini, PKK’ya bağlı Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) askeri kanadı Kürt Halk Savunma Birimi yükümlenmiştir.
    PYD birlikleri Ceylanpınar’ın karşısında Suriye/ Resulayn ilçesinden hareketle -bir yanda,Kuzey Suriye’yi İslamcı radikal örgütlerden tasfiye etmek-bir yandan da, tüm sınır bölgesinde Kürtlerin, Arapların,Türkmenlerin ve Nuseyrilerin yaşadığı alanları kontrol etmek üzere savaşıyor.
    Rusya Dışişleri Bakanlığı Kuzey Suriye’de El Kaide bağlantılı grupların evlerini korumak için ayağa kalkan Kürt milislere yönelik saldırılarını kınarken,Suriye’de kritik durumları dolayısıyla Kürtlerin Cenevre Konferansına katılması gerektiğini açıklıyor!

    *
    Ortadoğu’da büyük bir siyasal mücadelenin sürdüğü ve yeni dengelerin oluşturulması için her siyasi gücün kendine avantaj sağlamaya çalıştığı bir süreçte Kürtler de bölgede etkin bir kazanım peşindedir.
    Nitekim Türkiye’de verilen etkili mücadelenin sonrasında ve Suriye’deki önemli kazançların kâr hanesine yazılması bileşkesinde temel strateji olarak demokratik Türkiye, demokratik Irak, demokratik İran, demokratik Suriye’de özgür yaşamak için ortak politika,strateji ve diplomasi esaslarını belirlemek üzere Ulusal Kongre’ye gidiliyor.

    *
    Bu sırada BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu polemiği,yeni dengelerin oluşturulduğu şu süreçte Türkiye’yi belirliyor.
    Demirtaş’ın,” Davutoğlu, ‘Kuzey Suriye’nin düşmesi sadece Suriye içindeki güvenliği değil, uluslararası ve bölgesel güvenliği, bu arada Türkiye’nin güvenliğini de yakından etkileyecektir. Suriye içinde her hangi bir mezhep ya da etnik temelli de facto durumları kabul etmek mümkün değildir, buna seyirci kalamayız’ diyor.
    Kürtler ne zaman birazcık nefes alacak olsa Türk kardeşlerimizin hemen kaygıları artmakta,Türk kardeşlerimizin kaygıları artıkça biz kürdlerin de kardeşlik bağları zayıflamaktadır.Neden kaygılarınız artıyor? Kuzey Suriye’de Kürt milis güçleri El-Nusra denen çeteci katil,El-Kaideci örgütü püskürttüğü için mi?”açıklamasına,

    *
    Davutoğlu’nun,”Bizim politikamız ilkesel bir temele dayanır. Suriye’deki bütün oluşumlar ve gruplar etnik ve dini ayrım gözetmeksizin Türkiye’nin dostudur” yanıtı,
    AKP İktidarının uluslararası camianın biletini kestiği Muhammed Mursi’den sonra Suriye’de savaşan El-Kaide’ye,El Nusra Cephesine,Ahraru’ş Şam Tugayları,El Fecru’l İslamiyye Hareketine,Et Taliatu’l İslamiyye Cemaatine,Faruk Tugayları, Şam Kartalları,Hak Tugaylarına dost yaklaşımını gösteriyor.
    Eh! İslamcı Başbakan Erdoğan şanına lâyık ibretlik yolcudur da -şu,Kürdistan sorunu ile Türkiye nereye gidiyor?

    26.7.2013

  • Devlet Yönetmeyi Bilmezsen Ödersin

    Devlet Yönetmeyi Bilmezsen Ödersin

    Seçim döneminde söylenen sözlerin ve yapılan vaatlerin bazıları gerçekten de devlet yönetiminde dirsek çürütmüş insanları, gerçek bürokratları ve devlete hizmet verdiği yıllarda her ay sonu aldığı maaşın hakkını vermiş olan üst düzey geçmişi olan memurlarımızı güldürüyor. Bu gülme kervanına deneyimli hukukçularla, siyasete zamanında hakkını vermiş eski politikacılar da katılıyor, “devlet yönetmek ne demektir”i bilen akademisyenler de.

    Son birkaç haftadır Ercan ihalesinin iptal edileceği vaatlerini duyuyorum ve okuyorum. Aday arkadaşlar bu ihaleyi iptal edeceklerini söylüyorlar ciddi ciddi… Kendileri peşinen inanmışlar söz konusu ihaleyi iptal edebileceklerine, başkalarını da inandırmaya çalışıyorlar.

    Çok kısa ve öz olarak bu düşünceye “Kantara’nın keçileri bile güler” derim sadece.

    İhale mevcut yasalara, tüzüklere ve kurallara uygun olarak yapılmış. Bu konuda Türkiye’nin açtığı devlet ihalelerinin denetiminde en iyi olan, açıkçası “bir numarası” olan bir kadın bürokrat ihaleyi didik etmiş ve ihale sonuçlandıktan sonra da KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığına tam not vermiş.

    Bırakın tam not almayı bir kenara, zaten Ercan Havaalanı bu ihale ile ihaleyi kazanan şirkete verilmiş, satılmış veya da hibe edilmiş değil. Kapasitesini en az 4 misli arttıracak şekilde yeni bir pist ilave edilmesi ve yeni bir terminal binası yapılması karşılığında 25 yıllığına kiralanmış. Zaten bizim devletin, memur maaşı ödemekten yatırım yapacak, hele de 750 milyon TL gibi bir parayı Ercan Havaalanına yatıracak mali gücü de yok. İhaleyi iptal edecek kişi hangi parayla ikinci pisti ve yeni terminal binasını yapacak, onu da açıklaması gerekiyor.

    Şimdi birileri çıkıyor ve bu ihaleyi iptal edeceğinden bahsediyor. İptal eden, iptal gününe kadar ihaleye kazanmış şirketin yaptığı tüm harcamaları ve de kontratta belirtilen tek taraflı iptalden doğacak bütün zarar ziyanı da kişisel olarak ödemek zorundadır. Kural böyle. Bunu ben söylemiyorum, hukuk söylüyor. Tazminatı önce KKTC devleti ödüyor, sonra da bu parayı iptal kararını alan kişiden veya da kişilerden devlet tahsil ediyor. Çok merak ediyorum doğrusu hangi babayiğit bu kararı alıp, ihaleyi iptal edecek.

    Aynı kural, petrol dolum tesisi için de geçerli.

    Çarşamba günü Siber hükümeti, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada, eski Bakanlar Kurulunun petrol dolum tesisi için sahil şeridi kiralamasının Anayasa’nın 159’uncu maddesi ile İTEM yasasının 4’üncü maddesine aykırı olduğu gerekçesi ile iptal edildiğini açıkladı.

    Açık olan şu ki, petrol dolum tesisi için sahil şeridi kiralamasının Anayasa’nın 159’uncu maddesi ile İTEM yasasının 4’üncü maddesine aykırı olması ile bu kararı iptal etmek farklı kavramlar.

    Ben şirketin açıklanan isminin de yanlış olduğu inancındayım. Yaptığım araştırmada açıklanan ismin Türkiye’nin ünlü bir oteller zinciri ve inşaat firması olduğu ve petrol dolum tesisi ile herhangi bir ilgisinin olmadığı, bu açıklanan isme çok yakın bir ismi taşıyan bir başka Avrupa merkezli, uluslararası faaliyet gösteren bir petrol şirketinin bulunduğu ve kiralamanın da bu şirkete yapıldığı sonucuna ulaşmış bulunuyorum.

    Eğer gerçek benim düşündüğüm şekildeyse, Siber hükümeti şimdiden, münferiden veya da hep birlikte birkaç milyon Euro tazminatı ödemeye kendisini hazırlamalıdır.

    Yapılan kira sözleşmesinin 49 yıllık olduğunu düşünmekteyim. Bunun gerekçesi de hiç bir şirketin birkaç on milyon Euro’yu, 21 yıllık bir kira sözleşmesinin bitiminde geri alamayacağı bir tesise yatırmayacağıdır. Umarım söz konusu şirket, Bakanlar Kurulundan kiralama kararı çıktıktan sonra alt yapı ve yakıt depoları için sipariş vermemiş ve ön ödeme yapmamış olsun.

    Eğer söz konusu şirket, petrol depolama tesisi kurmak amaçlı alt yapı ve yakıt depoları için sipariş vermiş ve ön ödeme yapmış ise, kimliğini tahmin ettiğim şirketin uluslararası hukukçularının Siber hükümetini dava edeceğini ve iptal edilen kiralama kararı için birkaç milyon Euro tazminat talebinde bulunacaklarını şimdiden söyleyebilirim.

    Hükümet etmek kolay bir iş değildir. Hele de kararlar mantıksal yerine duygusal alınmışsa, geriye dönüş bedeli çok ağır olmaktadır. Bu iptal kararı bana 2003 yılında, dönemin muhalefet liderinin şov amaçlı, hükümetin verdiği vatandaşlıkların iptal edilmesi için mahkemeye yaptığı başvuruyu getirdi. Sonradan iptal listesi içinde ünleri Türkiye’nin dışına çıkmış isimlerin de olduğu anlaşılınca, bu kişiler yalvar yakar vatandaşlığa tekrar davet edilmişlerdi…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    26 Temmuz 2013

  • Peşmergebaşı isyan bayrağını açtı…

    Peşmergebaşı isyan bayrağını açtı…

     

                                                 Çevremizde bir Kürt Devleti oluşumu hızla gerçekleşiyor. Her ne kadar Hükümet olanlar “Çevremizde bir oldu-bittiye izin vermeyiz” diyorlarsa da, geçen gün Kuzey Irak Erbil’de yapılan toplantıda uzun süredir sözü edilen 4 parçalı Kürdistan temsilcilerinin bir araya gelmesi, bir oldu-bittinin gerçekleşmeye başladığını göstermektedir.

                                              Peşmergebaşı Barzani, yeniden ortaya çıktı. Bu kez, hem de çevredeki Türkiye dahil 4 ülkeyi tehdit ederek “Biz, Kürtler bağımsızlığa giden yoldan geri dönmeyeceğiz” dedi. Adeta meydan okudu. Ayaklarının altın a kırmızı halılar sererek üst düzeyde konuk ettiğimiz hain Barzani, şimdi fırsatını bulup, “Düşmanlarımızın zayıf olduğu noktada istediklerimi almayı bilmeliyiz” diyerek gerçek niyetini de ortaya koymuş oldu.

                                             BARZANİ İSYAN BAYRAĞINI AÇTI

                                                Kuzey Irak’ta Uluslar arası düzeyde bir Kürt kongresi düzenlenecek. Erbil’de Barzani başkanlığında toplanan 4 parçalı Kürdistan temsilcilerinin bir araya geldiği bu toplantı “Tarihi gün” olarak gösteriliyor. Her ne kadar bizi yönetenler bu toplantı üzerini pek konuşmuyorlar. Sanki ortada herhangi bir tehlike yokmuş gibi hareket ediliyor. ABD beslemesi ve İsrail gölgesindeki Barzani, eğer dış destek almamış olsa böyle bir toplantıyı düzenleyebilir mi? Herkes bilmelidir ki, bu toplantının ve oluşumun en büyük destekçisi Amerika ve İsrail’dir. Batı’nın desteğini de unutmayalım.

                                                  Tam bir Türk ve Türkiye düşmanı olan hain Barzani, resmen isyan bayrağını açmıştır. Artık lafı evirip çevirmeye de gerek görmüyoruz. Etrafımızda olup bitenlere bu kadar duyarsız kalanlar, Türkiye’nin bölünmesine çanak tutuyorlar. Barzani, yaktığı bu isyan bayrağı toplantısında “Kürdistan bölgesi deneyimi göstermiştir ki, özgürlüğümüz imkânsız değil. Artık kimse Kürtleri silah zoruyla bastırmaya cesaret edemez. Bu gerçek, bölge güçleri tarafından da anlaşılmıştır” diyerek meydan okumayı sürdürmüştür.

                                            KÜRDİSTAN’I KURUYORLAR

                                               Barzani açık oynuyor, açık konuşuyor. Başta Türkiye, Irak, Suriye ve İran’a açıktan meydan okuyor. “Yaşasın Kürtler, Yaşasın Kürdistan” diyerek kafalarının içindekileri de ortaya koyuyor. Bu gücü ve desteği verenlerin hangi dış güçler olduğunu yinelemeye gerek görmüyoruz. Kürdistan resmen kuruluyor, altyapısı hazırlanmış, bizimkiler hala kalkmışlar “Oldu-bittiye izin vermeyiz” diyorlar. Her şey olmuş bitmiş zaten, biz halen neyin hesabını yapıyoruz, neyin peşindeyiz?                          

                                                     Geçenlerde de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Suriye’deki PYD’nin ele geçirdiği bölgelere Kürdistan bayrağı asması karşısında kükredi. “Suriye’de böyle bir oluşuma ve oldu-bittilere karşı seyirci kalmayacağız” dedi. Kuzey Irak’taki oluşuma da aynı tepkiler gösterilmiş, ancak hain Barzani Bağımsız Kürdistan’a giden yolun kapılarını açmıştı. Sonra ne oldu? Barzani ayaklarının altına kırmızı halılar serilerek en üst düzeyde konuk olarak karşılandı. Şimdi, Suriye için aynı şeyleri söyleyenler, yarın hiç kuşkunuz olmasın, bütün bu oldu-bittilere sadece seyirci kalacaklardır.

                                               PKK BAŞROL OYUNCUSU

                                               Uluslararası Kürt Konferansı için “hazırlık” toplantısında terör örgütü PKK başrol üstlenirken, örgütün Suriye’deki uzantısı PYD ise “Kürt devriminin galibi” gibi itibar görmüştür. Bu tür toplantılar daha önce Brüksel, Ankara, Diyarbakır ve Erbil’de yapılmıştı. Konferansa mevcut Kürt siyasi hareketlerinin en eskisi olan, peşmerge reisi Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ev sahipliği yapacak. Ancak sahne de başroller de PKK’nın olacak. Toplantıdan sonra yayınlanan bildirgede, “Tüm siyasi çevrelerin diyalog dili ve barışçıl demokratik yolları kullanmasına, birbirlerinin iradesine saygı göstermesine” vurgu yapıldı. Bildirgede, “Tüm Kürt çevrelerin, dar partici, ideolojik yaklaşımlardan uzak durarak ulusal birliği esas alan bir duruş ve tutum içinde olması” gerektiği vurgulandı, Kürt ulusal birliğinin bölgedeki diğer halklar ve siyasi güçler açısından tehdit unsuru olmadığının altı çizildi.

    Dikkat ediniz, PKK başrol oynuyor. Artık bu gelişmelerden sonra “Çözüm süreci”, ya da “Barışa giden yol” gibi sözler bir şey ifade edebilir mi? Bu terör örgütünden halen barış beklenebilir mi? Artık gerçekleri görmek, bu gerçekler ışığı altında hareket etmek, Türkiye’nin ve Türk insanının geleceğini buna göre tayin etmek gerekiyor. Önümüze konulan bu süreç süreç değil, bölünmeye giden yoldur. Bu, Kuzey Irak’ta yapılan son toplantıda da açık biçimde ortaya çıkmıştır. Meclis’teki bir siyasi parti olan BDP temsilcilerinin Türkiye’yi bölme toplantısı olarak değerlendirdiğimiz bu toplantıya katılmış olmaları da ayrıca tartışılması gereken bir konu olarak önümüzde duruyor. Biz, bunu “Bölücülük” olarak değerlendiriyoruz, bir Anayasal suç olarak görüyoruz.

     

  • SEVRE DOĞRU  ÜLKELERİN POLİTİKALARI-2

    SEVRE DOĞRU ÜLKELERİN POLİTİKALARI-2

    AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

    Sevr’e giden yolda Amerika Birleşik Devletlerinin durumunu incelemeye gelince akla gelmesi gereken en önemli olay ABD Başkanının savaşın son yıllarında yaptığı konuşmalar ve ortaya koyduğu, 14 maddelik ( sonradan 18’e çıkarılan) ünlü “Barış İlkeleridir. Savaşmaktan yorgun düşmüş tarafları etkileyen bu önemli belge, ABD Başkanı Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihinde Kongre’nin karma oturumunda yaptığı konuşmada açıklanmıştır.
    Başkan Wilson’un gizli anlaşmalara karşı tepkisini Ondört ilke’nin birincisi öncelikle dile getirmekteydi.
    “1.Barış anlaşmaları açık olacak, gelecek uluslararası anlaşmaların da açık olması esastır.” (1)
    Başkan Wilson’un ilkeleri arasında, Osmanlı tebaasını ilgilendiren en önemli madde (Md.12) şöyleydi:
    “Osmanlı İmparatorluğunda Türklerin oturduğu bölgelerin bağımsızlığının sağlanması Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması. Boğazların uluslararası garanti altında bütün devletlerin ticaret gemilerine açılması uygun olacaktır.” (2)
    Bu, sadece Osmanlı’ya bağlı toplulukları değil, egemen ulus durumunda olan Türk ve Müslümanları da etkilemiş, savaşın son günlerinde Wilson’un insancıl görüşlerini temel alan bir barış anlaşması arzusu ile önce ABD’ye müracaat edilmiş fakat zaman kalmadığı düşüncesi ile esir İngiliz Generali Thawsend’in aracılığı ile Mondros’ta görüşmelere başlanmıştı.
    Osmanlı topluluklarının adil bir barış yapılacağı inancına sahip olmalarının en önemli nedeni, sadece 12 nci madde değildi. Yine Başkan Wilson tarafından 11 Şubat 1918’de açıklanan dört prensip; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının Wilson tarafından yeniden ifade edilmesi ve tanımlanması anlamına geliyordu. Şu gibi ifadeler, Wilson’un temel bakışı hakkında şüpheye yer bırakmıyordu: “Halklar ve şehirler takas konusu edilemez. Bu savaşta bulunacak her türlü bölgesel, çözüm, o bölgenin nüfusunun yararına ve çıkarlarına uygun olacaktır.”
    “Ulusal hedefler, uyumsuzluğun ve husumetin ortadan kaldırılarak, mümkün olan en büyük tatminin sağlanmasına yönelik olacaktır….” (3)
    Başkan Wilson’un bildirisindeki insancıl ve iyimser sözlere rağmen kendi ülkesinde Türkler aleyhinde farklı bir anlayış oluşturuluyordu. 10 Aralık 1919 günü Amerika Birleşik Devletleri Senatosuna Senatör Lodge’un sunduğu bir projede Anadolu topraklarında Büyük bir Ermeni Devleti kurulması isteniyor ve tasarlanan “Büyük Ermenistan” içine şu topraklar dâhil ediliyordu:
    1- Türkiye’deki altı ilden (Vilayât-ı sitte) ve Çukurova’dan oluşan Türkiye Ermenistan’ı
    2- Kafkasya Ermenistan’ı
    3- İran Azerbaycan’ının Kuzey ve Kuzeybatı Kısımlarından oluşan İran Ermenistan’ı
    Amerika’da “Ermeni Milli İttifakı”nın (The Armenian National Union of America) “1919 yılında Ermenistan’ın durumu” (The Case of Armenia) adıyla yayınladığı bir yapıtta; bu proje için alınan kararla birlikte, Büyük Ermenistan haritası da çizilmişti. (4)
    Başkan Wilson’un ilkeleri 1919 yılı Ocak ayında Paris’teki Amerikan delegasyonunun Yakındoğu politikasının temelini oluşturuyordu.
    “Türk İmparatorluğunun idaresi altında yaşayan ırkların baskıdan ve kötü muameleden kurtarılması şarttır. Bu en azından Ermenistan’ın özerk olması, Filistin, Suriye, Mezopotamya ve Arabistan’ın uygar uluslar tarafından korunması anlamına gelmektedir. Boğazlardan geçiş hakkının da sağlanması gereklidir. Türkiye’nin kendisine de adil davranılmalı, ekonomik ve siyasi baskıdan uzak tutulmalıdır.”
    Bir yabancı yazarın yaptığı tespitlere göre: “1918/19 kışında Amerikan kamuoyunun Türkiye’ye yönelik tavrı, ağırlıklı olarak dinsel ve insani nedenlerden kaynaklanan yoğun bir husumetti. Bu kindar tavır, Amerikan barış delegasyonunun tutumunda görüldüğü gibi, en belirgin ifadesini Birleşik Devletlerin eski Türkiye Elçisi Henry Morgenthau’nun sözlerinde bulmuştu: “Cinayet, Kuran tarafından Muhammed dininin bir parçası olarak kabul edildiği sürece, Müslümanların Hıristiyanları ya da Yahudileri idare etmesine izin verilmemelidir.” (5)
    27 Kasım 1913’te İstanbul’a gelen Büyükelçi, Türkiye’de 26 ay kadar görev yaptıktan sonra Şubat 1916’da Amerika’ya döndü. Daha sonra en büyük yardımcıları Ermeni asıllı iki tercümanının sağladığı bilgilerle hazırlanan “Büyükelçi Morgenthau’nun Hikâyesi” adı ile yazdığı propaganda kitabı, o dönemde çok ilgi uyandırmıştı. 1920 li yıllarda Türk Halkı için alınan bütün siyasi kararları etkiledi. Morgenthau’nun o dönemde İstanbul’da bulunması, olaylara birinci elden şahit olduğu izlenimi vermesi, bir Yahudi Devleti kurdurmağa çalışırken Türkleri kötülemek amacı ile Ermenilerle işbirliği yapması, hiç şüphesiz ki Türkler için büyük bir şanssızlık kabul edilmelidir. Çünkü Morgenthau’nun hatıraları daha sonraki yıllarda ve hatta günümüzde bile 1915 yılında Jön Türklerin Ermenilere önceden tasarlanmış ve planlanmış bir soykırım uyguladığı konusunda bir numaralı kaynak kabul edilecektir. (6)
    Barış konferansı için Paris’e giden Amerikan heyetinin başkanlığını bizzat Başkan Wilson üstlenmişti. Diğer üyeler: Albay House, Dışişleri Bakanı Robert Lansing, General Tasker H. Bliss, ve emekli bir diplomat Henry White idiler.(7) David Hunter Miller de Amerikan Delegasyonu’nun Hukuk danışmanıydı. Bu zat; 11 Ocak 1919 yani konferansın arife günü, İngiliz Hükümet temsilcilerinden Lord Robert Cecil’in misafiri olarak bir akşam yemeğine katıldı. (Lord R. Cecil Avam Kamarasında 1906 ila 1923 yılları arasında Muhafazakâr Parti üyesi olarak görev yapmış, İngiltere’nin Milletler Cemiyetinin en güçlü savunucularından biriydi.) Yemekte kendisine İngiliz temsilcilerin çoğunun Amerika’nın İstanbul’un ve Albay Lawrence’in nazlanması dışında herkesin Ermenistan’ın mandaterliği alması görüşünde birleştiklerini söyledi.
    Amerikan heyetinin istihbarat uzmanları da ABD’nin bir manda ile ödüllendirilmesi halinde görüş beyan ediyorlardı. Bu konuda tekliflerini, 21 Ocak 1919 günü temsilcilere ilettiler. Bu uzmanlar her ne kadar Van Gölü –kars ve Erivan arasındaki küçük bir saha dışında her yerde % 30- 35’i geçmeyen bir azınlık durumunda olmaları nedeniyle bir Ermeni Devleti kurmanın oldukça zor olduğunu kabul ediyorlardı. Bununla birlikte bölgede uygulanan Soykırımlar nedeniyle sayılarında azalma olabileceğini, bu nedenle sayılara pek bakılmaması gerektiğini de ilave ediyorlardı. Ancak gerek tecrübe, gerekse nüfus noksanlığı ve karmaşık bir yapıda olacağı nedeni ile kurulacak Ermenistan’ın bir Manda’ya ihtiyacı olacaktı.
    ABD’nin yüzyıldır uyguladığı “Monroe Doktrini” nedeni ile Avrupa’nın işlerine karışmaya ve bir Mandaterliğe istekli olmadığı biliniyordu. Böyle olmasına rağmen Amerikan halkının Ermenilere olan ilgisi, belki bu isteksizliğin üstesinden gelebilecekti. Bu amaçla ABD’de faaliyetler yoğunlaştı. Ocak ayı içinde dini 75 topluluk temsilcisi Başkan Wilson’a aşağıdaki telgrafı çektiler.
    “Dünya’daki müttefik demokrasilerin temel prensiplerinden biri Ermeniler için adalet’in sağlanmasıdır. Antant devletler tarafından bu konuda Ermenilere söz verilmiştir.”(8) Bu din adamları, iddia ettikleri gibi “Amerikanın Hıristiyan Halkı”nın tümü namına değilse bile çoğunun adına konuşuyorlardı.
    Buna paralel olarak 2 Şubat günü New York Kiliseler federasyonu bir tel çekerek, Başkan Wilson’u “Tarihi sınırları içinde Ermenilere bir millet olarak var olma hakkı sağlanmasının şampiyonu” olmaya davet ediyor ve “ABD veya İngiltere bu teşkilatlanma döneminde Ermenilere muhtaç oldukları desteği sağlamalıdır” diyorlardı. Aynı konuda değişik kaynaklar teşvik edici beyanatlar verdiler. En büyük desteklerden biri “Mavi Kitap” ın sahibi Viscount Brice’den geldi. 28 Şubat günü Avam Kamarasında toplanan “Britanya Ermeni Komitesi” ABD’yi mandaterliği kabul etmesi için ikna etmeye çalıştı. (9)
    Aynı günlerde “Amerikan Yakın Doğu Yardım Komitesi” de boş durmadı “Tecavüze uğramış Ermenistan” adı ile bir seri filim – fotoğraf gösterisi hazırladı. Bu filim; New York’taki Komodor Otel’de muhtelif cemiyet liderlerinin katıldığı bir ön gösteriden sonra on defa da halka gösterildi. (10)
    Ermeni istekleri de kendilerince verilen bu büyük desteğe göre gittikçe artarak değişiyordu. Barış görüşmelerine iki Ermeni delegasyonu katılıyordu. İtilaf devletlerince resmen tanınan, başlarında eski bir Osmanlı devlet adamı Bogos Nurbar Paşa’nın bulunduğu “Ermeni Ulusal Delegasyonu” ydu. Bu delegasyon Türk Ermenileri ile Dünyanın değişik yerlerinde yaşayan Ermenileri temsil ediyordu. Diğer delegasyon Ermeni Cumhuriyetini temsil ediyordu ve başlarında Avetis Aharonyan bulunuyordu. Birbirinden hoşlanmayan bu iki grup ancak Ermeni Kilisesi’nin müdahalesiyle birlikte çalışmayı kabul etmişti.
    Bu iki guruba ilaveten muhtelif uluslara mensup kırk kadar bağımsız Ermeni delegasyonu da faaliyet halindeydi.

    DİPNOTLAR:

    /1) Ergun. Aybars,Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1, S.96 ( Ege Üniversitesi-1984)
    (2) Aynı Eser S.97.
    (3) Paul C. Hemreich, Sevr Entrikaları, S.5 (Çeviren Şerif Erol, Sabah Kitapları, İstanbul –1996).
    (4) Mirza Ali Bala, Ermeniler ve İran, S.21 (Ankara üniversitesi –1994).
    (5) Paul C. Helmereich, a.g.e., S.14-15
    (6) Ambassador Morgenthau’s Story, Edited by Burton J. Hendrick (İssue of Detroit Michigan News –1918). Heath W. Lowry, The Story Behind, Ambassader Worgenthau’s Story, s. V, VI (The İsis Press, İstanbul – 1990).
    (7) A.Mandate For Armenia, P.70; David Hunter Miller, My Diary at the Peace Conference with Document, 21 vol. Special edition limited to 40 sets (New York: Appeal Publishing Co; 1924) 1,74.
    (8) A. Mandate For Armenia P.78-79.
    (9) Aynı Eser S.79-80.
    (10) Aynı Eser S.80.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Suriye’de asıl sorun terörist ve redikal güçler…

    Suriye’de asıl sorun terörist ve redikal güçler…

     

     

                                                   Suriye’de Esad güçlerinin üst üste aldıkları başarılarla Esad’ın kolay kolay koltuğu bırakmayacağı bir kez daha görüldü. Ortadoğu uzmanları “Esad, yıllarca iktidarda kalabilir, gitmesi kolay olmayacak” diyorlar. Yıllar süren iç çatışmaların da devam edebileceğine dikkat çekiyorlar. Politikalarını Suriye Devlet Başkanı’nın gitmesi üzerine kuranların bu noktada yanlış politikalar uyguladıklarını artık görüp yeni Suriye politikaları oluşturmaları gerekiyor. 

                                                     Yazımızın başlığını “Suriye’de asıl sorun nedir?” diye attık. Buna bir bakalım:

                                                   Esad’a karşı mücadele eden Suriyeli muhalifler (ÖSO) çok parçalı hali ile dikkat çekiyor. Çünkü Suriye’de artık Esad’la mücadeleyi muhalifler değil, dışarıdan getirilen ve Türkiye’nin de desteklediği terörist ve radikal gruplar sürdürüyor. Bu grupların bazıları Amerika ve AB’nin “Terörist Listesi”nde yer alıyor. Bu nedenle bunların silahlanmasına, desteklenmesine adı geçen ülkeler sıcak bakmıyor.

                                                         SURİYE’NİN YÜKÜ ÜZERİMİZDE

                                                             Esad’a başta Rusya, Çin ve İran’dan çok büyük destek yağıyor. Zaten İran’dan gelen Hizbullah gruplar, Suriye’de savaşın Esad’ın lehine dönmesinde önemli rol oynadılar. Bu çatışmalardan da en karlı çıkan taraf PKK’nın PYD kolu oldu. Şimdi özellikle Nusra cephesinin PYD ile çatışmaya başlaması Esad’ı da rahatlatmış oluyor.

                                                   Şimdi gelelim bizim durumumuza:

                                                   Esad’ı deviremedik. İş bununla da kalmadığı gibi, şimdi başımıza bir de PKK’nın Suriye kolu PYD çıktı. Etrafımız bir yerde Kürt gruplarla çevrildi. 5 bin kadar Suriye sığınmacı da topraklarımızda barınıyor. Sınır yolgeçen hanından beter halde bulunuyor. Suriye konusunda da çırpındıkça batıyoruz. Bizi Suriye batağına çekenler, şimdi de burada savaşa sokmaya çabalıyorlar. Baştan bu yana iflas eden Suriye politikalarında hala ısrar etmenin getirisinin ne olacağını biz de merak ediyoruz?

                                                          RUSYA’NIN DESTEĞİ SÜRÜYOR

                                                          Dilerseniz konuyu biraz daha açalım:

                                                             Geçenlerde Suriye Başbakan Yardımcısı Kadri Cemil, Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile bir görüşme yaptı. Lavrov görüşme sonrası, Suriye’ye desteği sürdüreceklerini, iki ülke arasındaki anlaşma gereğince de Suriye’ye yeni S-300 füzelerinin sevkiyatını sürdüreceklerini söyledi. Lavrov’un asıl üzerinde durduğu konu, yazımızın konusu Suriye’de Esad’a karşı savaşan gruplar oldu. Rusya Dışişleri Bakanı “ Terörist ve radikal grupları ülkeden çıkarı çıkarmak için, Esad ile Suriyeli muhaliflerin mutlaka bir araya geleceği Cenevre’deki Uluslar arası toplantı çok önemli bir şanstır. Biz, bu nedenle bu toplantıya her iki tarafın da katılması gerektiğini düşünüyoruz” diyor.

                                                           Rusya, Suriye’ye sadece füze değil, çok önemli miktarda da kredi de verecek. Lavrov, yaptığı açıklamada “Bizim bu görüş ve düşüncelerimizi Çin de paylaşmaktadır” diyor. Rusya’nın baştan bu yana dik duruşu ve Suriye’ye olan desteği Esad’a daha da güç kazandırıyor.

                                                        TERÖRİST VE RADİKAL GÜÇLER

                                                           Dikkat edilecek olursa her şey açık ve ortada. Suriye’de dış güçlere en büyük rahatsızlığı terörist ve radikal güçler veriyor. Bunlardan Amerika da, Batı ülkeleri de, Rusya da, Çin de, İran da herkes rahatsız. Bu noktada bu gruplara destek veren Türkiye, şimdi ortada kalmış durumda görünüyor. Biz, daha önceden konu ile ilgili yazdığımız yazılarda, Türkiye’nin baştan bu yana yanlış olan Suriye politikalarını değiştirmesi gerektiğini hep vurguladık. Bugün bunu yineliyoruz.

                                                 Burada hiç kuşkusuz, Hizbullah’ı da savunacak halimiz yok. Dışarıdan gelen ve Esad ordusunun yanında muhaliflere karşı savaşan Hizbullah da terörist listelerinde yer alan bir grup olarak biliniyor. Eğer, Esad ile Suriyeli muhalifler Cenevre’de bir araya gelip, anlaşma sağlarsa, bu ithal grupların Suriye topraklarını terk etmesi gündeme gelecektir.

                                                          Bugünkü durumu ve gelişmeleri iyi okumak gerekiyor. Suriye’de dengeler giderek değişiyor ve bundan en büyük zararı Türkiye görüyor. Bugün, neredeyse savaşa girmek üzereyiz. PYD’nin sınırı kontrol etmesi, Bağımsız Kürt Devleti bayraklarını asması ve Türkiye’nin desteklediği terörist ve radikal güçlerle savaşmaya başlaması endişe ettiğimiz yangını daha da şiddetlendirmektedir.

                                                         

                

     

  • AH BE TAYYİP

    AH BE TAYYİP

    İslamcılık ve Kürtçülük, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ideolojik karakterini belirlediği, siyasal ve toplumsal yapılanmasını şekillendirmeye giriştiği ilk yıllardan beri her zaman temel ideoloji doğrultusunda siyasal ve toplumsal yapılanmanın önünde engel oldu.
    İslamcı, Cumhuriyetin kurulması ardından Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı, inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda Türkiye’nin İslamın yolundan çıktığına, Batı medeniyetine saptığına,
    Kürtçü,ulus devletçi anlayışın Kürtlere büyük acılar yaşattığı ve Kürtlerin yok oluş sürecine neden olduğuna inandı.

    *

    Ne gaflet! 11 yıldır Türkiye, İslamcı Başbakan Erdoğan ile yüzyıllık köhne pan-islamist Osmanlı konseptinde İslam ülkelerinde cemaatlerin ve dinci örgütlerin sivil toplumu, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilen kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla islami burjuvazi oluşturmak,devletleri ve rejimleri buna denk yapılandırma projesinde model ülkeydi!
    Suriye’nin de ulusal,etnik,mezhepsel,sınıfsal farklılıklarının kaşınmasında, ülkenin sosyo-politiğinin istikrarsızlığa yüklenmesinde öncü rol oynandı.

    *

    Üstelik,Türkiye’de -ne, Ulusalcılığa -ne de,Avrasyacılığa prim verilmedi.
    Bu suretle bölgesel dengeler adına Rus ulusçuluğu, antiAtlantikçi -fakat,emperyalist Avrasyacılığa -hâttâ, bölgenin diğer gücü Şii devrimci İran’a
    siyaseten yüz verilmedi; var-yok İslamcılık kartına yatırıldı.

    *

    Bu suretle Türkiye; Türkler,Araplar,Kürtler ve Acemler bileşkesinde Ortadoğu coğrafyasında Kürtçü terör sorununa, Kürtçülük sorununa kendine menkul tek boyutlu çözümler aradı.
    Kendi coğrafyalarında farklı siyasi karakterlerine rağmen Kürt Ulus Devleti ideallerinde bir olan Kürt Hareketiyle mücadelede -ne, Suriye -ne, Irak -ne,İran rejimleri -ne de,Rusya ile Kürt siyasetinin yerellerinde demokratikleşmesi ve istikrarları konularında ortak stratejiler geliştirmeye yönelinmedi.

    *

    Silahların bırakılmasıyla Terör Sorunu’nun sona ermesi karşılığı Kürt kimliğinin anayasal güvence ile kurumlaşması -ardından, Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe ve eşitlik içinde yaşayacağı demokratik düzenin kurulacağı sanıldı.
    Kürt Hareketinin Türkiye’de silah bırakmaları halinde bu mücadele yöntemini benimsemeyen, bunun sona ermesi için çaba gösteren 4 coğrafyanın Kürt kesimleriyle de kucaklaşacağı, edinilen tecrübe ile Kürt Sorunun çözülmesi aşamasına geçeceği hesap edilemedi.
    Şimdi farklı ideoloji,görüş ve inançta Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması talebi olan Kürt Sorunu ile uğraşılıyor!

    *
    Kürt Hareketi,Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetin amili olan Lozan Anlaşmasından kaynaklandığı- o yüzden,cumhuriyetin ulusal,üniter esaslarının bu sorunun çözümünü zorlaştırdığı iddiasındadır.
    Stratejisini -bir,”Madem Cumhuriyet’in kuruluşunda siyasi İslami çevreler dışlanmış ve Kürtler inkar edilmişse; bugün siyasi İslam bakış açılı bir iktidar söz konusu olduğuna göre, egoist davranıp her şeyi kendine mal etmemesi gerekiyor” noktasında İslamcı Başbakan Erdoğan iktidarıyla işbirliğinde yanaşmacılık,
    İki, uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillendirildiği bu süreçte “Tarih boyunca çatışarak kaybetmediklerini,müzakerelerde kaybettiklerini fakat bugün müzakere güçlerinin de çok yüksek olduğu” dinamiğinde belirliyor.

    *

    Hakikaten, model ülke Türkiye -ardından Arap ülkelerinin İslamcılığa dönüştürülen rejimlerinin ekonomilerini rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı başaramadıkları ve demokrasi başlığında hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarını güvenceye alamadıkları -aksine, toplumlarını Batı’nın canına-malına kasteden cihadçı bir taassuba yöneltikleri anlaşılmıştır.
    Üstelik,Suriye’de muhalif güçlerin zafer kazanması halinde asgari bir bölgede iktidarın siyasetçiler yerine uluslararası İslamcı terör örgütlerinin eline geçme olasılığı ve İran’ın her türlü yaptırıma rağmen hâlâ nükleer gelişmesini sürdürdüğünden korkuluyor ve -işte,o projeye kahrediliyor.

    *
    O meşum projenin yerini ABD’nin küresel lider olarak Rusya’nın Avrasya’da bölge liderliği ile çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulmasına, ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yönelineceklerine dair yeni bir plan almıştır.
    Orta Doğu’da İsrail’in Filistin ile arasında yeni bir barış planı çerçevesinde BM merkezli uluslararası hukukun gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesine yansıtılması ve yeni bir dünyanın kurulması karşılığında,küresel barışa doğru Rusya’nın barış,istikrar ve gelişmeye katkısı bileşkesinde;
    Orta Doğu’dan küresel barışı etkileyen zengin kaynakların paylaşımında birleşik ve tek bağımsız bir Kürdistan’da kavgaya yer vermeyecek bir denge öngörülüyor.
    Bu öngörü, Kürt Hareketinin ulusal Kongresine giderken “Tarih boyunca çatışarak kaybetmediklerini,müzakerelerde kaybettiklerini fakat bugün müzakere güçlerinin de çok yüksek olduğu” noktasından Kürt stratejisini belirliyor.

    *

    Türkiye,11 yılda İslamcı Başbakan Erdoğan’ın olmayacak hayallerinden zarardadır.
    Yanında hiç bir uluslararası gücün desteği kalmamıştır -üstelik,İslamcı vizyonuyla reddedilmiş bir halde Kürt ve Kürdistan sorunuyla başetmesi olanaksızdır.

    24.7.2003

  • Kıbrıs’ta Tsunami Yaşanacak

    Kıbrıs’ta Tsunami Yaşanacak

    Eldeki veriler Kıbrıs’ta karşı konulamaz bir tsunaminin yaşanacağı doğrultusunda.

    Bu bahsettiğim tsunami denizden değil, BM’den gelecek.

    Bölgede yaşanan yeni jeostratejik olgular, ortaya çıkan Hidrokarbon yatakları, Türkiye’den gelmesi için geri sayımın başladığı su boru hattı, elektrik ve internet omurgası nakil hatları, su boru hattı çekilirken doğalgaz boru hattının alt yapısının da hazırlanıyor olması hiç boşuna değil.

    Bunlar bir müddet sonra adada yaşanacak yeni gelişmelerin somut habercisi.

    Rumlar, tamamen konu ve gündem dışı başlattıkları Maraş girişimlerini, gelmekte olan bu tsunamiye karşı bir kalkan görevi olarak kullanmak niyetindeler ama hiç bir işe yaramayacağını ve gündem saptırma girişiminden öteye gidemeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

    Rumlar, karşılıksız olarak ve hiç bir şey vermeden Maraş’ı almayı hayal etmekteler.

    Hayal güçleri eskiden beri zaten çok zengin.

    Mayıs 1919’da Ankara’ya kadar Anadolu’nun batı yarısını alabileceklerinin hayalini kurup 20 bin kişilik bir ordu ile İzmir’e çıkıp, 1922 Eylül’ünde 2 bin kişilik bir ordu ile geri dönmeleri veya 17 Temmuz 1974’de bir gün evvel ilan ettikleri “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin Yunanistan’a bağlandığını açıkladıkları gibi…

    Hiç bir şey vermeden alacaklarını sandılar ama Batı Anadolu’yu fethetme maceraları sonunda Anadolu topraklarında 18 bin can bıraktılar. Kıbrıs’ta da adayı Yunanistan’a bağlayacaklarını sandılar ama işin sonunda adanın tümü üzerindeki mutlak hükümranlık ve egemenliklerinin bir kısmını kaybetmek zorunda kaldılar.

    Kolay kolay akıllanmıyor Rum adadaşlarımız. Zaman içinde ellerinde sıkı sıkı tuttukları aynada kendilerini bir dev gibi görmeye ve boylarından büyük hayaller kurmaya başlıyorlar ama kurdukları hayalin büyüklüğüne kapılıp, göremedikleri bir tokadı işin sonunda yiyince de küllü su gibi yerlerine oturuyorlar.

    Maraş konusu da aynen bu kategoride. Kendilerini dikkate alınan ve sözleri dinlenen bir devlet sandılar ve boylarını çok aşan bir de Maraş Planı yaptılar. Bunu,  kendilerini hiç bir zaman muhatap almamış olan Türkiye’ye, AB kanalı ile sunacaklarmış.

    Kıbrıs Rum tarafının ve Yunanistan’ın eş zamanlı olarak mali kriz içine girmeleri,  ekonomik olarak çökmeleri, kredi alamaz duruma gelmeleri ve işsizliğin tavan yapması pek bir tesadüf değil. Yunanistan ve Kıbrıs Rum halkı,  I. Dünya ve II. Dünya savaşları dahil olmak üzere geçmiş bir buçuk yüzyılın en kötü günlerini yaşıyorlar.

    Kendilerini takan ve dikkate alan yok. Tam tersine “silkinsek da sırtımızdan atıp bu asalaklardan kurtulsak” düşüncesi hakim bu çok güvendikleri ortaklarında.

    Hep birlikte yaşayıp göreceğiz bu zamansız ve yetkisiz Maraş Planı yüzünden başlarına gelecekleri. Top onların kucağında kalacak ve ortada verilecek bir taviz varsa, o da Rumlar tarafından yerine getirilecek.

    AB’nin yeni Anayasası ise Ekim 2014 tarihinde tam olarak yürürlüğe girecek. Zaten Rumların bu Maraş önerisinin kökeninde de yeni Anayasa’daki “Nitelikli Oylama” yatıyor. Lizbon Anlaşması kabul edildikten sonra Polonya’nın koyduğu şerh ile bazı maddelerinin uygulaması Ekim 2014 tarihine sarkan “Yeni Anayasa”da artık tek oyla “Veto” veya kararlara engel koymak yok.

    Kıbrıs Rum tarafı gibi küçük üyelerin yanlarına oyların yüzde 55’ini, nüfusun da yüzde 65’ini alması gerekiyor, bir kararı geçirtebilmeleri için.  Öyle tek başına el kaldırıp “ben veto ediyorum” olmayacak artık.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Temmuz 2013

  • Kürtlere son çağrı!

    Kürtlere son çağrı!

    ABulut

    Arslan Bulut

    Erbil’de “Kürt Ulusal Konferansı” toplanıyor. Barzani, Türkiye’den Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere 21 kişiyi davet etti. Hedefleri, Birleşik Büyük Kürdistan için psikolojik zemin hazırlamak.

    Türkiye’de ise devlet, bütün kurum ve kuruluşları ile ABD’nin Büyük Kürdistan Projesi’ne teslim olmuştur. Direnen, milletin kendi evlatlarıdır. Zaman zaman bize bile deniliyor ki, “Siz bütün Türklerin birliğini savunuyorsunuz, bırakın Kürtler de kendi birliğini sağlasın.” Bunu söylemelerinin sebebi, bizim nezdimizde milliyetçi birikimin oluşturduğu fikri direnci kırmaktır.
    Biz, hiçbir etnik unsurun kimliğinden dolayı doğal insan haklarından yoksun bırakılmasına razı değiliz. Fakat bir bütün olarak Türk Milleti’nin insan haklarını korumak önceliğimizdir.

    ***

    Kürtler tarih boyunca Türkler ile birlikte var oldu. Batılıların son 250 yıllık çalışmaları sonunda ayrı bir millet oldukları bilincini geliştirdiler. Zaten, Osmanlı’nın dağılma sürecinde Türkiye’nin dışında kalan Kürtlerin,Türk Milleti’ne mensubiyet duymaları söz konusu olmamıştır. Neticede, Kuzey Irak’ta Amerika’nın Irak’ı işgali ile birlikte nefes almaya başlayan Kürdistan devletçiği, Suriye, Türkiye ve İran’ı da etkilemektedir. Türkiye’deki PKK hareketi ise TSK’nın direncinin çökertilmesi sonucu, artık rahat hareket etmekte, askerin boşalttığı karakollara Abdullah Öcalan posterleri asmakta, bazı şehirlerde “PKK Asayiş” birimleri kurarak polis görevini yapıyor gibi bir görüntü vermeye veya Van’da olduğu gibi askeri geçit töreni yapmaya çalışmaktadır. Abdullah Öcalan ise artık yanına kadın gönderilmesini bile isteyebilmektedir.

    BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ise “Türkiye’nin 3 tarafı deniz; Karadeniz, Ege, Akdeniz. 3 tarafı da Kürdistan’dır. Bin yıl birlikte yaşadık, binlerce yıl daha ama eşit ve özgür bir şekilde yaşama imkânı vardır” diyor.

    ***

    Böyle giderse Kürtler, Türk Milleti’nin şemsiyesi altında yaşamak imkânını kendi elleriyle yok etmiş olacaklardır. Ermeniler de 900 yıl Türkler ile birlikte yaşadılar ama Batılıların projelerine uydukları için Türk topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Gazeteci Hırant Dink’in, öldürülmeden kısa bir süre önce, 2006’nın Şubat ayında Kürt aydınlarını uyardığını hatırlıyorum.

    Dink, “150 yıl önce yaşanan olayların öncesinde bugün meydana gelen olayların aynısı olmuş… Ermeniler Avrupa ve Rusya’ya güvendiler… Ama sonra ortada kaldılar. Aman dikkat! Başkalarına güvenmek bir milletin sonu oldu… Ne olursa olsun Kürt ve Türkler birlikte ve iç içe yaşamalı” demişti.

    Esasen, Türkiye topraklarında bir Ermenistan devleti ve bir Kürt devleti kurmak aynı projedir. Türkiye’ye 100 yıldır Wilson prensipleri ile veya Sevr ile dayatılan budur. Türkiye, bu projenin Ermeni ayağını aştı, şimdi Kürtleri kullanıyorlar. Arapları Osmanlı’ya isyan ettiren Lawrence, “Bir Kürt devleti kurabilseydim, Türkleri tarihten silecektim, başaramadım” demişti. Bunun yerine “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” tarihe karıştı!

    ***

    Yine Hasip Kaplan, AKP ile birlikte dönüşü olmayan tek yönlü tünele girdiklerini, mutlaka ışığı görmeleri gerektiğini söylüyor. Bu söylediği doğrudur. AKP, zaten bu iş için kurdurulmuştur! Açılım dedikleri, Büyük Kürdistan Projesi’dir.
    Biz, Türk Milleti’nin bir ferdi olarak, en azından Türkiye Kürtlerine son bir çağrıda bulunarak, “Amerika’ya güvenerek Türk Milleti’nin nefretini kazanmayın. Türk Milleti’nin önünde ne ABD durabilir, ne de ABD’nin sömürge valileri. Bir an önce aklınızı başınıza toplayın ve en az bin yıldır süren beraberliği bozmayın” deme hakkına sahibiz.

    yg.yenicaggazetesi.com.tr

  • Suriye sınırını PYD’ye Davutoğlu teslim etti

    Suriye sınırını PYD’ye Davutoğlu teslim etti

    AKP PYD’nin gizli Kahire görüşmesi

    PYD lideri Salih Müslim, Mayıs’ta Kahire’de bir Türk heyetiyle görüşme yaptıklarını doğruladı. Görüşmede ‘sınır güvenliği’nin konuşulduğunu söyleyen Müslim, AKP Hükümeti’yle toplantıların devam ettiğini vurguladı. PYD’yle görüşmeler yapan Davutoğlu’nun Suriye sınırında PYD flamalarının asılmasına tepkisinin göstermelik olduğu açığa çıktı

    PYD

    AKP’nin, PKK’nın Suriye kolu PYD ile “sınır güveniği”ni görüştüğü ortaya çıktı. PYD’nin Eşbaşkanı Salih Müslim, Mayıs ayında Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Türk heyetiyle görüştüğünü doğruladı. Müslim, görüşmede sınır güvenliğinin konuşulduğunu söyledi. Görüşmede ayrıca, sınırdaki geçiş yasakları, yardımların engellenmemesi ve AKP’nin PKK açılım konularının gündeme geldiği öğrenildi. Basına çok yansımayan ve PYD yöneticileri tarafından reddedilen
    görüşmenin Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Mayıs ayındaki ABD ziyareti sırasında gerçekleşmesi de dikkat çekti.

    Daha önce Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’nın daveti üzerine PYD ile Türk heyetinin görüşme gerçekleştirdiği haberleri çıkmış, Suriye Kürtleri Yüksek Konseyi Üyesi ve PYD yöneticisi Zohat Kobani Kurdpress’e haberlerin doğru olmadığını açıklamıştı. Kobani, “Böyle bir şeyin aslı yok, biz bunu tekzip ediyoruz” ifadesini kullanmıştı.

    Görüşmeler kesilmedi

    Oysa Salih Müslim, Taraf gazetesine yaptığı açıklamada, Kahire’de bir Türk heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. “Ne konuştunuz?” sorusuna “Karşılıklı iyi niyet filan” diyen Müslim, “Kahire’ye gelen heyetle sınır güvenliği meselelerini, insani yardım nasıl gidecek, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile ilişkiler nasıl olacak bunları konuştuk” ifadesini kullandı. “Konuşmalar neden kesildi?” sorusuna ise Müslim, “Kim dedi kesildi diye” yanıtını verdi. Müslim’in yanıtına göre görüşmelerin devam ettiği anlaşılıyor.

    ‘Şanlıurfa sınırında Türkiye-Kürt bölgesi kapısı açılması’ gündemde

    Aydınlık, Suriye Kürtlerinden oluşan bir heyetin Türkiye’yle Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesi arasında bir sınır kapısı açılması konusunu görüşmek üzere Türkiye’ye geldiğini yazmıştı. Görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmiyor. Ancak bölgedeki yerel meclis yetkilisi Enver Müslim’in liderlik edeceği heyetin, talep edeceği sınır kapısının Şanlıurfa’da olacağı biliniyor. Enver Müslim konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Ahmet Türk’ün Ankara’da yetkililerle görüştüğünü ve toplantının yakın bir zamanda yapılacağını ifade etmişti. Salih Müslim’in Türk heyetiyle gizli Kahire görüşmesinde “sınır güvenliğinin” konuşulduğunun söylemesi ve yakın bir zamanda gerçekleşen/gerçekleşmesi beklenen görüşmelerde de sınırda bir kapının açılma durumumun gündeme gelmesi Türkiye-PYD arasındaki görüşmelerin ilerlediğini gösteriyor.
    Ayrıca PYD’nin son günlerde El Kaide’nin kolu El Nusra ile Şanlıurfa’nın Suriye sınırı yakınlarında çatışması sonucu bölgeyi ele geçirdiğinin ileri sürülmesi dikkat çekiyor. Daha önce ÖSO flamasının asıldığı bölgede, artık PYD flamasının dalgalanıyor. PYD ile görüşmelerin açığa çıkması, başta yandaş yayın organlarının “PYD’nin bölgeyi ele geçirdiği” haberlerini manşetten vermesi ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun görüşmelere rağmen “misliyle karşılık veririz” diye açıklamalarının göstermelik olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanısıra haberler üzerine TSK’nın da “teyakkuz”daymış gibi sunulması aynı çerçevede değerlendiriliyor.

    ‘Türkiye’yle temas olmasa Kürtler sınıra gelmez’

    Radikal’den Fehim Taştekin, dünkü “Savaş çıkmaz biz çekiliriz” başlıklı haberinde bir Kürt kaynağın “Türkiye’yle temas olmasaydı, Kürtler sınıra yaklaşmazdı” sözleri Davutoğlu ve medyanın topluma pompaladığı “tehdit” algısının kendilerinde olmadığını ortaya koyuyor. Davutoğlu’nun hem PYD’yle sınır güvenliğini gizli gizli görüşüp hem de PYD’nin bölgede flamasını dalgalandırmasına tepki göstermesi çözüm sürecinin bir parçası olduğu belirtiliyor. Salih Müslim, Taraf’a verdiği söyleşide AKP’nin artık açıktan El Nusra’yı desteklemediğini de savunuyor.

    ‘Demokratik özerklik kuruyoruz’

    Müslim ayrıca Suriye’nin kuzeyinde demokratik özerklik kurulacağını da doğruluyor. Müslim, söyleşide şunların altını çiziyor: “Biz Kürtlerin yaşadığı bölgede geçici sivil yönetim kurmayı amaçlıyoruz. (…) Savaş bitene kadar bir düzen sağlamak adına biz de diyoruz ki bir geçici yönetim kuralım. (…) Bir meclis gibi bir şey tasarlıyoruz. 30-40 kişilik bir grup. Araplardan, Kürtlerden akıllı insanlar geçici sivil yönetim kursunlar. (…) Demokratik özerklik sistemi bizim projemiz gerçekten. Ama biz bunu şimdi tümünü değil sadece bir parçasını kuruyoruz.” Bütün bu gelişmeler, eski CIA ajanı Henri Barkey’in 2012 Temmuz’unda söylediği, “Kuzey Irak’taki Kürtlerle nasıl iyi geçiniyorsanız, Suriye’deki Kürtlerle de iyi geçinebilirsiniz” sözlerini hatırlatıyor.

    ulusal.com.tr

  • ASTARINI DA VERELİM Mİ?

    ASTARINI DA VERELİM Mİ?

    ASTARINI DA VERELİM Mİ?

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Fî tarihinde MGK toplantıları gündemi, tansiyonu belirlerdi. Basın organları sabahtan kapıya kamp kurar, toplantının bitiş saatine kadar canlı yayın yapar, bitiminde de gece karanlığında sessizce Köşk’ten çıkan devlet büyüklerinin araçlarının içi görünmeyen görüntülerini yansıtırlardı.

    7.5, 9 saatlik toplantının sonunda yapılan 3 cümlelik açıklamalarla yetinmek durumunda kalırdık.

    Sonra onun yerini Bakanlar Kurulu toplantıları, ondan sonra da her hafta Salı günleri yapılan Parti Grup Toplantılarındaki liderlerin konuşmaları aldı.

    Şimdi ise kronik tansiyon ataklarımızın günü ve saatinin yine değiştiğini görüyoruz.

    Artık “İmralı”ya gidecek “heyet”in gidiş günü, “heyet”te kimlerin bulunacağı, hangi vasıtayla nereden gidecekleri ve en önemlisi dönüşte yapacakları/aktaracakları “malûm şahıs”ın açıklamaları yön veriyor yaşantımıza..

    Bir sonraki “heyet”e kadar öngörülerimizi veya göremediklerimizi o açıklamalar belirliyor, etkiliyor.

    “Heyet”, sanki Lozan Heyeti..

    Yakın bir gelecekte TV’lerin naklen yayın araçları Mudanya iskelesine, 13-14 yıl önce olduğu gibi kamp kurarlarsa hiç şaşırmayın.

    Adam yüzsüz olursa tabii astarını da ister, yahut kolunu kaptırmanın muhtemel olduğu durumlarda elini uzatmayacaksın..

    Kader utansın..

    Bu seferki “muhtıra”nın tamamını sayfama alacak değilim, çünkü a) Yazı kirlenir; ve b) Müseccel teröristin kendisini dünyanın merkezine koyduğu bir üslûbu beğenmedim.

    Felek utansın..

    Onun için, mahut metinde yer alan sadece iki konuyu kamuoyunun dikkatine getirmek istiyorum.

    1.“Bu süre zarfında, tarafların çözümü zora sokabilecek tutumlardan karşılıklı olarak özenle kaçınmalarını rica ediyorum”.

    2.”Aslında İmralı’da bir basın buluşmasıyla kamuoyunu doğrudan bilgilendirme imkânım olursa sürecin sağlıklı ilerlemesi hususunda ciddi katkılarım olabilir”.

    Olur..

    Bir de sekreter verelim, (zaten istiyor) hâttâ yetmez ayrıca bir basın danışmanı da olabilir, (mümkünse altı dil bilen 20-24 yaş arasında prezantabl bayanlar tercih sebebidir) basın toplantısı odası da ayarlanmalı, koltuklar, kürsü filan, kürsünün arkasına bayraklar; basın açıklamasının yapılacağı saatte dünya yayın organlarının temsilcilerinin yerlerini almasını takiben o prezantabl bayan kapıyı açarak “dikkat” çeksin ve oturanlar hep birden ayağa kalkarak huşû içinde, kapıdan görünecek olan malûm şahsı beklesin…

    Yerseniz…

    Ama bu senaryo, ilk maddeye aldığım üslûbu gözden kaçırmamalıdır.

    “Taraflara” ,“ricada bulunuyor”..

    Çünkü kendisi “taraflar üstü”, tarafsız, hakem, otorite “arabulucu”..

    Say ki “taraflar” tarafından kendisine boşlukları doldurmak üzere tam yetki verilen BM yahut AB yahut NATO Özel Temsilcisi..

    Peki sizce “taraflar” kim?

    Bir tarafta teröristler; öte tarafta onlarla şu veya bu şekilde görüşenler.. Yâni teröristlerin silah zoruyla statü ve toprak istedikleri “oluşum”..

    O kadar yüksek seviyede “hâkim otorite” ki, taraflara “rica ediyor”..

    Az buçuk mürekkep yalamış olanlar, kıyısından köşesinden devlet geleneği olanlar (örneğin müstahdemler) kimin kimlere “Rica ederim” üslûbunu kullandığını iyi bilir.

    Biraz zorlasam neredeyse; “Ben ki….Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki…

    … şeklindeki meşhur “nâme” ile karşılaştıracağım ama..

    Fransuva’ya ayıp olacak…

    Hâl böyleyken memleketin ortasındaki Elazığ’ın Arıcak İlçesi’ne bağlı Üçocak Beldesi kırsalında gündüz vakti karakol inşaatına giden BDP’lilerin, bölgede karakol yapılmasını protesto etmeleri ve inşaattaki su tankına bilmem kimin posterini astıktan sonra tankı bayır aşağı yuvarlamaları; BDP Diyarbakır İl Başkanının “Biz halka söz vermiştik. Bu süreçte ve sonrasında Kürdistan’da, dağlarının neresinde olursa olsun, bir karakol temeli atılırsa, biz buna izin vermeyeceğiz. Halkımızla birlikte izin vermeyeceğiz. Dolaysıyla 6 aydır başlatılan bir müzakere süreci varsa, yeni yapılacak karakollar bu sürecin ruhuna terstir” demiş olması; BDP Elazığ İl Başkanının da karakol yerine fabrika, hastane ve yol yapılması gerektiğini söylemiş olması “Rica ederim”in yanında solda sıfır kalıyor..

    Sanki memleketin doğusuna, batısının vergileriyle şimdiye kadar fabrika, hastahane ve yolu uzaylılar yaptıydı..

                        Son dakika notu; Arınç, malûm şahsın basın toplantısı isteği ile ilgili olarak; “Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği noktasına hiç sağa sola bakmaya gerek yok. Elimizdeki mevcut hukuki mevzuatta bu mümkün görünmemektedir. Daha önceki yönetmeliklere baktığınız zaman bir hükümlünün karşısına basın mensuplarını alıp da bulunduğu yerde bir basın toplantısı yapması hiçbir şekilde mümkün görülmemektedir. Bunun sorulması dahi caiz değildir. Çünkü olmayacak bir şeyin yönetmeliklerde kanunda uluslararası hukukta yeri olmayan bir konunun talep olabilir, herkes bir şey isteyebilir ama gerçekleşmemesi elimizdeki mevzuatla çok yakından ilgilidir” demiş.

                        Bu kadar çok kelime kullanılarak yapılan uzun cümlelerden siz de benim gibi; “Mevzuat kesinlikle değişmez” anlamını çıkaramadınız, değil mi?

                        Son dakika notu 2; Yine Arınç, Suriye’nin kuzeyindeki yeni oluşumla ilgili olarak da; “Biz orada bir binanın üzerinden sallandırılan kendilerine göre bayrak kabul edilen bir işaretle böyle bir yönetimin kurulduğu veya kurulacağı anlamını çıkaramayız.…Türkiye’nin aleyhine sonuç verecek hiçbir de facto eyleme veya olaya göz yummak durumunda değiliz” demiş..

                        İlahi Sayın Arınç; Türkiye’nin içinde bayraklar sallandırılır, “asayiş” birimleri törenle diploma alır, yol kesip kimlik kontrolü yapar, vergi salar-tahsilat yapar, mezarlık açarken “de facto” durum olmuyor da Suriye’deki mi sizi rahatsız ediyor? 22 Temmuz 20

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • PKK,barış adına adım atmıyor…

    PKK,barış adına adım atmıyor…

                                                  Başbakan Erdoğan PKK ile başlatılan “barış süreci” için “Bizim önümüzü kesmeye çalışıyorlar. Barış sürecini bozmak isteyenler var. Bunlara izin vermeyeceğiz”diyor. Diyor da, önümüze konulan tablo, hiç de Başbakan’ın söylediği gibi değil. Çünkü “barış süreci” ile başlayan gelişmelerden bu yana PKK’nın barış adına bir adım atmadığı, aksine giderek daha da güçlendiği görülüyor. MİT başta, çeşitli kaynaklar da bunu doğruluyor. Doğu ve Güneydoğu’dan gelen haberler, görüntüler PKK’nın silahlı mücadeleye daha bilinçli ve güçlü bir şekilde hazırlanmakta olduğunu gösteriyor. Burada milleti yanıltmanın ve doğrulardan kaçmanın çare olmayacağı da görülmelidir.

                                                   Gerek İmralı, gerek Kandil, gerekse PKK’nın siyasi uzantıları yaptıkları her açıklamada tehdit yağdırıyorlar. Hükümetten de hemen adım atmasını istiyorlar. Başbakan her ne kadar “Biz, terör örgütü ile bir pazarlığın içinde asla olmadık” diyor ama bugüne kadar gelen kokular, böyle bir pazarlığın var olduğunu gösteriyor. Örgüt son olarak yaptığı açıklamada da “Süreç tıkanırsa bunun sorumlusu bugünkü AKP Hükümetidir” diyor. Militanların sokağa taşacağının mesajını veriyor.

                                                      SÜREÇTEN ENDİŞE DUYULUYOR

                                                          Başbakan da, tayfası da “Asayiş berkemal, hiç kimse endişe duymasın”diyor. Doğu ve Güneydoğu kaynıyor, bunun neresi asayiş berkemal biz göremiyoruz. Her gün eylem, her gün polise saldırı, hergün yüzleri poşulu militanların gövde gösterisi, her gün ayrı bir kanattan tehdit ve istekler, her gün her yerde eli silahlıların nöbet tutmasının adı asayiş mi oluyor?

                                                  Bizim endişe ettiğimiz ve uyardığımız noktalar, Başbakan ve tayfası tarafından “Sürece sabote” olarak değerlendiriliyor. Doğu ve Güneydoğu’da milleti ürküten, endişeye iten tabloya her gün bir yenisi ekleniyor. Bunun bir sorumlusu yok mu? Millet böyle bir endişe karşısında sessiz mi kalacak? Bundan endişe duyanlar “Barışı sabote eden” insanlar sınıfına mı konulacak?

                                                            Sadece biz endişe etsek belki taraf olduğumuzu, yalan yanlış bir takım şeyler yazdığımızı söyleyecekler. Gerçekleri gören, yaşayan herkes bizim gibi düşünüyor, bizim duyduğumuz endişeleri duyuyor. Geçenlerde cemaatin sesi Zaman Gazetesi’nde önce Hüseyin Gülerce, daha sonra da Ekrem Dumanlı, aynı endişeleri dile getiren yazılar yazdılar. Konumuz içinde olduğu için, Ekrem Dumanlı’nın bu yazısından kısa bir alıntıyı sizlerle paylaşalım:

                                                CEMAATTE DE RAHATSIZLIK VAR

                                                               “Şehrin göbeğinde polis gücü oluşturacaksın, 2 bin küsur genci örgüte yeni üye yapıp dağa çıkaracaksın, ağır silahlar eşliğinde mezarlıkta tören düzenleyecek ‘şehitlik’ inşa edeceksin, yol kesip kimlik kontrolü yapacaksın, dört parçalı devlet kuracağını (bir milletvekilinin ve örgüt liderinin ağzından) bangır bangır haykıracaksın, hükümete “2. aşamaya geç” diye dayatacaksın… Ve insanlar “Her şey yolunda!” deyip hayata huzur içinde devam edecek; öyle mi?

                                                               Bütün bu “taktiksel söylemleri” geçtik, sıra devletin nasıl kurulacağını fiilen göstermeye geldi galiba. Hafta içinde PKK’nın Suriye kanadı PYD, Rasulayn şehrini tamamen kontrol altına aldı ve o topraklara örgüt bayrağını astı. Türkiye’nin 100 metre ötesinde yaşanıyor bu gelişme. PYD Başkanı, Türkiye’nin müdahalesi söz konusu olursa kendilerini savunacaklarını söylüyor. Genelkurmay Başkanlığı, resmi bir açıklama yaparak “terör Örgütü”nün Suriye’deki hamlesinden kaygı duyduğunu ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin endişelerini dile getiriyor ve “Sınırda bir oldubittiye izin veremeyiz!” diyor. Onunla da yetinmeyip, gelişmeleri “kaygıyla” izlediklerini söylüyor. Tabii ki reel politikle yüz yüze yaşamaya mecbur Dışişleri, bölgeye ve ülkemize nasıl bir mayın döşendiğini hissediyor. Ya Polyannacılık oynayan kalem erbabı?”

                                                         PKK BARIŞ İÇİN ADIM ATMIYOR

                                                      Artık olay öyle bir noktaya geldi ki, terörist başı neredeyse milletle alay ediyor Hükümete yön veriyor, her gün yeni bir istekle ortaya çıkıyor. PKK’nın siyasi uzantıları her gün tehdit yağdırıyor. KCK yapılanması silahlı gücünü artırıyor. Silahları ile birlikte Türkiye’yi terk edeceklerini söyleyenler adım atmıyor. Özetleyecek olursak, PKK, barış adına adım atmıyor, oyama yapıyor. Başbakan bile daha önce yaptığı açıklamada “Çekilmesi gerek silahlı grupların bugüne kadar ancak % 15’inin çekildiği tespit edilmiştir” demedi mi?

                                                   Şunu da ekleyelim de kimsenin aklına başka şey gelmesin:

                                               Süreçten endişe duymamız, yapılanların doğru olmadığını görmemiz, barış karşıtı olduğumuz anlamına gelmesin. Bu topraklarda kan akmamasını, barışın gelmesini, kardeşlik ortamını herkesten daha çok isteyenlerin başında geliyoruz. Ancak, yaşanmakta olan şu süreç ülkemiz ve milletimiz için tehlikeli bir boyuta taşınmaktadır. Bunu görüyoruz ve yazmak, söylemek durumundayız.

  • KKTC’nde enerji konusu masaya yatırıldı…

    KKTC’nde enerji konusu masaya yatırıldı…

    KKTC’nde düzenlenen “Yaşam ve Stratejik Kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansı” yoğun katılımla gerçekleşti. Yakın Doğu Üniversitesi ile Ankara Gzeteciler Cemiyeti’nin ortaklaşa düzenlediği konferansta Kıbrıs’ın stratejik konumu değerlendirildi, 2014 yılında adaya Türkiye’den gelecek su ile KKTC’nde siyasi ve tarımsal alanda önemli değişikliklere imza atıkacağı ifade edildi. Toplantıya katılanlar saygı duruşu sıtrsaında görülüyor.

    YAŞAM VE STRATEJİK KAYNAKLAR AÇISINDAN

    KKTC’NDE KONFRANS DÜZENLENDİ…

    YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ İLE ANKARA GAZETECİLER

    CEMİYETİ’NİN ORTAKLAŞA DÜZENLEDİĞİ KONFERANSTA

    KIBRIS ADASI’NIN ÖNEMİ GÜNDEME TAŞINDI

                                                              Yavru Vatan KKTC’nde, 2014 yılında adaya suyun gelecek olması ile ilgili olarak bir konfrans düzenlendi ve enerji konusu masaya yatırıldı. Eğitim alanında olduğu kadar, sosyal içerikli etkinliklere de imza atan Yakın Doğu Üniversitesi ile merkezi Ankara’da bulunan Gazeteciler Cemiyeti’nin işbirliği ile düzenlenen KKTC’ndeki konferans adanın geleceği açısından da önem taşıyor.

                                                             Yakın Doğu Üniversitesi’nin (Near East University Cyprus) Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile birlikte gerçekleştirdiği “Yaşam ve Stratejik kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansı” büyük bir katılımla gerçekleşti. 

                                                           “Yaşam ve Stratejik kaynaklar Açısından Kıbrıs Konferansa” KKTC Cumhur Başkanı Dr. Derviş Eroğlu, Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Sami Dayıoğlu, YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd. Doç.Dr. İrfan S. Günsel, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin ve Yönetim Kurulu Üyeleri,Dekanlar ,öğretim üyeleri ve Öğrenciler katıldı.

                                                                Konferans Şehitlerin anısına bir dakikalık saygı duruşu ve istiklal marşının okunması ile başladı…Daha sonra , KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı  Nazmi Bilgin ve YDÜ Rektör Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuşu’un açış konuşmalarıyla devam etti. 

                                                                Cumhurbaşkanının konuşması sonunda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı  Nazmi Bilgin, Cumhurbaşkanı Eroğlu’na Cemiyetin teşekkür plaketini sundu. 

                                                               Açılış konuşmaları sonunda ayrıca Gazeteciler Cemiyeti’nin yönetim kurulunun oybirliğiyle aldığı karar çerçevesinde Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuş’a “ulusal ve uluslararası platformlardaki bilimsel çalışmaları yanı sıra KKTC’nin tanıtımına katkıları nedeniyle” üstün hizmet, berat ve plaketi Cumhurbaşkanı Eroğlu tarafından takdim edildi. 

                                                                  Konferasnın ilk oturumunda su ve enerji konusu tartışıldı. Oturumda sırasıyla Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuş, Müsteşar (E) Ergün Olgun, Prof. Dr. Sertaç Başeren ile Büyükelçi Mithat Rende birer sunum yaptılar. 

    “Siyasal Analiz” başlıklı ikinci oturumda ise Doç. Dr. Soyalp Tamçelik, Yrd. Doç. Dr. Murat Özkaleli ve Dr. Hayriye Kahveci de birer sunum yaptılar.

                                                                  Panel şeklinde gerçekleştirilen son oturumda ise Meclis Başkanı (E) İsmail Bozkurt, Yrd. Doç. Dr. Gürdal Hüdaoğlu, Muharrem Sarıkaya ile Yusuf Kanlı “Su ve Hidrokarbon” konusunu medya gözüyle irdelediler.
                                                                 Toplantı sınunda bir de sonuç bildirgesi yayımlandı. Sonuç bildirgesinde şu konulara yer verildi:
                                                                Tarih boyunca çevre ülkelerin ve küresel güçlerin Kıbrıs’la ilgilenmesinin başlıca sebebi, adanın geostratejik konumudur. Adanın önemi Asya ve Afrika’nın Akdeniz’le birleştiği, Hint Okyanusu’yla eklemlendiği ticaret yollarından kaynaklanmaktadır.

                                                                 Ancak son zamanlarda yaşanan gerçeklerden hareketle hidrokarbon zenginliğinin çıkartılması, nakledilmesi ve pazarlanması gibi birtakım hususların da ortaya çıktığı görülmüştür. Bu alanda egemenlik, hukuk ve güç paylaşımı açısından netlik olmaması ciddi tartışmalara yol açmaktadır.

                                                                  Kıbrıs sorunu; mekân, politika, strateji ve güçle birlikte, dördüncü ve önemli bir unsur olarak hidrokarbonla da ilişkilendirilmelidir. 

                                                                   Bu duruma yaşamın en önemli kriterlerden biri olan ve Anavatan Türkiye’den gelecek suyun da ilave edilmesi gerekecektir. Böylece bugüne kadar ortaya çikan çatışmacı kültüre, tezat uzlaşma kültürünün ortaya çıkabilme potansiyeli doğmaktadır. 

                                                                  Aslında Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik konumuna, hidrokarbon ve hidropolitik değerler ilave etmek yeni bir durum değildir. Ancak ilk kez bu kadar çok tartışılmasının sebebi hayata geçme potansiyellerinin yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Hal böyle olsa da hidrokarbon kaynakların Kıbrıs’ta halkların yararına kullanılabilmesi için en az 10 yıl daha gerekecektir. Su gibi hayatın anlamı ve gerçeği olan projenin hayata geçirilmesi ise elle tutulabilir ve gözle görülebilir bir konumdadır. 

                                                                 2014 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Anavatan’dan suyun gelmesi adanın geleceği ve bölge hidropolitiği açısından yeni bir milat olacaktır. Buna göre ilgili tarafları çatıştırmaktan uzak tutacak suyun, Kıbrıs’taki halkların yararına kullanılacağını ve Kıbrıs Rum Yönetiminin de buna sağduyu ile yaklaşacağını ümit etmekteyiz. Ne var ki hidrokarbon konusunda Rum tarafının ortağı Kıbrıs Türk halkıyla paylaşmayı ısrarla reddetmesi sonucu potansiyel zenginlik, şimdiden ilave gerginlik nedeni olmuştur. Su konusunda Türk tarafının barışcı ve paylaşımcı yaklaşımına karşın gelişen Rum tutumu suyun sağlamasını ümit ettiğimiz uzlaşma havasıyla çelişmektedir. Uzlaşma imkanlarının yeni çatışma kaynaklarına dönüşmesi endişe vericidir.

                                                                   Doğu Akdeniz’de hidrokarbon gibi daha henüz belli olmayan kaynakların ayrıştırıcı özelliğinden soyutlanabilmek için birleştirici özelliği olan suyun kullanılmasında büyük fayda vardır. 

                                                                 Bu amaç için Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’yle Yakın Doğu Üniversitesi’nin birlikte gerçekleştirdiği konferansta hidrokarbon ve hidropolitik konuları tartışılmış ve etkin analizler yapılarak özetle yukarıdaki önerilerde bulunulmuştur. 

    Mevcut veriler en kısa sürede bir araya getirilerek bir kitap hazırlanacak ve geniş kitlelerle paylaşılacaktır.

  • Bölücülüğün her türüne karşı olmak…

    Bölücülüğün her türüne karşı olmak…

                                                  Başbakan Erdoğan, her iftarda artık konuşmadan edemiyor. Konuştukça da birçok çevreden tepki alıyor. Çünkü yaptığı konuşmaların bütünleşmeden, birleştirmeden uzak olduğu, hala kışkırtıcı, ayırımcı, tehditkâr açıklamalarda bulunduğu görülüyor. Özellikle de bölünme noktasına geldiğimiz şu günlerde, hala tencere-tava, hala gezi parkı eylemleri ile yatıp kalkan Erdoğan’ın, Doğu ve Güneydoğu’daki PKK hareketine ses çıkarmaması, buradaki terörist hareketlerini görmezden gelmesi düşündürücüdür.

                                                Erdoğan, bir iftarda yaptığı konuşmada yine Gezi parkı eylemlerine ve eylemcilerine yüklendi. Özellikle de yüzleri kapalı, polise taş atan, Molotof kokteyli ile karşı koyanları hedefe oturttu. “Niye yüzlerinizi kapatıyorsunuz, ne yapacaksanız açıkça yapın” diyerek de tepkisini dile getirdi.

                                                    HER TÜRLÜ BÖLÜCÜLÜĞE KARŞIYIZ

                                                    Bu noktada bizim de söyleyeceklerimiz var:

                                                       Gezi eylemleri ile başlayan gösterilerde, göstericilerin içine sızan marjinal ve bölücü grupların varlığından bizler de şikayetçiyiz ve rahatsızlık duyuyoruz. Daha önce bu konuda yazdığımız yazılarda da şiddete, bölücülüğe, devletin güvenlik güçlerine karşı işlenen her türlü suça karşı olduğumuzu defalarda vurgulamıştık. Bu unsurlardan, şiddetten uzak, sadece demokratik haklarını eylemlerle göstermeye çalışan diğer Gezi eylemcileri ve buna destek verenler de karşı çıkıyor, bunlardan rahatsızlık duyuyorlar. Nitekim yapılan birçok açıklamada da bunu açıkladılar.

                                                        Bütün bunları şiddetten uzak, polise çiçek verip, sorunlarını demokratik haklarını kullanarak açıklamak isteyenleri hedef alarak söylemek haksızlıktır. Başbakan yüzünü biraz da Doğu ve Güneydoğu’daki PKK’lıların eylemlerine çevirirse gerçekleri daha net görecektir.

                                                Dikkat ediniz, Doğu ve Güneydoğu’da PKK ve yandaşlarının yaptığı her şey resmen suçtur. Polisler çatışıyorlar, kamu binalarına ve yerlerine zarar veriyorlar, bölücü slogan atıyorlar, Öcalan posterleri açıp, Kürt Devleti bayraklarını taşıyorlar. Bu sucu işleyenlere karşı bugüne kadar ne yapıldı? Kimler gözaltına alındı, kimler cezaevine konuldu. Kimlerin evine şafak baskınları düzenlendi, göreniniz, duyanınız var mı?

                                                ASIL BÖLÜCÜLER CİRİT ATIYOR

                                                PKK ve yandaşları buralarda cirit atıyor. Kendi güvenlik ve polis güçlerini oluşturduklarını söylüyorlar. Bu güçler de toplantılarda ve eğitimlerde ortaya çıkıyor. Hepsinin yüzlerinde poşu var, yüzleri maskeli ve bölücülüğün de alasını yapıyorlar. Polislerle de çatışıyorlar, Molotof kokteylleri atıyorlar, birçok TOMA’nın da bu nedenle yandığını da gördük. Bunlar neden görmezden geliniyor? Sorun yüzleri kapalı bölücüler ise, Gezi eylemlerindekiler hedefe oturtuluyor da bunlara neden ses çıkarılmıyor? Biz, ortada bir bölücü unsur varsa, bu Gezi eylemlerinde de olsa, Doğu’da Güneydoğu’da olsa, hepsinin karşısındayız. Ama görülüyor ki Başbakan burada da ayırımcılık yapıyor. Birine ses verirken, diğerini görmezden geliyor. Kadı ki, PKK ve yandaşları büyük kentlerimizde de ortaya çıkıyor, polisle çatışıyor, kamu binalarına zarar veriyor, araç ve gereç yakıyor.

                                                          PKK’nın silahlı güçlerinin çekilmediği, bölgelerinde daha da güçlendikleri biliniyor. Hala “barış Sürecinden söz ediliyor. Gerçekler neden görülmüyor? Daha ne olması gerekiyor? Aslında Türkiye bugünlerde sıkıntının göbeğinde ve bu sıkıntılar da her geçen gün katlanarak artıyor.

                                                       ASIL TEHLİKEYİ GÖRMEK

                                                          Bölücü terör örgütü ile pazarlık yapılmadığı ifade ediliyor. Ancak, ard arda gelen gelişmeler ve açıklamalar, terör örgütü ile bir pazarlığın varlığını da ortaya koyuyor. Çünkü terörist başı ömür boyu ceza aldığı İmralı’dan adeta devleti yönetmeye kalkıyor. İstek üzerine istekte bulunuyor. Suriye sınırımızda bazı bölgeleri ele geçiren PKK’nın Suriye uzantısı PYD’liler sınır boylarına bayraklarını asıyorlar. Bunlar karşısında bile bir şey yapılmıyor. Bölünme noktasına gelmişken, Başbakan’ın hala tencere-tava ile Gezi eylemcileri ile uğraşması bize göre gündem değiştirmekten başka bir şey değildir.

                                                  Daha düne kadar ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşıladıkları Türk ve Türkiye düşmanı peşmergebaşı Barzani, şimdi posta koyuyor. 4 ülkedeki Kürtlere çağrı yapan Barzani “Halkımızın düşmanları zayıflamış durumda ve Kürt’ü inkâr sürecini geride bıraktık” diyor. Biz, Barzani’nin zayıf noktamızda ortaya çıkıp, kin ve düşmanlığını kusacağını yıllar öncesine dayanan yazılarımızda çok dile getirmiştik. Dikkat ediniz, her konuda konuşan Başbakan bu konuda da suskunları oynuyor.

                     

  • SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    SUÇ VE CEZA VE OBAMA

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Olay şu;

    Amerika’da; 26 Şubat 2012 akşamı kendi mahallesinde gönüllü gece devriyesi görevini yapan “beyaz” George Zimmerman, “siyah” Trayvon Martin’i görünce şüphelenerek polisi aramış ve daha sonra da takip etmeye başlamıştı. Zimmerman’ın kendisini takip etmesi sonrası ikili arasında çıkan tartışmada Zimmerman silahını çıkararak Martin’i vurmuş ve öldürmüştü. Daha sonraki haftalarda Zimmerman’ın tutuklanmaması üzerine ABD’de büyük tepkiler oluşmuş ve sorgulamalar sonucunda Zimmerman’ın nefsi müdafaa için Trayvon’u vurduğu ifade edilmişti. Bir hafta kadar önce de 6 kadın jüri tarafından verilen karar sonrası Zimmerman suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştı. Zimmerman’ın serbest bırakılması ABD’deki birçok eyalette günlerdir yoğun gösterilerle protesto ediliyordu.

    Obama daha Şubat 2012’de sıcağı sıcağına yaptığı açıklamada “Bir oğlum olsa Trayvon gibi olurdu” demişti.

    Amerika, Rice/Ralph Peters haritaları, BOP/GOP hakkında tavrımı, sadık okuyucu iyi bilir.               Amerika’yı, içeride ve bilhassa dışarıda izlediği ve başkanlar değişse bile değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen “devlet politikasını” beğenmez ve eleştirebilirsiniz..

    Tabiatıyla Obama’yı da beğenmez ve eleştirebilirsiniz..

    Ama Obama dün itibariyle dünya liderler galerisindeki yerini almıştır efendiler..

    Kennedy’nin “İch bin ein Berliner/Ben bir Berlin’liyim”, Churchill’in “Size kan, meşakkat, ter ve gözyaşından başka vaad edecek bir şeyim yok”, Annibal’in “Ya Yeni Bir Yol Bulacağız Ya Yeni Bir Yol Yapacağız”; Sezar’ın “Sen de mi Brütüs?” gibi tarihe mâl olmuş deyişlerinden sonra Obama’nın da dünkü sözleri tarihin hafızasına kazınmıştır.

    Obama, Beyaz Saray’da düzenlenen ve genellikle basın sözcülerinin gerçekleştirdiği günlük brifingde sürpriz şekilde gazetecilerin karşısına çıkarak irticalen konuşmuş, açık ve net bir biçimde gece devriyesi yapan resmi görevlinin öldürdüğü gencin tarafında/yanında yer almış ve “Trayvon Martin 35 yıl önce ben olabilirdim” demiştir.

    “Taraf”ını belirlerken “empati” yapmıştır.

    Obama, “Bir oğlum olsa Trayvon gibi olurdu” ve “Trayvon Martin 35 yıl önce ben olabilirdim” sözleri ile unutulmazlar arasına girmiştir.. 21 Temmuz 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    KREDİ KARTLARI VE SABİT ÜCRET

    Aslında bu konu güncelliğini hiç yitirmemişti ama Sn.Recep Tayip Erdoğan’ın “kredi kartlarına” değinmesi ile tekrar gündeme geldi.
    Sn.Erdoğan; bankaların, kredi kartlarında haksız kazanç elde ettiğini ve bu haksız kazancın tüketici için adeta bir “soygun” haline geldiği belirterek “kredi kartı kullanılmamasını” önerdi.
    Aslında sorunun çözümü, kredi kartlarının kullanılmaması değil, kredi kartlarından ve benzeri diğer kullanımlardan haksız kazanç elde edilmesinin “önlenmesi” olmalıdır.
    Bunun yolu da gayet basittir. Haksız kullanımlara yol açan ücret ve paraların alınmayacağı yolunda çıkarılacak “iki satırlık bir kanun ile” sorun çözülecektir.

    KREDİ KARTI ÜCRETLERİ

    Kredi kartları tanzim edilirken yani insanlara verilirken bir ücret alınmakta idi sonradan bu durum senelik ücret, ödenmesi gereken “muntazam bir aidat” haline geldi. Üstelik bir çoğumuzun, böyle bir paranın alındığından haberi bile olmadan, bankadaki hesabımızdan “otomatik olarak kesilmekte” ve para bizim cebimizden, bir başka cebe aktarılmaktadır. Ortada hiçbir neden yokken, her sene milyonlarca kart sahibinden muntazam olarak para kesildiğini ve paranın ne kadar yüksek miktarlara ulaştığını düşününce haksız kazancın müthiş boyutları ortaya çıkmaktadır.
    Bankada yapılan ve hatta yapılmayan her işlem için ayrı para tahakkuk ettirilmektedir. Para çekerken, kendi defterimize hesabımızı yazdırırken, bir kısım ödemelerimizi yaparken, aynı bankaya ve üstelik kendi hesabımıza havale yaparken, kredi alırken, ödemeleri yaparken, çeşitli isimler altında paramız kesilmektedir. Kesilen bu paralar da, mahkeme kararlarına rağmen, geri ödenmemektedir.

    SALGIN HASTALIK

    Bu haksız kazanç yalnızca kredi kartları ile sınırlı değildir, toplumun her kesimine ve çeşitli hizmet dallarına yaygınlaşmış durumdadır. Tabir caizse toplumu bir “salgın hastalık” gibi sarmıştır.
    Cep telefonlarında ve sabit telefonlarda tahakkuk ettirilen “sabit ücret” bunun bir örneğidir. Bizzat açtığım dava sonunda, iptal edilen bu kesinti, aynı veya benzer isimler altında devam etmektedir.

    SABİT HATLI TELEFONLARDA SABİT ÜCRET

    Türk Telekom’un, sabit hatlı telefonlardan aldığı, sabit ücret; bundan 13 sene önce, 2000 yılında Danıştay’da “açtığımız dava” sonunda iptal edilmiştir. Açtığımız dava, Danıştay 10. Dairesinde görüşülerek karara bağlanmıştır. Sabit ücretin haksız olduğu ve bu yoldaki işlemin iptali yolunda karar alınmıştır. Verilen bu karar kesinleşmiştir. Danıştay 10. Dairesi : “Yapılan iş ve hizmetler karşılığı belirlenip alınacak ücretlerin dışında, belirlenen tarifede değişiklik yapılmaksızın ilgililerden ayrıca, karşılığında konuşma hakkı da tanınmadan ayrı bir ücret istenilmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle otomatik telefon abonelerinden aylık sabit ücret alınmasına ilişkin bu uygulamanın ‘iptaline’ karar vermiştir”. Danıştay 10. Dairesinin verdiği kararın numarası 2000/ 1522 dir. Bu karar oybirliği ile verilmiştir. Bütün itiraz yollarından geçerek kesinleşmiştir.

    CEP TELEFONLARINDA SABİT ÜCRET

    Cep telefonlarından alınan sabit ücret de aynı şekilde açtığımız dava sonunda iptal edilmiştir. Ankara 30. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığım 2000/67 sayılı davada “Cep telefonlarında, konuşma ücretinin dışında para alınamayacağı ve sabit ücret adı altında yapılan işlemin ‘iptaline’ karar verilmiştir”. Temyiz süresi geçtiği için kesinleşme şerhi verilmesine rağmen; karar, daha sonra muhtelif aşamalardan geçerek Yargıtay tarafından bozulmuştur.

    ELEKTRİKTE GÜÇ BEDELİ

    Milyonlarca elektrik abonesinden, hiç elektrik kullanmasa bile, her ay ve her fatura başına, sabit ücret şeklinde “güç bedeli” adı altında alınan para da Danıştay’da açtığımız dava sonunda, 10.Dairenin 2000/4713 sayılı dava dosyasında iptal edilmiş ve milyonlarca abone bu parayı ödemekten kurtulmuştur.
    Sayılan bu davalar, Türkiye’de ilk ve tek olan davalardır.
    Her ne kadar, uzun süredenberi sayfa yenilenmese de; bu davalara ilişkin açıklama ve belgeleri “www.hed.org tr” sayfasının “sabit ücret” ve “güç bedeli-elektrik” bölümlerinde bulacaksınız. Ayrıca güzel bir sürpriz olarak sayfanın “Uyarı-ATA’dan Sesli” bölümünde, 10 Yıl Nutkunu Atatürk’ün sesinden dinleyebilirsiniz.

    SAYMAKLA BİTMEZ

    Yukarıdaki örnekler anlatılanlar ile sınırlı da değildir. Değişik isimler altında, açık ve gizli olarak alınan ücretler, kesilen paralar vardır.
    Yerli ve özellikle yabancı şirketlere verilen bu “kıyaklar” artmakta, üstelik “hizmetin kalitesinde” düşme görülmektedir.

    “Su faturalarında”, hiçbir şekilde kullanılmayan suyun parasının “atık su bedeli” adı altında alınması, lüks tüketim mallarından örneğin pırlantadan alınmayan KDV’nin temel ihtiyaç maddelerinden alınması ve bunların oranlarının yüksek tutulması, iletişim araçlarından, internetten alınan yüksek ücretler, vergiler, benzin ve araba bedellerinden alınan çeşitli isimler altındaki ödeme ve vergilerle bu malların satış bedelinin bir kaç misli yükselmesi, “ödenen vergiler üzerinden” KDV tahakkuk ettirilmesi, üstelik bir kısmı iptal edilen bu uygulamaların “daha sonra değişik isimler altında devam ettirilmesi” ve üzerlerine daha başka yüklerin bindirilmesi şeklindeki uygulamalar saymakla tükenmez.

    Bütün bunları kullanmaktan vazgeçemeyeceğimize göre, yapılacak şey; tek bir kanun maddesi ile bu haksız duruma son verilmesidir.

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • AMERİKAN GÜNAHI

    AMERİKAN GÜNAHI

    Batı İslamcı radikalizmin korkunç boyutunu, İslam düşmanlığını işleyen bir filmin servis edilmesiyle başlayan ve terörist unsurların Libya Bingazi’de ABD Konsolosluğuna saldırması ardından protestoların Mısır’da,Irak,İran,Yemen,Sudan,Fas,Tunus,Afganistan,Pakistan,Bangladeş,Hindistan,Endonezya, Malezya’da ve bir çok Avrupa başkentinde genişlemesiyle farketti.

    *
    Başta,Başbakan Erdoğan’ın dinin demokrasiye aykırı olmadığı önyargısına tanınan kredinin ardından, “İslam Birliği” konseptine model edilen Türkiye’de -bir zaman sonra, toplumun çağdaş düzeyi sorgulama, yakalama ve aşma anlayışından, insan hakları, düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinden,laik hukuk devleti, katılımcı demokrasi oluşmasına katkı koyma iddiasından kopartıldığı ve taassuba yöneltildiği tesbit edildi.

    *
    Sonra, Arap Baharı süreciyle Tunus,Libya,Mısır ve bir çok İslam ülkesinde desteklenen yeni İslamcı hükümetlerin, ekonomilerini rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı başaramadıkları -üstelik,demokrasi başlığında hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarını güvenceye alamadıkları, o toplumların da taassuba yöneldiklerini gördü.

    *
    O yüzden-dehşetle, Türkiye ve Arap ülkelerinin kendileri dışında çevresi ülkelerle de birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştiremediklerini, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmekte eksik kaldıklarını, uygulamalarıyla kitlelerini Batı tipi düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğu fikrinde yetiştirdikleri ve “İslami Cihad”ın odağı haline getirdiklerini farketti.

    *
    İslami Cihad taraftarlarının kutsal savaş amacını taşımayan -fakat, kardeşlik fikri ve dayanışma hissi içerisinde dünyevi dini eğilimlerle yetiştirilmiş oldukları,
    Türkiye’den,Mısır,Tunus,Libya gibi ülkelerde -önce, bütünlükçü felsefede merkezi, yerel, özerk idareler, yargı, üniversiteler,medya,sermaye kuruluşlarında etkin kadroları ele geçirdikleri, dini ve mesleki birlikler,esnaflar,üreticiler ve bilumum sivil toplum örgütleri oluşturdukları -sonra, canlarına ve mallarına kastettiklerine inandırıldıkları Batılı kafirlerin ve işbirlikçilerinin canına-malına kastetmeye iman eden yüzbinlerce kişi oldukları anlaşıldı.

    *
    Madem öyle! İslam İşbirliği Teşkilatı, İslam dinini de potansiyel tehdit unsuru olarak görmeyi ifade eden İslamafobi’yi kapsayacak şekilde dinlere ve kutsal değerlere hakaretin uluslararası sözleşme düzeyinde nefret suçu kapsamına alınmasına yönelik girişim başlattı.
    Girişime farklı Hristiyan mezheplerini birleştiren Cenevre Dünya Kiliseler Birliği, böyle bir yasanın dini hoşgörüsüzlüğe neden olacağı kanaatiyle karşı çıkınca; Medeniyetler İttifakında çatlak oluştu.

    *
    Bu tablo ABD Savunma Bakanlığını İsrail’in bölgedeki güvenlik ortaklarından izolasyonunun büyümesiyle kapsamlı bir Ortadoğu barışının fiilen beklemede kalmasından dolayı son derecede rahatsız etti.
    Bu gidişatı tersine çevirecek adımlar atmak ve İsrail’in Filistin, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle dostluğunun geliştirilmesi planını yürütmeye koyulundu..

    *
    Rusya Devlet Başkanı V.Putin, küresel barış ve istikrarın temini için uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası yasal teşkilatlanmalara yansıtılması ve yeni güç dengesinin kurulması şartından yanadır.
    Bu şartın en önemli türevlerinden birini küresel tehdit kabul edilen radikalizm oluşturuyor.

    *
    Bu noktada Putin,”Son yıllarda olaylar, her türden ve mezhepten dini radikallerin etkinliğini arttırdığını göstermektedir.Geleneksel İslam taraftarlarına karşı neredeyse terör savaşı ilan edilmiş durumda. Yüzsüzler,din adamlarını sindirmeye çalışıyor ya da insanlara geleneksel İslam’la ilgisi olmayan yanlış bilgiler dayatıyor.Korkutmaya gelince – eminim, bunları yapmaya çalışanları tam bir fiyasko bekliyor. Çünkü din adamları sadece işini yapmıyor. Yüce Allah’a hizmet ediyorlar. Bu insanları kimse korkutamaz” derken,İslami Cihad’ın ne menem bir kaynaktan durmaksızın türeyen karakterine işaret etti.

    *
    Nitekim, ABD Başkanı B.Obama’nın Mayıs’ta yaptığı konuşmada terörle savaşın bitmesi gerektiği,El Kaide örgütün etkisini yitirdiğini,bundan sonra mücadelenin tek başına hareket eden kişilerle nokta atışı saldırılar,müttefik ülkelerle etkin ortaklıklar,diplomatik ilişkiler ve yabancı ülkelere destek prensipleri çerçevesinde yürütüleceği iddiası,
    Geçen hafta ABD Colorado-Aspen’de yapılan 2013 Güvenlik Konferansı’nda eleştirildi.

    *
    Terör tehditinin her coğrafyada farklı olduğu, Suriye’ye toplanan ve tek başına hareket eden teröristlerle mücadele etmenin zorluklarına değinildi.
    ABD Askeri İstihbarat Başkan Yardımcısı David Shedd, hâlihazırda Suriye’de farklı eğilimli yaklaşık 1.200 muhalif grubun bulunduğunu, hedeflerinin ve amaçlarının anlaşılmasının imkânsız olduğunu açıkladı!
    Yeni terör tehditleri karşısında polis ve mahkemelerin hiç olmadığı kadar kullanılması gerektiği -hatta,yargının terörün yeni yüzüyle başetmesinin ne denli güç olacağı söylendi.
    Suriye’deki çatışmanın Devlet Başkanı Beşar Esad’ın istifasından sonra da aylar ve hatta yıllarca sürebileceği ve radikalizmin bu boyuta ulaşmasında yanlışlarından dolayı ABD istihbaratı suçlandı.

    *
    Şimdi ABD iki ayağı bir pabuçta gibidir.
    İsrail, Suriye’de muhalif güçlerin zafer kazanması halinde asgari bir bölgede iktidarın siyasetçiler yerine uluslararası İslamcı terör örgütlerinin eline geçme olasılığı ve İran’ın her türlü yaptırıma rağmen hâlâ nükleer gelişmesini sürdürdüğünden yakınıyor.
    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Filistin ve İsrail’in ilke olarak kabul ettiği barış görüşmelerinin başlayacağına ilişkin açıklamayı yapmak üzereyken,”1967 savaşı öncesindeki sınırlar” konusunda İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü ile El Fetih arasında anlaşmazlık yüzünden barış görüşmeleri erteleniyor.
    Çünkü -hâlâ, İsrail sınırının az ötesinde Suriye’de Esad ve isyancı güçler pek çok bölgede çatışıyor ve ayda 5 bin kişi hayatını kaybediyor.
    Daha dün Irak’ta bomba yüklü bir kamyon 65 kişiyi hayatından etmiştir;terör tüm İslam dünyasını sarsıyor.
    Suriye muhalif güçleri Cenevre Konferansına Esad’sız gidilmesi -bu suretle,iç savaşın bütün vebalinin Esad’a yüklenmesi için Washington’a BM Güvenlik Konseyini iknaya gidiyor1

    *
    Ya da Mısır’da hâlâ devrik cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarıyla karşıtlarının çatışmaları devam ediyor,taraflar uzlaşmaya yanaşmıyor.
    Batılılar Mısır’da yaşanan gelişmeleri askeri darbe olarak tanımlamıyor, Türkiye’de Başbakan Erdoğan ve bazı İslam ülkeleri ” İslam Birliği” konseptinin tedavülden kalktığı -giderek,sıranın kendilerine geleceği düşüncesindedir, bu gelişmeleri askeri darbe olarak değerlendiriyor.
    Tıpkı Türkiye’deki İslamcı Erdoğan’ın oluşturduğu parti-devlet yolunda bir hayli yol almış Mursi destekçisi Müslüman Kardeşler örgütünü, “Mursi ‘nin yönetimi yasal bir yönetimdi. Mursi seçimler yoluyla iktidara geldi ve askeri darbe yoluyla devredildi. Böyle duruma boyun eğmek zaafı ve yenilgiyi kabul etmek demektir” yoluyla teşvik ediyorlar.

    *
    İslamcılığın siyasal lideri Başbakan Erdoğan İmam Hatip Liseleri Mezunlar ve Mensupları Derneği’nin iftar yemeğinde salt Batı medeniyetine Cihad etme fikriyle yetiştirilmiş -fakat, kardeşlik fikri ve dayanışma hissi içerisinde dünyevi dini eğilimleri şişik tebasına sesleniyor.
    “Biz İslam coğrafyasının haline bakıp, umutsuzluk içinde kıvrananlardan olmayacağız. Biz tam tersine karanlığa bir mum yakmanın, o karanlığın en azından bir köşesini olsun aydınlatmanın gayreti içerisinde olacağız. Sabır, tahammül ve iman, onlara ek olarak nesil yetiştirme mücadelesi yani cehdi -emin olun, içinde bulunduğumuz şu manzarayı değiştirmeye ziyadesiyle yetecektir” diyor.

    *
    Hafta içinde beynini “dört dörtlük Alevi” olduğu uydurmasına kaptırmıştı -sanki, elinde Hz.Ali’nin zülfikârı -vallahi,dünyaya postasını atıyor…
    Nasılsa Zülfikârı tutan elinin düşeceği, Cenevre Konferansıyla birlikte uluslararası yeni güç dengesinin kurulacağı ve radikalizmin marjinalleşeceği umuluyor…

    21.7.2013

  • AB’yi Kandırmak

    AB’yi Kandırmak

    AB’yi Kandırmak

    Avrupa Birliği’ni kandırmak Kıbrıslı Rumların yüzleri kızarmadan her zaman yaptıkları bir iş. Bunu adeta bir görev addetmişler ve başları her sıkıştıkça da uyguluyorlar.

    En güzel örneği de mali yapıları ve yıllık bütçeleri konusunda AB’yi yıllarca kağıt üstünde çarpıtılmış sayı ve hayali bütçelerle kandırmayı başarmaları. AB’yi yıllarca kandırdıkları ve hayali bütçelerle sömürdükleri, süreç sonunda ekonomik olarak duvara toslayıp, iflas etmelerinden sonra ortaya çıktı.

    Ama atalarımızın “huylu huyundan vazgeçmez” ve “alışmış kudurmuştan beterdir” sözleri de hiçte boşuna söylenmemiş.

    KKTC’nin Avrupa Birliğine üye olmamasından ve Rumların da “Protokol 10” içeriğince Kıbrıs adasını tek başlarına temsil ettikleri uygun görüldüğünden, AB komisyonları ve Bakanları toplantılara tek başlarına katılmakta ve işlerine geldiğinde de yaşadıkları tüm olumsuzlukları da Kıbrıslı Türklerin ve KKTC’nin sırtına yüklemekteler.

    Toplantıya katılan AB üyesi ülkelerin temsilcileri de, ya nezaketen ya da aymazlıklarından, Rumların Kıbrıslı Türkleri suçlayan ifade veya sunumlarının doğruluğunu hiç araştırmadan, soruşturmadan kabul etmekte ve Rumların istekleri doğrultusunda kararlar almakta.

    Avrupa Birliğinin, Kıbrıslı Türkler veya da KKTC hakkında herhangi bir konuda tek yanlı olarak Rumların beyanlarını dikkate alarak kararlar vermeleri, gerçekte protesto edilmesi gereken ve insan haklarına uymayan bir uygulamadır.

    Avrupa Birliği bu çirkin uygulamasına derhal son vermelidir.

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türklerin oluşturduğu bir devlettir. Demokratik yollardan, insan haklarına saygılı bir şekilde yönetime getirdiği bir hükümeti ve bu hükümeti oluşturan Bakanlıklara, dairelere, müdürlüklere, birimlere ve benzeri alt kuruluşlara sahiptir.

    Geçen hafta içinde AB Tarım Bakanları Konseyi toplantısında, Rum Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı Nikos Kuyalis’in tek taraflı beyanı ve sunduğu evraklarla Kıbrıs’ın Rum kesiminde bir müddettir tavuk çiftliklerinde görünen “yalancı veba” hastalığının, Rum veteriner Dairesinin ihmalkârlığından kaynaklanmadığını beyan etmesi ve hastalığın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden geçerek bulaştığını ve yayıldığını iddia etmesi kabul edilebilir bir davranış değildir.

    Hükümetimizin ve Tarım Bakanlığımızın,  Rum Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı Nikos Kuyalis’in geçen hafta gerçekleştirilen AB Tarım Bakanları Konseyi toplantısında sunduğu bu yalan beyan ve iddiayı reddetmesi ve Rum Bakanı protesto ederek yalan söylediğini AB Tarım Bakanları Konseyine bildirmesi gerekmektedir.

    Bu tür olaylarda Avrupa Birliğinin genel uygulaması, tazminat olarak ilgili üye ülkedeki üreticilerin salgın hastalık nedeni ile uğradığı zarar ziyan ile hükümetin hasta hayvanları itlaf etmek için yaptığı harcamaların yüzde yirmi beşini ödeyerek zararın karşılanmasına destek olmak şeklindedir.

    Ama belli ki Rum Bakan Kuyalis’in sahte ve yalan beyanını hiç araştırma yapmadan yutan AB Tarım Bakanları Konseyi, yalancı veba hastalığının Rum tarafından yayılmasında KKTC’yi ve Kıbrıslı Türkleri suçlu bularak Rum hükümetine yüzde 25 olağan tazminat yerine, yüzde 75 olağanüstü tazminat ödemeye karar vermiş.

    KKTC Tarım Bakanlığının ve Veteriner Dairesinin yaptığı yayınlardan, söz konusu bu hastalığın Rum tarafında görülmesinden uzun bir müddet sonra KKTC’de görüldüğü açık ve net olarak bellidir.

    Rumların AB Komisyon ve Bakanlar Kurulu toplantılarında bu tür KKTC’yi suçlayan yalan beyanlarına son vermek ve önüne set çekmek için, Hükümetimizin AB Komisyonu Başkanı, KKTC Tarım Bakanımızın da AB Tarım Bakanları, KKTC Başbakanlık Avrupa Birliği Koordinasyon Merkezi’nin de Avrupa Komisyonu düzeyinde derhal girişim yapması ve ellerindeki bu hastalıkla ilgili tüm resmi belgeleri gönderip, Rum Tarım Bakanının ve AB’nin Tarım Bakanları Konseyi’nin doğrudan veya manasal olarak KKTC’yi suçlayan bu tazminat kararını protesto etmeleri gerekmektedir.

    Halkımız, bu yalan beyana ve tazminat kararına hiç tepki göstermeyen Siber hükümetinden bu girişimi beklemektedir.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    22 Temmuz 2013