Gastronomi dünyası bir araya geldi. NG Enjoy, gastronomi dünyasının en prestijli organizasyonuna ev sahipliği yaptı. Türk yemekleri tavan yaptı
19–21 Eylül 2025 tarihlerinde NG Enjoy, gastronomi dünyasının en prestijli organizasyonlarından Chaine des Rôtisseurs Grand Chapitre Bailliage de Turquie etkinliğine ev sahipliği yaparak Türk mutfağının zenginliğini ve misafirperverliğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Etkinlik; 19 Eylül akşamı düzenlenen seçkin barbekü davetiyle başladı, 20 Eylül’de gerçekleştirilen görkemli gala gecesiyle doruğa ulaştı. Gala gecesinin teması “Bitinya’da Bir Sonbahar Akşamı” olarak belirlenirken, tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Bitinya bölgesinin kültürel ve gastronomik mirasından ilham alan bir konsept kurgulandı.
Bu özel gecenin en önemli unsurlarından biri, NG Enjoy’un deneyimli şefleri tarafından özenle hazırlanan menü oldu. Bölgesel malzemelerin modern tekniklerle harmanlandığı bu menü, yiyecek ve içecek ekibinin kusursuz sunumu ile konuklara unutulmaz bir lezzet yolculuğu yaşattı. Menüde yer alan her yemek, özenle seçilmiş şarap eşleşmeleriyle buluşturularak tam bir gastronomi şölenine dönüştü.
Ziyafetin açılışında, Geyve ayvası ve Mengen köy peyniriyle Damak Hoşluğu, Chamlija Riesling 2024 (Kırklareli) ile birlikte servis edildi. Ardından kaya tuzunda pişirilmiş Kefken Palamutu, Kavaklıdere Selection Narince Emir 2021 (Tokat, Nevşehir) ile eşleştirildi. Bölgeye özgü lezzetlerden esinlenen Adapazarı balkabağı dolgulu Ev Yapımı Mantı, Mudurnu “keş” peyniri ve ceviz ile zenginleştirilerek sofraya taşındı.
Ferahlatıcı Kızılcık Sorbe ise, ana yemeğe geçişte damakları tazeledi. Pazıya sarılı Gerede Kazı, Likya Arkeo Acıkara 2023 (Elmalı, Antalya) ile lezzet dengesini yakalarken, ana yemek olarak servis edilen Yalova Kıvırcık Kuzusu, Château Kalpak 2020 (Tekirdağ) ile taçlandırıldı. Finalde ise Sapanca cevizli çikolatalı tart, Quinta do Portal Fine Ruby Port (Douro Valley, Portekiz) ile kusursuz bir uyum yakaladı.
Bu özel akşamın lezzetlerini taçlandıran şık sunumlar ise, grup şirketimiz NG Kütahya Porselen’in zarif ve yaratıcı tasarımlarıyla hazırlanan özel tabaklar üzerinde gerçekleştirildi. Böylece her tabak, yalnızca damaklara değil, gözlere de hitap eden estetik bir deneyim sundu.
Etkinlik, yalnızca yerel lezzetleri ve şarap kültürünü öne çıkarmakla kalmayıp, NG Enjoy’un gastronomi alanındaki vizyonunu ve hizmet kalitesini de ortaya koydu. Konuklar; menüde kullanılan taptaze, yöresel ürünlerden servislerin kusursuz ritmine kadar her ayrıntının titizlikle planlandığını deneyimledi.
NG Enjoy, Türk mutfağının zengin mirasını ve yaratıcı dokunuşlarla yeniden yorumlanan yerel tatlarını uluslararası standartlarda sunarak gastronomi dünyasında fark yaratmaya devam ediyor. Bu prestijli etkinliğe ev sahipliği yapmak, markanın mutfak sanatına verdiği önemin ve mükemmeliyetçi hizmet anlayışının bir göstergesi oldu.
Jet2.com ve Jet2holidays, yepyeni destinasyonları duyurduktan sonra 26 Yaz için Yunanistan ve İtalya programlarını genişletti.
Bugünkü genişlemeyle birlikte, önde gelen tatil havayolu şirketi ve Birleşik Krallık’ın en büyük tur operatörü, Yunanistan’a tatil talebine yanıt olarak 26. yaz için Olympus Rivierası ve Meganisi olmak üzere iki yeni Yunan destinasyonunu duyurdu. Ayrıca, Jet2CityBreaks, gelecek yaz için yeni bir şehir tatili destinasyonu olarak İtalya’nın Palermo şehrini duyurdu.
Yunanistan ve İtalya yaz güneşinin gözdeleri olmaya devam ediyor, bu nedenle Olympus Rivierası ve Meganisi’ye kaçamaklar ve Palermo’ya şehir kaçamaklarını ekleyerek seçeneklerimizi daha da artırıyoruz. Bu destinasyonlar, otantik bir Yunan tatili deneyimi veya şehir kaçamağı arayan müşterilerimiz ve bağımsız seyahat acenteleri arasında şüphesiz popüler olacak.”
Muhteşem Olympus Rivierası’na Birmingham, Bristol, Edinburgh, East Midlands, Leeds Bradford, Manchester, Newcastle International ve Londra Stansted’den Selanik Havalimanı’na uçuşlarla ulaşılabilir. Jet2holidays rezervasyonlarına otel transferleri dahildir.
Dağ ve sahilin eşsiz bir birleşimini, doğal güzelliklerin, tarihin ve kültürün mükemmel bir karışımını sunan Olimpos Rivierası’ndaki tatiller, rahat ve dinlendirici bir atmosfer sunar. Olimpos Dağı ve Ege kıyı şeridinin yan yana olduğu Kuzey Yunanistan bölgesi, kültürel keşifler ve açık hava aktiviteleri arayan tatilciler için idealdir.
Jet2holidays, Olympus Rivierası’nda 26. yaz için Litochoro Plaka, Platamonas, Katerini Paralia, Neoi Poroi ve Olympiaki Akti dahil olmak üzere beş tatil köyünü satışa sunuyor. Tur operatörü, oda kahvaltıdan her şey dahile kadar çeşitli konaklama seçenekleri sunan 3 ila 5 yıldızlı otellerden oluşan bir yelpazede rezervasyon yaptırabilir. Jet2Villas ayrıca Panteleimonas ve Leptokarya tatil köylerinde de satılık mülk seçenekleri sunuyor.
Meganisi’ye, 3 Mayıs – 20 Ekim 2026 tarihleri arasında 26. yaz döneminde Birleşik Krallık’taki sekiz merkezden (Birmingham, Bristol, Edinburgh, East Midlands, Londra Luton, Londra Stansted, Manchester ve Newcastle International) uçabileceğiniz Preveze Havalimanı üzerinden ulaşılabilir. Jet2holidays ile Meganisi’ye rezervasyon yapan müşterilere feribot ve servis transferleri dahildir.
Gizli bir mücevher olan minik İyon Adası, Lefkas açıklarında yer alır ve Yunanistan’ın en iyi saklanmış sırlarından biridir. Doğal güzelliği ve karakteriyle bilinen Meganisi, huzur dolu bir atmosfer ve otantik bir Yunan deneyimi sunarak, huzur, cazibe ve bozulmamış manzaralar arayan tatilciler için idealdir.
Meganisi’ye seyahat eden müşteriler, limanını çevreleyen ve kozmopolit bir atmosfere sahip, pitoresk bir kasaba olan Vathy tatil beldesinde bulunan 3 ve 4 yıldızlı oteller arasından seçim yapabilecekler. Paket tatilin tüm avantajlarının yanı sıra villa tatilinin özgürlüğünü de isteyen tatilciler için Jet2Villas, adanın ana köylerinden biri olan Spartochori’de satılık çeşitli mülkler sunmaktadır.
Avrupa’da şehir tatili yapmak isteyen müşteri sayısının artmasıyla birlikte Jet2CityBreaks, 26 yazında yepyeni bir şehir tatili destinasyonu olarak Palermo’yu hizmete sokuyor. Şehir tatilleri Birmingham’dan (haftalık Çarşamba seferleri), Manchester’dan (haftalık iki sefer – Salı ve Cuma) ve Newcastle International’dan (haftalık Salı seferleri) 1 Mayıs – 23 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Palermo’ya şehir tatillerinin başlaması, müşterilere Sicilya kıyılarında rahatlatıcı plaj anlarını, canlı ve tarihi bir şehirde kültürel günlerle birleştirme fırsatı sunuyor. Kısa bir tatil için mükemmel olan Palermo, görkemli mimarisi, hareketli pazarları, göz alıcı sahil şeridi ve zengin Sicilya mutfağıyla herkese hitap eden bir deneyim sunuyor.
Jet2.com ve Jet2holidays CEO’su Steve Heapy şunları söyledi: “Bugün üç yepyeni destinasyon açmaktan ve 26. Yaz için Yunan ve İtalyan programlarımızı genişletmekten mutluluk duyuyoruz. Bu yeni destinasyonların lansmanı, müşterilerimiz ve bağımsız seyahat acenteleri için harika bir haber ve önümüzdeki yaz tatil ve şehir kaçamakları için gördüğümüz talebe doğrudan bir yanıt niteliğinde.
Yunanistan ve İtalya yaz güneşinin gözdeleri olmaya devam ediyor, bu nedenle Olympus Rivierası ve Meganisi’ye kaçamaklar ve Palermo’ya şehir kaçamaklarını ekleyerek seçeneklerimizi daha da artırıyoruz. Bu destinasyonlar, otantik bir Yunan tatili deneyimi veya şehir kaçamağı arayan müşterilerimiz ve bağımsız seyahat acenteleri arasında şüphesiz popüler olacak.”
Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumartesi günü Afyonkarahisar’da yaptığı mitinge gönderdiği mesaja, “Bize bağımsızlığımızı kazandıran Büyük Taarruz’un şehri Afyonkarahisar. Merhaba!” diyerek, ulusalcı bir söylemle başlamış ve aynı şekilde sürdürmüş: “bizim yolumuz, çakmak çakmak mavi gözleriyle Kocatepe’den Afyon Ovası’na vatan ve millet aşkıyla bakan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur.”
Bu arada, “çalışkan, cesur ve her koşulda ülkesinin geleceğine sahip çıkan sizlerle gurur duyuyorum” diyerek Afyonluları övmüş. Ve eklemiş: “bu güzel şehre değer katmak için çalışan Belediye Başkanımız Burcu Köksal’a yürekten teşekkür ediyorum!..”
Oysa geçen yılki yerel seçim çalışmaları sırasında Burcu Köksal, “seçildiğimde belediye kapıları DEM Parti hariç her partiye açık olacak” deyince, İstanbul’da DEM’lilerle, “Kent Uzlaşısı” adı altında “ittifak” yapmış olan Ekrem İmamoğlu çok sinirlenmiş ve CHP’nin patronu gibi konuşarak, “ya kendine başka bir iş bulacak ya da başka parti bulacak” demişti!..
Bu arada, Özgür Özel de patronunun(!) yanında yer almış ve Burcu Köksal’ı kınamıştı!..
Buna karşılık İmamoğlu’nun dün övgüler dizdiği Afyon halkı, ona inat Burcu Köksal’ın yanında yer almıştı. Sonuçta, Konya kadar muhafazakâr olan Afyonkarahisar’da, demokrasi tarihimizde ilk kez, hem de kadın olan bir CHP’li, Belediye Başkanı seçildi…
O zamana kadar konuşmayan Burcu Köksal, kendisini Atatürk’ün partisinden kovan İmamoğlu’na yanıtını, görevi devralırken, toplanan halka “Andımız”ı okutarak vermişti!..
Afyon’da ulusalcı, Diyarbakır’da bölücü söylemde bulunup, hapishanede “Nutuk, Kuran ve Nazım Hikmet okuyorum, Kürtçe öğreniyorum” diyerek herkese mavi boncuk dağıtan iki yüzlü ve aynı zamanda siyasal İslamcılar gibi din istismarı yapan politikacılar, başka partilerde başarı kazanabilir ama Atatürk’ün partisinde asla!..
***
Binlerce yıllık tarihe sahip olmaktan kaynaklanan bilgeliği ile Türk milletinin en duyarlı olduğu konu, “vatanın bütünlüğü ve milletin bölünmezliğidir.”
Bunu, 2024 yerel seçimlerindeAfyon’da gösterdiği gibi;1989 yerel seçimlerinde birinciparti yaptığı SHP’yi, PKK’nın o zamanki partisi HEP’le ittifak yapması üzerine, 1991 genel seçimlerinde üçüncü parti yaparak da göstermişti. Ayrıca Birinci Çözüm Sürecinde PKK’lılarla sarmaş dolaş olan AKP’yi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde iktidardan düşürerek de göstermişti.
Tarihten değil, bu kadar yakın geçmişten bile ders almayanların, geleceği öngörmeyi bırakın, bugünü anlamaları bile olanaksızdır. Böyle olduğu için Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel, hala DEM’lenmeyi sürdürmektedirler!..
“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ KURAN TÜRKİYE HALKINA TÜRK MİLLETİ DENİR!” Atatürk
Yeniden PKK açılımı gereği TBMM’de kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ 12. toplantısını yapmış.
Meclis Başkanı Kurtulmuş: 3. Yasama Yılı değerlendirme toplantısında yaptığı açış konuşmasında:
· Sürecin amacının yalnızca fikir üretmek değil, aynı zamanda “toplumsal rızayı” artırmak olduğunu söylemiş.
· Terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın dinlenip dinlenmeyeceğine ilişkin soruya ise “ Henüz bu konu komisyonun gündemine gelmemiştir. Komisyonun gündemine gelirse nitelikli çoğunlukla karar alınır. Bu öyle bir süreç ki terazinin iki ucunu da çok hassas bir şekilde dengede tutmanız lazım. Bir tarafta Kürtlerin haklarını ve onurlarını dikkate alacaksınız, diğer tarafta da Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturan Türklerin hassasiyetlerini ve gururunu dikkate alacaksınız” demiş.
· Kurtulmuş’un söylediklerinin Anayasanın 66. maddesiyle çeliştiğini belirten İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez:
– Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde binlerce masum insanı katletmiş bir terörist başı, saygın bir vatandaşmış gibi Meclis’e davet edilmez.
– Sayın Kurtulmuş’un bu açıklamayı düzeltmesini bekliyoruz.
– ‘Bunun kararını komisyon verecek’ demiş. Allah aşkına sen cezaevinde ağır hapse mahkûm olmuş bir teröristi hangi yetkiyle buraya(Meclise) getireceksin?
– Zaten yasal ve anayasal olarak da mümkün değil.
– Bir Meclis Başkanının yasaları ve anayasayı yok sayarak bir terörist başını…… parlamentoya davet etmesi, ‘komisyon onay verirse dinleriz’ demesi çok vahim.” demiş.
· İkna Komisyonu olarak nitelendirdiği ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna ilişkin olarak da:
–Toplumu ikna etmek için kurulan bu yapı ne yasayla kurulmuştur, ne anayasal bir dayanağı vardır.
– Hiçbir yetkisi yoktur.
– Amaç sadece toplumu belli bir projeye razı etmektir…
– TBMM’nin, millet iradesinin tecelligahının böylesi projelere alet edilmesi kabul edilemez.
– Anayasa, vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan herkesin Türk olduğunu açıkça ifade ediyor. Meclis Başkanı’nın vatandaşları etnik kimliğe göre ayırması kabul edilemez. Bu, açık bir ayrımcılık” olduğuna vurgu yapmış.
Halifeliği kaldırdı, İslam dünyası ile iplerimizi kopardı; dediklerine bakmayın. Atatürk’e Halifeliği kaldırdığı için karşı değiller.
Arap harflerini iptal etti, Latin harflerini getirdi, bizleri bir gecede cahil bıraktı dediklerine inanmayın. Zaten cahillerdi, zaten dedelerinin mezar taşını okuyamıyorlardı, zaten erkeklerin yüzde üçü, kadınların da binde üçü okuma-yazma anca biliyordu. Bunu onlarda biliyor.
Atatürk’e bunun için de karşı değiller, bakmayın öyle zırladıklarına.
Saltanatı, padişahlık sistemini kaldırdığı için mi? Asla değil. Saltanat olsaydı, meydanda zırlayanların çoğu köyde çiftçi, yapılarda amele, sarayda kul olacaklardı. Bunu da adları gibi biliyorlar.
Bunların hiçbiri için, Atatürk’e düşman değiller.
Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim!
Bunları gerekçe gösterip, Atatürk düşmanlığı ve karşıtlığı politika sergileyenlerin asıl derdi; Osmanlı’da Türk yoktu Türk, Türk ismi yoktu, sarayda Türk bürokrat yoktu.
Atatürk kalktı, cumhuriyet dedi, kurulan devlete “TÜRKİYE” adını verdi. Bu da başta İngiltere olmak üzere bizdeki Türk olmayanları korkuttu.
Bunun anlamı, artık dünya devletler topluluğunda Türk isimli bir devlet vardı.
Büyük önder, eşsiz deha, bununla da yetinmedi padişahların “kullarım” dediği bu asil millete “Büyük Türk Milleti” dedi. “Ne mutlu Türküm diyene!” dedi, “Bir Türk cihana bedel” dedi.
Türk olup ama adları Arapça olan gençlere, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diye seslendi, yüreklendirdi.
Bütün bunlar büyük Türk devletinin temelleriydi.
İşte bütün dertleri bu temelleri yıkmak. Bunu da din sosuyla yapmaya çalışıyorlar: Arap demek, Kürt demek, şu demek, bu demek normal ama “Türküm demek ırkçılık” olarak yutturulmaya çalışılıyor, Kuran’dan bi haber Türklere. Oysa Hucurat:13 böyle demiyor.
Mantıklı bir soru ile devam edelim.
Osmanlı dahil dünyadaki İslam devletleri Arap harfli alfabeyi kullandılar da ne oldu?
Bilim, ilim mi ürettiler? Padişaha hediye edilen otomobili gavur icadı, şeriata aykırı diyerek denize atmadılar mı?
Yani bilim, ilim yerine CAHİL ve CEHALET üretmediler mi?
1923’de Cumhuriyet ilan edildi. 1924’de okuma-yazma bilen kaç kişiydi? Ben 1953’de okullu oldum. Doğup, büyüdüğüm köyüm Tatlıkuyu’ya gittiğimde asker mektuplarını ben okur, cevaplarını ben yazardım.
Fatih İstanbul’u fethederken, Bizanslı papazlar, meleklerin erkek mi, dişi mi olduğunu tartışıyorlardı.
Bizde de Ulemanın akıl ötesi baskısı ile Osmanlı, Rönesansı ıskaladı, çağın dışında kaldı.
İşte zurnanın zırt dediği yer burası:
Atatürk dinden bi haber din sırtından geçinen medreseleri, sofu-yobaz tayfasını diskalifiye etti. 1924’de bu asil millet, dini kaynağından öğrensin gerekçesiyle özerk DİB’i kurdu. (O’da gayri milli oldu ya!)
Bununla dursa iyi idi.
Kiliseleri, misyoner okullarını kapattı. Adamların çanlarına ot tıkadı.
Din ticareti yabanlarla, ruhban ticareti yapanların hoşaflarının yağı kesildi.
Bu ticareti yapan siz olsaydınız, Atatürk’e rahmet mi okurdunuz, türlü iftiralarla cephe mi alırdınız?
İşte Atatürk’e karşı olanların gerçek nedeni budur. Pek çoğunun da milliyetsiz olmaları.
Ama Türk gençliği uyandı. Bunların palavralarına, İslam’la örtüşmeyen din palavralarına pabuç bırakmıyor ve YETER ARTIK diyor. Peygambere komşu olun diyenlerin ABD’den, Londra’dan ev aldıklarını, lükse ve israfa düşkünlüklerini gördükçe.
Mekanın cennet olsun, saygıyla Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.
Olcay Uyar: Türkiye’nin uçak gemisine ihtiyacı olmadığı gibi milli stratejisine de uygun değildir.
*Emekli Denizaltı komutanı.
Açık denizlere uygun Uçak Gemileri için yarı kapalı denizler fare kapanı gibi olup, giren çıkamayabilir. Zaten etrafımızdaki denizler için batmayan uçak gemisi olan ana karamızın tüm havaalanlarından uçaklarımız kalkar ve erişebilir olup, bunların bir gemi üzerinden sanki Hindistan’a, Japonya’ya, Çin’e, Atlantik’e harekata gidilecek gibi gemiler üzerinde olmasına kesinlikle ihtiyaç yoktur.
Siyasi hedef olarak artık Küresel hedeflerimiz var ve oralara gidilecek denilirse, bu durumda o kadar büyük gemi kütlesini taşımak için nükleer olmayan dizel/elektrik motor sistemleri maliyet-etkin olmayıp, bu yakıt düşmanı ve sürati hızlı olamayan, Çin malı gibi çakma uçak gemileri yanında Benzin İstasyonu gibi denizde akaryakıt ikmal imkanlı lojistik ve perde/koruma gemilerine ihtiyaç vardır. Bu kadar deniz gücünü ülkenden oralara buralara gönderirsen, kuvvet böldüğün için asıl koruman gerekli yatak odan gibi çevre denizlere, elde kalan bir kısım kuvvetler yetmez…
Askeri Güç, Ekonomik Güç ile doğru orantılı olmalıdır. Ekonomik Güç sıfıra giderse bu artık bir çarpan olarak Askeri Gücü de sıfırlar. Vergileri asıl ödeyen bir kısım iktidar sahipleri değil, Yüce Türk Milletidir… Dış Tehdit Dokümanında uzak ve açık denizlerde emperyalist ülkeler gibi Küresel hedeflerimiz olmadığına ve prensibimiz Yurtta Sulh, Cihanda Sulh olduğuna göre, bu sadece halkı oy için kandırmacadır. Ha yanda beleş ve daha geniş, emniyetli boğaz varken hiç bir fayda getirmeyen ve aynı denize çıkan Kanal İstanbul ha uçak gemisi aynı faydasızdır nokta.
Olcay Uyar: Uçak gemisi lazım diyenlere
Uçak gemisi lazım diyenlere deyin ki bana Türkiye’nin Dış tehdit ülkelerini say, bilemezse bunlar TÜMAS (Türkiye’nin Milli Askeri Strateji Dokümanı)’nda önceliklerine göre yazar git öğren deyin, ama sakın muhatap olmayın, çünkü onlar yurt içi tehditlerde bir zamanlar FETÖ yoktur, şimdi de PKK yoktur diyenlerdir…
Koskoca 4 yıldız olup, masayı tahtırevan gibi taşıyanlar TÜMAS’ı bilmiyorsa zaten onlar bilgisiz topaç gibi dönek olarak birileri dere geçerken sırıtan at olanlardır…
Saysın bakalım yurt dışı tehditlerde okyanuslar ötesinde kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela, hangi ülkeler varmış…
Kuvvet yapılanması da bu dış tehdit ülkelere göre olur, birilerinin almışken büyüğünü alalım/yapalım vergilerden demesine göre OLMAZ…
Kimse babasının mirasını, oğlunun sıfırladıklarını yada maaşını harcamıyor, Yüce Türk Milletinin vergileri harcanıyor…
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Paribu sponsorluğunda düzenlenen Filmekimi’nin programı açıklandı. Filmekimi’nde bu yıl Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan Father Mother Sister Brother / Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş, Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan It Was Just An Accident / Görünmez Kaza, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan The Secret Agent / Gizli Ajan, Toronto’da Uluslararası Halkın Seçimi olan No Other Choice / Başka Yolu Yok, Karlovy Vary’de Büyük Ödül kazanan Better Go Mad in the Wild / Doğada Delirmek Daha İyi, Berlin’de Andrew Scott’a Gümüş Ayı kazandıran Blue Moon / Mavi Ay gibi yapımların yanı sıra tanınmış yönetmenlerin merakla beklenen en yeni filmleri izleyiciyle buluşacak.
Filmekimi bu yıl İstanbul’da 3-12 Ekim tarihleri arasında Atlas 1948, Cinewam City’s Nişantaşı, Kadıköy Sineması ve Paribu Art’ta izleyicilerle buluşacak. Filmekimi, bu sonbaharda İstanbul’un yanı sıra Ankara, Eskişehir ve İzmir’de de sinemaseverlerle buluşarak Filmekimi coşkusunu farklı şehirlere taşıyacak.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Paribu sponsorluğunda düzenlenen Filmekimi, güçlü hikayeleriyle ve çarpıcı görselliğiyle öne çıkan yapımlarla sonbaharda sinemaseverleri bir araya getirmeye hazırlanıyor.
Filmekimi İstanbul‘da 3-12 Ekim, Ankara‘da 9-12 Ekim, Eskişehir‘de 16-19 Ekim ve İzmir‘de ise 23-26 Ekim tarihlerinde düzenlenecek. Filmler Beyoğlu’nda Atlas 1948 Sineması, Şişli’de City’s Nişantaşı – CINEWAM Premium ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması ile Paribu Art’ta gösterilecek. Filmekimi Ankara’da Kült Kavaklıdere, Eskişehir’de Sinema Anadolu, İzmir’de ise Paribu Cineverse Konak Pier İzmir‘de izleyicilerle buluşacak.
En iyiler Filmekimi’nde
Altın Palmiye’yi kazanan Görünmez Kaza (It Was Just an Accident), Altın Aslan’ı kazanan Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş (Father Mother Sister Brother), Karlovy Vary’de Büyük Ödül kazanan Doğada Delirmek Daha İyi (Better Go Mad in the Wild) Filmekimi programında yer alıyor.
İranlı yönetmen Cafer Panahi’ye Cannes’da Altın Palmiye kazandıran son filmi Görünmez Kaza (It Was Just an Accident) intikam olgusunu ahlaki yönden ele alıyor. Fransa’nın Oscar adayı olan film, hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı biriyle karşılaşan bir adamın hikayesini anlatıyor. Mizahi öğelerle başlayan ancak trajediye doğru ilerleyen film, Panahi’nin önceki çalışmalarından farklı bir üslup taşıyor.
Jim Jarmusch, altı yıl aradan sonra Venedik’te Altın Aslan kazanan Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş (Father Mother Sister Brother) ile geri dönüyor; üç bölümden oluşan film, mizah ve melankoliyi harmanlayan, farklı ülkelerde geçen üç aile hikayesi sunuyor.
Konuşan inekler, çıplak yürüyüşler, şiddetli kavgalar, uçma makineleri, aşırı içki ve ölümle yaşam hakkında derin sohbetlerle dolu Doğada Delirmek Daha İyi (Better Go Mad in the Wild), Miro Remo’nun yönettiği şiirsel bir belgesel ve birbirine ve doğaya son derece bağlı tuhaf, sıra dışı ikiz kardeşleri konu alıyor.
Usta yönetmenlerin merakla beklenen yeni filmleri
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Filmekimi, usta yönetmenlerin heyecanla beklenen yeni filmlerini vizyondan önce sinemaseverlerle buluşturmaya devam ediyor.
Usta yönetmen Paolo Sorrentino, Toni Servillo ile yeniden bir araya geldiği La Grazia‘da çok sevilen bir cumhurbaşkanının tartışmalı kararlarını mercek altına alıyor. Lynne Ramsay, Jennife Lawrence ve Robert Pattinson’lı Geber Aşkım‘da annelik, aşk ve akıl sağlığı üzerine sarsıcı bir dram aktarırken; Yorgos Lanthimos‘un Emma Stone’lu Bugonia‘sı, sürprizli bir gerilim-bilimkurguyla modern dünyaya keskin bir eleştiri yöneltiyor.
Yılın en çok konuşulan filmlerinden Ari Aster imzalı Eddington, Joaquin Phoenix ve Pedro Pascal’ı pandemi günlerinde modern yaşamın kabusuna sürüklüyor. Guillermo del Toro, çocukluk hayalini gerçekleştirerek Mary Shelley klasiği Frankenstein ile görkemli bir uyarlamaya imza atıyor.
Filmekimi’nde iki filmi bulunan RichardLinklater Mavi Ay ile Broadway’in perde arkasına nostaljik bir bakış sunuyor; Yeni Dalga‘da ise Fransız Yeni Dalgası’nın efsanevi filmi Nefes Nefese’nin doğuş hikayesini aynı teknikleri kullanarak anlatıyor. Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü kazanan Dardenne Kardeşler’in Genç Anneler filmi, hayata tutunmaya çalışan genç kadınların hikayelerini anlatırken, Sergei Loznitsa Stalin döneminde adalet arayışını konu alan İki Savcı ile uzun bir aradan sonra kurmacaya dönüyor. Noah Baumbach’ın yönettiği ve George Clooney ile Adam Sandler’ın başrolleri üstlendiği Jay Kelly, Venedik’te dünya prömiyerini yaptı. Filmin parlak oyuncu kadrosunda ayrıca Laura Dern, Billy Crudup, Riley Keough, Grace Edwards, Stacy Keach, Jim Broadbent, Patrick Wilson, Eve Hewson, Greta Gerwig ve Alba Rohrwacher da yer alıyor.
Alman auteur Christian Petzold, Aynalar No.3: Okyanusta Bir Tekne‘de kırılgan ilişkiler ve sırları odağa alırken, Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho Gizli Ajan‘da casusluk ve siyasal baskıyı güçlü bir görsellikle harmanlıyor. Park Chan-wook’un karanlık kara komedisi Başka Yolu Yok, The Squid Game’den tanıdığımız Lee Byung-hun’un etkileyici performansıyla öne çıkarken, Kirill Serebrennikov imzalı Josef Mengele’nin Kayboluşu, “Ölüm Meleği” olarak bilinen cani doktorun Güney Amerika’daki yıllarını takip eden çarpıcı bir tarihsel dram sunuyor. Macaristan’ın Oscar adayı Yetim ise kendi çocukluğundan esinlenen László Nemes’in Venedik’te prömiyerini yapan son filmi.
Altın Lale ödüllü yönetmen Joachim Trier, Manevi Değer‘de aile, hırs ve sanatsal yaratıcılığın gölgelerini incelikle işlerken, bu yılın Filmekimi programı bir kez daha usta yönetmenlerin son filmlerine ev sahipliği yapıyor.
Ödüllü filmler, beklenen filmler…
Filmekimi programında bu yıl da Venedik’te Altın Aslan kazanan Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş (Jim Jarmusch), Venedik’in ödüllü açılış filmi La Grazia (Paolo Sorrentino), Cannes En İyi Senaryo’lu Genç Anneler (Dardenne Kardeşler), Cannes François-Chalais ödüllü İki Savcı (Sergei Loznitsa), Almanya’nın Oscar adayı Düşüşün Tınısı , Norveç’in Oscar adayı Manevi Değer (Joachim Trier), Venedik Yeşil Damla ödüllü Bugonia (Yorgos Lanthimos), Cannes’da prömiyer yapan Eddington (Ari Aster), Venedik’te Altın Aslan için yarışan Frankenstein (Guillermo del Toro), Cannes’da ödüller alan ve Brezilya’nın Oscar adayı Gizli Ajan (Kleber Mendonça Filho), Altın Palmiye için yarışan Josef Mengele’nin Kayboluşu (Kirill Serebrennikov), Japonya’da 10 milyon izleyiciye ulaşarak gişe rekorları kıran ve ülkenin Oscar adayı olan Kokuhô, Cannes Belirli Bir Bakış Büyük Ödüllü ve Şili’nin Oscar adayı Flamingonun Gizemli Bakışı, Cannes Jüri Ödüllü ve İspanya’nın Oscar adayı Sırat, Berlin’de Andrew Scott’a Gümüş Ayı kazandıran Mavi Ay (Richard Linklater), Sundance Senaryo Ödüllü Üzgünüm, Bebeğim (Eva Victor) ve Karlovy Vary Büyük Ödüllü Doğada Delirmek Daha İyi dahil, farklı coğrafyalardan güçlü yapımlar yer alıyor.
Henrik İbsen’in sevilen oyunu Hedda Gabler, Hollywood’un yükselen isimlerinden Nia DaCosta’nın yönetmenliğinde Hedda ile yeniden beyazperdede hayat buluyor. Manuel Puig’in ünlü romanını temel alarak sahnelenen ve Broadway’i kasıp kavuran Kander & Ebb müzikalinin sinema uyarlaması Örümcek Kadının Öpücüğü, üç başrol oyuncusunun olağanüstü performanslarıyla dikkat çekiyor: Jennifer Lopez, Diego Luna ve Tonatiuh. Filmin yönetmeniyse The Greatest Showman ve Chicago gibi hit müzikal filmlerin senaryolarını yazan, Dreamgirls’ün de yönetmenliğini üstlenen Bill Condon. Cannes’da prömiyerini yapan ve günümüzün en parlak iki erkek oyuncusu, Paul Mescal ve Josh O’Connor’ın başrolleri paylaştığı, Oliver Hermanus’un yönettiği Sesin Hikayesi de Filmekimi programında.
Gazze’den üç film
Gazze’den seslenen üç etkileyici yapıt da Filmekimi programında.
Kaouther Ben Hania’nın Venedik’te Gümüş Aslan dahil birçok ödül kazanan ve Tunus’un Oscar adayı olan filmi Hind Rajab’ın Sesi, Ocak 2024’te Gazze’de İsrail ateşi altındaki bir arabada mahsur kalan altı yaşındaki kız çocuğu Hind Rajab’ın son saatlerinde kendisine bir ambulans yollamaya çalışan Kızılay gönüllüleriyle telefon görüşmesini ses kayıtlarını da içererek anlatan iç parçalayıcı bir imdat çığlığı.
Sepideh Farsi’nin Cannes’da ACID programında prömiyerini yapan belgeseli Yüreğini Eline Al ve Yürü, yönetmenin Gazze’deki muhabiri Fatem’le 200 günü aşan görüntü ve ses alışverişi üzerinden kuşatma altındaki yaşamın tanıklığını anlatıyor; Fatem’in 16 Nisan 202’’te İsrail ateşiyle ölümü, filmi sarsıcı bir ağıda dönüştürüyor.
Tarzan & Arab Nasser’in western türündeki Bir Zamanlar Gazze‘de filmi, 2007’de genç Yahya ile lokantacı Usame’nin kibirli bir polisle mücadelesini merkezine alarak polisiye, dostluk ve komediyi savaşın gölgesindeki gündelik hayatla buluşturuyor. Film, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandı.
İstanbul Film Festivali’nin ödüllü filmleri
Bu yıl 44. İstanbul Film Festivali‘nde ödül kazanan üç film de Filmekimi programında yer alıyor: En İyi Senaryo ödüllü O da Bir Şey mi (Pelin Esmer), En İyi Yönetmen ödüllü Yeni Şafak Solarken (Gürcan Keltek) ve En İyi Erkek Oyuncu (Nazmi Kırık) ödüllü Uçan Köfteci (Rezan Yeşilbaş).
Türkiye’den özel gösterimler
Cam Sehpa ve Ada Filmekimi’nde gösterilecek yerli filmler arasında.
Can Evrenol’un dünya prömiyerini yapacak kara komedisi Cam Sehpa, yeni bebekli bir çiftin rüküş bir kahve sehpası hevesiyle başlıyor ve banliyö sıkışmışlığında psikolojik bir cehenneme doğru ilerliyor. Ceylan Özgün Özçelik’in Gamze Arslan’ın “Ben Evlat Kız Evlat” öyküsünden uyarladığı kısa filmi Ada ise, bir genç kızın parçalanmış hafızasında gezinen deneysel bir gündüz gerilimi.
Filmekimi kampanyası Muhabbet Ajans tarafından hazırlandı
Filmekimi, sinemaseverlerin her yıl takvimlerinde özel bir yer ayırdığı ve tarihlerini erkenden işaretlediği bir etkinlik. Bu içgörüden hareketle Muhabbet Ajans tarafından hazırlanan kampanyada, bilgisayar ekranında görünen takvim sayfasında Filmekimi filmlerinin işaretlendiği ve haftanın tamamen Filmekimi ile dolduğu anlatılıyor. Festivalin izleyicilerin günlük yaşamındaki yerini vurgulayan kampanya, etkinliğin popülerliğini görselleştiriyor.
Filmekimi programı
Eddington / Ari Aster / ABD
Jay Kelly / Noah Baumbach / ABD, İngiltere, İtalya
Hind Rajab’ın Sesi / Sawt Hind Rajab / The Voice of Hind Rajab / Kaouther Ben Hania / Tunus, Fransa, ABD
Enzo / Laurent Cantet, Robin Campillo / Fransa, İtalya, Belçika
Flamingonun Gizemli Bakışı / La Misteriosa Mirada del Flamenco / The Mysterious Gaze of the Flamingo / Diego Céspedes / Şili, Fransa, Almanya, İspanya, Belçika
Başka Yolu Yok / No Other Choice / Park Chan-wook / Güney Kore
Çatıda Biri Var / Roofman / Derek Cianfrance / ABD
Örümcek Kadının Öpücüğü / Kiss of the Spider Woman / Bill Condon / ABD, Meksika
Orta Sınıf / Classe Moyenne / The Party’s Over / Antony Cordier / Fransa
Genç Anneler / Jeunes Mères / Young Mothers / Jean-Pierre & Luc Dardenne / Fransa, Belçika
Babamın Gölgesi / My Father’s Shadow / Akinola Davies / İngiltere, Nijerya, İrlanda
Frankenstein / Guillermo Del Toro / ABD
Aşk Mektupları / Des Preuves d’Amour / Love Letters / Alice Douard / Fransa
Alpha / Julia Ducournau / Fransa, Belçika
O Da Bir Şey Mi / Pelin Esmer / Türkiye, Bulgaristan, Romanya
Cam Sehpa / The Turkish Coffee Table / Can Evrenol / Türkiye
Yüreğini Eline Al ve Yürü / Put Your Soul on Your Hand and Walk / Sepideh Farsi / Fransa, Filistin, İran
Sesin Hikâyesi / The History of Sound / Oliver Hermanus / İngiltere, İsveç, ABD, İtalya
Kız Kardeş / La Petite Dernière / The Little Sister / Hafsia Herzi / Fransa, Almanya
Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother / Jim Jarmusch / ABD, İtalya, France, İrlanda
Yeni Şafak Solarken / Gürcan Keltek / Türkiye, İtalya, Almanya, Norveç, Hollanda
Gelecek De Gelecek / Colours of Time / La Venue de l’Avenir / Cédric Klapisch / Fransa, Belçika
Bugonia / Yorgos Lanthimos / İngiltere
Sırat / Oliver Laxe / İspanya, Fransa
Mavi Ay / Blue Moon / Richard Linklater / ABD, İrlanda
Yeni Dalga / Nouvelle Vague / Richard Linklater / Fransa, ABD
İki Savcı / Two Prosecutors / Sergey Loznitsa / Fransa, Almanya, Hollanda, Letonya, Romanya, Litvanya
Duse / Pietro Marcello / İtalya, Fransa
Gizli Ajan / O Agento Secreto / The Secret Agent / Kleber Mendonça Filho / Brezilya, Fransa, Hollanda, Almanya
Bir Zamanlar Gazze’de / Once Upon A Time in Gaza / Tarzan & Arab Nasser / Filistin, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Portekiz, Almanya, İngiltere, Ürdün
Yetim / Árva / Orphan / Laszlo Nemes / Macaristan, Fransa, Almanya, İngiltere
Ada / Ceylan Özgün Özçelik / Türkiye
Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh / It Was Just An Accident / Jafar Panahi / İran, Fransa, Lüksemburg
Aynalar No.3 Okyanusta Bir Tekne / Miroirs No.3 / Mirrors No.3 / Christian Petzold / Almanya
Doğada Delirmek Daha İyi / Raději zešílet v divočině / Better Go Mad in the Wild / Miro Remo / Çekya, Slovakya
Ceza / Woman and Child / Saeed Roustayi / İran
Geber Aşkım / Die My Love / Lynne Ramsay / ABD
Cumhuriyetin Kartalları / Eagles of the Republic / Tarik Saleh / İsveç, Fransa, Danimarka, Finlandiya
Kokuhô / Lee Sang-il / Japonya
Düşüşün Tınısı / In Die Sonne Schauen / Sound of Falling / Mascha Schilinski / Almanya
Josef Mengele’nin Kayboluşu / The Disappearance of Josef Mengele / Kirill Serebrennikov / Fransa, Almanya, Meksika, ABD, İngiltere
La Grazia / Paolo Sorrentino / İtalya
Manevi Değer / Affeksjonsverdi / Sentimental Value / Joachim Trier / Norveç, Almanya, Danimarka, Fransa, İsveç, İngiltere
Üzgünüm, Bebeğim / Sorry, Baby / Eva Victor / ABD
Yeniden / Rebuilding / Max Walker-Silverman / ABD
Uçan Köfteci / Rezan Yeşilbaş / Türkiye, Almanya, Bulgaristan
Özel Hayat / Vie Privée / A Private Life / Rebecca Zlotowski / Fransa
1974 Barış Harekatı’nın 1. Aşaması ile 2. aşaması arasında Mesarya’daki savunmasız 3 köyün, sivil Türkleri, Barbar Rum katiller tarafından acımasızca katledilerek toplu mezara gömüldü.
Aynen 1821’de, Mora’da, Tripoliçe’de, 1897-1898’de Girit’te ve 1919-1922’de Anadolu’da yaptıkları gibi, 3 aylık bebeklerden 90 ‘lık dedelere, ninelere kadar tüm Türkler soykırımdan geçirildi.
Muratağa’da 89, Sandallar’da 84 ve Atlılar’da 37 olmak üzere toplam 210 masum insanımızı katledenler, komşu Piperistetona adlı Rum köyünden gelen ve isimleri bilinen Rum köylülerdi.
Bunların bir kısmı EOKA ve EOKA B terör örgütlerinin eski mensuplarıydı.
Toplu mezar 16 Ağustos’da bulundu, BM Barış Gücü ile Dünya Basınının tanıklığı önünde açıldı ve şehitlerimiz, oluşturulan şehitliğe defnedildi.
Rumların sergilediği bu vahşet hiç unutulmasın, genç kuşaklar bilsin, tüm Dünya görsün, ülkeye gelen turistler ziyaret etsin diye, tüm öğrencileri katledilen köy okulu katliam müzesi olarak düzenlendi. Şehitlerin fotoğrafları ve boş okul masaları, sandalyeleri, defter ve kitapları, eşyaları, kara tahtası müzeye kondu.
Ben de defalarca ziyaret ettim, çocuklarımı, torunlarımı, misafirlerimi götürdüm.
Müze ziyareti, turistik turların programına da dahil edildi. Her gün turlarla gelen yüzlerce turist otobüslerle şehitlik ve müzeye taşınarak bu korkunç soykırımı yerinde öğrenmeleri sağlandı… Rumlardan neler çektiğimizi, bize ne büyük bir soykırım yapıldığını bugüne dek milyonlarca ziyaretçi öğrenmiş oldu…
1 AYDIR KAPALI
Ne yazık ki, Dünyaya göstermemiz ve Rum barbarlığını anlatmamız gereken bu müze 1 aydır kapalı.
Herşeye para bulan, her gece milyonlarca TL harcayarak yüzlerce kişiyi değişik otellerde yedirip içiren ve sahte milliyetçi nutuklar atan, son birkaç ayda yüzlerce kişiyi devlete istihdam edecek para bulan SİYASİ SAHTEKAR ÜNAL ÜSTEL ve hükümeti, Atlılar, Muratağa, Sandallar Şehitliği/ müzesi için bir tek istihdam yapmayı bile gereksiz gördü.
1 aydan beridir şehitlik ve müzeye giden vatandaşlarla yabancı ziyaretçiler Muratağa, Atlılar, Sandallar Şehitlerini Yaşatma Derneği tarafından hazırlanan ve kapalı kapı ile anıta asılan şu yazıyla karşılaşıyor, okuyor ve bu sahte, çakma demeç milliyetçilerine lanetler okuyarak oradan ayrılıyor. Yazı şöyle:
” MADDİ NEDENLERDEN VE DEVLETİN İSTİHDAM YAPMAMASINDAN DOLAYI MÜZEMİZ KAPALIDIR. AYRICA ŞEHİTLİĞİMİZİN BAKIM VE TEMİZLİĞİ YAPILMAMAKTADIR ”
SİYASİ SAHTEKAR ÜNAL ÜSTEL ve hükümetine ben de lanet okuyorum. YATACAK YERİNİZ YOKTUR, Ben bu ülkenin Başbakanı olsam utanırdım, milliyetçi nutuk atarken, şehitlerden söz ederken yüzüm kızarırdı, utanırdım, insanların yüzüne bakamadım. Ne ki utanma duygusunu yitirmiş. Zaten olsaydı, bir başbakan olarak, halkın diline pelesenk olan malum olayların baş aktörü olabilir miydi? Oy avcılığı için yüzlerce kişiyi lüks otel salonlarında yedirip içirirken milliyetçi nutuklar atmaları, şehitleri ağızlarından düşürmemeleri, meğer ne kadar sahteymiş!!
Bir Başbakan ve hükümeti bu denli İKİ YÜZLÜ olabilir mi? Şehitlere bu denli SAYGISIZLIĞI nasıl yapabiliyorsunuz? Milli mücadelemizi, çektiğimiz büyük acıları, uğradığımız mağduriyeti ve iki devletli çözüm talebimizdeki haklılığımızı Dünyaya, şehitlik müzelerinin kapılarına kilit vurarak mı anlatıyorsunuz?
Bu mu sizin milliyetçiliğiniz?
SUSTUM AMA SUSMAKLA OLMUYOR
Muratağa, Sandallar, Atlılar Şehitlerini Yaşatma Derneği’nin müze kapısı ile anıt üzerine astığı yukarıdaki yazıyı içeren fotoğraf paylaşımını ve sitemini Facebook’ta geçen hafta gördüm. ” Seçim içinde bu rezilliği büyütmeyim” diyerek söz konusu paylaşım üzerine şu notu düşerek sayfamda paylaştım: * “Sahte milliyetçiler, çakma milliyetçiler, demeç milliyetçileri’ derken işte bunları kastediyorum.
Seçimler için yüzlerce istihdam yapmaya, milyonlarca doları propaganda için harcamaya para var ama, şehitliklerin ve şehitlik müzelerinin bakımı, temizliği, idamesi, haftanın 7 günü açık tutulması, güvenliği, bilgi veren broşürlerin basımı için para yok değil mi?
Anma günlerde siyasi şov için nutuk atmaya koşanlar, ruhsuz demeçler yayınlayıp görevlerini yapmış sayanlar, her gün milliyetçi nutuklar atanlar, baş milliyetçi geçinenler, şehitlikler ve şehitlik müzeleri için kıllarını bile kımıldatmıyorlar.
Lütfen, rica ediyorum, son aylarda istihdam ettiğiniz gençlerden birini hemen müzeye gönderin, müzeyi ziyaretçilere açın, şehitlik ve çevresini temizletin, ziyaretçilere verilecek katliamı anlatan broşürleri süratle bastırın…”
KILLARINI BİLE KIMILDATMADILAR
Bu uyarımdan sonra hemen önlem alacaklarını umdum… Son birkaç ayda istihdam ettikleri yüzlerce kişiden birini müze için görevlendireceklerini, müzeyi hemen açacaklarını, belediyeyi uyarıp şehitlik ve çevreyi temizleteceklerini sandım.
Birkaç gün sonra umudumun gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek ve şehitlikle müzeyi ziyaret etmek için taa Alsancak’tan çıkıp gittim ama kapalı kapılarla karşılaştım… Meğer, umurlarında bile olmamış!!!
Çünkü MİLLİ RUHTAN, MİLLİ HEYECANDAN YOKSUNDURLAR. ŞEHİTLERE SAYGILARI YOKTUR.
Dertleri imanları koltuklarda oturup ceplerini doldurmaktır Esasen hiçbir milli konu gündemlerinde yoktur. Kaç defa yayın yaptım. Karaoğlanoğlu Müzesi de, Barbarlık Müzesi de aynı durumdadır. Karaoğlanoğlu Müzesi binası çok ciddi bir bakım istemektedir. Barbarlık Müzesi’ni, sağolsun, Anavatan Büyükelçiliği restore etmek zorunda kalmıştır…
Yıllardır mesai saatleri dışında ve en çok turistin ziyaret ettiği hafta sonları iki müze de kapalı tutulmaktadır. Denktaş Anıt Mezarı Müzesi de yarım bırakılmıştır . Milyonlarca dolar harcanan müze, son bir hamleyle bitirilmemektedir.
” Bunlar, sahte milliyetçi, inançsız, TMT ruhundan yoksun, cebini doldurmaya bakan şovcu demeç milliyetçisidir” diye eleştirirken boşuna konuşmuyorum.
Atlılar, Muratağa, Sandallar Şehitlerini Yaşatma Derneği’nin, şehitlik, anıt ve kapalı müze kapısına astığı bu duyuru, SİYASİ SAHTEKAR ÜNAL ÜSTEL ve kabinesindeki demeç milliyetçilerinin yüzlerine vurulan kara bir utanç damgasıdır; alınlarına yapıştırılan, şehitlere ihanetin damgalı belgesidir. UTANIN!!!
DERHAL O MÜZEYİ AÇIN, ŞEHİTLİĞİ TEMİZLETİN, BU HALKI DAHA FAZLA TAHRİK ETMEYİN!
İran Türk hikâyesinin gelişmesinde büyük katkısı olan bir yazar da Hamid Mehmetzâde 59 (1924-2000)’dir.
Mehmetzâde, İran Azerbaycanı’nda Millî Bağımsızlık Hareketi başlayınca 1943’te Tudeh Partisi’ne, 1945 yılında ise Azerbaycan Demokrat Parisi’ne üye olur. Azerbaycan Muhtar Hükümeti döneminde “Demokrat Cavanlar Teşkilâtı Merkez Komitesi Tebligat Şubesi” başkanı ve “Cavanlar” gazetesinin müdürü olur. İlk yazılarını da bu dönemde yazar.
Pişeverî hükümetinin yıkılması ile Bakü’ye sığınır. Burada Jurnalistlik (gazetecilik) fakültesinde master ve doktorasını yapar. 1958 yılında Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin üyesi olur. Hikâyeleri zamanın basın sahifelerinde muntazam olarak yayımlanır (Ehmedov 1995: 512). Yazarın eserlerinden bazıları şunlardır:
“Hikâyeler” (1957), “Futbolcu” (1959), “İlk Mehebbet” (1966), “Tebriz ┬atireleri” (1978), “M. F. A{undov ve Şerġ” (1971), Oğurlanmış Âbide (Hékâyeler1984).
Hamit Mehmetzâde, Azerbaycan ve İran Türk Edebiyatı’nın Fars okuyucularına tanıtılmasında, aynı zamanda Farsça yazılmış Türk eserlerinin Türkçeye çevrilmesinde önemli işler yapmıştır. Zeynal Abidin Merağayî’nin üç ciltlik “İbrahim Bey’in Seyahatnamesi” eserini o, Türkçeye tercüme etmiştir (Merağayî 1982).
Onun eserlerinde halkın ağır hayat şartları, zulme ve haksızlığa karşı mücadeleleri, bağımsızlık arzuları ve geleceğe olan ümitleri aksini bulmuştur.
Bu dönemin şairlerinden biri de İsmail Caferpur’dur60. Şiirlerinin bir kısmı “Ġardaş Töhfesi”, “Sulhun Kéşiyinde”, “Gelecek Bizimdir” ve “Azadlıġ Yollarında” adlı almanaklarda ve “Cenûbî Azerbaycan Şairleri” adlı kitapta yayımlanmıştır.
Asker şairlerden olan Süleyman Cahanî Nikbin (d. 1925), Tahran Askerî Okulu’nu bitirir bitirmez 1945 İran Türkleri Bağımsızlık Hareketi’ne katılır. Aralık 1946 gününe kadar Erdebil’deki 7. Alayın 3. Bölüğü’nde komutan olarak görev yapar. Azerbaycan Muhtar Hükûmeti kanlı bir şekilde yıkıldıktan sonra Bakü’ye sığınır. Gence ve Bakü’de yüksek tahsilini tamamlar. Daha sonra Zıraat Fakültesi’nde doktorasını yaparak doçent olur. “Démişem” adlı ilk şiiri 1949 yılında “Azerbaycan” gazetesinde yayımlanan Nikbin’in “Eranî” adlı eseri ve “Savalan” manzumesi çok önemlidir.
Bu dönemin ünlü edebî simalarından biri de Hekime Billurî (d. 1926)’dir.
Doğduğu şehir Zencan’ın kız ortaokulunda okuduğu yıllarda edebiyata şiire heves etmiş ve ilk şiirlerini Farsça yazmıştır. 1941 yılında Sovyet Ordusu’nun İran’a girmesi ile başlayan Güney Azerbaycan Türkleri bağımsızlık hareketi ve demokratik gelişmeler, Billurî’ye kendi ana dilinde yani Türkçe yazma imkânı vermiştir.
Onun “Azerbaycan”, “Olmasa”, “Kârger”, “Gözlerim” gibi şiirleri Zencan’da “Azer”, Tebriz’de “Veten Yolunda” adlı gazetelerde ve Bakü’de “Azerbaycan” dergisinde yayımlanmıştır.
Billûrî, İran Türkleri bağımsızlık hareketine, siyasî, sosyal ve edebî çalışmaları ile destek vermiş, “21 Azer” madalyası ile taltif edilmiştir. 1946 yılında Tahran Hükûmeti’nin baskı ve zulmü üzerine doğum yeri olan Zencan’ı terk ederek Bakü’ye sığınmıştır.
Billurî burada Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin filoloji Fakültesi’ni bitirerek Azerbaycan Devlet Neşriyatı’nın edebî-bediî şubesinde redaktör olur. Moskova İçtimaî İlimler Akademisi’nde doktora yapar. Bakü’de çeşitli gazete ve dergilerin yöneticiliğini de yapan Billurî, 1964 yılından itibaren Azerbaycan İlimler Akademisi’nin Yakın ve Orta Şark Halkları Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak çalışır.
Burada çağdaş İran edebiyatının ve Güney Azerbaycan şiirinin tetkiki ile meşgul olur. Muhammet Hüseyin Şehriyâr hakkında monografik bir eser yazar (Billurî 1984).
Yirmiden fazla eseri bulunan ve İran Türk edebiyatının gelişmesi için büyük gayret sarfeden Billurî’ye pek çok ödül verilmiştir. Billurînin eserlerinden bazıları şunlardır: “Menim Arzum”, “Ölmez Ġehreman”, “Heyat Yollarında”, “Mübarize İllerinde”, “Şérler”, “Seher Güneşi”, “Bir de Bahar Gelse”, “Memmed Hüséyin Şehriyâr”, “Dünya Béle Dünyadır”, “Senden Uzaklarda”, “Şairin Yâdigârı”, “Çinar Gözleyir Meni”, “Apar Meni O Yérlere”…
O, Azerbaycan’da yayımlanan eserlerinde olsun yabancı dillerde basılan kitaplarında olsun devamlı Azerbaycan ve İran Türklerinin bağımsızlık mücadelesini işlemiştir (Kafkasyalı 2002: V/437 vd.).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Balaş Azeroğlu’nun İran’da çağdaş Türk edebiyatının gelişmesinde büyük hizmeti olmuştur. Onun şiirlerinde, bütün Azerbaycan Türkü’nün bağımsızlık mücadelesi, gelecekten beklentileri her yönüyle ve çok renkli tasvirlerle işlenmiştir (Kafkasyalı 2002: V/282 vd.).
Tahran’da yayımlanan “Gobustan”, “Medenî Maarif İşçisi”, “Kitaplar Âleminde”, “Azerbaycan”, “Seher” adlı kitapların müellifi olan Muhammed Ali Musaddık (1922-1997), İran Türkleri bağımsızlık hareketine katıldığı için babası ile birlikte Tahran hükümeti tarafından bir müddet hapsedilmiş ve bütün varlıkları, ellerinden alınmıştır. 1946 Millî Hükümet’in yıkılmasından sonra Bakü’ye sığınmış.
Burada da hapis ve temerküz kamplarında tutulmuş. Serbest kaldıktan sonra, Gence ve Bakü’de yüksek tahsilini tamamlamış ve “Mehdi Şükûhî’nin Hayat ve Yaratıcılığı” konulu tezini savunarak doktorasını yapmıştır.
“Varlık”, “İnkılâb Yolunda” adlı dergilerde; “Edebiyat ve İnce Sen’et”, “Bakü”, “Azerbaycan” gazetelerinde ve “Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi”nde makaleleri yayımlanmıştır (Kafkasyalı 2002: V/334).
20. yüyılın dâhilerinden biri olan Muhammet Takî Zehtabî57, özgün hayatı, çok yönlü ilmî, sınırsız iradesi, yılmaz azmi, tavizsiz vakarı ile Türk dünyasının hatta dünyanın örnek bir ilim adamıdır. Onun İran Türkleri arasından çıkması bir şanstır.
Zehtabî önce Tebriz’de Arapça ve Fransızca öğrenir, sonra Bakü’de Rusça ve Azerbaycan Türkçesi ve Edebiyatı okur, daha sonra Bağdat Üniversitesi’nde Farsça ve Eski Türk Dili üzerine çalışmalar yapar. İran Türklerinin dili, kültürü, edebiyatı ve folkloru üzerine çok önemli araştırmalar yapıp birkaç kitap yayımladıktan sonra bilim dünyasınca büyük ilgiyle karşılanan “İran Türklerinin Eski Tarihi” adlı çok çiltli kitabını yazar (Zehtabî 2000).
Zehtabî, zamanın İran Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemî’ye, İran’da ekseriyeti teşkil eden Türklerin ana dili olan Türkçenin serbest bırakılması, onlara Türkçe eğitim öğretim yapma imkânı verilmesi taleplerini ihtiva eden bir mektup gönderir.
Zehtabî’nin, İran Türk dili ve edebiyatının gelişmesi ve öğrenilmesinde, İran Türk tarihinin yazılmasında ve öğrenilmesinde eşsiz hizmetleri olmuştur. Dil, tarih, edebiyat sahalarında çok önemli eserlerin altına imza atan Zehtabî, aynı zamanda şair ve hikâyecidir. Üstat, hikâyelerinin bir kısmını “Goy Olsun On” adlı hikâye kitabında M. Mişovlu imzası ile yayımlamıştır (Mişovlu 1372/1993). Çağdaş modern şiir formunda yazdığı şiirlerinin bir kısmını da “Şahin Zencirde” adlı eserinde toplamıştır (Zehtabî 1378/1999).
Zehtabî, “İslâma ßeder İran Türklerinin Dili ve Edebiyatı” adlı eserinde Türk dili ve edebiyatı hakkında pek çok bilinmeyeni ve saklanılanı ortaya koymuştur (Zehtabî 1380/2002).
Ali Tude58 1946 katliâmından Bakü’ye sığınarak kurtulan millî şairlerden biridir. Bakü’de “Edebiyyat” gazetesinde çalışır. 1947 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’ne girer, 1952 yılında tahsilini başarı ile bitirir. 1960 yılından beridir Azerbaycan Yazıçılar Birliği’nin yönetim kurulu üyesi olan Tude’nin otuz kadar eseri vardır. Kitaplarından bazıları şunlardır: Bakı’nın İşıġları, Veten Sevgisi, Mehbusların Son Sözü, Şimal Hesreti, Ġartal, Sevinç, Heyat Sınağı, Neğmeli Geceler, Aras Üste Palıd, Gecikmiş Vüsal, Mene Éle Baxma!..
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Hikâyelerinde genellikle Azerbaycan’ın yoksul köylü ve işçilerinin İran’da gördükleri zulüm ve haksızlığı, İran yönetiminin yalancı ve sahtekâr tutumunu ve İran Türklerinin hürriyet ve bağımsızlık arzularını işler (Ehmedov 1995: 105 vd.).
“Kırk Yıl Muhacerette” ve “Acılı Şirinli Günlerim” adlı eserleri ile İran Türk edebiyatında yerini alan Nemini Eyup (d. 1920) bu dönemin tipik ediplerindendir.
Hazar kıyısındaki şehirlerden Astara’da dünyaya gelen Eyup, Tebriz’de askerî okulda okurken siyasî faaliyetlerinden dolayı okuldan atılmış ve hapsedilmiş. 1941 Rus işgali ile birlikte ilan edilen afla dışarı çıkmış ve İran Türkleri bağımsızlık hareketine katılmıştır. 12 Aralık 1945 (21 Azer 1324) günü kurulan Azerbaycan Muhtar Hükûmeti tarafından “21 Azer” madalyası ile taltif edilir. Bu hükümet yıkılınca Nemini Eyup da Tebriz’i terk eder. Yıllarca gurbette yaşar ve yazar.
İran Türk edebiyatının en ünlü roman ve hikâyecilerinden biri olan Fethi Hamza Hoşginabî55, yazı hayatına gazetecilik ile başlar. Önce 1945’den itibaren Tebriz’de çıkmaya başlayan “Azerbaycan” adlı gazetenin kurucuları arasında yer alır. Daha sonra müdürü ve redaktörü olur. Önceleri Farsça yazan şair, 1945 Azerbaycan Muhtar Hükûmeti’nin kurulması ile birlikte birçok yazar ve şair gibi Türkçe yazmaya başlar (Sabir 1960: 171). “Éşġ ve Müharibe” (Aşk ve Savaş)” adlı ilk eserini bu yıllarda yazar. 12 Aralık 1946 tarihinde Azerbaycan Muhtar Hükûmeti yıkılınca o da Bakü’ye sığınır.
“Ata” (1959), “İki Ġardaş” (1959) romanları; “İki Dost” (1951), “Son Bayraġdar” (1954) ve “Hékâyeler” (1956) adlı hikâye kitapları ile “Mehebbet ve Nifret” (1965) kitabı Bakü’de yayımlanır.
Fethi Hoşginabî, tiyatro eseri de yazmıştır. Yazarın “Ata” ve “İki Ġardaş” romanları Bulgaristan’ın Sofya şehrinde “Narodna Prossvéta” yayınevi tarafından Türkçe yayımlanmıştır. Onun hikâyeleri ve “Ata” adlı romanı Rusça’ya çevrilmiş ve çok sayıda yayımlanmıştır.
İran Türk edebiyatının altın halkalarından biri de Balaş Azeroğlu’dur. O da yazı hayatına gazetecilikle başlar. Erdebilde neşrolunan “Yumruk” ve “Cövdet” gazetelerinin redaktörü olur. Aynı zamanda, 1942-1945 yıllarında “Şairler Meclisi”nin Erdebil şubesine başkanlık eder. Şairin “Şérler” adlı ilk kitabı Erdebil’de (1943), ikinci “Şérler” kitabı ise Tebriz’de (1945) yayımlanır. Balaş Azeroğlu, siyasî ve sosyal faaliyetleri ile birlikte sanatını da titizlikle devam ettirir. Şiirleri, devamlı zamanın basın sahifelerinde “Şairler Meclisi” almanağında Millî Hükûmet’in neşrettiği “Ana Dili” ders kitaplarında yayımlanır.
1946’da Millî Hükümet’in yıkılması ile birlikte Bakü’ye göçmek mecburiyetinde kalan Balaş Azeroğlu, Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Filoloji Fakültesi’nde tahsil alır, aynı zamanda bediî çalışmalarını da sürdürür (Heyet 1998: II/181).
Pek çok edebî dernek, dergi ve gazetenin yönetmi kurullarında görev alan Balaş Azeroğlu’nun, eserleri birçok dile çevrilmiş ve yüksek tirajlarla yayımlanmıştır. Onun Azerbaycan Türkçesi ve Rusça olarak yazdığı 30’dan fazla eseri “Mübarize Yollarında” (1950), “Menim Neğmelerim” (1952), “Seher Şefeġleri” (1953), “Éle Oğul İsteyir Veten” (1961), “İtmiş Ġız Haġġında Dastan” (1957), “Seçilmiş Eserleri” (İki cilt hâlinde, 1958, 1970), “Menim Güneşim” (1956), “Yarpaġlar Tökülende” (1976), “Dünenim, Bugünüm, Sabahım” (1978), “Saib Tebrizî’nin Se’net Dünyası” (1981), “Bir Kürsü İsteyirem” (1989) gibi adlarla yayımlanmıştır.
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Bu edebî şahsiyetlerden Zehtabî gibi bazıları ömrünün son çağlarında da olsa vatanına dönme imkânı bulmuşlardır. Lakin tamamına yakını gurbette hayata gözlerini yummuşlardır. Abbas Penahî Makülü (1902-1971), Genceli Sebahî (1906-1989), Mir Mehdi Çavuşî (1909-1967), Mirza İbrahimov (1911-1993), Kahraman Kahramanzâde (1913-1990), Muhammet Bağırzâde Biriya (1914-1989), Nemini Eyup (d. 1920), Fethi Hamza Hoşginabî (1921- 989), Balaş Azeroğlu (d. 1921), Mehmet Ali Musaddık (1922-1997), Muhammet Takî Zehtabî (1923-1998), Hamid Mehmetzâde (1924-2000), İsmail Caferpur (1925 – 1977), Süleyman Cahanî Nikbin (d. 1925), Hekime Billurî (d. 1926), Medine Gülgün (1926-1991) Söhrab Tahir (d.1926), Gafarlı Tevfik (d. 1928), Firuz Sadıkzâde Dadres (d. 1931), Bahtiyâr Erşad (d. 1944), bunlardan birkaçıdır.
İlk şiirleri 1923 yılında Tiflis’te neşredilen “Yeni Fikir” gazetesinde yayımlanan Abbas Penahî Makülü (1902-1971), bu dönemin önemli ediplerinden biridir.
1946 yılına kadar İran’da geçen ömrünün büyük bir bölümünü zindanda ve sürgünlerde geçiren Makülü, 1946’da Bakü’ye sığındıktan sonra bütün hayatını edebî çalışmalara vermiş “Haydar Emoğlu”, “Tebriz Geceleri”, “Mübarizler”, “Settar Han”, “Hiyabanî”, “Gizli Zindan” adlı romanların ve pek çok hikâyenin altına imza atmıştır (Sabir 1960: 203; Ehmedov 1995: 384 vd.).
2. Dünya Savaşı yıllarında şiirlerine Tebriz’de yayımlanan “Veten Yolunda” ve “Azerbaycan” gazetelerinde rastlanan Mir Mehdi Çavuşî (1909-1967), şiirlerinde azadlık, vatan, millet ve bağımsızlık meselelerini işlemiştir. 1946 sonrasında Kuzey Azerbaycan’a giden Mir Mehdi uzun müddet Kuba’da yaşamış ve yazmıştır. Bakü basınında pek çok şiiri yayımlanan Mir Mehdi 1967 yılında vefat etmiştir (Kafkasyalı 2002: V/202).
Muhammet Bağırzâde Biriya (1914-1989), “Sürgün edebiyatı”nın tipik şahsiyetidir. Ömrünün 30 yıla yakını hapiste geçen Biriya, şiirlerinin çoğunu halkının bağımızlığı, gelecekten beklentileri ve emperyalistlerle mücadele konularına hasretmiştir. 1945 Azerbaycan Bağımsızlık Hareketi’ne katılmıştır. Şeyh Muhammet Pişeverî’nin başkanlığını yaptığı “Azerbaycan Muhtar Hükûmeti”nde kültür bakanı olmuştur. İran Azerbaycanı’nda okullarda ilk defa Türkçe eğitim öğretimi uygulamalı olarak başlatmıştır. Bu sebepten kendisine “Settar Han” madalyası verilmiştir(Ehmedov 1995: 305).
Biriya, Aralık 1946’da, Azerbaycan Muhtar Hükûmeti’nin yıkılması ile birlikte Bakü’ye sığınmak mecbureyitnde kalır. Ancak orada da rahat bırakılmaz, Moskova’nın emri ile Bakü’de hapsedilmiştir. 1956 yılında serbest bırakılan Biriya 1957 yılında tekrar hapsedilir. On yıl daha hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılır.
Tebriz’e dönmek istediği için tekrar iki yıl hapsedilir. Daha sonra Tambov şehrinin Yaroslav köyünde mecburî ikamete tabi tutulur. Biriya, Tambov’dan firar eder ve kaçak olarak yoksullluk ve derbederlik içinde Bakü’de, Şuşa’da, Şam{or’da yaşar. Nihayet İran Devrimi’nden sonra 1980’de Tebriz’e döner. Bu defa Tahran yönetimi onu hapseder. Ömrünün son günlerinde hapisten çıkarılır. Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra 1989 yılında vefat eder (Kafkasyalı 2002: V/244). Şairin seçilmiş şiirlerinden oluşan bir eseri 1997 yılında “Ürek Sözleri” adıyla Tebriz’de yayımlanmıştır (Biriya 1376/1997).
Bakü’de “Azerbaycan Edebiyyatı Tari{i” adlı üç ciltlik temel eserin yayımlanmasında gösterdiği başarısı ile ün kazanan Mirza İbrahimov53, önce Nahcivan’da yayımlanan “Sür’et” gazetesinin redaktörü görevine gönderilir. 2. Dünya Savaşı yıllarında ise İran Azerbaycanı’na gönderilir ve “Veten Yolunda” gazetesinin baş redaktörü olarak görev yapar.
Ayrıca İran Azerbaycanı’na gönderilen çeşitli siyâsî ve edebî heyetlerde görev alır. Sovyet Azerbaycanını temsilen birçok uluslar arası toplantılara katılır. O, edebiyat tarihçiliği, makaleleri, “Gelecek Gün”, “Böyük Dayaġ”, “Pervane” adlı romanları; “Pervizin Heyâtı”, “Anama Déyerem Ha”, “Medinenin Üreyi” adlı hikâye kitapları; hatıra yazıları ve ciltler dolusu diğer eserleri ile Azerbaycan, dolayısıyla İran Türk edebiyatına hizmet etmiştir.
Şah rejiminin zulüm ve baskılarına karşı kalemiyle mücadele veren bu yüzden yıllarca sürgün ve zindanlarda kalan İran Türk yazarlarından biri de Kahraman Kahramanzâde’dir54 . Kahramanzâde hikâyeciliğe, 1935 yılında “Ġızıl Gence” gazetesinde yayımlanan hikâyeleri ile başlar. İlk kitabı “Muhacirler Destesi” (Muhacirler Grubu) adlı hikâyesi 1944 yılında Tebriz’de yayımlanır. “İftira” (1963), “Tozlu Palto” (1965), “Ayrılıġ” (1971), “Ġırmızı Başmaġ” (1974), “Bayraġsız Adam” (1981), “Tanınmayan Ġonaġ” (1989) adlı hikâyeleri ise Bakü’de yayımlanır (Ekberov ve dğr. 1994: IV/289).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Turistlerin tercihi her geçen sezon değişiyor. Yenilenen turizmde hem dinlenecek hem de keşifte bulunacaksın. Tatil yaparken her şey sana kucak açıyor.
Suudiler petrol gelirlerini harcıyor. Yeni tatil ve dinlenme yerleri geliyor. Son derece lüks ve harcama yapılacak olan bu yerler ancak parası olanlara hizmet verecek. Burada paranın hesabı yapılmayacak.
Artık mümkün olduğu kadar tatil ve dinlenmeler yurt içinde yapılacak. Dışarıda para harcanmayacak. Arap milleti sanki yeni uyandı.
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyıları, doğal güzellikleri, kültürel mirası ve modern turizm yatırımlarıyla dikkat çekiyor. 1.800 kilometrelik sahil şeridi, adaları ve farklı konseptlerdeki konaklama seçenekleriyle ziyaretçilere hem dinlenme hem de keşif imkânı sunuyor.
Shebara Adası’nda yer alan tatil köyü, deniz üzerine inşa edilen 38 villasıyla öne çıkıyor. Tesis tamamen güneş enerjisiyle çalışıyor ve sürdürülebilirlik anlayışını merkeze alıyor. Granit dağların içine inşa edilen Desert Rock tatil köyü ise 64 villa ve suitten oluşuyor. Tesiste doğa yürüyüşleri, bisiklet turları, kaya tırmanışı gibi aktivitelerin yanı sıra gökyüzü gözlemleri de yapılabiliyor.
Nabatean kültüründen ilham alan Six Senses tatil köyü, 76 villadan oluşuyor. Spa ve meditasyon alanlarının yanında yerel kültürü tanıtan etkinlikler de sunuluyor. Ummahat Adaları’nda bulunan tesis 90 villadan oluşuyor. Aynı bölgede yer alan Nujuma ise Orta Doğu’nun ilk Ritz-Carlton Reserve tesisi olarak hizmet veriyor. 63 villalık bu tesiste özel havuzlu konaklama seçeneklerinin yanı sıra doğa koruma projelerine katılım imkânı da bulunuyor.
Kızıldeniz sahil şeridi, doğa, kültür ve modern tasarımı bir araya getiren yapısıyla yalnızca konaklama değil, aynı zamanda özgün deneyimler sunmayı amaçlıyor.
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyıları deyim yerindeyse cennete çevrilecek. Biraz da bu yerler Suudi ailesi için donatılıyor. Özel havuzlar sadece villası olanlara açık olacak.
Yeni yerleşim birimleri çok özel olacağı için misafir kabul edilmeyecek. Ummahat Adaları’nda bulunan tesis 90 villadan oluşacak. Şimdiden herkesin yeri belli. Aynı bölgede yer alan Nujuma ise Orta Doğu’nun ilk Ritz-Carlton Reserve tesisi olarak hizmet verecek. Tesisler öyle lüks ki çalışanlar bile şaşırıyor.
1.800 kilometrelik sahil şeridi, adaları ve farklı konseptlerdeki konaklama seçenekleriyle ziyaretçilere hem dinlenme hem de keşif imkânı sunacak. Akıllara gelmeyen her şey ayağınıza gelecek. Yapılan bu yerler lüksün de ötesinde.
Doğanın korunması nasıl sağlanacak? Zaten buraya inşaatı sokarken doğanın korunmasını düşündün mü?
12 Aralık 1945 (21 Azer 1324) günü kurulan “Azerbaycan Millî Hükûmeti” döneminde “Tebriz Âşıklar Ansamblı”nın başkanlığını yapan şair/âşık Hüseyin Cavan’ın Türk âşıklık geleneğine aynı zamanda İran Türk edebiyatına önemli katkıları olmuştur. 1946’da Azerbaycan Millî Hükûmeti yıkılınca o da Bakü’ye sığınır. Hüseyin Cavan’ın sanatkârlığı burada daha da gelişir. Azerbaycan Yazıçılar Birliği’nin üyesi olur (Ehmedov 1995: 57). “Moskova”, “Settar ┬an”, “Kelbecer Seferi”, “Âşık Hüseyin ve Sevinc”, “Garadağ Seferi”, “Âşıġ Elesger Dastanı”, “Taléh ve Heġiġet Dastanı”, “Séyidî ve Kişverî Dastanı”, “Tembel Ehmed’in Nağılı” gibi halk hikâyeleri tasnif etmiştir. Ayrıca onun “Sen’etkâra Âşiġem”, “Kimden Öyrendin”, “Boylana Boylana” adlı şiirleri bestelenmiştir.
Cavan’ın “Azadlıġ Mahnıları”, “Âşığın Arzuları”, “Şérler”, “Goşmalar”, “Sedefli Saz”, “Bahar Kimi”, “Danış Télli Sazım”, “Él Âşığı” adlı kitapları pek çok baskı yapar. Çeşitli dillere tercüme edilir (Kafkasyalı 2002: V/228 vd.).
1940’lı yıllarda başlayan İran Türkleri bağımsızlık hareketine katılan ve Tebriz Mahallî Merkez Komitesi ile “Azerbaycan” gazetesinde görev alan Rahim Cadniku50, yazdığı ve tiyatro severlerin yardımı ile sahneye koyduğu üç perdelik “Mübarize Devam Édir” adlı piyesi ile ün yapar. Cadniku’nun 1946 olaylarından sonraki hayatı hakkında bilgi yoktur. Yaşlı Tebrizlilerin anlattıklarına göre Aralık 1946’da, Rus, Avrupa ve Şah güçlerinin Tebriz’i işgal olaylarında, Şah polisleri tarafından öldürülmüştür (Kafkasyalı 2002: VI/528).
Tebriz’de yayımlanan “Veten Yolunda”, “┬eber-i No” ve “Azerbaycan” dergi ve gazetelerinde yazdığı şiirleriyle ve çeşitli platformlarda yaptığı konuşmalarla İran Türkleri bağımsızlık hareketine katılan, hatta Rıza Şah tahttan indirildikten sonra siyasî ve sosyal çalışmalarına daha da hız veren ve silahlı mücadeleye katılan Muhammet Bağır Niknâm51, 1941-1946 Azerbaycan Millî Hükûmeti Dönemi ‘nin şairlerindendir.
İran Türklerinin bağımsızlığı için mücadele veren Türkçü şairlerden olan ve şiirleri, Tebriz’de neşredilen “Veten Yolunda” ve “Sitaré-yi Azerbaycan” gazetelerinde “Düzdüzânî” mahlası ile yazan Muhammet Ali Düzdüzanî (1922-1946?) de 1946 şehidlerindendir (Kafkasyalı 2002: V/332).
Haşim Terlan52, Azerbaycan Millî Hükûmeti Dönemi İran Türk Edebiyatı şairlerindendir. Terlan, Tebriz’de “Veten Yolunda” ve “Ġızıl Ordu” gazetelirinde millî muhtevalı şiirler yazar. Bu gazete lerin çalışanları ile “Şairler Meclisi”ni kurar. Genç şairlere önderlik eder (Terlan 1358/1979: 4).
Haşim Terlan, 1964 yılında Selamullah Cavid tarafından Tahran’da kurulan, “Dostlar Görüşü” adlı edebî meclisin üyesi olur. Terlan’ın “Alovlu Şérler” adlı kitabı İran Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Roman tarzında kaleme aldığı hatıralarını “Gümüşü Péncek” kitabında tplamıştır.
Pek çok lirik-epik uzun manzumein müellifi olan Ali Tude, 1941-1946 Azerbaycan Millî Hükûmeti döneminde birçok gazete ve dergide yazmıştır. Maarif Nazırlığı’nda şube müdürü, sonra Tebriz Devlet Filarmonyası müdürü olarak görev yapar. Millî Meclis tarafından, siyasî, içtimaî, edebî hizmetlerinden dolayı “21 Azer” madalyası ile taltif olunur. Millî Hükûmet’in yıkılışından sonra o da Bakü’ye sığınır. Ali Tude’nin asıl çalışmaları 1946’dan sonra Bakü’de olacaktır. (Aşağıda Bakü hayatından bahsedilecektir.)
Bu dönemde yazılan eserlerde İran Türklerinin ve bütün İran halkının içinde bulunduğu durum, feodal idare tarzı, diktatör şah idaresinin amansız zulmü, toplumdaki çete ve mafya hâkimiyeti, yolsuzluklar, zorbalıklar, bazı din ve devlet adamlarının din, mezhep, tarikat adı altında yaptıkları rezillikler ortaya konulmuştur.
Yine bu eserlerde ortak konular olarak, İran ve Orta Doğu halklarının beklentileri, İran şah rejiminin kokuşmuşluğu, emperyalist güçlerin İran ve İran gibi Müslüman ülkeleri nasıl sömürdükleri, Müslüman halkların emperyalist devletlerin tuzaklarına nasıl düştükleri, İran yönetimindeki yabancı işbirlikçilerinin kendilerini nasıl gizledikleri gözler önüne serilmiştir.
Şuna da işaret edilmelidir ki, bu dönemin edebî şahsiyetleri arasında yer alan Genceli Sebahî (1906-1989), Haşim Terlan (d.1924) ve Ali Tude (d. 1924) gibi emperyalist güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin ölüm makinasından kurtulan bazı yazar ve şairler aynı zamanda “1946-1979 Şah Muhammed Rıza Pehlevî Dönemi İran Türk Edebiyatı”nın da edebî simaları arasında yer alacaklardır.
2.2.4.3. Şah Muhammed Rıza Pehlevî Dönemi: Aydınların Ülkeden Kaçışı (1946-1979)
Yukarıda bahsedildiği gibi Azerbaycan Millî Hükümeti’ni yıkmak için harekete geçen Şah Muhammed Rıza Pehlevî yönetimi ve onun hamisi olan büyük güçler, Stalin’in 1937’de Türk Cumhuriyetlerinde uyguladığı “Ziyalılar Katliâmı”nı burada, İran coğrafyasında uygulamaya koymuşlardır. Maksat Şah Muhammed Rıza Pehlevî yönetimini ülkeye hâkim kılmaktan ziyade İran coğrafyasında bulunan Türk aydınlarını ortadan kaldırmak, Türk dili, edebiyatı ve kültürünü etkisiz hâle getirmek olmuştur. Binlerce aydın öldürülmüş, binlercesi zindanlara atılmış, binlercesi sürgünlere gönderilmiştir. İran Türk şair, yazar ve aydınlarının ekserisi yok edilmiştir. Tarihte eşine rastlanmamış bir aydınlar katliâmı yapılmıştır. İşte onlarca şair, yazar, gazeteci, sanatçı, aydın, büyük güçlerin temsilcisi İngilizlerin kuklası Şah Muhammed Rıza Pehlevî yönetiminin katliâmından canlarını kurtarmak için Bakü’ye sığınmışlardır.
Hâl böyle olunca 1946’dan sonra İran Türk edebiyatı (1) Ülke Dışında Gelişen İran Türk Edebiyatı ve (2) Ülke Dâhilinde Gelişen İran Türk Eedebiyatı diye iki kolda gelişmiştir. Biz de bu dönem İran Türk edebiyatını bu şekilde incelemeyi uygun bulduk.
2.2.4.3. 1. Ülke Dışında Gelişen İran Türk Edebiyatı (1946-1979)
1946 yılı Aralık ayında Mir Cafer Pişeverî’nin liderliğini yaptığı “Azerbaycan Demokratik Hükümeti”nin Pehlevî yönetimi ve onun hamileri olan emperyalist güçler tarafından yıkıldıktan sonra ülkeyi terk etmek mecburiyetinde kalan ve ekserisi Bakü’ye sığınan şair ve yazarların meydana getirdikleri edebiyattır. Bu edebiyata “Sürgün Edebiyatı” da denilebilir.
Ülke dışında Rusça, Fransızca gibi batı dillerini öğrenen, Farsça ile birlikte Arapça gibi doğu dillerini bilen, çağdaş dünya edebiyatını tanıma imkânı bulan, çoğu Bakü’de olmak üzere tamamına yakını yüksek okul okuyan, hatta bazıları master doktora yapan, üniversite kadrolarında görev alan bu “sürgündeki edebiyatçılar” edebî ve estetik değerleri yüksek eserler vücuda getirmişlerdir.
Diğer yandan Baküye sığınan edebî şahsiyetlerin tamamına yakını çeşitli dergi ve gazetelerin yönetimlerinde, çeşitli edebî ve siyasî cemiyetlerin yönetim organlarında görev almışlardır. Tamamına yakını “Azerbaycan Demokrat Partisi üyesi olmuşlar, yine ekserisi Azerbaycan’da Yaşayan İranlı Siyasî Muhacirler Cemiyyeti”nin çatısı altında toplanmışlardır.
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Tağı Eranî (1902-1940), ülkesinin Marksist-Leninist görüşle huzura ve refaha kavuşacağına inanmaktadır. Tahran Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıfta iken 1922 yılında Almanya’ya giderek Berlin Üniversitesi’nin Fen Fakültesi’ne kayıt olur.
Dersten arta kalan zamanlarında “Kaviyanî” matbaasında korektör olarak çalışır.
1928 yılında 26 yaşında doktorasını tamamlar. Ayrıca felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat ve tarihî ilimler konusunda araştırmalar yapar. Pek çok bilimsel ve siyasî eser yazar.
Tağı Eranî, diktatör şahlardan, emperyalistlerden, din adına yola çıkıp halkı kendilerine kul edenlerden kurtulmanın yolunu sosyalist sistemde görür. “Dünya” gazetesini de çıkaran Eranî, nasyonal-sosyalist görüşlü yazılarından ötürü, İran Komünist Partisi’nin 53 üyesi ile birlikte “53’ler Mahkemesi” adı altında yargılanır ve 10 yıl hapse mahkûm edilir (1937). Eranî 1940 yılında hapishanede öldürülür.
Eğer bir yıl daha yaşayabilseydi belki o da Pişeverî gibi aftan yararlanıp hapisten çıkacak ve Rusların sosyalizm tuzağını anlayabilecekti. Yabancı reçetelerle değil, millî reçetelerle ülkesini kurtarmanın yollarını arayacaktı.
Tağı Eranî’nin mahkemede yaptığı 5 saatlik “Müdafaa Nutku” İran Şahlık zulmünün en önemli belgelerinden biri olduğu gibi siyasî tarihin de önemli belgelerinden biridir. Eranî, savunmasında devrin adaletsizliğini, ahlâksızlığını, yoksulluğunu; Şah’ın, sadece tahtını koruma uğruna, polis idaresiyle, hafiyeleriyle, kanlı cellâtları, kiralık jandarma ve askerleriyle, halka reva gördüğü zulmü, gasbettiği hakları, yabancılara peşkeş çektiği ülke zenginliklerini, emperyalist güçlere verdiği ödünleri büyük bir cesaret, güçlü bir zekâ ve bediî bir ifade ile ortaya koymaktadır (Kafkasyalı 2002: IV/487).
Tağı Eranî, Türk dili ve edebiyatı konusunda Tudeh partisinin sözcüsü gibi konuşmaktadır. Ülkede hâkim dilin Farsça olmasını, Türkçenin terk edilmesini istemektedir (Heyet M. R. 2005: 71). Huşyâr (1905-1946?), 1941-1945 İran Türklerinin Millî Bağımsızlık Hareketi’ne katıldığı ve o günlerde yazdığı bilinmektedir.
Azerbaycan Muhtar Hükûmeti’nin yıkılışından sonra kendisinden haber alınamamıştır (Ekberov 1988: 318). Yaygın kanaate göre Şah güçleri tarafından şehid edilmiştir.
Genceli Sebahî 48 , İran Türklerinin Ali Tebrizî’den sonra eserlerini Türkçe yazan ikinci büyük nesir yazarıdır. 1906 doğumlu olan Sabahî erken yaşlarda yazmaya başladığı hâlde onun eserleri ancak İran İslâm Devrimi’nden sonra kitap hâlinde yayımlanabilmiştir. Devrimden hemen sonra yayımlanan eserleri şunlardır: “Şérimiz Zamanla Addımlayır”, “Ġartal” ve “Heyat Faciesi”. Kendi sergüzeşti olan “Öten Günlerim” adlı kitabı ise 1983 yılında yayımlanmıştır. Sebahî’nin, edebî, sosyal ve siyasî konularda “Güneş”, “Fürûz-i Azâdî”, “Varlıġ” ve “Yoldaş” gibi Türkçe dergilerde yazdığı yazıları henüz kitaplaştırılamamştır.
İran’ın Sulduz muhitinde yaşayan Karapapak Türklerinden olan Kulu Han Borçalı (1915-1945?) da İran Türk edebiyatında şiirleri ve millî düşünceleri ile yer almıştır. Asıl adı Nağı olan Kulu Han Borçalı, 2. Dünya Savaşı yıllarında askerî görevini yaparken Tebriz’de yayımlanan “Şafak” gazetesinde yayımladığı şiirlerden ve serdettiği fikirlerden dolayı olsa gerek hapsedilmiş, daha sonra da kendisinden haber alınamamıştır (Ekberov 1988: 154).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.
Rusya ile Çin arasında vizelerin kalkması ile çok sayıda Rus Çin’e hücum etti. Rusların bir kısmını Çin’e kaptırdık.
Soru şu:
“Çin Türkiye’ye rakip olabilir mi?”
ATOR Başkan Yardımcısı Artur Muradyan, Çin’in Rusya turizm pazarında Türkiye ve Mısır’a rakip olamayacağını belirtti. ATOR Uluslararası Turizmden Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Space Travel Genel Müdürü Artur Muradyan, turizmde son gelişmeleri değerlendirdi. Muradyan, Çin ile başlayan vizesiz seyahat döneminin turizm açısından önemli bir adım olduğunu, ancak Rusya için Türkiye ve Mısır’ın yerini alamayacağını vurguladı.
Aynı görüşteyiz.
Çin’i görenler geri döndü. Yeni gidenler de var ancak sınırlı. Ruslar “Antalya’dan vaz geçmeyiz” diyor.
Muradyan, sonbaharda uçuş koridorlarının kısmen açılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak uçuş sürelerindeki kısıtlamaların sürdüğünü hatırlattı. Yıl sonuna doğru rublenin zayıflama ihtimaline karşı turistlere şimdiden döviz alımı yapmalarını tavsiye etti.
Kış sezonunda Güneydoğu Asya ve Orta Doğu’da sert fiyat rekabeti beklenmediğini belirten Muradyan, Vietnam’ın yükselişte olduğunu ancak önümüzdeki birkaç yıl Tayland’ın gerisinde kalacağını söyledi. Tayland’da yüksek sezonda yaşanan doluluk nedeniyle talebin bir kısmının Vietnam’a kaydığını ifade etti.
Muradyan, Rusya’da hâlâ Latin Amerika, Zanzibar ve Malezya’ya doğrudan uçuşların eksikliğinin hissedildiğini belirtti. Ayrıca, Sibirya ve Uzak Doğu’dan Türkiye ve BAE’ye uçuşların artırılması gerektiğini dile getirdi.
Çin ile başlayan vizesiz seyahatin sınır bölgelerinde alışveriş ve kısa süreli gezilere ivme kazandıracağını söyleyen Muradyan, bu gelişmenin Türkiye, BAE veya Tayland gibi popüler destinasyonların alternatifi olmayacağını vurguladı. Çin’e uçak biletlerinin duyurunun ardından %15–60 arasında yükseldiğini de ekledi.
Yakın zamanda açılan Krasnodar Havalimanı’nın bölgedeki dış turizm için önemli bir merkez olacağını söyleyen Muradyan, bunun Soçi’den yapılan rezervasyonlarda azalmaya yol açtığını belirtti. Ancak şimdilik Krasnodar çıkışlı biletlerin Soçi’ye göre %15–20 daha pahalı olduğunu ifade etti.
ABD’ye seyahatlere ilginin bulunduğunu fakat vize alma zorluklarının talebi sınırladığını belirten Muradyan, yakın zamanda Rusya–ABD arasında doğrudan uçuşların başlamasını beklemediğini söyledi.
Muradyan’ın bu açıklamaları, Rus turistlerin sonbahar ve kış sezonu planlamalarında Asya pazarına yönelim, Çin ile vizesiz seyahatin sınırlı etkisi ve yeni havalimanı açılışlarının bölgesel turizme yansımaları açısından dikkat çekici öngörüler sundu.
Muradyan, sonbaharda uçuş koridorlarının kısmen açılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak uçuş sürelerindeki kısıtlamaların sürdüğünü hatırlattı. Yıl sonuna doğru rublenin zayıflama ihtimaline karşı turistlere şimdiden döviz alımı yapmalarını tavsiye etti.
Kış sezonunda Güneydoğu Asya ve Orta Doğu’da sert fiyat rekabeti beklenmediğini belirten Muradyan, Vietnam’ın yükselişte olduğunu ancak önümüzdeki birkaç yıl Tayland’ın gerisinde kalacağını söyledi. Tayland’da yüksek sezonda yaşanan doluluk nedeniyle talebin bir kısmının Vietnam’a kaydığını ifade etti.
Muradyan, Rusya’da hâlâ Latin Amerika, Zanzibar ve Malezya’ya doğrudan uçuşların eksikliğinin hissedildiğini belirtti. Ayrıca, Sibirya ve Uzak Doğu’dan Türkiye ve BAE’ye uçuşların artırılması gerektiğini dile getirdi.
Çin ile başlayan vizesiz seyahatin sınır bölgelerinde alışveriş ve kısa süreli gezilere ivme kazandıracağını söyleyen Muradyan, bu gelişmenin Türkiye, BAE veya Tayland gibi popüler destinasyonların alternatifi olmayacağını vurguladı. Çin’e uçak biletlerinin duyurunun ardından %15–60 arasında yükseldiğini de ekledi.
Yakın zamanda açılan Krasnodar Havalimanı’nın bölgedeki dış turizm için önemli bir merkez olacağını söyleyen Muradyan, bunun Soçi’den yapılan rezervasyonlarda azalmaya yol açtığını belirtti. Ancak şimdilik Krasnodar çıkışlı biletlerin Soçi’ye göre %15–20 daha pahalı olduğunu ifade etti.
ABD’ye seyahatlere ilginin bulunduğunu fakat vize alma zorluklarının talebi sınırladığını belirten Muradyan, yakın zamanda Rusya–ABD arasında doğrudan uçuşların başlamasını beklemediğini söyledi.
Muradyan’ın bu açıklamaları, Rus turistlerin sonbahar ve kış sezonu planlamalarında Asya pazarına yönelim, Çin ile vizesiz seyahatin sınırlı etkisi ve yeni havalimanı açılışlarının bölgesel turizme yansımaları açısından dikkat çekici öngörüler sundu.
Vize konusunda artık yazmak istemiyoruz. Avrupa vize vermiyor, Türkiye’ye kapıları kapattı. İlk yazımızdan bu yana 1 Milyonu Aşkın Başvuru yapıldı. Türkiye, En Çok Başvuru Yapan Ülkelerden Biri olarak öne çıkıyor.
2023 yılında Türkiye’den Schengen vizesine başvuran 1 milyon 55 bin kişiden 900 bini Avrupa’ya gitmeye hak kazandı. Ancak bu kişilerin yaklaşık 100 bini dönüş yapmadı. Avrupa ülkelerinin vize politikasını sıkılaştırmasının arkasındaki en büyük nedenlerden biri bu veri olabilir.
Schengen ülkeleri 2023 yılında dünya genelinde toplam 11 milyon 716 bin vize başvurusu aldı. Türkiye, bu başvuruların 1 milyon 55 binini gerçekleştirdi ve en çok başvuru yapılan ülkeler arasında öne çıktı. Bu yüksek sayı, Avrupa seyahatine olan talebin hala güçlü bir şekilde devam ettiğini gösteriyor.
Başvuran 1 milyon 55 bin Türk vatandaşının 900 bini vize aldı. Bu, yaklaşık %85,5’lik bir kabul oranına işaret ediyor. Türkiye’deki red oranı ise %14,5 seviyesinde kaldı. Dünya genelindeki ortalama red oranı ise %14,8 olarak kayıtlara geçti. Bu durum, Türkiye’nin vize reddi oranının küresel ortalamaya kıyasla daha düşük olduğunu gösteriyor.
Schengen ülkeleri tarafından Çin’den 1 milyon 700 bin başvuru kabul edilirken, nüfus oranları göz önüne alındığında Türkiye’ye verilen vize kotasının aslında adil bir düzeyde olduğu söylenebilir. Ancak esas sorun, verilen vizelerin nasıl kullanıldığına dair verilere dikkat edildiğinde ortaya çıkıyor.
Vize alıp Avrupa’ya giden 900 bin Türk vatandaşının yaklaşık 100 bini 2023 yılı içinde Türkiye’ye geri dönmedi. Bu da Avrupa ülkeleri açısından ciddi bir güvenlik ve göç kontrolü sorunu olarak görülüyor. Her 9 kişiden 1’i, vize süresi sona erdiği hâlde ülkede kalmaya devam etti.
Son aylarda özellikle iş insanları, öğrenciler ve turistik amaçla seyahat etmek isteyen Türk vatandaşları vize almakta ciddi zorluklar yaşarken, Avrupa ülkeleri bu tutumu “yoğun başvuru” ve “güvenlik riski” gibi gerekçelere bağlıyor. Ancak 100 bin kişinin geri dönmemesi, bu kararların temelini oluşturuyor olabilir.
Göç uzmanları, Avrupa’daki geri dönmeyen vize sahiplerinin çoğunun “daha iyi bir yaşam arayışı” içinde olduğunu belirtiyor. Ancak bu durum, dürüstçe başvuru yapan milyonlarca Türk vatandaşını da mağdur ediyor. Uzmanlara göre, “kişiye özel değerlendirme sistemi” oluşturulması, bu sorunu çözmek için ilk adım olabilir.
Türkiye bünyesinde 7 milyon Arap (Suriyeli) barındırıyor. Fırsatını bulan kapağı Avrupa’ya atacak. Avrupalılar koruyor. Bir tek sığınmacı bile istemiyorlar. Amerika’ya zaten girmeleri mümkün değil.
Vize alıp Avrupa’ya giden 900 bin Türk vatandaşının yaklaşık 100 bini 2023 yılı içinde Türkiye’ye geri dönmedi. Şimdi ne olacak? Bu durum karşısında Avrupalı vize verir mi?
Başvuran 1 milyon 55 bin Türk vatandaşının 900 bini vize aldı. Bu, yaklaşık %85,5’lik bir kabul oranına işaret ediyor. Türkiye’deki ret oranı ise %14,5 seviyesinde kaldı.
Schengen ülkeleri 2023 yılında dünya genelinde toplam 11 milyon 716 bin vize başvurusu aldı. Aylar sonra “evet” veya “hayır” deniliyor. İş biraz da ticarete döndü. Vize alanlar karşı tarafa en az 100 dolar ödüyor.
Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Erzurum Şube Başkanı Murat Ertaş “Dil Bayramı” münasebetiyle yaptığı açıklamada 29 harflik Türkiye Türkçesi alfabesinin Türkçenin zengin ses ve kelime varlığını ifade etmede yetersiz olduğunu söyledi.
Pezevengin evladı eksik harflerden dolayı rahatsızmış. Sanki eski Arap alfabesinde her şey tamam, yerli yerindeymiş gibi. Oysa dünya da Türkçeye en aykırı, en uyumsuz alfabedir Arap alfabesi. Yeni alfabeyle amaçlanan zaten olabildiğince FONETİK bir alfabe elde etmekti. Latin alfabesi kulanan halkların tamamı aynı harfleri farklı okunuşlarla kullanıyorlar. Ve ellerinde Latin alfabesini bizim gibi FONETİK kullanamıyorlar. Bakın, izleyin. https://www.instagram.com/reel/C6XR_0NNyPM/ Araplar, Farslar, Çinliler, Japonlar aklınıza hangi dil ve alfabesi gelirse gelsin. Okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan tek dil ve alfabe Türkçe ve Latin alfabesidir. Çünkü tıpkı bir eldiven gibi kişiye özeldir. Türkçeye uygun şekilde tasarlanmıştır. Evet, toplam dört bilemedin beş sesini tam karşılığı yoktur. Onun yerine elde olanların en uygun olanları kullanırız. Bu sesleri içeren pek az kelime yazıldığı gibi okunmaz, okunduğu gibi yazılmaz. Kaldı ki, bu kelimeler de ödünç alınmış yabancı kelimelerdir. Ona bakarsanız dil şıklatarak konuşulan diller de vardır. Bunlardan ödünç kelime alırsanız, bu seslerin de karşılığı olmayacaktır.
Mutlak FONETİK alfabe mi arıyorsunuz? O zaten var. Öyle 35-40 harf değil, çok daha fazlası var. International Phonetic Alphabet yani ‘”IPA”. İngilizce için, olsun. Meraklısı bizde çok nasılsa.
Bundan iyisi Şam’da kayısı diyeceğim ama Şam da yerle bir edildi.Oraj POYRAZ
Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Erzurum Şube Başkanı Murat Ertaş “Dil Bayramı” münasebetiyle yaptığı açıklamada 29 harflik Türkiye Türkçesi alfabesinin Türkçenin zengin ses ve kelime varlığını ifade etmede yetersiz olduğunu söyledi.
TDED Erzurum Şube Başkanı Murat Ertaş açıklamasına şöyle devam etti. “Güncel Türkçe Sözlük 2 ciltten oluşurken Tarama ve Derleme sözlüklerimiz 11, 12 cilt olabilecek sayıda… Bu ne demek? 29 harflik güncel alfabemizde olmayan harfler yüzünden Türk milletinin çoğu kadim kelimesini yazamıyoruz, harf eksik. Meselâ Anadolu’nun çok sevdiği “ kara he, hırıltılı he” dediğimiz harf neden alfabemizde yok? Azerbaycan’da bu harf X ile gösterilmektedir. Sadece bu harfin bile olması mezara gömdüğümüz nice kelimemizi diriltecek, güncelleyecek. Yazı diline almadığımız kelimelerin zamanla ölmesi kaçınılmazdır. Halk ağzı dediğimiz nedir Allah aşkına? Halkın kullandığı Türkçe, mağara Türkçesi mi? Anadolu’da halkın dilindeki kelimelerin hemen tamamı Türk dünyasında güncel kullanılmaktadır. Halkın dili, binlerce yıllık Türk kültür ve irfanının, diyalektik ve estetiğinin dilidir. Türkiye’de ‘yerel/bölgesel ağız’ diye nitelendirilip TDK’nin Güncel Türkçe Sözlüğü’ne almadığı kelimeler Anadolu’da, Kafkasya’da ve Türkistan’da kullanılıyor. Bu nasıl yerellik ve bölgesellik ki koca bir kıta dilinde var ama resmî Türkiye Türkçesinde yok. 29 harflik alfabemizde olmayan 1)açık e, 2)hırıltılı(sızıcı) he, 3)art damak (k)q, 4)damak(nazal) n’si bir an evvel alfabemize eklenmeli ve alfabemiz 33 harfe çıkarılmalıdır. Böylelikle ölü kelimeler dirilmelidir. Kendi dilimizin katili olmaktan kurtulduğumuzda bayram o bayram olur, dil bayramı daha anlam kazanır. Konunun daha iyi anlaşılması için Türkçe kelime ve ses varlığımızla ilgili yapılan çalışmalardan örnek veriyorum. Takdiri konunun uzmanlarının ve kamuoyunun takdirine bırakıyorum
Güncel Türkçe Sözlük (TDK) – 2 cilt, Derleme Sözlüğü (TDK) – 12 cilt (1963), Derleme Sözlüğü (Ankara Ünv.) – 11 cilt (1993), Tarama Sözlüğü (Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu) – 8 cilt (1965), Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü (TDK) – 6 cilt (1932) Türkçe, Balkanlardan Sibirya’ya konuşulan büyük bir medeniyet dilidir. Dilimiz kimliğimizdir. Türk dünyasının 34 harflik ortak alfabe çalışmasını da desteklediğimizi vurgulayarak büyük Türk milletinin Dil Bayramı’nı kutluyorum”