ABD’de enflasyonun artacağı, faiz artırmak durumunda kalınacağı
Düne kadar serbest ticaretin ve kapitalizmin lideri ABD korumacılığı savunuyor,
bir strateji değil.

Düne kadar serbest ticaretin ve kapitalizmin lideri ABD korumacılığı savunuyor,
bir strateji değil.

Sovyet Askeri İstihbaratı, İstiklâl Savaşı döneminde Türkiye’deki gelişmeleriyakından takip etmiştir. Hatta MilliMücadele liderliği, Sovyet devletinin M.V.Frunze, S. İ. Aralov gibi asker kökenli temsilcileriyle Türk Ordusu’nun gizli bilgilerini,planlarını paylaşmışlar, bu konularda fikir-alışverişlerinde bulunmuşlardır.
ESKİ ve YENİ ANAYASA
AKP hükümeti Yeni Anayasada“Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddesinin olmasını istemiyor.
Bundan başka egemenliğin de anayasal kurumlardan alınarak yalnızca iktidarların tekeline verilmesi isteğinde.
Anayasadaki başlangıç bölümünün tamamen çıkarılması taraftarı.
Kendilerince bir gerekçe de bulmuşlar. “Anayasalarda ideolojik yaklaşım olmamalı”
Acaba ideolojik yaklaşım dediği “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir”hükmü mü?Eğer onları rahatsız eden buysa, demek ki asıl hedefleri Cumhuriyeti yıkmak.
Esas 2. maddede çok büyük bir değişiklik istiyor.
2.Madde:“Türkiye Cumhuriyeti,toplumun huzuru,milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde,insan haklarına saygılı,Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir”
Onları en çok rahatsız eden Atatürk Milliyetçiliği…Bu ifadenin çıkarılıp
Maddeyi,“Türkiye Cumhuriyeti,insan haklarına dayalı,demokratik,laik, sosyal bir hukuk devletidir” şeklinde değiştirmek kararındalar.
Ayrıca Anayasanın 4.maddesindeki“Değiştirilemeyecek hükümler” :
Anayasanın Değiştirilemez İlk 4 (Dört) Maddesi
Devletin Şekli
Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir
Cumhuriyetin Nitelikleri
Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı” dır.
Başkenti Ankara’dır.
Değiştirilemeyecek Hükümler
Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
3.madde de bir sorun görmediklerini söylerken,bir yandan da,kendisine yöneltilen bir soruya:
Cemil Çiçek,“Değişiklikten ne anladığınıza bağlı.İlkeyi değiştirmek ile kompozisyonu değiştirmek birbirinden farklı şeyler.İfade aksaklıklarını değiştirmek farklı şeylerdir” diye cevaplıyor…
Aslına bakarsanız ben bu konudaki samimiyetlerinden de emin değilim.Ellerinden gelse bu ilk dört maddeyi tamamen kaldırırlar.Hele hele laiklik…
Gelelim değiştirilmek için teklif edilen maddelere…
Yargı yetkisi:
Madde 9;
Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır,ifadesi kaldırılıp,yerine;
Yargı yetkisi
Madde 9;
Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır,ifadesi konuldu.
Bu konuda bir de Baro’nun değerlendirmesine bakalım.
BARO’NUN DEĞERLENDİRMESİ: Önerilen değişiklik kapsamında Yargı’nın temel ve doğal niteliklerinden biri olan (ve aslında “bağımsızlık” niteliğinin de içinde saklı olan) “tarafsızlık” niteliğinin Anayasa metnine eklenmesi önerilmektedir.
Anayasa metnine böyle bir ekleme yapılmasında, prensip olarak herhangi bir sakınca bulunmadığı, hatta bunun faydalı olacağı söylenebilir. Bununla birlikte, yargı bağımsızlığı ile yargısal tarafsızlık hedeflerine yalnızca Anayasa’ya bu konuda hükümler konulmak suretiyle ulaşılamayacağı açıktır. Ancak, bu noktada daha da önemli olan ve asıl dikkat çekilmesi gereken husus; bizatihi yargı bağımsızlığına aykırı olan ve yargının tarafsızlığını zedeleyici nitelik taşıyan kimi hükümlerin de Anayasa’da yer alması ihtimalidir.
Bu bağlamda, gündemdeki Anayasa değişiklik teklifine bakıldığında; özellikle Yürütme’nin Yargı üzerindeki etkisini arttıran ve yargı bağımsızlığı ile yargının tarafsızlığını ciddi ölçüde zedeleyici nitelik taşıyan bazı hükümlerin varlığı dikkat çekmektedir. Bu düzenlemelerse, Anayasa’nın 9. maddesinde yapılması öngörülen değişikliğin, yalnızca Anayasa’nın “sözü” ile sınırlı kalan ve üstelik Anayasa’nın diğer bazı hükümlerinin “sözü” ile Anayasa’nın dönüşen “ruhu” karşısında, sembolik olmaktan öteye bir anlam taşımayan bir değişiklik olmasına yol açabilecektir.
Bu maddeyi değiştirmenin amacı neydi acaba?Tarafsız ifadesi niye eklenme gereği duyuldu?Kime göre tarafsız,neye göre tarafsız?
Şimdiye kadarki uygulamalardan tarafsız kavramının sadece uygulayanların tarafı olduğunu görmedik mi…
1.Türkiye Büyük Millet Meclisi
Madde 75 – (Değişik: 23/7/1995 – 4121/8 md.)
Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beş yüz elli milletvekilinden oluşur.
maddesi yerine;
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Madde 75 – (Değişik: 23/7/1995 – 4121/8 md.)
Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen altı yüz milletvekilinden oluşur.
maddesi getirilmiştir.
Baro bu konuda ne düşünüyor dersiniz!
BARONUN DEĞERLENDİRMESİ: Anayasa değişiklik teklifinin geneline bakıldığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkilerinin “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” aracılığıyla Yürütme ile paylaşıldığını, Meclis’in Yürütme’yi anayasal araçlarla denetleme yetkisinin bütünüyle kaldırıldığını ve bir bütün olarak “Devlet faaliyetleri”nin, Meclis’in “genel görüşme” yapma yetkisinin dışına çıkarıldığı görülmektedir. Bu çerçevede, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin anayasal sistem içindeki etkisinin ve sahip olduğu yetkilerin ciddi ölçüde azaltıldığını söylemek mümkündür. Böyle bir tabloda, anayasal mimarî içinde daha talî bir konuma yerleştirilen Meclis’in üye sayısının arttırılmasıyla nasıl bir demokratik kazanım elde edilebileceği ise, tam olarak anlaşılamamıştır. İlaveten, Türkiye’de seçim sisteminin yıllardır eleştirilen özellikleri arasında yer alan “%10’luk seçim barajı” ve “sun’i olarak daraltılan seçim çevreleri” gibi olgular aynı kaldığı müddetçe, salt milletvekili sayısının arttırılması yoluyla daha dengeli ve adaletli bir temsil olanağına kavuşulacağını iddia etmek de, matematiksel olarak mümkün görünmemektedir.
Zaten bütün yetkiler tek adama devredileceğinden ve TBMM etkisizleştirilmiş olacağından,milletvekili sayısının 550 den 600 e çıkarılma sebebi nedir?Milletin ödediği vergilerden ödenen milletvekili maaşları bütçeye yeni bir yük getirmiş olmayacak mı…

Türkiye gerçekten çok kötü günlere doğru gidiyor.
Evlere atılan kurşunlar,
Mekân kundaklamalar,
Ve harbe hazırlanır gibi eğitilen insanlar…
MHP eski Iğdır Milletvekili ve MHP genel başkan adaylarından Sinan Oğan birkaç gün önce 15 Temmuz sonrasında fırıncı, bakkal, berber gibi sivillerin zaman, zaman kamplara alınıp eğitildiklerini, Silah kullanmayı öğretildiğini iddia etmişti.
İddiada en korkutucusu ise o milis gücü istedikleri zaman sokağa çıkarıp toplumun diğer kesimini üzerine salacak olmalarıydı.
Halk Özel Harekât (HÖH) isimli bu milis kuvvetini Suriye’de savaşan birisinin kurduğunu söyleyen Oğan Türkiye’nin her tarafında yapılanmaya gittiklerini söyledi.
Bu korkunç bir şey…
O silahlar kimlere doğrultulacak?
Bazı AKP’lilerin“İç savaş çıkar” tehditleri bunun için miydi acaba?
Oğan sözlerine ilaveten ,”Hayır diyen teröristtir “ açıklamalarından yarın bu yapılanmanın ne yapabileceğini tahmin ediyoruz dedi.
Aklıma GEZİ olaylarındaki Palalılar geldi.
Hürriyet Gazetesini basanları hatırladım.
İnşallah sözler iddialarda kalır diyeceğim ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler.
Sinan Oğan gibi birisi bunları söylüyorsa gerçek payı aramak gerek.
Öte yanda bugün basında bir video ile haber çıktı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner’in ( Kardeş Kal Türkiye) adını taşıyan tam teşekküllü bir teşkilat kurduklarını gittikçe örgütlendiklerin kendi konuşmasından duyduk.
“Gayemiz bir tehlike anında halkı uyandırma ve haber verme niteliğinde” imiş.
“En küçük cihazımız düdük. Arabamda megafon var. Gerektiği zaman kullanacağımız silah var. Böyle hazırlıkları yapmamız lazım” ifadelerini kullandı.
Uzuner, “Liderimiz Cumhurbaşkanı Erdoğan etrafında kenetlendik” dedi.
Allah! Allah! Tüm bu hazırlıklar neden?
Neden cumhurbaşkanının etrafında kenetleniyorlar?
Onun zaten yeterince korumaları var.
Bu ülkenin FETÖ’cü olmayan askeri, polisi var.
Erdoğan her ne kadar “ben sadece % 50’nin cumhurbaşkanıyım” dese de Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanıdır.
Sanmasınlar ki 15 Temmuz ne idüğü belli olmayan kalkışmada onu sadece AKP’liler korumaya kalktılar.
Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle ve her kökenden insanıyla, partili partisiz ,tüm Türkiye sokaklara dökülerek koruma altına aldı.
Ve o acayip darbe teşebbüsüne hayır dedi.
Merak ediyorum.
Yine bir darbe tehlikesi mi var yoksa Hayır diyenlere karşı bir saldırı mı düşünüyorlar?
Şayet öyle bir düşünceleri varsa ülkeye yazık ederler.
Çok kan dökülür bu da tam emperyalist güçlerin istediği gibi olur.
Türk Milletinin gücüne, sağduyusuna her zaman güvendim ve güveniyorum.
Kişilerin menfaatleri için ülkeyi bu durumlara getirmek istemeleri gerçekten çok acıdır.
Hiç kimsenin iç çatışma çıkartmaya hakkı yoktur.
Hayır diyenlere daha doğrusu tek adama Türkiye’yi teslim etmek istemeyenlere, Atatürkçülere karşı bu hazırlıklar yapılıyorsa o zaman bizlerde silahlanalım mı?
Bunu mu istiyorsunuz?
Görüyorum ki hırsınız mantıklarınızın önüne geçmiş.
Neden beyler neden?
Bu güzelim ülke bir yerinize mi battı?
PKK, IŞİD, FETÖ gibi düşmanlarla mı uğraşacağız yoksa birbirimizle mi?
Bilmezmisiniz ki 7 düvelin gözü halen yurdumuzdadır?
Bilmezmisiniz ki parçalanmamız onların işlerine gelecektir.
Cihan İmparatorluğu denen 600 yıllık Osmanlının yıkılışını hatırlayın.
Bir kişinin hükümranlığı için değer mi?
Değer diyorsanız…
Eyvallah…
O zaman siz bilirsiniz, başka ne diyeyim.
Bu arada usta sanatçımız Müjdat Gezen’in yıllarca alınteri ile biriktirdiği tüm varlığını harcayarak meydana getirdiği Müjdat Gezen Sanat Merkezi bir yönlendirilmiş hain tarafından yakılmak istendi.
Allah belasını, belalarını versin.
Sevgili Müjdat Gezen’e geçmiş olsun,15 senede ülkeyi bu hale getirenlere de yazıklar olsun diyorum.
Tünay Süer
21 Şubat 2017

Yiyip bitirdiler… Gitti güzelim milli havayolumuz… Değeri kadar zarar açıklandı… Değeri sıfırlandı…

Daha öğretmen olup bir sınıf bile yönetememiş,

Turkish Forum Danışma Kurulu üyesi Rafael Sadi:

Türk ve Yahudi olarak bakarsanız mevcut nefret edebiyatı ortamını da hesaba katarsak bu türden mizahın neredeyse büyük ölçüde eksildiği Türkiye’de tehlikeli bir kıvılcım olabilir. Ancak buna aşırı tepki veren gerek GIRGIR dergisi sahipleri ve daha da ilginç tepki veren devlet yetkililerinin sabah akşam Türk basınında hatta Türkiye yönetim kademelerindeki YAHUDİ KARŞITLIĞI ve NEFRET SUÇU işlemiş ve işlemekte olanlara karşı en basitinden HİÇBİR ŞEY yapmamış olduğunu kıyaslayacak olursa ortada büyük bir çelişki olduğuna dikkat çekmeden geçemeyeceğim.
Yahudi ve İsrailli hatta aşırı dindar olmayan biri olarak baktığımızda ise sadece gülüp geçilecek ve içinde belki az saygısızlık olan ama nefret suçu olmayan bir mizah diyebiliriz.

1.. Vestnikkavkaza.net, IDEX 2017 çerçevesinde Restoc devlet şirketi CEO’ su Sergei Chemezov’ a atfen Türkiye’ nin Rus S – 400 Füze sistemleri ile ilgilendiğini bildiriyor. Chemezov, görüşmelerin devam ettiğini, temel konunun finansman olduğunu söyledi…
http://www.armenpress.am/eng/news/879531/turkey-has-violated-a-key-principle-of-international-relations-–-says-armenian-fm.html
http://www.armenpress.am/eng/news/879521/armenia-not-happy-over-azerbaijan’s-military-purchases-from-russia—fm-nalbandian.html
8 . Armenpress.am’ de yer alan habere göre, Ermenistan DİB Edward Nalbandian, Stepanakert’ in görüşmelere doğrudan katılımı olmadan Dağlık Karabağ anlaşmazlığının çözümü imkansızdır dedi.
http://www.armenpress.am/eng/news/879515/nagorno-karabakh-conflict-settlement-impossible-without-stepanakert’s-direct-participation-in-talks.html


I. Dünya Savaşı yıllarında büyük bir Türk ordusunun düşman ateşinden çok dondurucu soğuklar, açlık ve hastalıklar yüzünden Sarıkamış civarındaki karlı dağlarda neredeyse tamamen yok olması, bir yazarımızın yıllar önce ifade ettiği gibi hâlâ kafalarımızın içerisinde beyazlaşmış bir kor sıcaklığı ile durmaktadır.[1] Sarıkamış yenilgisi, sadece büyük bir ordunun yok olmasına neden olmakla kalmamış, etkilerini bugün dahi hissedebildiğimiz bir felâketler dizisine de yol açmıştır. Yenilginin ardından Kafkas cephesindeki dengenin Ruslar lehine bozulması üzerine Doğu Anadolu’daki Osmanlı vilayetleri işgale uğramış, işgal yıllarında bölge, eşine az rastlanır derecede büyük bir tahribata maruz kalmış, yöre halkından milyonlarca insan ya hayatını kaybetmiş ya da yerini yurdunu terk ederek başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan Sarıkamış harekâtı yakın tarihimizin en önemli olaylarından birisidir.
Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşı, Rus ordusunun 1 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı sınırını geçerek taarruz etmesi üzerine başlamıştı. Rusların bu ilk taarruzunu Deveboynu çizgisinde karşılamak niyetinde olan 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın fazla direnmeden Pasinler çizgisindeki kuvvetlerini geri çekmesi üzerine Ruslar, Erzurum’un 60 km. kadar doğusunda bulunan Köprüköy’e kadar kolayca ilerlemişlerdi.[2] Genel bir taarruzdan ziyade Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki saldırılarına[3] karşılık vermek amacıyla harekete geçtikleri anlaşılan Rus kuvvetleri, erzak ve levâzım depolarının bulunduğu Sarıkamış’tan daha fazla uzaklaşmak niyetinde olmadıklarından bu çizgide taarruzlarını durdurmuşlardı.[4] Esasen Ruslar, birliklerinin önemli bir bölümünü batı cephesine nakletmiş olduklarından bu cephede fazla kuvvet bulundurmuyorlardı.[5]
Rus ordusunun Kafkas cephesindeki bu zaafından yararlanmak isteyen Enver Paşa, Osmanlı kuvvetlerinin Ruslar karşısında geri çekilerek savunmada kalmasını doğru bulmuyordu. Bu nedenle cephedeki duruma müdahale ederek 3. Ordu’nun Köprüköy yönünde taarruz etmesini emretti. Bu emir üzerine Türk ordusunun taarruzuyla 7 Kasım sabahı başlayan Köprüköy savaşlarında, Ruslar mevzilerini terk ederek bir günlük mesafede bulunan Azap sırtlarına kadar çekilmek zorunda kaldılar. 16-17 Kasım günlerinde Azap sırtlarında devam eden çarpışmalarda her iki taraf da kayda değer bir sonuç elde edemeyince, Kafkas cephesindeki çarpışmalar bir süre için sona erdi.[6] Çarpışmaların bu şekilde sona ermesi Ruslar tarafından memnuniyetle karşılanmış, Rus Kafkas Ordusu Başkomutanlığı’ndan, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann’a, özel bir emir almadıkça taarruza teşebbüs etmemesi bildirilmişti.[7] Böylece başlangıçta örtü savaşı, olarak karşılıklı gidiş gelişler şeklinde tezahür eden savaş bir durgunluk dönemine girmiş oldu. Cephedeki bu durgunluk Enver Paşa’nın bölgeye intikaline kadar devam etti.

Harekât Planı ve Amacı
Köprüköy ve Azap savaşlarında elde edilen sınırlı başarıları da yeterli görmeyen Enver Paşa, kesin sonuca ulaşmak için harekât planının ciddi surette değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Böylece şimdiye kadar istenilen sonucu sağlama hususunda yetersiz kalan cephe taarruzlarından vazgeçerek bir kuşatma hareketiyle düşmanın imha edilmesine karar verdi. Bu kararı vermesinde, Almanların birkaç ay önce Tannenberg’de kazandıkları zaferin de büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hindenburg komutasındaki Alman orduları, 1914 yılı Ağustosu’nda başarılı bir kuşatma hareketiyle Rusların üstün kuvvetlerini Tannenberg’de ağır bir yenilgiye uğratmışlardı.[8] Bu yenilgi, Rusların kuşatma hareketleri karşısında çok zayıf kaldıklarına dair bir kanaat oluşmasına neden oldu. Nitekim bu sırada Berlin’de bulunan Türk ataşesi, İstanbul’a gönderdiği bir raporda; Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğunu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağını bildirmişti.[9]
Osmanlı ordusunda görev yapan Alman askerî heyeti başkanı General Liman von Sanders dışındaki müttefik Alman subayları ve Alman büyükelçisi Wangenheim, Enver Paşa’nın tasarladığı kuşatma hareketini kendi menfaatleri açısından yararlı görüyorlardı.[10] Almanlar, Kafkas cephesindeki Rus kuvvetlerinin başarılı bir çevirme harekâtıyla yenilgiye uğratılması halinde, Rusların buraya kuvvetli bir ordu göndermek zorunda kalacaklarından Lehistan cephesindeki Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünün hafifleyeceğini düşünüyorlardı.[11] Fakat çok güç şartlar altında yapılacak olan bu harekâtın riskli olduğunu görerek, böyle bir taarruzdaki tüm sorumluluğun Türklere ait olacağını belirtmekten de geri kalmamışlardı.[12]
Enver Paşa’nın bu taarruzla ulaşmak istediği hedef, Almanların beklentilerinin çok ötesindeydi. Aras vadisindeki Rus kuvvetlerini imha etmek üzere tasarlanan kuşatma harekâtı, aslında büyük ve kapsamlı bir planın sadece ilk ve en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Enver Paşa, Rus kuvvetleri imha edildikten sonra Kafkas halklarının Türkler lehine bir isyan başlatacaklarına[13] ve böylece Kafkasya, İran ve Türkistan’ın ele geçirileceğine inanıyordu.[14] Hatta bununla da yetinmeyerek Afganistan ve Hindistan üzerine yürümek azminde olan Enver Paşa, 1914 Kasımı’nda Liman von Sanders’e tasarladığı kapsamlı harekâtın plan ve amaçlarını izah etmişti. Liman von Sanders anılarında bu olayı şu şekilde nakletmektedir:[15]
Enver elindeki haritanın üzerine 3. Orduya yaptıracağı bir hareketin krokisini çizdi. Buna göre Enver, anayol istikametinden ve cepheden 11. Kolordu ile Rusları oyalarken, diğer iki kolordu (9. ve 10. Kolordular) sola doğru ve dağlar üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle Sarıkamış’ta Rusların yan ve arkasını çevirecek, sonra da 3. Ordu Kars’ı zapt edecek…. Konuşmanın sonunda hayalî ve dikkat çekici fikirler ortaya attı. Bana ileride Afganistan üzerinden Hindistan’a yürüyeceğini bile söyleyerek veda etti.
3. Ordu Komutanı Hazan İzzet Paşa, tasarlanan kuşatma harekâtının başarılı olacağına inanmıyor ve taarruz konusunda da pek istekli görünmüyordu. Ordu komutanının görüşlerine pek fazla değer vermeyen Enver Paşa, bizzat cepheye gidip durumu görmek istediyse de meclis buna razı olmadı. O da yerine Hafız Hakkı Bey’i söz konusu kuşatma hareketinin icra edilip edilemeyeceğini araştırmak üzere Kafkas cephesine gönderdi. Hafız Hakkı Bey, cephedeki yetkililerle görüşüp bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 Aralık’ta şu raporu gönderdi: Bir kolordu ile cepheden ve iki kolordu ile Bardız-Oltu üzerinden ihata ile Ruslara muvaffakiyetli taarruz yapılabileceğini yerinde tetkik ettim. Rütbem tashih olunursa ben de bu işi yaparım. Hafız Hakkı Bey, ordu komutanı ile kolordu komutanlarının yeterli derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından, böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmediklerini de raporuna eklemişti.[16]
Hafız Hakkı Bey’den istediği cevabı alan Enver Paşa, ordu komutanını taarruza teşvik etmek veya gerekirse taarruzu bizzat komuta etmek üzere cepheye gitmeye karar verdi.[17] Yanında Genelkurmay Başkanı General Bronsart von Schellendorf, Harekât Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ve diğer maiyeti ile 6 Aralık’ta İstanbul’dan hareket etti. Denizyoluyla önce Trabzon’a ve oradan Erzurum’a ulaştılar.[18] Aralığın 15’inde Köprüköy’deki ordu karargâhına geldiler. Burada yapılan görüşmede, Enver Paşa’nın huzurunda samimi görüşlerini ifade etmekten kaçınan Hasan İzzet Paşa, istemeyerek de olsa icra edilecek harekât hakkında Enver Paşa ile mutabık kalmış gibi davrandı. Enver Paşa da harekâtın komutasını Hasan İzzet Paşa’ya havale edip ben Erzurum’a gidiyorum, ya oradan İstanbul’a dönerim veya seyirci sıfatıyla hareketinize bakarım diyerek 17 Aralık’ta Erzurum’a döndü.[19]
Sık sık cepheyi dolaşan ve askerlerin durumuyla yakından ilgilenen Hasan İzzet Paşa, birliklerin bir kış taarruzu için yeterli donanıma sahip olmadıklarını çok iyi biliyordu. Güney cephesinden buraya intikal eden birlikler içerisinde hâlâ entariyle dolaşan askerler vardı. Günden güne şiddetlenen soğuklar yüzünden donarak hayatını kaybeden askerlerin sayısı giderek artmaktaydı.[20] Ordunun yiyecek ve ulaştırma hizmetleri de yetersizdi. Nitekim Menzil Müfettiş-i Umûmîliği’nin 26 Ekim 1914 tarihli raporunda 3. Ordu’nun durumu şu şekilde değerlendirilmişti:[21]
3. Ordu’nun bulunduğu yerde bile iaşesi için mevcut menzil kolları yetersizdir. Hareket halinde açlık muhakkaktır. Doğuda demiryolları olmadığından, menzil kolları ne kadar arttırılsa yine kâfi gelmez. On günlük erzakı taşıyan menzil kolları olsa dahi on birinci günü yine açlık baş gösterir.
Başlangıçta Enver Paşa’ya itiraz edemeyen Hasan İzzet Paşa, mevcut durumda ordunun büyük bir kuşatma harekâtını gerçekleştiremeyeceği kanaatine varmış ve bu durum sinirlerini iyice yıpratmıştı. Neticede bir gün düşündükten sonra 18 Aralık 1914 gecesi telgrafla Enver Paşa’ya istifasını arz etti. Hasan İzzet Paşa bu telgrafında şöyle diyordu:[22]
Ben bu hareketleri icra için nefsimde kuvvet ve itimat göremediğimden ve esasen fevkalâde bir asabiyet gelerek rahatsız olduğumdan memuriyet-i hazıramdan affımı istirham ederim.
Enver Paşa bu telgrafı alınca, ordu komutanlığını kendi uhdesine alarak harekâtın sevk ve idaresini eline aldı. General Bronsart, 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’na, 3. Ordu kurmay Başkanı Yarbay Guze ikinci başkanlığa, Yarbay Feldman ise Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atandılar. Bu arada taarruza taraftar olmayan kolordu komutanları da değiştirildi. 10. Kolordu Komutanı Ziya Paşa, daha önce (6 Aralık) emekliye sevk edilerek yerine Hafız Hakkı Bey atanmıştı. Şimdi sıra diğer iki kolordu komutanın değiştirilmesine gelmişti. 9. Kolordu Komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın yerine Giresunlu Ali İhsan Paşa ve 11. Kolordu Komutanı Galip Paşa’nın yerine ise Abdülkerim Paşa tayin edildi.[23] Böylece harekâta taraftar olmayan komuta kademesinin yerini genç, enerjik ve cesur bir kadro almış oldu.
Enver Paşa, ordu komutanlığını uhdesine aldıktan sonra 19 Aralık’ta taarruz emrini imzaladı. Bu emre göre taarruz 22 Aralık günü başlayacaktı. Harekâtın amacı, düşmanın asıl kuvvetlerini Kars istikametinden ayırarak Aras vadisine doğru, güneye atmak yani cephe gerisiyle bağlantısını kesip imha etmekti. Tarihimize Sarıkamış Harekâtı adıyla geçen bu kış taarruzu, tıpkı Enver Paşa’nın İstanbul’da Liman von Sanders’e anlattığı şekilde planlanmıştı. Buna göre 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası, sağ kanatta Aras vadisinde kalacak ve cepheden taarruz ederek Rusları oyalayıp asıl cepheden geri çekilmelerine engel olacaktı. 11. Kolordu burada düşmanı oyalarken, 10. Kolordu İd (Narman) -Oltu üzerinden Bardız ve 9. Kolordu ise Aras-İd arasındaki dağlardan Kötek yönünde sol koldan süratle ilerleyerek, Sarıkamış-Kars yolunu kesip Rus ordusunu kuşatarak imha edecekti.[24]
Bu harekâta katılacak olan muharip kuvvetlerin mevcudu; 9. Kolordu 25.000, 10. Kolordu 30.000 ve 11. Kolordu 35.000 olmak üzere toplam 90.000 kişiydi.[25] Harekât başladığında 11. Kolordu eski yerinde Aras’ın güney ve kuzeyinde, 10. Kolordu Tortum ve Kızılkilise civarında, 9. Kolordu ise Koşa, Hezardere, Cansur, Pertanus civarındaydı.[26]
İmha edilmek istenilen Rus kuvvetleri mevcudu ise General Bergmann’ın komutasındaki Sarıkamış Grubu ve General İstomin’in idaresindeki Oltu Müfrezesi’nden ibaret olup toplam 65000 kişiydi. Ayrıca cepheye getirilen ihtiyat kuvvetleri de vardı.[27] Rusların bu cephedeki asıl kuvvetlerini oluşturan Sarıkamış Grubu, Aras vadisinde; Karaurgan-Sanamer-Ardos-Azapköy-Zars-Yüzveren hattında bulunuyordu.[28]
Erzak kollarının yetersizliği, yörenin sarp oluşu ve dağ geçitlerinin karlarla kaplı olması gibi nedenlerle harekâta katılacak olan savaşçılara cephe gerisinden yeterli miktarda yiyecek gönderilmesi mümkün görülmüyordu. O nedenle kuşatma kuvvetleri, yanlarında taşıyabildikleri erzakla harekâtı sürdürmek zorundaydılar. Harekât başladığında birlikler, yanlarına sadece dört günlük erzak alabilmişlerdi. Bu erzak, kuru ekmek ve zeytinden ibaretti.[29] Bundan sonraki yiyecek ihtiyaçlarını düşmandan alacakları ganimetle temin edeceklerdi. Nitekim harekâttan kısa bir süre önce cepheyi teftiş ettikten ve askerin perişan durumunu gördükten sonra Enver Paşa, yayınladığı bir emirnamede özetle şöyle diyordu:[30]
“Askerler hepinizi ziyaret ettim ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nân ve nimete kavuşacaksınız. ”
Görüldüğü gibi harekâtın başarılı olabilmesi kuşatma kuvvetlerinin, en geç 4-5 gün içerisinde, Rusların erzak ve levazım depolarını ele geçirip Aras vadisinden Kars’a doğru çekilmelerine fırsat vermeden ricat yollarını kapatmasına bağlıydı. Aksi taktirde Rus kuvvetleri, Türk kuşatmasından kurtulmak üzere hızla geri çekilip Kars Kalesi’ne sığınabilir[31] veya başta Sarıkamış olmak üzere stratejik bölgelere kuvvet kaydırarak başarılı bir savunma yapabilirlerdi. Bu durumda erzak ve levazım depoları zamanında ele geçirilemeyeceğinden kuşatma kuvvetleri büyük bir yiyecek sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağından harekât, büyük ölçüde başarı şansını kaybedebilirdi. Harekât planının bu özelliğinden dolayı, Rus ordusunun ricat yolu üzerinde yer alan ve yine bu kuvvetlerin ana lojistik üssü durumunda bulunan Sarıkamış kasabası Türk taarruzunun en önemli stratejik hedefi haline getirmiştir.
Sarıkamış kasabası, Kars’ın 50 km. kadar batısında yüksek dağların nadiren geçit verdiği stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bu konumu ile eskiden beri yöreden geçen askerî ve ticarî yolların kavşak noktasında yer almıştır. Güneydoğu ucundan kuzeydoğu ucuna kadar sırasıyla; Çıplakdağ, Sıpkaçdağı, Soğanlıdağı, ve Turnageldağı gibi yüksek dağlarla çepeçevre kuşatılmış olan bu kasaba civarında askerî açıdan son derece önemli iki geçit bulunmaktadır. Bunlardan biri, Soğanlıdağı’nın Sıpkaçdağı’yla birleştiği yerde bulunan Soğanlı Geçididir (2 300m). Eskiden beri ticaret kervanlarınca da kullanılan bu ünlü geçit,[32] Erzurum-Kars yaylaları arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sarıkamış bu geçidin Kars Yaylası tarafındaki başlangıç noktasındadır. İkinci önemli geçit ise kasabanın 4-5 km. kadar kuzeybatısında, Soğanlıdağı’nın Turnageldağı ile birleştiği yerde, Çoruh havzasını Aras havzasına bağlayan en kestirme yolun geçtiği Bardız Geçidi’dir (2 500 m). Bardız ve Kızılkilise istikametinden gelen yol, bu geçidi aştıktan sonra Yukarı Sarıkamış köyü üzerinden Sarıkamış’a ve oradan da Aras havzasına inmektedir.[33]
93 Harbi’nden sonra Rus hakimiyetine geçen bu bölge,[34] stratejik önemine binaen Rus ordusunun Kafkas cephesindeki ileri üssü haline getirilmiştir. Ruslar, bu amaçla o zamanlar Sarıkamış ya da Çerkezköy olarak adlandırılan bugünkü Yukarı Sarıkamış köyünün 3 km. kadar doğusunda küçük ve modern bir garnizon kasabası inşa etmişlerdi. Sarıkamış adı verilen bu kasaba, sınır birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1890’lı yıllarda bir demiryolu hattıyla Kars ve Gümrü üzerinden Tiflis’e, yani Kafkasya’nın merkezine bağlanmıştı.[35] Ayrıca bu demiryolu hattına paralel olarak Osmanlı-Rus sınırındaki Karaurgan’dan Tiflis’e kadar uzanan bir şose yol daha vardı ki bu yol da Sarıkamış’tan geçiyordu. Rus birliklerinin yurtiçiyle bağlantısı büyük ölçüde demir yolu vasıtasıyla sağlanıyor; birliklerin bütün levâzımı, mühimmâtı, cephanesi, ihtiyat eşyası ve hastaneleri hep bu kasabada bulunuyordu. Sarıkamış Grubunun sahip bulunduğu tek telsiz istasyonu da yine buradaydı.[36]
Ruslar Türk kuşatması karşısında geri çekilmeyi tercih ettikleri takdirde -Enver Paşa bunu kuvvetle muhtemel görüyordu- Aras vadisinden Kars’a doğru ricat için kullanabilecekleri başlıca üç yol vardı ve bu yollardan ikisi Sarıkamış’tan geçiyordu. Köprüköy-Kötek-Sarıkamış şosesi, her mevsimde büyük birliklerin geçişine müsait yegâne yol olduğundan Ruslar şüphesiz öncelikle bu yolu kullanmak isteyeceklerdi. Bu yolun 8-10 km kadar güneyinde yer alan Horasan-Hanege-Micingirt-Sarıkamış yolu ise hem dolambaçlı ve hem de pek bakımlı olmadığından daha çok yazın veya kuru havalarda kullanılabilmekteydi. Bu iki yolun dışında Aras’ın güneyinde Velibaba-Pasin-Karakilise-Kağızman üzerinden Kars’a giden üçüncü bir yol daha vardı. Diğer yollara az çok paralel olarak uzanan bu yol, Sarıkamış’ın 15 km kadar güneyinde bulunan Karakurt’ta Aras nehrini geçerek Sarıkamış’a da ulaşıyordu. Ancak bu yol büyük birliklerin geçişi için müsait değildi. Bu durumda yörenin anayolu konumunda bulunan Kötek-Sarıkamış yolunun kesilmesi halinde Ruslar, tam anlamıyla kuşatılmış olacaktı.[37] Kaldı ki Sarıkamış’ı ele geçirdikten sonra Kağızman yolu da kolayca kontrol altına alınabilirdi.
Ruslar kışın en şiddetli günlerinde Sarıkamış’ı hedef alacak bir Türk taarruzuna ihtimal vermediklerinden, burada kayda değer miktarda bir savunma gücü bulundurmaya da gerek duymamışlardı. Birkaç bölükten ibaret olan Sarıkamış’taki Rus birlikleri, sınır muhafızları içerisinde bir istisna olarak 1877’den kalma eski berdan tüfekleriyle donatılmıştı. Sarıkamış savunmasında çok etkili olabilecek bir tek topları dahi yoktu ve hepsinden önemlisi Enver Paşa bütün bunları biliyordu.[38]
Görüldüğü gibi harekâtın hedefine ulaşması büyük ölçüde Sarıkamış’ın ele geçirilmesine bağlıydı. Bunun için harekâtın baskın şeklinde ve mümkün olabildiğince seri olarak icra edilmesi planlanmıştı.

Harekâtın Başlaması ve Başarısız Oluş Nedenleri
Enver Paşa, taarruza başlamadan önce düşmanı uyarabilecek hareketlerden kaçınılması hususunda kesin emir vermişti. Ancak bu emre rağmen Hafız Hakkı Bey, genel taarruz tarihinden iki gün önce yani 20 Aralık’tan itibaren General İstomin komutasındaki Oltu Müfrezesi’ne karşı küçük çaplı taarruz hareketlerine başladı. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Rus Başkomutanlığı’nın emri gereğince, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, taarruzî keşif icrasına tevessül etmediğinden Türk tarafının faaliyetlerinden haberdar değildi. Bu nedenle General İstomin’in Hafız Hakkı Bey komutasındaki Türk birliklerinin taarruza geçtiğini bildirmesi üzerine adeta şaşkına dönmüş ve buna bir anlam verememişti. Böylece Hafız Hakkı Bey’in kuşku yaratan aceleci hareketlerine rağmen 22 Aralık’ta başlayan genel taarruz, Ruslar için tam anlamıyla bir baskın olmuştur.[39]
Bu şartlar altında başlayan Türk taarruzunun başarı şansı oldukça yüksekti. Rus komuta heyeti henüz taarruzun amacını anlayamadığından gerekli önlemleri almakta gecikmişti. Harekâtla birlikte başlayan şiddetli tipi, Rus kuvvetlerinin arkasına doğru ilerleyen 9. ve 10. Kolorduların düşmana görünmeden ilerlemesini sağlıyordu. Harekâtın ilk günü 10. Kolordu, Oltu Müfrezesi’ni bozguna uğratmış, 9. Kolordu ise karşısına çıkan birkaç bölük düşman kuvvetini perişan bir şekilde geriye doğru atmıştı. Yoğun kar ve şiddetli tipiye rağmen devam eden cebri yürüyüşler sırasında bir miktar kayıp verildiyse de Türk taarruzu ilk günlerde başarıyla devam etti. Enver Paşa ve ordu karargâhı, Sarıkamış civarındaki ilk çarpışmaları başlatacak olan 9. Kolordu’yla birlikte ilerlemekteydi.[40]
Taarruz emrine göre, 24 Aralık günü 9. Kolordu Kötek, 10. Kolordu Bardız yönünde ilerleyecekti. Oysa 9. Kolordu 24 Aralık’ta Kötek yerine Bardız’a, 10 Kolordu ise Bardız yerine Oltu’ya varmış ve öncü birliklerini Kars istikametinde harekete geçirmişti. Harekât planındaki bu değişikliğin nedeni, Hafız Hakkı Bey’in geniş bir yay çizerek kendince daha uygun olan Oltu-Ardahan yönünde ilerlemek istemesidir. Bu arada Aras vadisine giden yolların ve özellikle Kötek yolunun kar nedeniyle kapanmış olduğu da haber alınmıştı.[41] Bu durumda Enver Paşa, taarruz planını değiştirmek zorunda kalarak 9. Kolordu’nun Kötek yerine Bardız’a ve 10. Kolordu’nun Bardız yerine Kop geçidi yönüne ilerlemesini emretmişti.[42] Böylece kuşatma cephesi, eski plana göre doğuya doğru kaydırılarak 15 km. kadar uzatılmış oluyordu. Cephenin uzaması, sıfırın altında 20-25 derece soğuklarda kar ve tipiye rağmen dinlenmeye fırsat bulamadan ilerleyen Türk birliklerinin işini bir hayli zorlaştırmıştı. Ancak harekât yinede başarı sansını kaybetmemişti. Çünkü Rus komuta heyeti hâlâ taarruzun maksadını tam olarak anlayamadığından kararsızlık içerisindeydi. Gerçek maksadı, ancak harekâtın başlamasından üç gün sonra anlayabilmiş ve Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya karar vermişlerdi.[43]
Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’nın genişletilmiş harekât planına da uymadı. Büyük bir kolordu ile mağlup ettiği iki alaydan ibaret Oltu Müfrezesi’ni takip etmekten vazgeçmeyerek, Abdülkerim Bey komutasındaki 32. Tümen’i Kop yönüne gönderdikten sonra kendisi 30 ve 31. Tümenlerle Ardahan istikametinde taarruza devam etti.[44] Hafız Hakkı Bey’in Ardahan’a doğru ilerlemesinden sonra 9. ve 10 Kolordular arasındaki irtibat ağır kış şartları ve mesafenin açılması nedeniyle neredeyse tamamen kesildi. Bundan sonra kolordular genellikle birbirlerinden haberdar olmadan hareket etmek zorunda kaldılar. Böylece bir an önce Sarıkamış yönünde ilerlemek yerine küçük bir düşman kuvvetinin arkasına takılarak Sarıkamış’tan uzaklaşan Hafız Hakkı Bey, 10. Kolordu’yu kış ortasında Allahuekber Dağları’na sürerek büyük bir kısmının donarak şehit olmasına neden oldu. Daha da önemlisi bu davranışıyla, zaferle sonuçlanabilecek bir harekâtın büyük bir hezimete dönüşmesine istemeden bile olsa hizmet etmiş oldu.
24 Aralık’ta Bardız’a ulaşan 9. Kolordu karargâhında Enver Paşa ile üst düzey komuta heyeti arasında bir takım görüş farklılıkları ortaya çıkmaya başladı. Enver Paşa, Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin çok zayıf olduğunu belirterek, 25 Aralık’ta Sarıkamış’a yürümek niyetinde olduğunu ifade etmiş ve maiyet komutanlarının görüşlerini almak istemişti. Kolordu komutanı Ali Ahsan Paşa, Bronsart ve Feldman, bütün kolordu birliklerinin henüz Bardız’a ulaşamadığını öne sürerek, bu kuvvetler gelinceye kadar ve 10. Kolordu da Beyköy-Vartanut hattına ulaşıncaya kadar 9. Kolordu’nun Bardız’da beklemesinin daha doğru olacağını ifade ederek Enver Paşa’nın görüşüne katılmadıklarını bildirdiler. Aslında her iki görüşün’de kendince haklı yanları vardı. Birlikler günlerdir istirahat etmeden cebri yürüyüşlere zorlandıklarından bitkin haldeydiler. Oysa şimdi Bardız’da kolorduyu günlerce besleyebilecek miktarda erzak ele geçirildiğinden, askerleri burada bir süre dinlendirmek ve arkadan gelen kuvvetlerle daha da güçlenerek Sarıkamış’a taarruz etmek fena bir fikir değildi. Ancak bu görüşü savunanlar, düşman kuvvetlerinin alacağı karşı önlemleri hiç düşünmemişlerdi. Nitekim Bardız’da bu şekilde kaybedilecek olan her dakika, zayıf bir savunma gücüne sahip bulunan Sarıkamış’a Rusların yeni birlikler getirmesine ve burayı iyice tahkim etmelerine fırsat verecekti. Bu ise harekâtın başarı şansını büyük ölçüde azaltacaktı. Sonunda Enver Paşa, komuta heyetinin görüşlerini dikkate almayarak kendi düşüncesine göre harekâtı devam ettirmeye karar verdi. Bu karar, ordu komutanı ile üst düzey komuta heyeti arısındaki güven duygusunu sarsmış oldu.[45]
Enver Paşa, Bardız’dan taarruz emri vermek üzereyken Rus ordusundaki şaşkınlık ve panik hali hâlâ devam etmekteydi. Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, Aras vadisindeki asıl cepheden Sarıkamış’a kuvvet göndermek yerine 23 Aralık’ta bütün cephede Köprüköy istikametine doğru taarruz için emir vermişti.
Bu arada Tiflis’teki Kafkas Ordusu Başkomutanı Graf Vorontsov-Dashkov, Türklerin taarruza geçmesiyle birlikte cephesindeki durumun önem kazandığını haber alır almaz savaşı idare etmek üzere yardımcısı General Myshlayevski’yi Sarıkamış’a gönderdi. General Myshlayevski 24 Aralık günü Sarıkamış Grubu’nun Karargâhı olan Micingirt’e ulaşır ulaşmaz üst düzey komutanlarla bir toplantı yaptı. Bu toplantıda öne sürülen en gerçekçi görüş, Ordu Kurmay Başkanı General Yudenich’e aitti. General, Türkler sağ kanattan büyük kuvvetlerle bir kuşatma harekâtına başlamış olduklarından, Sarıkamış Grubu’nun ana cephede başlattığı taarruzun hemen durdurulmasını ve Aras vadisinden bir miktar kuvvetin derhal Sarıkamış’a gönderilerek buranın tahkim edilmesini teklif etti. General Bergmann, ise kuşatma harekâtını hâlâ layıkıyla anlayamamış olduğundan bu görüşe itiraz ederek ana cephedeki taarruzun devamı konusunda ısrarını sürdürdü. Myshlayevski de durumu kavrayamadığından Bergmann’ın görüşünü kabul ederek, daha önce başlatılan taarruzun devam ettirilmesini emretti. Ana cepheye yapılan bu taarruz karşısında Türk kuşatma kuvvetlerinin geri döneceğini umuyordu. Myshlayevski, ana cephedeki taarruzun yönetimini Bergmann’a bırakarak kurmay heyetiyle birlikte Sarıkamış’a hareket etti ve burayı kendisine karargâh olarak seçti.[46] Ancak Sarıkamış’a geldikten sonra buranın Türkler tarafından ciddi surette tehdit edildiğini anladı ve geç de olsa fikrini değiştirerek Yudenich’in Micingirt’te teklif ettiği önlemleri almak zorunda kaldı. Böylece 24 Aralık gecesi geç vakitte Sarıkamış Grubu birliklerinin önceki mevzilerine dönmelerini emretti.[47]
Rus komuta heyetinin yaptığı bu büyük hatalara rağmen 24 Aralık akşamı Sarıkamış’ta savaşın kaderini Ruslar lehine değiştirecek birtakım gelişmeler oldu. Sarıkamış’a 2. Türkistan kolordusunun her alayından birer takım askerle iki obüs topu geldi. Aras vadisindeki asıl cephede bulunan bu birlikler, Türk taarruzunun haber alınmasından önce ordu nöbetçi generali tarafından Kafkas Özel Bataryası’nı oluşturmak üzere acilen Tiflis’e çağrılmışlardı. Böylece tamamen tesadüf eseri olarak 24 Aralık akşamı Tiflis’e gitmek üzere Sarıkamış’a gelmiş bulunuyorlardı. Türklerin Sarıkamış yakınlarında görülmeleri üzerine bu birlikler alıkonuldular. Bu sırada Sarıkamış’ta büyük bir panik vardı. Sarıkamış Müfrezesi Komutanı General Voropanof ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Sarıkamış savunması için gerekli olan önlemler daha çok orada tesadüfen bulunan birtakım subayların kişisel çabalarıyla alınıyordu. Demiryolu işçilerinden birlikler kurulmaya başlandı. Tiflis’teki hastalık izninden dönmekte olan Albay Bukretof, Myshlayevski’nin emriyle, buradaki dağınık kuvvetlerden bir müfreze oluşturarak 25 Aralık akşamı Sarıkamış’ın kilidi durumunda bulunan Bardız geçidine ulaştı.[48] Yine tesadüfen Sarıkamış’ta bulunan Topçu subayı Mushelov, iki obüs topunu şehrin ana meydanındaki kilisenin yanına yerleştirdi.[49] Ruslar böylece Sarıkamış savunması için ilk muntazam kuvveti oluşturdular. Bu birlikler 2 obüs, 8 ağır makineli tüfek ve 2000 tüfeğe sahipti.[50]
Rus tarafında bu gelişmeler olurken Enver Paşa, Sarıkamış’taki kuvvetleri hâlâ topları da olmayan birkaç bölükten ibaret zannediyor ve bu kuvveti önemli bir engel olarak görmediğinden ordunun ertesi gün Sarıkamış’a gireceğine kesin gözüyle bakıyordu. Nitekim 24-25 Aralık gecesi vermiş olduğu taarruz emrinde, ordu karargâhının 25 Aralık günü öğleden sonra Sarıkamış’a nakledileceğini belirtmişti. Bu emre göre Sarıkamış taarruzu şu şekilde icra edilecekti: 9. Kolordu, 29. ve 17. Tümenleriyle Sarıkamış’ı ve Sarıkamış civarındaki geçitleri ele geçirerek buraların savunması için gerekli önlemleri alacak, 28. Tümen ise Bardız ve Yeniköy yolunu tutacaktı. 9. Kolordu bu şekilde Sarıkamış’a taarruz ederken, 10. Kolordu, Sarıkamış istikametinde yürüyecekti. Ancak kendisiyle sağlıklı bir haberleşme sağlanamayan bu kolordu, nasıl ve ne zaman Sarıkamış’a ulaşacağına dair ordu komutanlığına bilgi verecekti.[51]
9. Kolordu, önde Albay Arif Bey (Baytın) komutasındaki 29. Tümen olmak üzere 25 Aralık sabahı saat 7’de Sarıkamış’a yürümek üzere Bardız’dan hareket etti. Birlikler henüz sertleşmemiş diz boyunu aşan kar ile mücadele ederek yürüyorlardı. Kızılkilise köyüne gelindiğinde öncülerle ana birlikler arasındaki mesafe iyice azaldığından burada mola verilmişti. Ancak bu sırada karargâhıyla birlikte köye gelen Enver Paşa, sert bir ifadeyle, Albay Arif Bey ile Kolordu Komutanı İhsan Paşa’ya hemen harekete geçerek yürüyüşü hızlandırmalarını emretti. Bu olay komutanlar arasında Bardız’da başlayan soğukluğu bir kat daha artırdı. Yürüyüş düzenli fakat asker bitkin bir halde olduğu için yavaş yavaş devam etti. Akşam saat 16’da öncüler Bardız geçidine ulaştılar. Geçit noktasının her iki tarafında buraya 15 dakika önce ulaşmış olan Albay Bukretof komutasındaki düşman avcıları mevzilenmişti. Akşam olunca hava iyice soğuduğundan yorgun asker arasında donma vakaları görülmeye başlamıştı.
Bardız geçidine ulaştıktan sonra Enver Paşa ile komuta heyeti arasında yeni bir ihtilaf daha ortaya çıktı. Arif Bey ve İhsan Paşa, askerleri dinlendirmek, geride kalan birlikleri ileri yanaştırmak ve şafak sökmeden karanlıktan yararlanarak düşmanı geçitten atmak niyetindeydiler. Oysa Enver Paşa düşmanın toparlanmasına fırsat vermemek için bir an önce Sarıkamış’a girmek istediğinden bu fikri kabul etmedi. Saat 19 sıralarında bir dağ topunun geçit noktasına doğru ateş etmesini emretti. Niyeti düşman mevzilerinde görünmekte olan karartıların top olup olmadığını anlamaktı. Bu ateşe karşılık verilmeyince karartıların top olmadığına karar verildi. Gerçekten de Rusların bu noktada topları yoktu. Böylece Sarıkamış’ta top olmadığından emin olan Enver Paşa, gece taarruzu için emir verdi.[52]
Sarıkamış’taki Rus savunması yukarıda da ifade edildiği üzere alelacele oluşturulmuş 2000 kişilik derme çatma bir kuvvetten ibaretti. Bu kuvvetin bir kolorduya karşı koyması mümkün değildi. Ancak harekât başladığında üç tümenden oluşan ve 25000 kişilik bir mevcuda sahip olan 9. Kolordu, kışın en şiddetli günlerinde sarp dağlardan ilerlemek zorunda kaldığı için hem çok fazla kayıp vermiş, hem de kuvvetlerini henüz Sarıkamış civarında toplayamamıştı. 25 Aralık akşamı 29. Tümenin üç alayından sadece ikisi; 86. ve 87. Alaylar Sarıkamış yakınlarına ulaşabilmişti. Harekete geçtiğinde 8000 mevcutlu olan bu tümen, daha düşmanla ciddi bir çatışmaya girmeden %50 kayıp vererek 4000 kişiye düşmüştü. Sarıkamış yakınlarına ulaşabilenlerin miktarı ise 2000 kişi civarındaydı. Bu kuvvetler yanlarında 8 adet dağ topu getirmeyi başarmışlardı.[53] Görüldüğü gibi Sarıkamış’a taarruz etmek üzere olan Türk kuvvetleriyle burayı savunan Rus kuvvetleri sayıca birbirlerine eşit durumdaydılar.
Ancak Türk kuvvetlerinin aç ve yorgun olması Ruslar açısından önemli bir avantajdı.
25 Aralık akşamı güneşin batışından sonra başlayan gece taarruzu, altı saat sürerek gece yarısına kadar devam etti. Bu taarruz sırasında süngü hücumu ile geri atılan düşman kuvvetleri makineli tüfeklerin namlularını sökerek Bardız geçidini terk edip Sarıkamış’a doğru çekildiler. Düşmanı takip eden iki bölük Yukarı Sarıkamış yakınlarına kadar ilerledi.[54] Artık buradan Sarıkamış’ın ışıkları görülmeye başlamıştı. Ancak Bardız’dan beri sürekli olarak Enver Paşa’ya muhalefet eden İhsan Paşa burada da sahneye çıkarak yorgun askerin dinlendirilmesi için taarruzun durdurulmasını teklif etti. Ayrıca birliklerin gece taarruzuna alışık olmadıkları da öne sürülüyordu. O zamana kadar İhsan Paşa’nın muhalefetine karşı direnmeyi başaran Enver Paşa, bu defa teklifini kabul etmek durumunda kaldı.[55]
Sarıkamış’ın kilidi konumunda bulunan Bardız geçidi ele geçirilmiş, Sarıkamış’a bu kadar yaklaşılmış ve zafer için uygun bir fırsat yakalanmışken, İhsan Paşa’nın pasif kalması, sebebiyle Sarıkamış taarruzunun durdurulması, harekâtın kaderini bir anda Türkler aleyhine döndürdü.[56] Harekâtın başından beri inisiyatifi ellerinde bulunduran Türk kuvvetleri bu tarihten itibaren üstünlüklerini kaybederek hızla büyük bir hezimete doğru sürüklenmeye başladılar. Başka bir ifadeyle, kuşatma harekâtını zamanında anlayamayan Rus ordusunun hatalarından da yararlanarak, bir zafer kazanma şansı yakalayan Türk ordusu Sarıkamış civarındaki mücadeleyi 10 gün kadar daha sürdürmeyi başardıysa da esasen 25-26 Aralık gecesi savaşı kaybetmiş oldu.
Gece taarruzunu durduran birlikler, Sarıkamış sırtlarındaki ormanlık alanda gecelediler. Bu sırada 17. tümen de savaş alanına yetişti. Bu gece aşırı soğuk ve şiddetli tipi yüzünden 17. ve 29. Tümenler mevcutlarının yarısından fazlasını kaybettiler. Ateş yakmayı başarabilen askerlerin durumu bir dereceye kadar iyiydi. Birçokları ise bir ateş başı bile bulamadıklarından donarak şehit olmuşlardı.[57] Türk kuvvetleri bu şekilde büyük kayıplara uğrarken 11. Kolordu düşmanın Aras vadisindeki asıl kuvvetlerini ezemediğinden Ruslar, buradan Sarıkamış’a devamlı surette kuvvet kaydırmaya başladılar. Sarıkamış’a ilk ciddi takviye kuvveti 25 Aralık akşamı geldi ve gece boyunca devam etti. 26 Aralık’ta Sarıkamış’taki Rus kuvvetleri önceki güne göre bir kat artmış bulunuyordu.[58] Bundan sonra zaman bütünüyle Türk kuvvetleri aleyhine işlemeye devam etti. Aç ve perişan bir halde Sarıkamış civarındaki dağlarda açıkta geceleyen Türk kuvvetleri eriyip yok olurken, sıcak kışlalara, bol yiyeceğe ve iyi bir donanıma sahip bulunan Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin sayısı sürekli olarak arttı. Böylece her geçen gün, Türk kuvvetlerini hezimete doğru bir adım daha yaklaştırmış oluyordu.
Türk kuvvetleri her şeye rağmen Sarıkamış taarruzunu inatla sürdürdüler. Gerçekte başarı şanslarını kaybetmiş olan birliklerin bu azmi, şaşkınlık içerisinde bulunan Rus komutanlarını ümitsizliğe sevk ediyordu. Başkomutan Vekili General Myshlayevski, Sarıkamış yakınlarında esir edilen bir subayın üzerinde ele geçirilen Türk taarruz emrini görünce, harekâtın amacını geç de olsa anladı. Savaşı kâğıt üzerinde düşünmeyi öğrenmiş olan general, Türk kuvvetlerinin eriyip gittiğinden haberdar olmadığı için tek kurtuluş çaresi olarak derhal geri çekilmek gerektiğine inanıyordu. 26-27 Aralık gecesi Bergmann ve Yudenich ile Micingirt’de yeni bir durum değerlendirmesi yaptı. Bergmann da onunla aynı fikirdeydi. Fakat Yudenich durumu anlamıştı. Çok kötü şartlar altında savaşan Türk kuvvetlerinin birkaç gün içerisinde hiç savaşamayacak bir duruma geleceğini izah etti. Bu izahat üzerine Myshlayevski, Sarıkamış’taki durum açıklık kazanana kadar geri çekilmeyi ertelemeye ikna oldu. Bu tavrı ile Yudenich, belki de Rus ordusunu kurtarmış ve hatta savaşın kaderini belirlemiş oluyordu.[59]
Rus karargâhında bu tartışmalar olurken 10. Kolordu Sarıkamış’a ulaşmak üzere Allahuekber Dağı’nı geçmekle meşguldü. Yaklaşık olarak 20000 kişilik mevcutla başlayan bu tırmanış 19 saat sürdü. Oltu Müfrezesi’nin peşine takılarak hiç gerek yokken sarp dağlara doğru sürüklenen bu kolordu, Allahuekber Dağı’nda çok büyük bir zayiat verdi. Dağı aşarak, güney yamaçlarındaki Beyköy ve Başköy’e ulaşabilenlerin sayısı 3200 kişiden ibaretti. İçlerinden birçoğunun ayakları donduğundan %20’si iş göremez haldeydi. Geriye kalanlar soğuğa ve tipiye dayanamayıp genellikle donarak şehit olmuşlardı. Buna rağmen bu birlikler, 27 Aralık’ta Selim yakınlarına ulaşarak Sarıkamış-Kars demiryolunu tahrip ettiler. Sadece keşif kolları tarafından gerçekleştirilen bu harekât, aslında Ruslar için ciddi bir tehlike oluşturmuyordu.[60] Fakat harekâtın başından beri büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan Myshlayevski, Sarıkamış Grubu’nun tutsak olacağına inanarak, Türkler tarafından kapatılmamış tek yol olan Karakurt-Kağızman üzerinden Tiflis’e kaçtı.[61] Türklerin savaşı kazandığına emin olduğundan, Kafkasya hükümet merkezine durumun tehlikeli olduğunu bildirdi. Myshlayevski’nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya’da büyük bir paniğe yol açtı.[62]
Ruslar açısından durum Myshlayevski’nin zannettiği kadar vahim değildi. 10. Kolordu’nun da Sarıkamış civarına intikal etmesiyle birlikte Enver Paşa’nın planı sadece teorik olarak gerçekleşmiş oluyordu. 28 Aralık günü Sarıkamış’ı kuşatan iki Türk kolordusunun toplam mevcudu, aç ve perişan halde bulunan 5000 kişiden ibaretti. Oysa aynı gün Sarıkamış’ta Rusların 15000 kişilik bir kuvveti, 34 adet topları ve birçok makineli tüfekleri vardı.[63] Buna rağmen Türk kuvvetleri bir ara Sarıkamış’a girmeyi başardılar. Fakat şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu çarpışmalar sırasında Rusların uzun menzilli sahra topları Türklerin dağ toplarına karşı büyük bir üstünlük sağlamıştı. Bu topların ateşi karşısında ormanlar içerisine mevzilenmiş olan Türk birlikleri yerlerinden kıpırdayamaz hale gelmişlerdi.[64]
Myshlayevski’nin Tiflis’e gitmesinden sonra cephenin komutasını devralan General Yudenich, 1 Ocak 1915 tarihinde karşı taarruza geçerek Türk kuvvetlerini Bardız-Sarıkamış-Eşekmeydanı geçidi arasındaki üçgende çevirmek üzere bir kuşatma harekâtı başlattı.[65] Türkler için durum ümitsizdi. Enver Paşa, 2 Ocak 1915 günü 9. ve 10. Kolorduları, Sol Cenah Ordusu adıyla birleştirerek generalliğe terfi eden Hafız Hakkı Paşa’nın emrine verdi. Bu ordunun toplam mevcudu 1500 kişi kadardı.[66] Enver Paşa, artık yapacak bir şey kalmadığını görerek, 3 Ocak günü cepheyi terk edip Erzurum’a hareket etti.[67] Ertesi gün Hafız Hakkı Paşa, 9. Kolordu karargahına gelerek elde kalan birliklere ricat emri verdi. Ancak ricat için de çok geç kalınmıştı. Bir gün önce kolorduyu kuşatan Rus birlikleri taarruza geçtiler. Hafız Hakkı Paşa atına atlayarak kurşun yağmuru altında güçlükle uzaklaşabildi. 9. Kolordu, saat 15 sıralarında düşmana teslim oldu. Esir edilenler’in miktarı 106 subay ve 80 erden ibaretti. Teslim edilen mühimmat miktarı ise işe yaramaz bir halde bulunan bir top, 3 makineli tüfek ve birkaç hayvandan ibaretti.[68] 9. ve 10. Kolordulardan arta kalanlar dağ yollarını takip ederek Bardız’ın doğusundaki Çermik köyü üzerinden Erzurum’a doğru çekildiler.[69]
Böylece büyük ümitlerle başlayan Sarıkamış Harekâtı, tarihimizin en acı mağlubiyetlerinden biri olarak noktalandı.[70] Bu harekât sırasında bütün güçlüklere rağmen hiçbir zaman bozgunluk ve yılgınlık belirtisi göstermeyen 3. Ordunun uğradığı kayıplar çok büyüktü. Hafız Hakkı Paşa’nın ricat emri verirken söylediği gibi; şereften başka her şey mahvolmuştu.[71] En çok zayiatı kuşatma harekâtını yapan 9. ve 10. Kolordular vermişti. Bu kolorduların 55000 kişilik mevcudundan geriye sadece 3000 kişi kalmıştı. 35000 mevcutlu 11. Kolordudan geriye kalanların miktarı ise 15000 kişiydi. Buna göre toplam zayiat 75000 kişi kadardır.[72] Hasta ve yaralı olarak saf dışı kalanlarla esir düşenler de bu rakama dahildir.[73] Ruslar 1915 yılı baharında harekât bölgesinden 23000 şehit naaşı toplayarak defnetmişlerdi.[74] Ancak naaşlarına ulaşılamayan ya da resmî kayıtlara geçmeyen şehitler de hesaba katıldığında can kaybının daha fazla olduğu söylenebilir.

Sarıkamış Harekâtı’nın Sonuçları
Sarıkamış Harekâtı, Türkler açısından büyük bir hezimetle sonuçlanırken müttefik Alman kuvvetleri için beklenenin ötesinde yarar sağlamıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi Almanların bu harekâttan en önemli beklentileri, olabildiğince fazla Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutarak, Alman-Avusturya cephesinin yükünü hafifletmekti. Türk ordusunun bu cüretkâr kuşatma harekâtı, Rusları korkutmuş olduğundan Sarıkamış yenilgisinden sonra da Kafkas cephesindeki kuvvetlerini sürekli takviye etmek zorunda bırakmıştır. Böylece Türk ordusu savaşı kaybetmiş olsa bile savaş yılları boyunca Almanları memnun edecek miktarda Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutmayı başarmıştır.[75]
Bu harekât sırasında 3. Ordunun neredeyse tamamen yok olması Anadolu’yu Rus istilâsına karşı büyük ölçüde savunmasız bırakmıştı. Ancak Ruslar elde ettikleri başarının meyvelerini toplamak hususunda pek de aceleci davranmadılar. Bu savaş sırasında Türkler kadar olmasa bile kendileri de ağır kayıplara uğramışlardı. Rusların verdiği kayıp 16000 ölü ve yaralı, 12000 hasta[76] ve 2000 esir[77] olmak üzere toplam 30000 kişi civarındaydı. Ayrıca harekâtın yarattığı korku ve endişe bundan sonra daha temkinli hareket etmelerine neden olduğundan, çok güçlü oldukları dönemlerde bile aşırı hareketlere teşebbüs etmekten kaçınmışlardır.[78] Oysa savaşın başından beri Ruslarla işbirliği içerisinde hareket eden Anadolu’daki Ermeni çeteleri, Ruslar kadar temkinli hareket etme gereğini duymuyorlardı.
Sarıkamış yenilgisini fırsat bilen Ermeni çeteleri, Osmanlı topraklarında bağımsız bir devlet kurmak amacıyla birçok yerde isyan ederek Türk ordusunu cephe gerisinden tehdit etmeye ve bu hareketleriyle Rus ordusunu Anadolu’ya girmeye teşvik etmeye başlamışlardı. Özellikle 1915 yılı Nisan ayında Van vilayetinde başlayan isyanın tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine Ruslar, uygun ortamdan yararlanarak Gönüllü Ermeni birliklerinin öncülüğünde sınırı geçip kuzeyde Tahir Gediği- Horasan çizgisine, güneyde ise Malazgirt-Van doğrultusunda ilerleyerek buraları işgal ettiler. Rus-Ermeni işbirliğinde gerçekleştirilen isyan ve işgallerin, bu cephedeki Türk kuvvetleri ile yöre halkının can güvenliğini ciddi surette tehdit etmeye başlaması üzerine Osmanlı hükümeti, 27 Mayıs 1915 tarihinde bir kanun çıkararak Ermenileri güney vilayetlerine tehcir etmek zorunda kaldı. Böylece Sarıkamış yenilgisi doğrudan olmasa bile dolaylı olarak Ermeni tehcirinin önemli nedenlerinden biri olmuştur.[79]
Sarıkamış yenilgisinden sonra bir daha eski gücüne ulaşamayan Osmanlı ordusunun bu zaafından yararlanmak isteyen Ruslar, 1916 yılı Ocak ayı başlarında yeni bir taarruz başlatarak Erzurum, Bitlis, Trabzon vilayetleri ile Erzincan sancağını da ele geçirdiler.[80] İki yıl kadar düşman işgalinde kalan bu bölge ahalisi, çok büyük can ve mal kayıplarına uğradı. Ruslardan destek gören Ermeni çetelerinin vahşet tarzında gelişen saldırıları sırasında pek çok masum insan hayatını kaybederken[81] yaklaşık olarak 1,5 milyon insan da yerini yurdunu terk ederek iç bölgelere göç etmek zorunda kaldı.[82] Böylece Hıristiyanıyla Müslümanıyla bölge nüfusunun çoğunluğu ya telef oldu ya da evinden barkından ayrılmak zorunda kaldı. Bazı tahminlere göre bütün bu olaylar sonucunda bölge nüfusu %75 oranında azalmıştır.[83] İşgal sırasında büyük bir tahribata uğrayan bölgenin geçim kaynağı, büyük ölçüde insan gücüyle yapılan tarımsal faaliyetlere bağlı olduğundan Sarıkamış yenilgisi, savaştan önce de ekonomik durumu pek iyi olmayan doğu vilayetlerinin iyice fakirleşmesine neden olmuştur.
Sarıkamış yenilgisinin siyasal düşünce alanında da önemli etkileri oldu. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin adeta resmî bir ideoloji olarak benimsemiş olduğu Türkçülük-Turancılık fikri, savaştan önce yurt genelinde oldukça geniş bir taraftar kitlesi bulmuştu. Esir Türk illerini Çarlık Rusyası’nın boyunduruğundan kurtararak Türk birliğini sağlama arzusu, özellikle genç kuşağın kutsal ülküsü haline gelmişti. Savaş başladığında, Turan idealiyle yanıp tutuşan pek çok genç, Ruslara karşı savaşmak üzere gönüllü olarak Kafkas cephesine koşmuştu. Ancak büyük idealler uğruna başlatılan Sarıkamış harekâtının ağır bir yenilgiyle sonuçlanması, birçok insanın hayallerini yıkmış oldu.[84] Sarıkamış yenilgisi ve ardından yaşanan gelişmeler, Rusya’nın Türk sömürgelerini kaybetmek niyetinde olmayan güçlü bir devlet olduğunu ispat etti. Rusya’nın bu gücü karşısında Milli Mücadele yıllarında Türkçülük-Turancılık fikri, yerini büyük ölçüde Türkiye milliyetçiliğine bıraktı.[85]
1. Dünya Savaşı’nın iki yıl kadar uzamasına neden olan Çanakkale cephesinin açılmasına da vesile olan Sarıkamış Harekâtı, etkisini sadece Kafkas cephesinde değil savaşın genel seyri üzerinde de hissettirmiştir. Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikola, 2 Ocak 1915 tarihinde Londra’ya gönderdiği bir telgrafla müttefiklerinden şu şekilde yardım talep etmişti:[86] Telefonları ve telgrafları işlemez hale getiren dondurucu kış, Türk ordularını durduramıyor. Baku petrolleri ve Hindistan yolunun, Türk-Alman müttefiklerinin eline geçmesi tehlikesi vardır. İkinci bir cephe açılarak, Türk ordularının durdurulmasını dilerim. Aynı gün İngiliz Askerî Başkanı Lord Kitchener, Türklere karşı bir harekâta girişmek üzere gerekli hazırlıkların yapılacağına dair Grandük’e teminat verdi.[87] Böylece 1914 yılı Eylül ve Kasım aylarından beri Çanakkale’de bir cephe açmayı düşünen İtilaf Devletleri, 1915 yılı Şubat ayı ortalarında denizden Çanakkale Boğazı’na saldırarak burada yeni bir cephe açtılar.[88] İtilâf Devletlerinin bu cepheye büyük kuvvetler göndermesi müttefik Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünü iyice hafifletmiştir.[89]

Sonuç
Yakın tarihimizin müessif hadiselerinden Sarıkamış Harekâtı’nın bir macera olduğu ve bir maceraperest olan Enver Paşa’nın bu harekâtla Almanların Avrupa cephesindeki yükünü hafifletmek uğruna, 90000 askeri Sarıkamış dağlarına gömdüğüne dair ülkemizde yanlış fakat yaygın bir görüş vardır. Bu görüş büyük ölçüde, İttihatçılar ve dolayısıyla Enver Paşa aleyhine adeta bir karalama kampanyasının başlatıldığı mütareke döneminde yazılan eserlerin etkisiyle oluşmuştur. Sarıkamış Harekâtı’na 9. Kolordu Kurmay Başkanı olarak katılan Şerif Köprülü’nün, Enver Paşa’ya karşı duyduğu husumetin etkisinde kalarak yazdığı anıları, Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı’nı karalama kampanyasının öncülüğünü yapmıştır.
Sarıkamış Harekâtı’nın üzerinden 86 yıl gibi uzun sayılabilecek bir zaman geçtiği için bugün bu harekâtı, mütareke günlerindeki duygusal ortamın etkisinde kalmadan daha gerçekçi olarak değerlendirme şansına sahibiz. Böyle bir değerlendirme yapıldığında Sarıkamış Harekâtı’nın yiyecek, kışlık donanım ve ulaştırma hizmetlerinin eksik olmasına rağmen oldukça yüksek bir başarı şansına sahip olduğu söylenebilir. Kuşatma harekâtının amacını anlamakta geciken Rus komuta heyetinin şaşkınlık içerisinde yaptığı büyük hatalar da bu şansı bir kat daha artırmıştır. Ancak benzer hatalara Türk komuta heyetinin de düşmesi, özellikle 9. Kolordu Komutanı İhsan Paşa ile 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Bey’in verilen emirlere uyma konusundaki isteksizlikleri ve hadiselerin en kritik anında Sarıkamış’a tesadüf eseri bir miktar Rus kuvvetinin gelmesi, zafer şansı beliren Türk ordusunun büyük bir yenilgiye uğramasına neden olmuştur. Nitekim bu harekât sırasında Rus ordusunda görev yapan Maslofki ve Nikolski gibi subaylar da harekâtın, başarı şansı yüksek, cüretkâr bir taarruz olduğunu ve kendileri için ciddi bir tehlike oluşturduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre kahramanca çarpışan Türk askerleri, harekâtın ilk günlerinde galip gelebilecek durumdayken, Enver Paşa’nın maiyetindeki üst düzey komutanların inisiyatif sahibi olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır.
Yrd. Doç. Dr. Tuncay ÖĞÜN
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 398-408

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu ikinci Bayezıd avdan dönüyordu. Bir an önce saraya varıp dinlenmeyi düşünürken atını durdurdu, havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu:
– Bu güzel kokular da nereden gelir böyle?’
Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi:
– Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O’na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O’nun bahçesinden gelmektedir.
Padişah, vezirin anlattıklarını tebessümle dinliyordu. Sözlerini bitirince kararını bildirdi:
– Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!
Artık yorgunluklar unutulmuştu. Gül Baba’nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü – gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu:
– Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!’ Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi:
– Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağolun!’
– Sen ki, İstanbul’u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?’
Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba’nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu ve O’nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu:
– Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!’
– Sağolun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen, şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep – medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim – irfan öğrensinler!’
Gül Baba’nın sözleri Padişah’ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O’nu mutlu edecek cevabı verdi:
– Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!
Sonra bahçeyi gezdiler…
Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O’na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. atını sürüp gitti.
Kısa zaman sonra ise Gül Baba’nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında ‘Mekteb-i Sultani’ adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de ‘Galatasaray Lisesi’ adını aldı.
Gül Baba’nın Sultan İkinci Bayezıd’a verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü’nün sembolü oldu.
Gül Baba’nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasında duruyor ve ziyaretçilerinden fatihalar bekliyor…

MHP Samsun Milletvekili Erhan Usta darbe girişimi nedeniyle FETÖ’den tutuklanan er ve erbaşların aileleri ile görüştü ve başlıktaki bu eleştiriyi yaptı

Anayasa değişikliğinde AKP’ye her türlü desteği veren MHP’den FETÖ operasyonlarına sert eleştiri geldi. Devlet Bahçeli’nin kurmayı, TBMM Grup Başkanvekili Erhan Usta, çok sayıda erin 7 aydır tutuklu olduğunu belirtti ve “Komutanları ‘IŞİD ya da PKK baskını’ diye götürmüş, olaydan habersizler. Genelkurmay Başkanı, yaverinin FETÖ’cü olduğunu bilmiyor, erler mi bilecek?” diye sordu.
‘BORÇ ALDIM, SİZE GELDİM’
Usta, darbe girişimi nedeniyle FETÖ’den tutuklanan er ve erbaşların aileleri ile görüştü. Bir anne ‘’Komşumdan 50 lira borç alıp geldim, perişanız” dedi. “FETÖ’yle mücadele edeceğim diye vatan evlatlarına zulmetmeyin. AKP içinde bir tane FETÖ operasyonu yok. Kaçak generaller var ama milletin erine, erbaşına gücünüz yetiyor. Parsel parsel memleketi FETÖ’ye dağıtan belediye başkanlarına bir şey yok ama, bu çocuklar 7 aydır tutuklu. Yazıktır, günahtır. Salın bu çocukları, mahkemeleri devam etsin, kaçacak halleri yok” diyen Usta da şunları söyledi:
MHP’nin Meclis Grup Başkanvekili olan Erhan Usta, tutuklu er yakınlarını dinledikten sonra şu açıklamayı yaptı: Bir teyze dedi ki ‘Komşumdan aldığım 50 lirayla geldim, çocuğuma harçlık olarak bıraktım’… Komutanları “Terörle mücadele, IŞİD bastı, PKK bastı, operasyon, tatbikat’ demiş. Bunlar er, erbaş. Şimdi çoğu Silivri’de, Sincan’da. Anneler ‘Genelkurmay Başkanı yanındaki yaverin darbeci olduğunu bilmiyor da benim er olan çocuğum mu onun darbeci olduğunu bilecekti?’ diyor.”
CİDDİ MAĞDURİYET VAR: Fetullahçı Terör Örgütü’yle mücadeleyi destekliyoruz fakat bunu yaparken hukuk devletine bağlı kalmak ve mağduriyet oluşturmamak lazım. Ama bu mücadelenin ciddi mağduriyetler yarattığı ortada. Savcısı, hâkimi, polisi, idarecisi korkuyla hareket ederek milletin çocuğunu mağdur ediyor. Masum, vatanına bağlı insanların nasıl mağdur olduğunu, nasıl gözyaşlarının kan şekline dönüştüğünü biz gözyaşları içerisinde dinliyoruz. İktidar partisi de FETÖ mağdurlarına kapılarını açmalı.
SAVUNMA HAKKI VERİN: FETÖ’cülerin yuvalandığı Emniyet İstihbarat teşkilatının geçmişteki bilgilerine dayalı olarak insanları işinden atıyoruz. Savunma hakkı vermemiz lazım. Bir insan neyle suçlandığını bilmeden nasıl kendisini savunabilir? Suç belirsiz, savunma alınmıyor ve insanlar ekmeğinden oluyor veya tutuklular. Bunlar hukuk devletiyle bağdaşmaz. Yarın bunların hepsi uluslararası mahkemelerde tazminat olarak karşımıza çıkar.
BELEDİYE BAŞKANLARI…: Tezkeresine bir hafta var, düğün davetiyesi hazır. Darbeci olan düğün davetiyesi mi bastırır? Suçunu ortaya koymadan bu insanlar 7 aydır tutuklu. AKP’nin ya da diğer siyasi partilerin içerisinde FETÖ’cü operasyonu yok. Kaçak generaller var ama milletin erine, erbaşına gücümüz yetiyor. Parsel parsel memleketi FETÖ’ye dağıtan belediye başkanlarına bir şey yok ama bu çocuklar 7 aydır tutuklu. Yazıktır, günahtır.
MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün, Ceyhan Belediye Başkanlığı döneminde ihaleye fesat karıştırdığı iddiasıyla yargılandığı davada da FETÖ izine rastlandı. Adana’da FETÖ’den KHK ile kapatılan yerel gazetenin sahibi Hakan Bülent Yardımcı ile Adana Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’yken Yargıtay Üyesi olan Erol Tekmen arasındaki WhatSapp konuşmaları dava dosyasına girdi.
Başkan Sözlü aleyhine haber yapılan gazetenin sahibi ile hakim arasında geçen konuşmalar kumpası ortaya çıkardı. Yardımcı’nın Tekmen’e ‘Sözlü ve 14 bürokratın mal varlığına el konulması gerekmiyor mu, ben mallarını kaçırıyorlar diye yazsam?’ diye sorduğu, hakimin de “O olur, ben de yardımcı olmaya çalışırım” dediği görülüyor.

İnançları ve milliyeti üzerinde en çok konuşulan ve en çok değerlendirme yapılan kişilerden birisidir Gazi Mustafa Kemal. Muarızları ve muhalifleri, en çok da gerçekleştirmiş olduğu inkılaplardan rahatsızlık duyanlar, fırsatını bulduklarında saldırmaktadırlar bu aziz ve muhterem Türk evladına. Atatürk’ün üniter yapıda yeni bir ulus devlet yaratmasından rahatsızlık duyan ve ayrıcalıkları, imtiyazları ellerinden alınan Türklükleri tartışmalı kimi gruplara mensup olanlar da az odun taşımamıştır bu konuda yakılan ateşe.
Son günlerde bir siyasi partinin gençlik kolları başkanının cahilâne çıkışı üzerine yine tartışma konusu yapılıyor bu konu. Özellikle de sosyal medya denilen gayya kuyusunda! Ancak bugüne kadar Mustafa Kemal Atatürk’e “Yunan” diyen hiç olmamıştı. En sonunda onu da dediler bu ülkede. Sebep de Atatürk’ün Selanikli olmasıymış! Oysa bunlar bilmiyorlar ki; Selanik, daha düne kadar tıpkı İstanbul, tıpkı İzmir ve tıpkı Ankara gibi bir Türk şehri idi.
Öte yandan eğer doğdukları veya atalarının geldikleri yerlere bakılarak insanlara milliyet tayin edilecek olsaydı, şimdi bile sanırım bu ülkede çok az Türk kalırdı. Muhtemelen, Selanikli olmasından dolayı Atatürk’ü Yunan kökenli ilan edenlerin de Türklükten tard edilmesi icap ederdi. Oysa yok böyle bir şey. Bu ülkenin vatandaşlarının, pek çoğu, Balkanlar’dan, Kafkaslardan, şuradan buradan, daha eskilere gidecek olursak Ota Asya’dan gelmiş insanlardan oluşmaktadırlar.
Böyle sakat bir yaklaşımı dikkate alırsak; Mehmet Akif Ersoy’u ve Yahya Kemal Beyatlı’yı da Türk saymamak gerekmektedir. Çünkü onlar da tıpkı Mustafa Kemal Paşa gibi Balkanlıdırlar. Üstelik Mehmet Akif Ersoy’un Arnavut olduğu kesindir. Kendisi de zaten itiraf etmektedir bunu. Ancak o, Arnavut gibi değil, Türk gibi düşünmüş, Türk gibi yazmıştır.
Gelin görün ki; bu ülkede ağzı olan konuşuyor, kalemi olan yazıyor. Hem de kendi cinsini, kendi cibilliyetini sorgulamaya bile gerek duymadan! 17. yüzyıl şeyhülislamlarından Mehmet Bahaî Efendi bakın ne güzel tasvir etmiş bu gibi müfterileri:
“Zahidin her ne kadar ta’nı firavan olsa,
Ana gam yemez idik zerrece irfan olsa,
Sıdk ile mezheb-i İslâm’da pûyan olsa,
Bize mülhid diyenin kendüde îman olsa,
Dahleden dinimize bari Müselman olsa.
…
Gerçi kim nefse uyup itmedeyüz sehv ü hata,
Bilürüz cürmümüzi itmeyiz inkâr asla,
Gam değil aybımızı söylese dâim âda,
Kâilüz hak söze biz gerçi Bahaî amma,
Bize mülhid diyenin kendüde îman olsa,
Dahleden dinimize bari Müselman olsa.”
Yani demek istiyor ki Mehmet Bahaî Efendi: “Dünyayı terk eden insanın, her ne kadar ayıplaması çok olsa da, ona gam yemezdik. Yeter ki ayıplayanın zerre kadar irfanı olsun; doğrulukla İslâm mezhebi yolunda koşan olsun. Bize dinsiz diyenin kendisinde iman olsa, dinimize karışan bari Müslüman olsa ya. Gerçi nefse uyarak yanılıp hata ediyoruz. Fakat suçumuzu bilir, asla inkâr etmeyiz. Düşman, ayıbımızı daima söylese gam değil. Hak söz karşısında biz Bahaî boyun eğmişiz. Ama bizi dinsizlikle suçlayanın kendisinde iman yok. Dinimize karışan Müslüman değil.”(1)
Ziya Paşa da şöyle uyarıyor, kendisinde ilmî keramet vehmeden bu tür zevatı:
“Kibre ne sebep yoksa vezîrim diye gerçek
Sen kendini düstûr-i mükerrem mi sanırsın.
Ey müftehir-i devlet-i yek rûze-i dünya
Dünya sana mahsûs u müsellem mi sanırsın.
Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan
Sen zatını bu âleme elzem mi sanırsın.
En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın”
…
Esasen Mustafa Kemal hakkında üretilen bu türlü iddialar yeni de değildir. Ona Yunan kökenli diyen hiç olmamıştır ama onu Türk tarihinden, Türk kültüründen, Türk siyasi hayatından koparıp kovmak isteyen bahtsızlar, geçmişte de olmuştur. Benzer bir girişim, 1922 yılında da yaşanmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde seçim yasasının görüşüldüğü sırada mecliste İkinci Grup adı verilen dinciler tarafından verilen bir önerge ile mebus seçilebilmek için o günkü Türkiye sınırları içinde kalan toprakların ahalisinden olmak ve seçim yapılan bölgede 5 yıl süreyle oturmuş olmak şartı getirilmek suretiyle Türkiye sınırları dışında doğanların mebus olmalarının önü kesilmek istenmiş, böylece Mustafa Kemal Paşa meclis dışında bırakılmak istenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 2 Aralık 1922 günü mecliste yapmış olduğu konuşmada, bu teklifin direk kendisini hedef aldığını söylemiştir.
Son yıllarda yapılan araştırmalara göre; Atatürk, aslen Sivas, Tokat, Amasya, Çorum ve Bozok yörelerinde otururken Rumeli’ye göç ettirilmiş Kızıloğuz Türkmenlerindendir. Bu anlamda en az Pir Sultan Abdal, Baltacı Mehmet Paşa, Gazi Osman Paşa ve Çapanoğlu gibi aynı bölgelerden yetişmiş şahsiyetler kadar Türk ve Müslüman’dır.
Osmanlının iskân ve coğrafyayı vatan yapma politikasının bir aracı olarak önce yukarıda ismi verilen yörelerden önce Konya ve Karaman taraflarına, oradan da Balkanlar’a göç ettirilmiş bir ailenin evladıdır. Evlâd-ı Fatihan’dır. Son derece dindar bir aileden gelmektedir. Dedeleri arasında tekke şeyhleri ve cami imamları bile bulunmaktadır. Aksini iddia etmek; ahmaklıktır, müfteriliktir, dahası tarih bilimine ihanet, arşiv kayıtlarını inkârdır.
Öncelikle Mustafa Kemal Paşa’yı, inancı zayıf, hatta dinsiz olarak nitelendirenlere söyleyelim ki; çok cahilsiniz ve müfterisiniz. En başta Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşlarının almış oldukları eğitim ve yetiştikleri ortam buna engeldir. Çünkü Milli Mücadele’nin önder kadrosu, Cumhuriyet döneminin ilk subay kadroları olduğu gibi, aynı zamanda Osmanlı döneminin de son subay kadrosudur. Bu önder kadronun tamamı, Osmanlı eğitim sistemiyle yetişmişlerdir. O eğitim sistemi ki; Harp Okulu’nda bile beş vakit cemaatle namaz kılmak zorunludur. General Ali Fuat Cebesoy, konuyu biraz da alaycı biçimde şöyle anlatır anılarında:
“Benim okula girdiğim bu ilk gün, en ziyade dikkatimi çeken şey, öğrencilerin abdestsiz ve adeta zorla namaza götürülmesi olmuştu. O zamanki Harp Okulu’nun mevcudu iki bini aşıyordu. Buna karşılık okulda ancak yedi sekiz su musluğu vardı. Öğrencilerin ve hatta subayların hepsinin abdest alabilmesi zaman bakımından imkânsızdı. Dahiliye subayları, öğrencileri bilerek abdestsiz namaza götürmeye razı olmuşlardı. Ancak kendilerine bir bakımdan hak vermek de gerekti. Çünkü aralıksız olarak her gün beş vakit cemaatle namaz kılmak için Padişah’ın iradesi vardı. Bu iradeye kimse karşı gelemezdi. Ben bunları birkaç gün sonra öğrendim…’Abdestsiz namaza durdum, günahlarımı affet Tanrım!’ diye dua eden öğrencileri çok gördüm. Bunların günahı elbette onların olamazdı“(2)
Ali Fuat Cebesoy, kitabının bir başka yerinde “Günler geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Bunların arasında ikinci sınıfta okuyan Pirlipeli Ali Fethi (rahmetli Fethi Okyar) de vardı. Bir gün öğle namazından çıkarken Mustafa Kemal elimden tuttu. Yanımızdan geçmekte olan Fethi’ye; ‘Sana söz etmiş olduğum arkadaşım, Salacaklı Ali Fuat’ diye tanıttı…” diyerek, padişahın emriyle de olsa Harp Okulu’ndaki diğer öğrenciler gibi Mustafa Kemal’in de vakit namazlarını kıldığını belirtmektedir.(3)
Öte yandan Mustafa Kemal Paşa’nın, oldukça muhafazakâr bir aileden geldiği ve çocukluğunun böyle bir ortamda geçtiği, elbette ailesinin, özellikle de annesinin muhafazakâr yapısı sebebiyle öncelikle dini bilgilerin verildiği mahalle mektebine gönderildiği bilinmektedir.(4) Atatürk bu konuda şöyle der: “Çocukluğuma dâir ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Gümrük’te memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsî Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usûl üzerine okumama taraftardı. Nihayet babam işi becerikli bir şekilde halletti. Önce geleneksel törenle mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsî Efendi’nin mektebine kaydedildim”(5)
Bir süre devam ettiği Mülkiye Rüştiyesi’nde(orta okul) görevli öğretmenlerin de yine daha çok dini bilgiler verdiğini yaveri Salih Bozok söylüyor ki; ona göre Rüştiye’de görevli öğretmenler Kaymak Hafız ve Hacı Şükrü isimli iki softadır. Çünkü Salih Bozok da aynı okula gitmiştir ve Kur’an-ı Kerim’i tecvitle okumayı orada öğrenmiştir. Kaymak Hafız’ın “Kuranı Kerim ve tecvitten başka bir şey bilmediğini” belirten Salih Bozok devamla; “Kaymak Hafız, her gün bize abdest aldırarak okulun yakınında bulunan Alaca İmâret Camii’ne götürür ve orada saatlerce bize Kuranı Kerim okuturdu…” diyor.(6) Onun aktardığına göre Mustafa Kemal, Kaymak Hafız’dan yediği dayak sebebiyle bu okuldan ayrılmıştır.(7)
Ayrıca, Osmanlı arşiv kayıtlarından istifade edilerek hazırlandığı anlaşılan ve Mustafa Kemal Paşa’nın soyunun; Sivas, Tokat, Amasya, Çorum ve Bozok yörelerinde oturmakta iken Osmanlı’nın iskân politikası gereği önce Konya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli ve Çanakkale taraflarına, arkasından da Balkanlar’a yerleştirilen Kızıloğuz Türkmenlerine dayandığını tespit eden yayınlar vardır piyasada.(8)
Bu yayınlarda, Mustafa Kemal Paşa’nın anne tarafının, “Sofular” diye anılan ve Mevlevî tarikatına mensup oldukça muhafazakâr bir aileden gelmesinin yanında, 1590’lardan itibaren isim isim tespit edilen baba tarafında ise Şeyh Hasan, Şeyh Ahmet, Şeyh Yakup, Şeyh Mehmet Ali, Şeyh İbrahim Edhem, Şeyh Mehmet (Kırmızı Hafız) ve Şeyh Ali Rıza gibi isimlere rastlanmaktadır ki; Şeyh Ali Rıza aynı zamanda Selanik Koca Kasım Paşa Camii imamıdır. Bilinen ilk dedesi Şeyh Hasan’dan itibaren diğer isimlerin hemen tamamı Mevlevî Tarikatı mensubu olup bunlardan bir kısmı aynı zamanda Selanik Mevlevîhanesi’nde Postnişinlik yaparlarken, sonuncu isim olan Şeyh Ali Rıza(9) ise Halvetî tarikatına mensuptur.(10)
Bu makalenin yazımı sırasında araştırmacı Mehmet Ali Öz ile yapmış olduğumuz telefon görüşmesinde adı geçen, son ulaşmış olduğu ve kitabının üçüncü baskısında da yer vereceği şekilde Atatürk’ün seceresini şöyle açıklamıştır:
“Mustafa Kemâl Atatürk, Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh Hasan Efendi’nin oğlu Meşayıhtan Şeyh Ahmet Efendi’nin oğlu Halveti Şeyhi Kocakasım Paşa Mahallesi Camii İmamı Hacı Ali Rıza Efendi’nin oğlu Mehmet Nuri Efendi’nin oğlu Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Ali Rıza Efendi’nin oğludur. Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin adını almış olduğu Selanik Kocakasım Paşa Mahallesi Cami İmamı Halveti Şeyhi Ali Rıza Efendi, Atatürk’ün dedesinin dedesidir. Atatürk’ün dedesi (büyükbabası) Hacı Ahmet Efendi’nin dedesi olan Şeyh Hacı Ali Rıza Efendi ile Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh İbrahim Ethem Efendi kardeştir. Şeyh İbrahim Ethem Efendi, “Kırmızı Hafız” olarak bilinen “Hafız Mehmet Emin Efendi” nin babasıdır…”
Sayın Öz’ün bu tespitine göre; meşhur Kırmızı (Kızıl) Hafız Mehmet Emin Efendi, Atatürk’ün büyük dedesi değil, büyük amcalarından birisidir. Yine Mehmet Ali Öz’ün son tespitlerine göre; Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi ile annesi Zübeyde Hanım’ın soyları, ailenin ilk atası olan ve doğumu 1590’lara tarihlenen Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh Hasan Efendi’de birleşmektedirler. Yazarın 1799’a tarihlediği tespite göre, Zübeyde Hanım’ın bilinen ilk dedesi Ali (veya Abdullah) Ağa da Şeyh Hasan Efendi’nin soyundan gelmektedir.
İstiklâl Savaşı kahramanlarından General Fahrettin Altay, Atatürk’ün soyu hakkında yalan ve iftira dolu yayınlar yapanlara cevap olmak üzere şöyle demiştir: “Atatürk, Türk ve Müslüman bir anadan, Türk ve Müslüman bir babadan dünyaya gelmiş, ecdadı Türk olan bir insandı.”(11)
01 Kasım 1922’de millet egemenliğinin (saltanatının) gerçekleştirilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tarihi oturumda “…Arkadaşlar; gerçekleri açıklığa kavuşturmak için hep birlikte Türk Tarihi ve İslam Tarihi üzerine kısa ve çabuk bir göz atmayı yerinde bulur musunuz?” şeklinde bir soru sorduktan sonra Türk ve İslam Tarihi üzerine yapmış olduğu uzunca bir konuşmadan da(12) anlaşılıyor ki; Atatürk, İslam kültürünü yakından ve derinlemesine tetkik etmiştir.
Oysa Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının, dini veya ırkî kimliklerini sorgulamak hiç kimsenin haddine değildir bu ülkede. Mustafa Kemal Paşa’nın inancını sorgulamaya kalkışanlar, önce dönsün kendilerinin ve öz dedelerinin inançlarını, onun Türklüğünü sorgulayanlar ise önce kendi öz dedelerinin Türklüklerini sorgulasınlar. Yok eğer bu adamlar, kendilerini Türk ve Müslüman kabul etmeksizin Atatürk’ün dini ve milli kimliğini sorguluyorlarsa orası başka tabi. Birileri de kalkar onların dini ve ırki cemaziyelevvellerini sorgular bu ülkede. Ne demiş Yunus Emre:
“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.”
Dolayısıyla; bütün bunlardan hareketle denilebilir ki; Mustafa Kemal Paşa’nın, en azından 4 asırlık soy kütüğü, isim isim ve tarih tarih tespit edilmiş bulunmaktadır. Peki, Atatürk’ün soyunun gayri Türk bir nesebe dayandığını iddia edecek derecede dimağ körlüğüne yakalanmış ve iftira bataklığına batmış olanların, kaçı acaba dedesinden bir önceki atasını doğru olarak biliyor bu ülkede. Kim bilir birkaç göbek ötede, belki de Ermeni’ye, Gürcü’ye, Rum’a, Bulgar’a, Slava, Süryani’ye, Nasturi’ye veya Anadolu’nun yok olmuş halklarından birisine istinat ediyordur bunların soyları. Ancak öyle olsa bile bir kusur ve noksanlık değildir bu durum. Çünkü bu dünyada hiç kimsenin ecdadını tayin etme hakkı ve yetkisi yoktur. Bu, sadece Allah’ın yetki ve takdirinde olan bir durumdur…
________________________
1- Dr. Seyfi Say, “Dahleden dinimize bari müselman olsa” başlıklı yazısı ,
2- General Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2015, s, 26.
3- General Ali Fuat Cebesoy, age, s, 31-31.
4- Prof. Dr. A. Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, TTK Yayını, Ankara,1977, s,46.
5-Doç. Dr. Özcan Mert, “Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi (1852-1917)” başlıklı makalesi, .
6- Salih Bozok, age, s, 31.
7- Age, s, 30-31. Salih Bozok bu bilgileri, Mustafa Kemal Paşa’nın 10 Ocak 1922 tarihli Vakit gazetesine verdiği söyleşiden aktarmıştır. 18 nolu dipnotla belirtilen makalenin sahibi yazar da yine bu kaynağa atıfta bulunmuştur.
8- Mehmet Ali Öz, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Özel Yayın, Sivas-2014, s,17. Karşılaştırma için bkz. Dr. Ali Güler, “Atatürk’ün Saklanan Soyağacı” başlıklı makalesi, 03 Eylül 2012, .
9- Bu kişi Mustafa Kemal Paşa’nın babası Ali Rıza Efendi ile karıştırılmamalıdır.
10- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Ali Öz, age, s, 105-155
11- İskender Özdemir, Atatürk ve İslam, Kripto Yayınları, 3.Baskı, Ankara, 2015, s, 20-21.
12- M. Kemal Atatürk, Nutuk, Yayına Haz. İsmet Gönülal, Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama Koordinasyon Kurulu Yayını, c.3 (Belgeler 1919-1927), s. 212-8.



Yukarıda başlığa aldığımız bu sözler uzun zamandır bitki araştırmaları ile dikkatleri üzerine çeken Alanyalı Cumali Bora’ya ait. Yaklaşık 20 yıldır doğal tedavi yönetmeleri ile uğraşan, bitki ve meyvelerden 280 çeşit sabun üreten Bora şimdilerde Cistus adındaki bitkiye dikkat çekiyor. Bora, kanserden domuz gribine birçok hastalığın tedavisinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirttiği bu bitkinin Türkiye’de yeterince değerlendirilemediğini söylüyor.
Özellikle Türkiye’de bir bitki borsası kurulması yönünde çalışmaları var. Bu konuda Cumhurbaşkanı ve ilgili bakanlara ulaşılmış, bilgiler verilmiş.
Biz daha önce Cumali Bora’nın bu çalışmalarından söz etmiştik. Geçenlerde Karar Gazetesi’nde kendisi ile yapılan bir röportajından bize alıntılar gönderdi. Bu çalışmalarına destek vermek, önemli bulduğumuz bu çalışmaları kamuoyunun dikkatine sunabilmek için bu yazıdan bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyoruz.
İşte Cumali Bora’nın çalışmaları hakkında verdiği bilgilerden bir demet:
“İç piyasada insan sağlığını hiçe sayan, bitkileri sadece ticaret kapısı olarak gören şahıs ve işletmeler var. Çok ciddi suiistimaller olabiliyor. Ayrıca üreticiler konuya çok hakim değil ve ana ürün olarak belirlediklerinden başka bitkileri üretme konusunda zayıflar. Bu da büyük değer kaybı. Tabii ihracat kaleminde de potansiyelimiz ölçüsünde yol alamamak can sıkıcı. Çin, bu sektörde dünyanın önde gelen ülkesi. Sadece ginseng çayı ve yan ürünleri üzerinden milyar dolarlık bir endüstri inşa etmişler. Tabii Batı ülkelerinde ciddi işletmeler ve pazar mevcut. Fakat bizim buradaki farkımız, doğal zenginliğimiz ve son yüzyılda unutmuş da olsak kendi şifa kültürümüz. Bunları bir araya getirmek, potansiyeli varlığa dönüştürecek. O noktada diğer ülkelerle kendimizi daha net mukayese edebileceğiz.
Milletimiz genel olarak kekik, defne, kantaron gibi bitkileri tanıyor ve ihtiyacı olduğunda kullanıyor. Bunların yurt içinde bir pazarı mevcut. Bir de ihracat boyutu var. Kozmetik ve ilaç sektörlerinin ihtiyaç duyduğu bitkiler ihraç ediliyor fakat potansiyelin çok altındayız. Güncel ihracat verimiz 600 milyon dolar civarında. Orman ve Su İşleri Bakanımız Veysel Eroğlu bu rakamı yakın gelecekte 5 milyar dolara çıkarmayı hedefledikleri açıkladı. Ben bu yaklaşımı çok önemsiyorum. Hatta biraz daha ileri gidip, bu bitkileri tek tek markalaştıralım. Türkiye, her bir bitkiden milyar dolarlık girdi elde etsin istiyorum. Bu yönde çok önemli çalışmalarımıza üniversitelerimiz ve devlet kurumlarımızın destek ve katılımlarıyla devam ediyoruz.
Cistus, Akdeniz ve Ege sahillerimizde doğal yetişiyor. Çok güçlü bir antioksidan. İmmün (bağışıklık) sistemini güçlendiren ve ayağa kaldıran bir özelliğe sahip. Yunan kaynaklarında bu bitkinin varlığından 2 bin 400 yıl evvel bahsedilmiş. Hatta Yunan mitlerine konu olmuş, bu anlatılardan güzellik ve sağlık için kullanıldığını anlıyoruz. 90’lı yıllardan beri üzerinde yapılan araştırmalar Cistus bitkisinin çok kıymetli olduğunu kanıtlamış. Ayrıca araştırmalar neticesinde zengin polifenol, proanthocyanidin, bioflavonoid (P vitamin), kateşin, gallik asit ve diğer faydalı bioaktif bileşiklerden oluştuğu görülmüş. Tüm bunların tek bir bitkide bulunuyor olması onu özel kılıyor. Cistus’u 21’inci yüzyılın bitkisi olarak görüyorum. Bor madenine eş değer bir yer üstü zenginliği. Yeşil bor…
Almanya’da yapılan klinik deneyler neticesinde farklı hastalıklarda çok olumlu sonuçlar alınmış. Örneğin Lyme (Borreliosis) kene ısırması sonucu vücuda geçen bir bakterinin sebep olduğu iltihabi bir hastalık. Dünyada her yıl yüzbinlerce kişiyi etkiliyor. 160 civarındaki hastalığın belirtilerini taklit edebilir. Sıklıkla birkaç şüpheli belirtiyle kendini gösterir ve bu durumda kolayca yanlış teşhis konulmasına yol açar. Doğru teşhis edilemediği için pek çok kişi, uzun süre eklemlerde şişlik, sıvı birikimi, hareket etmede zorluk, kas ağrıları, kireçlenme, boyun tutulması, zihinsel arazlar, sinirsel şikayetler ve aşırı yorgunluk hissedebilir. Ayrıca bakterinin kansere neden olduğu yolunda bulgulara da rastlandı. Cistus, bu hastalığın yok edilmesine vesile oluyor. Tüm gelişmiş ülkelerde görülen çok fazla insanı etkileyen bu hastalık, ülkemizde yokmuş gibi davranılıyor. Bu konuda yapılacak çalışmalarla halk sağlığı için bir çığır açabiliriz. Yanlış tedavilerle daha da bozulan sağlık ve hayatlar için bir ışık belirebilir. Tabii bir de zayi olan milli servet var.
Bu bitkiyi virüs ‘katili’ olarak da adlandıranlar var. Günümüzde ismini duyduğumuzda bizleri korkutan farklı grip (kuş gribi, domuz gribi vb.) türlerinin vücut tarafından yenilmesinde çok etkili olduğu farklı çalışmalarla kanıtlandı. ABD’de yapılan bir başka araştırmada da DNA’da oluşmuş hasarın cistus kullanılarak tamir edilmesi hedeflendi ve başarılı sonuçlar elde edildi. Vücudumuzda sürekli üretilen serbest radikaller var. Ama bazen bunların üretimi kontrolden çıkabilir. Böyle bir durum oluştuğunda serbest radikaller kanser, DNA tahribatı ve mutasyon gibi ağır sonuçlara yol açabilir. Bu durumun oluşmaması için vücudun kendi ürettiği enzimlerin yanı sıra antioksidanlarla da desteklenmesi gerekir. Ve cistus doğadaki en yüksek antioksidan değere sahip bitkilerden. Mide ve bağırsak rahatsızlıklarının tedavisinde de harika neticeler sağladığı gözlemlenmiş. Ülser, bağırsak rahatsızlıklarına karşı da etkili. Geleneksel Çin tıbbı, bağırsakları ‘vücudun efendisi’ olarak tanımlar. Sıhhatli bir hayat, sıhhatli bağırsaklarla mümkündür. Yeri gelmişken söyleyeyim Çin ve Uzakdoğu tıbbından da istifade etmeliyiz ve bir win-win ilişkisi kurmalıyız. Cilt sağlığı ve problemlerinin çözümündeki etkisi tartışılmaz. Akneden tutun da yaşlanmayı önlemek ve kişisel bakımda da çok faydalı. Katiyetle sağlık çalışanlarımızın işlerine müdahale gibi algılansın istemem. Lütfen insanlarımız da yanlış çıkarımlarda bulunup bitkiden bireysel olarak istifade etmeye çalışmasın.
Bu çalışma üretim, turizm, ihracat kalemleriyle desteklendiğinde ekonomimize yakın gelecekte milyarlarca dolarlık girdi ve tasarruf sağlamak mümkün. Cistus’un en önemli özelliklerinden birisi de insan dahli olmadan yetişmesi. Yani hala saf, kültürü tarımı yapılmıyor. Bu fıtri hal onu daha da özel kılıyor. Ama bakıma, rehabilite edilmeye toplanmaya ihtiyacı var. Cistus şu an ilaç ve kozmetik şirketleri için Yunanistan menşeili denilerek tedarik ediliyor. Evet Yunanistan sahil şeridinde de bu bitki yetişmekle birlikte çoğunlukla ve yoğunlukla Ege ve Akdeniz kıyı şeridimizde mevcut. Tüm bilimsel araştırma ve deneyler bu bitkinin çok özel olduğunu ispat etmişken Cistus devletimiz kurumlarınca koruma ve kontrol altına alınmalı.”

From: Cüneyt Şaşmaz [[email protected]]
Türkiye’nin Suriye politikasındaki zikzakları anlamak için ziyaret trafiğine dikkat kesilmemiz gerek.
Trump’ın Ankara’ya gönderdiği ilk yetkili CIA Başkanı değildi.
Ondan önce İngiltere Başbakanı May Washington’dan doğruca Ankara’ya geldi.
Sonra CIA Başkanı, onun hemen ertesi günü de İngiltere Genelkurmay Başkanı Ankara’yı şereflendirdi.
O trafik içinde kısa süre önce “El Bab’dan sonra tamam” diyen Erdoğan, “Sırada Rakka, Münbiç var” söylemine geçti.
Yıllarca Barzani’nin danışmanlığını yapan, şimdi de Erdoğan’ın Başdanışmanı olan İlnur Çevik, CIA Başkanı Ankara’dayken, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolore edebileceğini” belirtip, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” dedi.
Çevik sonradan yaptığı açıklamada, “Kürt kantonu değil, Kürt yapısı dediğini” söyledi.
Ne farkı varsa?!
CIA Başkanı Ankara’dan Suudi Arabistan’a gitti.
Suudi İçişleri Bakanı Muhammed bin Nayef’e terörle mücadele noktasında gösterdikleri cesaretten dolayı onur madalyası taktı.
Ne tesadüf, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da Suudi Arabistan’a gidip, “Teröre Karşı İslam İttifakı Merkezi”nde incelemelerde bulundu.
Hemen sonra da Körfez ülkeleri ziyareti kapsamında Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan Suudi Arabistan’daydı.
Akar Suudi Arabistan’dayken, “El Bab’da işimizin tamamlandığını” söyledi, ama hem Genelkurmay, hem Milli Savunma Bakanı tarafından tekzip edildi.
Nihayet önceki gün de, Akar için “arkadaşım” diyen ABD Genelkurmay Başkanı Dunford Türkiye’ye geldi.
Akar ve Dunford Suriye’yi görüşmüş, ABD’ye alternatifli planlarımızı sunmuşuz falan.
Birincisi; Adam Ankara’ya değil, darbenin üssü İncirlik’e geldi.
Bir anlamda ev sahibi oydu.
Misafir plan falan sunamaz, umduğunu değil, bulduğunu yer.
İkincisi; bizim hiç Suriye politikamız ve planımız oldu mu ki?!
2011’den beri ABD’nin, sonra Rusya’nın ve “gizli aktör” İngiltere‘nin kedi-fare misali planlarıyla boğulmuyor muyuz?!
ABD başından beri bizi Suriye’de “kara gücü” olarak, ama sadece IŞİD’e karşı kullanmak istiyordu.
Şu anda olan tam bu değil mi?!
Ve PYD-YPG’yle mücadele sadece bizimkilerin ağzında ve kağıt üstünde kalmadı mı?!
Efendim bundan sonraki operasyonlar için hâlâ, “PYD’yi bırak, beni al” demiyor muyuz?!
Bunu dedikçe ABD, PYD’yi daha çok silahlandırmıyor mu?!
ABD, PYD’yi Münbiç’ten çıkarırsa, her nerede IŞİD varsa mücadele edeceğimiz anlaşılıyor.
Siz Suriye’nin kuzeydoğusunda “Kürt yapısını tolore edebileceğinizi” söyledikten sonra şimdilik çıkarabilir de.
Ya sonra?!
Örneğini “Barzanistan”da görmedik mi?!
Erbil diye başladılar, Musul-Kerkük’e uzandılar.
Kaldı ki, aynen Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, “Münbiç’e girerseniz, karşınıza ABD askerleri çıkabilir” de diyebilirler.
Nitekim Pentagon, Trump’a “Suriye’nin kuzeyine ilk kez konvansiyonel kara gücü gönderme” teklifinde bulunmadı mı?!
Peki 15 Temmuz darbesinin arkasındaki isim olan CIA’cı Henry Barkey daha 2012’de, “Suriye Kürtlerinin lideri PYD değil, Barzani olacak” demedi mi?!
Şimdi olan ne?!
Rusya PYD/YPG’nin hamiliğini üstlenirken, Trump Suriye’de PYD’ye muhalif Barzani’ye yakın olan grupları davet ediyor.
Bizzat Erdoğan’ın Danışmanı, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” diyor.
Erdoğan, “Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoruna izin vermeyeceklerini” söyledikçe, ısrarla şunu sordum:
“Ya Barzani koridoruna ne diyorsunuz?!”
Bölücü terör örgütünün ağa babası Barzani’ye razı olduğumuz anlaşılıyor da acaba ona “PKK hamisi, lojistik destekçisi. Mehmetçik katili” diyen AKP’nin yeni ortağı Bahçeli, bu gidişata ne diyor?!
Bitmedi; ABD Suriye’nin 3-4’e bölünmesini, kuzeyin garantörlüğünün ABD’de, Sünni bölgenin garantörlüğünün Türkiye ve Suudi Arabistan’da olmasını planlamadı mı?!
Şimdi ABD’nin Mart başında uygulayacağı belirtilen ve şimdilik Suriye’nin kuzeyini kapsayan “güvenli bölge” planı için ne söyleniyor; burasının 4’e bölünmesi.
Yine bitmedi; Suudi Arabistan öncülüğünde bir “İslâm Ordusu”nun kurulması ABD’nin fikri değil miydi?!
Peki Türkiye’nin de dahil edildiği 4 parçalı “Büyük Kürdistan” planını Suudi Arabistan ve İsrail birlikte kotarmadı mı?!
Bu ittifakın bir diğer hedefi de “Şii İran’ı bertaraf etmek” değil mi?!
Ne oldu?!
İslam Ordusu kuruldu ve Türkiye de buna katıldı.
Bizimkiler Körfez ülkelerinde turlarken, Trump İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Beyaz Saray’da ağırlayıp, “NATO tarzı Arap koalisyonu kurulmasını” ve “İran’a karşı yeni bir yol haritasını” konuşuyor, ayrıca Irak, Kuveyt ve Katar liderlerini arayıp, “İran’a karşı Arap kuşağı” teklifinde bulunuyordu.
Peki o sırada Bahreyn’de olan Erdoğan, İran’ı nasıl eleştiriyordu?!
Şöyle:
“Birileri hem Suriye’nin hem Irak’ın bölünmesini istiyor.
Irak’ın bölünmesi çalışmasını yapanlar var.
Oradaki mezhebi, etnik mücadele, çünkü orada da bir Pers milliyetçiliği olayı var.
Bu Pers milliyetçiliği olayıyla da orada bir bölünme söz konusu.
Bunların önünü kesmemiz gerekiyor.”
Ne tesadüf?!
Birkaç not daha…
Erdoğan’a ne zaman randevu vereceği bile belli olmayan Trump’ın, yaptıkları telefon görüşmesinden sonra Erdoğan için, “Ortadoğu’da merkezde olmalı, onun ve ülkesinin taleplerine cevap vermeliyiz. Erdoğan ülkesiyle güçlü bir lider” dediği duyuruldu.
Bölgedeki dizaynın “gizli aktörü” İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı ve Uluslararası Yardım Komitesi (IRC) Yönetim Kurulu Başkanı David Miliband üç gün önce İstanbul’da katıldığı bir toplantıda şunları söyledi:
“Türkiye karşı karşıya kaldığı güçlüklerle nasıl başa çıkacak ve bu başa çıkma şekli de aslında 21. yüzyılın gidişatını belirleyecek.
Türkiye başkalarının seçimlerini belirleme noktasında da çok önemli bir rol üstlenecek ve aynı zamanda 21. yüzyılın ve küresel dünyanın nasıl gelişeceğinde de belirleyici bir rol oynayacak…
İstanbul, Dubai, Doha gibi şehirleri mi Ortadoğu olarak belirleyeceğiz, yoksa Yemen ve Suriye gibi ülkeleri mi Ortadoğu olarak ele alacağız?
Bunlar önemli sorular.”
Benzer sözleri 18 yıl önce biri daha söylemişti; ABD Başkanıyken Clinton.
Ekim 1999’da, “Önümüzdeki yüzyılın büyük ölçüde, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum… 20. yüzyılın ilk 50 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. yüzyılın ilk 50 yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir. Türkiye modelinin hem İslam dünyası, hem Türkiye’nin bulunduğu bölge, hem de Avrupa için büyük etkileri olacaktır” demiş, 15 Kasım 1999’da TBMM’de yaptığı konuşmada da alenen 20. yüzyılda yarım kalan hesapların 21. yüzyılda tamamlanacağı mesajını vermişti.
Türkiye’ye dair planlar ve TSK’ya biçilen misyon ortada.
Daha fazla uzatmadan Akar-Dunford görüşmesine dönelim…
Irak’ın kuzeyinde askerlerimizin başına çuval geçiren Odierno eliyle, henüz o dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hulusi Akar’a madayla takıldığında, ABD Genelkurmay Başkanlığı, madalyanın, “Akar’ın Suriye konusundaki tutumu ve Türkiye ile ABD askeri kuvvetlerinin işbirliğine katkılarından dolayı verildiğini” açıklamıştı.
Anlayamamıştım.
Zira Akar’ın o dönemde Suriye’de böylesine “etkin bir rolü” yoktu!?
Şimdi daha çok merak ediyorum; madalya, peşin peşin bugünler için miydi?!
Allah kabul etsin; keşke Akar Mescid-i Nebevi’de namaz kılmasının fotoğrafları gibi, “arkadaşı” Dunford’la İncirlik’te yaptığı görüşmeyi de yayınlatsaydı da neler olup bittiğini öğrenseydik!
Son olarak şuraya geleceğim:
21. yüzyıl ve bölge Türkiye eliyle şekillendirilirken, biz sadece anayasa referandumu ile meşgul ediliyoruz.
Bu da bana Afrikalı düşünür Kenyatta’nın Batılıların Afrika’ya girişiyle ilgili sözlerini hatırlatıyor:
“Hıristiyanlar ülkemize geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncil’i vardı.
İncil’i elimize verdiler, gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler.
Biz de onlara inandık, gözlerimizi kapayıp beyaz adamın tanrısına yakınlaşmaya çalıştık.
Gözlerimizi açtığımızda gördük ki, topraklarımız onların eline geçmiş, bizim elimizde de İncil kalmıştı.”
Diyeceğim; bu acayip referandumdan evet de hayır da çıksa tek kazanan, tek kaybeden olacak; kazanan emperyalizm, kaybeden Türkiye.
Referandumdan başımızı kaldırıp, gözümüzü açtığımızda ülkemizin elden gittiğini görmeyiz inşallah!

1.. Mirrorspectator.com’ da yer alan habere göre , Arjantin Milletvekili Nilda Garre, Ermeni <sözde> soykırımı dahil, soykırımların inkarının suç sayılması konusunda bir öneri verdi… (Not: Bu habere şu yorumu verdim; (Moderatörde izin bekliyor, o.t.)
Orhan Tan ·
We live in the information age. French Constitution Court refused French Parliament’ s similar draft resolution very recently. It is clear that Deputy Ms. Nilda Garre is not aware of those sort of international developments…
Orhan Tan
Your comment is awaiting moderation.
Turkey is not an Islamic and nationalist state. It is a secular one. Because of the ruling party’ s wrong picture you have a wrong understanding on real Turkey. As far as your term of “western armenia” thare was not any area in the history and/or geography books. It is your imaginary country. Try to be realistic… Is there any Muslim who abases your belief on The God and Jesus / the father and son! In our belief Jesus is alsa a prophet and we call Mary as “Meryem Ana” . You Christians and so called Muslims (like ISIS terrorists) are not aware of the real Islam.