Blog

  • Böyle dostluk mu olur?…

    Böyle dostluk mu olur?…

    En büyük müttefikimiz Amerika ile ilgili olarak çok yazıyoruz. Özellikle Suriye ve bölgedeki gelişmeler konusunda Amerika ile olan ilişkilerimizin giderek gerginleşmesi ve neredeyse kopma noktasına gelmesi son günlerde en çok konuşulan ve tartışılan konu olarak karşımızda duruyor.
    FETÖ terör örgütü lideri Gülen’in Türkiye’ye iadesi konusunda halen ipe un seren Amerika, PKK’nın Suriye uzantısı PYD konusunda da Türkiye’yi oyalıyor. Çok açık bir ifade ile terör örgütlerini Türkiye’ye tercih ediyor. Amerika’nın PKK’ya desteğinin sürdüğünü ise söylemeye gerek duymuyoruz.
    Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından 3 Mart 2017 tarihinde yayınlan Türkiye İnsan Hakları Raporu yayınlandı. Bu raporda 15 Temmuz darbe girişimi hakkında FETÖ unsurlarının rolüne ve FETÖ lider kadrosunun Amerika’da ikamet ettiğine hiç değinilmiyor.
    Bir önemli nokta da raporda güvenlik güçlerimizce yürütülen operasyonlar “iç çatışma” olarak değerlendiriliyor.
    Biz, dikkat edilecek olursa Türkiye’nin “iç çatışmalar yaşanan bir ülke” konumuna sokulmak istenildiğini, bunun aynı zamanda Batı’da da yinelendiğini sıkça dile getiriyoruz. Hatta “Turizmimize en büyük darbe de bu nedenle vurulmak isteniliyor. Yabancılar can ve mal güvenliğinin bulunmadığı bir yere gelmek istemiyorlar” diye de bu konudaki sıkıntıları zaman zaman sizlerle paylaşmıştık.
    Nereden bakılacak olursa olsun, bu tür olumsuz raporlar ülkemizin imajını daha da bozuyor. Yabancı yatırımcıları kaçırıyor. Turistler gelmek istemiyor. Türkiye savaşın ve iç çatışmaların ortasında yer alan bir Ortadoğu ülkesi görünümüne sokulmak isteniliyor.
    Bunlar kabul edilebilir şeyler mi?
    Bütün bu olayları ve gelişmeleri alt alta koyup değerlendirdiğimizde “Böyle dostluk mu olur?” demekten kendimizi alamıyoruz.
    Bir terör örgütüne karşı güvenlik güçlerimizin verdiği mücadele nasıl olur da “iç çatışma” olarak değerlendirilebilir?
    Bu ön yargıdır, kasıtlıdır ve Türkiye’yi uluslar arası alanda yalnız bırakma operasyonunun bir parçasıdır.
    Biz, son günlerde terör örgütlerine karşı güvenlik güçlerimizin operasyonlarını çok başarılı buluyoruz. Özellikle PKK’ya en büyük darbeler bugünlerde indiriliyor. IŞİD yuvaları darmadağın ediliyor.
    Suriye içlerinde El Bab’da da TSK’nin çok büyük bir başarıya imza attığını, IŞİD’ı buralardan koparıp attığını da burada söylemeden geçemeyeceğiz.
    Terörle mücadele karşısında alınan bu başarılar küçümsenebilir mi?
    Bunlar nasıl olur da bir dost ve müttefik ülke tarafından “iç çatışma” olarak değerlendirilebilir?
    Nitekim Dışişleri Bakanlığımız tarafından yayınlanan bu rapora karşı bir açıklama geldi. Açıklamada “Bunlar kabul edilebilir iddialar değildir” ifadesi kullanıldı. Açıklamada özetle “İnsan hak ve özgürlüklerinin korunması, daha da ileriye götürülmesi ve en üst uluslar arası standartlara erişilmesi ülkemizin temel hedefleri arasında yer almaktadır. Bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan kapsamlı reformlar bunun teyididir. Devletimizin ve ulusumuzun varlığına yönelik emsali görülmemiş terör tehditleri ile karşı karşıya kaldığımız bu dönemde FETÖ, PYD, PKK, DHKP-C ve DEAŞ başta olmak üzere terör örgütleri ile haklı mücadelemiz gerçeklerle örtüşmeyen biçimde yansıtılması derin üzüntü yaratmıştır” denildi.
    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2017 Türkiye Raporu, her yıl ABD Kongresine sunulmak üzere 190’dan fazla ülke için hazırlanan mutat belgelerden birini oluşturuyor.
    Gelişmeler şunu gösteriyor:
    “Dost” ve “müttefik” diye bir şey yok. Türkiye, dış güçlerce köşeye sıkıştırılmaya, zayıflatılmaya, bölünmeye sürüklenmek isteniyor. Hesaplar bunun üzerine yapılıyor. Terörle mücadele bile “iç çatışma” olarak yansıtılıyorsa sözün bittiği noktadayız demektir.
    Bölgemizdeki gelişmelere baktığımızda tabloyu çok daha net görebiliyoruz.
    Biz de hesabımızı kitabımızı buna göre düzenlemek ve hazırlamak durumundayız. Kendi göbeğimizi kendimiz kesecek konuma gelmemiz, gücümüzü bölmememiz ve tek bir noktada toplamak durumunda olduğumuzu artık görmemiz gerekiyor.
    Her zaman söylediğimiz gibi Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.

  • Bozdağ ve Çavuşoğlu Haklıdır: İfade Özgürlüğü Herkes İçin Geçerlidir

    Bozdağ ve Çavuşoğlu Haklıdır: İfade Özgürlüğü Herkes İçin Geçerlidir

    Adalet Bakanı  Bekir Bozdağ’ın Almanya’daki Türklerle yapacağı toplantının  yer bahanesiyle iptal edilmesi, Avrupa Birliği hukukunun yok sayılması anlamına  gelir ve bir  çifte standarttır.  Avrupa Birliği  Bakanı Ömer Çelik bu duruma  tepki göstermiştir: “Oradaki belediyenin kendi inisiyatifiymiş gibi gerekçelerin gerçekçi olmadığını biliyoruz…Çok uzun zamandan beri Avrupa ülkesi olan Türkiye’den şu mesajı gönderiyoruz: Kendi değerlerinizi tehdit ediyorsunuz. Bu ortak refahımız için son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.”

    Almanya’nın, AİHM Büyük Dairesi’nin 28 Ocak 2015 tarihinde  verdiği  Perinçek Kararı’nı yok sayarak  toplantıyı iptal etmesi bir hukuk skandalıdır. İsviçre’yi mahkum eden bu karar, 17 Aralık 2013 tarihli AİHM İkinci Daire Kararı’nın onanması anlamına gelir ve kesin hüküm ifade eder.

    Karar,  ifade özgürlüğü bakımından önemli bir hukuki kazanım, insan hakları içtihadının önemli bir parçasıdır, Almanya’yı ve  Hollanda’yı bağlar.

    Bilindiği gibi İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözüyle İsviçre tarafından cezaya çarptırılan  Doğu Perinçek, kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar  15 Ekim 2015 tarihinde  kesinleşmiş,  AİHM  Doğu Perinçek’i ifade özgürlüğü noktasında haklı bulmuştur. Kesinleşen karar sonucunda İsviçre’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’ncu  maddesinde yer alan ifade özgürlüğünü ihlal ettiği  7’ye karşı 10 oyla kabul edilmiştir. (Case of Perinçek V. Switzerland, Application No. 27510/08) 

    Almanya ve Hollanda Avrupa Konseyi’nin  üyeleri olarak AİHM kararlarına uymak zorundadır. Mahkemenin içtihatları Avrupa Birliği için de olmazsa olmaz asgari standartları oluşturmaktadır. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın  konuşmasının engellenmesi, Hollanda’nın da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun referandum etkinliği düzenlemelerine izin vermemesi, ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi anlamına gelir ve Perinçek – İsviçre kararının ihlali demektir. Çavuşoğlu, Hollanda’nın tutumuna tepki göstererek “Hani demokrasi, hani özgürlükler, hani ifade özgürlüğü, bize ders veriyorsunuz ya… Hani toplanma özgürlüğü. Bu mu sizin demokrasi anlayışınız” derken  haklıdır.

    Fakat, madalyonun  diğer  yüzü de vardır. AİHM’nin Perinçek Kararı Türkiye  için de geçerlidir. Çavuşoğlu’nun “Hani demokrasi, hani özgürlükler, hani ifade özgürlüğü”  açıklamasına aynen katılıyorum.

    Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye,  Case of Perinçek V. Switzerland  kararına uymak zorundadır. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks’in 15  Şubat 2017 tarihinde, Nisan ve Eylül 2016’da  Türkiye’ye  yaptığı iki ziyaretin verilerine dayanarak  yaptığı açıklama bana kalırsa  Almanya ve Hollanda’nın aldığı kararlarda etkili olmuştur: “Yetkililer… ifade özgürlüğünü koruma yönünde yeniden kararlı bir tavır göstermek suretiyle acilen bu gidişatı değiştirmelidir.”

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05  Mart  2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05  Mart  2017 )

    1..   Armenpress’ te  yer alan haberin başlığı : “  Hollanda  yargısı , Ermenilere  karşı yabancı düşmanlığı söylemlerinde  bulıunan  Türk için ceza talep ediyor.”   Haberin Özeti : “  Türk – Azerbaycan  Kültür  Derneği  Başkanı  İlham Aşkın’ ın   yargılanması 3  Mart’ ta  Almelo’ da    yapıldı…. İddia  edildiğine  göre, Aşkın, Almelo’ daki bir  gösteri sırasında  ‘ Karabağ, Ermeniler için mezar olacak ’ diye  bağırmış.  Savcıya  göre  Aşkın   bu ifadesi  ile  Ermeni oldukları için bir  guruba karşı şiddeti teşvik etmiş ve  aşağılamıştır. Duruşmada  Aşkın,  bu ifadelerinin  aşağılama  olacağını düşünmediğini, soru üzerine yanlış bir  şey yapmadığını ve  sözleri nedeniyle  pişmanlık duymadığını  söylemiştir. Savcı, olayı  kavrayamadığını ve  tekrar  suç işlemeye  meyilli  olduğunu gördüğü  Aşkın için   80 saat kamu hizmeti,  2 yıl süreli şartlı tahliyeye  tabi  2  hafta  hapis  cezası talep etmiştir. Mahkeme kararının 17 Mart’ ta açıklanacağı beklenmektedir.

    1. Armedia.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Karen Bekaryan: Ermenistan Cumhurbaşkanı Brüksel’ de Karabağ anlaşmazlığı konusunda Ermenistan’ ın pozisyonu  konusunda   kesin açıklamalar yaptı.”  Haber özeti : “  Ermenistan  MV ve Avrupa Entegrasyonu STK  Başkanı     Karen Bekaryan, Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ ın  Brüksel ziyareti sırasında  Karabağ anlaşmazlığı konu  edildiğinde Ermenistan’ ın  pozisyonu  ile ilgili  kesin tanımlamalar, hatta  sözlerinde  sertleşme dikkat çekti….”
    1. Aina.org, pek çoğu hariç bazı Süryanilerin  Irak’ a  döndüğünü  bildiriyor. Irak hükümeti  ülkede  yaşayan Hristiyanların sayısını bilmiyor. Ancak,  2003 yılından önce  orada  1,5 milyon Hristiyan yaşıyordu. Kâr  gayesi olmayan Irak Hristiyanları  Yardım Konseyi’ nin bildirdiğine  göre, Amerikan  işgali  sonrasında  dini azınlıkların hedef alınması üzerine   Hristiyan nüfusunun % 80’ i ülkeyi  terk  zorunda  kaldılar…. Hakari isimli bir kişi, Irak’ tan   kitlesel göç konusunda, batılı yetkililerin  kendilerine  Avrupa’ da yaşayın dedikleri için,  kısmen batının da  suçu olduğunu  ifade ediyor. 
    1. Jwire.com.au,  Tim Wilson’ un  BM’ in 2334 sayılı önergesine sert şekilde  reaksiyon gösterdiğini  bildiriyor. Haberde  özetle  şu hususlar yer alıyor : “ Osmanlı İmparatorluğu zamanında  yapılan  Ermeni <sözde> soykırımı konusunda  Tim Wilson’ un  Parlamento’ da  yaptığı konuşma  takdire  şayandır….Kimse  bu  <sözde>  büyük vahşeti protesto etmediği için  Hitler Yahudileri Avrupa’ dan sürmek konusunda   gerekçe  kabul etti.  Liberal MV Tim Wilson federal Parlamento’ da yaptığı konuşmada  1915  Ermeni <sözde> soykırımına  ve  BM’ in  Yahudilerin  tarihi hakları olan  Doğu Kudüs konusundaki 2334 sayılı önergesinin reddi konusunda konuşarak  sert şekilde  eleştirdi… (Not : Bu web sitesinin  yorumlarımızı kabul etme ihtimali  var. Verdiğim aşağıdaki yorum moderatör  onayı bekliyor, o.t.)

    Orhan Tan says:   Your comment is awaiting moderation. March 5, 2017 at 11:56 pm

    <Henry Herzog says:   “ It’s commendable of Tim Wilson to speak of the Armenian genocide….”I do not  agree  him, since I believe  he  is  not  aware of   what really happened  before, during and  after  1915.  Apart from that ,   according to the  UN Resolution of  1948  only authorized international  courts  can decide an event as  genocide. Is  there  anyone  who  could  explain why the  Armenian side  has  no  courage  to apply any  court  and receive a verdict ? I tell you  why, because  they  have all  invalid  and  fake documents  at  hand.>

    1. Ermeni Radyosu web sitesinde, Ermenistan’ da seçim kampanyası’ nın  bugün  başlatıldığı  ve  31  Mart’ a kadar devam edeceği bildiriliyor. Seçime  dokuz  parti  katılacak….

    6.  Armenianweekly.com’ da yer alan  habere  göre,  Fransa’ daki  Ermeni toplumunun  Azerbaycan Cumhurbaşkanı  İlham Aliyev’ in 14 Mart’ ta  Paris’ e yapacağı ziyareti protesto etmek üzere  hazırlandığı  bildiriliyor. Protestoyu  düzenleyenler (içlerinde  ARF  de  var),  Aliyev rejimini  ve  Azerbaycan’ ı silahlandırmasını protesto edeceklerini,   Dağlık Karabağ’ a ve  Arşak halkının  self determinasyon hakkına destek vereceklerini  bildiriyorlar…

  • Rumları çok iyi anlıyorum! … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumları çok iyi anlıyorum! … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumları çok iyi anlıyorum!

    Rumların ne yaptığını ve ne hedeflediğini bilmek için Rumları tanımak gerekiyor.
    Ben bu nedenle de Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’i, adada egemen Rum devleti kurmak için gösterdiği gayretleri, ELAM’ın Enosis Plebisiti’nin okullarda okutulması konusundaki girişimlerini, her zaman yaptıkları gibi buldukları yerde Türklere saldırmalarını ve adayı Yunanistan’a bağlamak düşüncelerini çokta hayretle karşılamıyorum. Tarihi geçmişleri hep Enosis girişimleri ile dolu, Enosis hayalleri ile süslü.

    Bir evvelki yazımda söz ettiğim gibi, Rum bir annenin Politis radyosuna çıkıp “Ben kızımın lisede Rumcaya çevrilmiş Kıbrıs Türk edebi eserlerini öğrenmesini istemiyorum. Kıbrıs’ta eğitimleri, kültürleri, tarihleri ve dinleri aynı olmayan iki ayrı toplumdan söz ediyoruz. Ortak hiçbir şeyimiz yok” şeklinde konuşması, Rum Eğitim Bakanına protesto yazısı yazması ve Anastasiadis’in de bunun olağan bir tavır olarak değerlendirmesi, gerçekte Kıbrıslı Rumlar açısından çok doğal bir davranış biçimi.

    Anastasiadis’in, söz konusu Rum annenin ve Kıbrıslı Rumların neredeyse tümünün niye Kıbrıslı Türklerle ortak bir devlet istemediklerinin kökeni, gerçekte yakın tarihimizde yatmaktadır. Kıbrıslı Türkleri azınlık görmek ve buna göre yeni kurulacak devleti şekillendirmek kavramı Anastasiadis’e ait değildir. Neredeyse 200 yıllık bir istektir bu ve her Kıbrıslı Rum’un kafasına da çiviyle kazınmıştır. Anastasiadis bu kavramla büyümüş, Başkanlık koltuğuna oturunca miras olarak bulmuş, kendisinden sonrakine de miras olarak bırakacaktır. Bu istek yıllarca, asırlarca devam edecektir ta ki gerçekleşene dek.

    Megali İdea ve Enosis yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması, ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılında kafalarda şekillenmiş, 1821 Mora isyanından sonra da Yunanistan, ilk kez Enosis fikrini resmi ağızdan ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını talep etmişti.

    1878 yılının Temmuz ayında Lefkoşa’ya Türk bayrağı yerine İngiliz bayrağı çekilirken, Kıbrıslı Rumlar İngiliz idaresini alkışlayarak bu değişikliğin kendilerine Enosis yolunu açacağını düşünmüşler ve Enosis isteklerini her ortamda ortaya koymaya başlamışlardı.

    Olayları çok yakından takip eden İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Henry Layard, 1 Ağustos 1878 tarihinde Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e gönderdiği bir raporda “Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle büyük çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek için her türlü sahtekarlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir” yazmış, gözlemlerini bu sözlerle iletmişti. Belli ki Henry Layard çok iyi bir diplomattı ve hiç yanılmadı.

    Rumlar Enosis girişimlerinden hiç yılmamışlar, 1907 yılında adayı ziyaret eden Churchill’e Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmek isteklerini iletmişlerdi. Yunanistan’ın Kıbrıs’ı resmen talep etmesi ise I. Dünya savaşı sonunda, 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti ama İngilizler kendilerine Kıbrıs yerine Batı Anadolu’yu gösterdiler.

    25 Mart 1921 tarihinde Güzelyurt’taki (Omorfo) Serhatköy’de (Filya) Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhâkını istedikleri ilk plebisitlerini (halk oylaması) yaptılar. Plebisit sonrası yaptıkları Enosis başvuruları ise İngilizler tarafından derhal reddedildi. İngiliz Hükûmeti Ortadoğu politikasında yaptığı değişiklik sonucu Rumlardan yüz çevirince, Enosis hayallerinin suya düştüğünü gören Rumlar vergi kanununu bahane ederek 21 Ekim 1931 tarihinde ilk isyanlarını yaptılar. Vali konağını ateşe veren isyancıları İngilizler, Mısır’dan getirdikleri takviye kuvvetlerle bastırılabildi ancak.

    Kıbrıslı Rumların neredeyse bir buçuk asırdır bekledikleri, uğruna isyan ettikleri Enosis, ilk kez 1939 yılında kapılarını çaldı. İngiltere Yunanistan’a, II. Dünya savaşında kendi taraflarında savaşa katılmaları halinde Kıbrıs’ı kendilerine vermeyi önerdi ama bu teklifi Yunanistan hükümeti reddetti. Kıbrıslı Rumlar bir türlü Yunan hükümetini buna razı edemediler ve adanın Yunan toprağı olması direkten döndü, 143 yıllık çabaları da heba oldu. Yoksa daha o günden Kıbrıs adası Yunanistan’ın bir vilayeti olmuştu.

    15-20 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi önderliğinde yapılan “plebisit” ile Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhâkı Kıbrıslı Rumlar tarafından tekrar istendi ama İngiltere bu isteği gene reddetti.

    Enosis konusunda benim için önemli olan son “Etnarh” yani “Dini ve Siyasi lider” Makarios’un, 1 Mart 1964 tarihinde Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya gönderdiği mektubun içinde yer alan “Amacımız Sayın Başkan, Zürih-Londra Anlaşmaları’nı ortadan kaldırmak ve Kıbrıs Helenizm’inin anavatan ile anlaşarak kendi geleceğini tayin etmek ve özgür duruma getirmektir” cümlesi ve içindeki niyettir. Hiçbir Kıbrıs Rum liderinin bunun dışına çıkamayacağını hepimizin bilmesi ve gelecek ile ilgili stratejimizi de buna göre yapmamız gerekmektedir.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    6 Mart 2017

  • Hocalı İçin Yapılması Gerekenler

    Hocalı İçin Yapılması Gerekenler

    Daha Sovyetler Birliği dağılmadan başlayan Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılması tezgahı, 26 Şubat 1992’de Hocalı’da soykırımın en vahşi örneklerinden birinin yaşanmasına sebep oldu. Bu katliamın üzerinden çeyrek asır geçtiği halde suçlular cezalandırılmamış, mağdurların acısının telafisi için gerekenler yapılmamıştır. Buna karşın Azerbaycan’da olduğu gibi Türkiye ve dünyanın her tarafında soykırım kurbanlarını anma faaliyetleri yapılmaktadır. Türkiye’de resmi ve özel kuruluşların yanından birçok üniversitede bu konuda toplantılar düzenlenmektedir. Akademisyenler, araştırmacılar, sivil toplum kuruluşları mensupları yaşanan vahşetin bilinmeyen yönlerini paylaşmakta, geçen süre zarfındaki gelişmeleri değerlendirmektedir. Bu aşamada suçluların cezalandırılması, kaçkınların yurtlarına dönmesi ve özellikle Azerbaycan’daki işgalin sona ermesi yolunda yapılması gerekenler tartışılmaktadır.

    Bu kapsamda Giresun Üniversitesi’nde düzenlenen sempozyumda başta Azerbaycan olmak üzere yurt içi ve yurt dışından gelen araştırmacılar önemli noktalara temas ettiler. Bir Uluslararası İlişkier Bölümü öğrencisinin Hocalı ve Srebrenitsa karşılaştırması son derece önemliydi. Hocalı soykırımı daha önceden yapıldığı halde konunun araştırılması ve suçluların cezalandırılması konusunda gerekli girişimlerde bulunulmamıştır. Halbuki Srebrenitsa soykırımı suçluları, Eski Yugoslavya Savaş Suçluları Mahkemesi’nde yargılanmış, bir kısmı cezalandırılmıştır. Daha da önemlisi Bosna Müslümanlara karşı bir soykırım suçu işlendiği tespit edilmiştir.

    2017 itibariyle, yani soyırımın işlenmesinden çeyrek asır sonra Minsk sürecinin bir oyalama diplomasisi olduğu da dikkate alınarak atılması gereken adımlar sonuç bildirisinde özetlendi. Öncelikle yapılan soykırımın dünya kamuoyuna duyurulması konusunda başta Azerbaycan hükümeti olmak üzere sivil ve resmi kuruluşların bu konudaki gayretlerini hatırlamak gerekmektedir. Bu bağlamda Hocalı’da ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde işlenen soykırım kurbanlarını rahmetle anmak, kalanların acılarını paylaşmak üzere yaşadıkları sorunların çözümü için kararlı ve sonuç alıcı girişimlerde bulunulmalıdır.

    Gerek soykırım kurbanlarının yakınlarının ve gerekse halen Azerbaycan’da bulunan yaklaşık bir milyon kaçkının, yaşanan zulümden dolayı maruz kaldıkları maddi ve manevi zararların bir an önce telafi edilmesi, başta Azerbaycan yönetimi olmak üzere dost ve kardeş ülkeler ile bütün dünya açısından bir insanlık görevidir. Bu bağlamda evlerinden ve yurtlarında çıkarılmış olan Azeri Türklerinin ve onların neslinden gelenlerin bir an önce yurtlarına dönmesi için ulusal ve uluslararası zeminlerin kullanılması gerekli olup, bu konuda resmi ve sivil toplum kuruluşları mağdurlara destek olmalıdır.

    Soykırım ve işgalin üzerinden çeyrek asır geçtiği halde suçluların cezalandırılması, mağdurların zararların telafisi ve Dağlık Karabağ sorununun çözümü için kurulmuş olan AGİT Minsk sürecinin işgali meşrulaştırma ve soykırımı unutturmadan başka bir işlevi olmadığını herkes görümüştür. Bununla beraber Azerbaycan yönetiminin, Uluslararası zeminde çözümden kaçan taraf olma durumuna düşmemesi için Minsk sürecindeki mücadelesine devam etmesi, masadan kalkmaması son derece önemlidir. Buna karşın Minsk sürecinin daha etkin ve sonuç alıcı bir şekilde kullanılması için diplomasi ve hukuk uzmanlarından profesyonel destek alınmalıdır.

    Öte yandan gerek hükümet kuruluşları gerekse sivil toplum örgütleri, akademik camia ve araştırmacıların öncelikle yaşanan soykırım ve diğer savaş suçlarını, yerli ve yabancı kamuoyuna her fırsatta anlatması, bu alanda bilimsel araştırmalar yanında medya ve diğer iletişim araçlarını kullanması, yaşanan zulmün hikaye, roman, film, skeç, sergi vb yollarla duyurulmasının gerekmektedir. Bugüne kadar yapılanlar, resmi ve özel fonlarla daha yoğun bir şekilde desteklenerek devam ettirilmeli, yeni teşvik kurumları oluşturulmalıdır. Ancak soykırımı duyurma faaliyetleri, suçluların cezalandırılması ve mağduriyetlerin telafi edilmesine karşı, bir “gaz alma projesi”ne dönüşmemelidir. Bilakis tanıtım ve duyuru çerçevesindeki her adım yeni hukuk ve siyaset zeminlerinin hareket noktası olarak kullanılmalıdır.

    Yaşanan mağduriyetlerin telafisi için uluslararası hukuk ve diplomasi zeminlerinde güçlü ve kararlı bir şekilde mücadele edilmelidir. Bunun için dünyanın önde gelen uluslararası hukuk, siyaset, lobi ve diplomasi uzmanlarıyla işbirliği halinde yıllarca sürecek ve kesinlikle başarıyla sonuçlanacak hukuksal mücadele yürütülmelidir.

    Bu çerçevede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiği yönündeki kararı, son derece önemli bir hukuksal kazanımdır. Böylece bir milyon Azerinin işgal altındaki topraklara dönüş hakkı, uluslararası mahkemece teyit edilmiştir. Mahkeme kararı gereği yurtlarına dönmek için işgal bölgesine girmek isteyen kaçkınların karşılaştığı engeller hukuk, siyaset ve medya ile sivil toplum kuruluşları temsilcileri tarafından belgelenmeli, dünyaya duyurulmalıdır. Böylece AİHM’nin mevcut kararına dayanarak yeni hukuksal mücadele imkanları oluşturulmalıdır.

    Bu bağlamda ilgili sözleşmeler ve hukuksal bağlantılar çerçevesinde Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Avrupa Birliği Adalet Divanı ve diğer ulusal ve bölgesel yargı ve diplomasi zeminlerini sonuna kadar kullanmanın yolları bulunmalıdır. Soykırımı işleyen, buna yardım eden ve destek verenlerin önemli bir kısmının halen hayatta olduğu dikkate alınarak, 1948 Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin 6. Maddesi gereği, Azerbaycan başsavcılığının biran önce soykırımcılara karşı dava açması, gıyabında da olsa suçluları yargılayarak cezalandırması gerekmektedir. Mahkeme kararlarına göre ceza alanlara karşı başta İnterpol olmak üzere uluslararası zeminlerde gerekli tedbirlerin alınması sağlanmalıdır.

    Hocalı soykırımının bundan sonraki sene-i devriyelerinde bu alandaki başarıları paylaşmak üzere.

    Öncevatan, 1 Mart 2017

  • Suriye’de kurtlarla dans…

    Suriye’de kurtlarla dans…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın El Bab’daki başarının ardından yaptığı açıklamada “El Bab’dan sonra hedef Menbiç’tir” sözlerinin ardından Suriye’de şaşırtıcı gelişmeler de birbirini izlemeye başladı. Rusya ile ABD’nin anlaşarak Münbiç bölgesini Esad yönetimine devretme kararı alması bunun ilk ayağını oluşturuyor.
    Suriye’de her an beklenmedik bir değişiklik oluyor. Amerika ile Rusya’nın bu noktada hem anlaşarak hem de kendi güç gösterilerini sergilemeye yönelik attıkları adımı da görmemiz gerekiyor.
    Asıl hedef, dış güçlerin Türkiye’nin YPG konusunda önünü yıkmaya çalışmalarıdır. Bu ayak oyunları da Amerika ile Rusya’nın YPG konusunda ortak hareket ettiklerini gösteriyor.
    Menbiç’in TSK destekli ÖSO’nun yeni hedefi olacağı açıklanmasının ardından terör örgütü PYD yeni bir oyun arayışının içerisine girdi. PYD’liler ilçedeki direklere Rus bayrağı asarken, zırhlı araçlarda da ABD bayrakları yer alıyor.

    Ne Amerika, ne Rusya PYD’nin kendi bayraklarını kullanmasına ses çıkarmıyor. Bunun ne anlama geldiğini söylemeye gerek var mı?

    Bir Rusya bayrağı SDG’ye bağlı YPG’lilerin de içinde olduğu Menbiç Askeri Meclisi’nin militanları tarafından direğe asılıyor. Öte yandan ilçeye insani yardım amacıyla gönderilen askeri kamyonlara Rusya ve Suriye rejiminin bayraklarının asılması da ilçenin uluslararası bir güç savaşının sahnesi olmaya başladığının işareti olarak gösteriliyor.

    Bu satırlar yazılırken Başbakan Yıldırım, müttefikimiz Amerika’ya çağrı yapıyordu. Yıldırım “Suriye de bizimle mi hareket edeceksin, terör örgütü ile mi karar ver, kararınızı bekliyoruz” diyordu.

    Ancak, görebildiğimiz kadarı ile Amerika bugüne kadar ipe un sermeye devam ediyor.

    Özetle Suriye’de oyun içinde oyun oynanıyor.

    İşin en ilginç tarafı ise Amerika’nın terör örgütü PYD’ye olan desteğinin Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen devam ettirmesidir.
    IŞİD’ın Suriye’deki merkezi Rakka’ya operasyon hazırlığı yapan ABD, bu operasyonda PKK uzantısı PYD/YPG’yi kullanmakta kararlı görünüyor. Zaten yapılan açıklamalardan da bunu anlıyoruz. Söz konusu teröre örgütünü ağır silahlarla donatan ABD’den Türkiye’yi kızdıracak yeni açıklamalar da geliyor.
    IŞİD’e karşı yürütülen “Doğal Kararlılık Operasyonu” Birleşik-Ortak Görev Gücü Komutanı Korgeneral Stephen Townsend, “Türk Silahlı Kuvvetleri koalisyonun Rakka için çalışmalarını engellememeye dikkat etmeli” açıklamasını biz küstah bir açıklama olarak değerlendiriyoruz.
    Amerikalı Generalin açıklamaları bununla da sınırlı değil, dinleyelim:
    “Hangi güçlerin Rakka operasyonuna katılacağına ilişkin bütün seçenekleri göz önüne alıp değerlendireceğiz. Şimdilik hiçbir şey masadan kalkmış değil. Bu konulara göz atıp planlamak için hala zamanımız var, bunu tüm ortaklarımızla yapıyoruz. Türk güçlerinin katılıp katılmayacağını kendileriyle hala tartışıyoruz. Sayıları ve katkıları ne olur bilmiyorum. Kürtlerin (Burada PYD/YPG’den söz etmek istiyor) Rakka operasyonuna katılmalarını bekliyorum. Gerçek şu ki Rakkalı Kürtler var, yerel Kürtler var, başka Kürtler var. Bunlar Suriyeli, Araplar, Kürtler, Türkmenler, hepsi Suriyeli ve Suriye’yi IŞİD’den kurtarmak için mücadele ediyorlar. Evet, Kürtlerin katılmalarını bekliyorum. Kimsenin Rakka’nın nüfus yapısını değiştireceğini de sanmıyorum.”
    Konu ile ilgili daha önce yazdığımız yazılarda PYD’nin bölgede Türkiye için çok büyük bir tehdit olduğuna değinmiş ve bu tehdidin ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gerektiğine değinmiştik. Bizi yönetenlerin Menbiç konusundaki kararlılığının doğruluğuna vurgu yapıp, bu kararlığın sonuna kadar sürmesi gerektiğini desteklediğimizi de vurgulamıştık.
    Yanı başımızda PYD’ ye devlet kurdurmak için çalışılıyor. Bunda hem Amerika, hem Rusya’nın birlikte çalıştığı artık açık biçimde görülüyor. Bu oyunu bozmak ve yanı başımızda ileride bizi bölmeye yönelik bu planları bozmak durumundayız.
    Türkiye’nin elinde Amerika’ya karşı kullanabileceği kozlar var. Bunların en önemlisi İncirlik Üssü’dür.
    Hemen anımsatalım, hiçbir şekilde Rusya’ya da sırtımızı dayamayalım ve güvenmeyelim. Rusya’nın da çok sinsi ve kendi çıkarlarına göre planları bulunuyor.
    Şu ana kadar dikkat edilecek olursa ne Suriye’de ne bölgede İran’ın sesi çıkmıyor. İran’ın da gelişmelere göre pozisyon değiştirebileceğini gözlerden uzak tutmayalım. Nitekim son günlerde Türkiye ile İran arasında ipler hayli gerginleşmiş durumda.
    Kaldı ki Türkiye bölgede Amerika ve NATO için çok önemli konumda olan bir devlettir. Konunun siyasi ayağında Türkiye öncelikle elindeki bu kozları çok iyi ve yerinde kullanarak bir üstünlük sağlayabilir.
    Güvenliğimiz bizim için her şeyin önündedir.

  • Avrupa Birliği’nin Çifte Standardı Kabul Edilemez

    Avrupa Birliği’nin Çifte Standardı Kabul Edilemez

    Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde taraflar birbirlerini anlamakta zorluklarla karşılaşmışlardır. Türkiye ile AB üyesi ülkeler arasında da zaman zaman suçlamalara kadar varan sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda Avrupa Komisyonu, Türkiye-AB sığınmacı anlaşmasının (18.03.2016)  uygulanmasına ilişkin Beşinci Beşinci Raporu  (Fifth Report on the Progress made in the implementation of the EU-Turkey Statement, Brussels, 2.3.2017 COM(2017) 204 final) ile  Türkiye’deki Mülteciler İçin Mali Yardım Programı’nın  Birinci Yıllık Raporu’nu (First Annual Report on the Facility for Refugees in Turkey, Brussels, 2.3.2017 COM(2017) 130 final) 2 Mart 2017 tarihinde  yayınlamıştır.

    AB Komisyonu’nun 18 Mart 2016  sığınmacı anlaşmasının uygulanmasına ilişkin Beşinci Raporu’nda  yer alan  tespitler şunlardır:  AB, sığınmacılar konusunda  açıkladığı miktarın  yüzde 4,9’nu almıştır, söz verilen 3 milyar Euro’nun 750 milyonu gönderilmiştir, gümrük birliğinin güncelleştirilmesinde yol alınamamıştır, AB yeni başlık açılması hazırlığını tamamlamamıştır, vize serbestisinde ilerleme sağlanamamıştır, AB terörle mücadelenin önceliğini koruduğunu onaylasa da,  PKK ve FETÖ ile mücadele kapsamında aldığı önlemler  sebebiyle Türkiye’yi eleştirmiştir.

    Avrupa Birliği’nin ve de Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlara ben Bobon kriterleri diyorum. Bu kriterler Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere ilk defa tarafımdan kullanılan ve Türkçe literatüre giren bir kavramdır.  BOBON  kriterlerinin açılımı söyledir: BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar. Türkiye, bazı AB liderleri (Merkel ve Sarkozy gibi)  ve Avrupalılar tarafından BON kapsamında algılandığı için daima önüne engel çıkarılan ülke olmuş, Ankara ve Brüksel’deki terör olaylarını kınama konusundaki farklı tutumlar buna örnek oluşturmuştur

    Avrupa Birliği  liderleri Mart 2016’da  Avrupa’ya göç eden mültecilerin sayısının azaltılması için müzakere edilen metin üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Buna göre, Pazar gece yarısından sonra Yunanistan’a ulaşan mültecilerden sığınma başvuruları reddedilenler Türkiye’ye geri gönderilecek, bunun karşılığında da Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’den mültecileri kendi ülkelerine alacaklar, Türkiye’ye mali destek sağlanacak ve AB ile  tam üyelik müzakereleri hızlandırılacaktır.

    Dördüncü rapordan sonraki (8 Aralık 2016-26 Şubat 2017) bu rapora göre Türkiye’den Yunan adalarına  geçen 3.449 mülteci sayısı günlük ortalama 43 kişiye düşmüştür ama 21 Mart 2017 tarihi  itibariyle söz verilen 72 bin sığınmacının kabul edilmesi mümkün olmamıştır. Anlaşmada ilk aşamada 18 bin, ortaya çıkabilecek ihtiyaçları gidermek için ek 54 bin sığınmacı ile beraber toplamda AB ülkeleri tarafından 72 bin sığınmacının alınması gerekirken,  Türkiye’den sadece 3 bin 565 Suriyeli sığınmacı AB ülkelerine yerleştirilmiştir.  (In total, 3,565 Syrian refugees have been resettled from Turkey to the EU to underline that Europe will live up to its responsibilities as a continent committed to the Geneva Convention and to the fundamental right to asylum)

    AB, söz verdiği sayının  ancak yüzde 4,9’u kadar sığınmacıyı kabul etmiştir. Anlaşma uyarınca Türkiye’ye gönderilen sığınmacı sayısı ise bin 487 olmuştur. Böylece AB Türkiye ile sığınmacı krizine ilişkin vardığı anlaşmada yükümlülüklerini yerine getirmediğini kabul etmiştir.

    Günlük geçişler büyük ölçüde azalmasına rağmen, söz verildiğinin aksine üye ülkelerin gönüllülük esası kapsamında Türkiye’den sığınmacı almasını öngören Gönüllü İnsani Kabul Programı  devreye sokulamamış, aksine  Türkiye’den sığınmacı alınmasının hızının korunması gereği üzerinde durulmuş, Yunanistan’dan Türkiye’ye sığınmacıları daha hızlı bir şekilde göndermesi istenmiştir.

    Avrupa Birliği 2016-2017 yılları için 3 milyar Euro, 2018 için de ek 3 milyar Euro Türkiye’ye katkıda bulunmayı taahhüt etmiş olmasına rağmen 2 Mart 2017 tarihine kadar söz verilen miktar 2,2 milyar Euro iken, transfer edilen para 750 milyon Euro olmuş, bunun 411 milyon  Euro’su da çeşitli insani yardım kuruluşlarına verilmiştir. AB’nin Türk kurumlarına aktardığı miktar ise 339 milyon Euro’dur. Bu miktar, Türkiye’nin son 6 yılda yaptığı toplam 25 milyar dolar harcamanın (23,7 milyar Euro) ancak yüzde ikisi kadardır.

    Avrupa Birliği’nin bir diğer çifte standardı, gümrük birliğinin güncelleştirilmesi müzakerelerinin 2016 yılı sonuna kadar başlanması gerekirken, müzakereler donmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye ile Gümrük Birliği güncelleştirilmesi müzakerelerinin açılması için AB Konseyi’nden 21 Aralık’ta yetki talep etmiştir ama yetki henüz verilmemiştir.

    Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans,  gümrük birliğinin güncelleştirilmesinin 29 Kasım 2015 ve 18 Mart 2016 tarihlerinde yapılan AB-Türkiye Zirve kararlarında yer aldığını  hatırlatmış, “Bu teklifle birlikte AB Komisyonu taahhütlerini yerine getirmeye devam ediyor. Gümrük Birliğinin mevcut AB-Türkiye ticari ilişkilerini yansıtarak iyileştirilmesi tüm taraflara önemli ekonomik fayda sağlar”  demiştir.

    31 Aralık 1995 tarihinde  yürürlüğe giren gümrük birliğinin günümüz şartlarına uyarlanması hem AB hem de Türkiye’nin yararınadır. Güncelleştirmeyle gümrük birliği tarım, hizmetler, sanayi ve kamu alımları alanlarını kapsayacak şeklide genişletilecek,  AB’nin  üçüncü ülkelerle imzalayacağı serbest ticaret anlaşmalarında Türkiye’nin mağdur olmasının da önüne geçilecektir.

    Avrupa Birliği,  katılım müzakerelerinde Türkiye’nin açılmasını istediği 23’ncü başlık  olan “Yargı ve Temel Haklar” ile 24’ncü  başlık  olan “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik”  başlıklarının teknik hazırlıklarını tamamlamamıştır.  Bu konuda AB, “Avrupa Birliği, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve aralarında ifade özgürlüğünün de olduğu temel özgürlüklere saygı söz konusu olduğunda Türkiye’nin en yüksek standartlara saygı göstermesini bekler” vurgusunu yapmaktadır.

    Avrupa Komisyonu  Vize Serbestisi Yol Haritası kapsamında geriye kalan kriterlerin yerine getirilmesi yönünde ilerleme kaydedilmesi amacıyla Türkiye ile çalışmalarını sürdürmektedir ama taraflar arasında  vizelerin 2016 Haziran sonuna kadar  kaldırılması konusunda bir ilerleme sağlanamamıştır.

    Türkiye  72 şarttan geriye kalan 7 şartı  yerine getirmemiştir. Bunlar arasında en önemli iki şart, terörle mücadele yasa ve uygulamalarının Avrupa standartlarına göre düzenlenmesi ile  AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması’nın tüm maddelerinin uygulanmasıdır. Türkiye’nin  ülkedeki mevcut durumu göz önünde bulundurarak  esneklik istemesini AB kabul etmemektedir.

    Fakat AB, PKK ve FETÖ terör örgütü üyelerinin üye ülkelerde serbestçe dolaşmasına göz yummaktadır. Bu bir çifte standarttır.

    İngiliz Guardian gazetesi geçen yıl  Avrupa Komisyonu’nun Türk vatandaşlarına Schengen vizesinin kaldırılması tavsiye kararının ardından vizesiz Avrupa’yı oylayacak olan Avrupa Parlamentosu’ndan  itirazlar geldiğini yazmıştır. Guardian’ın Avrupa Parlamentosu üyeleri Türkiye’ye vize serbestisi planlarına direnme sözü veriyor başlıklı haberi şöyledir:  “Parlamento’nun  iki büyük grubunun (Hıristiyan Demokratlar ile  Sosyalistler) Türkiye 72 kriteri  yerine getirmedikçe vize planına destek vermeyecek.”

    Liberal Grup’un lideri Guy Verhofstadt,  Parlamento üyelerine Türkiye terörle mücadele yasasını değiştirmedikçe Komisyon’un önerisine karşı çıkmaları gerektiğini açıklamıştır. Dönemin  AB Bakanı Volkan Bozkır da bu gelişmeden endişeli olduğunu 6 Mayıs 2016 tarihinde şöyle değerlendirmiştir: “Bu sürecin Parlamento ayağı en zor olanı. Grup disiplinlerinde olumlu karar çıkması için temaslarımızı sürdüreceğiz. Bunları konuşa konuşa ikna edeceğiz. Bunlar izah edilerek bir mutabakat sağlanabilecek konular. Şu an olumlu bir tablo var.”

  • “Güvenimiz boşa çıkmadı…”

    “Güvenimiz boşa çıkmadı…”

    As Başkan Serdar Taş:

    “MERSİN İDMANYURDU LİGDE KALACAKTIR”

    Mersin İdmanyurdu, Yeni oluşan Yönetim Kurulu ile işi sıkı tuttu. Takım, ilk deplasman maçını da kazandı. Mersin İdman Yurdu As Başkanı Serdar Taş, takıma ve hocalarına inandıklarını, bu inançları doğrultusunda da ligde kalacaklarına inandıklarını söyledi.
    TFF 1. Lig’de 23. haftada Büyükşehir Gaziantepspor’a konuk olan Mersin İdman Yurdu, 2-1’lik skorla 3 puanın sahibi oldu. Teknik direktör Levent Eriş, galibiyeti bebeği olan Güven’e armağan etti.
    Mersin İdmanyurdu As Başkanı Serdar Taş, müsabakadan sonra yaptığı açıklamada şunları söyledi:
    “Takıma çok güvendik. Ekip olarak galibiyete kenetlenmiştik. Alt sıralardan kurtulmak ve kümede kalmayı hedefliyoruz. Yeni yönetim kadromuzla takımımızın ve hocamızın yanında olacağız. İnancımız her maçtan galibiyetle ayrılmaktır. Özellikle i saha maçlarımızı galibiyetle sonuçlandırmak istiyoruz. Mersin İdman Yurdu, hem Mersin’in, hem de Türkiye’nin çok köklü bir takımıdır. Ayakta kalması, lige tutunması gerekiyor. Yeni yönetim olarak aldığımız kararlarla bunu gerçekleştirmek için çaba göstereceğiz. Gaziantep’te Büyükşehir Gaziantepspor karşısında takımımıza ve hocamıza güvendik. Bu güvenimiz de boşa çıkmadı. Bu nedenle mutluyuz. Şimdi artık önümüzdeki maçlara bakıyoruz.”
    Mersin İdmanyurdu Kulübü As Başkanı Serdar Taş, “Özellikle içeride oynayacağımız maçlar önemli. Taraftarlarımızın da bizi yalnız bırakmamasını istiyoruz. El birliği ve dayanışma içinde başaramayacağımız hiçbir şeyin olmayacağını ortaya koymalıyız” dedi.

  • SİSTEM, SİGORTA, KEFEN

    SİSTEM, SİGORTA, KEFEN

    İŞİD İslamcı terör örgütü ve İslamcı cihadın dayandığı siyasi ideolojiyi yok etmenin mücadelesi sürüyor.
    Bununla birlikte Suriye krizine siyasi çözüm sağlamak yolunda ilerleyecek görüşmelerinin bir sırasında; 
    1-Rusya’nın, Türkiye’deki iktidarın İŞİD ile ilişkilerinin araştırılması için BM Güvenlik Konseyine teslim ettiği; 
    İŞİD ile birlikte yürütülen yasadışı petrol ticareti:
    Suriye’ye gönderilmek üzere yabancı teröristlerin sınırdan geçmelerinin kolaylaştırılması:
    IŞİD ile birlikte yapılan tarihi eser kaçakçılığı:
    Türkiye’den Suriye’deki IŞİD’e yönelik silah ve cephane sevkiyatına ilişkin istihbarat raporları,
     
    2-İstihbarat örgütlerinin ele geçirdiği ABD’de H.Clinton’ın kişisel elektronik posta hesapları ki;
    ABD ve NATO’nun Libya müdahalesi: 
    2011’de Esat’ı devirmek ve ardından Irak’a saldırmak için Suriye’ye geçen IŞİD teröristlerinin görevlendirilmeleri:
    Pentagon’un, Batılı kimi ülkenin, Körfez’deki devletlerin ve Türkiye’nin Suriye’nin doğu bölgelerini denetimleri altına almaya çalışan bu güçleri nasıl desteklediğini gösteren kanıtlar üzerinden,
    Savaş suçu ve insanlık suçları işleyenlerin yargılanması konusu bütün sıcaklığını koruyor ve tüm stratejiler bu noktadan geliştiriliyor. 
    *
    Cenevre’de yapılan Suriye görüşmelerinin 4. ayağı sona ermiştir.
    BM Özel Temsilcisi S.de Mistura, Suriye hükümeti ve muhalefet heyetleri arasında doğrudan görüşmelerin arabulucular üzerinden yapılmasının daha etkili olduğunu söylemiş ve Astana sürecinin yürütülmesinin önemine işaret etmiştir.
    Görüşmelerin 5. ayağının 20 Mart’ta başlaması öngörülüyor… 
     
    *
    Astana toplantılarında;Türkiye, Rusya ve İran’ın öncülüğünde Suriye’de çatışan taraflar bir araya getirildi.
    Suriye’de güvenlik tesis edilmeden reformların yapılamayacağı esasında bir ateşkes süreci ilan edildi.
    Güvenliğin tesisinde anayasal, kanuni ve meşru sorumluluğu olan Esad hükümeti sorumlu tutuldu.
    BM garantisiyle muhalif silahlı güçlere lojistikte bulunan devletlerden desteklerini kesmeleri, sınırlarda denetim mekanizmaları oluşturmaları istendi.
     
    *
    Türkiye, Bağımsız Suriye Devleti topraklarında denetimindeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve bağlı Feylek el Şam, Sultan Murat Tugayları, Ahrar Şam, Şam Cephesi gibi bilumum terör örgütlerinin ateşkese uymasını yükümlendi.
    Türkiye’nin reddettiği Kürt Halk Koruma Birlikleri (YPG) ise sürecin dışında yer aldı…
     
    *
    Şimdilerde, Kuzey Suriye’de IŞİD’in yenilmeye başlamasıyla birlikte sahada onların yerini;
    ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin desteklediği  ve onların çıkarlarının takipçisi işbu ÖSO çatısı altında yer alan muzaffer gruplar doldurmaya başladı. 
    Eski düşmanlıklar fişeklendi…
    Artık bu gruplar birbirleriyle savaşıyor,Suriye’de yeni bir ölümcül sayfa daha açılmıştır…
    Bugün Suriye’de ABD koalisyonunun desteklediği ÖSO’ ya bağlı gruplar ve Rusya’nın hava desteği sağladığı B.Esad ordusu İŞİD’e karşı,
    Ve Türkiye’nin fişeklediği  ÖSO’ya bağlı gruplar da El Bab şehir çevresinde yakınlaşılan cephe boylarında Kürt güçleriyle savaşıyor…
     
    *
    Bu kargaşa yeni bir durumdur. 
    IŞİD’in ortadan kaldırılmasına dönük ortaklık, eskiye dayanan rekabetleri ortadan kaldırmaya yeterli olmamıştır.
    BM, Cenevre’de Suriye barış görüşmeleri sürerken, beklenmeyen bu gelişmeyle ilgili bir uyarı da bulunuyor;
    “İŞİD savaşı kaybettikçe, onu yenmek için kurulan diğer koalisyonlar açık çatışmalara dönüyor” deniliyor.
    Çatışmalara Türkiye’nin İslamcılık ideolojisi ve harita çizim merakının neden olduğu iddia ediliyor…
     
    *                                                  
    ABD’nin desteklediği Fırat Kalkanı Operasyonu kapsamındaki ÖSO grupları ile yine ABD’nin desteklediği Kürtlerin liderliğinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatışıyor.
    İki tarafta İŞİD’le savaşıyor ancak Türkiye; SDG’deki  Kürt Halk Koruma Birimlerini (YPG) terörist grup olarak görüyor.
    Türkiye hükümeti, Kürt güçlerinin koridor oluşturmasını engellemek üzere Cerablus ve El Bab bölgesinde güvenlikli bölge inşa etmek ve sınır bölgelerinden Kürtleri geri itme niyetini açıkça belirtmiştir.
    Bu niyeti esasen çağdaş demokrasi ile hiç bir ilgisi olmayan İslamcı ideolojisine dayanan haklılık iddiasıdır ve Suriye’de Osmanlı döneminden kalan mirasını istiyor…
     
    *
    Bu yüzden bir güvenlikli alan oluşturmak üzere ABD’den Suriye topraklarından içeriye 20 km.lik bir giriş izni almıştır.
    Bu çerçevede Suriye’de Cerablus’u,” Sizi çıkarmak zorundayız; biz gelmezsek, zaten YPG gelecek “diyerek İŞİD’den koparmış,  
    Ama 20 km.lik sınır aşılınca, ABD koalisyonu Türkiye’ye sağladığı yardımı kesmiştir.
     
    *
    Bunun üzerine Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı V.Putin ile “Al Halep’i ver El Bab’ı” özetinde;
    Ya da açık haliyle, IŞİD’e karşı ortak operasyonlar gerçekleştirmek: El Bab’a müdahalede bulunmak:Suriye ve Irak’ın demokratik bir devlet olarak bağımsızlığı ve bölünmemesini gözetmek:Suriye’nin geleceğini Suriyelilerin belirleyeceğini kabul etmek esaslarında andlaşmıştır.
     
    *
    Nitekim Türkiye, El Bab’a yönelmiş, IŞİD’e karşı  askeri güç kullanmaktan çok politik görüşmelerle El Bab’a da girilmiştir.
    Bu sırada Erdoğan’ın Rusya ile anlaşması, Türkiye’nin Doğu Halep kapılarında Özgür Suriye Ordusu ve bağlı örgüt güçlerine desteğini kesmesine yol açmış,
    Halep Suriye hükümet güçlerinin eline geçerken, bu gruplar Türkiye’yi ihanetle suçlamaya başlamış, aralarındaki koordinasyon zayıflamış, her türlü fitneye açık hale gelmişlerdir.
     
    *
    Şimdi sık sık Minbıc ya da Rakka’ya dönük operasyon yapmaktan söz ediliyor.
    Çünkü Türkiye hükümeti; İslamcı Cihad örgütleri ideolojilerinin egemenidir; bu karanlık güçle “Ya ben, Ya YPG” önerisi üzerinden misyonunu ABD’ye dayatmak, yeni yönetimi kendi lehinde bir tercihe zorlamak istemektedir.
    Böylece İslamcı Türkiye’yi pazarlamak üzerinden uluslararası düzeyde Kürtlere karşı mevzi elde etme hedefi güdüyor.
    İç siyasete gelince de “biz çok güçlüyüz, her tarafa el atabiliriz ama ABD ve uluslararası güçler yol açmadıkları için El Bab’la sınırlı kalmak zorunda kalıyoruz” demeye getiriliyor.
    Rusya ile anlaşma gereği El Bab, Suriye rejim güçlerine devredilecektir ama  El Bab’da kalıcı olmanın zemini de yaratılmaya çalışılıyor…
     
    *
    Ama Türkiye’nin herhangi bir saldırısına karşı ABD Minbic’te üs kurmuştur.
    SDG Münbic’teki kazanımlarını Suriye Ordusuna bırakıyor.
    Suriye Ordusu Rakka yolunu da kesmiş bulunuyor.
    Artık Minbic ve Rakka’ya yürümenin bedeli çok ağırdır.
     
    *
    Ama işte Türkiye’nin denetimindeki grupları  fitnelemesiyle Suriye’den yeniden bir karmaşa gelişiyor.
    Hem CIA hem de Pentagon, iç savaşın başlatılması sırasında muhalif güçler üzerinde kontrollü destekleme programları yürütmüştür.
    Ancak bu programa dayanan Suriye’yi yeniden inşa etmek girişimlerinin tamamı El-Kaide tarafından ele geçirildiği için başarısız olunmuştur…
    Şimdi bu karmaşa, ABD’nin Suriye’de pek çok farklı gruba güvenmesi sürecinin sonuna geldiğini artık kime öncelik vereceğine dair karar vereceği bir durumda olduğunu gösteriyor.
    Bu karar verilmedikçe Türkiye ve SDg arasındaki dövüş sürecek, en hafif tabiriyle bölge tam anlamıyla çökecektir. 
     
    *
    Bu bilinçte Erdoğan,”Sistemim tamam, sigorta mekanizmam hazır, kefenim yanımdadır” diyor.
    Oooo, “Hayır,Hayır,Hayır!”  
     
    6.3.2017
  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Mart  2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Mart  2017 )

    1..  Massispost.com’ da yer alan habere  göre, Kırgızistan,  bazı İslam ülkelerinden oluşan Ekonomik İşbirliği Kuruluşu’ nun Dağlık Karabağ anlaşmazlığı ile ilgili Bakû  pozisyonunu destekleyen  müşterek deklarasyonunu kabul etmedi. Azerbaycan DİB’ lığının bildirdiğine  göre Kırgızistan Başkanı  deklarasyondaki   politik hükümleri kabul etmediğini  bildiriyor. Hükümlerden birisi, Karabağ anlaşmazlığının  çözümünde  Azerbaycan’ ın Karabağ üzerinde  egemenliğinin kabulünü  öneriyor.

    1. Massispost.com’ da yer alan habere göre, ‘Dijital çağda Ermeni dili projesi  Calouste Gulbenkian  Vakfı  tarafından finanse  edildi. Vakıf, 2016 yılında  bilgi teknolojileri ve  Ermeni dili  konusundaki proje  için  ihale  açmıştı. Proje kapsamında   şu bölümler  var; öğretim amaçları için  çeşitli dijital ve  interaktif  kaynaklar geliştirmek, küresel kullanım için heceleme  imkanı,  Batı ve  Doğu Ermenilerine  internet üzerinden  yazı hazırlanması  yaratmak…
    1. Massispost.com’ da ve Ermeni Radyosu web sitesinde   yer alan habere  göre, Ermenistan DİB Edward Nalbandian Cuma  günü ABD  DİB  Rex Tillerson ile görevini kutlamak  üzere  bir telefon görüşmesi yaptı. Konuşmada Tillerson :  ‘Ermenistan’ ın  barış gücü gayretlerini takdir  ettiğini,  ABD’ nin  Karabağ’ da barışçı çözümü  desteklediğini  bildirdi…
    1. Tert.am’ de yer alan habere  göre;  Ulusal Güvenlik Partisi Başkanı Garnik Isagulyan ;   “Ermenistan’ ın Karabağ  ile ilgili tutumunda  sert  değişiklikler  olduğunu  görüyoruz. Pek çok kişi bu  değişikliklerin önemini  küçümsüyor. Vigen Sargsyan Savunma  Bakanı olduğunda geniş ölçüde  ‘ ne  profesyonel, ne de  gerekli bilgiye sahip olmayan’  bir kişi olarak  kabul edildi.  Son  aylarda  Ermenistan  ordusunun,  yıkıcı  eylemlere müdahaleden ziyade önleyici  tedbirler  düşündüğünü  görüyoruz….”
    1. Armenpress’ te yer  alan habere  göre: “ Arjantin Ermenileri Azerbaycan  Büyükelçiliği önünde  Sumgayit  olaylarının  29 uncu  yıldönümü nedeniyle protesto gösterisi  yaptı.
    1. Armenpress’ te yer  alan habere  göre: “ Cumhurbaşkanı  Serzh Sargsyan AGİT / ODIHR Misyonu Başkanı Jan Peters’ i kabul etti. Peters’ in bildirdiğine  göre, Ermenistan’ da  11 inci  gözlem görevi  ifa edildi…
    1. Armenpress’ te yer  alan habere  göre: “ Ermenistan Ekonomi Bakanı  ile    Rusya  Ticaret ve  Sanayi Bakanı   Ermeni – Rus Yatırım Fonu  kurmayı müzakere ettiler.
    1. Panarmenian.net’ te yer alan habere göre, Ermenistan Global Finans’ ın  2016 yılına  ait  zengin ve  fakir ülkeler  raporunda 114 üncü sırada  yer  aldı.  Tablo IMF’ nin  GDP verilerine  göre  hazırlandı.  Ermeni gazetesi,  komşu ülkelerinin  sıralarını da  vermiş; Türkiye 63,  İran 70, Azerbaycan 71,  Gürcistan 108’ inci sırada.  En zengin ülkeleri şöyle  sıralamış; Katar, Lüksemburg, Makao, Singapur  ve  Brunei….En yoksul  beş ülke ise; Merkezi  Afrika Cumhuriyeti, Kongo  Demokratik Cumhuriyeti,  Burundi, Liberya ve Nijerya..
    1. Asbarez.com’ da yer alan habere göre, Ermeni <sözde>  Soykırımı  Komitesi, 24 Mart’ ta Los Angeles’ te  “Adalet  Yürüyüşü “ yapılacağını  bildiriyor. Komite, bölgedeki bütün  Amerikan Ermenilerini  ve  kuruluşlarını   yürüyüşe katılmaya  davet ediyor. Söz konusu Komite  içerisinde  on sekiz kuruluş yer alıyor. Kuruluşlar arasında ilginç olanlar dan birisi “İstanbul Ermenileri Kuruluşu” . Ayrıca  dört kilise, Ermeni Devrimci Federasyonu, Hınçak  Partisi….
    1. Massispost.com’ da yer alan haberin başlığı : “ Uzman, Ermeni <sözde> soykırımı  döneminde  mülklere   el konulması ile ilgili yasaları araştırıyor.” Haberin Özeti : “Harvard Üniversitesi  Orta Doğu  Etütleri Merkezinden Dr. Ümit Kurt, 28 Şubat’ ta George Washington Üniversitesi  (Dekanı  Susan Karamanian olan) Hukuk Okulunda    yaptığı konuşmada, Ermeni <sözde>  soykırımı sırasında  ve  sonrasında Türkiye  tarafından  Ermenileri mülklerinden mahrum bırakmak üzere  yayımlanan karmaşık  kanunları  anlattı….Dr. Kurt konuşmasında; ‘  Devletin düzenlediği  yağma  ve yoksullaştırma politikası  Ermeni <sözde> soykırımının ayrılmaz  bir  parçasıdır.  Her ne kadar yaygın  olaylar kişisel  yağma  ve yolsuzluk ise  de şüphesiz  olan  Ermeni mülküne  el konulması  esas  olarak devletin  düzenlediği  <sözde> soykırımdır….Her şeylerini kaybeden Ermeniler  varlıktan yokluğa  dönüştü…. Ermeni mülküne  el konulması  Osmanlı İmparatorluğu’ nun yıkılmasından  sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti zamanında da  devam etti…’ …Haberde,   Ümit Kurt’ un Taner  Akçam ile  birlikte  yazdıkları ‘Kanunların Ruhu :  Ermeni <sözde> soykırımında  Zenginliğin Yağmalanması’  başlıklı kitaba referans  veriliyor.
  • BAYRAK

    BAYRAK

    BAYRAK

    Hüseyin MÜMTAZ

    Hani ilkokulda, “selamlamadan geçen kuşun” yuvasını bozacağımız öğretilmişti ya!

    Öyle değilmiş.

    Meğer “Nereye dikilmek isterse” oraya da dikilemiyor; ancak Lozan’la belirlenen sınırların içine dikilebiliyor, o zaman da çok seviniliyor, bayram ediliyormuş.

    Akçakale Belediyesi, terörist PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’nin kontrolündeki Rakka kentine bağlı Tel Abyad ilçesinin karşısına dev Türk bayrağı dikmiş.  Tel Abyad’daki PYD’yi simgeleyen flamanın karşısında yer alan Türk bayrağı tüm bölgeden görülebiliyormuş.

    Belediye Başkanı “Türk bayrağımız 12 metre yükseklikte 4 metre genişliğinde. Bayrağımızı bugün sınır hattında göklere çektik. Bayrağımız her taraftan görülüyor. Karşı tarafta terör örgütü PYD bulunduğu müddetçe sınırımızda bütün köylere Türk bayrağı dikeceğiz. Emeği geçenlere teşekkür ederim” demiş.

    Yâni “Karşı tarafta terör örgütü PYD” olmazsa bayrak kaldırılacak demek mi oluyor bu?

    Türkiye’de, Edirne’den Ardahan’a kadar her hangi bir memleket köşesine Türk bayrağı dikmek bu kadar sevinilecek, reklam edilecek, haber değeri olacak bir şey midir?

    Bayrak meselesinin başka bir boyutu daha var ve onda kafalar hayli karışık.

    Irak’ın kuzeyindeki peşmerge başı Türkiye’ye gelmeden hemen önce “mesaj veriyor”, Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine “Irak’ın üniter devlet olarak günleri sayılı” dedikten sonra; “Bağdat yönetiminin milletimizin doğal hakkına karşı duracağına inanmıyorum. Bunu yapsa bile bizi engelleyemez. Bağımsızlık referandumu düzenlemek Kürdistan halkına Allah’ın verdiği doğal bir hak” diyor. Muhayyel Kürdistan’ın 4 parça olduğunu bilen gazetecinin, “Bağdat dışında Tahran ve Ankara’nın da bağımsız bir Kürdistan’a karşı olduğunun” hatırlatması üzerine de “Bu bizimle Bağdat arasında bir konu. İran ve Türkiye ile bir ilgisi yok. Biz ve Irak aramızda uzlaşabilirsek, Bağdat ile bir anlaşmaya varabilirsek, bunun Türkiye ile hiçbir ilgisi olamaz” ifadesini kullanıyor.

    Bunu dedikten sonra Türkiye’ye geliyor, bahsettiği bağımsızlığın bayrağını gösteriyor.

    Burada devreye Bahçeli giriyor.

    Bahçeli’nin o çok meşhur antika köstekli saatinin markasını bilmiyorum, merak da etmiyorum ama günde iki defa doğru zamanı gösterdiği anlaşılıyor.

    Peşmerge başının gelişi ve bayrak göstermesi ile ilgili olarak; “Bu Irak’ın kendi iç meselesidir. Ama aynı bayrağın Türkiye’de, Türk bayrağına eş tutularak asılması skandaldır, aymazlıktır, rezalettir. İstanbul’da bu sözde bayrağın dalgalanmasına kim izin vermiştir? Bizim, Barzani’nin bayrağını vatan semalarında, Başbakanlık odalarında görmeye tahammülümüz kesinlikle yoktur. Bu şahıs, önce PKK’ya desteğinin ve şehitlerimizin hesabını vermeli, Türkiye’ye kurduğu tuzakların bedelini ödemelidir.  Türk milletine kefen biçen bir çürümüşün, Türkiye’de bir şey yokmuş gibi ağırlanması, milli gururu incitmiş, milli vicdanı sarsmış ve rahatsız etmiştir” dedikten sonra devam ediyor; “Sayın Başbakan Barzani paçavrasını gündeme getirmenin iyi niyetlilik olmadığını söylüyor. Kötüye kötü demenin neresi iyi niyetlilik değildir? Ne oldu da Barzani Türkiye’de, hem de şu nazik ve hassas dönemde ağırlandı? Hangi bölgesel ve küresel politikanın yörüngesine girildi? Eğer Barzani, bize tercih ediliyorsa ki bu da bir tercihtir, asıl bunu iyi niyetle yorumlayamam, samimiyetle okuyamam” diyor.

    Cevap Çavuşoğlu’ndan geliyor; “İlk defa da yapılan bir uygulama değildir. Bu olmasın görüşüne de görüş olarak saygı duyabiliriz. Bu konuyu başka yerlere çekmek ya biz ya onlar demek doğru değildir. Buradaki uygulama sıradan bir protokol uygulamasıdır. Herhangi kasıtlı bir şey yoktur ” .

    Bahçeli “Barzani bize tercih ediliyorsa” diyor; Çavuşoğlu “Ya biz ya onlar demek doğru değildir” cevabını veriyor.

    “Ya biz, ya onlar demek doğru değil”se; “Evet” demeyecek olanları münafıklıkla suçlamak caiz midir?

    Bush da 11 Eylül’den sonra “Ya bizden yanasınız, ya teröristlerden” dememiş miydi?03.03.17

  • Kimse, Kimseyi Kandırmasın… Her Şey Gün Gibi Ortada…

    Kimse, Kimseyi Kandırmasın… Her Şey Gün Gibi Ortada…

    AKP, bugüne değin hep “mağdurları” oynadı… “Mağdur edebiyatı” ile beslendi, güçlendi… Milletvekili sayısını artırdı… Birinci parti oldu…

    Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk mağduriyeti “Minareler süngü, kubbeler miğfer” şiirini okuması ile başlamıştı… Bu nedenle cezaevine düşmüş, destansı bir ün kazanmıştı… Sonra partinin başına geçti…

    ABD’nin de desteği ile 2002 seçimlerinde iktidar yapıldı…

    Daha sonra, Fethullah Gülen ve öteki cemaatleri de yanına alarak “Ilımlı İslam” hedefine doğru yola koyuldu…

    Cumhuriyeti, laikliği Atatürk’ü hedef tahtasına yatırdı.

    AKP, her dönemde hep “Darbeler”den şikâyetçi oldu… Darbeyle yattı, darbeyle kalktı… Askerleri, aydınları durmadan darbecilikle suçladı…

    Bu yüzden, onları zindanlara doldurdu… Yıllarca dört duvar arasında tuttu…

    Sonra da tüm suçu Gülen cemaatinin üzerine attı…“Gülen cemaati kumpas hazırladı, bizi de yanılttı” dedi…

    Oysa RTE, o yıllarda Ergenekon davasından yargılananları şiddetle eleştiriyor, her konuşmasında onları ihanetle suçluyordu… Hatta o yıllarda bir de davanın savcılığına soyunmuştu…

    AKP – Gülen dostluğu 2013 yılında ortaya çıkan 17 – 25 Aralık yolsuzluk – rüşvet olaylarına kadar sürdü… Sonra da onu “Darbeci, hain” ilan ettiler ve adını “Paralel yapıya” dönüştürdüler… Ve yolları ayırdılar…

    Ama o zamana değin, ordu da dâhil, FETÖ’nün teslim almadığı, çalıntı sorularla, adamını yerleştirmediği tek devlet kurumu, okul kalmamıştı… Çünkü onların her eylemine, yaptıklarına göz yumuluyordu… Çünkü AKP, cemaat ile birlikte hareket ediyordu…

    İşte bu nedenle, paralel yapı olarak nitelendirilen Cemaat için, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından söylenilen  “Allah şahittir, ne istediler de vermedik… Safmışız… Aldandık” sözleri tarihe geçti…

    Onlar, aynı yolu ve yöntemi “Kürt Açılımı” çalışmalarında da izlediler.

    Kapı arkalarında gizli gizli PKK ile görüştüler, inkâr ettiler… Kendilerine “Neden teröristlerle müzakere yapıyorsunuz, onlarla müzakere değil, mücadele olur” diyenleri “Alçaklıkla, şerefsizlikle” suçladılar…

    Sonra da çaldıkları minareye kılıf bulamayınca bu kez söylem değiştirdiler… “PKK – AKP görüşmelerini olumlu bir gelişme” diye topluma yutturmaya çalıştılar… Peşmerge kılıklı teröristlerin Habur sınır kapısında kahramanlar gibi karşılanmasına, otobüslerle şehir turu atmalarına göz yumdular…

    Bununla da yetinmediler, orduya, valilere, kaymakamlara onların eylemlerine, propagandalarına göz yumma talimatı verdiler… Kentler bomba, silah depoları haline getirildi, göz göre göre hendekler açıldı, barikatlar yapıldı, yolların altına bombalar yerleştirildi…

    Görmezlikten, duymazlıktan geldiler…

    Dilleri lal oldu…

    Üç maymunu oynadılar…

    Dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı, PKK yöneticisi Sabri Ok’a, “Şehirlere silah ve bomba yığdığınızı biliyoruz… Doğuda size rahatsızlık veren kamu görevlilerinin adını verin, gereğini yapalım!” demişti…

    O da yetmedi, bakanlar, milletvekilleri, yandaş gazeteciler elebaşı APO’yu “Sayın” diyerek onurlandırdılar, ona methiyeler dizip, göklere çıkardılar…

    Eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay, bir konuşmasında Abdullah Öcalan için “Beğenseniz de beğenmeseniz de Öcalan Kürtlerin lideridir…’ demiş ve bir başka demecinde de, Abdullah Öcalan’ın İmralı’ya giden HDP heyetiyle verdiği mesajları önemli ve olumlu bulduklarını belirterek “Bunlar bizim de düşüncelerimiz” vurgusunu yapmıştı. “Ayrıca bölgede yol kesme ve öteki eylemlere müdahale edilmemesinin de kendilerinin talimatı olduğunu” söylemişti…

    Yani bu “Kürt Açılımı ve APO konusunda söylenenleri toplamaya kalksak, kitaplar almaz…

    Onlar PKK ileri gelenleri ile canciğer, kuzu sarması ilişkiler içerisinde muhabbetler ve görüşmeler yaparken, gerçek yurtseverler, vatanın bölünmesini istemeyenler ise bu politikalara şiddetle karşı çıkıyorlardı…

    Şimdi kalkmışlar, Referandumda “HAYIR” diyenleri FETÖCÜLÜKLE, PKK’CILIKLA suçluyorlar…

    Adama gülerler…

    Artık kimse “PKK ‘HAYIR’ diyor, biz onun için ‘Evet’, diyoruz, FETÖ ‘HAYIR’ diyor, biz onun için ‘Evet’ diyoruz lafına inanmıyor…

    Bu kez “mağdur edebiyatı” sökmedi…

    Şimdi biz de Bahçeli’ye soruyoruz: “Barzani ‘Evet’ diyor, peki sen niye PKK’yı destekleyen peşmergeyle aynı saflara düşüp ‘Evet’ diyorsun? Oysa bir zamanlar neler söylemiştin?”

    “Erdoğan ve Öcalan başkanlık sisteminde söz kesmiş, bölücü çevrelerden gelen mesajlar da bunu doğrulamıştır.”  17 Şubat 2015

    “Bu yolla anayasayı değiştirip Öcalan canisiyle ve başkanlık sistemini kurma hedefine sabitlenen Erdoğan, geri dönülmeyen bir mecraya sapmıştır.

    Erdoğan’ın şu anda tek kaygısı kendisini ve etrafını emniyete almak, geleceklerini de garanti etmektir. ‘Bizim millete hizmetten başka gayemiz yok’ sözü hikâyedir. ‘Hak davasından gayrı davamız yok’ sözü ise kuyruklu yalandır…” 8 Şubat 2015 Kırşehir mitingi

    Yeniden soralım? Ey Devlet Bahçeli, o günden bu yana ne değişti de bu kadar keskin bir U dönüşü yaptın? Araya ne gibi hesaplar girdi? Ne gibi pazarlıklar yapıldı?

  • Dünyada seks yapamayan tek gençliğin türk olması

    Dünyada seks yapamayan tek gençliğin türk olması

    arada sırada sevişebilme ile ve büyükşehirlerde yaşayan bir avuç insanın düzenli seks yapabiliyor olmasıyla gizlenemeyecek durumdur. çünkü bir gençlik adına seks yapabiliyor demek için 16 ve 25 yaş arasında “düzenli” seks hayatına sahip olunması gerekir. bütün ülkelerde ahlaki ve toplumsal düzen buna göre kurgulanmıştır.

    ama malesef bizim gibi arada kalmış bir toplumda gözden kaçmaktadır. pek çok sorunun da dolaylı yoldan tetikleyicisidir. şöyle ki: gelişmiş ülkelerde zaten seks çok önemli bir tabu değil. gençliğin çoğu çatır çatır sevişiyor. düzenli seks hayatları var. günlük akıllarının ve enerjilerinin yarısını bir yerlere harcamıyorlar. zaten bu meret yapılmayınca kıymete biniyor. yapılınca gayet sıradan bir şey olduğu için hayatınıza devam ediyorsunuz.güney amerika rusya avrupa falan ohooo millet tren yapıyor. tam tersi olarak geri kalmış toprak ve feodalite tabanlı ülkelerde ise ahlaki ve toplumsal kurallar gene buna göre şekillendirilmiş. kızlar ve erkekler aşağı yukarı 16 yaşında evlendirildikleri için onlarda düzenli seks yapmaya başlıyor.

    ama türkiye’de millet seks yapamıyor. çünkü hangisine ait olduğumuz belli değil. batı ve doğuda eğilimler ağırlıklı olarak kaysa da genelde böyle. evlilik yaşı artık 30′ lara dayandı hatta geçiyor. e ne olacak? tanrı bir kadını 30 yaşına kadar sevişmesin diye tasarlamış olabilir mi? erkekler 30 yaşına kadar sevişmiyor doğru düzgün. yazık lan. ne duygular bastırılıyor. ne acılar çekiliyor. kimse de çıkıp demiyor ki ” aga bu nedir?” cnbc-e dizileri izleyip akşam evde suphi amcalara çay demleyip oturmaya devam. bu dünyanın en pis arada kalmışlığı. seks istediğini kendine itiraf edemeyen kızlar. pipisini nereye sokacağını bilemeyen erkekler. düzene bak ya. oha.

    Kaynak: Ekşi, poor lonesome cow
  • Enflasyon tırmanırken…

    Enflasyon tırmanırken…

    Aylar öncesi, Dolar’da durdurulmayan bir yükseliş oldu. Bu, piyasalarda endişe yarattı. Ancak, gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan, gerek Başbakan Yıldırım ve gerekse ekonomi kurmayları “Ekonomimiz sağlam, endişe edilecek bir şey yok. Her şey yolunda “açıklamalarını yaptı.

    Hatta, “Dolar’a, Euro’ya yatırım yapanların eli yanar. Dövize yatırım yapanlar pişman olacak” denildi. Elinde döviz olanların dövizlerini bozdurması çağrıları yapıldı. Döviz bürolarının önünde poz vererek döviz bozduranlar oldu.
    Ekonomistler, yaptıkları açıklamalarda Türk ekonomisinin iyi olmadığını, suni önlemlerle de ekonominin düzelmesinin mümkün olamayacağını söylediler. “Bugün Dolar’daki artışın ekonomimize etkileri birkaç ay sonra kendisini gösterir” dediler.
    Pahalılık, ardından enflasyondaki artış adım adım geldi. Çarşı-pazara ateş düştü. Petrol ve ürünlerine yapılan her zam, kısa zamanda kendisini gösterdi. Piyasalarda bunun etkileri de görüldü.

    Sonunda Mart ayına geldik ve Şubat ayı enflasyon beklentileri açıklandı.
    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, şubat ayı enflasyonu beklentilerin üzerinde yükselerek yüzde 0,81 artış kaydetti. Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) ise yüzde 1,26 arttı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 10,13, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 15,36 oldu. Yüzde 10,13 seviyesine ulaşan enflasyon verisi son 5 yılın en yüksek seviyesi olarak kayıtlara geçti.

    Zaten daha önce Maliye Bakanı Naci Ağbal, yaptığı açıklamada “Yılın ilk aylarında enflasyon yüksek çıkabilir” demişti.

    Şubat ayı itibarıyla 12 aylık ortalamalar dikkate alındığında, tüketici fiyatları yüzde 7,88, yurt içi üretici fiyatları yüzde 5,87 arttı. TÜFE, şubatta bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 3,29, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 10,13 yükseldi. Yİ-ÜFE ise 2016 yılının aralık ayına göre yüzde 5,29, geçen yılın aynı ayına kıyasla da yüzde 15,36 artmış oldu.

    Peki, piyasaların enflasyon beklentisi neydi, kısaca buna da bakalım:
    AA Finans’ın gerçekleştirdiği ankete göre ekonomistler, şubat ayında Tüketici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE) yüzde 0,40 artmasını bekliyordu. Ekonomistlerin şubat ayı enflasyon beklentilerinin ortalamasına (yüzde 0,40) göre, bir önceki ay yüzde 9,22 olan yıllık enflasyonun, yüzde 9,68’e yükseleceği hesaplanıyor.

    Reuters’ın 15 kurumun katılımıyla yaptığı ankete göre, aylık TÜFE değişim beklentileri yüzde 0.14 düşüş ile yüzde 0.6 artış bandında yer alıyor. Aylık verilerin Reuters anketinde yer alan beklentilerin medyanına paralel gelmesi halinde yıllık enflasyonun yüzde 9.75 civarına yükselmesi bekleniyor. TCMB’nin son enflasyon raporunda 2017 yıl sonu için tahmini orta noktası yüzde 8 olmak üzere yüzde 6.6 ile yüzde 9.4 aralığında şekilleniyor.
    Petrol fiyatlarındaki artışın, pahalılığın en çok yüzde 2,82 ile ulaştırma alanında arttığını gösteriyor. Diğer artışlara da göz atalım:

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, TÜFE, şubatta bir önceki aya göre yüzde 0,81, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 10,13 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 7,88 artış gösterdi. Ana harcama grupları itibarıyla şubatta, aylık bazda en yüksek artış yüzde 2,82 ile ulaştırma grubunda görülürken, sağlıkta yüzde 2,17, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 1,38, konutta yüzde 1,18, eğlence ve kültürde yüzde 0,89 artış kaydedildi.
    Şubatta aylık bazda endekste yer alan gruplarda en fazla düşüş yüzde 3,35 ile giyim ve ayakkabı grubunda gerçekleşti.

    TÜFE’de yıllık bazda en yüksek artış, yüzde 21,72 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda görüldü. Bunu yüzde 17,96 ile ulaştırma, yüzde 12,82 ile çeşitli mal ve hizmetler, yüzde 12,53 ile sağlık, yüzde 9,33 ile eğitim izledi. Geçen ay endekste kapsanan 414 maddeden 40’ının ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 270’inin ortalama fiyatlarında artış, 104’ünün ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşti.

    Şimdi resmi rakamlar ortada. Çarşı-pazardaki pahalılık ortada. Alım gücü giderek düşüyor. Bu durum karşısında önümüzü göremiyoruz. “Ekonomimiz iyiye gidiyor” diyebilir miyiz?
    METROPOLL Kamuoyu Araştırma Grubu’nun konu ile ilgili bir araştırması ve sonuçları var. Konumuz içinde yer aldığı için bu araştırmanın sonuçlarını da sizlerle paylaşalım:
    Metropoll’ün araştırması da halkın yüzde 45,8’inin ekonominin kötüye gittiğine inandığını ortaya koydu. “İyiye gidiyor” diyenler yüzde 35,7.
    Son bir yılda refah düzeylerinin kötüleştiğini söyleyenler yüzde 57.1.
    Ekonominin kötü yönetildiğini söyleyenler yüzde 54.2.
    Ekonominin kötüye gidişinden hükümetin politikalarını sorumlu tutanlar yüzde 47.8.
    AKP’ye oy verenlerin yüzde 22’si, ekonominin önümüzdeki bir yıl içinde daha da kötüye gidebileceğini düşünüyor.

  • TÜRK TİPİ BAŞKANLIK

    TÜRK TİPİ BAŞKANLIK

    İşte TÜRK kabul edilen devletlerde BAŞKANLIK.

    ORTAK noktalar;
    Hiçbiri seçimle gorevi bırakmamış.
    Ya ölene kadar başkanlık yapmış ya iç savaşla bırakıp kaçmış.

    Ve
    Sürekli referandum yapmışlar ve hep %90 dan fazla oy almışlar.

    İsmet Doğan’ın yazısından derlenmiştir (YORUM YOK, SADECE ANSİKLOPEDİK BİLGİ)

    AZERBAYCAN

    1991 de SSCB den bağımsızlığını kazandığında ilk Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov du. Ermenilerin Dağlık Karabaga bağlı Hocali saldırısı sonrası muhalefetin baskısı ile görevi bıraktı.

    Yerine Ebufeyz Elçibey seçildi.
    Elçibey, Azerbaycan in uluslararası tekeller tarafından yağmalanması konusunda yeterince istekli görünmeyince ABD, Rusya ve Türkiye destekli darbe ile devrilip yerine Haydar Aliyev geldi. 20 yıl KGB de çalışmış, Gorbacov döneminde yolsuzluk iddiasıyla gorevinden atılmış Aliyev e teslim edildi Azerbaycan.

    Halk Aliyev’i coşkuyla karşıladı. Çünkü dogru düzgün hiçbir gazetenin olmadığı Azerbaycan da evlerin kapısına bedava bırakılan bir gazete vardi;
    ZAMAN.

    Hatırladınız mı ZAMAN’ı.
    Işte o ZAMAN’ın “kıvama” getirdiği halk coşkuyla karşıladı.
    O Haydar Aliyev göreve gelir gelmez Azerbaycan petrolünü dağıttı;

    SOCAR (Azerbaycan) yüzde 20, BP (İngiltere) 17.12, Amoco (ABD) 17.01, Lukoil (Rusya) 10, Pennzoil (ABD) 9.82, Unocal (ABD) 9.52, Statoil (Norveç) 8.56, Mc Dermont (İskoçya) 2.45, Ramco (İskoçya) 2.08, TPAO (Türkiye) 1.75, Delte Nimir (Suudi Arabistan) 1.68…

    Kendisini makama getirenlere diyetini ödedi.
    Öldü.
    Oğlu Ilham ALİYEV geldi yerine.
    Aliyevin bütün sulalesi devlet makamlarında.
    Geçen hafta eşini baş yardımcı atadi.
    Ha bu arada;
    Azerbaycan anayasasında Cumhurbaşkanınin görev süresi 5 yıl ve en çok 2 kez seçilme kurali var(dı).
    2009 da bi referandum yaptı ve bu kuralı kaldırdı.
    Artık ömür boyu Cumhurbaşkanlığı yapabilir.
    Ve hükümet bu değişikliği “Azerbaycan artık daha demokratik” diyerek savundu.😃
    (Bizim anayasada da 5 yıl ve 2 dönem kuralı var. Benzetmek gibi olmasın)

    ÖZBEKİSTAN

    1991 de bağımsızlığını ilan etti.
    Ilk devlet başkanı olan Islam KERIMOV, SSCB dağılmadan önce 1983-1986 yılları arasında Maliye Bakanı ve Basbakan Yardımcılığı yapmıştı.
    İlginçtir, tıpkı Haydar Aliyev gibi Kerimov da yolsuzluk yaptığı için görevden alındı, göz hapsinde tutuldu.

    Aralık 1991 de yapılan ilk seçimde %87 nin üzerinde oyla Başkan oldu.
    1995 te bir referandum oyunuyla görev süresini 2000 yılına uzattı.
    2000 yılında “sözde” bir seçimle %92 oyla bir 5 yıl daha kazandı.
    2002 yılında görev süresini 5 ten 7 ye çıkardı.
    7 yıl bitti.

    Anayasada açıkça “2 kez sınırı” varken, 3. kez aday oldu.
    “Seçim Kurulu” inceledi(!) ve başvuruyu kabul etti.
    Girdi seçime, %91,6 oy aldi.
    27 Ağustos 2016 da ölene kadar 25 yıl boyunca devlet başkanlığına devam etti.

    TACİKİSTAN

    Diğer ülkeler gibi 1991 de bağımsızlığını kazandı.
    Ancak o tarihten itibaren iç savaş çıktı. 1994 te çatışmaların bitmesi ile yapılan seçimi %89 oyla Imamali Rahmanov seçildi.

    Yolsuzluk, suç, AIDS vakalarının artması, ekonomik bozulmalar, Afganistan’dan Avrupa’ya yönelen uyuşturucu ticaretinde transit geçiş noktasında olması gibi etkenlere rağmen 23 yildir hala başkan.
    Görev süresi anayasaya göre 2 tane 5 yılla sınırlıydı aslinda ama 23 yıl oldu aslanlar gibi (!) yerinde.
    Halkın itirazı yok.
    Dünyanın en büyük camisini yapmış kendisi.

    KAZAKİSTAN

    Yine 1991 de bağımsızlığını ilan eden Kazakistan ilk devlet başkanı Nursultan Nazarbayev oldu. Bağımsızlıktan hemen once SSCB tarafından bu göreve atanmıştı, 1991 de yapılan referandumda da oyların %98,7 sini alarak devlet başkanı oldu.
    1996 da bitecekti görev süresi. 6 ay kala referanduma gitti ve 2000 yılına kadar uzatti.

    2000 yılına gelmeden 1999 da bi referandum daha yapıp 2005 e uzattı.
    2005 te görev süresinin bitmesine ay 6 kala bi referandum daha yapti ve 2010 a uzatti.
    Bu böyle tekrar ede ede günümüze kadar geldi.
    Son olarak Nisan 2015 te bi referandum ile daha görev süresini 2020 olarak belirledi.
    26 yıldır Başkan.
    Allah uzun ömür versin. Ölene kadar referandumlarla devam edeceği kesin.

    KIRGIZİSTAN

    1991 de bağımsızlığını ilan etti.
    İlk devlet başkanı Askar AKAYEVl di.
    Anayasaya göre görev süresi 2×5 yıldı.
    1996 da 2. Kez seçildi.

    Eşi, ailesi ve akrabalarınin karıştığı yolsuzluk iddialarına rağmen, eşi ve çocuklarını milletvekili sectirip, anayasaya aykırı olmasina rağmen 2000 yılında 3.kez aday oldu.
    Ve kazandı.

    2005 yılında 4. Kez aday olunca ülke karıştı.
    Ülkeyi terk edip Rusya ya sığındı.
    Ardından gelen Bakayev ve Atambayev de yolsuzluklara devam etti.

    TURKMENİSTAN

    Bir kaç gün önce yazmıştım.
    1991 de Saparmurat Niyazov devlet başkanı oluyor.
    En renklisi bu arkadaş.
    2 tane 5 yıl için seçilmişti,
    Ömürboyu başkan ilan etti kendisini.
    Dunyadaki tüm Türklerin başı ilan etti.
    Hatta halife ilan etti.
    Daha bi sürü saçmalık.
    Ölene kadar başkanlık yaptı.

  • Bu ülke ve halk kahramanının başkanlık hikayesini tüm evetcilere anlatmanız lazım

    Bu ülke ve halk kahramanının başkanlık hikayesini tüm evetcilere anlatmanız lazım

    Dünyanın en güzel sahillerine, ormanlarına, en zengin doğal kaynaklarına sahip bu ülke, bugün dünyanın en yüksek suç oranına sahip. Başkanlık hikayesini tüm evet’cilere anlatmanız lazım

    %50’nin biraz üzerinde oy oranı ile başkan seçildi. Darbe ile düşürüldü, 48 saatte orduyu ikna ederek geri geldi.

    İzlediği populist politikalar ile halkı elitist ve emekçi olarak ikiye böldü.

    Kendini destekleyen fakir alt sınıfa mensup insanların kişisel silahlanmalarının önünü açarak cinayetlerin ve soygunun alt yapısını hazırladı.

    Tek adam ve halk kahramanı olarak uzun yıllar iktidarı kimseyle paylaşmadı, demokratikleşme yolunda hiç bir adım atmayarak tüm yetkileri kendinde topladı.

    Ancak 2013 yılında erken yaşta hayata gözlerini yumunca kendi koyduğu kurallara göre uyuşturucu kartellerinin adamı çocukluk arkadaşı eski kamyon şoförü yerine geçti.

    Artık yargının başında bir katil. ordunun başında uyuşturucu trafiğinin yöneticileri, kirli işlerin altında asker ve polisler var.

    Tüm yetkiler başkanda toplandığından, mevcut durumu iyileştirmek için öneri dahi getirecek makam yok. Durumdan şikayetçi olanlar, karanlık güçler tarafından ortadan kaldırılıyor veya aileleri, çocukları kaçırılıyor. Ülkenin aydın kesimi çoktan göç etmiş, Tv kanallari 24 saat Brezilya ve Türk dizisi yayınlıyor.

    Başkent’de başkana az oy çıkan elit bir semtde gecekondu yapılmasına göz yumuluyor, elit semtin sakinleri yeni komşularının tehditleri ile susturulmuş ve çoktan göç ettirilmiş bile.

    Bu işin kaymağını yiyen parti yöneticilerinin, küçük bir yandaş gurubun ve ordu generallerinin aileleri ise Miami ve Florida’da ultra lüks bir hayat yaşıyor.

    Dünyanın en güzel sahillerine, en güzel ormanlarına, en zengin doğal kaynaklarına sahip bu ülkenin insanları açlığın ve adaletsizliğin pençesinde can çekişiyor.

    Tanıdınız mı bu ülkeyi? Başkan Chavez ve Venezuella

  • Tencere dibin kara…

    Tencere dibin kara…

    CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin,  Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Almanya’da vatandaşlara konuşturulmamasına tepki göstererek ”Almanya’nın bir ülkenin bakanının kendi yurttaşlarına konuşmasını engellemesi hiçbir demokratik teamüle uygun değildir”.Almanya’nın bu tutumunu  

    Şiddetle kınıyorum” demiş.

    Çok doğru tabiî ki…

    Gürsel Tekin’in dediği gibi yurttaşlarıyla siyasetçilerin buluşması en meşru haktır…

    Demokrasiden yana olan her kişi böyle düşünür.

    Ve hukuk devletlerinde böyle yapılması gerekir.

    Adalet Bakanı Bozdağ’da “hukuk devletine yakışır bir şey, hiç değil”.

    “Teröristlerin kendilerini ifade etme hakkı var. Ama demokratik bir ülkenin bakanının bir toplantıda görüşlerini açıklamasına izin verilmiyor.”diyor.

    Almanya’nın bu tutumunu haliyle bende şiddetle kınamaktayım.

    Bununla birlikte ülkemizde bir referandum var, hem de çok önemli.

    Halktan gizlenerek hazırlanan Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi denilen ucube yasa için halk oy kullanacak.

    Ha, evinin tapusunu, ha da özgürlüğünü bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak emirlere teslim edecek…

    Türkiye vatan gibi değil bir şirket gibi yönetilecek.

    Vatandaşın gerçekleri bilmesi gerek.

    İster evet der isterse hayır…

    Bu telaş nedendir?

    TBMM’de yasa taslakları oylanırken konuşmaları AKP yayınlatmadı yani bir şekilde halkın anlamasını istemedi.

    Muhalefetin sesi  duyurulmadı.

    Neden acaba?

    Bunu halkımızın bir bölümü düşünüyor mu?

                                                                        ***

    Atatürk isteseydi padişah olabilirdi.

    Diktatör de olabilirdi.

    Ama o halkın kendi kendisini yönetecek, Laik, Demokratik, Sosyal, Üniter,  Cumhuriyet rejimini istedi.

    Türk Halkının Padişah veya diktatörün kulları olmasını asla istemedi.

    Kadınlara, erkeklerle eşitliği getirdi.

    Şimdi bu ucube yasa ile tek adamın emrine amade edilmek isteniyoruz.

    Bunun için “hayır” diyoruz.

    Çocuklarımızın gelecekleri için “hayır” diyoruz.

    Hayır dediğimiz için teröristle bir tutuyorlar bizleri.

    Bu ne ayıp bir benzetme veya ithamdır.

    Terörden çok çeken bizleriz.

    Teröristle mücadele eden bizlerin gencecik çocuklarıdır.

    Bu sebepten onlarca polisimiz, askerimiz can vermediler mi?

    Halen Irak topraklarında, Güneydoğuda savaşan bizim çocuklarımız değil mi?

    Bizler anayız, bizler babayız ama asla terörist değiliz.

    Bize bunu devlet büyükleri denenler hangi hakla yakıştırabiliyorlar.

    Hiç utanmaları kalmamış mı bunların?

    ***

    İşin iç yüzünü halka açıklamak isteyen muhalefet partilerini ve sivil toplum örgütlerini konuşturmamak için AKP elinden geleni yapıyor.

    Burada adalet bakanına soruyorum hukuk devletine yakışıyor mu?

    İçerde bunu haykırsak ta dışa karşı aslanlar gibi savunuruz ülkemizi.

    İşte adalet bakanına yapılan terbiyesizliği hepimize yapılmış farz ederek kınıyor ve lanetliyoruz.

    Bizim iç işlerimize hiçbir ülke karışamaz.

    Haaaaa! Bu böyle iken adalet bakanına diyorum ki iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batır.

    Veya tencere dibin kara, senin ki benden kara misali…

                                                                  ***

    AKP halktan ne gizliyor?

    Yukarıda da dediğim gibi AKP, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedir, ne değildir halkın öğrenmesini istemiyor.

    Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere getirdiği özgürlük ve bağımsızlık yok olacak.

    Ana Muhalefet CHP halkla buluşup gerçekleri anlatmak istiyor ve ne yazık ki diğer muhalefet eden parti mensupları gibi engelleniyor.

    CHP İstanbul Eminönü Meydanında  “Hayır” Propagandası için izin almasına rağmen AKP’li Büyükşehir Belediyesi, Parti Otobüsünün önünü balya balya kaldırım taşları ile kapatıyor.

    CHP li yetkililerin taşları kaldırmamaları için zabıtaları görevlendiriyor.

    Bu ne rezalettir?

    Salonlar verilmiyor, ışıklar kesiliyor, açıkçası muhaliflerin seslerini duyurmamak için her şey yapılıyor.

    AKP’nin demokrasiden anladığı bu demek ki,

    Şimdi daha da ileri giderek Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 16 Nisanda yapılacak anayasa değişikliği referandumunda siyasi partiler dışında kimlerin propaganda yapabileceğine valilik ve kaymakamların izin vereceğine hükmetmiş!

    Yani sivil kuruluşlara zorluk çıkarıyorlar.

    Aklımın almadığı şey ki sanırım birçok kişide benim gibi düşünüyordur.

    Mademki bu anayasa değişikliği güzel bir şey olacak o zaman neden halkın duymasını engelliyorlar.

    Bıraksınlar muhalefette rahatça konuşsun.

    Engellemek korkudan ileri gelir.

    Mademki Türkiye Ortaçağa değil de daha ileri gidecek, o zaman neden korkuyorlar?

    Yasakları koyanların sandıklarının aksine, yasaklar merak uyandırır.

    Ve her yasak kendi isyancısını doğurur derler.

    Benden söylemesi…

     

    Tünay Süer

     4 Mart 2017

  • FEYM GURUBU  MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 03 Mart 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 03 Mart 2017 )

    1.. Aina.org, <the-american-interest.com> da Andrew Doran, Robert Nicholson, Stephen Hollingshead ve Robert A. Destro tarafından hazırlanan “ IŞİD Sonrasında Güvenlik” başlıklı yazıyı yayımlıyor. Yazıda özetle şu hususlar yer alıyor: “ ….ABD Yönetiminin Orta Doğu’ da çatışma bölgelerinde hassas durumdaki sivilleri korumak amacı ile Suriye ve Irak’ ta güvenli bölge yaratma arzularına medya fazla ilgi göstermedi…Bu utanç verici bir durum. Irak’ ta özellikle Ninova, Tel Afar, Sincar bölgelerindeki Türkmen, Yezidi ve Hristiyan toplumlarını korumak için ABD Yönetimi bir güvenli bölgeyi dikkate almak zorundadır…. Bu toplumlar, genel olarak barış içinde yaşadılar, fakat son yıllarda , önce Saddam baskıcı rejimine, müteakiben de IŞİD’ den acımasız bir şiddete katlanmak zorunda kaldılar….Bu toplumlar, ABD’ deki gibi kendini yöneten bölgesel özerk toplumlar olma fırsatı bulamamışlardır…. Güvenli bölge bu toplumlara bu şansı verecektir…..Geçen yıl bu yazarlardan bazılarının yazdıklarına göre, Irak’ taki hassas azınlıklar için yerinden – yönetim ( ademi merkezi yönetim) modeli Irak ve muhtemelen Suriye’ de istikrar sağlayabilir… Rekabet halindeki mezhepçi çıkarlar , merkeziyetçilik ve çoğulculuk prensipleri çatışıyorsa, müşterek çıkar amacı mevcut değilse ve mezhepçi şiddet olağan ise federal bir model özellikle gereklidir…. 2015 Yılında Irak Başbakanı Haider Al Abadi, bölgedeki pek çok kişinin aklındaki düşünceyi basitçe ortaya koydu ; ‘ Eğer yerinden yönetimi uygulamazsak, ülke parçalanacaktır.’…..Bölgenin Hristiyanları, Türkmenleri ve Yezidileri Kürtler gibi ABD’ nin güvenilir müttefikleri olup IŞİD’ e karşıdırlar ve kendi güvenliklerini sağlama konusunda isteklidirler……Ninova Güvenli Bölgesinin tesisinin tam zamanıdır. Esasında, güvenli bölge, IŞİD’i mağlûp edecek ve Musul bölgesini istikrara kavuşturacak daha büyük bir stratejik plan içine alınmalıdır….”

    2. Armedia.am’ de yer alan habere göre, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan Euronews ile yaptığı söyleşide, Ermenistan örneğinde görüldüğü giibi AB ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) arasında işbirliğinin mümkün olduğunu söyledi…. Sargsyan söyleşide şunları ifade etti,” Müzakerelerin başından itibaren hem AB ile ortaklık anlaşması yapmak, hem de AEB ile yakın entegrasyon istedik….
    http://armedia.am/…/armenia-with-its-example-showed-that-co…

    3. Mirrorspectator.com, Amberin zaman’ ın “ Kürt yanlısı HDP Lideri Türk Parlamentosundan atıldı” başlıklı haberini yayımlıyor. Haberde; Figen Yüksekdağ’ ın terörist propagandasını yaygınlaştırdığı nedenle ceza aldığı ve millet vekilliğinin düşürüldüğü bildiriliyor, Ayrıca, HDP Milletvekilleri Demirtaş ve İdris Baluken ile ilgili bilgi de yer alıyor. Sezgin Tanrıkulu’ nun ; “Türkiye’ de halen şahit olduğumuz hak ihlalleri paralel olmayan bir ölçekte” dediği bildiriliyor. (Not: Bu web sitesi yorumlarımızı yayımlıyor. Verdiğim aşağıdaki yorum yayımlandı, o.t.)
    Orhan Tan • : According to Armenian law isn’ t there any penal for the citizen who is “insulting the Armenian people, the Armenian state and its institutions.” ?
    http://www.mirrorspectator.com/…/pro-kurdish-hdp-leader-ki…/

    4. Ermeni Radyosu ve Armenpress’ te yer alan habere göre; “ Ermenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan Rusya Duma Başkanı Vyacheslav Volodin’ i kabul etti….Görüşmede Ermenistan – Rusya diplomatik ilişkilerinin bir ay içinde kutlanacağı ve bu kutlamanın ikili ilişkilerin geleceğine yönelik rehber olması açısından iyi bir fırsat olacağı kabul edildi…. Volodin, devletler arası dinamik gelişmeyi vurguladı ve iki ülke parlamentolarının ilişkileri ve işbirliğini geliştirmeyi planladıklarını ve ademi merkezi işbirliğinin önemini bildirdi…. Volodin ve beraberindeki heyet görüşme dışında Ermeni <sözde> soykırımı anıtını da ziyaret ederek saygı duruşunda bulundu…”
    http://www.armradio.am/…/president-sargsyan-meets-russian-…/

    http://www.armenpress.am/…/russian-state-duma-chairman-pays…

    5. Armedia.am’ de yer alan habere göre, Ermeni şarkıcı Sirusho Harutyunyanfan, çocukluk rüyası olan tarihi Ermeni şehri kabul ettikleri Ani’ de bir video çekimini gerçekleştirdi. Büyük zorluk sonucu çekim için iki günlük izin aldığı belirtiliyor. Haberde , ABD’ de Ermeni çocuklarının katılımı ile “Der Zor” videosunun çekiminin yapıldığı ve Harutyunyanfan’ ın düşüncesi sonucu diasporanın nereden geldikleri de videoda belirtilmiş olacak…
    http://armedia.am/…/sirusho-we-were-given-two-days-to-shoot…