İslâm tarihinin en trajik ve üzerinde en çok konuşulan dönüm noktalarından biri Kerbelâ olayıdır. Kerb ü belâ, Arapça kökenli iki kelimenin birleşiminden oluşan bir tamlamadır; kerb keder, sıkıntı ve üzüntüyü, belâ ise musibet ve sıkıntıyı ifade eder. Bu birleşim “keder üstüne keder, musibetler yığını” anlamına gelir. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin şehit edildiği Kerbelâ şehrinin isminin de köken olarak “Kerb-ü Belâ” ifadesinden türediğine inanılır. Yüzyıllardır hem inanç dünyasında hem de felsefî tartışmalarda kendine geniş yer bulan bu olay, çoğu zaman dar kalıplara sıkıştırılarak bir iktidar mücadelesi veya taht kavgası olarak sunulsa da gerçek çok daha derin ve evrenseldir.
İktidar Hırsı Değil, Ahlâkî Duruş
Kerbelâ faciasını doğru analiz edebilmek için Hz. Ali ve onun soyundan gelen On İki İmamların temel felsefesini anlamak gerekir. Tarihsel veriler, ne Hz. Ali’nin ne de evlatlarının devleti yönetmek ya da iktidarı ele geçirmek gibi dünyevî bir amaç gütmediklerini göstermektedir. Bu durumun en somut kanıtlarından biri, Abbasî halifesinin devlete ortak olma teklifini kendi soyunun böyle bir görevi olamayacağını belirterek reddeden ve bu yüzden katledilen İmam Rıza’dır. Hz. Hüseyin’in Medine ve Mekke’yi terk ederek Kufe’ye doğru yola çıkmasının temel nedeni, Muaviye ve ardından oğlu Yezid’in kendisinden biat istemesidir. Biat, bir otoritenin hükmünü, iradesini ve yönetim biçimini tamamen kabul etmek anlamına gelir. Hz. Hüseyin’in bu talebi reddetmesi siyasî bir hırstan değil, tamamen ahlâkî bir duruştan kaynaklanır. O, Muaviye’nin kurduğu iktidarın yozlaşmışlığına, rüşvete, haksızlığa ve baskıcı yönetim tarzına boyun eğmeyi reddetmiştir. Hz. Hüseyin hiçbir zaman “Bu koltuk benim hakkım” iddiasında bulunmamış, yalnızca ahlâksız bir yönetime tabi olmayacağını ilan etmiştir. Mekke ve Medine gibi kutsal mekânları terk etmesinin sebebi ise İslâm’ın ilk yeşerdiği topraklarda ve Kâbe çevresinde bir iç kargaşaya, kan dökülmesine meydan vermeme hassasiyetidir. Amacı gerçekten iktidar olsaydı tam tersini yapması, Medine ve Mekke halkını ayaklandırarak Şam’daki Yezid’e isyan etmesi gerekirdi.
Matem, Oruç ve Anadolu’nun Şefkati
Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 yakınının hunharca şehit edilmesinin ardından İslâm dünyasında derin bir yas süreci başlamıştır. Günümüzde insanların en yakınları için neredeyse bir gün bile yas tutmakta zorlandığı modern dünyada, Kerbelâ şehitleri için Müslümanlar 1300 yılı aşkın süredir kesintisiz matem tutmaktadır. Anadolu Alevî Bektaşî inancında Muharrem ayı, derin bir yas ve matem süreci olmasının yanında oruç da tutulur. Muharrem ayının birinci günü ile Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 masumun katledildiği onuncu gününe iki gün daha eklenir ve toplam 12 gün oruç tutulur. Bu nedenle tutulan bu oruca On İki İmamlar Orucu da denilmektedir.
Bu 12 günlük süre zarfında bıçak veya kesici aletler kullanılmaz, canlılara zarar verilmez; su içilmez, et ve hayvansal ürünler yenmez; düğün, nişan veya eğlence tertip edilmez. Günümüzün 21. yüzyıl yaşam koşullarında sakal kesmeme veya yıkanma gibi bazı şekilsel kurallar esnese de ibadetin özü, manası ve içeriği geçerliliğini korumaktadır. Önemli olan şekilcilik değil, haksızlığa karşı duyulan o ortak acıyı yürekte hissetmektir. Bu ibadetin iki temel boyutu vardır: Matem ve şükür. 10 Muharrem’de yaşanan katliamın yası tutulurken, 11 ve 12. günlerde Hz. Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin ile kız kardeşi Hz. Zeynep’in katliamdan sağ kurtulması şükürle anılır. Bu kurtuluş, Ehl-i Beyt soyunun devam etmesi anlamına geldiği için şükür kurbanı kesilir ve ardından aşure kaynatılır.
Ehl-i Beyt’in Türkmen Annesi ve Anadolu’nın Kollayıcı Eli
Kerbelâ’nın yasını ve direniş mirasını Anadolu topraklarında bu denli köklü ve farklı bir formatta yaşatan Alevî Bektaşî toplumunun bu hassasiyeti tesadüf değildir. İslâm öncesi bir gelenek olarak haram aylardan kabul edilen Muharrem ayının ilk günlerinde bir nevi barış ve şükür orucu tutulsa da bugün bilinen anlamdaki Muharrem ve On İki İmamlar Orucu felsefî olarak Horasan’da şekillenmiş ve Türkler vasıtasıyla Anadolu’ya taşınmıştır. Matem orucunu bu şekliyle tutan tek topluluğun Alevî Bektaşîler olduğu da kayda değer bir husustur.
Anadolu Türkünün Ehl-i Beyt’e duyduğu sevginin tarihsel ve soya dayalı derin kökleri vardır. Alevî Bektaşî sözlü geleneğinde ve menâkıpnâmelerde, Kerbelâ’dan sağ kurtularak Ehl-i Beyt soyunun devamını sağlayan İmam Zeynel Abidin’in annesinin Şehri Banu ( Şehriban) adında bir Türkmen prensesi olduğu anlatılır. Bu evlilik, Ehl-i Beyt soyu ile Türk boyları arasında manevî olduğu kadar kan bağına dayalı bir akrabalık da tesis etmiştir. Dolayısıyla Anadolu Türkmenleri, Hz. Hüseyin’in emanetine yalnızca inançsal bir bağlılıkla değil, aynı zamanda ceddin mirasına sahip çıkma şuuruyla yaklaşmıştır. Hacı Bektaş Veli’den itibaren Anadolu erenleri, bu soyun taşıyıcılığını üstlenmiş; Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den ilham alan adalet, eşitlik ve mazlumdan yana olma ilkelerini kurumsallaştırmıştır.
Zeynep’in Çığlığı ve Çağdaş Zulümlere Karşı Hüseynî Duruş
Hz. Hüseyin’in tarih sahnesindeki yeri dinler tarihi açısından benzersizdir. O, unvan veya iktidar peşinde koşmayan, yalnızca zorbaya “Hayır” diyen bir semboldür. Bu bağlamda Hüseynî Duruş, çağları aşan evrensel bir manifesto niteliğindedir. Bu duruşu günümüze uyarladığımızda, Yezid ve Muaviye karakterleri yalnızca tarihsel figürler olmaktan çıkıp modern dünyada kitleleri baskı altına alan, savaşlar çıkaran küresel emperyalizm ve siyonizm gibi yapılara dönüşmektedir. Gazze’de masum insanlar katledilirken dik durabilmek, dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında yer almak, egemen güçlerin dayatmalarına ve haksızlıklarına biat etmemek Hüseynî duruşun günümüzdeki tezahürüdür. Hz. Hüseyin’in insanlığa bıraktığı en büyük miras, her ne koşulda olursa olsun haksızlığa karşı sessiz kalmamaktır. Hristiyan, Yahudi, Budist ya da inançsız dahi olsa, dünyadaki adaletsizliğe ve zulme karşı biat etmeyen, ses çıkaran herkes özünde Hüseynî bir duruş sergilemektedir.
Şah Hüseyin’in Kızıl Elmasından İran’ın Direnişine
Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep’in zalim karşısındaki tavizsiz direnişi, yalnızca Sünnî ya da Alevî Bektaşî dünyasında değil, Şiî jeopolitiğinde de inanç temelli bir direnişin referans çerçevesini oluşturmuştur. Günümüz İran’ının özellikle ABD ve İsrail karşısında sergilediği dik duruşun gerisindeki teolojik motivasyon, doğrudan Kerbelâ’ya ve Ehl-i Beyt imamlarının zulme karşı mücadele geleneğine dayanır. İran İslâm Devrimi’nin ideologlarından Ali Şeriati, Hz. Hüseyin’i “şehadetin ve devrimci direnişin sembolü” olarak yorumlamış; “Her gün Aşura, her yer Kerbelâ” şiarıyla zulme karşı daimî uyanıklığı vurgulamıştır. Bu anlayışta Hz. Ali adaletin, Hz. Hasan barışçıl direnişin, Hz. Hüseyin zulme başkaldırının, Hz. Zeynep ise hakikati haykırmanın timsali olarak konumlandırılır. İran’ın uluslararası baskılara ve askerî tehditlere rağmen egemenlik haklarını savunması, inanç düzleminde tam da Hz. Hüseyin’in “zillete boyun eğmemek” ilkesine yaslanmaktadır. Bu, salt bir devlet politikasının değil, asırlardır işlenen bir mağduriyet hafızasının ve zalime biat etmeme ahlâkının dışavurumudur.
Mazlumun Yanında, Zalime Biat Etmeyenlerin Ortak Kaderi
Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den Hacı Bektaş Veli’ye, günümüzün İran-Lübnan-Yemen’in Empertalizme ve Siyonizme ve onun yerli uşaklarına karşı direnişinden Anadolu Alevîliğinin Muharrem matemine uzanan bu gelenek, her dönem toplumları ayrıştırmak ve fitne çıkarmak isteyen odaklara karşı birliği, dirliği ve beraberliği savunmuştur. Kerbelâ, salt bir güç savaşı olarak okunamayacak kadar katmanlıdır; Ehl-i Beyt’in Türkmen anasından Anadolu’nın bağrına, Horasan’dan İran platolarına uzanan geniş bir coğrafyada mazlumun ortak dilidir. Aşurenin lokantalarda yılın on iki ayında sunulması ya da Alevî olmayanlarca da tüketilmesi bir yozlaşma değil, tam tersine Kerbelâ’nın, Hz. Hüseyin’in, Hz. Zeynep’in ve temsil ettikleri insanî duruşun her an hatırlanması için birer vesiledir. Yeni nesillere bu evrensel ahlâk dilini aktarmak, baskıya boyun eğmemeyi bir yaşam ilkesi haline getirmek, içinde bulunduğumuz çağın en büyük sorumluluğudur.
Kaynakça
Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
Ali Şeriati, Şehadet, çev. Kenan Çamurcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
Cemal Şener, Alevilik Olayı, Ant Yayınları, İstanbul.
Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.






Bir yanıt yazın