Bugün Türk’üm Demek: BOP’un Taşeronu, Demografik İhanetin Ortağı, Atlantik’in Müstemlekesi Olmanın Muhatabı Olmaktır

Okuma Süresi:

12–18 dakika
❤️

Bugün Savaş Çıksa Türkiye Bu Liderlik, Ekonomi ve Ruhla Üç Ayı Bırakın Üç Hafta Bile Dayanamaz; Direniş Konusunda İran’ın Muhatabı Dahi Olamaz

Coğrafi bir tanımdan öteye geçemeyen, bir milletin şanlı direniş tarihinden emperyalizme tam teslimiyetin utanç belgesine dönüşen bir isimlendirme varsa o da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’dir. Burası, Çanakkale’de donanmaları boğan, Sakarya’da düşman ordularını imha eden, Dumlupınar’da zincirlerini kıran bir milletin evladıyken; bugün kendi kurucu iradesine, kendi kurtarıcısına ve kendi istiklal ruhuna ihanet eden bir siyasi sınıfın elinde, Atlantik sisteminin müstemleke valiliğine ve daha vahimi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin gönüllü uygulayıcılarına dönüşmüştür. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla yoğurduğu bu topraklar, bugün onun adını anmaktan korkan, heykellerini koruyamayan, ilkelerini çiğneyen bir zihniyetin elinde, Washington’dan, Brüksel’den, sözde karşı oldukları Tel Aviv’den medet uman bir vasal devlet görüntüsü çizmektedir.

Bu öylesine vahim bir tablodur ki, bugün bir savaş çıksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İran’ın sergilediği gibi ne bir direniş stratejisi üretecek devlet aklına ne de bağımsız davranacak siyasi bir ruha sahiptir. Geldiğimiz bu noktada Türk Silahlı Kuvvetleri dâhil hiçbir kurum, üç ay bile dayanacak stratejik özerklikten, lojistik bağımsızlıktan ve psikolojik dirençten yoksundur. Bu bir kehanet değil, mevcut bağımlılık ilişkilerinin soğukkanlı bir analizidir ve kimse kendini kandırmasın ki TC, şu anda ABD, NATO, İsrail ve Batı koridorlarına kayıtsız şartsız teslim olmuş bir devlettir. Lakin her teslimiyetin ardından, bu milletin bağrından bir ateşin yükseleceğini bilmeyen bu gafiller, tarihin akışını ve Türk’ün mayasındaki bağımsızlık cevherini anlamamakta ısrar etmektedir. İşte bu yüzden, modern zamanların kuşatılmışlığı içinde “Türk’üm” demek, sadece bir nüfus cüzdanı beyanı değil, Atlantik zincirlerine vurulmuş bir mahkumiyetin itirafı haline getirilmiştir. Ama bu mahkumiyet ebedi değildir; çünkü bu millet, kendisine ihanet edenleri de, onu zincire vurmak isteyenleri de er ya da geç tarihin çöp sepetine atmıştır.

İran ise, tam da bu noktada küresel bir karşı model olarak yükselmektedir. Tahran, savaşı sadece bir askeri çatışma olarak değil, dünyanın merkezine oturtulmuş bir siyasi ve ideolojik deprem olarak kurgulamakta, bu depremin artçı sarsıntılarıyla mazlum halkları harekete geçirerek emperyalist kampta derin çelişkiler yaratmayı başarmaktadır. İran stratejisi, Yemen’den Lübnan’a, Gazze’den Irak’a uzanan ileri hatlarda konuşlandırdığı vekil güçlerle yetinmez; bu güçleri, Rusya ve Çin gibi büyük güçleri de arkasına alan çok katmanlı bir stratejik satranç oyununun parçaları olarak değerlendirir. Bu satranç oyununda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, Doğu Akdeniz enerji denklemlerinden Kafkasya koridorlarına kadar uzanan hamlelerle, sadece kendi bekasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda küresel emperyalizmin bölgedeki konumunu sarsacak kırılmalar yaratır. İşte bu yetenek, bu irade ve bu vizyon, bugünkü Türkiye’nin ne iktidarında ne de muhalefetinde zerre kadar mevcuttur. TC, kendi bölgesinde bir oyun kurucu olmayı çoktan unutmuş, başkalarının kurduğu oyunların figüranı olmayı kader sanmıştır.

Bu teslimiyet zincirinin günümüzdeki merkez üssü, Atatürk’ün 1938’de hayata gözlerini yummasıyla başlayan ve hızlanarak devam eden “Tam Bağımsızlık” ilkesinden kopuşun kaçınılmaz ve acı bir tezahürüdür. Uluslararası ilişkilerde mazlum milletlere umut olan, emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını zaferle taçlandıran bu ülke, bugün NATO’nun ileri karakolu olmaktan, ABD’nin bölgesel jandarmalığına soyunmaktan, kısa geçmişte İsrail’le kol kola askeri tatbikatlar yapmaktan utanç duymayan bir siyasi akıl tarafından yönetilmektedir. Bugün Ankara, NATO’nun ikinci büyük ordusuna ev sahipliği yapmasına rağmen, bu ordunun operasyonel kararları dahi Pentagon onayı olmadan alınamamakta; İncirlik Üssü, ABD’nin bölgesel operasyonları için vazgeçilmez bir lojistik merkez işlevi görürken, Türkiye bu üssün ne zaman hangi amaçla kullanılacağına dair söz hakkını çoktan yitirmiştir. İslamcı söylemlerle süslenmiş “milli” savunma projeleri, kritik motor, yazılım ve elektronik bileşenlerde hâlâ Batı’ya ölümcül bir bağımlılık taşımakta; bu bağımlılık, olası bir savaş anında tedarik zincirlerinin anında kesilmesi ve tüm savunma sistemlerinin bir anda çökmesi anlamına gelmektedir. İran, on yıllardır süren ağır ambargolar altında kendi füze, İHA ve hava savunma sistemlerini yerli imkanlarla üretip müttefiklerine transfer edebilecek bir bilgi birikimine ulaşırken; Türkiye, İHA’larının motorlarını ve optiklerini Kanada’dan, elektronik harp sistemlerini İsrail’den temin ettiği dönemi unutamamakta, bugün dahi tam bağımsız bir savunma altyapısından söz edememektedir.

Bu bağımlılık sadece askeri alanla sınırlı değildir; ekonomik, siyasi ve ideolojik bağımlılık, devletin tüm hücrelerine sirayet etmiş kangrenli bir urdur. Türkiye ekonomisi, sıcak para girişine, Batı merkezli kredi derecelendirme kuruluşlarının insafına ve Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin dayattığı asimetrik bağımlılığa mahkûm edilmiştir. Olası bir büyük savaşta bu ekonomik yapı, daha ilk haftadan çökecek; döviz kurlarındaki patlama, enerji arzındaki kesintiler ve lojistik hatların kopması, toplumsal düzeni paramparça edecektir. Buna karşılık İran, on yıllardır süren yaptırımlar altında, “direniş ekonomisi” olarak adlandırdığı, ikameci ve kendine yeterli bir ekonomik model geliştirmiş; bu model sayesinde en ağır izolasyon koşullarında dahi toplumsal istikrarı koruyabilmiştir. Türkiye’nin ne iktidar bloku ne de muhalefet ittifakı, böylesi bir ekonomik direniş modelinin adını dahi telaffuz edememekte; her ikisi de çareyi Washington’dan, Brüksel’den, Londra’dan gelecek kredilerde ve yatırımlarda aramaya devam etmektedir.

Demografik İhanet: BOP’un Eş Başkanı ve Kontrolsüz Sığınmacı Silahı

Bu teslimiyetin en somut ve en kanlı göstergesi, son on yılda uygulanan kontrollü ve maksatlı sığınmacı politikasıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyerek itiraf ettiği bu ihanet şebekesinin pratiği, milyonlarca kontrolsüz, usulsüz ve mezhep eksenli sığınmacının Türkiye’ye doldurulması olmuştur. Bu politika, basit bir insani kriz yönetimi değil, ABD ve İsrail patentli BOP’un Türkiye ayağının bizzat Ankara’daki iktidar tarafından uygulanmasıdır. Bu proje uyarınca, Suriye’den, Afganistan’dan, Pakistan’dan ve Orta Asya’dan milyonlarca insan, Türkiye’nin demografik yapısını kökten değiştirmek, milli kimliği eritmek, ekonomiyi çökertmek ve ülkeyi yönetilemez bir kaosa sürüklemek için bilinçli olarak sınırlardan içeri salınmıştır. Bu gelenlerin ne suç kayıtları kontrol edilmiş ne niyetleri sorgulanmış ne de milli güvenliğe etkileri hesaplanmıştır. Çünkü amaç zaten milli güvenliği ortadan kaldırmak, amaç zaten Atatürk’ün kurduğu ulus devleti parçalamak, amaç zaten bu milleti diz çöktürmektir.

Bu demografik ihanet karşısında muhalefetin tutumu ise, iktidarınkinden daha az suçlu değildir. Ana muhalefet partisi, bu kontrolsüz akının yarattığı milli güvenlik sorununu görmeyi reddetmekte; Avrupa Birliği’nden gelecek fonlara ve Batılı insan hakları örgütlerinin takdirine oynayarak, sığınmacı politikasını bir “insani kriz” edebiyatıyla aklamaya çalışmaktadır. Ne iktidar ne de muhalefet, bu meselenin bir beka sorunu olduğunu dile getirmemekte; her ikisi de farklı retorik maskelerle aynı BOP senaryosunun figüranlığını yapmaktadır. İktidar, “ensar-muhacir” kardeşliği masalıyla ve Arap sermayesini ülkeye çekme hayaliyle bu ihaneti dinselleştirirken; muhalefet, “demokrasi ve çoğulculuk” yalanıyla bu akını meşrulaştırmakta ve ileride bu nüfus üzerinden bir seçmen tabanı devşirmeyi hesaplamaktadır. Böylece iktidar da muhalefet de, daha fazla oy, daha fazla rant ve daha fazla uluslararası onay uğruna, bu milletin geleceğini ipotek etmekte, Misak-ı Milli sınırları içindeki demografik ve kültürel bütünlüğü bilinçli olarak dinamitlemektedir. Atatürk’ün Misak-ı Milli sınırları içinde “bölünmez bütünlük” diye tarif ettiği vatan, bugün ne iktidarın popülist milliyetçiliğiyle ne de muhalefetin çok kültürlülük masallarıyla korunabilecek bir kale değildir. Bu, BOP’un uygulayıcılığıdır; bu, vatana ihanettir; bu, Mustafa Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatmaktır.

Oysa İran, aynı coğrafyanın bir diğer kadim devleti olarak, demografik mühendisliğe ve sınır güvenliğine tamamen zıt bir yaklaşım sergilemektedir. İran, milyonlarca Afgan sığınmacıya ev sahipliği yapmasına rağmen, bu nüfusu asla kontrolsüz bırakmamış; onları belirli kamplarda toplamış, sınır bölgelerinde istihdam ederek iç bölgelere nüfuzlarını sınırlamış ve ulusal güvenliğini korumuştur. Dahası İran, Afgan sığınmacıları üç yıl bile barındırmayı stratejik bir tehdit olarak görüp kademeli geri dönüş planları uygularken; Türkiye, on yıldır sınırlarını ardına kadar açarak, dünyanın en büyük sığınmacı nüfusunu kontrolsüzce içinde barındırmakta ve bunu bir “stratejik başarı” olarak pazarlamaktadır. İran, sınırlarını ve milli kimliğini koruyarak, demografik yapısını bir güvenlik meselesi olarak ele almakta; Türkiye ise, aynı tehdidi bir siyasi fırsatçılık aracı olarak görerek, kelimenin tam anlamıyla kendi kendini yok etme paktına imza atmış görünmektedir.

Bu demografik ihanetin ekonomik ve toplumsal sonuçları ise yıkımın boyutlarını daha da netleştirmektedir. Milyonlarca kontrolsüz sığınmacı, kaçak işgücü piyasasını şişirmiş, yerli işsizliği tırmandırmış, sağlık ve eğitim sistemini çökertmiş, kira ve konut fiyatlarını astronomik seviyelere çıkarmıştır. Devlet hazinesinden milyarlarca dolar, vatandaşın vergilerinden kesilerek bu sığınmacılara aktarılmış; bu kaynak, yerli halkın altyapı, eğitim ve sağlık hizmetlerinden çalınmıştır. Yetmemiş, bu sığınmacı nüfus arasına karışan cihatçı unsurlar, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı şebekeleri ve çeşitli istihbarat örgütlerinin elemanları, Türkiye’yi bir güvenlik bataklığına çevirmiştir. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropoller, bazı mahallelerinde artık Türkiye’nin bir şehri görüntüsü vermekten çıkmış; bu bölgeler, devletin egemenliğinin sorgulandığı, farklı hukukların ve farklı yaşam biçimlerinin hüküm sürdüğü gettolaşmış alanlara dönüşmüştür. Tüm bunlar olurken ne iktidar ne de muhalefet, bu tabloyu bir milli güvenlik sorunu olarak tanımlamamakta; tanımlayanları ise “ırkçılık” ve “yabancı düşmanlığı” etiketleriyle susturmaya çalışmaktadır. Bu suskunluk, suç ortaklığının en açık delilidir.

Atatürk Ruhunun Yokluğu ve İç Cephenin Çöküşü

Asıl mesele, bu bağımlılık ilişkilerinin ve demografik ihanetin ötesinde, milletin ruhunda açılmış olan derin yaradır. İç cephe; etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatları boyunca öylesine derin yarılmıştır ki, bu durum Türkiye’yi her an bir iç çatışmaya sürükleyebilecek kırılgan bir barut fıçısına çevirmiştir. İktidar, “bizden olanlar ve olmayanlar” ayrımını körükleyerek devleti bir parti devletine dönüştürmüş; muhalefet ise bölücü odakların ve etnik taleplerin sözcülüğüne soyunarak milli devletin temellerine dinamit koymuştur. Bu iki siyasi akıl da aynı madalyonun iki yüzüdür: Biri dini ve mezhepsel aidiyetleri kullanarak, diğeri etnik ve kültürel farklılıkları kaşıyarak Türk milletini atomlarına ayırmakta, ortak bir vatan savunması için gerekli olan “çelikleşmiş milli iradeyi” imkânsız kılmaktadır.

Bu kutuplaşma, olası bir savaş anında ülkenin topyekûn bir seferberlik ruhuyla hareket etmesini imkânsız kılmaktadır. İktidarın kayırmacı ve liyakatsiz kadrolarına güvenmeyen geniş halk kesimleri, canlarını böyle bir yönetim için feda etmeyecek; muhalefetin Batı fonlarıyla beslenen sivil toplum uzantıları ise daha ilk günden “barış” ve “uzlaşı” adı altında teslimiyet senaryolarını devreye sokacaktır. Oysa Atatürk’ün 1921’de, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde ilan ettiği Tekalif-i Milliye Emirleri, işte bu bölünmüşlüğün panzehiriydi. O gün, milletçe topyekûn bir seferberlik ruhuyla, varını yoğunu ortaya koyarak işgalciye direnmek mümkün oldu. Bugün ise benzer bir büyük savaş ve kuşatma halinde, ne iktidarın kayırmacı kadroları ne de muhalefetin küreselci ve teslimiyetçi aydınları bu millete bir Tekalif-i Milliye ruhu aşılayabilir. Çünkü onların zihin dünyasında “vatan”, küresel sermayeye açılacak bir pazar; “millet”, yönetilecek bir sürü; “bağımsızlık” ise çağ dışı bir hayaldir. İran, sekiz yıl süren ve dünyanın tüm büyük güçlerinin Saddam’ın arkasında saf tuttuğu savaşta, bu iç birliğin nasıl tesis edileceğini, inanç ve vatanseverlik duygularının nasıl zafere tahvil edileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Türkiye ise, daha yaptırım tehditlerinin ilk sinyallerinde dahi, toplumsal dokunun ne kadar çürük olduğunu, fırsatçılığın, vurgunculuğun ve ihanet şebekelerinin nasıl anında devreye girdiğini ibretle izlemektedir.

Bu tablo içinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin durumu ayrı bir faciadır. 15 Temmuz’daki FETÖ’cü darbe girişiminden sonra, ordunun içinin boşaltılması fırsat bilinerek, emperyalizme karşı direnme genlerine sahip Atatürkçü subay kadroları tasfiye edilmiş; yerlerine siyasi sadakatle hareket eden, askeri liyakatten yoksun kişiler getirilmiştir. Bugün iktidar politikalarından dolayı Mehmetçik, Suriye’de emperyal planların taşeronu olmanın bir sonucu olarak can vermiştir; sınırlarımız terör örgütü PKK’ya karşı korumayı bırakın, bu ABD’nin kara gücü olan PKK’nın liderine meşru muhatap gibi davranılıp anayasayı onun dediği gibi BOP’a uygun olarak yeni anayasa diye değiştirilip, TBMM’de TC’ni eyaletlere bölme startı yapılmıştır; iktidar ve ordu Ege ve Akdeniz’de Yunanistan’ın meydan okumaları karşısında caydırıcı bir duruş sergilenememektedir. Bu ordu, İran’ın Devrim Muhafızları gibi, kendi yerli sanayisiyle ürettiği füzeler ve İHA’larla bölgesel bir güç olmak şöyle dursun, NATO sistemine entegre olmuş, NATO yeni kolordusu ülkede kurdurulmasına izin vererek, operasyonel olarak bağımsızlığını yitirmiş, kriz anlarında Pentagon’dan gelecek “yeşil ışığı” bekleyen bir yapıya indirgenmiştir. Atatürk’ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” diyen ruhu, bugünkü TSK’nın doktrinlerinde tamamen unutulmuş; yerini, sınır ötesinde sınırlı operasyonlarla oyalanan, stratejik derinlikten ve büyük resmi görmekten aciz bir güvenlik bürokrasisine bırakmıştır. Oysa İran, İleri Savunma Doktrini sayesinde, savaşı daha düşman ana karasına ulaşmadan, binlerce kilometre ötede, vekil güçleri ve müttefikleri aracılığıyla karşılamakta; bu sayede kendi sivil halkını savaşın yıkıcı etkilerinden büyük ölçüde koruyabilmektedir.

Büyük Savaş Senaryosu: Üç Hafta Bile Dayanamayacak Bir Devlet

İşte tam da bu noktada, İran’ın stratejik dehası ve Türkiye’nin zavallılığı arasındaki uçurum bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. İran, savaşı dünyanın merkezine oturtarak, Yemen’den kalkan bir İHA’nın Tel Aviv’i tehdit etmesini, Gazze’den atılan bir roketin işgalci rejimin iç dengelerini sarsmasını, Lübnan Hizbullahı’nın Akdeniz’deki enerji denklemlerini altüst etmesini sağlayacak bir küresel direniş ağı örmüştür. Bu ağ, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik bir ağdır; dünya kamuoyunda emperyalizme karşı alternatif bir anlatı inşa etmekte, Batı medyasının hegemonyasını kırmakta ve mazlum halkların umut rotası haline gelmektedir. Türkiye ise, bu küresel direniş ağının tam karşı kutbunda, Atlantik sisteminin ileri karakolu olarak konumlanmıştır. İncirlik’teki nükleer başlıklar, Kürecik’teki radar üssü, NATO tatbikatlarındaki İsrail’le kol kola pozlar ve ABD ile yapılan “ortak operasyon” mutabakatları, Türkiye’nin hangi safta yer aldığının kanlı belgeleridir. Bu bağımlılık ideolojiktir, yapısaldır ve köklüdür.

İran’ın stratejik satranç oyunundaki en büyük ustalığı ise, Rusya ve Çin gibi büyük güçleri arkasına alma yeteneğidir. Bu yetenek, basit bir diplomatik manevranın ötesinde, medeniyetsel bir duruşun ve jeopolitik bir zorunluluğun sonucudur. İran, Batı’nın dayattığı tek kutuplu dünya düzenine karşı, çok kutuplu bir dünya arayışının öncü güçlerinden biri haline gelmiş; Astana sürecinde Rusya ve Türkiye’yle aynı masaya otururken dahi kendi bağımsız ajandasını koruyabilmiştir. Oysa Türkiye, bu masada dahi ABD’den kopamamanın, NATO üyeliği ile bölgesel çıkarlar arasında sıkışmanın ezikliğini yaşamakta; Suriye’de Rusya’yla, Libya’da Fransa’yla, Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la yaşadığı krizlerde her defasında yalnız kalmakta ve nihayetinde Atlantik efendilerinin kapısını çalmak zorunda kalmaktadır. Bu acziyet, Türkiye’nin “stratejik özerklik” iddialarının ne kadar içi boş olduğunu her seferinde ortaya koymaktadır.

Büyük savaş senaryosunda, bu tablo daha da karanlık bir hal almaktadır. Türkiye, enerjide yüzde 90’ın üzerinde dışa bağımlı bir ülke olarak, daha savaşın ilk ayında akaryakıt ve doğalgaz stoklarını tüketecek; deniz ve hava ulaşım yollarının kapanmasıyla birlikte ekonomik çarklar duracaktır. Askeri mühimmat, özellikle Akdeniz ve Ege’deki donanma unsurları, NATO lojistik zincirine bağımlı olduğu için, bu zincirin kopmasıyla atıl kalacaktır. Hava Kuvvetleri, F-16’larının yedek parçaları ABD’den geldiği sürece uçabilen, o parçaların tedariki kesildiğinde ise uçaklarının büyük kısmı hangarlara çakılı kalacak bir görüntü çizecektir. İç cephede, milyonlarca sığınmacının sadakati belirsizken ve halkın önemli bir kısmı yönetime güvenmezken, topyekûn bir seferberlik ruhunun oluşması imkansızdır. Tüm bunlar olurken, İran kendi ürettiği füzelerle, kendi geliştirdiği İHA’larla, kendi yetiştirdiği kadrolarla savaşmaya devam edecek; dahası, dünyanın dört bir yanındaki direniş odaklarını harekete geçirerek savaşı emperyalistlerin ana karalarına taşıyacak stratejik hamleleri devreye sokacaktır. Türkiye ise bu senaryoda, sadece üç ay değil, belki üç hafta bile ayakta kalamayacak; toplumsal kaos, ekonomik çöküş ve askeri acziyet iç içe geçerek devleti fiilen işlevsiz kılacaktır.

Sonuç: Millet Kendi Atatürk’ünü Yaratmalıdır

Bu gidişatın durdurulması ve yönünün değiştirilmesi, ancak ve ancak bu milletin bağrından, Atatürk ruhunu yeniden cisimleştirecek bir önderlik çıkarmasıyla mümkündür. Bu önderlik, ne sarayların saltanat hırsına ne de Babıali’nin havuz medyasına boyun eğecek; ne Washington’dan talimat alacak ne de Brüksel’den fon dilenecektir. Bu önderlik, ilk iş olarak sınırları sıkıyönetimle kontrol altına alacak, ülkeyi BOP’un demografik laboratuvarı olmaktan çıkaracak, milyonlarca sığınmacıyı güvenli ve onurlu ama kararlı bir şekilde ülkelerine iade edecek programı devreye sokacaktır. Ülkenin tüm kaynaklarını yabancı sermayeye ve yerli işbirlikçilere peşkeş çeken düzeni yıkacak; Aziz Atatürk’ün dediği gibi, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Suriye’de, Libya’da, Azerbaycan’da, Doğu Akdeniz’de emperyalizmin oyununa gelmeden, Misak-ı Milli sınırları içinde bölgeye barış, adalet ve tam bağımsızlık getirecek bir güç olmayı başaracak olan yegâne anlayış budur.

Açıkça söylemek gerekir ki, şu anki iktidar ve muhalefetle Türkiye, İran’ın verdiği o büyük direniş sınavının muhatabı dahi olamaz. Çünkü İran, emperyalizme karşı durmayı varoluşsal bir dava, bir medeniyet onuru bilirken; Türkiye’yi yönetenler, emperyalizmle aynı masaya oturabilmeyi, onaylanmayı ve “müttefik” sayılmayı bir başarı zannetmektedir. Erdoğan’ın bizzat itiraf ettiği BOP eş başkanlığı ve muhalefetin aynı emperyal projeye hizmet eden suskunluğu, bu ülkeyi bilinçli olarak çökertmekte, milleti birbirine düşman etmekte ve vatan topraklarını Atlantik laboratuvarına çevirmektedir. Bu zihniyet yüzünden, yıllardır terör belasından kurtulamamış, ekonomik olarak kambur üstüne kambur yemiş, en kritik anlarda milli menfaatler değil, kişisel ve siyasi çıkarlar ön planda tutulmuştur. Bu gidişat, milletin sabrının taştığı ve tarihin o büyük anının geldiği gün, küllerinden yeniden doğan bir Anka gibi, bu milletin bağrından Atatürk gibi bir lider çıkarmasıyla kökten değişecektir.

Bu millet, 15 Temmuz gecesi tankların önüne yatan sivil iradesiyle, ihanet şebekelerine rağmen özünde hâlâ bir kurtuluş ruhu taşıdığını göstermiştir. Ne var ki bu ruh, başını çekecek gerçek bir Atatürkçü liderlikten yoksundur ve bu yokluk, milleti her geçen gün biraz daha uçuruma sürüklemektedir. O güne kadar, bu milletin evlatlarına düşen görev, bu ihanet şebekelerini teşhir etmek, bağımsızlık ateşini canlı tutmak ve beklemeyi bilmektir. Çünkü bu milletin mayası sağlamdır ve er ya da geç, kendisine zincir vurmak isteyenleri, demografisini bozmak isteyenleri, vatanını peşkeş çekenleri tarihin çöp sepetine atmıştır.

Yazıklar olsun o siyasetçilere ki, Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyen bir orduyu Atlantik karargâhlarının emir eri konumuna düşürmüş, sınırları ardına kadar açarak bu vatanı BOP’un demografik laboratuvarına çevirmişlerdir. Yazıklar olsun o aydınlara ki, Atatürk’ün açtığı aydınlanma meşalesini söndürüp, yerine ümmetçiliğin, etnik faşizmin ve sığınmacı romantizminin karanlığını getirmişlerdir. Ama ne mutlu o Türk evladına ki, tüm bu karanlığa rağmen, içindeki Kuvayı Milliye ateşini söndürmemiş, sabırla beklemeyi ve o büyük günü kollamayı bilmiştir. “Türk’üm” demek, işte o gün geldiğinde, bu büyük ve kutsal isyanın işaret fişeğini ateşlemek olacaktır. Bu söz, Kars’ın karlı yaylalarından Edirne’nin serhat boylarına, Sinop’un hırçın dalgalarından Antakya’nın kadim topraklarına kadar uzanan bir coğrafyanın öfkesini ve umudunu aynı potada eritecektir. Ama o güne kadar, “Türk’üm” demek, bir utanç zincirini taşımak, bir demografik ihanetin içinde nefes almaya çalışmak ve bu zinciri kıracak demir yumruğu beklemek anlamına gelmektedir. Bu bekleyiş, ne kadar uzun ve acılı olursa olsun, sonunda varılacak menzilin şerefi, tüm çileleri unutturacak kadar büyüktür. Bu millet, ihanet çetelerini temizleyip onurunu kurtaracağı o büyük günü beklemektedir; ve o gün, Atatürk’ün ruhu bu topraklarda yeniden ayağa kalkacaktır.

Kaynakça

Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Ankara: Türk Tayyare Cemiyeti.
Aydemir, Ş. S. (1963-1975). Tek Adam (3 Cilt). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Avcıoğlu, D. (1968). Türkiye’nin Düzeni: Dün-Bugün-Yarın. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Berkes, N. (1978). Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Doğu-Batı Yayınları.
Boratav, K. (2015). Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009. Ankara: İmge Kitabevi.
İlhan, S. (1976). Jeopolitik, Strateji ve Milli Güvenlik. İstanbul: Harp Akademileri Basımevi.
Kongar, E. (2001). 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Meriç, C. (1980). Bu Ülke. İstanbul: İletişim Yayınları.
Öymen, O. (2004). Silahsız Savaş. İstanbul: Doğan Kitap.
Timur, T. (2001). Türk Devrimi ve Sonrası. Ankara: İmge Kitabevi.
Yerasimos, S. (1977). Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye. İstanbul: Gözlem Yayınları.
Yeşiltaş, M., & Balcı, A. (2013). AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası Sözlüğü. İstanbul: Etkileşim Yayınları.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Alihan Şen avatarı
    Alihan Şen

    Türkiye’de malesef milli ve tarih bilinci yok. Beğenmediğimiz İran’ın milli ve tarih bilinci var. Demek ki biz enayi gibi demokrasi, halkların kardeşliği, ümmet kardeşliği, özgürlük vs. masallarıyla uyutulmuşuz. Bu merhamet ve hoşgörü Osmanlı’yı bitirmişti şimdi de Türkiye’yi bitirecek. Atatürk’ün 1938’de erken vefatından sonra milli ve tarih bilincimiz kaybolmaya başladı. Atatürk’ten sonra gelen siyasiler oy toplamak, koltuk ve para dışında hiç bir şey yapmadı. Milli ve tarih bilinci olmayan toplumların ağlamaya hakkı yoktur. Gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Demokrasi tiyatrosu Suriye’yı, Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, Filistin’i, Yemen’i parçaladığı gibi Türkiye’yi de parçalayacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar