İktidarın Müstehcen Gölgesi: Slavoj Žižek, Freud’un “İlksel Baba”sı ve Epstein Vakası

Okuma Süresi:

11–16 dakika
❤️

Bir Semptom Olarak Epstein ve Çağımızın Ruhsal Durumu

Jeffrey Epstein davası, salt bir seks ticareti skandalının çok ötesine geçerek, küresel iktidar yapılarının en karanlık ve en rahatsız edici köşelerine ışık tutan bir “semptom” haline gelmiştir. Milyarder finansçının, siyasetçilerden akademisyenlere, kraliyet ailesi üyelerinden bilim insanlarına kadar uzanan seçkin çevresi, adalet sistemini nasıl yanına çekebildiği ve yıllarca süren suçlarının ardındaki dokunulmazlık, kamu vicdanını derinden yaralamıştır. Ancak Sloven filozof Slavoj Žižek için Epstein vakası, adli bir skandaldan veya bir komplo teorisinden ibaret değildir. O, bu vakayı, iktidarın doğasına dair çok daha temel bir yapıyı açığa çıkaran bir “teşhis aracı” olarak kullanır. Žižek’in analizinin merkezinde, Sigmund Freud’un Totem ve Tabu (1913) adlı eserinde ortaya koyduğu “ilksel baba” (Urvater) kavramı yatar.

Bu makale, Žižek’in Freudcu kavramı yeniden yorumlayarak Epstein vakasını nasıl okuduğunu, bu okumanın “derin devlet” gibi yapılara dair ne tür çıkarımlar sunduğunu ve modern iktidarın görünmeyen, müstehcen yüzünü nasıl aydınlattığını inceleyecektir. Ancak bu analiz, yalnızca bir skandalın anatomisini çıkarmakla kalmayacak; aynı zamanda geç kapitalizm döneminde iktidar, arzu ve ideoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamamıza da katkıda bulunacaktır. Epstein vakası, bir dönemin ruhsal durumunun, yani küresel seçkinlerin kendilerini her türlü yasanın üzerinde görme eğiliminin ve bu eğilimin meşrulaştırdığı müstehcen şiddetin bir teşhiri olarak okunmalıdır.

  1. Freud’un “İlksel Baba”sı: Mit, Tarih ve Psişik Gerçeklik

1.1. Totem ve Tabu’nun Kurucu Miti

Freud, Totem ve Tabu’da insanlığın kökenine dair spekülatif bir mit ortaya atar. Bu mite göre, ilkel topluluğun başında, tüm kadınlara sahip olan, şiddet uygulayan ve oğullarını kıskançlıkla dışlayan despotik bir “ilksel baba” (Urvater) vardır. Bir gün, kardeşler birleşerek bu babayı öldürür ve yer. Ancak babayı öldürdükten sonra, hem duydukları suçluluk hem de birbirleriyle olan rekabetleri, onları yeni bir düzen kurmaya iter. Öldürdükleri babanın yerini almak yerine, onu yüceltirler. Babanın uyguladığı keyfi yasaklar (ensest, kadınlara sahip olma), topluluğun temelini oluşturan ahlaki ve toplumsal yasalara (tabulara) dönüşür. Öldürülen babanın anısı, bir totem hayvanında somutlaştırılır ve bu totem, topluluğun ortak atası ve koruyucusu haline gelir. Böylece, ilk toplumsal sözleşme, bu suç ve suçluluk temelinde kurulur.

Bu mit, Freud’un antropolojiden ödünç aldığı kavramlarla psikanalizin temel hipotezlerini birleştirdiği önemli bir metindir. Ancak Freud’un burada yaptığı, tarihsel bir iddiada bulunmaktan ziyade, insan topluluklarının ve ahlakın kökenine dair spekülatif bir çerçeve sunmaktır. Oidipus kompleksinin filogenetik bir tamamlayıcısı olarak görülebilecek bu mit, babanın öldürülmesiyle yasanın nasıl kurulduğunu ve bu yasanın kuruluşunda suçluluk duygusunun oynadığı merkezi rolü vurgular.

1.2. Žižek’in Freud Okuması: Tarihselden Yapısala

Žižek için bu hikâyenin önemi, tarihsel bir gerçeklik iddiasında değil, yapısal bir analiz sunmasında yatar. O, Freud’un bu mitini, her toplumsal düzenin kuruluşunda yatan bir “psişik gerçeklik” olarak okur. “İlksel baba” yalnızca geçmişte kalmış bir figür değil, her türlü sembolik otoritenin (baba, devlet, yasa) arka planında işlemeye devam eden bir gölge, bir hayalettir. Žižek, Lacancı psikanalizin kavramlarıyla düşünerek, sembolik düzenin (Baba’nın Yasası) kuruluşunun, onun dışında kalan ve ona anlam veren bir “gerçek” (the Real) çekirdeğe dayandığını söyler. İşte “ilksel baba” figürü, bu gerçek çekirdeğin, yani sembolik düzenin üzerini örtmeye çalıştığı ama tamamen kapatamadığı travmatik bir artığın temsilcisidir.

“Normal” baba, yasayı temsil eden, toplumsal normları içselleştiren ve uygulayan sembolik otorite figürüdür. Ancak bu sembolik babanın arkasında, yasayı koyan ama aynı zamanda onun üzerinde olan, yasayı keyfi olarak askıya alma ve yasaklanan tüm hazlara (özellikle de kadınlara) sınırsızca erişme hakkını kendinde gören “ilksel baba”nın hayaleti dolaşır. Bu, Žižek’in deyimiyle, sembolik yasanın “müstehcen” (obscen) tamamlayıcısıdır. Yasanın görünür, rasyonel yüzünün altında, onu destekleyen ve aynı zamanda zayıflatan karanlık, haz dolu, şiddet içeren bir fantazi alanı vardır.

1.3. Müstehcen Tamamlayıcı ve İdeolojinin İşleyişi

Bu “müstehcen tamamlayıcı” kavramı, Žižek’in ideoloji teorisinde merkezi bir öneme sahiptir. Ona göre, her iktidar yapısı, açık kurallar ve yasalar kadar, bu kuralların ihlal edildiği, dile getirilemeyen arzuların ve fantezilerin dolaşıma girdiği bir “iç” alana da ihtiyaç duyar. Bu alan, iktidarın meşruiyetini sorgulamak bir yana, aslında onu besler. Örneğin, bir bürokrat, gündüzleri katı kurallarla işleri yürütürken, akşamları meslektaşlarıyla bu kurallarla nasıl dalga geçtiğine, onları nasıl esnettiğine dair hikayeler anlatır. Bu tür “müstehcen” paylaşımlar, aslında bürokratik sistemin katılığını dayanılır kılan ve çalışanları sisteme bağlayan gayriresmi bir tutkal işlevi görür.

Epstein vakası, bu “müstehcen tamamlayıcı”nın iktidarın en tepelerinde nasıl işlediğinin çarpıcı bir örneğidir. Kamusal alanda birbirlerine rakip olan, hatta düşman olan siyasetçiler, iş insanları ve kraliyet mensupları, Epstein’ın adasında bu rekabeti askıya alan ortak bir “haz” etrafında birleşebilmişlerdir. Bu birliktelik, onların arasındaki görünür çatışmaların altında yatan daha derin bir suç ortaklığını, ortak bir “müstehcen sırrı” paylaştıklarını gösterir. Bu sır, onları birbirine bağlayan ve iktidarlarının görünmeyen temelini oluşturan bir unsurdur.

  1. Epstein: Modernitenin “İlksel Baba”sı ve Arzunun Ekonomi Politiği

2.1. Kuralsız Alan: Ada ve Ötesi

Žižek, işte bu kavramsal çerçeveden hareketle Jeffrey Epstein’ı, günümüzün “ilksel baba” figürüne benzetir. Epstein’ın Little St. James adası veya New York’taki malikanesi, modern “ilksel baba”nın krallığının metaforik mekânlarıdır. Bu mekânlar, toplumsal yasaların, ahlaki normların ve hukuki kuralların askıya alındığı, kuralsız bir ayrıcalık alanı olarak işlev görmüştür. Burada, dış dünyada geçerli olan sembolik düzen (yasalar, ahlak, toplumsal hiyerarşiler) yerini, “ilksel baba”nın keyfi arzusuna bırakır.

Bu mekânlar, aynı zamanda bir tür “heterotopya” (Foucault’nun kavramıyla, diğer tüm mekânlarla ilişkili olan ama onları askıya alan, tersine çeviren veya yansıtan gerçek bir ütopya) olarak da işlev görür. Adada geçerli olan kurallar, anakaradaki “normal” dünyanın tam tersidir. Bu tersine çevirme, iktidarın iki yüzü arasındaki diyalektik ilişkiyi gözler önüne serer: Anakaranın kamusal ahlakı, ancak adanın gizli sefahati sayesinde var olabilir ve anlam kazanır.

2.2. Haz Ekonomisi ve Küresel Elitlerin Suç Ortaklığı

Žižek’in vurguladığı gibi, buradaki asıl mesele Epstein’ın bizzat işlediği cinsel suçların vahameti değildir (ki bu suçlar elbette korkunçtur). Asıl mesele, Epstein’ın etrafında örülen ağın, iktidarın arka planında işleyen yasadışı, müstehcen ve örtük bir “haz ekonomisi”nin varlığını gözler önüne sermesidir. Prens Andrew, Bill Clinton veya Donald Trump gibi isimlerin bu ağla olan bağlantıları, sadece birer dedikodu konusu değil, aynı zamanda iktidarın en tepesindekilerin bile (ya da özellikle onların) bu “ilksel baba”nın cazibesine kapıldığını gösterir. Bu isimler, sembolik otoritelerini temsil ettikleri kamusal alanda yasayı ve ahlakı savunurken, Epstein’ın sağladığı özel alanda bu yasaların askıya alınmasının, yasak meyvenin tadına varmanın hazzını arzulamışlardır. Bu, iktidarın ikili yapısının en somut tezahürüdür: Kamusal alanda iffetli ve yasalı olan, özel alanda (gizli) sefih ve yasasızdır.

Bu durum, sadece bireysel bir ikiyüzlülükten ibaret değildir. Bu, küresel kapitalizmin seçkinler sınıfının yeniden üretiminin bir parçasıdır. Bu tür gizli ağlar, seçkinler arasında resmi protokollerin ve kurumsal bağlantıların ötesinde, daha sağlam ve sarsılmaz bir güven (ya da karşılıklı şantaj) ilişkisi kurar. Ortak bir sırrı paylaşmak, insanları birbirine resmi bir sözleşmeden çok daha etkili bir şekilde bağlar. Epstein’ın ağı, bu anlamda küresel kapitalizmin “gayriresmi” ama son derece işlevsel bir kurumu olarak görülebilir.

2.3. “Haz Kapitalisti” Olarak Epstein

Epstein, bu haz ekonomisinin sadece bir tüketicisi değil, aynı zamanda kilit bir “düzenleyicisi” ve “aracısı”dır. Küresel elitlere, yasaların ötesinde bir haz vaat ederek, onları kendine bağlamış ve bu sayede muazzam bir güç devşirmiştir. O, Freud’un mitindeki gibi, tüm kadınlara (ve erkeklere) sınırsızca sahip olan despot değil, belki daha sofistike bir figürdür: Başkalarının yasak hazlara erişimini mümkün kılan, bu erişimi organize eden ve bu sayede iktidarını inşa eden bir “haz kapitalisti”dir. Bu anlamda Epstein, “ilksel baba”nın günümüz küresel kapitalizmindeki tecessümüdür.

Burada dikkat çekici olan, Epstein’ın kendi konumudur. O, ne geleneksel anlamda bir siyasi liderdir ne de bir iş imparatorluğunun başındaki tipik bir kapitalisttir. Onun gücü, tamamen başkalarının arzularına aracılık etme kapasitesinden kaynaklanır. Bu, onu günümüzün “platform kapitalizmi” çağında bir tür “arzu platformu” işletmecisi yapar. Tıpkı Uber’in ulaşım talebine, Amazon’un ürün talebine aracılık etmesi gibi, Epstein da küresel seçkinlerin yasaklanmış arzularına aracılık eden bir platform sunmuştur. Bu platformun “kullanıcıları”, sıradan vatandaşların erişemeyeceği bir hizmete (cezasızlık garantisiyle sunulan cinsel haz) erişirken, platformun sahibi (Epstein) de bu erişim üzerinden muazzam bir simgesel ve fiili güç biriktirmiştir.

  1. “Derin Devlet”in Müstehcen Yüzü ve İktidarın Ontolojisi

3.1. Derin Devlet Kavramının Ötesi: Gölge Yapılar ve Müstehcen Bağlar

Žižek’in bu analizi, “derin devlet” (Deep State) gibi yaygın ama muğlak kavramlara da yeni bir boyut kazandırır. “Derin devlet” genellikle, seçilmiş hükümetlerin arkasında işleyen, gizli, bürokratik, askeri veya istihbarati ağlar olarak anlaşılır. Žižek ise bu tür yapıların yalnızca gizli kurumsal ağlar olarak değil, aynı zamanda iktidarın “müstehcen”, hazza dayalı ve kuralları askıya alan yüzü olarak düşünülmesi gerektiğini öne sürer.

Ona göre, “derin devlet” kavramı genellikle fazla “işlevselci” ve “komplocu” bir çerçevede ele alınır. Bu çerçeve, gizli bir örgütün (CIA, MOSSAD, illuminati vb.) ipleri elinde tuttuğu ve dünyayı yönettiği gibi basit bir anlatıya sıkışıp kalır. Oysa Žižek’in vurguladığı şey, daha yapısal ve psikanalitik bir olgudur: İktidarın kendisi, doğası gereği ikili bir yapıya sahiptir ve bu ikiliğin bir parçası da kaçınılmaz olarak “müstehcen”, yani yasaklanmış olanın, hazzın ve şiddetin alanıdır. Bu alan, gizli bir örgütün planlı operasyonlarından ziyade, iktidar sahiplerinin ortak fantezilerinde, gayriresmi sohbetlerinde ve paylaştıkları sırlarda vücut bulur.

3.2. Devletin İkili Yapısı: Sembolik ve Müstehcen

Epstein vakası, “derin devlet”in veya daha geniş anlamda “küresel iktidar seçkinleri”nin bu müstehcen boyutunu gözler önüne serer. Resmi devlet mekanizmalarının (FBI, mahkemeler, savcılık) Epstein’a karşı neden bu kadar “hoşgörülü” davrandığı sorusu, bu ikili yapı anlaşılmadan yanıtlanamaz. Žižekçi bir perspektiften bakıldığında, devletin kendisi de ikili bir yapıya sahiptir: Bir yanda, kamusal hukuku ve düzeni temsil eden “sembolik devlet” vardır; diğer yanda ise, bu sembolik yapının kendisini sürdürebilmesi için görmezden gelmek, hatta kimi zaman desteklemek zorunda olduğu “müstehcen” bir gölge devlet. Bu gölge devlet, istihbarat operasyonlarından karanlık finansal ağlara, organize suçlarla olan gizli ilişkilerden bu tür “haz ekonomileri”ne kadar uzanır.

Bu ikili yapı, devletin bir tür “bilinçdışı” olarak da düşünülebilir. Tıpkı bir bireyin bilinçli zihninin altında bastırılmış arzularının ve travmatik anılarının yatması gibi, devletin kamusal yüzünün altında da onun meşruiyetini ve işleyişini mümkün kılan ama dile getirilemeyen, “müstehcen” bir temel yatar. Epstein’ın dokunulmazlığı, onun bu gölge yapının bir parçası olduğunun ve sembolik devletin (hukukun) bu yapıya müdahale etme kapasitesinin sınırlı olduğunun (ya da etmediğinin) bir göstergesidir.

3.3. Epistemolojik Bir Engel Olarak Komplo Teorisi

Žižek, Epstein vakası etrafında dönen komplo teorilerine de mesafeli yaklaşır. Ona göre, komplo teorileri, iktidarın bu ikili yapısını anlamanın önünde bir engeldir. Komplo teorileri, iktidarın karanlık yüzünü, her şeyi bilen ve kontrol eden gizli bir örgütün bilinçli planlarına indirgeyerek, aslında iktidarın yapısal ve anonim işleyişini gözden kaçırır. Dahası, komplo teorileri, iktidarın “müstehcen” tamamlayıcısını dışsallaştırarak (“onlar” kötü, “biz” iyiyiz), aslında bu yapının hepimizin içinde olduğu gerçeğini gizler. Oysa Žižek’in analizi, bu “müstehcen” yapının iktidarın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve onu basitçe “kötü adamlar”a havale ederek açıklayamayacağımızı gösterir.

Bu bağlamda, Epstein’ın ölümü de bir komplo teorisi malzemesi olmaktan çıkarılmalı ve yapısal bir zorunluluk olarak ele alınmalıdır. Onun ölümü, gölge yapının kendini koruma içgüdüsünün bir sonucu olabileceği gibi, aynı zamanda bu yapının ne kadar derin ve dokunulmaz olduğunun da bir kanıtıdır. Sembolik devlet (adalet sistemi) bu sırrın peşini bırakmaya niyetli görünse de, müstehcen gölge devlet kendi sırlarını korumak için harekete geçmiştir. Bu trajik olay, iki yapı arasındaki gerilimi ve uyumu aynı anda gözler önüne serer.

  1. Toplumsal Cinsiyet, Ataerkillik ve Mağdurun Sessizliği

4.1. Kadın Bedeninin Mübadelesi ve Simgesel Ekonomi

Epstein vakasının bir diğer kritik boyutu, toplumsal cinsiyet ve ataerkillikle ilişkisidir. Freud’un “ilksel baba” mitinde olduğu gibi, bu vakada da kadın bedenleri, erkek iktidarının kurulması ve pekiştirilmesi için kullanılan bir “araç” veya “meta” konumundadır. Genç kızların, özellikle de savunmasız ve güçsüz olanların, güçlü erkeklerin hizmetine sunulması, ataerkil düzenin kadın bedeni üzerindeki tarihsel tahakkümünün günümüzdeki vahşi bir tezahürüdür.

Burada kadınlar, simgesel ekonominin pasif nesneleri haline gelir. Onların bedenleri, erkekler arasındaki ittifakların, rekabetlerin ve suç ortaklıklarının üzerinde işlediği bir tür “yazı tahtası” işlevi görür. Epstein’ın mağdurlarının yaşadıkları travma, sadece bireysel bir acı değil, aynı zamanda küresel iktidar yapılarının üzerine inşa edildiği sistemik şiddetin bir göstergesidir. Bu şiddet, iktidarın “müstehcen” yüzünün ayrılmaz bir parçasıdır ve bu yüz görmezden gelindiği sürece, kadınlara yönelik şiddetin köklerini anlamak da mümkün olmayacaktır.

4.2. Mağdurun Sesi ve Sembolik Düzenin Körlüğü

Vakanın en rahatsız edici yönlerinden biri, mağdurların seslerinin yıllarca nasıl duyulmadığı veya bastırıldığıdır. Bu, sadece hukuk sisteminin yavaş işlemesiyle açıklanamaz. Bu aynı zamanda, sembolik düzenin (hukuk, medya, kamuoyu) bu tür mağdurları “duyamamasına” yol açan yapısal bir körlüktür. Güçsüz, genç ve genellikle sorunlu geçmişlere sahip kızların anlattıkları, devasa iktidar ağlarıyla mücadele eden milyarderler hakkındaki hikayeler, sembolik düzen tarafından kolayca “inanılmaz” veya “komplo teorisi” olarak etiketlenebilmiştir.

Žižekçi bir perspektiften bakıldığında, bu körlük, iktidarın kendini koruma içgüdüsünün bir parçasıdır. Sembolik düzen, kendi “müstehcen” temelini oluşturan bu tür hikayeleri duymak istemez, çünkü bu hikayeler onun meşruiyetini temelden sarsar. Mağdurun sesi, bu anlamda, iktidarın bastırılmış “gerçek”inin (the Real) geri dönüşüdür. Ve bu geri dönüş, sembolik düzen tarafından her zaman travmatik ve yıkıcı olarak deneyimlenir. Bu nedenle, mağdurların ifadeleri yıllarca görmezden gelinmiş, itibarsızlaştırılmış veya susturulmaya çalışılmıştır.

  1. Sonuç: Aynadaki Canavar ve Etik Sorumluluk

Žižek’in Epstein vakasını Freud’un “ilksel baba”sı üzerinden okuması, rahatsız edici ama aydınlatıcı bir perspektif sunar. Bu okuma, skandalı basit bir ahlaki kıssadan hisseye veya bir komplo teorisi malzemesine indirgemek yerine, onu modern iktidarın ontolojik bir sorunu olarak ele almamızı sağlar. Epstein, toplumun görünürde dışladığı ama gizlice arzuladığı, yasakları askıya alan ve dizginsiz bir haz vaat eden “ilksel baba”nın çağdaş bir vücut bulmuş halidir. Onun etrafında örülen ağ, küresel seçkinlerin kendi aralarında kurdukları suç ortaklığının ve iktidarın temelindeki “müstehcen” sözleşmenin bir haritasını çıkarır.

Epstein’ın ölümü, bu karanlık yapıyı ortadan kaldırmamış, aksine onun ne kadar derin ve dokunulmaz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Vaka, bir toplum olarak kendi iktidar yapılarımızın şekillendirdiği bir aynada kendimize bakmamızı ve belki de en rahatsız edici olanı, o aynada sadece Epstein’ı değil, onun mümkün kıldığı arzuların ve suç ortaklıklarının bir parçası olarak kendi gölgemizi de görmemizi talep eder. Çünkü bu yapı, sadece adadaki seçkinlerden ibaret değildir; bu yapı, onların arzularını besleyen, onlara bu kadar güç veren toplumsal fantezilerin de bir ürünüdür. Sınırsız zenginlik, dokunulmazlık ve yasak hazzın cazibesi, sadece Epstein’ın misafirlerinin değil, aynı zamanda bu hikayeyi dehşetle izleyen bizlerin de bilinçdışında yankılanan fantezilerdir.

Žižek’in analizi nihayetinde, iktidarın sadece yasayla değil, onun ihlaliyle de beslendiğini ve bu ihlal alanını anlamadan, ne “derin devleti” ne de modern iktidarın gerçek doğasını kavrayamayacağımızı gösterir. Bu analiz, bize etik bir sorumluluk da yükler: Kendi arzularımızın ve fantezilerimizin bu yapıyla nasıl iç içe geçtiğini sorgulamak ve iktidarın sadece kamusal yüzüne değil, karanlık, müstehcen gölgesine karşı da uyanık olmak. Epstein vakası, bu uyanıklığın ne kadar hayati olduğunu acı bir şekilde hatırlatan bir semptom olarak önümüzde durmaktadır.

Kaynakça

· Brown, Wendy. Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution. Zone Books, 2015. (Neoliberalizmin iktidar yapıları üzerindeki etkilerine dair analizler için.)
· Dean, Jodi. Democracy and Other Neoliberal Fantasies: Communicative Capitalism and Left Politics. Duke University Press, 2009. (İletişimsel kapitalizm ve ideoloji üzerine.)
· Foucault, Michel. Cinselliğin Tarihi. Çev. H. U. Tanrıöver. Ayrıntı Yayınları, 2007. (Orijinal eser 1976’da yayımlanmıştır.) (İktidar ve haz ilişkisine dair temel bir kaynak.)
· Freud, Sigmund. Totem ve Tabu. Çev. K. Şipal. Say Yayınları, 2015. (Orijinal eser 1913’te yayımlanmıştır.)
· Lacan, Jacques. Psikanalizin Dört Temel Kavramı. Çev. N. Erdem. Metis Yayınları, 2013. (Orijinal eser 1973’te yayımlanmıştır.) (Arzu, Gerçek ve özne kavramları için.)
· Patterson, Orlando. Rituals of Blood: Consequences of Slavery in Two American Centuries. Basic Books, 1998. (İktidar, cinsellik ve “sosyolojik ölüm” kavramına dair.)
· Wright, Elizabeth, ve Edmond Wright, editörler. The Žižek Reader. Blackwell Publishing, 1999.
· Žižek, Slavoj. İdeolojinin Yüce Nesnesi. Çev. T. Birkan. Metis Yayınları, 2011. (Orijinal eser 1989’da yayımlanmıştır.)
· Žižek, Slavoj. Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş. Çev. T. Birkan. Metis Yayınları, 2008. (Orijinal eser 1991’de yayımlanmıştır.)
· Žižek, Slavoj. Gıdıklanan Özne: Politik Ontolojinin Yok Merkezi. Çev. Ş. Çiltaş. Encore Yayınları, 2018. (Orijinal eser 1999’da yayımlanmıştır.)
· Žižek, Slavoj. Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism. Verso, 2012.
· Žižek, Slavoj. The Plague of Fantasies. Verso, 1997. (Fantezi ve ideoloji ilişkisine dair.)
· Žižek, Slavoj. Welcome to the Desert of the Real. Verso, 2002. (Gerçek kavramı ve küresel kapitalizm üzerine.)



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Ahmet Vezir avatarı
    Ahmet Vezir

    Krallık haremlerine, tek eşlilikteki aile mahremiyeti sağlanması yada İngiltere krallarının ilk gece hakkı gibi güçlünün yaptığı düzenlemeleri de bu bağlamda ele alabiliriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar