
GELİN VE KINA
HÜSEYİN MÜMTAZ
Kitabın adı “Kınasız Gelinler”.
Alt başlık, “Acı Molehiya”.
Fulya Adalıer Canpolat yazmış.
Molehiya’dan başlayalım.
Vikipedia şöyle diyor;
“Molehiya veya Molohiya (Arapça: ملوخية) Orta Doğu ile Doğu ve Kuzey Afrika mutfaklarında, özel olarak yetiştirilen molehiya bitkisinin yaprakları ile yapılan bir yemek çeşidi. Kıbrıs Türk mutfağında, yazın kurutulup bir müddet saklandıktan sonra sonra kuzu eti veya tavuk etiyle pişirilen molehiya, servisi çukur tabakta pilav ve turşuyla yapılan bir yemektir. Molehiya otunun kurutulmuş haldeki kokusu kına otuna benzemektedir”.
1900’lerin ortalarına yaklaşılırken Kıbrıslı Türkler İngiliz idaresinin altında ağır yoksulluk ve yoksunluk içinde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bu dönemde hem kendileri için hem de çocukları için adada bir gelecek göremeyen Türkler bir yandan ayakta kalmak bir yandan da “çocuklarının bu hayattan kurtulmalarını sağlamak” niyetiyle “başlık parası” adı altında paralar karşılığında kız çocuklarını Müslüman Araplara gelin olarak vererek Arap coğrafyasına gönderdiler. Bu çözümün ne kadar yanlış bir karar olduğu kısa zamanda ortaya çıktı. Ortadoğu coğrafyasına giden Türk kızlarının hüzünlü ve bir o kadar da acı hikâyeleri bugün hâlâ Kıbrıs’ta yaygın olarak anlatılır.
O yıllar Kıbrıs kendilerine eş bulmak için adaya gelen Araplarla dolup taşıyordu. Aracılar oluşmuştu. İşte bu roman yaşananları yeniden kurgulayarak unutulan belki de unutulmak istenen o acı yılları yeniden gündeme taşıyor! Çok farklı bir coğrafyada çok farklı bir kültürün içine sokulan Türk kızlarının dramını gözyaşları içinde okuyacaksınız!”
Kitabın kendini tanıtımı ise şöyle;
“1930’lu yıllarda Kıbrıs’ta, ilk gençlik yıllarının coşkusuyla, saç örgüsü misali birbirlerine yürekten kenetlenen dört kız; Hatice, Emine, Olivia ve Elena… Yoksul bir köylü kızı olan besleme Hatice’nin, saygın ve aydın bir aileden gelen Lefkoşalı Emine’nin, dönemin İngiliz Valisi’nin zeki kızı Olivia’nın ve özgürlüğünün peşinde koşan, uçarı Elena’nın, ayrı yollara sapan fakat ayrılamayan, “kadın” olma hikâyesi…
Aşkları, acıları, isyanları, sessiz çığlıkları, dayanışmaları, erkek egemen dünyadaki varoluşları…
Kıbrıslı Türklerin, o yıllardaki yoksulluktan dolayı kızlarını Araplara gelin vermesi ve satılan kızların pek çoğunun “kader” diyerek kederli bir ömür tüketmesi gerçeği üzerine şekillenen bu romanda Fulya Adalıer Canbolat, sadece “Hatice”lerin yıllar sonrasına uzanan sesi olmakla kalmıyor, dönemin Kıbrıs’ının sosyo-ekonomik ve kültürel yaşantısını da sinematografik bir anlatımla satırlara yansıtıyor.”
250 sayfalık kitap Kıbrıs’taki yerel yaşamın neredeyse bütün özelliklerini, fırsattan istifade bütün yönleriyle tanıtıp kullanıyor.
Ama bir “besleme” kız ile zamanın İngiliz Valisinin kızının “arkadaş” olması tam bir “tiyatro”. Zoraki, gözden kaçmayan, kurgusal bir birliktelik.
Doğru olan tek bölüm, Araplara “satılan” kızlar, “gelinler”.
Kınasız gelinler.
Kıbrıs Türk tarihinin en acı, en iç paralayıcı bölümüdür.
Her gördüğüm yerde geçiştirdiğim konuyu kitapta “mecburen” okudum.
İçim acıdı.
Ve…
…orada bıraktım.
…
Siz de öyle yapın.



Bir yanıt yazın