Türkiye’nin Son 20 Yıldır Dış Politikada Yaptığı Kuralsızlık, Cahillik, Popülizm: Bağımlı Dış Politika ve Türkiye’nin Uluslararası İzolasyona Sürüklenişi

Okuma Süresi:

10–15 dakika
❤️

Türkiye’nin dış politikası tarihsel olarak denge, çok taraflılık ve kurumsal diplomasi ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. 2000’li yılların başında “komşularla sıfır sorun” doktrini ile bir yumuşama ve açılım politikası izlenmiş olsa da, 2011 sonrası süreçte dış politika giderek kurumsal niteliklerinden uzaklaşmış, kişiselleşmiş ve ideolojik motiflerle şekillenmiştir. Bu değişim, Türkiye’nin uluslararası itibarını ve etkisini olumsuz yönde etkilemiştir.

Dış politika alanında alınan kararların uzun vadeli ulusal çıkarlar yerine kısa vadeli iç siyasi kazançlara endekslenmesi, Türkiye’yi uluslararası sistemde istikrarsız ve öngörülemez bir aktör haline getirmiştir. Bu durum yalnızca dış ilişkilerde değil, aynı zamanda ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında da ciddi maliyetler doğurmuştur. Türkiye’nin dış politikada izlediği çizgi, istikrar arayan küresel ve bölgesel güçlerin güvenini kaybetmesine neden olmuştur.

  1. Kurumsal Akıldan Popülist Reflekse: Dış Politika Kararlarının İç Politikaya Endekslenmesi

Türkiye’nin dış politika kararlarının kurumsal yapılardan çıkarak lider merkezli, reaktif ve popülist reflekslerle şekillendiği gözlemlenmektedir. Bu durumun ilk örnekleri, Arap Baharı sürecinde alınan pozisyonlarla belirginleşmiştir. Özellikle Suriye krizine yönelik politikalar, dış politikada ideolojik önceliklerin öne çıktığını ve kurumsal danışma mekanizmalarının işlevsizleştirildiğini göstermektedir.

Bakanlıklar, büyükelçilikler ve diplomatik danışma kurulları gibi kurumlar, dış politika üretiminde etkisizleşmiştir. Dışişleri Bakanlığı’nın dışlandığı, kararların Cumhurbaşkanlığı’nda dar bir çevrede alındığı birçok örnekle desteklenmektedir. Kurumsallığın bu şekilde gerilemesi, diplomatik deneyim ve hafızanın dış politika üretiminden uzaklaştırılması anlamına gelmektedir (Kardaş, 2020).

Dış politikanın iç politika için araçsallaştırılması, özellikle seçim dönemlerinde agresif söylemlerle veya kriz üretimiyle desteklenmektedir. Libya, Azerbaycan, Suriye ve hatta Doğu Akdeniz gibi dosyalar, seçmen mobilizasyonu için birer propaganda aracı haline gelmiştir. Bu, dış politikanın güvenlik ve iş birliği alanı olmaktan çıkarılıp kutuplaştırıcı bir iç politika uzantısına dönüşmesine neden olmaktadır.

Popülizm, dış politikayı tutarsızlaştırmakta ve pragmatik manevraların meşruiyetini sorgulanabilir hale getirmektedir. Örneğin Rusya ile geliştirilen ilişkiler, bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin devlet olarak dengeyi iyi kuramayıp, devlet politikasını Erdoğan endeksli şahsi ilişkiye ve çıkara döndürerek Türk Dış politikadından sapıp iki tarafla da zedelemesine yol açmıştır. Aynı şekilde, Çin ile kurulan ekonomik ilişkilerde de şeffaflıktan uzak ve milli çıkarların değil, Erdoğan’ın şahsi otoriter çıkar temelli tercihleri öne çıkmaktadır (Öniş & Kutlay, 2021).

Sonuç olarak, dış politika kurumsal bir akılla değil; popülist bir refleksle, seçmen tatmini ve iktidar konsolidasyonu ve Erdoğan için şahsi çıkar hedefiyle yürütülmektedir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası güvenilirliğini ve öngörülebilirliğini ortadan kaldırmaktadır.

  1. Dünyada En Akılsız ve Beceriksiz Dış Politika: Türkiye Örneği

Günümüz dünyasında dış politika hataları nedeniyle stratejik değer kaybına uğramış ülkeler arasında Türkiye özel bir yer tutmaktadır. Uygulanan dış politikanın rasyonellikten uzak oluşu, kurumsal geleneklerin yok sayılması ve ideolojik saplantılarla yürütülmesi, Türkiye’yi “dünyanın en akılsız ve beceriksiz dış politikasına sahip ülke” haline getirmiştir. Bu ifade elbette akademik bir yargı değil, gözlemlenen sonuçların eleştirel bir özeti olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye, küresel sistemde kendisine stratejik anlamda avantaj sağlayabilecek her dengeyi birer kriz kaynağına çevirmeyi başarmıştır. Avrupa Birliği ile ilişkiler göç konusunda kullanılmış eleman olmanın dışında askıya alınmış, NATO üyeliği Türkiye yi dışlayıp yalnızca bir formaliteye dönüşmüş, ABD ile de Erdoğan’ın şahsi çıkarı dışında, denge ve milli temelli ilişkiler tamamen bozulmuştur. Bu tablo, yalnızca kötü niyetten değil; aynı zamanda strateji yoksunluğundan kaynaklanmaktadır (Barkey, 2019).

Aynı şekilde, Türkiye’nin Afrika politikası da bağımsız bir stratejik vizyona değil, ABD ve Batı’nın çıkarlarının taşeronluğuna dayanmaktadır. Sözde “Afrika açılımı”, çok kutuplu bir dünya arzusundan çok, Batılı güçlerin istemediği bölgelere odaklanan göstermelik projelerden ibarettir. Yada Batı için yoğun ve Türk milletini aldatıcı bir biçimde Çin ve Rusya ya karşı taşaronluk yapamaya odaklanmıştır. Türkiye’nin kıtadaki etkisi sürdürülebilir olmaktan uzaktır.

Pakistan-Hindistan gibi karmaşık jeopolitik dengelerin olduğu alanlarda dahi Türkiye, tarafsızlık ilkesini göz ardı etmiş; Pakistan lehine yaptığı açıklamalarla, Hindistan gibi yükselen bir küresel aktörü karşısına almıştır. Bu, yalnızca diplomatik değil; ekonomik ve stratejik açılardan da zarar verici bir tercihtir (Çelik, 2022).

Sonuç itibariyle, Türkiye’nin dış politikası tarihsel deneyimden, akılcı hesaplardan ve çok yönlü stratejik planlamalardan kopmuş durumdadır. Bu koşullarda atılan her adım, yalnızca bölgesel etkisizliğe değil, küresel marjinalleşmeye de neden olmaktadır.

  1. ABD ve Batı ile Çelişkili İlişkiler: Söylemde Bağımsızlık, Pratikte Bağımlılık

Türkiye’nin son on yıldaki dış politika çizgisi, Batı karşıtı bir söylemle beslenen ama aynı zamanda Batı’ya ciddi ekonomik ve stratejik bağımlılık içeren bir ikilemle karakterize edilmektedir. “Milli ve yerli dış politika” vurgusu, kamuoyuna yönelik bir retorik olarak sürekli gündemde tutulsa da; ekonomik kırılganlık, NATO üyeliği ve ABD merkezli finansal sistemle olan bağlantılar, Türkiye’nin dış politikada bağımsız hareket etmesini zorlaştırmaktadır. Bu çelişki, dış aktörler nezdinde Türkiye’nin öngörülebilirliğini ve tutarlılığını ortadan kaldırmaktadır.

Özellikle ABD ile ilişkiler, kriz yönetimi yerine kriz üretimiyle şekillendirilmektedir. S-400 alımı gibi kararlarda, ABD karşıtı bir pozisyon alınırken; aynı dönemde ABD ile doğrudan askeri iş birlikleri de devam ettirilmiştir. Bu tür çift yönlü adımlar, Türkiye’yi müttefikler nezdinde güvenilmez bir aktör konumuna düşürmektedir. Ayrıca bu politikalar, Türkiye’nin yaptırımlara açık hale gelmesine ve uluslararası piyasalarda risk priminin yükselmesine yol açmıştır (Ülgen, 2021).

Avrupa Birliği ile olan ilişkiler de benzer bir paradoks içindedir. Bir yandan AB üyeliği hala resmi hedef olarak korunmakta; diğer yandan hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratikleşme gibi temel değerleri
açık olarak tırpanlama AB ile kurumsal entegrasyonu imkansız kılmaktadır. AB ile köprüler tamamen atılmasa da, bu ilişkiler “ne ileri, ne geri” bir durumda donmuştur. Bu donmuş ilişki biçimi, Türkiye’nin dış politikada yalnızlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Türkiye’ de ki iktidarın Batı karşıtlığı söylemi, iç politikada kısa vadeli faydalar sağlayabilir. Ancak uzun vadede bu söylem, Türkiye’nin batıdaki sermaye akışına, teknoloji transferine ve güvenlik ittifaklarına olan ihtiyacını göz ardı etmektedir. Türkiye, ekonomik olarak halen büyük ölçüde Batı’ya bağımlıdır. Bu bağımlılık, siyasi olarak bağımsız kararlar almayı büyük oranda sınırlamaktadır.

Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikasındaki “bağımsızlık” iddiası, büyük ölçüde bir illüzyondan ibarettir. Gerçeklikte ise, Türkiye hem Batı ile hem de Batı karşıtı güçlerle aynı anda yakınlaşmaya çalışan, fakat hiçbir blokta güvenilirlik sağlayamayan bir ülke konumuna gelmiştir. Bu belirsizlik hali, dış politika stratejisi değil; strateji eksikliğinin sonucudur.

  1. Bölgesel Denge Kaybı: Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da Etkisizlik

Ortadoğu, Türkiye’nin tarihsel ve jeopolitik bağlarının en güçlü olduğu bölgelerden biridir. Ancak Arap Baharı sonrası izlenen politikalar, Türkiye’nin bölgede yalnızlaşmasına neden olmuştur. Suriye krizinde izlenen ideolojik ve rejim değişikliğine dayalı politikalar, hem Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit etmiş hem de bölgedeki etkin aktörlerle ilişkilerini zayıflatmıştır. İran, Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerle yaşanan diplomatik gerilimler, Türkiye’yi bölgede etkisiz bir aktöre dönüştürmüştür.

Suriye özelinde yaşanan askeri müdahaleler, Türkiye’nin kısa vadeli güvenlik hedefleri için yapılmış hamlelerdir. Ancak bu müdahaleler, uzun vadeli bir siyasi çözüm üretmemiş; tersine Türkiye’nin askeri ve diplomatik kaynaklarını tüketmiştir. Ayrıca Türkiye’nin desteklediği muhalif unsurların parçalı yapısı, sahada istikrar sağlayacak bir yapı oluşturamamıştır (Özkeçeci-Taner, 2020). Bu da Türkiye’nin bölgede inisiyatif alma kapasitesini sınırlamıştır.

Kafkasya ve Orta Asya’da da benzer bir etkisizlik görülmektedir. 2020’de Azerbaycan-Ermenistan savaşı sırasında elde edilen diplomatik kazanımlar, kısa süreli etki yaratmış; ancak kalıcı bölgesel mimariler oluşturulamamıştır. Türk Devletleri Teşkilatı gibi girişimler ise daha çok sembolik anlamlar taşımakta; somut ekonomik veya güvenlik iş birliklerine dönüşmemektedir. Türk devletleri Erdoğan’ın şahsi
İhtiraslarından dolayı Türkiye’ ye uzak durmakta bu yüzden Türkiye’nin Orta Asya’daki etkinliği, Çin ve Rusya gibi aktörler karşısında oldukça sınırlıdır.

Ek olarak, Türkiye’nin Libya, Sudan ve Somali gibi bölgelere dönük politikaları da net bir strateji yerine, Batı’nın boşalttığı alanlara yönelme yaklaşımıyla belirlenmektedir. Bu ülkelerdeki varlık çoğunlukla askeri üslere ve ticari sözleşmelere dayanmakta; sürdürülebilir kalkınma ya da diplomatik arabuluculuk gibi uzun vadeli dış politika araçları kullanılmamaktadır. Bu da Türkiye’nin bölgedeki “geçici müteahhit” imajını güçlendirmektedir.

Tüm bu örnekler, Türkiye’nin bölgesel düzeyde kurumsal bir dış politika kapasitesine sahip olmadığını, adımlarının plansız ve tepkisel olduğunu göstermektedir. Türkiye, tarihi olarak etkili olabileceği bölgelerde dahi diplomatik ve stratejik kapasitesini kullanamamaktadır. Bu durum, dış politika başarısızlığının sadece küresel değil, bölgesel boyutta da yaşandığının kanıtıdır.

  1. Tarafsızlık İlkesinin İhlali ve Diplomatik Erozyon: Hindistan-Pakistan Gerilimi Örneği

Uluslararası ilişkilerde tarafsızlık ilkesi, özellikle küresel çatışmalarda diplomatik manevra alanını genişleten önemli bir ilkedir. Türkiye’nin tarihsel dış politika geleneğinde tarafsızlık ve denge politikaları önemli yer tutmuştur. Ancak mevcut iktidar döneminde bu gelenek büyük oranda terk edilmiştir. En çarpıcı örneklerden biri, Hindistan ve Pakistan arasındaki gerilimde Türkiye’nin açık şekilde taraf tutmasıdır.

Hindistan, son yıllarda küresel sistemde yükselen bir güç olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin bu ülkeyle stratejik ilişki geliştirmesi, hem ekonomik hem de diplomatik açıdan büyük fırsatlar barındırmaktadır. Buna rağmen, Türkiye’nin Pakistan lehine sürekli açıklamalar yapması, Hindistan nezdinde Türkiye’ye duyulan güveni zedelemiştir. Bu tür tek taraflı pozisyon alışlar, Türkiye’nin uluslararası arabuluculuk rolünü de zayıflatmaktadır.

Pakistan’a verilen destek büyük ölçüde ideolojik ve semboliktir. Ancak bu destek, Hindistan gibi büyük bir aktörü kaybetme pahasına sürdürüldüğünde, stratejik hata halini almaktadır. Türkiye, bu yaklaşımıyla yalnızca bir bölge aktörünü değil; aynı zamanda BRICS gibi yeni küresel dengeleri şekillendiren yapılarda yer alma şansını da riske atmaktadır (Demirtaş, 2023).

Bu tarz tarafgir politikalar, Türkiye’nin yalnızca Güney Asya’daki değil, genel anlamda dış politikasındaki arabuluculuk kapasitesini de aşındırmaktadır. Türkiye bir dönem İsrail-Filistin, Rusya-Ukrayna, Bosna-Sırbistan gibi dosyalarda arabulucu rol üstlenirken, bugün tarafsızlık ilkesinden uzaklaşarak bu kapasitesini kaybetmiştir. Bunun sonucu olarak Türkiye, yalnızca kendi çıkarlarına zarar vermekle kalmamakta; küresel barış girişimlerinde de dışlanmaktadır.

Tarafsızlık ilkesi, dış politikanın uzun vadeli çıkarlarına hizmet eden bir stratejik duruşken; mevcut iktidarın bu ilkeye sırt çevirmesi, hem itibar kaybına hem de bölgesel etkisizliklere neden olmaktadır. Türkiye artık birçok ülkede “tarafsız değil, taraflı ve dengesiz” bir aktör olarak görülmektedir. Bu da diplomatik yalnızlığın derinleşmesine yol açmaktadır.

  1. Sonuç ve Politika Önerileri: Dış Politikanın Restorasyonu için Zorunlu Adımlar

Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda yaşanan yapısal kriz, sadece dış ilişkilerde değil, ülke içindeki demokratik yapılar, ekonomik istikrar ve toplumsal güven açısından da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Dış politikanın kurumsal akıldan uzaklaşması, kişisel tercihlere indirgenmesi ve ideolojik saplantılarla yürütülmesi, Türkiye’yi yalnızlaştırmış ve küresel sistemde etkisiz bir aktöre dönüştürmüştür. Bu durum, Türkiye’nin tarihsel birikimiyle çelişmekte, diplomatik kapasitesini zayıflatmaktadır.

Türkiye’nin izlediği dış politika artık sürdürülebilir değildir. Ne Batı ile ne de Doğu ile istikrarlı ilişkiler kurulabilmiş; ne bölgesel etkinlik sağlanabilmiş ne de küresel itibarı güçlendirilmiştir. Üstelik iç politika için kullanılan dış tehdit söylemi, Türkiye’nin dış dünyayla kurduğu tüm köprüleri ideolojik gerekçelerle yakmasına neden olmuştur. Bu durum yalnızca diplomatik değil, ekonomik ve güvenlik temelli krizlerin de önünü açmaktadır.

Bu koşullar altında Türkiye’nin dış politikasında radikal bir dönüşüme ihtiyacı vardır. İlk adım, dış politikanın kurumsallaştırılması olmalıdır. Dışişleri Bakanlığı tekrar karar alma süreçlerinde etkili hale getirilmeli; büyükelçilikler ve danışma kurulları yeniden işlevsel kılınmalıdır. Dış politika; kişisel karizma değil, kurumsal kapasiteyle yürütülmelidir. Türkiye’nin dış ilişkilerde tekrar güven veren, öngörülebilir bir aktör haline gelmesi bu dönüşümle mümkündür.

İkinci olarak, Türkiye dış politikada çok yönlü ama ilkeli bir yaklaşım benimsemelidir. “Denge siyaseti” gerçek anlamda uygulanmalı, tarafsızlık ilkesi yeniden merkeze alınmalıdır. Hindistan, Mısır, Yunanistan, İsrail gibi ülkelerle keskin kutuplaşmalar yerine, çıkar temelli rasyonel ilişkiler geliştirilmelidir. Ayrıca Afrika, Orta Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerde görünürlüğü artırırken; bu açılımlar ekonomik çıkarlar ve diplomatik kazanımlar üzerinden planlanmalıdır.

Ve dış politika iç politikanın uzantısı olmaktan çıkarılmalıdır. Ulusal çıkarlar, seçim hesaplarının ve ideolojik yönlendirmelerin üzerinde tutulmalıdır. Medya manipülasyonuyla yürütülen kriz diplomasisi terk edilmeli; onun yerine sakin, tutarlı ve stratejik adımlar atan bir dış politika inşa edilmelidir. Aksi halde Türkiye, yalnızca bölgesel değil, küresel düzeyde daha da dışlanan ve itibarsızlaşan bir ülke konumuna sürüklenecektir.

6.1. Kurumsal Yapının Güçlendirilmesi ve Şeffaflık

Türkiye’nin dış politikasında yaşanan belirsizliklerin ve tutarsızlıkların önemli bir nedeni, kurumsal yapıların zayıflaması ve karar alma süreçlerinin şeffaflıktan uzaklaşmasıdır. Dışişleri Bakanlığı’nın etkinliğinin artırılması, diplomatik kadroların liyakat esasına göre atanması ve dış politika kararlarının Meclis denetimine açık hale getirilmesi, bu alandaki güven sorununu azaltacaktır. Ayrıca, dış politika stratejilerinin kamuoyuyla paylaşılması ve tartışmaya açılması, toplumun bu alandaki gelişmeleri daha iyi anlamasını sağlayacaktır.

6.2. Çok Yönlü ve Dengeli İlişkiler Kurma Stratejisi

Türkiye’nin dış politikasında tek yönlü ve ideolojik yaklaşımlar yerine, çok yönlü ve dengeli ilişkiler kurma stratejisi benimsenmelidir. Bu kapsamda, hem Batı hem de Doğu ile ilişkilerde çıkar odaklı ve pragmatik bir yaklaşım benimsenmeli, ideolojik saplantılardan kaçınılmalıdır. Özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilerde, üyelik süreci yeniden canlandırılmalı ve demokratik reformlar hızlandırılmalıdır. Aynı şekilde, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerde de karşılıklı çıkarlar doğrultusunda iş birlikleri geliştirilmelidir.

6.3. Tarafsızlık İlkesine Dönüş ve Arabuluculuk Rolünün Güçlendirilmesi

Türkiye’nin uluslararası alanda güvenilir bir aktör olabilmesi için tarafsızlık ilkesine geri dönmesi gerekmektedir. Hindistan-Pakistan gerilimi gibi uluslararası krizlerde taraf tutmak yerine, arabuluculuk rolü üstlenmek, Türkiye’nin diplomatik itibarını artıracaktır. Bu kapsamda, Türkiye’nin geçmişte üstlendiği arabuluculuk rollerinden elde ettiği deneyimler değerlendirilerek, bu alandaki kapasitesi güçlendirilmelidir.

6.4. Ekonomik Diplomasi ve Yumuşak Güç Unsurlarının Etkin Kullanımı

Dış politikanın sadece askeri ve güvenlik boyutuna odaklanmak yerine, ekonomik diplomasi ve yumuşak güç unsurlarının etkin kullanımı önemlidir. Türkiye, kültürel diplomasi, eğitim iş birlikleri, insani yardım faaliyetleri ve ekonomik yatırımlar aracılığıyla uluslararası alanda olumlu bir imaj oluşturabilir. Bu tür faaliyetler, Türkiye’nin dış politikasının daha sürdürülebilir ve etkili olmasını sağlayacaktır.

6.5. İç Politika ve Dış Politika Ayrımının Netleştirilmesi

Son olarak, iç politika dinamiklerinin dış politika kararlarını olumsuz etkilemesinin önüne geçilmelidir. Dış politika, kısa vadeli iç siyasi kazanımlar için araçsallaştırılmamalı, uzun vadeli ulusal çıkarlar doğrultusunda şekillendirilmelidir. Bu ayrımın netleştirilmesi, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenilirliğini ve etkinliğini artıracaktır.

Bu politika önerileri, Türkiye’nin dış politikasında yaşanan sorunların çözümüne katkı sağlayabilir. Ancak, bu önerilerin hayata geçirilebilmesi için siyasi irade, toplumsal destek ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin dış politikada daha etkin, tutarlı ve saygın bir aktör olabilmesi için bu adımların atılması büyük önem taşımaktadır.

Kaynakça
• Barkey, H. J. (2019). Turkey and the West: Fault Lines in a Troubled Alliance. Wilson Center Press.
• Kardaş, Ş. (2020). “Foreign Policy and Populism: The Case of Turkey.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 17(68), 45–67.
• Öniş, Z., & Kutlay, M. (2021). The Political Economy of New Turkey: Reinventing Neoliberalism. Oxford University Press.
• Çelik, K. (2022). “Hindistan-Pakistan Geriliminde Türkiye’nin Tutumu: Tarafsızlığın Erozyonu.” Ortadoğu Analiz, 14(2), 11–28.
• Ülgen, S. (2021). “Turkey’s Strategic Drift: Anchoring Stability in Uncertain Times.” Carnegie Europe.
• Özkeçeci-Taner, B. (2020). Ideology and Turkish Foreign Policy: A Political Psychological Perspective. Routledge.
• Demirtaş, B. (2023). “Türkiye’nin Hindistan Politikası: Yükselen Güçlerle İlişkilerde Tutarsızlık Sorunu.” Global Strateji Araştırmaları Dergisi, 5(1), 21–40.
• Aras, B. (2017). “Turkey’s State Crisis and the Role of the West.” International Spectator, 52(2), 30–42.
• Aydın-Düzgit, S. & Keyman, E. F. (2019). “The Turkish Paradox: Progressive Politics in a Populist Era.” Third World Quarterly, 40(2), 252–270.
• Tocci, N. (2018). “Turkey and the European Union: Scenarios for 2023.” Istituto Affari Internazionali Working Papers.
• Hale, W. (2013). Turkish Foreign Policy since 1774. Routledge.
• Akçalı, E., & Perinçek, H. (2020). “Turkey’s Quest for Strategic Autonomy: Between Eurasianism and Westernism.” Turkish Journal of Politics, 11(1), 1–24.
• Gürcan, M. (2022). What Went Wrong with Turkey’s Military Interventions? Strategic Depth vs. Tactical Myopia. Journal of Strategic Studies, 45(3), 487–510.
• Ciddi, S. (2019). The Erdoğan-Gülen Conflict in Turkey: A Slow Moving Coup. Palgrave Macmillan.
• Bilgin, P. (2011). “Turkey’s Changing Security Discourses: From Cold War to ‘Zero Problems?’” European Journal of Political Research, 50(2), 175–192.
• Kaya, A. (2020). “The Populist Logic of Turkish Foreign Policy under the AKP Rule.” Insight Turkey, 22(3), 29–48.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar