M.Ö. 550 yıllarına kadar yani üç bin beş yüz yıl boyunca İran’da hâkimiyeti ellerinde bulunduran İran Türkleri resmî dil olarak Türk Elam dilini, alfabe olarak da çivi yazısını kullanırlar. Şu da bir gerçektir ki bahsi geçen bu coğrafyada bugün de Türkler yaşamaktadır (Zehtabî 1380/2002: 79).
Medlerin son döneminde, Şah Astiyak zamanında, Zerdüşt inancının bu bölgede zuhur ettiği ve tahminen resmî din olduğu, bu dinin kitabı Avesta’nın ve onun esasını oluşturan “Gatlar”ının Türk dilinde yazılıp okunduğu, bununla da Türk dilinin geliştiği anlaşılmaktadır. (Zehtabî 1380/2001: 16).
M.Ö. 331 yılında Makedonya kralı İskender’in Akameniş/Hahameniş kralı Dara’yı yenmesi ile Fars hâkimiyeti son bulur (Günaltay 1948: 252) Aynı zamanda Azerbaycan’da Atropatkan/Azerbaycan devletinin kurulmasıyla Türk varlığı, Türk dili ve edebiyatı ciddî gelişme gösterir. İskender galip geldikten sonra hocası Aristo’nun isteği ile burada ele geçirdiği kitapları Makedonya’ya, şimdiki Yunanistan’a gönderir.
Ayrıca 12 bin inek derisi üzerine yazılmış bulunan Avesta’nın da ilmî bölümlerini tercüme ettirerek onu da Makedonya’ya gönderir. Aslını yaktırır (Zehtabî 1380/2001: 16). İskenderin yerini alan Selukilerin (M.Ö. 330-250) 80 yıllık hakimiyetleri döneminde bölgenin her yerinde Helenizm hâkim olsa da, İran’ın Huzistan ve Elam vilayetlerindeki Türk dilli Elamlar ile aynı zamanda Hemedan, Save, Zerend, Zencan gibi yerlerde yaşayan Med ve Mannaların nesli olan Türkler öz dillerini, edebiyatlarını ve millî hususiyetlerini korumayı başarırlar (Zehtabî 1380/2001: 16 vd.) Yunanlıların hâkimiyeti uzun sürmez. M.Ö. 250 yılında, merkezleri Hazar denizinin güney doğusundaki Etrek çayı kenarında bulunan Nisa/Nesa şehri olan Türk dilli Part halkı, Erşek’in liderliğinde Selukilerin hâkimiyetine son vererek
Part/Eşkaniler devrini başlatırlar.
Türk asıllı Partlar/Eşkanîler 477 yıl İran’a hâkim olurlar. Eşkani şahları Fars Akamenişler gibi kendi dillerini devletin resmî dili yapmazlar. Eşkani/Part ve Pehlevî dili, devlet dili olur. Eşkaniler herhangi bir dini de devlet dini tayin etmezler. Zerdüştilik, Hristiyanlık ve Budizm birlikte idrak edilir. Eşkaniler devrinde İran Türklerinin dil, folklor ve edebiyatları çok gelişir. Eşkani şahları edebî eserlere çok önem verirler.
Dağınık hâlde bulunan Avesta parçaları toplanarak yeniden kitap hâline getirilir. Ne yazık ki bu kitap Sasaniler iktidara geldiğinde Anüşirvan tarafından pek çok Türkçe eserle birlikte Farsça’ya tercüme edildikten sonra ortadan kaldırılacaktır. Hatta Farsçaya tercüme edildiğinde eserlerde geçen yer ve kahramanların adları da Fars isimleri ile değiştirilecektir. Bu eserler daha sonra Firdevsî tarafından yazılacak olan Şehname’ye de bu şekliyle kaynaklık edecektir (Zehtabî 1380/2001: 19).
Sasani Devleti, Orta Asya ve Kuzey Kafkasya Türklerinin ardı ardına saldırılarını durdurmak için Azerbaycan bölgesine Tatları ve Farsları yerleştirir. Bununla birlikte bütün bu bölgede Farsça’nın yaygınlaşmasına çalışılır. Halkı Farsça konuşmaya mecbur eder. Farslar kendilerini yüksek ırktan ve dillerini de yüksek medeniyetten sayıp, Türkleri ve Türkçeyi halktan, avamdan ve avam dilinden göstermeye çalışırlar. Aydınların Farsça
yazmalarını zorunlu kılarlar. Bu şovenist hareket Sasanilerden sonra da devam edecektir.
Hanlıklar döneminde yaşayıp yazan Nizamî, Leyla ve Mecnun eserini Türkçe yazmak istediğini ancak mecburen Farsça yazdığını eserin ön sözünde ifade edecektir (Mikâyılov ve dğr. 1985: 182). Sasaniler devrinde ve İslamiyetin ilk yıllarında Albanlar Hristiyan dini dairesinde olur, ancak dilleri Türkçe olarak kalır (Diker 2000: 524; Zehtabî 1380/2001: 22 vd.).
Milattan 4-5 bin yıl önceden İslâma kadarki devirde çağdaş İran’ın bütün batı, merkez ve Hazar’ın güney eyalet ve vilayetlerinde, Güney Azerbaycan da dahil olarak daima Türk dilli halklar, kabileler, topluluklar yaşamış, beşeriyetin ve İran’ın eski ve zengin medeniyetini yaratarak, onunla bütün yakın doğu, Mısır, hatta Avrupa’ya örnek olmuş ve yol göstermişlerdir.
Bahsi edilen bu coğrafyada çağımızda da Türkler yaşamakta ve Türkçe konuşulmaktadır (Diker 2000: 515 vd.; Zehtabî 1380/2001: 24 vd.). Bünyadov, Türkleri Azerbaycan coğrafyasına kenardan gelmiş bir unsur olarak görmenin hata olduğunu, bu bölgede yerli büyük ve derli toplu Türk tayfalarının varlığını görmezden gelmenin doğru olamayacağını ifade etmektedir (Bünyadov 2005: 156 vd.).
İran coğrafyasına ve İran üzerinden daha batıya yapılan Türkistan kaynaklı Türk göçlerinin arkası hiç kesilmemiştir. Göçebe Türklerin Batı Avrasya bozkırlarına göçleri Hun çağında da devam etmiştir (Golden 2002: 159). Yukarıda verilen bilgilerin açıklanmaya ve aydınlanmaya ihtiyacı vardır.
Son yıllarda yapılan çalışmalar kısa süre sonra bu bilgilerin kesin doğrular olduğunu gösterir istikamettedir. Tarihî kaynaklar İran’ın yerlisi olmayan Perslerin en erken M.Ö. 9. yüzyılda bu bölgeye geldiğini göstermektedir (Attar 2006: 28). Hâlbuki Türkler Perslerden 3500 yıl önce İran coğrafyasında medeniyetler ve hükûmetler kurmuşlardır (Zehtabî 1381/2002: I/1). İran-Turan mücadelesini konu alan ünlü İran destanı Şehname ile Türk destanı Alp Er Tunga bu ilişkinin çok eski devirlere, hatta tarih öncesi çağlara kadar uzandığını gösterecek mahiyettedir (Atsız 1997: 36-45; Cöhce 2001: 139; Karatay 1994: 148-188). Nitekim Kimmerler’i sürüp izleyerek Kafkasları aşıp, M.Ö. 662’de Gence merkez olmak üzere büyük bir devlet kuran Saka boylarından Goglar/Gökler’in M.Ö.7. yüzyılda hükümdarları Meduva ya da Heredot’un kaydettiği şekliyle Madyas (Meduva / Madyas / Afrasyab / Alpertunga) önderliğinde (Togan 1970: 166; Mihael 1944: 13) Doğu Anadolu, Batı İran ile bugünkü Suriye ve Filistin’i zabt ederek burada bir müddet hüküm sürmeleri bir tarafa bırakılırsa (Cöhce 2001: 139; Strabon 1975: 123; Minns 1970: 189), M.Ö. 5. yüzyılda ünlü Pers hükümdarı Kirus ile Saka hükümdarı Tomris (Temür) arasındaki mücadele (Heredotos 1973: 85; Karatay 1994: 171) ile başlatılan bu ilişkiler Milât başlarından itibaren Türklerin değişik zamanlarda İran coğrafyasını doğudan ve
batıdan yani Ceyhun ile Kafkaslar üzerinden sıkıştırmasıyla devam etmiştir. Sabirler ile Bulgarlar ve bu grup içerisinde yer alan Borçalıların Roma imparatoru 1.
Theodosios’un (375-395) ölümüyle ortaya çıkan durumdan istifade ederek İran’ın batı kesimini Mardin’e kadar şiddetle vurmaları gibi. Bu grupların faaliyetleri daha sonraki devirlerde de sürmüş, özellikle Bizans-Sasani mücadelesinde belirleyici olmuştur (Kafesoğlu 1977: 53; Golden 2002: 86; Ögel, 1986: 12; Yinanç 1944: 167; Artamonov 2004: 110). Diğer yandan Destanî Çağ’da Oğuz Han’ın İran, Anadolu ve Suriye taraflarını zapt ederek buraları vatan yaptığı da bilinmektedir (Togan 1972: 39-120).
Prof. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır




Bir yanıt yazın