Erdoğan ve Fidan’ın İran’a Yüz Kızartıcı Olarak Akıl Vermesi: “Teslim Olun” Çağrısı mı, Utanç Siyaseti mi?

Okuma Süresi:

2–3 dakika
❤️

Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik açıklamalarına bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor: Siz gerçekten bir bölge ülkesinin çıkarlarını mı savunuyorsunuz, yoksa Washington ve Tel Aviv’in duymak istediği cümleleri mi kuruyorsunuz?

Söylenenlerin özeti şudur:

“Filistin’e, Lübnan’a, Yemen’e ve Irak’taki müttefiklerine verdiğin desteği kes.”

“Körfez’deki Amerikan üslerine dokunma. O üslerden sana bomba yağdırılsa da ses çıkarma.”

“Hürmüz Boğazı’nı açık tut. Senin güvenliğinden önce Batı’nın petrolü önemli.”

“Nükleer çalışmalarını durdur, balistik füze programından vazgeç, caydırıcılığını azalt. Güvenliğini başkalarının insafına bırak.”

Bütün bunların tek cümlelik özeti ise şudur:

Teslim olun.

Evet, diplomasi adı altında verilen tavsiyenin özü budur. Direnmeyin. Karşılık vermeyin. Savunma kapasitenizi azaltın. Size saldıranların ekonomik çıkarlarını da koruyun.

Peki aynı siyasetçiler yıllardır Türkiye için ne söylüyordu?

“Yerli ve milli savunma sanayii…”

“Tam bağımsız Türkiye…”

“Dışa bağımlılığı bitirdik…”

İş Türkiye olunca yerli füze, yerli SİHA, yerli savunma sanayii bir gurur meselesi oluyor; İran olunca ise aynı savunma refleksi “vazgeçilmesi gereken bir yük” olarak sunuluyor. Bu nasıl bir tutarlılıktır?

Bir ülkenin kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlaması Türkiye için meşru, İran için ise sakıncalı mı?

İsrail’in yüzlerce nükleer başlığı konuşulmazken İran’ın nükleer programı sürekli hedefe konuluyorsa burada güvenlik değil, güç dengesi siyaseti vardır.

Erdoğan ve Fidan’ın kullandığı dil, eleştirenler açısından, İran’a “haklarını savun” demekten çok “şartları kabul et” çağrısı olarak okunmaktadır. Oysa tarih göstermiştir ki uluslararası ilişkilerde teslim olanların güvenliği değil, sadece teslimiyetleri garanti altına alınır.

Bugün Gazze yerle bir edilmişken, Lübnan defalarca vurulmuşken, Suriye parçalanmışken, Irak yıllardır istikrarsızlaştırılmışken; aynı reçetenin İran’a da önerilmesi “barış çağrısı” olarak değil, birçok kişi tarafından “teslimiyet tavsiyesi” olarak değerlendirilmektedir.

Bunun adına diplomasi diyenler olabilir.

Ben buna başka bir isim veriyorum:

Utanç siyaseti.

Mazlumlara sürekli sabır tavsiye edip, saldırganlara gerçek anlamda bedel ödetmeyen bir dış politika; ne adalet üretir ne de caydırıcılık.

Bir ülkeye “savunmanı bırak, müttefiklerinden vazgeç, ekonomik düzeni bozma, saldırılara katlan” demek; özünde “teslim ol” demektir.

Ve bu tavsiyeyi, yıllarca “dik duracağız” söylemiyle siyaset yapanların vermesi, tarihin en büyük ironilerinden biridir.

İktidarın bu yaklaşımı, destekleyenler tarafından “gerilimi azaltma ve diplomasi” olarak savunulabilir. Ancak eleştirenler açısından bu çizgi, bağımsız dış politikadan çok Batı’nın güvenlik önceliklerine uyum sağlayan bir yaklaşım izlenimi vermektedir. İşte tartışmanın merkezinde duran soru da budur: Türkiye gerçekten bölgesel adaletin sesi mi oluyor, yoksa güçlülerin istediği sınırlar içinde konuşan bir onursuz aktöre mi dönüşüyor?



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar