Güney Azerbaycan Millî Hükümeti Nasıl Yıkıldı?

Okuma Süresi:

4–6 dakika
❤️

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya yeni bir düzene doğru sürüklenirken İran coğrafyası, büyük devletlerin çıkar mücadelelerinin merkezlerinden biri hâline gelmişti. İngiltere petrolün, Sovyetler kendi nüfuz alanlarını genişletmenin, Amerika ise kurulmakta olan yeni dünya düzeninde etkisini artırmanın peşindeydi. Bu büyük hesaplaşmanın odak noktalarından biri de Güney Azerbaycan oldu.

Tebriz’de kurulan Azerbaycan Millî Hükümeti, yalnızca siyasî bir hareket değil; İran Türklerinin diliyle, kültürüyle ve kimliğiyle yeniden ayağa kalkma teşebbüsüydü. Ancak büyük devletlerin petrol ve güç hesapları arasında bu millî hareket kısa süre içinde yalnız bırakılacak, ardından ağır bir askerî müdahaleyle ortadan kaldırılacaktı. Güney Azerbaycan’da yaşananlar, millî bir hükümetin yıkılışı değil; aynı zamanda bir milletin hafızasına kazınan büyük bir kırılma ve ihanet hikâyesiydi.

Bu gelişmelerin zemini ise İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde oluşmuştu. Savaş sona yaklaşırken dünya siyasetindeki dengeler hızla değişiyordu. 8 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslim olmasıyla birlikte müttefik devletler arasında yeni bir güç mücadelesi başladı. Yapılan anlaşmalara göre işgal kuvvetlerinin altı ay içinde İran’ı terk etmesi gerekiyordu.

Bu süre içinde İngiliz, Amerikan ve Fransız birlikleri İran’dan çekildi. Fakat Sovyetler Birliği çekilmiyordu…
Çünkü Moskova’nın hesabı bitmemişti.
Sovyetler, İran Türklerinin bağımsızlık mücadelesini elinde bir koz olarak tutarak İran petrolleri üzerinde imtiyaz elde etmek istiyordu. Muhammed Rıza Şah da başbakanı Kavam’ı 11 kişilik bir heyetle Moskova’ya gönderdi. Burada askerlerini İran’dan çekmeyen Sovyetlerle gizli bir anlaşma yapıldı. Güney Azerbaycan petrollerinin işletme hakkı Ruslara verildi.

Ruslar istediklerini aldıktan sonra birdenbire söylem değiştirdiler.
Düne kadar Güney Azerbaycan Türklerinin hamisi gibi görünen Moskova, petrol imtiyazını aldıktan sonra “Güney Azerbaycan meselesi İran’ın iç sorunudur” demeye başladı. Ardından ordularını Güney Azerbaycan’dan çekti.

İşte tarih bazen en ağır ihaneti böyle gösterir.
Bir millete umut veren güç, kendi çıkarını alınca o milleti yalnız bırakır.
Sovyetlerin çekilişiyle birlikte Pişeverî ve arkadaşları çok zor durumda kaldılar. Azerbaycan Millî Hükümeti’nin geleceği artık büyük bir belirsizliğin içindeydi. Pişeverî, meclisin gizli bir oturumunda üç seçenekli bir karar çıkardı.

Birinci seçenek Türkiye’ye ilhak etmekti.

İkinci seçenek, eğer ilhak meselesi Türkiye’ye zarar verecekse istiklâl ilan edip Türkiye’nin desteğini almaktı.

Üçüncü seçenek ise Türkiye’den olumlu cevap alınamazsa İran’ın bünyesinde kalmaktı.

Bu amaçla Ankara’ya bir heyet gönderildi. Heyet, İsmet İnönü ile görüşebilmek için üç ay bekledi. Fakat Türkiye, dönemin hassas dengeleri ve Stalin ile Şah arasındaki gizli petrol anlaşmasını bildiğinden olsa gerek, bu talebe olumlu cevap veremedi.

Böylece Güney Azerbaycan yalnız bırakıldı.

Tahran yönetimi artık Azerbaycan Millî Hükümeti’ni ve Kadı Muhammed’in başkanı, Molla Mustafa Barzanî’nin de sekreteri olduğu Mahabat Kürt yönetimini ortadan kaldırmak için fırsat bulmuştu. Ülkede genel seçim yapılacağı ilan edildi. Tebriz doğal olarak buna karşı çıktı. Bunun üzerine Tahran yönetimi, Azerbaycan Muhtar Hükümeti’ni yasa dışı ilan etti.

10 Aralık 1946’da İran ordusu Tebriz üzerine yürüdü.

Amerikalı General Norman Schwartzkopf’un komutasında, Amerika’dan satın alınan 40’ı dört motorlu olmak üzere 150 savaş uçağı, 147 top ve binlerce ağır silahla donatılmış Şah orduları beş koldan Güney Azerbaycan’a saldırdı.

Şehirlerin ve köylerin üzerine bombalar yağdı.

12 Aralık 1946’da Şah orduları Tebriz ve Urmiye’ye girdi. Üç gün boyunca bölgede büyük bir katliam yaşandı. 25 bin Azerbaycan Türkü katledildi. 2500 kişi idama mahkûm edildi. 8 bin kişi ağır cezalara çarptırıldı. 3600 aile Fars bölgelerine sürgüne gönderildi. 70 bin kişi Kuzey Azerbaycan’a sığınmak zorunda kaldı.

Fakat saldırı yalnızca insanlara yönelik değildi.

Kültür de hedef alınmıştı.

Kültür, sanat ve edebiyat ocakları yakılıp yıkıldı. Yayınevleri, kitapçılar, şairler ve yazarlar evi, kültür kulüpleri yağmalandı. Türkçe yayınlar başta olmak üzere Türklükle ilgili kitaplar toplatıldı ve büyük ateşlerde yakıldı.

Bu yalnızca bir hükümetin yıkılması değildi.

Bu, bir milletin diline, hafızasına ve kimliğine yönelmiş bir saldırıydı.

Pişeverî ise fedaîleriyle birlikte Bakü’ye sığınmak zorunda kaldı. Onunla birlikte onlarca şair, yazar, bürokrat ve milletvekili de Kuzey Azerbaycan’a geçti. Ancak burada da onu huzurlu bir sürgün hayatı beklemiyordu.

Stalin tedirgindi.

Pişeverî’nin Sovyetler Birliği içindeki Türkleri de harekete geçirebileceğinden korkuyordu. Bu yüzden Pişeverî’den silahını bırakmasını ve fedaîlerini dağıtmasını istedi. Oysa Pişeverî, Gence yakınlarındaki Hacıkend ormanında yeniden hazırlık yapıyordu. Amacı vatanını işgalden kurtarmak için Tebriz’e dönmekti.

Fakat bu dönüşe izin verilmedi.

Pişeverî, 11 Temmuz 1947’de Şeki’ye giderken Yevlak yakınlarında trafik kazası süsü verilerek öldürüldü. Böylece Güney Azerbaycan’ın en önemli siyasî şahsiyetlerinden biri de büyük güçlerin karanlık hesapları arasında hayata veda etti.

Pişeverî hareketi, görünüşte başarıya ulaşamamış bir hareket gibi değerlendirilebilir. Fakat tarih yalnızca kazananların hikâyesinden ibaret değildir. Bazen kaybedilmiş gibi görünen mücadeleler, milletlerin hafızasında çok daha derin izler bırakır.

Güney Azerbaycan’da yaşananlar da böyle oldu.

Bu hareket, Batılı devletlerin ve Sovyetlerin gerçek yüzünü gösterdi. İran Türklerinin millî şuurunu güçlendirdi. Türkçe eğitim, millî yönetim ve siyasî irade tecrübesi kısa sürse de unutulmadı. Güney Azerbaycan Türkleri bağımsızlığın, kendi dilinde konuşmanın, kendi kimliğiyle var olmanın lezzetini tattı.

Ve bu tat, bir milletin hafızasından kolay kolay silinmedi.
Burada Winston Churchill’in 1936 yılında İngiliz Avam Kamarasında petrol ve İngiltere’nin menfaatleri konuşulurken söylediği şu sözleri hatırlamak gerekir:
“Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.”
Ne acı ki, bu söz İkinci Dünya Savaşı yıllarında İran’da yaşananları özetleyen en çarpıcı cümlelerden biridir.

Çünkü emperyalist devletler için petrol çoğu zaman insan hayatından daha değerli görülmüştür. Rusya için, İngiltere için, Amerika için, Fransa ve diğer sömürgeci güçler için Orta ve Yakın Doğu’nun petrolleri vazgeçilmezdi. İranlının, Azerbaycan Türkünün, Turanlının kanı ise bu büyük hesapların içinde yalnızca bir ayrıntı sayılıyordu.

Kan dökmek için sevk edilen askerler de Afrika’nın Asya’nın kiralık askerleri olursa kanın hiç de önemi kalmamaktadır.
Kazananlar ise petrol masalarında oturan büyük devletlerdi.
İşte İkinci Dünya Savaşı yıllarında Muhammed Rıza Pehlevî’nin yönettiği İran’ın gerçek manzarası buydu: İçeride zayıf bir iktidar, dışarıda büyük devletlerin baskısı, kuzeyde Sovyet hesapları, güneyde İngiliz petrol siyaseti, merkezde Amerikan nüfuzu ve bütün bunların arasında kendi kimliğini korumaya çalışan İran Türkleri…
Güney Azerbaycan’ın yaşadığı bu büyük kırılma, bir dönemin siyasî hadisesinden ibaret değildir.
Bu hadise, İran Türklüğünün hafızasında derin bir yara, aynı zamanda güçlü bir uyanış olarak kalmıştır.
Çünkü Tebriz’de, Urmiye’de, Erdebil’de ve Güney Azerbaycan’ın bütün şehirlerinde insanlar şunu gördüler:
Büyük devletlerin dostluğu menfaatleri kadardır.
Siyasî vaatler petrol anlaşmaları karşısında unutulabilir.
Ordular çekilir, anlaşmalar bozulur, liderler yalnız bırakılabilir.
Ama milletlerin hafızası kolay kolay teslim alınamaz.
Pişeverî hareketi yenilmiş olabilir.
Azerbaycan Millî Hükümeti yıkılmış olabilir.
Kitaplar yakılmış, ocaklar dağıtılmış, aydınlar sürgüne gönderilmiş olabilir.
Fakat Güney Azerbaycan Türklerinin hafızasında o kısa dönem, hâlâ bir diriliş hatırası olarak yaşamaya devam etmektedir.
Çünkü milletler bazen uzun yıllar esaret altında kalabilir.
Fakat bir kez hürriyetin tadını almışlarsa, artık hiçbir baskı onların hafızasından o duyguyu silemez.

Prof. Dr. Ali Kafkasyalı



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar