Deniz Alanlarının Paylaşımında Coğrafyanın Belirleyici Rolü
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), yürürlüğe girdiği 1994 yılından bu yana, dünya denizlerinin ve okyanuslarının yaklaşık %71’ini kaplayan alanlarda kıyı devletlerinin egemenlik ve yetki sınırlarını çizen temel anayasal metin olarak kabul edilmektedir. Sözleşme, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge (MEB) ve kıta sahanlığı gibi temel deniz yetki alanlarını tanımlamış; bu tanımlamayı yaparken de “karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlar” kavramını merkeze almıştır. Bu hukuki çerçeve, coğrafi gerçekliklerle birleştiğinde, dünya siyasi haritasını şekillendiren en karmaşık ve kronik uyuşmazlıkların temelini oluşturur. Özellikle karalar (anakara) üzerindeki kıyıların girintili çıkıntılı yapısı ve uçsuz bucaksız denizlerdeki adaların statüsü, uluslararası hukukun en tartışmalı alanlarından birini teşkil etmektedir. Devletler için deniz yetki alanlarının sınırlandırılması yalnızca bir egemenlik meselesi değil; aynı zamanda balıkçılık rezervlerine, petrol ve doğalgaz yataklarına, deniz altı maden kaynaklarına erişim ve stratejik geçitlerin kontrolü anlamına gelen, yüksek ekonomik ve jeopolitik değere sahip bir konudur. Ege Denizi, Doğu Akdeniz, Malta ve Kıbrıs çevresindeki deniz alanları, bu gerilimin en yoğun yaşandığı coğrafyalardır.
Anakara Kıyılarında Hukuk ve Temel Coğrafi Sorunlar
Kıta devletlerinin kıyıları, fiziksel coğrafyanın hukuk metinlerine doğrudan yansımasının en tipik sahasıdır. Bir devletin deniz yetki alanlarının dış sınırı, büyük ölçüde kıyı çizgisinin şekli tarafından belirlenir. Hukuki anlamda en büyük sorunlar, girintili çıkıntılı kıyılar, tarihî körfezler, nehir deltaları ve düz sahiller gibi birbirinden farklı coğrafi formasyonların esas hat tespitinde nasıl değerlendirileceği noktasında düğümlenir.
BMDHS’nin 7. maddesi, kıyı çizgisinin derin girintiler ve çıkıntılar oluşturduğu ya da kıyı boyunca adalar, kayalıklar dizisinin bulunduğu durumlarda “düz esas hatlar” yönteminin kullanılmasına izin verir. Norveç’in kıyıları boyunca kara parçalarını birleştirerek çizdiği düz esas hatlar, 1951 tarihli Anglo-Norveç Balıkçılık Davası’nda Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından onaylanmış ve bu uygulama daha sonra sözleşmeye girmiştir. Bu yöntem, bir devlete, normalde kara ile denizin birleştiği en dış çizgi olan “normal esas hattın” çok ötesinde deniz alanı kazandırabilir. Ancak bu durum, kıyıları düz olan devletler aleyhine bir haksızlık yaratma potansiyeli taşır. Tıpkı Kanada’nın Arktik takımadalarında çizdiği düz esas hatların, uluslararası deniz trafiğini etkilemesi ve ABD ile çekişmelere yol açması gibi, bu uygulama çoğu zaman siyasi gerilimlerin kaynağıdır. Malta örneğinde ise, bir ada devleti olarak dar kıyı coğrafyası, sınırlandırma müzakerelerinde anakaralara kıyasla daha hassas bir konum yaratmış; Malta’nın esas hatlara ilişkin tutumu, özellikle Libya ve İtalya ile yürütülen kıta sahanlığı görüşmelerinde merkezi bir rol oynamıştır.
Anakara kıyılarında bir diğer kronik sorun, bitişik veya karşılıklı sahilleri bulunan devletler arasındaki “sınırlandırma” meselesidir. Ege Denizi, Yunanistan’ın ana karası ile Anadolu yarımadasının karşılıklı kıyıları arasında kalan adalarla birlikte, iç içe geçmiş kıyı coğrafyasının yarattığı sorunlara en uç örnektir. Benzer şekilde, Doğu Akdeniz’de Türkiye, Libya, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki MEB sınırlandırması krizi, anakaraların kıta sahanlığına karşı adaların varlığının nasıl bir hukuki keşmekeşe yol açtığını göstermektedir. Hukuken, sınırlandırma BMDHS’nin 74. ve 83. maddelerinde belirtilen “hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak” hedefiyle yapılır. Ancak her bir devletin “hakkaniyet” anlayışı, kendi coğrafyasının azami çıkarını yansıttığı için, uyuşmazlıkların yargı yoluyla çözümünde bile derin görüş ayrılıkları ortaya çıkar.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege Denizi uyuşmazlıkları, anakara kıyılarının adalarla iç içe geçtiği bir ortamda ortaya çıkan çok katmanlı anlaşmazlıklar bütünüdür. Uyuşmazlığın temel başlıkları şunlardır: (i) karasularının genişliği, (ii) kıta sahanlığının sınırlandırılması, (iii) FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) sorumlulukları ve hava sahası, (iv) adaların silahsızlandırılmış statüsü ve (v) egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların (Ege’deki gri alanlar) aidiyeti. Yunanistan, BMDHS’nin kendisine tanıdığı hakka dayanarak karasularını 6 milden 12 mile çıkarma tehdidini sürekli gündemde tutmakta; Türkiye ise Ege’nin coğrafi bütünlüğü ve kendi açık deniz bağlantısının kesilmesi gerekçesiyle bu durumu “savaş nedeni” (casus belli) sayan 1995 tarihli TBMM kararı ile karşı koymaktadır. Kıta sahanlığı sınırlandırmasında ise Türkiye, Ege Denizi’nin yarı-kapalı bir deniz olarak özel coğrafi şartlara sahip olduğunu, Yunan adalarının Anadolu’nun doğal kıta sahanlığı üzerinde yer aldığını ve bu adalara tam etki verilmesinin anakarayı denize hapsedeceğini savunmaktadır. Yunanistan ise iddialarını, her adanın kendi kıta sahanlığı ve MEB’ine sahip olma hakkı bulunduğunu vurgulayan BMDHS’nin 121. maddesine dayandırmaktadır. Ege Denizi’ndeki derin tarihsel ve siyasi çatışmalar göz önünde bulundurulduğunda, bu uyuşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi konusunda bile taraflar arasında yetki ve usul açısından bir mutabakat sağlanamamıştır.
Kara sınırlarının denizle buluştuğu noktada nehirlerin yatak değiştirmesi (akresyon ve avülsiyon) gibi jeomorfolojik süreçler dahi, deniz sınırlarının istikrarını tehdit eden hukuki ihtilaflar doğurabilmektedir. Bangladeş ile Hindistan arasında Bengal Körfezi’ndeki deniz sınırının belirlenmesinde, su altındaki coğrafi yapının istikrarsızlığı ve çökelti taşınımı, kıta sahanlığının dış sınırı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olmuştur.
Adalar Rejimi: Kaya mı, Ada mı? Statünün Belirleyiciliği
Deniz hukukunun belki de en çetrefilli ve politik olarak en istismara açık bölümü, BMDHS’nin 121. maddesinde düzenlenen “Adalar Rejimi”dir. Maddenin ilk üç fıkrası adaları genel olarak tanımlar ve karasuları, bitişik bölge, MEB ve kıta sahanlığına sahip olabileceklerini belirtir. Ancak asıl büyük tartışma ve hukuki belirsizlik, 121/3. maddede saklıdır: “İnsanların ikametine elverişli olmayan veya kendilerine özgü ekonomik yaşamı bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölgesi veya kıta sahanlığı olmayacaktır.”
Bu kısa ve muğlak hüküm, on yıllardır süren jeopolitik mücadelelerin merkezindedir. “İnsan ikametine elverişli olma” (habitability) ve “kendine özgü ekonomik yaşam” (economic life of its own) kriterlerinin ne anlama geldiği, sözleşmede tanımlanmamıştır. Bu boşluk, devletler tarafından fiili durumlar yaratılarak doldurulmaya çalışılmaktadır. Güney Çin Denizi’nde, Spratly ve Paracel takımadalarında yer alan ve çoğu gelgit sırasında su altında kalan oluşumlar, üzerlerine yığılan kum ve inşa edilen yapay yapılarla “ada” statüsüne yükseltilmeye çalışılmaktadır. Çin’in Fiery Cross Resifi’ni yapay bir adaya dönüştürerek askeri tesisler ve bir uçak pisti inşa etmesi, 121/3. maddenin dolanılmasının en dramatik örneklerinden biridir. 2016 tarihli Güney Çin Denizi Tahkim Kararı’nda (Filipinler v. Çin), Daimi Tahkim Mahkemesi, Çin’in tarihî hak iddialarını reddetmiş ve Spratly Adaları’ndaki hiçbir coğrafi oluşumun 121/3. maddedeki istisna kapsamında MEB veya kıta sahanlığı üretemeyeceğine hükmetmiştir. Mahkeme, “kendine özgü ekonomik yaşam” kavramını, “dışarıdan gelen desteğe bağımlı olmaksızın, o kara parçası üzerinde ve çevresindeki sulara dayalı olarak sürdürülebilen ekonomik faaliyetler” olarak yorumlamıştır. Bu karar, uluslararası hukuk açısından emsal niteliğinde olsa da, Çin’in kararı tanımaması ve sahadaki fiili durumu güçlendirmesi, hukuk ile güç politikaları arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.
Benzer bir durum Japonya’nın en güney ucundaki, sadece iki kayalıktan oluşan Okinotorishima için de geçerlidir. Japonya, bu kayalıkların bir “ada” olduğunu ve kendisine 400.000 kilometrekareden fazla bir MEB sağladığını iddia ederken; Çin ve Güney Kore, Okinotorishima’nın 121/3 kapsamında bir “kaya” olduğunu ve hiçbir MEB üretemeyeceğini savunmaktadır. Japonya, kayalıkları beton bloklarla çevreleyerek erozyondan korumak ve mercan yetiştirme projeleriyle “ekonomik yaşam” kriterini sağlamaya çalışmak gibi kapsamlı çabalar yürütmektedir. Bu örnekler, birkaç metrekarelik bir kara parçasının, üzerinde yaşam olmasa bile, devasa deniz alanlarının ve bu alanlardaki doğal kaynakların kaderini nasıl belirleyebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Doğu Akdeniz bağlamında “ada mı, kaya mı” tartışması, en somut ve yakıcı halini Kıbrıs ve çevresindeki oluşumlarla, ayrıca Meis (Kastellorizo) gibi küçük Yunan adalarının statüsü üzerinden almaktadır. Türkiye, Yunanistan’a ait Meis Adası’nın Anadolu kıyısına sadece 2 kilometre uzaklıkta, anakaradan kopuk bir coğrafi oluşum olduğunu, 121/3 anlamında kendine özgü ekonomik yaşamının bulunmadığını ve bu nedenle MEB veya kıta sahanlığı üretemeyeceğini, üretse dahi ana karanın önünü kapatacak şekilde tam etkili olamayacağını savunmaktadır. Yunanistan ve GKRY ise, Meis’in yerleşik nüfusu ve turizm ekonomisi ile bir “ada” olduğunu ve tıpkı diğer adalar gibi tam deniz yetki alanı üretme hakkına sahip bulunduğunu iddia etmektedir. Türkiye’nin bu tezlerini hukuki düzleme taşıma çabasının bir ürünü olan 2019 Türkiye-Libya MEB Mutabakatı, Akyaka ile Meis arasındaki hatta dayanarak Girit’in doğusundan Mısır kıyılarına kadar uzanan geniş bir MEB alanı tanımlamış, böylece Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı projeksiyonlarına doğrudan meydan okumuştur.
Kıbrıs Adası ise, adalar hukuku bakımından benzersiz ve iç içe geçmiş iki ayrı sorun barındırmaktadır. Birincisi, Kıbrıs’ın bütün bir ada olarak deniz yetki alanlarına hangi siyasi otoritenin sahip olabileceği ve bu yetkileri kimin adına kullanacağı sorunudur. İkincisi, adanın Doğu Akdeniz’deki sınırlandırmaya etkisinin derecesidir. Kıbrıs Cumhuriyeti (GKRY), 1960 Anayasası uyarınca adanın tümünü temsil iddiasıyla kurulmuş olmakla birlikte, 1964’ten bu yana Kıbrıslı Türklerin yönetim mekanizmalarında yer almadığı ve adanın kuzeyinde 1974’ten beri ayrı bir siyasi yapı (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) bulunduğu gerçeği karşısında, adanın tamamı adına MEB ilan etme ve uluslararası anlaşmalar akdetme ehliyeti Türkiye ve KKTC tarafından reddedilmektedir. GKRY’nin Mısır (2003), Lübnan (2007) ve İsrail (2010) ile imzaladığı MEB anlaşmaları, adanın güney kıyısından başlayan orta hat esasına dayanmaktadır. Türkiye, bu anlaşmaların Kıbrıslı Türklerin adanın doğal kaynakları üzerindeki eşit ve ayrılmaz haklarını ihlal ettiğini, ayrıca Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığını daralttığını ileri sürmektedir. KKTC’nin Türkiye ile yaptığı kıta sahanlığı anlaşmaları, GKRY ve Yunanistan tarafından hukuken yok sayılmaktadır. Kıbrıs’ın bir bütün olarak deniz yetki alanlarının kullanımı, adadaki kapsamlı bir siyasi çözüme endekslenmiş durumdadır ve bu çözümün sağlanamaması, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının ortak işletilmesinin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir.
Malta’nın durumu ise, Ege ve Doğu Akdeniz’deki durumdan farklı olarak, bir ada devletinin çevresindeki anakara devletleriyle yürüttüğü sınırlandırma müzakerelerinin nasıl sonuçlanabileceğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. 1985 tarihli Libya-Malta Kıta Sahanlığı Davası’nda UAD, Malta’nın bir ada devleti olarak kıta sahanlığı hakkını kabul etmiş; ancak Libya’nın çok daha uzun anakara kıyı şeridi karşısında, sınırlandırma hattını hakkaniyet ilkesi uyarınca Malta’nın coğrafi konumuna göre belirlemiştir. Mahkeme, “kıyı uzunlukları arasındaki büyük orantısızlığın” sınırlandırmada dikkate alınması gereken bir ilgili koşul olduğuna hükmederek Malta’ya, jeolojik ve jeomorfolojik argümanlara dayanarak talep ettiği alanın çok daha azını vermiştir. Bu karar, ada devletlerinin dahi anakara kıyıları karşısında deniz yetki alanlarının mutlak olmadığını ve hakkaniyetin her somut olayın kendine özgü koşullarında değerlendirildiğini göstermektedir. Malta’nın bu deneyimi, Doğu Akdeniz’de olası bir yargısal çözüm senaryosunda, adaların etkisinin derecesi konusunda referans alınabilecek bir içtihat niteliğindedir.
Adaların sınırlandırmadaki etkisi ise ayrı bir sorun alanıdır. Bir ada, “tam etkili”, “kısmi etkili” ya da “sıfır etkili” olarak değerlendirilebilir; hatta bazı durumlarda bir anakara çıkıntısını kapatmaması için “cepleme” (enclaving) yöntemi uygulanabilir. Uluslararası mahkemeler ve hakemlikler, adalara verilecek etki konusunda tutarlı bir içtihat oluşturamamıştır. Örneğin, Karadeniz Sınırlandırması Davası’nda (Romanya v. Ukrayna) UAD, Ukrayna’ya ait Yılan Adası’nın bir “ada” olduğunu kabul etmekle birlikte, sınırlandırma hattının çiziminde bu adaya hiçbir etki tanımamıştır. Mahkeme, adaya tam etki vermenin, kıyı uzunlukları arasındaki orantısızlık nedeniyle “hakkaniyete aykırı” olacağına karar vermiştir. Buna karşın, Eritre-Yemen Hakemliği’nde, Zuqar ve Hanish adaları gibi büyük ve üzerinde yerleşim bulunan adalara sınırlandırmada tam etki verilmiştir. Ege’de ise Yunan adalarının sınırlandırmadaki etkisi, taraflar arasındaki temel ayrışma noktasıdır. Türkiye, Yunan adalarının Anadolu’nun doğal kıta sahanlığı üzerinde bulunduğunu ve bu adalara tam etki tanınmasının “coğrafyanın yeniden yazılması” anlamına geleceğini savunarak, anakara kıyılarına dayalı bir hakkaniyet sınırlandırması talep etmektedir. Yunanistan ise her adanın, büyüklüğü ve konumu ne olursa olsun, tam deniz yetki alanlarına sahip olduğu tezinden hareketle, Ege’nin ortasından geçen bir orta hat sınırını savunmaktadır. Bu ikili durum, ada coğrafyasının yarattığı sorunların her birinin kendine özgü (sui generis) şartlarda ve siyasi denklemler içinde çözüme kavuşturulma zorunluluğunu göstermektedir.
Sorunların Çözümünde Başvurulan Hukuki ve Diplomatik Yöntemler
Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasından doğan ve genellikle adaların statüsüyle iç içe geçen uyuşmazlıkların çözümü için devletlerin önünde, BMDHS’nin XV. Bölümünde sıralanan bir dizi barışçıl yol bulunmaktadır. Bunlar temelde iki ana kategoriye ayrılır: Diplomatik yollar ve yargısal (üçüncü taraf) çözüm mekanizmaları. Diplomatik yöntemlerin başında gelen müzakereler, egemen devletler için her zaman birincil ve en esnek seçenek olmuştur. Müzakereler sonucunda akdedilen iki taraflı anlaşmalar, her iki tarafın da rızasına dayandığı için, verilen kararlara uyumu en yüksek olan yöntemdir. Karadeniz’in kıyıdaş devletleri arasında yapılan ve Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 1978’de imzalanan Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması gibi erken dönem mutabakatlar, istikrarlı çözümlerin temelini atmıştır. Benzer şekilde, Norveç ile Rusya arasında Barents Denizi’nde 40 yıl süren müzakereler sonucunda 2010 yılında imzalanan anlaşma, hem MEB hem de kıta sahanlığı sınırını belirleyerek daha önce ihtilaflı olan 175.000 kilometrekarelik bir alanı iki ülke arasında paylaştırmış ve hidrokarbon kaynaklarının ortak işletilmesinin önünü açmıştır. Bu model, müzakere masasında sabır ve siyasi iradenin karmaşık coğrafi ve jeolojik sorunları nasıl çözebileceğinin en başarılı örneklerinden biridir.
Ege Denizi özelinde çözüm arayışları on yıllardır sürmekte, ancak tarafların sorunun kapsamı ve çözüm yöntemi konusunda dahi anlaşamamaları nedeniyle ciddi bir ilerleme kaydedilememektedir. Yunanistan, uyuşmazlığın yalnızca kıta sahanlığı sınırlandırmasından ibaret olduğunu ve bunun da UAD’ye götürülebileceğini savunmaktadır. Türkiye ise karasularının genişliği, adaların silahsızlandırılması, FIR ve egemenliği devredilmemiş adacıklar gibi konuların kıta sahanlığı ile ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu, bu nedenle meselelerin bir paket halinde ve müzakereler yoluyla ele alınması gerektiğini ifade etmektedir. Türkiye’nin Ege’deki adaların coğrafi konumu nedeniyle “özel durum” teşkil ettiği tezi, uluslararası hukukta “hakkaniyet ilkesi” çerçevesinde değerlendirilebilecek güçlü bir argümandır; ancak Yunanistan’ın adaların mutlak eşitliği konusundaki ısrarı, iki pozisyon arasındaki köprünün kurulmasını zorlaştırmaktadır. Keşif amaçlı görüşmeler (exploratory talks) onlarca tur devam etmesine rağmen, somut bir sonuca ulaşılamamış olması, Ege’deki uyuşmazlığın çözümünün hukuki olduğu kadar siyasi bir irade meselesi olduğunu da ortaya koymaktadır.
Müzakerelerin tıkandığı noktada devreye giren en önemli yargısal mekanizmalar ise Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi (ITLOS) ve BMDHS’nin Ek VII’si uyarınca oluşturulan geçici tahkim mahkemeleridir. UAD’nin kararları, özellikle üç aşamalı sınırlandırma metodolojisi (geçici eşit uzaklık hattının çizilmesi, ilgili koşullar ışığında bu hattın düzeltilmesinin gerekip gerekmediğinin değerlendirilmesi ve sonuçtaki paylaşımın orantısızlık testine tabi tutulması) konusunda bir içtihat istikrarı sağlamaya başlamıştır. Bengal Körfezi Deniz Sınırı Uyuşmazlığı’nda (Bangladeş/Myanmar), ITLOS, bu metodu uygulayarak kıta sahanlığının 200 deniz mili ötesine uzandığı bir durumda ilk kez bir sınır çizgisi belirlemiş ve “gri alan” sorununa (aynı bölgede bir devletin kıta sahanlığına, diğer devletin MEB’ine sahip olması) yenilikçi bir çözüm getirmiştir. Malta-Libya davası ise, kıyı uzunluklarındaki aşırı orantısızlığın eşit uzaklık hattını düzeltmede nasıl kullanılacağını gösteren, Doğu Akdeniz ve Ege’deki potansiyel yargısal çözümler için yol gösterici bir emsal karar olarak yerini almıştır.
Ancak, yargısal çözümlerin en büyük handikapı, yaptırım gücünün zayıflığı ve devletlerin kararları tanımama eğilimidir. Çin’in Güney Çin Denizi tahkim kararını “bir parça atık kağıt” olarak nitelendirmesi, Nikaragua’nın Kolombiya’ya karşı kazandığı ancak Kolombiya’nın kararı uygulamayı reddettiği San Andrés Adaları davası veya Somali-Kenya deniz sınırı davasında Kenya’nın UAD’nin yargı yetkisini tanımaması gibi örnekler, yargının sınırlarını göstermektedir. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz özelinde de, GKRY ve Yunanistan’ın kendi MEB ilanlarını ve ikili anlaşmalarını hukuka uygun görmelerine karşın, Türkiye’nin bu kazanımları tanımaması ve kendi adına sondaj faaliyetleri yürütmesi, ortada bir oldubitti siyasetinin ve çözümsüzlüğün sürdüğünü göstermektedir. Bu nedenle, özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerde “ortak geliştirme anlaşmaları” (joint development zones) gibi hibrit ve pragmatik çözümler ön plana çıkmaktadır. Tayland ile Malezya arasında, Güney Çin Denizi’nde 1979’da imzalanan mutabakat zaptı ile kurulan ortak geliştirme alanı ve Nijerya ile São Tomé ve Príncipe arasındaki benzer yapılar, egemenlik ve sınırlandırma sorunlarını askıya alarak, kaynakların bir süreliğine birlikte işletilmesine dayanır. Doğu Akdeniz bağlamında, Türkiye’nin defalarca önerdiği, tüm kıyıdaş devletlerin katılacağı bir “Doğu Akdeniz Enerji Konferansı” fikri veya GKRY’nin hidrokarbon gelirlerinin Kıbrıslı Türklere adil paylaşımını güvence altına alacak bir ortak geliştirme mekanizması, bu türden bir yaklaşımdır. Benzer bir formül, Ege’deki potansiyel kaynaklar için de gündeme getirilmiş, ancak siyasi iradenin yokluğunda hayata geçirilememiştir. Bu yaklaşım, deniz alanlarını bir çatışma değil, işbirliği alanına dönüştürme konusunda, özellikle Doğu Akdeniz gibi siyasi olarak kutuplaşmış bölgeler için gelecek vadeden bir model olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç: Hakkaniyet İlkesi Altında Coğrafya ve Hukukun Geleceği
Adaların ve anakara kıyılarının hukuki rejimi, devletlerin çatışan ekonomik ve stratejik çıkarları ile uluslararası hukukun düzen ve istikrar arayışı arasındaki gerilimin belki de en somut görüldüğü alandır. BMDHS, okyanuslar için bir anayasa olarak hayati bir çerçeve sunsa da, bilinçli olarak bıraktığı muğlak ifadeler ve coğrafi gerçekliklerin sonsuz çeşitliliği, her bir somut olayda yeni yorum savaşlarını beraberinde getirmektedir. Ege Denizi’nde karşılıklı kıyılar, Doğu Akdeniz’de anakaralar ve adalar, Malta’nın dar kıyı şeridi ve Kıbrıs’ın bölünmüş siyasi yapısı, hepsi aynı hukuk metninin farklı yorumlarıyla şekillenen çatışma sahalarıdır. “Kaya” ile “ada” arasındaki fark, esasen hukuktan çok siyaset ve güç tarafından çizilmektedir. Çözüm reçetesi, sadece yargısal kararların tutarlılığında değil, aynı zamanda devletlerin iyi niyetli müzakere ve işbirliği iradelerinde yatmaktadır.
Geleceğe bakıldığında, deniz seviyesinin yükselmesi tehdidi, mevcut tüm hukuki kabulleri kökünden sarsma potansiyeline sahiptir. Bir kıyı devletinin üzerinde egemenlik kurduğu anakarası veya adası sular altında kaldığında, onun ürettiği MEB ve kıta sahanlığının akıbetinin ne olacağı sorusu, uluslararası hukukun henüz net bir yanıt veremediği en yakıcı meselelerden biridir. Malta ve Kıbrıs gibi ada devletleri ile Ege adaları gibi küçük yerleşim birimleri için bu tehdit, varoluşsaldır. Pasifik Ada Devletleri’nin “kalıcı esas hatlar” savunusu, hukukun sabitlenmesi ve değişen coğrafyadan etkilenmemesi anlamına gelen devrim niteliğinde bir ilkedir ve bu konudaki tartışmalar önümüzdeki on yılların deniz hukuku gündemini belirleyecektir. Son tahlilde, coğrafyanın acımasız gerçekleri ile hukukun soyut normları arasındaki denge, ancak “hakkaniyet” ilkesinin kapsayıcı ve yaratıcı bir şekilde yorumlanmasıyla kurulabilecek; Ege, Doğu Akdeniz, Malta ve Kıbrıs’taki uyuşmazlıkların çözümü de bu hakkaniyet terazisinin ne kadar hassas tutulacağına bağlı olacaktır.
KAYNAKÇA
· Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), 10 Aralık 1982, 1833 U.N.T.S. 397.
· Anglo-Norwegian Fisheries Case (United Kingdom v. Norway), Judgment, I.C.J. Reports 1951, p. 116.
· Case Concerning the Continental Shelf (Libyan Arab Jamahiriya/Malta), Judgment, I.C.J. Reports 1985, p. 13.
· Maritime Delimitation in the Black Sea (Romania v. Ukraine), Judgment, I.C.J. Reports 2009, p. 61.
· South China Sea Arbitration (The Republic of Philippines v. The People’s Republic of China), PCA Case No. 2013-19, Award on the Merits, 12 July 2016.
· Delimitation of the maritime boundary in the Bay of Bengal (Bangladesh/Myanmar), ITLOS Case No. 16, Judgment of 14 March 2012.
· Arbitration between Eritrea and Yemen (Second Stage: Maritime Delimitation), Award of 17 December 1999, RIAA, Vol. XXII, pp. 335-410.
· Treaty between the Kingdom of Norway and the Russian Federation concerning Maritime Delimitation and Cooperation in the Barents Sea and the Arctic Ocean, 15 September 2010, 2791 U.N.T.S. 3.
· Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Devleti Arasında Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, 27 Kasım 2019.
· Yunanistan ile Mısır Arasında Münhasır Ekonomik Bölgenin Sınırlandırılmasına Dair Anlaşma, 6 Ağustos 2020.
· Başeren, Sertaç Hami, Ege Sorunları, TÜDAV Yayınları, Ankara, 2006.
· Churchill, R.R. and Lowe, A.V., The Law of the Sea, 3rd ed., Manchester University Press, 1999.
· Gündüz, Aslan, Milletlerarası Hukuk: Temel Belgeler – Örnek Kararlar, Beta Yayınları, İstanbul, 2009.
· Ioannides, Nicholas A., Maritime Claims and Boundary Delimitation: Tensions and Trends in the Eastern Mediterranean Sea, Routledge, 2020.
· Rothwell, Donald R. and Stephens, Tim, The International Law of the Sea, 2nd ed., Hart Publishing, 2016.
· Tanaka, Yoshifumi, The International Law of the Sea, 3rd ed., Cambridge University Press, 2019.




Bir yanıt yazın