
Adımı ben seçmedim.
İnsanlar verdi.
Nazanin.
Farsçada “sevimli” demekmiş.
Küçük kız annesine gülerek söylemişti:
“Anne, bak yine geldi… Nazanin.”
O günden sonra ben de kendimi Nazanin sandım.
Tahran’ın sokakları benimdi.
Duvar dipleri, balkon altları, sıcak asfalt, gölgeli merdiven boşlukları…
İnsanların “şehir” dediği o karmaşık şey,
benim için kokulardan ibaretti.
Ekmek kokusu, mazot kokusu, ter kokusu…
ve korkunun kokusu.
Korkunun kokusunu iyi bilirim.
Gösteriler olurdu bazen.
İnsanlar bağırırdı.
Aynı dili konuşurlardı ama birbirlerini dinlemezlerdi.
Üniformalı adamlar gelirdi.
Sopalar, kalkanlar, gazlar…
O gazın kokusu genzimi yakardı.
Bir keresinde bir genç yere düşmüştü.
Hareket etmiyordu.
Yanına yaklaşmıştım.
İnsanlar bağırıyordu ama kimse eğilip yüzüne bakmıyordu.
İnsanlar çok bağırır.
Ama az bakar.
O küçük kız bakardı.
Her karşılaştığımızda çantasından bir şey çıkarırdı.
Bazen bir parça ekmek,
bazen bir kraker kenarı.
Çok küçük şeylerdi ama eli sıcaktı.
Başımı okşadığında,
dünyanın gerçekten herkese yetecek kadar büyük olduğuna inanırdım.
Zira ben bir çocuğun avucunda yer bulabiliyorsam kendime,
koca dünyada herkese yetecek kadar yer olmalıydı.
Oysa insanlar sürekli “yer” kavgası yapıyordu.
Toprağı bölüyorlardı.
Gökyüzünü bölüyorlardı.
Suyu bölüyorlardı.
Ama açlığı bölmüyorlardı.
Sevgiyi bölmüyorlardı.
O sabah hava ağırdı.
Kuşlar sessizdi.
Sessizlik bazen bombadan daha tehlikelidir.
İnsanlar yukarı baktığında ben de baktım.
Gökyüzü yine mavi görünüyordu.
İnsanlar maviye çabuk inanır.
Sonra o ses.
İlk önce rüzgâr gibi.
Sonra metal gibi.
Sonra ölüm gibi.
Uçakların metal gövdeleri bulutların arasından geçti.
İnsanlar koşmaya başladı.
Sirenler çaldı.
Anneyle kızı gördüm.
Kız bana gülümsedi.
Elinde yine küçük bir şey vardı.
Belki ekmek.
Belki bir bisküvi kırığı.
O an düşündüm:
İnsanlar birbirlerini öldürmek için gökyüzünü delen makineler yaparken,
bir çocuk bir kediyi doyurmak için cebinde kırıntı taşıyordu.
Ve sonra mavi gökyüzünden siyah bir şey düştü.
Dünya bir anlığına yok oldu.
Toz.
Taş.
Demir.
Çığlıklar.
Nasıl bir güç beni savurdu anlayamadım.
Ayağa kalktığımda kulaklarım uğulduyordu.
Anne artık görünmüyordu.
Yıkıntının altındaydı.
Küçük kız çığlık çığlığa elleriyle taşları kaldırmaya çalışıyordu.
Küçük eller.
Büyük çaresizlik.
“Anne!” diye bağırıyordu.
Taşlar ağırdı.
İnsanların ürettiği her şey ağırdır.
Özellikle yıkıldığında.
Ben yıkıntıya doğru yürüdüm.
Yaklaştım.
Elini yaladım.
Beni görmedi.
İnsan acı çekerken başka hiçbir şeyi göremez.
O an anladım:
Ölenler insandı.
Bombayı atan da insandı.
Tasarlayan da,
üreten de,
uçağa yükleyen de insandı.
Demek ki sorun insandaydı.
İnsanın insana bakışındaydı.
Seksen, doksan yıllık bir ömür…
Bir kedininkinden biraz uzun.
Ama insanlar o kısa ömürlerinin içine,
birbirlerini öldürmek için devasa bir çaba sığdırıyor.
Silah yapıyorlar.
Daha büyük silah yapıyorlar.
Daha uzağa giden silah yapıyorlar.
Oysa bu şehirde artan yemekler bana yetiyordu.
Bu dünya bir çocuğun avucunda bana yer açabiliyordu.
Bir anne, bir kız, bir sokak kedisi…
Üçümüz aynı gökyüzüne sığıyorduk.
Demek ki yer vardı.
Demek ki sorun yer değildi.
Akşam olduğunda gökyüzü maviden griye döndü.
İnsanlar griye de çabuk inanır.
Ben inanmıyorum.
Ben artık şuna inanıyorum:
Dünya herkese yetecek kadar büyük.
Ama insanların kalbi bazen bir kedinin patisinden daha küçük.
Ve ben,
Nazanin,
sevimli anlamına gelen adımla
insanların en sevimsiz oldukları günü gördüm.



Bir yanıt yazın