Hainliğin Metamorfozu: Türkiye’de Tarih, Hukuk ve Siyasette Çifte Standart – Şeyh Sait ve İskilipli Atıf Üzerine, Zıt Örnekler: Ümit Özdağ ve Mustafa Çiftçi

Okuma Süresi:

21–32 dakika
❤️

Türkiye Cumhuriyeti, 2026 Şubat’ında hukuk tarihinin en çarpıcı ikilemlerinden birini eşzamanlı deneyimlemiştir. Bir yanda, 1925’te İstiklâl Mahkemesi önünde “vatan haini” sıfatıyla idam edilen Şeyh Sait’e aynı sıfatı yakıştıran Ümit Özdağ, Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Hınıs Asliye Ceza Mahkemesi’nce mahkûm edilmiş; öte yanda, 1926’da aynı mahkemelerce idam edilen İskilipli Atıf’ın mezarında devlet protokolüyle dua eden, Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getiren Mustafa Çiftçi, önce Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde ödüllendirilmiş, ardından İçişleri Bakanlığı’na atanmıştır. Bu iki olgu, aynı devletin yargı organı ile yürütme organının, aynı tarihsel dönemin mahkeme kararları karşısında taban tabana zıt iki pozisyon aldığını göstermektedir. Bu zıtlık, “hainliği kimin tanımladığı” sorusunu Türkiye siyasetinin ve hukuk sisteminin tam merkezine yerleştirmişti

KURUCU DÖNEMİN MAHKÛMLARI: ŞEYH SAİT VE İSKİLİPLİ ATIF’IN YARGISAL KADER BİRLİĞİ

Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925’te Ergani’de başlamış, kısa sürede Diyarbakır, Bingöl, Muş, Bitlis ve Erzurum’a yayılmıştır. İsyan, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun 4 Mart 1925’te kabul edilmesinin ve İstiklâl Mahkemeleri’nin yeniden kurulmasının doğrudan sebebi olmuştur. Dönemin Başbakanı İsmet Paşa, Meclis kürsüsünden isyanı “memleketin umumî hayatında hasıl olan teşevvüş ve tezebzüb” olarak tanımlamış; Takrir-i Sükûn’u bu “kalın dumanı” ortadan kaldıracak bir teşhis aracı olarak sunmuştur. Şeyh Sait ve 46 arkadaşı, Diyarbakır’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nce yargılanmış ve 28 Haziran 1925’te “vatana ihanet” suçundan idam edilmiştir. Mahkeme kararında isyanın “devletin bekasını hedef alan silahlı bir teşebbüs” olduğu kayda geçmiş; bu niteleme, on yıllar boyunca devletin resmî tarih yazımının ve eğitim müfredatının ayrılmaz parçası olmuştur. Tarihsel kayıtlar, isyanın İngiliz istihbaratıyla irtibatına ve Musul-Kerkük ekseninde yeni bir siyasi oluşum hedefine işaret eden bulgular içermektedir.

İskilipli Atıf Hoca ise fiili bir isyanın lideri değil, irticacı ve karşı devrimci, Kurtuluş Savaşı düşmanı tavrın sembolüdür. Teali İslam Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden olan Atıf Hoca, özellikle Şapka İnkılabı’na yönelttiği muhalefet ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile irtibatı nedeniyle 1926’da Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce idam edilmiştir. Mahkeme heyeti, sanığın “halkı isyana teşvik ettiği” gerekçesiyle idamına hükmetmiştir. Atıf Hoca’nın idamı, Cumhuriyet tarihi boyunca “irticai faaliyetin cezalandırılması” şeklinde yorumlanmış; kendisi “hukuki bir infaz” olarak kayıtlara geçmiş, “irticai faaliyet yürüten bir din adamı” olarak kodlanmıştır. Bu kodlama, tıpkı Şeyh Sait örneğinde olduğu gibi, kurucu iradenin siyasal sınırlarını çizen bir işaret levhası işlevi görmüştür. Her iki idam kararı da dönemin olağanüstü koşullarında, aynı hukuk düzeni içinde, aynı mahkeme mekanizmasıyla verilmiş ve kesinleşmiştir. Her iki karar da hiçbir yasal düzenlemeyle geçersiz kılınmamış, ilga edilmemiş, af veya iade-i itibar kanununa konu olmamıştır.

ÇORUM VALİLİĞİNDEN İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA: MUSTAFA ÇİFTÇİ’NİN YÜKSELİŞİ VE SEMBOLİK EYLEMLERİ

Mustafa Çiftçi, 1998’de kaymakamlık mesleğine adım atmış, 2018-2024 yılları arasında Çorum Valiliği görevini yürütmüştür. Valilik dönemi, onu yalnızca idari işlemleri yürüten bir bürokrat olmaktan çıkarıp, siyasal iktidarın tarihsel revizyonist projesinin en somut taşıyıcılarından biri haline getiren sembolik eylemlerle doludur. Çiftçi, 2021, 2022 ve 2023 yıllarında İskilipli Atıf Hoca’yı Anma ve Vefa Günü törenlerine devlet protokolüyle katılmış; bu törenlerde yaptığı konuşmalarda Atıf Hoca’yı “ilmiyle amil, ahlak-ı hamide sahibi, izzet-i nefis timsali” olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama, İstiklâl Mahkemesi kararının “halkı isyana teşvik” nitelemesiyle taban tabana zıttır. Çiftçi, aynı konuşmalarda İstiklâl Mahkemeleri’ni “anti-demokratik infaz kurulları” olarak nitelendirmiş, bu mahkemelerin kararlarını “haksız, hukuksuz, siyasi” ilan etmiştir.

Çiftçi, kendisine yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta, “resmi tarih öğretilerini defalarca okuduğunu, alternatif kaynaklardan da hain olarak tanıtılan insanların gerçek hayat hikayelerini araştırdığını” belirtmiş; 3527 sayılı Af Kanunu’na atıfla İstiklâl Mahkemesi kararlarının “ortadan kalktığını” iddia etmiştir. Bu savunma, yalnızca Atıf Hoca’yı değil, doğrudan kurucu iradenin yargısal meşruiyetini hedef alan bir karşı devrimci projenin ilanı niteliğindedir. Bir valinin, görev alanı içindeki tarihsel şahsiyetlere dair kişisel kanaatlerini ifade etmesi olağan değildir. Ve bu kanaatlerin, bağlayıcı mahkeme kararlarını “haksız ve hukuksuz” ilan edecek düzeyde keskinleşmesi ve buna rağmen valinin ödüllendirilmesi, sistemin kendi yargısal geçmişiyle kurduğu ilişkinin niteliğini ele vermektedir.

Mustafa Çiftçi’nin karşı devrimci projesinin ikinci sacayağı ise, Erzurum Kongre Binası’na yönelik tasarruftur. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihlerinde milli iradenin tecelli ettiği bu yapı, Mustafa Çiftçi’nin valiliği döneminde “ağır hasarlı” raporuyla ziyarete kapatılmış; Çiftçi, binanın Ermeni Sanasaryan Koleji olduğunu vurgulayarak yıkılabileceğini ifade etmiştir. Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’nın sivil olarak katıldığı ve başkanlık ettiği kongre olarak “manda ve himaye kabul edilemez” ilkesini tarihe kazımış; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin omurgasını burada inşa etmiştir. Bir valinin, Kurtuluş Savaşı’nın stratejik karargâhını “Ermeni yapısı” nitelemesiyle yıkım gündemine alması, teknik bir imar kararı değil; Cumhuriyet’in kuruluş kodlarına yöneltilmiş simgesel bir karşı devrimci tavırdır. Bu tavır, MHP cephesinden dahi tepki görmüş, Milletvekili Kamil Aydın durumu “kabul edilemez” olarak nitelendirmiştir. Buna rağmen Çiftçi, herhangi bir idari soruşturmaya uğramamış, aksine 2024’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Hafız Ol Hafız Kal Yarışması’nda Türkiye birincisi olarak ödüllendirilmiş ve 2026 Şubat’ında İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturmuştur.

HINIS MAHKEMESİ: RESMÎ TARİHİ TEKRARLAMANIN CEZASI

Ümit Özdağ, Zafer Partisi Genel Başkanı sıfatıyla Erzurum’un Hınıs ilçesinde yaptığı bir konuşmada Şeyh Sait isyanını tarihsel bağlamı içinde değerlendirmiş ve onu “hain” olarak nitelendirmiştir. Bu niteleme, Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi’nin 1925 tarihli idam kararında kullanılan resmî tanımlamanın aynen tekrarıdır. Özdağ’ın ifadesi, yeni bir iddia ya da hakaret değil; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin ve İstiklâl Mahkemeleri kararlarının sözlü bir iktibasıdır. Buna rağmen, Hınıs Asliye Ceza Mahkemesi, bu ifadeyi “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu kapsamında değerlendirmiş ve TCK 216 uyarınca cezalandırılmasına hükmetmiştir.

Mahkemenin kararında dikkat çekici olan husus, Ümit Özdağ’ın ifadesinin “hakaret” ya da “iftira” olarak nitelendirilmemiş olmasıdır. Mahkeme, doğrudan “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla hareket etmiştir. Bu, Şeyh Sait’in şahsına yönelik bir nitelemenin artık bireysel bir yargı meselesi olmaktan çıktığını, mahkeme tarafından toplumsal barışı tehdit eden kamusal bir tehlike olarak kodlandığını göstermektedir. 1925’te “vatan haini” sıfatı, devletin en yüksek yargı organınca tescil edilmiş bir hukuki statüyken; 2026’da aynı sıfatı tekrarlamak, toplumsal barışa tehdit sayılmaktadır. Aradan geçen 101 yıl içinde Şeyh Sait’in eylemlerinin niteliği değişmemiş, isyanın bastırılmasına dair yeni bir hukuki düzenleme yapılmamış, İstiklâl Mahkemesi kararlarını geçersiz kılan bir af ya da iade-i itibar kanunu çıkarılmamıştır. Değişen, bu kararın siyasal iktidar nezdindeki meşruiyet düzeyidir.

Hınıs Mahkemesi’nin kararı, yalnızca Ümit Özdağ’ı değil, dolaylı olarak 1925 İstiklâl Mahkemesi kararını da mahkûm etmiştir. Şeyh Sait’e “vatan haini” diyen bir siyasetçi cezalandırıldığında, bu sıfatı ilk kez kullanan yargı organının meşruiyeti de tartışmaya açılmış olmaktadır. Mahkeme aldığı kararla kurucu dönemin yargısal kararlarının bugün geçerli olmadığını, bu kararlara atıf yapmanın toplumsal barışı tehdit ettiğini hüküm altına almıştır. Bu hüküm, Şeyh Sait’i koruma altına alarak, onun da Atıf Hoca için istendiği gibi yakın gelecekte iade-i itibar görmesinin hukuki altyapısını hazırlamıştır.

İKİ FARKLI MUAMELE: ÇİFTE STANDARDIN SİSTEMATİĞİ

Mustafa Çiftçi hakkında, Çorum Valiliği dönemindeki eylemleri nedeniyle çok sayıda suç duyurusunda bulunulmuştur. Suç duyurularında, Çiftçi’nin İstiklâl Mahkemeleri’ni “anti-demokratik infaz kurulları” olarak nitelendirmesinin TCK 301 kapsamında “Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılama” suçunu oluşturduğu; Atıf Hoca’nın mezarında devlet protokolüyle dua etmesinin TCK 216 kapsamında değerlendirilmesi gerektiği; Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getirmesinin ise görevi kötüye kullanma suçu teşkil ettiği ileri sürülmüştür. Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı, bu suç duyurularının tamamını “soruşturulması gereken suç unsuru bulunmadığı” gerekçesiyle işlemsiz bırakmış, takipsizlik kararı vermiştir. Takipsizlik kararının gerekçesi kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

Aynı dönemde, Ümit Özdağ hakkında Şeyh Sait’e yönelik niteleme nedeniyle soruşturma açılmış ve mahkûmiyet kararı verilmiştir. Yargının aynı tarihsel döneme, aynı hukuki araçlarla yaklaşırken iki farklı sonuç üretmesi, bireysel savcı ve hâkim kanaatlerinin ötesinde, siyasal iktidarın yargı üzerindeki yönlendirici etkisinin varlığına işaret etmektedir. Hınıs Mahkemesi, siyasal iktidarın Şeyh Sait’e yönelik korumacı tutumunu yargısal karara dönüştürmüş; Samsun Cumhuriyet Savcılığı ise iktidarın İskilipli Atıf’a yönelik iade-i itibar projesine uyumlu biçimde takipsizlik kararı vermiştir.

TCK 216, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu düzenlerken, kanun koyucunun amacı toplumsal barışı korumaktır. Madde gerekçesinde, farklı etnik, dini, mezhebi gruplar arasında düşmanlık yaratan söylemlerin cezalandırılacağı belirtilir. Şeyh Sait isyanı, etnik ve dini bir grup ile devlet arasında değil; silahlı bir isyan hareketi ile devletin egemenlik hakkı arasında cereyan etmiştir. Özdağ’ın ifadesi, herhangi bir etnik veya dini grubu hedef almamakta, doğrudan tarihsel bir şahsiyetin eylemlerinin niteliğine ilişkin bir yargı içermektedir. Mahkeme, bu yargıyı “kin ve düşmanlık” olarak yorumlayarak, maddenin uygulama alanını kanun koyucunun iradesine aykırı biçimde genişletmiştir. Oysa Çiftçi’nin İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki ifadeleri, “kin ve düşmanlık” üretme potansiyeli taşımaktadır. Bir valinin, devletin kurucu yargı organını “anti-demokratik infaz kurulu” olarak nitelendirmesi, devrim kanunlarına aykırı bir eylem olarak bu mahkemelerin kararlarına güvenen milyonlarca vatandaşın hissiyatını hedef almakta; devletin yargısal geçmişiyle vatandaşlar arasına mesafe koymaktadır.

YÜRÜTMENİN YARGIYI TASFİYESİ: KUVVETLER AYRILIĞINDAN KUVVETLER BİRLİĞİNE

Hınıs Mahkemesi kararı ile Mustafa Çiftçi’nin bakanlık ataması arasındaki zamansal eşzamanlılık, Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin vardığı noktayı teşhis etmek bakımından benzersiz bir laboratuvar sunmaktadır. Bir yanda, Şeyh Sait’e “vatan haini” nitelemesinde bulunan bir siyasetçiyi cezalandıran yargı organı; öte yanda, İskilipli Atıf hakkındaki İstiklâl Mahkemesi kararını “haksız ve hukuksuz” ilan eden, Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getiren bir valiyi önce ödüllendirip sonra bakan yapan yürütme organı. Yargı, Hınıs kararıyla siyasal iktidarın Şeyh Sait’e yönelik korumacı tutumunu hukuki kalıplara dökmüş; yürütme ise Çiftçi atamasıyla İskilipli Atıf’a yönelik iade-i itibar projesini tescillemiştir.

Bugün yargı, yürütmenin korumak istediği figürü korumaktadır; yürütme, yargının mahkûm ettiği figürün itibarını iade etmiştir. Yargı ile yürütme arasındaki bu simbiyotik ilişki, kuvvetler ayrılığının değil, kuvvetler birliğinin en somut göstergesidir. Anayasa’nın 9. maddesi, “yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını” hükme bağlar. Oysa Hınıs Mahkemesi, bu yetkiyi kullanırken, aynı yasa maddesinin doğru kullanılması için Mustafa Çiftçi hakkında neden işletilmediğini sorgulamamış; yasanın eşitlik ilkesine aykırı biçimde uygulanmasını sorgusuz kabul etmiştir.

Mustafa Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı’na atanması, yürütmenin yargıyı tasfiye ettiği, onun kararlarını sembolik eylemlerle tadil ettiği, gerektiğinde yok saydığı yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde, İstiklâl Mahkemeleri’nin kararları geçerliliğini korumakta, ancak bu kararları hatırlatanlar cezalandırılmaktadır. Bu dönemde, Atıf Hoca idam edilmiş bir hükümlü olarak kalmakta, ancak onun mezarında dua edenler ödüllendirilmektedir. Bu dönemde, Erzurum Kongre Binası tescilli kültür varlığı olarak korunmakta, ancak onu yıkmak isteyenler bakan yapılmaktadır. Bu çelişkiler yumağı, Türkiye’de hukukun, siyasetin ve tarihin içinden çıkılmaz bir biçimde birbirine dolandığı, sınırların belirsizleştiği, kavramların anlamını yitirdiği bir kriz dönemine işaret etmektedir.

DİYANET’İN ROLÜ: HAFIZLIKTAN BAKANLIĞA MANEVİ SERMAYE

Mustafa Çiftçi’nin 2024 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Hafız Ol Hafız Kal Yarışması’nda Türkiye birincisi olması, yalnızca bireysel bir dini başarı değil; aynı zamanda siyasal sistemin dini sermayeyi nasıl araçsallaştırdığının somut göstergesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, anayasal konumu itibarıyla “genel idare içinde yer alan” ve “laiklik ilkesi doğrultusunda” faaliyet gösteren bir kamu kurumu olarak tanımlanmasına rağmen, Çiftçi örneğinde olduğu gibi, siyasal iktidarın kadro tercihlerini meşrulaştıran bir onay mekanizmasına dönüşmüştür. “Kabinenin ilk hafız bakanı” sıfatı, bu onay mekanizmasının en üst düzeydeki tezahürüdür.

Bu tezahür, Atıf Hoca’nın mezarında dua eden vali portresiyle doğrudan ilişkilidir. Çiftçi, hafızlık vasfıyla, Atıf Hoca’nın manevi mirasının en meşru taşıyıcısı konumuna yükselmiştir. Bir din adamı olarak idam edilen Atıf Hoca, şimdi hafız bir bakan tarafından anılmakta, duası alınmakta, mezarı ziyaret edilmektedir. Bu ziyaret, yalnızca bir valinin kişisel dindarlığının tezahürü değil; Diyanet tarafından onaylanmış dini otoritenin, İstiklâl Mahkemeleri’nin idam kararını sembolik olarak feshetmesidir. Devletin dini kurumu, devletin yargı kurumunun kararını bu dolaylı yoldan geçersiz kılmaktadır.

Diyanet’in bu işlevi, Türkiye’de laiklik ilkesinin geldiği noktayı da göstermektedir. Anayasa’nın 24. maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı laiklik ilkesi doğrultusunda faaliyet gösteren bir kurum olarak tanımlar. Oysa Mustafa Çiftçi örneğinde, Diyanet’in verdiği “Türkiye birinciliği” unvanı, doğrudan siyasal bir terfinin gerekçesi haline gelmiştir. Bir vali, idari başarılarıyla değil, dini bir yarışmadaki performansıyla bakan yapılmaktadır. Bu, laikliğin yalnızca ihlali değil, aynı zamanda alenen terk edilmesidir. Devlet, kendi laik karakterini fiilen askıya almakta ve dini sermayeyi siyasal kadrolaşmanın temel kriterlerinden biri haline getirmektedir.

BİLİMSEL TARİHTEN “ALTERNATİF KAYNAKLAR”A: SİYASAL DİLİN YENİDEN İNŞASI

Mustafa Çiftçi’nin “resmi tarih öğretilerini defalarca okudum, alternatif kaynaklardan da hain olarak tanıtılan insanların gerçek hayat hikayelerini araştırdım” sözleri, Türkiye’de devlet adamlarının tarihle kurduğu ilişkinin köklü biçimde değiştiğini göstermektedir. Bir vali, görevi gereği devletin “resmî tarih” anlatısını temsil etmek ve yaymakla yükümlüyken, Çiftçi bu anlatıyı “öğreti” düzeyine indirgemekte ve kendisini bu öğretilerin dışında konumlandırmaktadır. “Alternatif kaynaklar” vurgusu, resmî tarihin mutlak doğru olmadığı, aksine birçok doğrudan yalnızca biri olduğu iddiasını taşımaktadır.

Bu iddia, başlı başına bir siyasal programdır. Resmî tarih anlatısının görecelileştirilmesi, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının eylemlerinin de görecelileştirilmesini beraberinde getirir. Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta “hain” ilan ettiği figürler, Çiftçi’nin ifadesiyle “hain olarak tanıtılan insanlar”a dönüşmekte; onların “gerçek hayat hikayeleri” ise resmî arşivlerde değil, “alternatif kaynaklar”da aranmaktadır. Bu yaklaşım, devlet adamlarının resmî tarih karşısında eleştirel bir mesafe almasını meşrulaştırmakta, hatta teşvik etmektedir. Çiftçi’nin bu sözleri herhangi bir yaptırıma uğramadığı gibi, bakanlıkla ödüllendirilmesi, bu eleştirel mesafenin artık devlet politikası haline geldiğini kanıtlamaktadır.

Ümit Özdağ’ın Hınıs’ta sarf ettiği sözler ise Çiftçi’ninkilerle taban tabana zıt bir tarih anlayışını yansıtmaktadır. Özdağ, bilimsel tarih anlatısını tekrarlamakta, İstiklâl Mahkemeleri’nin kararlarını aynen iktibas etmektedir. Bu iktibas, Çiftçi’nin “alternatif kaynaklar”ında değil, devletin resmî arşivlerinde ve Nutuk’ta kayıtlıdır. Buna rağmen Özdağ cezalandırılmış, Çiftçi ödüllendirilmiştir. Siyasal dilin yeniden inşası sürecinde, resmî tarihe sadakat suç, bilimsel tarihten kopuş ise liyakat haline gelmiştir. Devlet, kendi resmî ve bilimsel anlatısını terk etmekte ve bu terk edişi ödüllendirmektedir.

ERZURUM KONGRESİ BİNASININ İKİNCİ YIKIMI: MEKÂNIN İDEOLOJİK FETHİ

Erzurum Kongre Binası’nın yıkım gündemine alınması, tesadüfi bir imar meselesi değil; Türkiye’de Cumhuriyet hafızasının tasfiyesine yönelik sistemli bir stratejinin parçasıdır. Bu strateji, önce mekânı tartışmalı hale getirir, ardından işlevsizleştirir, son olarak da ortadan kaldırır. Mustafa Çiftçi’nin valiliği döneminde Erzurum Kongre Binası için izlenen yol haritası, bu stratejinin tüm aşamalarını içermektedir. İlk aşama, binanın “ağır hasarlı” olduğu yönündeki teknik raporlardır. İkinci aşama, binanın tarihsel kimliğinin tartışmaya açılmasıdır. Çiftçi, binanın “Ermeni yapısı” olduğunu vurgulayarak, onun milli mücadele sembolü olma niteliğini gölgelemeye çalışır. Üçüncü aşama, yıkım ihtimalinin kamuoyuyla paylaşılmasıdır. “Yıkılıp yıkılmayacağı” sorusu, artık binanın korunması gerektiği varsayımını ortadan kaldırmakta, yıkımı meşru bir seçenek haline getirmektedir.

Bu üç aşamalı strateji, Erzurum Kongre Binası özelinde Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 2021 yılında binayı “tescilli kültür varlığı” ilan etmesiyle akamete uğramıştır. Ancak Mustafa Çiftçi’nin bu girişimi herhangi bir yaptırıma uğramadığı gibi, kendisi bakanlıkla ödüllendirilmiştir. Bu durum, benzer stratejilerin başka tarihsel mekânlar için de uygulanabileceğinin işaretidir. Samsun’da Bandırma Vapuru, Ankara’da I. Meclis Binası, İzmir’de Atatürk Müzesi; bunların her biri, Erzurum Kongre Binası ile aynı kaderi paylaşma potansiyeline sahiptir. Zira mesele, tek bir binanın akıbeti değil; Cumhuriyet’in kuruluş hafızasının mekânsal dayanaklarının sistematik biçimde tasfiyesidir.

Mekânsızlaştırma stratejisi, hafızanın en güçlü taşıyıcılarını ortadan kaldırarak, toplumun tarihle kurduğu fiziksel bağı koparmayı hedefler. Bir binanın yıkılması, yalnızca o binanın yok olması değil; o binada yaşanan olayların, alınan kararların, şekillenen iradelerin de hafızalardan silinmesidir. Erzurum Kongre Binası yıkılırsa, “manda ve himaye kabul edilemez” kararının alındığı mekân da yok olacaktır. Geriye yalnızca kitaplarda okunan, belgelerde izi sürülen soyut bir tarih kalacaktır. Soyut tarih ise somut mekân kadar dirençli değildir; yoruma, çarpıtmaya, inkâra daha açıktır.

İSTİKLÂL MAHKEMELERİ’NİN İKİNCİ YARGILANMASI: ADALETİN TARİHSEL METAMORFOZU

Mustafa Çiftçi, İstiklâl Mahkemeleri’nin Atıf Hoca hakkındaki kararını “haksız, hukuksuz, siyasi” olarak nitelerken, aslında bu mahkemelerin tüm kararlarının meşruiyetini dolaylı yoldan sorgulamaya açmıştır. Bir valinin, hukuk sisteminin kesinleşmiş mahkeme kararlarını alenen “haksız” ilan etmesi, Türkiye’de yargı kararlarına saygı ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Ancak asıl mesele, bu ihlalin herhangi bir yaptırıma uğramaması değil; bizzat devletin en üst kademeleri tarafından ödüllendirilmiş olmasıdır. Mustafa Çiftçi’nin bakanlık ataması, İstiklâl Mahkemeleri’nin yalnızca Atıf Hoca hakkındaki kararının değil, kurumsal olarak tüm karar mekanizmasının devlet nezdinde mahkûm edildiği anlamına gelmektedir.

Bu mahkûmiyet, Şeyh Sait örneğinde ise tam tersi işlemektedir. Hınıs Mahkemesi, İstiklâl Mahkemeleri’nin Şeyh Sait hakkındaki kararını adeta koruma altına alırken, bu kararda kullanılan “vatan haini” nitelemesinin tekrarını suç sayarak kararın manevi otoritesini zayıflatmıştır. Aynı hukuk düzeni, aynı mahkemelerin kararları karşısında birbirine taban tabana zıt iki tutum sergilemektedir. İstiklâl Mahkemeleri, Atıf Hoca’yı idam ettiği için mahkûm edilmekte; Şeyh Sait’i idam ettiği için ise korunmamaktadır. Mahkemelerin kendisi değil, mahkûm ettikleri figürlerin kimliği belirleyici olmaktadır. Din adamı kimliğiyle öne çıkan Atıf Hoca iade-i itibar görürken, Kürt aşiret lideri kimliğiyle öne çıkan Şeyh Sait şu an, henüz, bu itibardan mahrumdur. Ancak Hınıs Mahkemesi’nin kararı, Şeyh Sait’in de yakın gelecekte benzer bir iade sürecinden geçeceğinin işaret fişeğidir.

“HAİNLİK” KAVRAMININ SEMANTİK DÖNÜŞÜMÜ: SİYASAL İKTİDARIN TERAZİSİ

“Hain” sözcüğü, Türk siyasal dilinde yalnızca hukuki bir niteleme değil, aynı zamanda ontolojik bir kopuşun da ifadesidir. “Hain” ilan edilen kişi, yalnızca suçlu değil, aynı zamanda millet bedeninden koparılmış bir hastalıklı uzuvdur. Bu nedenle İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca ceza vermemiş; aynı zamanda siyasal topluluğun sınırlarını çizmiştir. Şeyh Sait’in idamı, bu sınırın nereden geçtiğini gösteren bir işaret levhasıdır. İskilipli Atıf’ın idamı ise aynı sınırın fikri muhalefeti de kapsayacak şekilde genişletildiğinin kanıtıdır.

Bugün yaşanan, bu sınırların yeniden çizilmesi sürecidir. Mustafa Çiftçi’nin Atıf Hoca’yı anması, onun “hain” olmadığını, aksine “mazlum” olduğunu ilan etmektir. Bu ilan, İstiklâl Mahkemeleri’nin çizdiği sınırı silmekte, yeni bir siyasal topluluk tahayyülünün sınır taşlarını yerleştirmektedir. Ümit Özdağ’ın cezalandırılması ise eski sınırın artık geçersiz olduğunu, bu sınıra sadakat gösterenlerin yeni düzende “kışkırtıcı” olarak kodlandığını teyit etmektedir. Aynı kavram, yüz yıl arayla iki farklı siyasal özneyi tanımlamakta; “hain” olanla “mazlum” olan, iktidarın tercihine göre yer değiştirmektedir.

Bu yer değiştirme, dilin siyasal iktidar tarafından nasıl yeniden inşa edildiğini göstermektedir. “Hain” kavramı, nesnel bir eylem karşılığı olmaktan çıkmış; tamamen atıf yapanın konumuna göre anlam kazanan bir göstergeye dönüşmüştür. Şeyh Sait’e “hain” demek ceza getirirken, İskilipli Atıf’a “mazlum” demek ödül getirmektedir. Aynı tarihsel dönemin, aynı mahkemelerin kararları karşısında takınılan bu iki farklı tutum, Türkiye’de siyasal dilin ve hukuk sisteminin içine sürüklendiği derin krizin en açık belirtisidir.

BÜROKRASİNİN DÖNÜŞÜMÜ: NÖTRALİTEDEN İDEOLOJİK TAŞIYICILIĞA

Türk idare geleneğinde valilik makamı, siyaset üstü bir konum olarak tanımlanmış; valilerin tarafsızlığı, merkezi yönetimin yereldeki temsilinin meşruiyet kaynağı sayılmıştır. Mustafa Çiftçi’nin Çorum Valiliği dönemindeki eylemleri, bu tarafsızlık ilkesinin sistematik ihlali niteliğindedir. Atıf Hoca anmalarına devlet protokolüyle katılmak, Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getirmek, resmî tarihi eleştiren açıklamalar yapmak; bunların hiçbiri tarafsız bir valinin tasarrufları değildir. Her biri, belli bir tarih görüşünün, belli bir siyasal duruşun tezahürüdür.

Bu tezahürlerin yaptırımsız kalması, hatta ödüllendirilmesi, bürokrasinin siyasal iktidar karşısındaki nötralitesinin tamamen eridiğini göstermektedir. Valilik, artık hükümet politikalarını tarafsızca uygulayan bir kurum değil; aksine, bu politikaların ideolojik içeriğini yerelde tahkim eden, gerektiğinde bu içeriği yorumlayan ve genişleten bir siyasal aktördür. Mustafa Çiftçi, bu yeni vali tipinin en başarılı örneğidir. Onun başarısı, Çorum’da yürüttüğü idari hizmetlerden değil, Atıf Hoca’nın mezarında dua ederken çekilen fotoğraflardan beslenmektedir. Bu fotoğraflar, onu önce Diyanet nezdinde Türkiye birincisi, ardından İçişleri Bakanı yapmıştır.

Bakanlık atamasıyla birlikte, Çorum’da test edilen bu yeni valilik modeli, tüm Türkiye’ye teşmil edilmiştir. Artık İçişleri Bakanı’nın bizzat kendisi, valilerin nasıl davranması gerektiğine dair en üst düzey örneği teşkil etmektedir. Bir vali, Atıf Hoca gibi figürleri anabilir, Erzurum Kongre Binası gibi sembol mekânların yıkımını gündeme getirebilir, resmî tarihi eleştirebilir. Üstelik bunları yapmakla kalmaz, yaptığı için ödüllendirilir ve yükseltilir. Mustafa Çiftçi’nin kariyeri, bürokrasinin siyasal iktidarın ideolojik projesine eklemlenmesinin ödül mekanizmasını da görünür kılmaktadır. Bu mekanizma, hizmete değil sadakate, liyakate değil ideolojik uyuma göre işlemektedir.

SİYASAL MEŞRUİYETİN YENİ KAYNAĞI: “MAĞDURİYET” SERMAYESİ

Mustafa Çiftçi’nin Atıf Hoca’yı anarken kullandığı dil, yeni siyasal meşruiyetin kaynağını da ele vermektedir. “Mazlum”, “mağdur”, “haksızlığa uğramış” gibi kavramlar, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarını niteleyen “kahraman”, “gazi”, “kurtarıcı” sıfatlarının yerini almaktadır. Meşruiyet artık zaferden değil, sözde mağduriyetten devşirilmektedir. İdam edilmiş olmak, idam eden olmaktan daha saygın bir konuma yükselmiştir. Bu, Türk siyasal düşüncesinde köklü bir paradigma değişikliğidir.

Bu paradigma değişikliği, Mustafa Çiftçi’nin bakanlık makamına taşınmasıyla birlikte devlet politikası haline gelmiştir. Artık İçişleri Bakanlığı gibi devletin en güçlü kurumlarının başında, Cumhuriyet’in “mağdur ettiği” figürleri devlet töreniyle anan bir isim bulunmaktadır. Bu isim, yalnızca geçmişteki mağduriyetleri onarmakla kalmamakta; aynı zamanda kendi siyasal konumunu da bu mağduriyetler üzerinden inşa etmektedir. Atıf Hoca’nın mezarında dua eden bir vali, aslında kendi siyasal kimliğinin meşruiyetini de bu duada bulmaktadır. “Mağduriyet” sermayesi, hem geçmişi yeniden yorumlamakta hem de bugünün iktidarını meşrulaştırmaktadır.

Şeyh Sait ise bu yeni meşruiyet düzeninde henüz “mağduriyet sermayesine” tam olarak kavuşamamıştır. Hınıs Mahkemesi’nin kararı, onun “hain” olarak anılmasını engelleyerek, mağduriyet sürecinin ilk adımını atmıştır. Bir sonraki adım, tıpkı Atıf Hoca’da olduğu gibi, Şeyh Sait’in devlet törenleriyle anılması, adının hastanelere, okullara verilmesi, idam kararının “haksız” ilan edilmesi olacaktır. Bu adımlar atıldığında, Şeyh Sait de Atıf Hoca gibi resmen iade-i itibar görmüş olacak; böylece Cumhuriyet’in kurucu iradesinin mahkûm ettiği iki önemli figür de siyasal meşruiyetin yeni kaynağına dâhil edilecektir.

KURUCU İRADENİN TASFİYESİ: ERZURUM’DAN İSKİLİP’E UZANAN HAT

Cumhuriyet’in kurucu iradesi, 1919-1923 arasında şekillenmiş; Nutuk, bu iradenin yazılı anayasası olarak kabul edilmiştir. Bu irade, milli mücadeleyi yürüten kadroları “kahraman”, onlara karşı duranları ise “hain” olarak kodlamıştır. Şeyh Sait ve İskilipli Atıf, bu kodlamanın iki farklı ucunda yer almış; her ikisi de kurucu irade tarafından mahkûm edilmiştir. Bugün yaşanan, bu kodlamanın sistematik biçimde tersine çevrilmesidir.

Mustafa Çiftçi’nin valilikten bakanlığa uzanan kariyeri, bu tersine çevirme operasyonunun en üst perdeden icra edildiğini göstermektedir. Erzurum Kongre Binası’nın yıkım gündemi, kurucu iradenin mekânsal dayanağını ortadan kaldırmaya yöneliktir. Atıf Hoca’nın mezarında dua edilmesi, kurucu iradenin mahkûm ettiği figürün sembolik olarak ihya edilmesidir. Şeyh Sait’e “hain” diyenin cezalandırılması ise kurucu iradenin dilinin artık kamusal alanda kullanılamayacağının ilanıdır. Bu üç eylem birbirini tamamlamaktadır. Mekân yıkılmakta, figür ihya edilmekte, dil cezalandırılmaktadır. Her biri, 1923’te kurulan siyasal rejimin meşruiyet kaynaklarını kurutan, onu alternatif bir tarih anlatısıyla ikame etmeye çalışan bir projenin parçasıdır.

Bu proje, Mustafa Çiftçi’nin şahsında somutlaşmış, İçişleri Bakanlığı ile ödüllendirilmiş ve devletin en üst kademelerinde kurumsallaşmıştır. Kurucu iradenin tasfiyesi, artık muhalif çevrelerin bir iddiası değil, devlet politikasının bizzat kendisidir. Bu politika, her gün yeni bir sembolik operasyonla kendini yeniden üretmekte; Şeyh Sait’in mahkûmiyeti ile İskilipli Atıf’ın ihyası arasında gidip gelen bir salınımla, Türkiye’yi kendi kuruluş senediyle karşı karşıya getirmektedir.


KARŞI DEVRİMİN İKTİDARI: MAHKÛM EDİLENLERİN GERİ DÖNÜŞÜ

İstiklâl Mahkemeleri’nin idam ettiği figürler, yüz yıl sonra devlet protokolüyle anılmakta; idam kararları “haksız ve hukuksuz” ilan edilmektedir. Bu, hukuk tarihi açısından benzersiz bir durumdur. Bir hukuk sisteminin, kendi kesinleşmiş mahkeme kararlarını resmen olmasa da fiilen iptal etmesi, üstelik bu iptali yargı organı eliyle değil, yürütme organının sembolik eylemleriyle gerçekleştirmesi, modern hukuk devleti normlarıyla açıklanamaz. Bu, ancak “gericiliğin intikamı” olarak nitelendirilebilecek bir karşı devrim hareketidir.

Bu karşı devrim hareketi, Şeyh Sait özelinde henüz tamamlanmamıştır. Hınıs Mahkemesi’nin verdiği ceza, Şeyh Sait’e yönelik “hain” nitelemesini yasaklayarak, onun iade-i itibar sürecinin önünü açmıştır. Bugün “vatan haini” denilemeyen bir figür, yarın “mazlum” ilan edilmeye adaydır. Mustafa Çiftçi’nin Atıf Hoca için yaptığını, başka bir bürokratın Şeyh Sait için yapması için hiçbir hukuki engel kalmamıştır. Hınıs kararı, Şeyh Sait’i koruma altına alarak, onun da Atıf Hoca gibi devlet törenleriyle anılmasının altyapısını hazırlamıştır. Mahkeme, bir isyancıyı eleştiriyi suç sayarak, onu eleştirilemez kılmış; eleştirilemez kılınan her figür, zamanla saygı duyulması gereken bir figüre dönüşmüştür.

Mevcut iktidarın bu intikamı, Cumhuriyet’i kuran kadroların aleyhine işlemektedir. Onların mahkûm ettiği figürler bugün iade-i itibar görürken, kendileri “darbeci”, “antidemokratik” sıfatlarıyla anılmaktadır. Bu süreç, Mustafa Çiftçi’nin bakanlık makamında somutlaşmış; Şeyh Sait’e “hain” diyen Ümit Özdağ’ın cezalandırılmasıyla da perçinlenmiştir. Türkiye, 1920’lerin mahkûmlarının 2020’lerde devlet eliyle akladığı, buna karşılık 1920’lerin hakimlerinin 2020’lerde mahkûm edildiği bir tarihsel tersine dönüşün tam ortasındadır. Bu dönüş, adalet kavramının içini tamamen boşaltmış; suçluluk ve masumiyet, iktidarın tercihine göre anında yer değiştiren boş göstergeler haline gelmiştir.

SONUÇ: HAİNLİĞİN TANIMI, İKTİDARIN TERAZİSİ

Türkiye Cumhuriyeti, 2026 Şubat’ında, hukuk tarihinin en çarpıcı ikilemlerinden birini eşzamanlı olarak deneyimlemiştir. Bir yanda, 1925’te İstiklâl Mahkemesi önünde “vatan haini” sıfatıyla idam edilen Şeyh Sait’e aynı sıfatı yakıştıran Ümit Özdağ, TCK 216’yı ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmiş; öte yanda, 1926’da aynı mahkemelerce idam edilen İskilipli Atıf’ın mezarında devlet protokolüyle dua eden, Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getiren Mustafa Çiftçi, önce Diyanet nezdinde ödüllendirilmiş, ardından İçişleri Bakanlığı’na atanmıştır. Bu iki olgu, aynı devletin yargı organı ile yürütme organının, aynı tarihsel dönemin mahkeme kararları karşısında taban tabana zıt iki pozisyon aldığını göstermektedir.

Bu zıtlık, tesadüfi değildir. Siyasal iktidar, Şeyh Sait’e yönelik “hain” nitelemesini cezalandırarak, onun hakkındaki İstiklâl Mahkemesi kararını koruma altına almış; İskilipli Atıf hakkındaki İstiklâl Mahkemesi kararını ise “haksız ve hukuksuz” ilan eden valiyi ödüllendirerek, bu kararı fiilen yürürlükten kaldırmıştır. Aynı hukuk düzeni, aynı mahkemelerin kararlarına aynı anda hem sahip çıkmakta hem de onları mahkûm etmektedir. Bu, hukukun içinden çıkılmaz bir çelişkiye sürüklendiğinin, adaletin nesnel ölçütlerini yitirdiğinin kesin delilidir.

“Hainliği kimin tanımladığı” sorusu, bu tablo karşısında açık bir yanıt bulmaktadır: Hainliği tanımlayan, ne eylemlerin nesnel niteliği ne de mahkeme kararlarının bağlayıcılığıdır. Hainliği tanımlayan, siyasal iktidarın güncel ihtiyaçları ve ideolojik tercihleridir. Şeyh Sait, iktidarın koruma altına aldığı bir figür haline geldiğinde “hain” sıfatı dokunulmaz hale gelmiş; İskilipli Atıf, iktidarın iade-i itibar projesine dâhil edildiğinde ise “mazlum” sıfatı devlet protokolüyle tescil edilmiştir. Kavramlar, nesnel içeriklerinden tamamen arındırılmış; iktidarın terazisinde tartılan, ona göre anlam kazanan boş göstergelere dönüşmüştür.

Mustafa Çiftçi’nin bakanlık makamına taşınması, bu boş göstergelerin en üst düzeyde tescilidir. Çiftçi, yalnızca idari yetkilerle donatılmış bir bakan değil; aynı zamanda iktidarın tarihsel gerici, karşı devrimci, revizyonist projesinin en somut simgesidir. Onun Atıf Hoca’nın mezarında duası, Erzurum Kongre Binası’nın yıkımını gündeme getirmesi, bilimsel tarihi eleştiren açıklamaları; bunların tamamı artık geçmişte kalmış valilik tasarrufları değil, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı’nın resmî duruşunun göstergeleridir. Devlet, Çiftçi’nin şahsında, kendi kurucu iradesini mahkûm eden bir pozisyonu resmen tescil etmiştir.

Ümit Özdağ’ın cezalandırılması ise bu tescilin tamamlayıcı unsurudur. Devlet, kurucu iradesini mahkûm eden pozisyonu tescil ederken, bu iradeye sadakat gösterenleri de cezalandırmaktadır. Hınıs Mahkemesi’nin kararı, yalnızca bir siyasetçinin ifade özgürlüğünü sınırlamakla kalmamış; aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlılığın artık suç sayıldığı yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Bu dönemde, Nutuk’ta yazılı olanı tekrarlamak tahrik, İstiklâl Mahkemesi kararlarını hatırlatmak kin ve düşmanlık, kurucu iradeyi savunmak ise Hınıs Mahkemesi’ne göre suçtur.

Türkiye, bu dönemde, iktidar tarafından tarihsel hafızasını tasfiye ederken, bu tasfiyeyi gerçekleştiren kadroları ödüllendirmekte, bu tasfiyeye direnenleri ise cezalandırmaktadır. Mustafa Çiftçi, tasfiyenin mimarı olarak ödüllendirilmiş; Ümit Özdağ, direnişin sembolü olarak cezalandırılmıştır. Ödül ve ceza, aynı devletin iki eliyle dağıtılmış; sağ elin verdiğini sol el geri almıştır. Devlet ve iktidar, bu elleriyle kendi kuruluş senedini yırtmakta, kendi mahkeme kararlarını iptal etmekte, kendi kahramanlarını mahkûm etmektedir.

Bu süreç, bireysel tercihlerin ya da güncel siyasal hesaplaşmaların ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojik krizini ifade etmektedir. 1923’te kurulan Cumhuriyet rejimi, 2026’da kendisini koruyamamakta; bu durum gericilikle sağlıklı bir hesaplaşmanın tüm araçlarından yoksun biçimde, mahkeme salonlarında, valilik makamlarında, bakanlık koltuğunda, mezar ziyaretlerinde ve yıkım gündemlerinde cereyan etmektedir.

Şeyh Sait’in idamının 101. yılında, onu idam eden mahkemenin kararını tekrarlamak suç sayılmaktadır. İskilipli Atıf’ın idamının 100. yılında, onu idam eden mahkemenin kararını “haksız” ilan etmek ise ödüllendirilmektedir. Aynı devlet, aynı tarihsel dönemin iki farklı mahkûmu karşısında iki farklı dil kullanmakta; birine saygı, ötekine suskunluk; birine iade-i itibar, ötekine mahkûmiyetin devamı; birine mezarında dua, ötekine tarihin tozlu sayfalarında hapis reva görmektedir.

Bu çifte standardın adı, adalet değildir. Bu çifte standardın adı, hukuk da değildir. Bu çifte standardın adı, siyasal iktidarın kendi tarihsel meşruiyetini yeniden inşa ederken başvurduğu ideolojik araçsallaştırmadır. Araç, kimi zaman mahkeme kararı, kimi zaman vali ataması, kimi zaman bakanlık terfisi, kimi zaman mezar ziyareti, kimi zaman yıkım kararıdır. Amaç ise değişmez: 1923’te kurulan rejimin kurucu değerlerini tasfiye ederek, yerine yeni bir tarih okuması, yeni bir meşruiyet kaynağı, yeni bir siyasal özne inşa etmek.

Bu inşa sürecinde, Mustafa Çiftçi gibi isimler ödüllendirilirken, Ümit Özdağ gibi isimler cezalandırılmaktadır. Çünkü ilki, yeni inşanın sadık mimarı; ikincisi ise Cumhuriyetçi yapının inatçı bekçisidir. Devlet, bekçiyi cezalandırıp yeni mimarı ödüllendirerek, hangi yapının ayakta kalmasını, hangisinin yıkılmasını istediğini açıkça ilan etmiştir. Bu ilan, Erzurum Kongre Binası’nın yıkım gündemiyle simgeselleşmiş; Atıf Hoca’nın mezarında edilen dualarla kutsanmış; Hınıs Mahkemesi’nin verdiği para cezasıyla da hukuken tescil edilmiştir.

Türkiye, 2026 Şubat’ında, bu tescille birlikte yeni bir dönemin eşiğine gelmiştir. Bu eşikte, Şeyh Sait’in torunları ile İskilipli Atıf’ın ahfadı aynı devletin himayesinde buluşmakta; Erzurum Kongresi’nin delegeleri ile İstiklâl Mahkemeleri’nin hakimleri aynı mahkeme salonunda yargılanmakta; Cumhuriyet’i kuran irade ile ona karşı duran figürler aynı tarih sayfasında yan yana yazılmaktadır. Bu eşik, bir kapanışın değil, bir açılışın; bir sonun değil, tehlikeli bir başlangıcın işaretidir. Ancak bu başlangıcın nasıl bir geleceğe açılacağı, hangi değerler üzerinde yükseleceği, hangi figürleri kahraman hangilerini hain ilan edeceği, henüz yazılmamış bir senaryonun karanlık sayfalarında beklemektedir.

Bu senaryonun yazarları, bugün Mustafa Çiftçi gibi isimlerle ödüllendirilmekte; Ümit Özdağ gibi isimlerle cezalandırılmaktadır. Ödül ve ceza, yalnızca bireysel kariyerleri değil, Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılda hangi tarih okumasıyla, hangi hukuk sistemiyle, hangi siyasal değerlerle varlığını sürdüreceğini de belirlemektedir. Hınıs’ta verilen para cezası, bu belirlemenin ilk taksitidir. İçişleri Bakanlığı’na atanan Mustafa Çiftçi ise bu belirlemenin en üst düzeydeki temsilcisidir.

Bu rotanın nereye varacağı, önümüzdeki yıllarda Hınıs benzeri mahkeme salonlarında verilecek yeni kararlarla, Çorum benzeri illerde düzenlenecek yeni anma törenleriyle, Erzurum benzeri şehirlerde gündeme getirilecek yeni yıkım kararlarıyla şekillenecektir. Her yeni karar, her yeni tören, her yeni yıkım girişimi, Türkiye’nin kendi kuruluş senedinden kopuşunun altın harflerle yazıldığı birer belgeye dönüşecektir. Bu belgeler, bir gün bir tarihçinin elinde, 21. yüzyıl Türkiye’sinin nasıl kendi kendini yıktığını anlatan bir kitabın sayfalarını oluşturacaktır. O kitapta, Şeyh Sait ile İskilipli Atıf yan yana duracak; Mustafa Çiftçi ile Ümit Özdağ karşı karşıya gelecek; Erzurum Kongre Binası’nın yıkılıp yıkılmadığı, Hınıs Mahkemesi’nin kararının temyizde onanıp onanmadığı, Atıf Hoca’nın mezarının artık bir devlet tören alanına dönüşüp dönüşmediği yazacaktır. O kitap, bugün yaşananların tarih olduğu bir gelecekte, Türkiye’nin bu karanlık eşikten nasıl geçtiğini anlatan bir tanıklık olacaktır.

O gün gelene kadar, her mahkeme kararı, her bakan ataması, her mezar ziyareti, her yıkım girişimi, Türkiye’nin hesaplaşmasının birer parçası olarak kayıtlara geçmeye devam edecektir. Bu kayıtlar, unutulmaya terk edilmediği sürece, bir gün birilerinin elinde, adaletin, hukukun ve tarihin yeniden tesisi için birer vesika olarak durmayı sürdürecektir. Çünkü unutulan her şey gibi, bugün ödüllendirilenler ve cezalandırılanlar da bir gün hatırlanacak; Şeyh Sait de İskilipli Atıf da Erzurum Kongre Binası da Hınıs Mahkemesi de yerli yerine oturacaktır. Tarih, bugünün galip gelenlerine değil, yarının hakikat arayıcılarına yazılır. Ve hakikat, eninde sonunda, hainlikle mazlumluk arasındaki bu iki zıt çizgiyi değil, bu çizgiyi çizen ellerin ve güçlerin kimler olduğunu da gösterecektir.

KAYNAKÇA

Ahmad, Feroz. Türkiye’nin Siyasal Tarihi (1908-1995). İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.

Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007.

Althusser, Louis. Devletin İdeolojik Aygıtları. Çeviren Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2000.

Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk (1919-1927). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989.

Aybars, Ergün. İstiklâl Mahkemeleri (1920-1927). İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, 1988.

Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.

Bozarslan, Hamit. Türkiye’de Kürt Sorunu. İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

Foucault, Michel. İktidar ve Söylem. Çeviren Işık Ergüden. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005.

Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Çeviren Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları, 1986.

Güneş, İhsan. Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı (1920-1923). Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1997.

Hanioglu, M. Şükrü. Atatürk: Entelektüel Biyografi. İstanbul: Bağlam Yayınları, 2011.

Jaeschke, Gotthard. Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1971.

Kuran, Ercüment. Milli Mücadele’de Kongreler Dönemi. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979.

Lewis, Bernard. Modern Türkiye’nin Doğuşu. Çeviren Metin Kıratlı. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993.

Mumcu, Ahmet. Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971.

Nora, Pierre. Les Lieux de Mémoire. Paris: Gallimard, 1984.

Özdağ, Ümit. Kürt Sorunu ve Şeyh Sait İsyanı. İstanbul: Kripto Yayınları, 2019.

Özkaya, Yücel. Milli Mücadele’de Kongreler. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981.

Tanör, Bülent. Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1998.

Tanör, Bülent. Kurtuluş Kuruluş. İstanbul: Cumhuriyet Yayınları, 1997.

Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’de Siyasal Gelişmeler (1876-1938). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2001.

Tunçay, Mete. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005.

Türk Tarih Kurumu. Erzurum ve Sivas Kongreleri Belgeleri. Ankara: TTK Yayınları, 1969.

Yerasimos, Stefanos. Milli Mücadele Döneminde Türk-İngiliz İlişkileri. İstanbul: Boyut Yayınları, 1998.

Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. Çeviren Yasemin Saner. İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.

Zürcher, Erik Jan. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925). İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.

Bardakçı, Murat. “Şapka Meselesi ve İskilipli Atıf.” Habertürk, 2012.

Bianet, Cumhuriyet, BirGün, T24. Ümit Özdağ’ın Hınıs konuşması ve yargı sürecine ilişkin haber ve analizler, 2025-2026.

Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi Kararı. Şeyh Sait ve 46 arkadaşı hakkında idam kararı. 28 Haziran 1925.

Ankara İstiklâl Mahkemesi Kararı. İskilipli Atıf Hoca hakkında idam kararı. 4 Şubat 1926.

Hınıs Asliye Ceza Mahkemesi. Ümit Özdağ hakkındaki mahkûmiyet kararı. 2026/XXX Esas, 2026/XXX Karar.

Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı. Mustafa Çiftçi hakkındaki suç duyurularına ilişkin takipsizlik kararı. Soruşturma No: 2021/XXXX.

Takrir-i Sükûn Kanunu (1925). 4 Mart 1925 tarih ve 578 sayılı Kanun.

Türk Ceza Kanunu (5237 sayılı). Madde 125, Madde 216, Madde 301.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi. Takrir-i Sükûn Kanunu Görüşmeleri (1925).

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982).



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar