Uluslararası ilişkiler literatüründe devlet-dışı silahlı aktörler ile küresel güçler arasındaki ilişkiler çoğunlukla “pragmatik işbirliği”, “geçici ittifak” veya “vekâlet savaşı” (proxy warfare) kavramları üzerinden ele alınır. Bu ilişkilerin ortak özelliği, taraflar arasındaki aşırı güç asimetrisi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan tek taraflı bağımlılık durumudur. Tarihsel örnekler göstermektedir ki bu tür ilişkilerde belirleyici olan ideoloji, söylem ya da ahlaki gerekçeler değil; çıkarın sürekliliği ve işlevselliktir.
Son dönemde ABD’nin Suriye sahasındaki önceliklerini yeniden tanımladığına dair açıklamalar ve iddialar, bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle daha önce desteklenen silahlı yapıların zamanla stratejik önemini yitirmesi, emperyal güçlerin müttefiklik anlayışının sınırlarını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Emperyalizm ve İşlevsel Akıl
Klasik ve yeni-emperyalizm kuramlarının ortaklaştığı temel nokta şudur: Emperyal güçler, çevre bölgelerdeki aktörleri araçsal bir mantıkla değerlendirir. Bu bağlamda bir yapı;
• Sahada askerî baskı unsuru olabiliyorsa,
• Rakip güçleri dengeleyebiliyorsa,
• Uluslararası kamuoyunda “dolaylılık” sağlayabiliyorsa
desteklenir.
Ancak bu destek, kalıcı bir siyasal ortaklık anlamına gelmez. Aksine, bu tür yapılar emperyal merkez açısından ikame edilebilir, vazgeçilebilir ve tasfiye edilebilir unsurlardır. Destek, bir tür yatırım değil; kullan-at mantığıyla işleyen operasyonel bir tercihtir.
Bu nedenle “ihanet”, “aldatma” veya “sırtından vurma” gibi kavramlar, durumu yanlış okumanın ürünüdür. Ortada bozulan bir ahit değil, sona eren bir işlev vardır.
Taşeronlaşma ve Siyasal Öznenin Eriyişi
Devlet-dışı silahlı yapıların en temel sorunu, zamanla siyasal özne olmaktan çıkıp operasyonel aparata dönüşmeleridir. Kendi stratejik hedeflerini üretmek yerine, dış aktörlerin gündemine eklemlendiklerinde şu sonuçlar kaçınılmaz hale gelir:
1. Karar alma kapasitesi kaybolur
2. Yerel zeminde aşınır
3. Bağımlılık derinleştikçe pazarlık gücü sıfırlanır
Bu noktadan sonra söz konusu yapı, kendi geleceğini belirleyemez. Ne zaman güçlendirileceğine, ne zaman geri çekileceğine, hatta ne zaman tasfiye edileceğine başkaları karar verir.
Uluslararası ilişkiler açısından bu durum, “müttefiklik” değil; açık bir hiyerarşik bağımlılık ilişkisidir.
Sahada Değişen Öncelikler ve Yeni Aktörler
Suriye iç savaşının farklı evrelerinde farklı aktörlerin öne çıkması, emperyal stratejinin esnek ama acımasız doğasını göstermektedir. Dün “vazgeçilmez” olarak sunulan bir yapı, bugün “yük” olarak değerlendirilebilmektedir. Bunun nedeni ahlaki bir dönüşüm değil, çıkar haritasının yeniden çizilmesidir.
Sahada yeni dengeler oluştuğunda, eski taşeronlar ya:
• Yeni aktörlerle ikame edilir
• Marjinalleştirilir
• Ya da sessiz biçimde tasfiye edilir
Bu süreç çoğu zaman ani değil; kademeli ve soğukkanlıdır. Destek azalır, siyasi koruma zayıflar, uluslararası söylem değişir ve sonuçta yapı yalnızlaşır.
Tarihsel Süreklilik: İstisna Değil, Kural
Bu yaşananlar ne ilktir ne de son olacaktır. Soğuk Savaş’tan Orta Doğu’daki güncel çatışmalara kadar sayısız örnek, emperyal güçlerle kurulan bağımlı ilişkilerin aynı sona çıktığını göstermektedir.
Tarihsel kayıtlar, bu tür yapıların şu ortak kaderi paylaştığını ortaya koyar:
• Kısa vadede güçlenme
• Orta vadede araçsallaştırılma
• Uzun vadede yalnızlaşma ve tasfiye
Dolayısıyla burada şaşırtıcı olan sonuç değil; bu sonucun hâlâ “beklenmedik” sanılmasıdır.
Sonuç
Emperyal güçlerle kurulan asimetrik ilişkiler, taraflardan yalnızca birine stratejik kazanç sağlar. Diğer taraf içinse bu ilişki, geçici güç yanılsaması üretir. İşlev tamamlandığında, söylem değişir; müttefiklik dili yerini mesafeye bırakır.
Bu durum bir ahlak sorunu değil, yapısal bir zorunluluktur. Emperyalizm duygusal değildir; sadakat bilmez. Sadece faydayı tanır.
Son tahlilde, dış güçlere bağımlı hareket eden her silahlı yapı, kendi geleceğini başkasının takvimine teslim etmiş olur. O takvimde ise “kullanım süresi” mutlaka sınırlıdır.
Tarih, bunu uzun uzun anlatmaz.
Sadece not düşer.




Bir yanıt yazın