Türkiye’de yaşananlar bir “sürprizler dizisi” değildir. Her adım, bir öncekinin mantıksal devamıdır. Bugün konuşulanlar, dün fısıldananların yüksek sesle tekrarından ibarettir.
İktidarın ideolojik yönelimi artık tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Siyasal İslam, devlet aklı yerine geçirilmiş; kamusal alan mezhepsel bir tasavvurla yeniden biçimlendirilmiştir. Bu tercihin sonuçları ise topluma “kader” diye sunulmaktadır.
Devletin kurucu ilkeleri, “eski Türkiye” diyerek yaftalanmış; laiklik, yurttaşlık ve eşitlik bilinçli biçimde aşındırılmıştır. Bu aşınma bir anda değil, sabırla ve planlı biçimde gerçekleştirilmiştir.
Toplumun geniş bir kesimi olan biteni izlemekle yetinmiş, olanı biteni “siyasetin doğası” diyerek geçiştirmiştir. Sessizlik, zamanla rıza üretmiştir.
En tehlikelisi de budur: Çöküşün sıradanlaşması. İnsanlar alıştıkça, itiraz yeteneğini kaybetmiş; itiraz kayboldukça iktidar daha da pervasızlaşmıştır.
SİYASAL İSLAM VE DEVLETİN GASP EDİLMESİ
Siyasal İslam, Türkiye’de bir inanç meselesi değil, bir iktidar tekniği olarak uygulanmaktadır. Dinin itaat üretme kapasitesi kullanılmaktadır.
Devlet; hukukla değil, sadakatle yönetilir hâle getirilmiştir. Liyakat yerini biata bırakmış, kurumlar cemaat mantığıyla şekillendirilmiştir.
Bu anlayışta devlet, tüm yurttaşların ortak çatısı değildir. Devlet, “kazananların” ganimeti olarak görülmektedir. Paylaşım dışı bırakılanlar ise ya tehdit ya da fazlalık sayılmaktadır.
Radikal yapılarla kurulan muğlak ilişkiler, açık bir stratejik tercihin ürünüdür. Laik düzeni tasfiye eden her yapı, dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırılmaktadır.
Sorun yalnızca dış politika ya da güvenlik değildir. Sorun, ideolojik bir rejim inşasının adım adım ilerlemesidir.
TERÖRÜN ARAÇSALLAŞTIRILMASI VE ÇİFTE STANDART
Terör örgütleri, iktidar için ilkesel bir tehdit değil; konjonktürel birer araçtır. Kime karşı, ne zaman kullanılacağına göre söylem değişmektedir.
Bir dönem “kullanışlı” görülen yapılar, başka bir dönemde tehdit ilan edilebilmektedir. İlke yoktur, ahlak yoktur; yalnızca taktik vardır.
Bu yaklaşım, topluma ahlaki bir çöküş olarak geri dönmektedir. Terör, herkes için aynı ölçüde lanetlenmediğinde, adalet duygusu yok olur.
Devletin terörle mücadelesi, hukuk zemininden koparıldığında meşruiyetini kaybeder. Meşruiyet kaybolduğunda ise güvenlik de kaybolur.
Bu ikircikli tutum, ülkeyi istikrara değil; sürekli kriz hâline mahkûm eder.
PASİF CUMHURİYETÇİLER VE KONFORLU SESSİZLİK
İktidarın bu kadar ilerleyebilmesinin bir nedeni de kendini “cumhuriyetçi” olarak tanımlayanların büyük bölümünün edilgenliğidir. Bu kesim, bedel ödemeden muhalif olmayı tercih etmiştir.
Sandığa gitmeyi yurttaşlık görevinin tamamı sanan bir anlayış hâkimdir. Oysa demokrasi, yalnızca oy vermek değildir.
Bu pasif tutum, iktidarın en büyük güvencesi hâline gelmiştir. Çünkü itiraz etmeyen bir muhalefet, fiilen yok hükmündedir.
Konfor alanı korunurken ilkeler feda edilmiştir. “Bana dokunmayan yılan” anlayışı, sonunda herkesi sokmuştur.
Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değil; aktif bir yurttaşlık bilinci gerektirir. Bu bilinç kaybolduğunda geriye sadece isim kalır.
SONUÇ: YA YURTTAŞLIK YA ÇÖZÜLME
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, geçici bir siyasi kriz değildir. Bu, rejimsel ve ideolojik bir yön değişimidir.
Siyasal İslamcı iktidar, kendi dünya görüşüne uygun bir toplum yaratma hedefini gizlememektedir. Bu hedefin önündeki en büyük engel ise laik cumhuriyet fikridir.
Bu fikrin savunusu, yalnızca belli bir kesimin görevi değildir. Yurttaşlık, tarafsız kalınabilecek bir alan değildir.
Sessizlik, tarafsızlık değildir. Sessizlik, güçlüden yana konum almaktır.
Eğer bu gidişat durdurulmak isteniyorsa, önce konfor terk edilmelidir.
ÇÖZÜM VE ÖNERİLER
Laikliği savunmak, soyut bir söylemden çıkarılmalı; somut toplumsal görünür eylemde talep hâline getirilmelidir. Eğitimden hukuka kadar her alanda bu talep yüksek sesle dile getirilmelidir.
Cumhuriyetçi kesimler, yalnızca tepki veren değil; örgütlenen ve süreklilik gösteren bir hat kurmalıdır. Dağınık öfke değil, ortak irade gereklidir.
Muhalefet, iktidarın diline teslim olmamalıdır. Korku siyasetini değil, ilke siyasetini merkeze almalıdır.
Yurttaşlar, siyasetle ilişkisini yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırmamalıdır. Kamusal alan eylemsel olarak yeniden sahiplenilmelidir.
Aksi hâlde tarih, bu dönemi yalnızca iktidarın baskısıyla değil; toplumun suskunluğuyla da yazacaktır.



Bir yanıt yazın