Terör Eylemleri, Stratejik Sonuçlar ve Algısal Güvenlik:Suriye ve Avustralya Örnekleri Üzerinden İsrail’in Sonuçsal Kazanımlarının Eleştirel Analizi

Okuma Süresi:

5–8 dakika
❤️

Uluslararası güvenlik literatüründe terör eylemleri yalnızca faillerin niyetleriyle değil, ortaya çıkardıkları stratejik sonuçlar üzerinden de değerlendirilir. Bu yaklaşım, olayların arkasında zorunlu olarak merkezi bir organizasyon aramaz; ancak sonuçların hangi aktörlerin elini güçlendirdiğini açık biçimde analiz eder. Suriye’de ABD unsurlarına yönelik IŞİD saldırıları ile Avustralya’da Yahudi bayramı Hanuka etkinliğine yönelik silahlı saldırının aynı dönemde gerçekleşmesi, bu açıdan dikkatle ele alınması gereken bir tablo ortaya koymaktadır.

Her iki olayda da failler, hedef aldıkları aktörler kadar küresel güvenlik ortamını zehirleyen sonuçlar üretmiştir. Sivilleri, dini toplulukları ve uluslararası istikrarı hedef alan bu eylemler, hiçbir meşru siyasi ya da ideolojik zemine sahip değildir. Akademik analiz bu noktada açık olmalıdır: Bu saldırılar, gerek motivasyon gerek yöntem açısından sert biçimde mahkûm edilmelidir.

Bununla birlikte bilimsel dürüstlük, yalnızca normatif kınamayla yetinmez. Terör eylemleri çoğu zaman amaçlanan hedeflerin ötesinde, farklı aktörlerin stratejik pozisyonlarını güçlendiren sonuçlar doğurur. Bu bağlamda söz konusu iki olayın, uluslararası düzlemde sıkışmış durumda olan İsrail’in güvenlik ve söylem pozisyonunu güçlendirdiği gerçeği göz ardı edilemez.

TERÖR EYLEMLERİNİN FAİLLERİNE YÖNELİK ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME

Suriye’de ABD hedeflerine yönelen IŞİD “saldırıları”, örgütün uzun süredir devam eden stratejik iflasının yeni bir göstergesi midir, yoksa IŞİD operasyonu adı altında sunulan istihbari bir güç organizasyonu mudur? Sahada askeri ve siyasi meşruiyetini büyük ölçüde kaybetmiş olan bu yapı, dikkat çekmek ve varlığını hatırlatmak amacıyla şiddeti bir iletişim aracı olarak mı kullanmaktadır, yoksa bu olaydan yararlanmak isteyen ve organize eden bir istihbaratın, arkasındaki devlet ya da gücün lehine propaganda olarak kullanacağı taktiksel bir operasyon mudur? Bu saldırılar, ne bölge halkına ne de savunduğunu iddia ettiği ideolojiye herhangi bir fayda sağlamaktadır.

Benzer şekilde Avustralya’daki Hanuka etkinliğine yönelik silahlı saldırı, açık biçimde sivilleri ve dini kimliği hedef alan bir nefret suçudur. Bu tür eylemler, radikalleşmiş birey ya da hücrelerin ideolojik körlüğünü ve siyasal bilinçten yoksunluğunu gözler önüne sermektedir. Akademik ve etik açıdan bu tür saldırıların hiçbir bağlamda meşrulaştırılması mümkün değildir.

Her iki olayda da failler, eylemlerinin uluslararası yankılarını ve yaratacağı politik sonuçları öngöremeyecek ölçüde dar bir zihinsel çerçeveye sahiptir. Terörizm literatürü, bu tür aktörlerin sıklıkla “stratejik körlük” yaşadığını vurgular. Şiddet üretirler ve istihbarat örgütleri tarafından kullanılmaya ve manipüle edilmeye müsaittirler; ancak bu şiddetin kime hizmet edeceğini kontrol edemezler.

Bu nedenle akademik analiz, failleri yalnızca “radikal” olarak değil, aynı zamanda kendi iddialı söylemlerine rağmen son derece işlevsiz ve karşıt etki üreten aktörler olarak tanımlamak zorundadır.

IŞİD SALDIRILARI, ABD-İSRAİL DESTEKLİ PKK/SDG’NİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE TÜRKİYE’NİN OLASI OPERASYONLARINA ETKİSİ

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde PKK/SDG unsurlarına yönelik olası askeri operasyonlarının gündemde olduğu dönemlerde, “IŞİD’le mücadele” söyleminin yeniden uluslararası dolaşıma sokulması dikkat çekici bir olgudur. Özellikle 31 Aralık öncesinde Türkiye’nin operasyon ihtimalinin açık biçimde tartışıldığı bir zaman diliminde, Suriye’de ABD unsurlarını hedef alan IŞİD saldırılarının gerçekleşmesi, bu saldırıların askeri olduğu kadar politik ve algısal sonuçlarını da analiz etmeyi gerekli kılmaktadır.

ABD ve İsrail’in uzun süredir SDG’yi “IŞİD’le mücadelede vazgeçilmez yerel ortak” olarak tanımladığı bilinmektedir. Bu söylem, SDG’nin PKK ile organik bağlarına rağmen uluslararası arenada meşrulaştırılmasının temel dayanaklarından biridir. Bu bağlamda IŞİD tehdidinin görünür kılınması, SDG’nin askeri ve siyasi olarak korunması için işlevsel bir zemin üretmektedir. Akademik açıdan bu durum, doğrudan bir organizasyon iddiası olmaksızın, tehdit algısının stratejik bir kaldıraç olarak kullanılması şeklinde tanımlanabilir.

Suriye’de gerçekleşen IŞİD saldırılarının, “SDG’ye yönelik operasyonların IŞİD’le mücadeleyi sekteye uğratacağı” argümanını yeniden güçlendirdiği görülmektedir. Bu argüman, geçmişte de Türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarına karşı ABD merkezli diplomatik baskının temel söylemlerinden biri olmuştur. Dolayısıyla IŞİD saldırıları, doğrudan SDG’yi hedef almamış olsa bile, SDG’nin korunmasını gerekçelendiren bir politik atmosfer üretmektedir.

Bu çerçevede söz konusu saldırılar, Türkiye’nin PKK/SDG’ye yönelik operasyonlarını durdurmak ya da ertelemek amacıyla kurgulanmış bir istihbarat operasyonu olarak sorgulanabilir; fakat bu eylemlerin ABD ve İsrail açısından işlevsel bir kaldıraç etkisi yarattığı inkâr edilemez. Güvenlik çalışmalarında bu durum, “tehdidin araçsallaştırılması” değil, “tehditten doğan stratejik faydanın kullanılması” olarak kavramsallaştırılmaktadır

STRATEJİK SONUÇLAR: İKİ OLAY DA KİMİN İŞİNE YARADI?

Her iki saldırının da ortak sonucu, İsrail’in uzun süredir karşı karşıya olduğu uluslararası baskıyı ikinci plana itmesidir. Özellikle sivilleri ve Yahudi topluluklarını hedef alan saldırılar, İsrail’in güvenlik merkezli söylemini güçlendirmekte ve eleştirilere karşı “varoluşsal tehdit” argümanını yeniden üretmesine olanak tanımaktadır.

Avustralya’daki saldırı, küresel ölçekte antisemitizm tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir. Bu durum, İsrail’in Gazze ve Filistin bağlamında yöneltilen eleştirileri “Yahudi karşıtlığı” çerçevesine çekmesini kolaylaştırmaktadır. Akademik olarak bu, bir algısal kayma örneğidir ve İsrail açısından açık bir diplomatik avantaj üretmektedir.

Suriye’de ABD hedeflerine yönelik saldırılar ise İsrail’in bölgesel güvenlik anlatısını desteklemektedir. Radikal İslamcı tehdit vurgusu güçlenmekte, İsrail’in askeri önlemleri ve bölgedeki sert güvenlik politikaları daha “anlaşılır” hale getirilmektedir. Bu durum, İsrail’in yalnızlaşmasını azaltan dolaylı bir etki yaratmaktadır.

Burada kritik nokta şudur: Bu sonuçlar, saldırıların İsrail tarafından organize edildiğini kanıtlamaz; ancak sorgulatır. Bununla birlikte iki olayın da ortaya çıkardığı jeopolitik ve algısal tablo, tartışmasız biçimde İsrail’in lehine işlemiştir. Akademik dürüstlük, bu tespiti açıkça ifade etmeyi gerektirir.

TERÖRÜN ARAÇSALLAŞMASI VE SONUÇSAL FAYDA

Çağdaş güvenlik çalışmalarında önemli bir ayrım yapılır: Bir eylemi planlamak ile o eylemin sonuçlarından faydalanmak aynı şey değildir. Bu makale, ilkine dair bir iddia ortaya koymaz; ancak ikincisinin gerçekleştiğini net biçimde tespit eder.

Radikal gruplar ve bireysel saldırganlar çoğu zaman küresel güç dengelerini okuyamaz. Ürettikleri şiddet, kontrol edemedikleri biçimde başka aktörlerin elini güçlendirir. Bu durum, onları yalnızca tehlikeli değil, aynı zamanda stratejik olarak kullanışlı aptallar konumuna düşürür.

İsrail açısından bakıldığında bu tür saldırılar, güvenlik merkezli politikaların yeniden meşrulaştırılmasına, askeri reflekslerin savunulmasına ve uluslararası eleştirilerin bastırılmasına hizmet etmektedir. Bu, faillerin niyetinden bağımsız bir sonuçtur.

Dolayısıyla akademik analiz, bu tür eylemleri yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda stratejik açıdan da sert biçimde eleştirmek zorundadır. Çünkü bu saldırılar, iddia ettikleri davalara değil, karşıt güçlerin pozisyonuna hizmet etmektedir

SONUÇ

Suriye ve Avustralya’da gerçekleşen iki terör eylemi, yalnızca ahlaki ve hukuki açıdan değil, ortaya çıkardıkları stratejik ve algısal sonuçlar üzerinden de değerlendirilmiştir. Her iki olayın failleri açık biçimde mahkûm edilmekte; bu eylemlerin ne direniş ne de adalet ürettiği vurgulanmaktadır.

Analiz, söz konusu saldırıların sonuç itibarıyla İsrail’in güvenlik merkezli söylemini güçlendirdiğini ve uluslararası baskıyı ikinci plana ittiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, olayların İsrail tarafından organize edildiğini “doğrudan kanıtlamaz”; ancak oluşan jeopolitik tablonun İsrail lehine işlediğini net biçimde göstermektedir.

Benzer şekilde Suriye bağlamında IŞİD saldırıları, ABD ve İsrail’in SDG’yi “IŞİD’le mücadelede vazgeçilmez aktör” olarak sunma söylemini yeniden güçlendirmektedir. Bu söylem, Türkiye’nin PKK/SDG’ye yönelik olası operasyonlarını sınırlamak veya geciktirmek için diplomatik bir baskı aracı olarak kullanılmaya elverişlidir. Bu bağlamda IŞİD tehdidi, doğrudan bir operasyon aracı olmaktan ziyade, mevcut güç dengelerini koruyan stratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir.

Sonuç olarak bu iki olay, terör eylemlerinin yalnızca sahadaki aktörleri değil, bölgesel ve küresel güç dengelerini de nasıl etkilediğini göstermektedir. Radikal şiddet, çoğu zaman onu üretenlerin değil; daha organize, daha güçlü ve söylem üretme kapasitesi yüksek aktörlerin işine yaramaktadır. Bu gerçek, hem terörle mücadele politikalarının hem de bölgesel güvenlik stratejilerinin daha eleştirel ve sonuç odaklı analiz edilmesini zorunlu kılmaktadır.

KAYNAKÇA

Abrahms, M. (2006). Why Terrorism Does Not Work. International Security, 31(2), 42–78.

Byman, D. (2015). Al-Qaeda, the Islamic State, and the Global Jihadist Movement. Oxford University Press.

Crenshaw, M. (2011). Explaining Terrorism: Causes, Processes, and Consequences. Routledge.

Gerges, F. A. (2016). ISIS: A History. Princeton University Press.

Hoffman, B. (2017). Inside Terrorism (2nd ed.). Columbia University Press.

Jackson, R. (2007). The Core Commitments of Critical Terrorism Studies. European Political Science, 6(3), 244–251.

Kaldor, M. (2012). New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era (3rd ed.). Stanford University Press.

Mearsheimer, J. J., & Walt, S. M. (2007). The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. Farrar, Straus and Giroux.

Neumann, P. R. (2013). The Trouble with Radicalization. International Affairs, 89(4), 873–893.

Schmid, A. P. (2011). The Routledge Handbook of Terrorism Research. Routledge.

Stern, J., & Berger, J. M. (2015). ISIS: The State of Terror. HarperCollins.

Wæver, O. (1995). Securitization and Desecuritization. In R. Lipschutz (Ed.), On Security. Columbia University Press.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar