Türk tarihinde milletin talihine yön veren hanlar, hakanlar olduğu gibi Türk milletininin diline ve edebiyatına yön veren edebî şahsiyetler de olmuştur.
Bunlardan biri belki de birincisi Muhammed Fuzûlî (1494-1556)’dir. Fuzûlî, Türk dilini ve edebiyatını erişilmez zirveye taşıyan büyük Türk şairidir. O, sadece Anadolu’nun, Azerbaycan’ın, İran’ın değil bütün Türk dünyasının ulu şairidir.
Fuzûlî, Azerî lehçesinin hâkim olduğu Tebriz, Gence, Kayseri, Bağdat dörtgeninin Bağdat köşesinde oturmuş ve bu bölge ile birlikte bütün Türk Dünyası’na, hatta bütün dünyaya edebiyat ziyafeti vermiştir. Kendisinden sonra gelen Azerî, Çağatay
ve Anadolu lehçesiyle yazan birçok şaire ilham kaynağı olmuştur. O, büyüklüğünü zamanın ilim ve edebiyat dili olan Arapça, Farsça ve Türkçe eserler vücuda getirerek Arap şairlerden de Fars şairlerden de daha güçlü şiirler yazabildiğini göstermiştir. Cihan hâkimi devletin, cihan hâkimi şairi olduğunu ispatlamıştır. Böyle olduğu için Azerbaycan edebiyatı, XVI. yüzyılda bilhassa nazım dalında Çağatay edebiyatı ve Anadolu edebiyatı gibi İran şiiri ile arada mesafe bırakmamıştır (Kafkasyalı 2002: II/27).
Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı kadar Osmanlı edebiyatının tekâmülünde de büyük bir nüfuza sahip olan Fuzûlî, bu ilâhî şair, İran Türklerinin âdeta mukaddes kitabı sayılan külliyatı ile Türk dilini yüzlerce yıl yabancı tesirlere karşı korumayı başarmıştır (Köprülü
1979 II/135). Onun eserleri sayesinde Türk dili ve edebiyatı bu coğrafyada yüzyıllarca büyük bir vakar ile hayatiyetini devam
ettirmiş, yabancı tesirlerden kendisini korumuştur. Muhammet Fuzûlî, Türk dili ve Türk edebiyatı adına Allah’ın Türk milletine bahşettiği eşsiz bir armağandır.
Bilge şair Fuzûlî, üç dilde, Türkçe, Farsça ve Arapça üç divan ile yedi tane Türkçe, altı tane Farsça ve iki tane Arapça eser bırakmıştır.
17. ve 18. yüzyıllar, İran, Yakın Doğu ve Orta Doğu’nun en sıkıntılı ve en sancılı dönemlerinden biridir. İktidar kavgaları, iç isyanlar ve dış saldırılar sebebiyle merkezî yönetim gittikçe zayıflamış, ülke bir kaos içine düşmüştür. Açlık, yokluk ve haksızlıklardan bunalan halk isyanlara başlamıştır. Halk edebiyatı ile yazılı edebiyatı birlikte işleyen, hem divan, hem de halk şiiri türlerinde şiirler yazıp divanlar
oluşturan Muhammed Emanî (1536-1610) bu dönemin önemli bir şairidir. Emanî, devrin sıkıntılarını, yolsuzluklarını büyük bir cesaretle ve keskin bir dille tenkit etmiş, devrin yöneticilerini sürekli adâlete, insafa davet etmiştir. Emanî’nin klâsik şiir üslûbunda yazdığı manzum hikâyeleri de önemli mevkiye sahiptir. Konusunu halk edebiyatından alan bu hikâyelerde Emânî çok ilgi çekici kahramanlar oluşturmuştur. Araştırmacılar onun iki hikâyesi üzerinde çok fazla durmaktadırlar.
Bunlardan biri “Devesi Ölmüş Kadın”, diğeri ise “Tiryekçi” adlı hikâyesidir. “Hatem Taî ve Ġerib” adlı hikâyesi de meşhurdur (Kafkasyalı 2002: II/448).
Emanî’nin Türk şiirine getirdiği önemli bir yenilik ise şiirlerinde gerçek insan aşkı ile “sûfî-panteist” aşkı birleştirmesidir. Başka bir deyişle ilâhî aşk ile dünyevî aşkı birlikte ele almıştır. O, insanî aşkı o kadar açık çizgilerle vermiştir ki, onda tasavvufî aşkı bulmak zorlaşmaktadır. Lâkin bu durum onun sûfîzmle ilgili şiirlerini
ikinci dereceye düşürmemektedir. Aksine Emanî’nin şiirlerinde düşünceler gelişip felsefî mahiyet kazanmaktadır (Seferli 1982: 294).
17. yüzyılın velut bir şairi de Saib Tebrizî (1601-1676)’dir. Şah Cihan’ın “Hezâre”; Şah Abbas’ın“Melikü’ş-Şüera” unvanı verdiği Saib, üç yüz bin beyitten fazla şiir yazmıştır. 25 bin beyitten oluşan ve 800 şairin eserlerinden örnekler içeren “Sefine” (Beyaz) adlı bir almanak hazırlamıştır. Bu eser Şark edebiyatının en önemli kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Şiirlerini Azerbaycan Türkçesi ve Farsça yazan Saib Tebrizî, görkemli bir tezkireci, iyi bir araştırmacı, mahir bir hattat olmuştur (Bicarî 1960:I/520).
17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başlarında yaşayıp yazan Mesihî, Türk edebiyatında yaklaşık on bin mısradan oluşan “Verga ve Gülşa” eseri ile ün yapmıştır. Mesihî bu eserini 1628 yılında tamamlamıştır. Elyar Seferli’nin verdiği bilgiye göre eserin iki el yazma nüshası olup biri Londra diğeri Tahran üniversitesinin kütüphanesindedir. Mesihî’nin “Dâne vü Dâm” ve “Zenbûr ü Esel”
adlarında iki eserinin daha olduğu ancak şimdiye kadar bu eserlerin izine rastlanmamıştır.
Devrin büyük şairlerinden biri de Abbas Tufarganlı’dır. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında yaşayan Abbas Tufarganlı, iyi bir tahsil görmüştür. Türkçe ile birlikte Arap ve Fars dillerini bilmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi şair/âşık halk edebiyatı nazım türlerinin yanında divan edebiyatı nazım türlerinde de eserler vermiştir.
Meşhur “Şehriyâr ve Senuber” adlı halk hikâyesinden faydalanılarak 18. yüzyılda yeniden kaleme alınan “Şehriyar Dastanı” 18. yüzyıl Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı nesrinin en önemli örneğini teşkil etmektedir. El yazma bir nüshası günümüze kadar gelen bu eserin müellifi kesin belli değildir (Araslı 1960b: I/452).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır




Bir yanıt yazın