İktidarın ve Yeni CHP’nin Ölümü: Milliler ( Atatürkçüler) Geldiğinde Gerçekleşecek

Okuma Süresi:

5–7 dakika
❤️

Türkiye, siyasi ve toplumsal açıdan derin bir suskunluk döneminden geçiyor. İktidar, halktan koptu; muhalefet ise halkı temsil etmekten uzaklaştı. Sokaklar, meydanlar ve hatta tribünler bile sessiz. Bu sessizlik, yalnızca korkunun değil, aynı zamanda büyük bir ihanetin üzerini örten bir örtü haline geldi.

Halk, olan biteni izliyor ama tepki vermiyor. Oysa sessiz kalmak, yaşananlara ortak olmaktır. Ne iktidarın hataları, ne muhalefetin yetersizliği tek başına açıklayıcıdır; bu düzeni ayakta tutan, aynı zamanda sessiz kalan kitlelerdir.

Ancak bu sessizlik sonsuza dek süremez. Millet, eninde sonunda ayağa kalkar. Ve o gün geldiğinde, yalnızca bir rejim değil; bir anlayış da değişir. İşte bu değişimin adı “milliler”dir.

1.Sessizliğin Çığlığı

Türkiye, tarihinin en büyük siyasal boşluklarından birini yaşıyor. Ne iktidar gerçek anlamda bir yönetişim sağlıyor, ne de muhalefet halkın sesi olabiliyor. Sokaktaki vatandaşın dilinde artık yalnızca hayal kırıklığı var. Umut, yerini kayıtsızlığa, mücadele isteği ise sessizliğe bıraktı. Bu sessizlik bir tercih değil; bastırılmışlığın, korkunun ve çaresizliğin sonucudur.

Bu sessizliğin tam ortasında bir soru yükseliyor: “Millet nerede?” Çünkü bu millet, cumhuriyeti kuran, bağımsızlık savaşını veren ve bir zamanlar her koşulda iradesini ortaya koyan milletti. Bugün ise yalnızca izleyen, susan, hatta zaman zaman boyun eğen bir tablo var. Bu yalnızca iktidarın başarısı değil, muhalefetin de beceriksizliğinin eseridir.

Ama hiçbir sessizlik ebedî değildir. Tarih defalarca gösterdi ki halk, sustuğunda değil, ayağa kalktığında tarih yazmıştır. Bugün konuşmayan tribünler, yarın sahaya inebilir. Ve o zaman sadece bir düzen değişmez; bir halk yeniden doğar. Bu yeniden doğuşun öncüsü “milliler” olacak.

  1. İktidarın Dönüşümü – Milli Olandan Uzaklaşmak

“Yerli ve milli” söylemi, iktidarın en güçlü silahıydı. Ancak bu söylem, zamanla içi boşaltılmış, içeriğiyle çelişen bir slogana dönüşmüştür. Devletin çıkarları, uluslararası güç dengelerine teslim edilmiş; ekonomi, dışa bağımlılığın pençesine düşmüştür. Artık “milli” olan, sadece bir afişte kalan kelimeden ibarettir.

Kurumlar bağımsızlığını yitirirken, iktidar yalnızca sadakatle çalışan bir bürokrasi yaratmayı tercih etti. Eğitim sistemi bozuldu, yargı siyasallaştı, medya tekelleşti. Bu düzen halkın değil, dar bir çıkar grubunun lehine işleyecek biçimde dizayn edildi. Atatürk’ün inşa ettiği devlet aklı yerine, günü kurtaran popülist hamleler geldi.

İktidarın milletle bağını kopardığı en bariz alanlardan biri de liyakattir. Artık “hak eden” değil, “yakın olan” kazanıyor. Bu, devlete olan güveni sarsmakla kalmadı; aynı zamanda halkın geleceğe dair inancını da köreltti. İşte bu inançsızlık, iktidarın gerçek çöküşüdür.

  1. CHP – Muhalefet mi, Sistemin Diğer Yüzü mü?

Bir zamanlar halkın umudu olan CHP, artık sıradanlaşmış bir sistem partisine dönüştü. Ne sağdan açıkça ayrışabiliyor, ne de soldan net bir duruş sergileyebiliyor. Atatürk’ün partisi, onun ilkelerinden uzaklaştıkça kimlik krizi derinleşti. CHP’nin en büyük hatası, halktan değil, merkezden medet ummasıdır.

Seçmen ne zaman bir değişim istese, CHP kendi iç hesaplaşmalarıyla meşguldü. Özgürlük, adalet, laiklik gibi kavramlar, yalnızca kürsüde alkış almak için dillendirildi. Parti, tabanla değil; medya danışmanlarıyla, anket şirketleriyle konuştu. Sonuçta, halkın gerçek sorunlarına kör bir muhalefet modeli ortaya çıktı.

Bugün CHP, iktidarın alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak görülüyor. Çünkü toplum artık muhalefeti değil, çözümü arıyor. Ve çözüm; korkak, uzlaşmacı, belirsiz bir çizgiden çıkmaz. CHP ya köklerine dönecek ya da milletin vicdanında silinecek.

  1. Atatürk ve Milli Değerler – İhanetin Tanımı

Atatürk’ün temel hedefi; bağımsız, laik, akılcı ve halkçı bir Türkiye’ydi. Bu hedef yalnızca devrimlerle değil, milletin bilincine kazınan bir kimliktir. Bugün ise o değerler yalnızca resmi günlerde anımsanıyor, ama günlük politikada terk ediliyor. Bu ihanetin adı konulmalı: İlkelerden sapmak, ihanettir.

Milli irade, yalnızca sandıkla ölçülemez. Sandık; halkın tercihlerini doğru biçimde yansıtmıyorsa, bu bir manipülasyon aracıdır. Demokrasi, yalnızca seçmek değil; seçileni denetlemek, hesap sormaktır. Bugünkü sistemde bu mekanizmalar ortadan kaldırıldı. Bu da Atatürk’ün “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine aykırıdır.

Atatürk’ün çizdiği yol haritası, yalnızca tarih kitaplarında kalmamalı. O harita, bugünün sorunlarına da çözüm sunar. Ancak ne iktidar ne de muhalefet bu haritayı takip ediyor. Sonuç olarak millet, yönünü kaybetmiş bir gemi gibi rotasız seyrediyor. Bu da siyasal ihanetin başka bir boyutudur.

  1. Milliler Kimdir?

Milliler yalnızca sahada top koşturan futbolcular değildir. Gerçek milliler; bu topraklara aidiyet duyan, halkını seven, değerlerini koruyan ve geleceğe sahip çıkan insanlardır. Onlar sokakta, tarlada, fabrikada ya da üniversite amfisinde ve siyaset meydanında olabilir. Ortak noktaları: susmamak, eğilmemek ve vazgeçmemektir.

Milliler sistem dışından gelir. Onlar bir partinin adamı, bir çıkar çevresinin sesi değildir. Halkın içinden çıkan, halk gibi yaşayan ve halk için düşünen bireylerdir. Onlar siyaset yapmaz; hakikat söyler. Çünkü onların derdi koltuk değil, memlekettir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan tam da budur: Gerçek temsil. Milliler sahneye çıktığında ne iktidarın sahte milliyetçiliği kalır, ne muhalefetin kifayetsizliği. Onlar geldiğinde millet yeniden kendini hatırlar. Ve bu hatırlayış, bir devrimin başlangıcı olur.

  1. Tribünlerdeki Millet – Sessizliğin Anlamı

Tribünler bir halkın ruhunu yansıtır. Yıllarca siyasetin baskısından kaçan halk, tribünlerde slogan attı, pankart açtı, tepkisini gösterdi. Ama son yıllarda bu alan da susturuldu. Devletin baskısı, yasaklar ve fişlemeler, tribünleri de sessizliğe mahkûm etti.

Ancak bu sessizlik, halkın umursamazlığı değil; bastırılmış bir öfkenin göstergesidir. İnsanlar konuşmuyor çünkü söyledikleri dinlenmiyor. Yargılanıyor, suçlanıyor ya da yok sayılıyorlar. Bu nedenle sessizlik, bir tür pasif direnişe dönüşmüştür.

Ama her sessizlik sonsuz değildir. Tribünler konuştuğunda, bu sadece bir tezahürat olmaz; bir haykırışa dönüşür. O ses yükseldiğinde, sadece statlar değil; meydanlar, sokaklar, meydan okur hale gelir. Çünkü millet, bir gün mutlaka konuşur. Ve o gün geldiğinde, her şey değişir.

  1. İhanetin Ortakları – Sessiz Kalmak da Suçtur

Toplumsal çürüme yalnızca yukarıdan başlamaz; aşağıdan da beslenir. Halkın büyük bölümü olup bitene seyirci kaldığında, zulüm meşrulaşır. Sessizlik bir duruş değil; bir kaçıştır. Ve her kaçış, bir başka ihaneti mümkün kılar.

İktidarın adaletsizliği kadar, halkın tepkisizliği de suçtur. Çünkü kötülerin kazanması, iyilerin susmasıyla mümkündür. Bugün Türkiye, işte bu suskun iyi insanların ülkesi haline gelmiştir. Herkes bir diğerini bekliyor. Ama artık beklemenin sonu geldi.

Her bireyin görevi vardır: Gerçeği görmek, anlatmak ve direnmek. Kimi yazıyla, kimi sanatla, kimi doğrudan sokakta… Ama mutlaka bir şekilde mücadele etmek. Çünkü ihanetin ortağı olmamak için, sessizliğe ortak olmamak gerekir.

  1. Çöküş ve Diriliş – Tarihsel Döngü

Tarih bize gösteriyor ki her çöküş bir dirilişi beraberinde getirir. Bugünkü siyasi yapı çökmeye mahkûmdur çünkü halktan, hakikatten ve vicdandan kopmuştur. Çöküş; ekonomik, ahlaki ve siyasi alanlarda kendini göstermektedir. Ancak bu çöküş, bir bitiş değil, yeni bir başlangıç olabilir.

Her dirilişin temelinde bir bilinç sıçraması vardır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan tam da budur: Uyanış. Halk kendi gücünün farkına vardığında, iktidarlar değil, sistemler değişir. Çünkü asıl kudret, milletin iradesindedir. Ve bu irade bir kez uyandığında, onu hiçbir şey durduramaz.

Bu yeni doğuşun öncüsü, eski düzenin parçası olamaz. O nedenle milliler, yalnızca karşı çıkmakla kalmaz; yeni bir vizyon sunar. Diriliş, sadece yıkmakla değil, inşa etmekle mümkündür. Yeni Türkiye, işte bu inşa süreciyle doğacaktır.

  1. Ne Yapmalı?

Artık zaman, izleyici olma zamanı değil; sahaya inme zamanıdır. Her birey bulunduğu yerden başlayarak bir katkı sunmalı. Gençler örgütlenmeli, sanatçılar konuşmalı, akademisyenler cesaret göstermeli. Çünkü toplumsal değişim, yalnızca tepede değil, tabanda başlar.

Bir hareket, fikirle başlar; kararlılıkla büyür. Örgütlü halk, korku duvarlarını yıkar. Bu nedenle milliler yalnızca düşünmez; harekete geçer. Onların varlığı, sessizliğin sona erdiğini gösterir. Ve o ses büyüdükçe, düzen sarsılır.

Bugün yapılması gereken; umutsuzluğu aşmak, korkuya teslim olmamak ve birlikte hareket etmektir. Bu, kolay değil ama mümkündür. Çünkü bu halk, defalarca küllerinden doğdu. Ve yine doğacaktır. Yeter ki biz, o ilk kıvılcımı ateşleyelim.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar