Blog

  • Dünyadaki ‘En Başta Gelen Terörist’ Devlet…Prof. Noam Chomsky

    Dünyadaki ‘En Başta Gelen Terörist’ Devlet…Prof. Noam Chomsky

    EN ZORLUSU…..

    Share

    unclesam

    Dünyadaki ‘En Başta Gelen Terörist’ bir Devlettir

    Amerikalı akademisyen Prof. Noam Chomsky Press TV’ye kendi lkesini eleştirerek: eğer uluslararası kanunlar uygulansa Amerika Birleşik Devletleri maalesef En başta gelen terörist devlet olarak tanımlanacak, diyor.


    Prof. Chomsky Uluslararası etkin – Press TV ile yaptığı röportajda “Terörizmin resmi tanımlarını yaptım ki bunlar çok iyiydi, yaptığım bu tanım Amerika Birleşik Devletleri ve İngiliz kanununda yer aldı, iyi bir tanımdır ama bir kusuru vardır; eğer bunu tam olarak uygularsanız,  maalesef bu  ABD dünyada en başta gelen terörist devletlerden birisidir, sonucunu verir” dedi.


    Prof. Akademisyen kendisinin, Ronald Reagan’ın 1980’lerde başkan olduğunda Amerika Birleşik Devletleri tarafından sürdürülen sözde teröre karşı savaşı haber verdiğini de sözlerine ekledi.

    Prof. Chomsky, “ 1981’den bu yana terörizm hakkında yazıyorum, Ronald Reagan Beyaz Saray’a gelip teröre karşı savaş Amerikan politikasının en önemli öğesi olacak dediğinden bu yana”, şeklinde konuştu.


    Prof. Chomsky, “Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere saldırı için ince bir yasal örtü sağlamaya çalıştı. Yasal örtü, bildiğiniz gibi, sonradan TAMAMEN yalan olduğu ispat edili sözde Saddam kitle imha silahları programlarına son vermedi’ diyerek 2003 yılında Irak’ın Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde 1.5 milyon Müslümanın katledilmesi ve hala hergün yüzlerce insanın katledilmesine sebep – işgalinin meşruiyetini sorguladı.


    Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki kuvvetler 2003 yılında Irak’a saldırdı ve kitle imha silahlarına sahip olduğu bahanesiyle, tıpkı petrol dahil, ülke kaynaklarını millileştirip halkına İNSANCA eşit hakları paylaştıran Chavez, Kaddafi gibi defalarca %90 oylarla seçilmiş Saddam Hüseyin’i devirdiler.  Ancak batının SONbahar diye paramparça ettiği diğer Arap ülkeleri gibi, Irak’ta – SOYSUZ yalanlarının aksine hiçbir zaman kitle imha silahı bulunmadı.


    Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki operasyonun zirvesinde Irak’ta 170 bin Amerikan askeri ve 500’den fazla üs bulunuyordu.  Asıl hedef Türkiye, Güney Doğuda Kürdistan Devleti kurma amacıyla konuşlandırmak istediği – Meclislerinde ‘Tezkere’ diye bilinen hedefe ulaşamayınca, sonunda Türk askerinin başına ÇUVAL geçirerek  tarihi boyunca EN AĞIR hakarette bulunan ABD öncülüğündeki müdahalenin ve ülkenin devam eden işgalinin sonucu olarak maalesef 1.5 milyondan fazla masum müslüman Iraklı öldürüldü.

    Medyasafak kaynaklı….

     http://www.demadidema.com/index.php/duenya/348-enzorlu

  • NAKSiBENDiLiK – TARiKAT NEDiR? – KURALLARI – TARiHCESi

    NAKSiBENDiLiK – TARiKAT NEDiR? – KURALLARI – TARiHCESi

    Nakşibendi râbıtası, tarikatın bütün temel ilkeleri gibi Hint kaynaklıdır ve Budizm’den alınmadır. Râbıta sözcüğü Arapça olduğu için, bu meselenin içyüzünü bilmeyenleri yanıltmaktadır. Aslında bu tarikatın bütün kavramları kısmen Arapça, kısmen de Farsça’dır. Çoğu, Rahip Patanjali’nin Sutralar’ından alınan ve hile ya da adaptasyon sonucu Arapça ve Farsça kelimelerle sembolize edilen bu kavramlar, tarih, antropoloji, evrim ve yozlaşma gerçekleri hakkında bilimsel malumattan yoksun yığınlar için son derece yanıltıcı olmuştur.

    (Ferit AYDIN, Tarikatta RâbıtaNakşibendîlik s. 257-274 Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000)

    TARiKAT NEDiR

    Share

    tarikat2

    Tarikatlar – RABITA..

    Râbıtanın şartları ondur:

    1. İnâbeli olmak:
    Yani bir Nakşibendî şeyhine bağlanmak ve mürit sıfatını kazanmak.
    Nakşibendî Tarikatı, örgütlenmeye en çok önem veren bir mistik akımdır. Tarih boyunca kaydettiği gelişmesini ve yaygınlaşmasını sıkı ve disiplinli örgütlenmeye borçludur. Tarikatın ilk ve en önemli kuralı şeyhe mal ve canla teslim olmak emir ve talimatını kayıtsız, YANLIŞTA OLSA – şartsız ve itirazsız şekilde yerine getirmektir. Bunu peşin olarak kabul etmeyen zaten bu tarikata alınmaz. Bu örgüte mürid sıfatıyla giren her kes sıkı bir şekilde izlenir. Davranışlarında tarikat kurallarına aykırı en ufak bir hareket tespit edilirse (uzaklaştırılmasından zarar gelmeyeceğine inanıldığı taktirde) tard edilir, aksi halde başka şekilde kullanılır!

    2. Aptesli olmak:
    Bu şart râbıtaya, İslâm’a ait bir uygulama süsü vermek için öngörülmüştür. Çünkü ileride de görüleceği üzere râbıtanın kaynağı İslâm değildir.

    3. Kapıyı kitlemek:
    İslâm’da ibadetin gizli yapılmaması gerekir. Özellikle eğitici etki yapacağından farzların açık şekilde yapılması zorunludur. Çünkü İslâm bir cami ve mezarlık dini değildir. Sosyal ve toplumsal disiplinlere sahip bir yaşam ve yönetim biçimidir. Cami pencerelerine buzlu cam takılmasından amaç, içerideki görüntüyü gizlemek değil, tam tersine dışarıdaki görüntünün içeriye yansımasına ve namazdakilerin dikkatini dağıtmasına engel olmaktır.
    Dolayısıyla rabıta yaparken tarikatçıların kapıyı kilitlemesi, Tarikat liderlerinin vaktiyle bir takım gizli ve tehlikeli amaçlar güttüğünü, bu maksatlarla yapılan toplantılara ibadet süsü verdiklerini akla getirmektedir.

    4. Ortamı karartmak.
    Gerek rabıta sırasında, gerekse Hatm-i Khuwajegân ve tevccüh ayinleri sırasında ışıkların söndürülmesi olayı da yine yukarıdaki noktayı hatırlatmaktadır.

    5. Ters teverruk oturuşu ile oturmak.
    Bu oturuş şekli, Buduzm’in teorisyenlerinden Rahip Patanjali’nin Sutralar adlı kitabında yoga için ön gördüğü oturuş biçimlerinden adapte edilmiştir. Meselenin içyüzünü gizlemek için biraz değiştirilmiştir.

    6. Gözleri yummak.
    Gözleri yummak da yine Budizm’in yogasından alınmıştır. Amaç şeyhin silueti üzerinde zihni yoğunlaştırmaktır.

    7. Nefesi kontrol altına almak.
    Bu kural da yine yogadan alınmıştır. Bundan maksat, konsantrasyonu sağlamaktır.

    8. Sabit ve hareketsiz durmak
    Aynı şekilde bu kural da yine yogadan alınmadır. Konsantrasyonu kolaylaştırmak içindir.

    9. Mürşidin şeklini zihinde canlandırmak.
    Bu da yogadan alınmıştır. Şartlı refleks eğitimine yönelik bir uygulamadır.

    10. Mürşidin rûhâniyetinden yardım dilemek.

    Bu ise tarikatın politeist felsefesinden kaynaklanan bir fantezidir. Rabıtayı tamamlayıcı bir özellik taşır.

    (Ferit AYDIN, Tarikatta RâbıtaNakşibendîlik s. 26-31 Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000).

    Kaynağı:

    Nakşibendi râbıtası, tarikatın bütün temel ilkeleri gibi Hint kaynaklıdır ve Budizm’den alınmadır. Râbıta sözcüğü Arapça olduğu için, bu meselenin içyüzünü bilmeyenleri yanıltmaktadır. Aslında bu tarikatın bütün kavramları kısmen Arapça, kısmen de Farsça’dır. Çoğu, Rahip Patanjali’nin Sutralar’ından alınan ve hile ya da adaptasyon sonucu Arapça ve Farsça kelimelerle sembolize edilen bu kavramlar, tarih, antropoloji, evrim ve yozlaşma gerçekleri hakkında bilimsel malumattan yoksun yığınlar için son derece yanıltıcı olmuştur.

    (Ferit AYDIN, Tarikatta RâbıtaNakşibendîlik s. 257-274 Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000)

     

    Tarihçesi:

    Nakşibendilerin ilk yazılı kaynağı olan Raşahât adlı kitaba bakılacak olursa rabıta kelimesini ilk kez telaffuz eden Yakub-i Çarkhî adlı ruhanîdir. Bu şahıs Gazneli bir Türktür ve milâdî 1444’te ölmüştür. Onun çağdaşı olan Raşahat’ın yazarı Ali bin Hüseyn el-Vaiz, Farsça yazdığı eserinin (Osmanlıca’ya çevrilmiş tercümesinin) 354 üncü sayfasında birkaç kelime ile bu konuya dokunmaktadır. Ancak bu çok kısa değinmeden, rabıtanın o dönemde ne anlama geldiği ve nasıl uygulandığı hakkında hiçbir şey anlaşılmamaktadır. Aslında bu sembolik sözler, rabıtanın o tarihlerde henüz tarikatın bir kuralı haline gelmekten çok uzak olduğunu ve sade bir düşünceden öteye gitmediğini göstermektedir. Buna, rabıta sürecinin ilk aşaması demek doğru olur.

    Nakşilik tarihinde rabıtadan belgesel olarak söz eden ikinci şahıs Tacuddîn bin Zekeriyya el-Hindî’dir. Hintli olan bu kişi, bir süre Mekke’de kalmış, milâdî 1641’de orada ölmüş ve tarikat hakkında Arapça iki kitap bırakmıştır. Bunlardan biriRisâle-i Tajiyye’dir; ikincisi de Âdab’ul-Meshikhati wa’l-Muridîn’dir. Her iki kitapçıkta da rabıtadan söz etmiş ve en azından onu, «Şeyhin şeklini zihinde canlandırmaktır» diye tanımlamıştır. Bu da rabıta sürecinin ikinci aşamasıdır.

    Tacuddin’in ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra Halid Bağdadî adında bir Nakşibendi şeyhi rabıtayı ele almış ve onu bu tarikatın önemli bir kuralı haline getirmiştir. Bu kişi, rabıtaya ilişkin olarak yukarıda sıralanan şartları koymuş ve bu kural için bir de uygulama şekli belirlemiştir. Bu da rabıta sürecinin üçüncü ve şimdiye kadarki son aşamasıdır. 

     

    Halid Bağdadî’nin 1826 yılında öldüğüne bakılacak olursa işbu rabıta meselesinin, 1444 ile 1826 yılları arasında 382 yıllık bir süre boyunca üç aşamada pişirilerek Nakşibendilere hazmettirildiği açıkça anlaşılmaktadır.

     

    Râbıta – Meditasyon ve Budizm üsulu Yoga:

    Meditasyon sözcüğü ise Avrupa kaynaklıdır ve “bilinçli düşünme” anlamına gelmektedir.  Yoga’ya gelince bu terim, Budizm’le ilgili kaynaklarda «Allah’la birleşme amacına yönelik bir zihinsel eğitim» olarak tanımlanmıştır. Bu üç terim arasındaki ilgiler araştırıldığında rabıtanın yoga’dan ilham alınarak düzenlenmiş bir meditasyon biçimi olduğu anlaşılmaktadır.

    (Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta Nakşibendîlik s. 257-274 Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000)

     

    Tasavvuf:

    Tasavvuf Arapça, İslâm kaynaklı, Kur’an-ı Kerim, ne de hadis-i şeriflerde asla geçmez. Bu gerçekler bile, gerçek manası bile bilinmez tasavvufun İslâm’a her bakımdan ne kadar yabancı olduğunu anlatmaya yeter.

    Tasavvuf kelimesi, Yunanca «Theosophie=Teozofi» den alınmış, zaman içinde evelenip gevelenerek sözde (felsefe kelimesi gibi) Arapçalaştırılmıştır. Çünkü felsefe sözcüğü de orijin bakımından Yunancadır ve batı dillerinde (fr.) philosophie veya(İng.) philosophy (filozofi) şeklinde yazılır. İşte Theosophie kelimesi böyle bir evrime uğrayarak bu fonetikle işlenmiş ve İslâm literatürüne çöküş sürecinde yerleştirilmiştir.

     

    Buna rağmen bazı uydurmacı sözde yarım akıl dindar tasavvuf kelimesinin, (Arapça yün anlamına gelen) sûf‘tan; (arılık anlamına gelen) safwet‘ten; ya da «Ashab-ı Suffe» den geldiği, ısrarla mantıksızca ileri sürülmüştür. Aslında bu iddiaların üçü de temelsizdir.
    Görüldüğü üzere gerek kaynak bakımından, gerekse linguistik (lisan kökü) yönden İslâm’a bu derece uzak olan tasavvuf, felsefe olarak da İslâm’a ilişkin hiçbir özellik taşımamaktadır.


    Felsefe olarak:

    1. Tasavvuf pasif ve metitativdir oysa İslâm ise aktif ve aksiyonerdir.

    2. Tasavvuf sırf ruhânîdir – oysa İslâm ise hem ruhânî hem de seküler cephelere sahiptir. Ancak her iki yönü ile de rabbânîdir.

    3. Tasavvuf Allah’ı her şeyin özü ve ruhu; her şeyi de Allah’ın bir parçası olarak görür, oysa
    İslâm ise Allah’ı tüm kâinâtın dışında; ancak bütün varlıkların tek, eşsiz, benzersiz, başlangıçsız, sonsuz, eksiksiz, aşkın ve yetkin yaratıcısı sıfatlarıyla bir «Zât-ı Ece-i Âlâ» olarak tanımlar.


    4. Tasavvuf «marifetullah» idealine dayanır.  Bu ise haşa – Allah’ın zatını keşfetmek, O’nu bulmak ve O’nda eriyip sonsuzlaşmak ve ölümsüzleşmek demektir. Bu idealin Kitap ve sünnette yeri yoktur.  Oysa İslâm’daki ideal ise «İbadetullah» tır. Yani Allah’a iman, teslimiyet ve içtenlikle kulluktur (Kur’an-ı Kerim, Zariyât/56)

    Bu gerçeklerle, tasavvufun kesinlikle İslâm’dan tamamen ayrı bir felsefe ve düşünce olduğunu; bu felsefeye dayandırılan her tarikatın da TAMAMEN – sonu kafirlik derecesinde sayılır – İslâm’dan bağımsız birer din olduğunu çok berrak şekilde kanıtlamaktadır.

    (Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta Nakşibendîlik s. 203-215 Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000)

     


    Tarikat:

    «Tarik», yol anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Sonuna eklenen dişilik takısı ile «Tarikat» biçiminde kullanılan bu sözcüğe kimler tarafından programlandıysa – bilahare özel anlamlar yüklenmiştir.

    «Bir yol», ya da «Yollardan biri» demek olan «Tarikat» terimi tasavvufla, yani mistisizmle çok yakından sıkı ilişkilidir. İslâm’la sümme haşa ASLA hiçbir bağı bulunmayan mistik düşünce, bütün tarikatların felsefesini oluşturmaktadır. Böylece tarih boyunca tarikat adı altında peydahlanmış butür örgütlerle İslâm arasında hiçbir bağ bulunmadığı sonucunu çıkarmak mümkündür.

    Başta Yesevîlik ve Nakşibendîlik olmak üzere, örneğin: Kadiriyye, Rufaiyye, Şazeliyye, Bayramiyye, Halvetiyye, Rûşeniyye, Gülşeniyye, Sümbüliyye, Şemsiyye, Ahmediyye, Cemâliyye, Bahşiyye, Uşşakiyye, Cerrahiyye, Demirtaşiyye, Deridaşiyye, Sezaiyye, Aliyye, Buhuriyye, Bekriyye, Burhaniyye, Cahidiyye, Çerkeşiyye, Dürdüriyye, Karabaşiyye, Kemaliyye, Mısriyye, Muslihiyye, Nasuhiyye, Ramazaniyye, Raufiyye, Salâhiyye, Semâniyye, Sivâsiyye, Sinâniyye, Zühriyye, Haliliyye, İbrahimiyye, Hafniyye, Hulviyye, Feyziyye, Cihangiriyye, Hayatiyye, Bektaşiyye ve Biberiyye, gibi tarih boyunca çoğu batılı kaynaklarca kurdurulmuş olan bu soysuz  tarikatlararın faaliyetleri sonucu, İslâm hayat nizamı – kelimenin tam anlamıyla- felce uğratılmıştır!

    Bugün TÜM dünyadaki Müslümanlarının uğradığı çöküş ve felâketlerin temelinde aslında bu örgütlerin büyük etkisi vardır. Dolayısıyla bu etkilerden, gelecek kuşakları koruyabilmek için gerçek Müslümanlar, tasavvuf ve tarikatlar hakkında illaki ispat edili

    belgesel, güvenilir ve ayrıntılı bilgilere ulaşmak zorundadırlar. Araştırmacı-Yazar Ferit AYDIN 23 yıl boyunca yaptığı çalışmalarla «Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik» adı altında işte bu önemli sorunu aydınlatmış ve yakaladığı gerçekleri kanıtlarıyla birlikte okuyucuya sunmuştur.


    (Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta Nakşibendîlik Süleymaniye Vakfı yayın İst-2000)

    Nakşibendilik:

    Yukarıda sadece çoğu 17. Yüzyıldan beri – Çoğunluk Müslüman nufuslu Hindistanı (Pakistan ve Bangladeş ile beraberken) kontrol adına – İngiltere Dışileri Bakanlığı, tıpkı geçen asrın başında Ermeni olaylarını Robert koleji üzerinden organize eden – Anadolunun küçücük kazalarına bile ‘Amerikan koleji’ açan ve İLK yaptığı şey – toplumun ‘en hassas’ olduğu din konusunda ‘Tarikatlara destek’ vermiş, hala Lozan Anlaşması – dolayısıyla – tek varlığımız Türkiye Cumhuriyetini tanımayan TEK ülke, Birleşik Devletleri gibi, birkaçının adı geçen dikkat edilirse çoğu YABANCI kaynaklı bu tür, İslami düşünceye göre tamamen SAPKIN olanlardan özellikle Nakşîlik Türkler arasında en çok yayılıp tutunmuş, bir tarikattır.

     

    Bunun çeşitli sebepleri vardır. Birincisi ve belki de en önemlisi bu tarikatın Türk-İslâm modeli olarak algılanmış olmasıdır. Çünkü bu mistik akmın geçmişi, her ne kadar Hz. Ebubekr’e dayandırılıyor ise de, aslında gerçekte bugünkü adına bile KAYNAK olan 1389’da Buhara’da ölen Muhammed Bahauddîn Buharî’den bile çok sonra almıştır. 

    Yani kurucusu olduğu iddia edilen Muhammed Buharî’nin bile bu tarikatı Nakşibendîlik adı altında organize ettiğine ilişkin hiçbir kanıt ve belge yoktur. Hatta ve hatta, gerçekte Muhammed Buharî’ye Şah-ı Nakşibend unvanı bile onun ölümünden çok sonra verilmiştir.

    Bu örgütün sekiz maddelik ilk temel kurallarını koyduğu ileri sürülen ve milâdî 1179’da Buhara’da ölen Abdulkhalıq Gonjduwanî’nin, yaşadığı dönemden günümüze dek geçen yaklaşık 800 yıl boyunca çoğu ulemalarca SAPKIN denen Nakşibendî Tarikatı’nın uzun macerası ilginç gelişmelerle sürmüştür. İlhamını asla İslâm’dan almamış olan, tam tersine çeşitli dönemlerde daha çok Budizm’den beslenerek İslâm’a ve Müslümanlara karşı tehlikeli ivmeler kazanan bu tarikat, günümüzde çoğu müridleri tarafından bile anlaşılmadan, APTALCA körü körüne ‘biat’ ile önemli bir toplumsal sorun haline gelmiştir.  Öyleki özellikle Khatm-i Khuwajegân ayini ve râbıta gibi şartlandırıcı meditativ uygulamalar ile bu akım, günümüzde İslâm’dan dolaylı kaçışın ve fanatizmin ürkütücü kaynağı durumundadır.

    Bu tarikatın en tehlikeli yanı, onun dış görüntüsüyle oynadığı profesyonel yanıltıcı roldür. Örneğin alkoliklerin, stres altında bunalan insanların ve çeşitli ruhsal sorunlarla boğuşanların Nakşibendî tekkelerinde, keramet masallarıyla rehabilite edilmeleri bu tarikatın lehinde etkili reklâm ve propaganda yerine geçmektedir. Keza bu tarikatın yayıcıları tarafından iman, ibadet ve ahlâk konularında her gün vaaz kürsülerinde yapılan ateşli konuşmalar,  bu örgütün içyüzünden habersiz sıradan yığınları derinden etkilemektedir.

     

    İlginçtir ki bu tarikata giren kalabalıklar arasında hemen hiç kimse Nakşibendiliğin ilham kaynağını, tarihi serüvenini, İslâm’dan saptırıcı gizli kurallarını ve karanlık felsefesini asla bilmemektedir.  Bu tarikat, günümüzde Amerika, Kanada ve çeşitli Avrupa ülkelerinde interrnet ve medya aracılığıyla propagandalarını yoğunlaştırarak adeta CIA – toplumu sürekli kontrol için ‘her köşe başına bir Kilise kur’ benzeri bir beyin yıkama makinesi haline gelmiştir.

    Nakşibendî Tarikatı’nın, işte bu gizli yönlerini Araştırmacı-Yazar Ferit AYDIN, yıllarca süren çalışmalarının bir ürünü olarak «Tarikatta râbıta ve Nakşibendîlik» adlı eseriyle Tümü Şslamiyeti yıkma adına tezgahlanan, SAPKIN – dıştan idare edilen yönleriyle, belgelendirerek  gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır.

     


    Şeyh-Mürit ilişkisi:

    Nakşibendîlikte bağlılık, içtenlik ve fedakârlık tarikat ahlâkının özünü ve temelini oluşturur. Bu nedenle şeyh-mürit ilişkisi çok sağlam kurallara bağlanmıştır.

    Müridin şeyhe canfedâ bir şekilde bağlanmasını sağlayan kuralların başında râbıta gelir. Müritlik sıfatını kazanan kişiye sürekli şekilde rabıta yaptırılır. Bilindiği üzere rabıtanın en önemli şartı, şeyhin şeklini zihinde canlandırmak ve sanal alemde hep onunla yaşamaktır. Bu arada rabıta dışında, şeyhin gözde adamları tarafından müritlere sürekli olarak pompalanan onun «keşif kerametleri, manevi üstünlükleri, yüce ahlâkı ve Allah katındaki mertebesi» hakkında açıklamalar yapılır. Bu cahiliye döneminde dahi İslamda haşa yeri olmaz SAPKIN biat telkinler ve anlatımlar o kadar sürekli ve etkilidir ki sohbetler esnasında bazı müritler dayanamayarak baygınlık geçirir, acaip sesler çıkarır tamamen sarhoş – esrarkeş gibi kendinden geçer SAPKIN olurlar; örneğin bazı müridler havlar, miyavlar ya da kişnerler; bazıları ise dam, teras ve balkonlardan kendilerini aşağı atarlar. Buna da ‘dumanaltı oldu’ anlamlı sanki bir marifetmiş gibi tarikat dilinde «cezbeye kapılmak» denir.

    Artık ‘biat’ etkisiyle Zavallı denecek kadar acizleşmiş, ailesiyle – işiyle bile alakadar olmayan,  bazıları servetini kaptırmış Müritler uzun süre bu telkinler altında şeyhin bir kulukölesi haline gelir.  Bu yüzden bazı müritlerin çoğu özel ve gizli sohbetlerde arkadaşlarına sır verir  «Ben şeyhimi Allah’tan daha çok severim» dediği nadir olaylardan değildir. Bu da bize gerçekte Nakşibendilikte şeyh-mürit ilişkisi hakkında bir fikir vermesi bakımından yeterlidir !


    Seyrusülûk:

    Aslında «Seyr», Arapça bir sözcüktür; yürümek, yol almak demektir. Keza «Sülûk»da Arapçadır ve bir yolu izlemek anlamına gelir.  Tarikat, belli amaçlara dayalı bir yol olduğu için bu yolu izleyecek kişiye yaptırılan özel eğitim, bu isim altında kurumlaştırılmıştır. Dolayısı ile Nakşîlik’te «Seyr-u sülûk» diye adlandırılan eğitim şekli, tarikatın karmaşık birtakım kurallarının uygulamasından oluşur.

    Tarikat, çoğu SAPKIN – gayri İslami örgütsel ‘GİZLİ’ yapısını korumak ve teşkilâta nitelikli eleman yetiştirmek için özel bir eğitim sistemi geliştirmiştir. Bu sistemin Budizm’den adapte edilmiş önemli disiplinleri vardır. «Seyr-u sülûk», işte bu disiplinlerin uygulamasına denir.


    Nakşibendî Tarikatı’nın on bir temel kuralı vardır. Çoğu Farsça’dan seçilmiş terimler:

    1. Hûş der dem
    2. Nazar ber kadem
    3.Sefer der Vatan
    4. Khalvet der encumen
    5. Yâd kerd
    6. Bâz geşt
    7. Nigâh daşt
    8. Yâd daşt
    9. Vukûf-i zamanî
    10. Vukûf-i adedî
    11. Vukûf-i Kalbî

    Örgütün önemli kademelerinde görevlendirilecek kişiler, işte bu kurallarla öngörülen tamamen  gizli bir eğitim sisteminden geçirilerek hazırlanırlar. Yani tarikata her giren kişiye hele sıradan kimselere «Seyr-u sülûk» yaptırılmaz.  Eğitimsiz mürit takımından olanlara sadece aslında ‘Çaylak’ anlamlı «wird» adı altında birtakım şartlandırıcı ‘katı biat’ tarzı zikirler verilir; tıpkı Afrikadaki ilkel toplumlardaki gibi transa geçmeleri için onlara rabıta yaptırılır. Bununla birlikte bazen Khatm-i Khuwajegân ayinine de alınırlar. Ancak postnişîn ve halife adaylarına yaptırılan «Seyr-u sülûk» bu sıradan ‘çaylak’ kalabalıklara asla yaptırılmaz.

    Eğitimsiz mürit yığınlarının sayıca fazla olması sadece stratejik açıdan önemlidir. Örgütün fazla insan gücüne sahip olması ülke genelinde genel seçimler dahil, çeşitli hedeflerin gerçekleştirilmesi yanında gövde gösterisi ve propaganda için de önem taşır.


    Fenafillâh-Nirvana:

    Budizmde tepeye erme anlamlı Hintçe ‘Nirvana’ kelimesinden kaynaklanan  «Fenâfillâh»  tabiri, «Vahdet-i vücut» olarak bilinen ve putperest ÇOK TANRILI eski Yunan medeniyetleri toplumları – Helenistik dönemden beri çeşitli din ve felsefeyi oluşturan ‘politeist – çoğulcu’ doktrinlere ait herkesce bilinen bir argümandır.  Birçok tarikatta olduğu gibi Nakşibendilikte de «Seyr-u sülûk» denen «manevi yolculuğun son durağıdır».  Nakşibendilere göre ilginçtir, evliyalık !! mertebesine sahip ieyhin zaman içinde yücelerek haşa Allah ile birleşip O’nun zatında erimesiyle ulaştığı en üst zirvedir (!) .


    Tamamlayıcı Bilgiler:

    Bu özet bilgilerle gerçek içyüzü deşifre edilen Nakşibendi Tarikatı ve benzer örgütlerin, ülkemiz ve halkımız için ne gibi sorunlara kaynaklık ettiği hakkında toplumu aydınlatmak ilim erbabının, eğitimcilerin ve sivil toplum örgütlerinin önemli görevlerindendir.

    Araştırmacı-Yazar Ferit AYDIN örgüt hakkında «Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik» adlı eseri hiç kuşkusuz bu konuda önemli bir boşluğu doldurmuş, toplumu aydınlatma konusunda önemli bir hizmet sergilemiştir.

  • CHP’DE  ŞERO’LUK

    CHP’DE ŞERO’LUK

    Türk Devletini de “Millet, ülke, egemenlik” olmak üzere üç unsur belirliyor.
    Ne ki ABD’nin Avrasya’da kalıcı, radikal dönüşümler için verdiği savaşımda Türkiye’deki varlığını, bir kısım halkın kanaatleri veya hükümetlerle değişmeyecek denli köklü ilişkiler üzerinden geliştirmesini teminen devletin en üst yönetimi -özellikle, askerle oluşturduğu yakınlığını egemenliğine güvence olarak değerlendirmesi sonucu;
    Egemenlik iç içe iki aşamada el değiştirmiş bulunuyor.

    *
    İlkin ABD’nin Türkiye’de AKP siyasal iktidarına ve bir cemaate verdiği destekle Türk Milleti çerçevesi; esaslı bir islamcı kadro hareketiyle devletin elit kadrolarını oluşturan tüm yapılardan silinmiş -bu sırada, AKP iktidarının hareketini kısıtlayan ekonomik dengelerin yeniden düzenlemesi karşılığında Avrasya’ya yönelik politikalarda açık işbirliği ve kurumlaşmalar oluşturulmuştur.
    Şimdi de Abdullah Öcalan girişimi ile Türkiye, Suriye, Irak ve İran bileşeninde Kürt kimliğine statü tanınması süreci işletiliyor!

    *
    Sonra Milli İstihbarat Teşkilatı;demokratikleşmeyi öngören ABD unsurları,Kürt Sorununun çözülmesini öngören İsrail,TSK’nın stratejisini belirleyen NATO ve yerli işbirlikçi AKP ile cemaat unsurları bileşkesinde Türkiye’nin hem siyasetini hem askerini yöneten Türk Devletinin derin yapısının görünen egemeni edilmiştir.
    Hem siyaset hem asker Avrasya ekseninde İslamcılığa kaydırılırken,Türkiye’nin ülkesi kimliksizleştirilmeye çalışılıyor…

    *
    Geriye tek şey kalmıştır!
    Bu, son Türk Devletinin nihai olarak ortadan kaldırmasını teminen realpolitik gerçeklerin Türk milletinin hiç bir soy,din,mezhep,konum ayrımcılığı içermeyen idealist taahhütlerine egemen olmak üzere;
    Eşit yurttaşlık garantisi ile çıkarılmak istenen ve hiç bir resmi belgede Türklüğün sosyolojik tanımlamasına, devletin bir üst kimlik tasarlama girişimine olanak tanımayan -üstelik, eğitim müfredatının da bu esaslarda yeni nesil yetiştirmesini öngören yeni Anayasa’nın çıkarılmasıdır.

    *
    Teminen reelpolitik adına -bir taraftan,Başbakan Erdoğan’ın,”Bugün Türkiye’nin sıkıntılarının önemli bir kısmı geçmişteki ayrımcı politikaların sonucudur” tezi -öte taraftan, terörist Murat Karayılan’ın,”Siz savaşmak mı istiyorsunuz? Ee savaşırsanız biz de 50 yıl daha savaşabiliriz. Bir arada yaşamak için çözüm yolunu bulmak gerekir” tezi bileşkesinde mütemadiyen Türkiye idealizmine vuruluyor.

    *
    Kamuoyu oluşturma merkezlerinden CHP’nin Türk milletinin hiç bir soy, din, mezhep, konum ayrımcılığını içermediği için devrimci,milliyetçi, lâik, cumhuriyetçi, devletçi, halkçı olan -bu yüzden, bağımsızlıkçı-antiemperyalist ve çağdaş karakterine,
    MHP’nin Türk milletinin imkan ve kabiliyetleri ile doğal, kültürel, beşeri değer ve kaynaklarıyla Türk ve İslam dünyasının çekim ve cazibe merkezi olmasına yönelik karakterine mütemadiyen saldırılıyor.

    *
    Mesela, yeni Anayasa’nın çıkarılması konusunda CHP’nin baskı ve saldırılara uğramasının nedeni olarak Genel Merkez’de ulusalcı, sosyal demokrat, liberal, sosyalist , kürtçü, cemaatçi bilumum düşüncenin ayakları altında dolaşan, onların farklı algısı ve sevgisiyle travmaya uğramış, adını bir çizgi roman karakterinden alan kedi Şero’nun yansıttığı karakterin sorumluğundan bahsediliyor!
    Bülent Üstün’ün tekir “Kötü Kedi Şerafettin”i, Tonguç’un mastürbasyon yaptıktan sonra ortaya saçılan menisine oturan bir kediden dünyaya gelmiş -sonra, birlik olduğu kedilerle tecavüz ettiği dişi bir kediden Tacettin adında oğlu olan yarı kedi- yarı insan çizgi roman kahramanıdır; çağdaşlığa karşı duygularını dışa vuramayan insanı betimliyor.
    Tıpkı CHP’nin özgün karakterine karşı duygularını dışa vuramayan bilumum düşünce arasında travmaya uğrayan kedi Şero’yu anımsatıyor; baskılar, saldırılar CHP’nin Şero’luğunu hedef alıyor…

    *
    Kemal Kılıçdaroğlu, Abdullah Öcalan’ın “Kürt sorunu çözümünde ulusalcı politikaların yetersiz görülmesi nedeniyle liderdir. Kürt sorununun çözümünün önünü açmak için Demokratik Kemalizmi geliştirecektir. Kürtlerin bu çözümden yana olması gerekir” dediği kişidir.
    Kemalizmin demokratikleşmesi; CHP’nin ulusalcı,sosyal demokrat, sosyalist, kürtçü, cemaatçi, liberal karma ile bilinmeyen bir eksene oturması ve Türk ülkesi ile Milletinin varlığı, Türk Devletinin bölünmez bütünlüğüne bağlılık idealinin bitirilmesidir.
    Bu suretle Kılıçdaroğlu’na CHP’yi AKP’nin oluşturduğu merkezin diğer kutbu haline getirmek misyonu biçilmiş, O’da Cumhuriyet’in yok edilen niteliklerine sahip olunması mücadelesi vermek yerine bölüşüm tartışması, sınıfsal sorunlar, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğuna soyunmuş, Kemalist Türk Devleti idealini yem etmiştir.
    Sadece bir adım ötesi -işte,yeni Anayasa ile Türk Devletini de oluşturan “Millet,ülke,egemenlik” unsurlarının tamamen çökertilmesidir -ki,bu İslam ülkelerinin de Türk Devletinin örneklediği bağımsızlıkçılık, antiemperyalist ve çağdaş karakterden yoksun kalmaları anlamına geliyor.

    *
    Tam bu çizgide Yahudi milletinin Siyonizmle tarihteki Yahudi devletinin sınırları içinde kendi kaderini tayin etme hakkını bir devletle gerçekleştirmek ülküsü başlıyor;
    Siyonist Ülkü’ye göre Avrasya bir savaşın ardından mütemadiyen hakimiyet kavgası verilen bir alan olmaktan uzaklaşmıştır.
    Türkler, Araplar güçlerini ancak birleştirmiştir:Konstantiniye Türklerin ve Arapların yeni Osmanlı başkentidir !
    Yüzyıllarca süren savaşların sonunda Brüksel, New York, Pekin ve Konstantiniye.
    Artık Ruslar Türkleri oradan çıkarmadan Konstantiniye’yi başkent yapabilirler ve Konstantiniye – zaten, Yunan başkentidir de…
    Orta Doğu hep ait olduğu Avrasya’ya dahildir, ne Washington’dan, ne Londra’dan ne de Brüksel’den gelecek emirlere boyun eğmez.
    Çok uzak bir yer olan Türkiye, Bağdat’la Kiev’den, Belgrad ve Kahire’den , Vladivostok ve Ankara’dan gelenlerin; başkenti Konstantiniye olan buluşma yeridir…

    *
    Off! Kötü kedi Şero ayaklar arasında dolaşırken bunca ayağın şaşkınıdır -bir türlü, yolunu bulamıyor !

    12.3.2012

  • Washington’da silahlı saldırı: 11 yaralı

    Washington’da silahlı saldırı: 11 yaralı

    Amerikalı Türk’ün verdiği habere göre başkent Washington’un merkezinde bilinmeyen kişilerin açtığı ateş sonucu 11 kişi yaralandı.
    Washington’un kuzeybatısında kimliği bilinmeyen kötü niyetli kişiler tarafından açılan ateş sonucu 11 kişi yaralandı. Haberi veren NBC televizyon kanalı, ateşin bir bina yakınında duran insanların üzerine, BMW marka arabada bulunan kişiler tarafından açıldığını bildirdi.
    İnsanların çoğu hafif yaralanırken bir erkek sırtından ciddi bir yara aldı. Saldırının nedeni henüz bilinmiyor. Polis araştırmasını sürdürüyor.

  • Gericiler Beyoğlu’nda eğlenenleri taciz ediyor

    Gericiler Beyoğlu’nda eğlenenleri taciz ediyor

    Kendilerini “tebliğci” olarak tanıtan gericiler Beyoğlu’nda içkili mekanları dolaşarak, içki içenlere “bu dünyanın öbür tarafı da var, dinimize uygun hareket edin” diyerek taciz ettiler.

    Beyoğlu Balık Pazarı’nda kendisini tebliğci olarak lanse eden gericiler yine iş başındaydı. Dün akşam saat 21 sularında Balık Pazarı’nda bazı içkili mekanları dolaşan çember sakallı, cübbeli ve sarıklı üç kişi içki içenlere “bu dünyanın öbür tarafı da var, dinimize uygun hareket edin” dediler.

    Odatv’nin haberine göre, “Edison lambayı buldu ama çalıştırmak için düğmeye basmak gerekir, bu dünyada kimse bizi uyarmadı demeyin” açıklamasında bulunan tebliğci grup, bir süre sonra balık pazarından ayrıldı.

    Fatih Çarşamba’dan geldiklerini ifade eden grubun açıklamalarını mekan çalışanları ve müşteriler şaşkınlıkla izledi.

    İşte İstanbul Beyoğlu’nda dolaşan tebliğcilerin o kareleri:

    t24_1

    ileGericiler Beyoğlu’nda eğlenenleri taciz ediyor | soL Haber Portalı.

  • 20 AB üyesi kınama istedi

    20 AB üyesi kınama istedi

    20 Avrupa Birliği Parlamento üyesi AB’ nin Başbakan Erdoğan’ı “Siyonizm insanlık suçudur” beyanından dolayı alenen kınamasını isteyen bir mektubu imzaladılar.

    ABİlk defa bu kadar çok Avrupa parlamento üyesi İsrail karşıtı sözlere karşı çıkıyor. İmzalayanlar arasında Polonya, İngiltere, Romanya, Hollanda, Finlandya, Danimarka, Macaristan, Almanya, Belçika ve İspanya’dan parlamento üyeleri yer alıyor.

    Mektup, “Bu beyanı çok açık bir şekilde kınıyor, ve 11 Mart Dışişleri konseyi toplantısında da kınanmasını bekliyoruz. Çok kesin bir dille kınamanızın dışında herhangi bir beyan yeterli olmayacaktır” deniliyor.

    Avrupa Birliği üyeleri “demokrasiler olan bizler, demokratik bir ülke olan İsraili, varoluşunu dahi sorgulayanlara karşı korumalıyız. Erdoğan’ın Siyonizmi, Avrupada savaştığımız üç nefret sembolü olan Antisemitizm, İslamofobya ve Faşizmle bağdaştırmasındaki niyetinin de bu olduğu aşikar” dediler.

    “Erdoğanın bu karşılaştırmasının adiliği fazla açıklama gerektirmiyor: Siyonizm Yahudi halkının milli hak ve özlemlerinin gerçekleşmesidir ve bunu kimse reddedemez.”

    Parlamento üyeleri, bu tip beyanların daha önce de duyulduğunu, fakat AB ye girmek isteyen bir ülkenin başbakanından duyulmasının endişe verici olduğunu söylediler.

    Mektubu hazırlayanlar, Erdoğanın bu nefret dolu beyanı’nın hesabını vermesi gerektiğini, ve AB nin gelecek konsey toplantısında bunu yapacağından emin olduklarını da eklediler.

    Kaynak: Hasturk.tv

  • Adres bildirmeyen oy kullanamayacak

    Adres bildirmeyen oy kullanamayacak

    Devlet vatandaşların adreslerini bilmek isteyebilir tabi ama oy vermek anayasal bir hak iken adres bildirmek anayasal bir zorunluluk değildir!

    Adres bildirmeyen oy kullanamayacak

    Yurtdışında yaşayan Türklerin, Türkiye’de yapılacak seçimlerde oy kullanabilmeleri için konsolosluklarda adres beyanında bulunmalarının şart olduğu açıklandı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), yurtdışında yaşayan seçmenlerin Yurtdışı Seçmen Kütüğü’ne kayıtlı olup olmadıklarını ve adres bilgilerinin güncel olup olmadığını kurumun internet sayfası üzerinden sorgulayabileceklerini kaydetti. YSK’nın www.ysk.gov.tr adı altındaki internet sitesinde yer alan Yurtdışı Seçmen Sorgulama linkini tıklayanlar, kimlik bilgilerini vererek durumları hakkında bilgi alabilecek. Burada kişinin Yurtdışı seçmen kütüğüne kayıtlı olup olmadığı görülecek ve Adres Beyan Formu doldurup doldurmaması gerektiğini anlayabilecek. Form doldurması gerekenler bağlı bulundukları başkonsolosluklara başvuracak.

    FORM DOLDURULMALI

    Konuyla ilgili açıklamada bulu- nan Düsseldorf Başkonsolosu Fırat Sunel, “Türkiye’de seçmen yaşına gelenler seçmen kütüğüne kayıt yaptırıyor. Yurtdışında yaşayanlar için de Yurtdışı Seçmen Kütüğü oluşturuluyor. Yurtdışındaki seçmenler bu kütüğe kayıtlı olması gerekiyor. Bu durum için de adres güncellemesi yapılması şartı var. Biz konsolosluk işlemlerini yeni yapanlara Adres Beyan Formları doldurtuyoruz. Vatandaşlarımızın önünde seçime kadar uzun zamanları var. Tavsiyem paniğe kapılmadan işlemleri sırasında adres güncellemesi yapmaları” dedi.

    ŞAHSİ BAŞVURU ŞART

    Formun e-konsolosluk üzerinden doldurulmasına imkan olmadığını belirten Başkonsolos Sunel, “Söz konusu formun şahsen imzalanması gerekiyor. Oy kullanma hakkı elde etmek için ne zamana kadar güncelleme yapılması gerektiği ileriki tarihlerde YSK tarafından duyurulacaktır” şeklinde açıklamada bulundu.

    ISLAK İMZA GEREKİYOR

    Türkiye’nin Düsseldorf Başkonsolosu Fuat Sunel, Adres Beyan Formu’nun şahsen imzalanması grerektiğini, bu nedenle e-konsolosluk üzerinden işlem yapılamacağını söyledi.

    ileAdres bildirmeyen oy kullanamayacak « SABAH AVRUPA.

  • Türkiye’nin Nüfusu Bu Yıl Neden Azalacak?

    Türkiye’nin Nüfusu Bu Yıl Neden Azalacak?

    Vatandaşlık tanımını “jus soli” temelinde tutan Fransa, ABD gibi ülkelerin tersine, Almanya’da vatandaşlık 1999 yılına kadar “jus sanguinis” ile kan bağına bağlanmıştı. Bu tarihden sonra Almanya vatandaşlık tanımını değiştirince Türklere de Alman vatandaşı olabilme yolu açıldı.

    Epasaport_turkeyAncak Almanya, diğer hiç bir partinin itiraz etmemesine rağmen, şu anda iktidarda olan Merkel’in partisi CDU’nun diretmesi ile Avrupa Birliği dışında olan ülke vatandaşları için çifte vatandaş olamama şartı koyarak Almanya’daki yabancılar arasında en büyük gruplardan biri olan Türkler için işi yokuşa sürdü. Yabancılar arasında diğer büyük grup olan Rusya’dan gelenler kan bağı tanımına girdikleri için bu karardan çok fazla etkilenmediler.

    Amerika’da veya başka bir ülkede doğan bir Alman’ın çocuğu çifte vatandaş olabilirken, veya bir AB ülkesinin ya da İsviçre’nin vatandaşı çifte vatandaş olabilirken özellikle Türkleri ilgilendiren bu engelleme ile Almanya çifte standartlı bir vatandaşlık yaratmış oldu.

    2000 yılında yasalaşan opsiyon modeli ile de o tarihde 10 yaşında olan yabancılara 23 yaşına kadar bir karar verip iki vatandaşlıktan birini seçmelerini istediler. İşte bu yıl o çocukların karar verme yılı. Yaşı gelenlerin çoğunluğunun Alman vatandaşlığını seçeceğini varsayarsak geçtiğimiz 10 yılda 354 bin vatandaşını kaybeden Türkiye belki de önümüzdeki bir kaç yıl içinde bir o kadar vatandaşını daha kaybedecek.

    Taner Ertunç

  • ‘Silahlar bırakılırsa…’

    ‘Silahlar bırakılırsa…’

    Abdullah Gül’den İmralı açıklaması

    DHA

    İsveç Kralı Gustaf’ın davetlisi olarak Stockholm’de bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İsveç Televizyonu’na verdiği mülakatta, Türkiye’de silahla halkın hak aramanın söz konusu olmadığını söyledi.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türk devletinin karşısısında teröristlerin bulunduğunu belirterek “Zaten karşımızda teroristler vardı. Ben terörist demiyorum. Bunu Avrupa ülkeleri ve ABD diyor. PKK, ABD’nin, AB’nin NATO’nun da terör listelerinde yer alıyor. Dolayısı ile terör konusunu ayrı tutmak isterim. Onlarla bugüne kadar hep mücadele ettik. Onlar da silahlı mücadelenin bir işe yaramadığını görmüşlerdir. Türkiye kendi iradesi ile demin de söylediğim, demokratik standartlarını daha mükemmelleştirme yolunda kararlı adımlar atmaktadır. Bu çerçeve içersinde bu tip şikayetlerin giderileceğine inanıyorum” dedi.

    ‘SİLAHLAR BIRAKILIRSA…’

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, program sunucusunun, “Abdullah Öcalan ile görüşmeler başladı, karşılığında Türkiye ne verecek?” sorusu üzerine, “Biz ’Tamam’ dedik. ’Silahlar bırakırılırsa oturulur konuşulur. Ne istiyorsunuz?’ diye sorular istedik. Dolayısı ile yapılanlar bunlar. Bütün bunlar Türkiye’nin kendi demokratik standartlarını genişlettiği hususlardır” dedi.

    Cumhurbaşkanı Gül, sunucunun Suriye’deki karışıklığın, Kürt sorununa etkilerini sorması üzerine, “Doğrusu bunların birbiri ile hiç alakası yok. Açıkçası bunlar tamemen kendi vatandaşlarımızdır, diğer vatandaşlarımızıdan farkı yoktur” karşılığını verdi.

    ‘KÜRTLER ÇOK EZİLİYOR’

    Programın ardından stüdyoda konuk olan Kürt asıllı milletvekili Gülen Avcı ise, Türkiye’de 15 milyon Kürt bulunduğunu, Kürtler’in çok ezildiklerini öne sürerek, verilen hakların yeterli olmadığını söyledi. Gülen Avcı, gelişmelerin çok küçük gelişmeler olduğunu söyledi. Türkiye uzmanı Per Jonson ise, Türkiye’de Erdoğan rejiminin cesur adımlar attığına dikkat çekerek, barış konusundaki adımların biraz da başkanlık sistemi ve seçimine yatırım olduğunu söyledi.

  • Simit Sarayı Lufthansa ve Delta’ya şube açıyor

    Simit Sarayı Lufthansa ve Delta’ya şube açıyor

    Sabah gazetesinden Sinan Özedincik son yılların başarı öyküsü Simit Sarayı’nın patronu ile bir sohbet gerçekleştirdi.

    71950Aşağıda sohbetten alıntılar sunuyoruz.

    Simit Sarayı yüksek irtifada uçmaya hazırlanıyor. Şirket Lufthansa ile evlenme kararı aldı. Hafta başında anlaşma açıklanıyor. Lufthansa, Delta, Korean Air uçaklarında artık Türk simidi satılacak

    Geçen yıl başlatılan uçakta simit satışı Simit Sarayı’na havada yatırım yaptırdı. THY ve Alman havayolu Lufthansa’nın iştiraki SunExpress’le anlaşarak binlerce fit yükseklikte yolculara simit yediren şirket, “Dünyanın her yerinde Simit Sarayı markasını ezberletmek ve gıdanın dev perakende markası olmak” hedefiyle Lufthansa’nın catering (yiyecek tedarik) şirketi LSG Sky Chefs’le evlenme kararı aldı.

    2002’de Mecidiyeköy’de 30 metrekarelik hasır sandalye ve masalardan oluşan küçük bir dükkândan, bugün 6 bin 500 kişiye istihdam sağlayan büyük bir gruba dönüşmeniz nasıl bir duygu?

    Bugün o küçük dükkân ve yanındaki 3 mağazanın mülkünü aldık. Yeni konseptle bütün dükkânları yeniliyoruz. Hepsi Levent şubemiz gibi olacak. Bunun için 1 milyon dolar harcadık. Üst kata özel oda yaptık. İşadamları, CEO’lar burada simit-kaşar-çay eşliğinde toplantı yapmak için sıraya giriyor. En kaliteli ürünü, en ucuza satma hedefindeyiz.

    Simit Sarayı 11 yaşında. Bu noktaya geleceğini düşünüyor muydunuz? 10’uncu yıl itibarıyla kurumsallaştık. Bununla birlikte “Simit Sarayı artık sadece bizim değil Türkiye’nin de markası” diyoruz. Başbakanımız 2023’te 10 Türk markası çıkarma hedefini açıklamıştı. Biz bu 10 markadan biri olmaya talibiz. Bu hedef çerçevesinde Mc Donald’s ve Starbucks’un Avrupa’da yatırımlara başladığı Hollanda’yı seçtik.

    Sizinle ortak olmak isteyenler var. Hangi aşamadasınız?

    Şu anda bizimle ilgilenen 10’un üzerinde fon var. Aralarından Abraaj ile çok yakınız. Markanın bir yabancıya gitmesi taraftarı değiliz. Şirketin çoğunluk hissesini satmayı asla düşünmüyoruz. Simit Sarayı’nın Burger King, Mc Donald’s gibi duyulmasını istiyoruz. Bu çok uzak değil, hatta yakın. Abraaj ile gizlilik anlaşmamız var. Henüz görüşmeler bitmedi. Ama diğerlerine göre bir adım öndeler.

    Azınlık hisseleri için 500 milyon dolar konuşuluyor? Doğru bir rakam mı?

    Evet o civarlarda. Ülkemiz 2002’de 1 milyar dolara muhtaçtı. Türkiye’nin nereye geldiğini görmemiz lazım. Simitten dahi bu rakamları oluşturabiliyoruz. Kim ne derse desin yurtdışına gittiğimizde mağaza vermek için sıraya giriyorlar. Eskiden böyle değildi. Türkiye’nin inanılmaz itibarı var.

    Gelelim Mekke şubesine… Nasıl gidiyor?

    Çok iyi. İkinci mağazayı tuttuk. 2012 cirolarına bakıldığında Mekke, 204 mağaza içinde birinci. 10 ay devamlı iş olan bir yer. Biz orayı açarken Türk hacılar gider diye düşündük. Şimdi yüzde 90’ı yabancı müşteri. Medine’de havaalanında olacağız. Mısır ve Belçika’da da inşaatlarımız devam ediyor.

    LSG Sky Chefs Genel Müdürü Atilla Ergenç, Antalya Starfood fabrikasının sahibi olan Almanya hükümetinin ortak olduğu LSG Sky Chefs’in çoğunluk hisselerinin Simit Sarayı’na bu hafta devredileceğini belirtti.

    Ergenç, “Havayollarında raf ömrü uzun sandviç, işlenmiş sebze gibi ürünleri Simit Sarayı’yla birlikte daha da iyi yerlere getirmeyi hedefliyoruz. Artık birçok havayolunda simit tüketilecek” dedi.

  • 3 Büyük Havayolu Ermenistan’ı boykot ediyor

    3 Büyük Havayolu Ermenistan’ı boykot ediyor

    Avrupa’daki 3 havayolu şirketi, Ermenistan seferlerini durdurma kararı aldı.

    71958

    Ermenistan Seyahat Acenteleri Birliği’nden yapılan açıklamaya göre, British Airways, Lot Polish Airlines ve Latvian Air Baltic artık Ermenistan’a uçuş gerçekleştirmeyecek.

    Özellikle Polonya konusunda çok büyük hayal kırıklığına uğratıldıklarını belirten Ermenistan makamları, Polonya’da artan hayat kalitesi ve iki ülke ilişkilerinde görülen ilerlemeden dolayı yapılan seyahatlerin ticari ilişkilere de olumlu etki gösterdiğini savundu.

    Avrupa’nın önemli havayolu şirketlerinin Ermenistan seferleri durdurma kararının sebebi ise Erivan’daki Zvartnots Havalimanı’nın yetersiz koşulları ve hizmet karşılığı olmadan yüksek meblağlar talep edilmesi olarak açıklandı.

  • Fuhuş parası ile açılan ‘Ergenekon’ Oteli kapatıldı

    Fuhuş parası ile açılan ‘Ergenekon’ Oteli kapatıldı

    Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarının da kaldığı Silivri’deki Grand Otel ve Çınar Otel’e fuhuş geliriyle kuruldukları gerekçesiyle el konuldu

    71960

    5 yıldızlı Trakya Grand Otel

    İstanbul 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 10’u tutuklu 20 sanıklı fuhuş davasında, suç örgütü lideri Ali Balcıoğlu’na ait 5 yıldızlı Trakya Grand Otel ile Çınar Otel hakkında fuhuş suçundan elde edilen gelirle kuruldukları gerekçesiyle “işletme izinlerinin iptali” ve “el konulması” kararı verildi.

    3.5 yıl süren davanın karar duruşmasında Ali Balcıoğlu, fuhuş yaptırmak amacıyla suç örgütü kurmak, insan ticareti yapmak, kadınları hileyle kandırmak gibi suçlardan 82 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu.

    Balcıoğlu grubundan ayrı olarak faaliyet yürüttüğü belirlenen “Hanımağa” lakaplı Tuğçe Kayacan hakkında ise örgüt kurmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis, insan ticareti yapmak suçundan ise 10 yıl hapis cezası verildi.

    Silivri Cezaevi kampusuna yakınlığı nedeniyle, Ergenekon davasının tutuksuz sanıkları, sanık yakınları, avukatlar ve gazeteciler de konakladığı için “Ergenekon Oteli” olarak da anılan Trakya Grand Hotel hakkında, Silivri Kaymakamlığı’nca 2009’da 20 gün kapatma kararı verilmişti.

  • “Sevdamız Marmaris…”

    “Sevdamız Marmaris…”

                                                            10 Mart Pazar günü Marmaris’teydik. MHP Marmaris İlçe Teşkilatı’nın düzenlediği “Sevdamız Marmaris” gecesine katıldık. İlçe Başkanı Ali Aygün ve ekibinin özverisi ile gerçekleşen gece Marmaris Beldibi Kapalı Anfi Tiyatro’da yapıldı. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın da katıldığı geceye salonu dolduran 5 bin kişinin bugünkü hükümetin İmralı ile görüşmelerine gösterdiği tepki damgasını vurdu. Mehteran şöleni, Tuncay Bayatlı ve Mustafa Yıldızdoğan’ın programları ile coşan Marmarisliler, aynı zamanda bugünkü hükümet de çok önemli mesajlar ilettiler.

                                                               Geceye katılan MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ile, otel lobisinde bir süre sohbet ettik. Vural, ayrıca gecede de son derece anlamlı bir konuşma yaparak çalışmaları ve partisi ile ilgili görüşlerini dile getirdi. Yazımızın sonunda Vural’ın sözlerinden bazı bölümleri sizlerle paylaşacağız.

                                                               MİLLETİN TEPKİSİ ÇIĞ GİBİ

                                                               Öncelikle şunu vurgulayalım:

                                                               Yurdun hemen her bölgesinde olduğu gibi, teröristlerle müzakere masasına oturulmasına Marmarisliler de tepki veriyorlar. Türk adını taşımaktan, Türk bayrağını dalgalandırmak, birlik ve bütünlükler kesinlikle izin vermeyeceklerinin de altını çiziyorlar. Ölü sezon olmasına karşın, 5 bin kişinin doldurduğu, bir o kadarının da dışarıda kaldığı geceyi bu açıdan önemsiyoruz. Çünkü bu millet, öz varlığından, adından, bayrağından asla vaz geçmeyeceğinin bilincinde ve bunu da haykırarak dile getiriyor.

                                                              Millette bir suskunluğun var olduğu bir gerçek. Oktay Vural da otelde yaptığımız sohbette buna vurgu yaptı “Sanki millet afsunlanmış gibi” dedi. “Bu milletin üzerinde bir ağırlık var, bir korku ve endişe var, bunu kırmak zorundayız” diye de devam etti.  Biz, daha önce bu konuda yazmıştık. Milletin bu suskunluğu, bu beklentisi yanlış anlaşılmamalıdır. Bu millet, suskunluğunu önüne konulacak sandıkta bozacak, demokratik yoldan kendi yolunu bulacak ve çizecektir. Biz, bu inanç içinde olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.

                                                              “SEVDAMIZ MARMARİS” BİR İLKE İMZA ATTI

                                                               “Sevdamız Marmaris” etkinliğini, milletin ne kadar sıkıntılı olduğunu, bugünkü hükümetin Türk milletini nasıl bitirmeye çalıştığını, bunun önlenmesi için de bu milletin oyları ile AKP’yi kesin olarak sandığa gömmesi açısından örnek olması gereken bir etkinlik olarak görüyoruz. Temennimiz, bu tür etkinliklerin her tarafa yayılması, ses getirmesidir. MHP Marmaris İlçe Teşkilatı, Başkan Ali Aygün ile bunu başarmıştır. Açık ifade etmek gerekirse, biz bu kadar coşkulu, bu kadar davasına sarılan, bu kadar heyecanlı bir topluluğu beklemiyorduk. Demek ki, millette geç de olsa bir uyanış başlamış. “Sevdamız Marmaris” etkinliğini bir ilke imza atması açısından hem başarılı, hem de örnek olması açısından değerlendiriyoruz.

                                                                 Hiç kuşkusuz, böylesine anlamlı bir geceye, MHP Genel Merkezi’nin duyarsız kalmamış olması da önemsenmelidir. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın geceye damgasını vuran konuşması, milletin beklentilerine ışık tutmuş, yol göstermiş, yürekleri ferahlatmış görünüyor. “Sevdamız Marmaris” etkinliğine Vural katılımı ile, konuşması ile gerçek anlamda zenginlik katmıştır. Genel Merkez, bu tür etkinliklerde teşkilatlarını ekipler göndererek, konuşmalar yaparak yalnız bırakmamalıdır.

                                                               VURAL”OYLARIZI SİLAH OLARAK KULLANIN”

                                                                MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın geceye damgasını vuran konuşmasında “Millet olarak sandığa gidip, oylarımızı bir silah olarak kullanmamız gerekmektedir” demesi, bugünkü iktidarın defterinin sandıkta dürülmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya koymuştur. Çok önemsediğimiz bu konuşmadan bazı satırbaşlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz:

                                                                    “ Bugünkü AKP’nin dostu İmralı ve BDP olmuştur. AKP kılavuzları PKK ile mücadeleyi bıraktılar, MHP ile mücadele etmeye başladılar. Hep MHP’ye ve milliyetçiliğe saldırıyorlar. Milletin ruhunu teslim almak istiyorlar. Direnen tek kale MHP kalmıştır. Başbakanın rahatsızlığının nedeni budur. Bebek katiline iradelerini teslim edenler, İmralı ağzı ile konuşanlar bebek katline, PKK’ya bir çift laf edemiyor, ama bize laf atıyorlar. Kapalı kapılar ardında Türkiye parçalanıp yok edilmeye çalışılıyor. AKP, bunu başarmadan bu millet bu partiyi sandıkta yok etmelidir. Bu nedenle oylarınız çok önemlidir. Oylarınızı bu partiye karşı sandıklarda bir silah olarak kullanmalısınız. Bu Türk ve Türkiye düşmanlarından kurtulmanın tek yolu budur.”

                                                                  Özetleyecek olursak, muhalefet artık tabana ve halka inmelidir. “Sevdamız Marmaris” etkinliği bu gerçeği ortaya koymuştur. Bu millet, kendilerine sahip çıkacak, elinden tutacak, ışık olacak, geleceğini kurtaracakları bekliyor. Millete umut olmak, mücadelesinde önünde gitmek, yol göstermek bakımından MHP’de başlayan bu şahlanış belki de bu beklentinin ilki olacaktır.  

     

  • Bozdağ: Yangını haber verip ilk müdahaleyi yapan bir Yunan

    Bozdağ: Yangını haber verip ilk müdahaleyi yapan bir Yunan

    Yangın

    Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Almanya’da yedisi çocuk sekiz Türk’ün ölümüne neden olan yangını fark ederek, polise haber veren kişinin Yunan asıllı olduğunu söyledi. Binanın arka tarafındaki “Club Merlin” adlı gece kulübünün işletmecisi olan

    , yangına müdahale ederek, anneanne ve iki çocuğu kurtardı.

    Bozdağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Almanya’da meydana gelen yangın faciasıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

    Birisi anne, yedisi çocuk olmak üzere 8 vatandaşın hayatını kaybettiğini kaydeden Bozdağ, “Hadisede hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına sevenlerine ve milletimize başsağlığı diliyorum” ifadelerini kullandı.

    Olayın derin bir üzüntüye neden olduğunu belirten Bozdağ, olayın duyulmasıyla Stuttgart Başkonsolosluğu ve Berlin Büyükelçiliği’nin harekete geçirildiğini dile getirdi.

    Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’ndan da bir heyetin olay yerine intikal ettiğini kaydeden Bozdağ, şunları söyledi:
    “Oluş vaktine ilişkin, gece 04.30 suları ifade ediliyor. 3 katlı bir bina, ikinci katta aile oturuyor, birinci katta da Alman Türk Kültür Merkezi var. Yangını orada Yunan asıllı birisi görüyor ve itfaiye ile polise haber veriyor. Olaya da müdahale ediyor. Anneanne ile birisi 10 diğeri 14 yaşında iki çocuğu da kurtarıyorlar. Tabii o sırada da itfaiye olay yerine intikal ediyor. Şu anda iki çocuk hastanede duman zehirlenmesi nedeniyle tedavi görüyorlar. Anneannenin durumu daha iyi, o hastanede değil. Şu anda yakınlarının yanında. Hayatını kaybeden vatandaşlarımız olay yerinden çıkarılmış durumda. Yakınları keşifte bulunuyorlar.”

    Savcılığın ve polisin duyulmasıyla olaya müdahil olduklarını, inceleme ve soruşturmanın da devam ettiğini belirten Bozdağ, şöyle devam etti:

    “Bütün dileğimiz hadisenin gerçek sebebinin ortaya çıkarılması ve herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak bir biçimde aydınlatılmasıdır. Bütün seçeneklerin incelenmesini, her tür sorulması gereken sorunun sorulup cevabının araştırılmasını biz bizzat oradaki yetkililerimiz vasıtasıyla ilgili yetkililere de ilettik. Olay yerine Eyalet İçişleri Bakanı geldi. Orada konsolosumuzla beraber incelemelerde bulundular. Bizim mesajlarımız da kendilerine iletildi.”

    Bozdağ, Stuttgart’ın bağlı bulunduğu Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Winfried Kretschmann’ın da olay yerinde büyükelçiyle inceleme yapacağını dile getirdi.

    “DİLERİZ KUNDAKLAMA DEĞİLDİR”
    Olayın gerçek nedeninin kısa süre içerisinde ortaya çıkarılması gereğine işaret eden Bozdağ, bütün soruların ve cevaplarının açıklıkla ortaya konulmasını, araştırmanın herhangi bir ihtimali dışlamadan bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak ortaya çıkan maddi gerçeğin kamuoyuyla paylaşılmasını istediklerini ifade etti. Bozdağ, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dileriz ki bu bir kundaklama hadisesi değildir. Böyle olmamasını arzu ederiz, temenni ederiz. Ama bütün bunlar kundaklama mı değil mi, evdeki herhangi bir nedenden mi ortaya çıktı, başka bir durum mu var? Bütün bunlar elbette ki polisin ve savcının yapacağı incelemelerden sonra ortaya çıkacaktır. Biz Türkiye olarak bunların takipçisi olduğumuzu, yapılanları da yapılacakları da takip ettiğimizi kendilerine ifade ettik. Şu anda da zaten Büyükelçimiz, Konsolosumuz, Yurtdışı Türkler’den uzmanlarımız orada. STK’lardan vatandaşlarımız hadiseyi, olay yerini takip ediyorlar. Umarız kısa sürede maddi gerçek ortaya çıkar.”

    Bozdağ, olayın kundaklama olup olmadığına ilişkin olarak da ellerindeki veriler doğrultusunda yönlendirici bir değerlendirme yapmanın doğru olmayacağını bildirerek, şunları söyledi:

    “Eğer süreç uzarsa ve bütün ihtimalleri göz ardı eden değerlendirmeler yapılırsa, kamuoyuyla gerçek paylaşılmazsa o zaman tabi insanların aklına başka sorular ve şüpheler gelebilir. Biz böyle soruların ve şüphelerin oluşmamasını, gerçeğin ortaya çıkarılmasını istiyoruz. Kundaklama ihtimali var mıdır, yok mudur bunu şu anda söylemek için çok erken. Eldeki veriler net olmadan bu konuda değerlendirme yapmak fevkalade yanlış olur. Dileğimiz böyle bir kundaklamanın olmamış olmasıdır. Bu noktada şüpheleri ortadan giderecek şey de kundaklama ihtimalini göz önüne alarak geniş kapsamlı soruşturma yapıldıktan sonra maddi gerçeğin kamuoyuyla gecikmeksizin paylaşılmasıdır. Umarız ki Alman yetkililer de bu noktada gerekli hassasiyeti gösterir. Göstereceklerini tahmin ediyoruz.”

    ALMAN HÜKÜMETİYLE TEMAS KURULDU
    Olayın duyulması ardından Alman hükümetiyle diyaloğa geçtiklerini belirten Bozdağ, hem eyalet İçişleri Bakanı’nın hem de Başbakanı’nın bu konuda hassasiyet gösterdiklerini dile getirdi.

    Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Winfried Kretschmann’ın Türklerle diyaloğunun iyi olduğunu kaydeden Bozdağ, “Orada incelemeleri onlar da sürdürecekler. Hem İçişleri Bakanı hem Başbakan düzeyinde orada hadise takip ediliyor. Hem konsolosumuz hem büyükelçimiz de olayı yakından takip ediyorlar. Hadisenin aydınlatılması konusunda hükümetimizin isteklerini ve Türkiye’nin beklentilerini karşı tarafla paylaşıyorlar biz zaten kendileriyle görüştük” şeklinde konuştu.

    CENAZELERİN DURUMU
    Cenazelerin durumuyla ilgili adli tıp süreci sonrasında karar verileceğini bildiren Bozdağ, “Bütün bunlar önümüzdeki zaman içerisinde netleşecek. Kararını aile verecek. Ama şu anda anneanne hayatta ama olay nedeniyle bunu konuşmak için çok erken. İki çocuk hastanede tedavi görüyor. Bunlar daha sonra konuşulacak şeyler. Anne ve çocukların Afyonlu olduğunu biliyoruz. Ona dair bir bilgimiz var. Ama şu anda cenazeler orada mı defnedilecek, Afyon’da mı defnedilecek henüz buna dair alınmış bir karar yok” ifadelerini kullandı.

    ESKİ KİRACI ELEKTRİK KAÇAĞINI BİLDİRMİŞ
    Yangında beş yeğenini kaybeden amca Cengiz Soykan, evin önceki kiracısının elektrik kaçağı sorununu bildirdiğini öğrendiklerini söyledi.

    Backnang’da bulunan gazetecilere bilgi veren amca Soykan, yanan evin önceki kiracısını tanıdıklarını ve onun bu evde 22 yıl yaşadığını ifade ederek,  bu kişinin daha önce ev sahibine elektrik kaçağı bildiriminde bulunduğunu öğrendiklerine dikkati çekti. Soykan, ağabeyinin üç yıldır bu evde oturduğunu kaydetti.

    DEVLET YARDIMIYLA GEÇİNİYORLARDI
    Cengiz Soykan, sabit bir işi olmayan ağabeyi Sami Soykan ile Nazlı Özcan’ın 14 senedir geçimlerini devlet yardımı ve çocuk parasıyla sağladıklarını ifade etti.

    Yangında hayatını kaybeden Nazlı Özcan’ın ilk eşinden dört ve ağabeyinden altı çocuğunun olduğunu anlatan Soykan, yangından kurtulan İbrahim Soykan’ın çiftin en büyük çocuğu olduğunu söyledi.

    Soykan, Nazlı Özcan’ın büyük kızı Semiha’nın evli olduğunu ve büyük oğlu Halil’in de yangın gecesi teyzesinde kaldığı için ikisinin kurtulduğunu öğrendiklerini belirtti.

    AA-DHA

  • İslam  Ülkelerinin Dış Borç Sorunu ve Malezya’ya İlişkin Gözlemlerim

    İslam Ülkelerinin Dış Borç Sorunu ve Malezya’ya İlişkin Gözlemlerim

    Ocak ayının sonunda (29-30 Ocak 2013) Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da düzelenlenen İkinci Uluslararası İslam Ekonomileri ve İslam Konferansı Teşkilatı Üyesi  Ülkeler Ekonomileri  (2nd International Conference On Islamic Economics And Economies Of The OIC  Countries: ICIE 2013) konferansına katıldım ve bir bildiri sundum.

    Bildirimin konu başlıklarına aşağıda değinmeden önce kısaca Malezya  hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Malezya, eski Portekiz ve Hollanda sömürgesi olan bir ülkedir. 1957 yılında bağımsızlığına  kavuşmuş  Malezya Federasyonu’nun 11 devletinin birleşmesiyle kurulmuştur.  Singapur 1965 yılında federasyondan çıkmıştır.

    İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi olup,  27 milyon nüfusa sahiptir.   İİT (The Organisation of Islamic Cooperation),  İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere  1969 yılında kurulan 57 üyeye sahip,  hukuk tüzel kişiliği olan  uluslararası bir kuruluştur.

    İİT’nın  temel organlarından İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (SESRIC)  Ankara’da, İslami Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)  İstanbul’da bulunmaktadır.

    Türkiye 1969 yılından bu yana  kuruluşa  üyedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, (Kıbrıs Türk Devleti adıyla)  Rusya Federasyonu, Bosna-Hersek, Tayland ve Orta Afrika Cumhuriyeti gözlemci ülkelerdir.

    Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu (Türkiye) 2005 yılından bu yana İİT’nın Genel Sekreteridir.

    Coğrafi  olarak  Batı Malezya ve Doğu Malezya olmak üzere 2 bölge 10 devlete ayrılmıştır. Topraklarının  yüzde  30’u tarım, yüzde  61’i ormanlık alandır.

    Halkın  yüzde 50’si Malay,  yüzde 23’ü Çinli,  yüzde 11’i yerli,  yüzde 7’i Hintli ve  yüzde 9’u ise  diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Etnik bir mozaik yapısına sahip olmasına rağmen hiç kimse ayırımcılık iddiasında bulunmamaktadır.  

    Ülke nüfusunun yüzde 55’i Müslüman, yüzde 25’i Budist, yüzde 10’u Hıristiyan, yüzde 7’i Hindu, kalanları ise diğer dinlere mensuptur.

    Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde  büyüme hızı  en fazla olan ülkelerden biridir.  Dünya kalay  üretiminde   yüzde  70 paya sahiptir.

    Malezya sanayileşme yolunda hızla ilerleyin ülkedir.  Petrol arıtma tesislerinin yani sıra otomobil, dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, çimento ve diğer inşaat malzemeleri, mobilya ve ağaç ürünleri, kağıt ve kırtasiye, kimyasal maddeler, gübre, kauçuk, plastik eşya,  mekanik araçlar, elektrik gereçleri ve  ilaç sanayileri gelişmiştir.

    Türkiye’nin yerli  marka otomobil yapım  çabaları devam ederken Malezya yerli otomobili  Proton’un Saga modelini   1 Temmuz 1985  tarihinde üretmiş  ve bir yıl sonra Bangladeş’e ilk ihracatının gerçekleştirmiştir.

    30 Aralık 1996  tarihinde Proton üretim hattından  milyonuncu otomobilin çıkışı gerçekleşmiştir.

    Proton için yapılmış toplam yurt içi yatırım 2 milyar  dolar civarındadır.  Başta İngiltere ve Avustralya olmak üzere 20’den fazlaya ülkeye ihracat gerçekleştirilmektedir.  Malezya’da 2 merkezde olmak üzere Çin, Vietnam ve İran’da üretim yapılmaktadır.

    Malezya’da eğitim dili  fen ve mühendislik dallarında yüzde 80 İngilizce,  yüzde 20 Malayca, sosyal bilimlerde  yüzde 50 İngilizce,  yüzde 50 Malayca, yüksek lisans  eğitiminde ise İngilizcedir.

    Malezya üniversiteleri YÖK tarafından tanınmaktadır.

    Malezya,  31 Ağustos 1957’de yürürlüğe  giren  anayasa ile  yönetilmektedir. İki meclisli bir parlamenter sisteme sahiptir.  Birinci Meclis 69, ikinci Meclis 180 üyeden oluşur.

    Malezya, İslam İşbirliği Teşkilatı,  D-8, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, İngiliz Milletler Topluluğu, Dünya Bankası,  Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü  gibi  uluslararası  kuruluşlara  üyedir.

    Kuala Lumpur, Malezya’nın başkentidir. Parlamento, Kuala Lumpur’dadır.  Tüm hükümet  ofisleri,  Kuala Lumpur’un 25 kilometre güneyinde , KL uluslararası hava limanının   yanında,   yeni bir yaşam şeklinin yer aldığı  Putrajaya’dır.  İsmini Malezya’nın ilk başbakanı Tunku Abdul Rahman Putra’dan almaktadır.

    Putra, Malay/Sanskrit dilinde   prens veya kız  çocuk,  Jaya ise başarı veya zafer demektir.

                           

    Kuala Lumpur’da  Malay, İslam, Hint ve Çin kültürleri bir arada bulunur.  Dünyanın en yüksek yapılarından olan Petronas İkiz Kuleleri bu kenttedir. Ankara ile  24 Haziran 2006’dan bu yana kardeş şehirdir.  Metropolitan alan olarak nüfusu 5.4 milyondur.

    Kent merkezinde trafik sıkışıklığına engel olmak için  merkeze monoray sistemi inşa edilmiştir. Böylece karayolu trafiğine engel olunmadan   ulaşım hızlı bir şekilde sağlanmakta ve trafik  Eskişehir’de olduğu gibi tıkanmamaktadır.

    Benzer bir monoray  (monorail)  sisteminin zaman geçirmeden Eskişehir kent merkezinde de kurulmasında sonsuz yarar vardır.

    Bu  sistem Sidney’de de vardır. Sidney monorayına  yıllar önce binmiş ve kent merkezindeki trafiği ne kadar rahatlığına tanık  olmuştum.

    Şimdi,  bildirimden kısa başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Gelişme yolunda olan İslam ülkelerinin yurt içi finansman imkanlarının yetersiz olması, bu ülkeleri dış kaynak bulmaya zorlamaktadır. Bu sebeple  dış borç bu ülkeler için önemli bir kaynaktır.

    Ülkeler,  tasarruf ve döviz açığını gidermek, yüksek büyüme hızına ulaşabilmek için dış borçlanmaya gitmektedirler.  Dış borcun anapara ve faiz ödemelerinin ulusal gelir artışından daha fazla artması durumunda, borçları ödeyebilmek için tekrar borç alınması gerekmektedir.

    Bu ise dış borç yükünü arttırmakta, ülkelerin refahında azalmaya yol açabilmekte, dış borç stoku ve dış borç servisi büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

    İslam Konferansı Teşkilatı’na (OIC) üye 57 ülkenin tamamına yakını gelişme yolunda olan ülke olup, üretim ve tüketim seviyeleri çağdaş gelişmiş ülkelerin  altındadır.

    Teşkilat üyelerinin büyük çoğunluğunda yatırım fonları ve döviz  rezervleri yetersizdir.  Bu ülkeler sürdürülebilir kalkınma programlarını finanse etmek için büyük çapta dış borçlanmaya  gitmekte, vadesi gelen dış borçların ana para ve faiz ödemelerinde sorunlar yaşamaktadırlar.

    OIC ülkelerinin toplam dış borç stoku 2004-2011 döneminde hızla artmış ve 2011 yılında dış borçları 903 milyar dolara ulaşmıştır. OIC ülkelerinden  23’ü aşırı borçlu (severly indebted countries) ülke konumundadır.  23 ülke aynı zamanda en az gelişmiş ülkelerdir. (LDC)

    Dünya Bankası’na göre 22 OIC ülkesi Ağır Borçlu  Yoksul ülkedir. (HIPC)  Üye ülkelerin 15’i orta seviyede, 13’ü az borçludur. Sadece 6 ülke borçlu konumda değildir. Dış borçlar ülkelerin ekonomik kalkınması önünde en büyük engeldir.

    Bu durum yoksulluk kısır döngüsünü derinleştirmekte, sosyal tansiyonu yükseltmekte, ekonomik ve sosyal istikrarı bozmaktadır. Ülke kaynaklarının önemli bir kısmının verimli alanlar yerine dış borç ödemelerine gitmesi, ekonomik kalkınmayı kısıtlamaktadır.

    Yüksek cari açığa sahip bu ülkeler dış borç dışında yabancı finansal kaynaklara ihtiyaç duymaktadır ama  ülke kredi notlarındaki  düşüklük ülkelerin borçlanma faizleri ve uluslararası sermaye hareketleri üzerinde olumsuz  etki yaratmaktadır.

    Ülke notları ile kamu borç yükü, tasarruf oranları ve dış borç servisi arasında güçlü bir ilişki vardır. Bu durum ülkelerin ekonomik kalkınması için gelecek yabancı sermayeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

    İslam Kalkınma Bankası’nın Afrika İçin Özel Kalkınma Programı’na (SPDA) yönelik fonların arttırılması amacıyla farklı finans kuruluşlarından ilave kaynak sağlanarak dış borçların borçlu İslam ülkeleri üzerindeki ağır borç yükünün hafifletilmesine yönelik İslam Yatırım Konsorsiyumu’nun kurulması,  dış borcu fazla olan ülkelerin sorunlarını kısmen giderebilecektir.

    Dış borca önemli bir alternatif olan ve Türkiye’de başarılı bir şekilde uygulanan yap, işlet ve devret  (build-own-operate-transfer)  modeli, bu ülkeler için bir alternatif  olabilir  ve bu kanaldan gelecek yabancı sermaye yatırımları sorunun giderilmesine katkı sağlayabilir.

    Avrupa Birliği’den Üniversite Öğrencilerine 20 bin Karşılıksız Burs

    Avrupa  Birliği  ve Türkiye tarafından finanse edilen,  YURTKUR ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Avrupa Birliği Koordinasyon Daire Başkanlığı tarafından ortaklaşa yürütülen  Burslar Yoluyla Dezavantajlı Yüksek Öğrenim Öğrencilerinin İşgücü Piyasasına Girişinin Kolaylaştırılması Operasyonu  Projesi protokolü  geçen hafta Ankara’da imzalanmıştır.

    Proje, kadın ve erkeklerin eğitim imkanlarından eşit olarak faydalanmalarını ve iş hayatına eşit koşullarda katılmalarını  sağlamayı amaçlamaktadır. 21 Ocak 2013 tarihli yazımda da konuya değinmiş idim.

    İmza töreninde konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan  Faruk Çelik, son 7 yılda 557 milyon  Euro’luk fon kullanıldığını, bunun yılda ortalama 80 milyon  Euro  yaptığını, 431 projenin desteklendiğini ve 90 bin kişinin de bu projelerden yararlandığını   açıklamıştır.

    Başlatılan burs projesinin bir ilk olduğunu vurgulayan Çelik, üniversite öğrencilerine verilen burslarla onların, daha iyi yetişmesini, yüksek nitelikli mesleklere sahip olmalarını hedeflediklerini vurgulamıştır.

    Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ise, hibelerden yararlanan gençlerin, AB’nin ilke ve kriterler konusundaki hassasiyetlerini tanıdığını, değerlerin bu sayede yaygınlaştığını ifade ederek, bu değerlerin bir parçasının da eşitlik ve adalet olduğunu dile getirmiştir.

    Konuşmaların ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ve AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Jean Maurice Ripert  Protokol’ü imzalamışlardır.

    Proje kapsamında gençlere 20 milyon 700 bin Euro burs verilecek,  20 bin öğrenciye  8 ay boyunca aylık 260 TL burs imkanı sağlanacaktır.

    Burslar,  yoksul durumda ya da yoksulluk tehdidi altında yaşayan gençler, engelli öğrenciler, yerinden edilen kimseler ve diğer grupları kapsamaktadır.  Bursların yarısı  yarı kız öğrencilere tahsis edilmiştir.

    Proje  sonucunda  ekonomik  sıkıntılar sebebiyle  üniversite eğitimini  bırakmak  zorunda kalan öğrenci sayısının azaltılması ve dezavantajlı kişilerin istihdam imkanlarının  arttırılması beklenmektedir.

  • Kandil “Biz daha güçlü hale geldik” havasında…

    Kandil “Biz daha güçlü hale geldik” havasında…

                                                                   Bugünkü AKP iktidarının PKK’ya silah bıraktırma amacı ile İmralı canisi Öcalan ile müzakere masasına oturması, PKK’yı adeta şımarttı. Nitekim terör örgütünün siyasi uzantıları düğün-bayram ediyor. Görüşmelerde alacakları edinimlerle sorunlarının çözüleceğine inanıyorlar. Meydanlara çıkıp, devlete meydan dahi okuyorlar. Kendileri ile müzakere masasına oturan AKP’yi bile artık savunuyorlar. “Biz daha güçlü konuma geldik” havasındalar.

                                                                   Şu anda, hükümetin yol haritası nedir, terör örgütüne ve onun İmralı’daki liderine ne vaatlerde bulunmuştur bilemiyoruz. Bu konuda da açıklama yapılmıyor. BDP’lilerin Kandil’de Öcalan ile yaptıkları görüşmelerin basına sızan tutanaklarından az da olsa ne olup, ne bittiğini öğrenebildik. Eğer, Başbakan çıkıp ortaya, atılmakta olan adımların neler olduğunu söylerse biz de ne olup, bittiğini öğrenmiş olacağız. Gelişmeleri de birinci ağızdan duyacağız.

                                                                  PKK’YI AKP İKTİDARI GÜÇLENDİRDİ

                                                                    Durum böyle olunca, sadece başka kanallardan yapılan açıklamalarla yetinmek durumunda kalıyoruz. PKK, son 10 yıllık AKP iktidarı döneminde neden bu kadar güçlendi, palazlandı ve Hükümet olanları müzakere masasına çekecek duruma geldi? Kısaca bu konulara değinelim.

                                                                    Türkiye’nin yanlış dış politikalarının PKK’ya yaradığına daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Komşularımızla olan sıfır sorundan bugün, komşularımızla sorunla hale geldik. Bu da PKK’nın daha da güçlenmesine yaradı. Nitekim geçenlerde Kuzey Irak’taki Kandil Kampı’na giden BDP milletvekilleri ile görüşen Murat Karayılan, yaptığı açıklamada  “ Türkiye’nin bölgedeki ilişkiler bozuldu, PKK güçlendi” mesajını vermiştir. PKK’nın neden bu kadar güçlü konuma geldiğini Karayılan bakın nasıl anlatıyor:

                                                                     “ Türkiye’nin Suriye, İran ve Irak ile bozulan ilişkileri sayesinde PKK rahat bir nefes almış ve güçlenmiştir. Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerarasındaki ittifaklar da bozulmuştur. Biz, şimdi bu koşullara dayanarak daha güçlü bir mücadele zemini yakaladık. Bilindiği gibi Kürdistan dört parçadır. Dört parçayı egemenliğinde tutan devletler hemen her zaman kendi aralarında Kürtlerle ilişkin anlaşmışlardır. Belki bazen sorunları olsa da her zaman Kürtler konusunda ortak hareket etmişlerdir. Çoğu zaman bunu resmi anlaşmalarla da kayıt altına almışlardır. Türk Devleti Saddam ile istediği vakit sınırdan 20 kilometre içeriye girmesini sağlayan bir anlaşma yapmıştı. Yani Kürdistan’ı egemenliğinde tutan bir devletin her zaman ortak hareket ettiği tarihsel bir gerçekliktir. Hatta son 2003’ten 2011’e kadar Türkiye-İran-Suriye’nin bize karşı üçlü anti –Kürt ittifakı vardı. Bölgede Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerin ittifakı da Kürtlerin manevra alanını çok daraltan ve özgürlük hareketini zorlayan bir faktördü.”

                                                                  KANDİL, HÜKÜMETE GÜVENMİYOR

                                                                      Laf cambazlığı yapmanın, eğip bükmenin bir anlamı yok. Bugün, PKK’nın silahlı gücünü elinde bulunduranlar bile, kendilerine bu fırsatı, güçlenme alanını açanların bugünkü hükümetin uyguladığı politikalar sonucu doğduğunu açık biçimde itiraf ediyorlar. “Biz, içinde bulunduğumuz şu anda daha güçlü hale geldik” diyorlar. Zaten, Hükümet kanadı, İmralı canisi Öcalan’ı muhatap alarak ömür boyu hapis cezası almış bir katili bile güçlü hale getirmedi mi? Kaldı ki, anayasanın yapılandırılmasında bile Öcalan’ın söz sahibi olması yenilir yutulur gibi değildir.

                                                                  Başbakan şimdi, PKK’ya sesleniyor, silahları gömüp, bulundukları yerleri terk etmelerini istiyor? Kendilerini daha güçlü halde bulduklarını söyleyenlerin bunu yapması mümkün olabilir mi? Zaten, Kandil’in süreç boyunca silahlı gücünü koruyacağına dair mesajlar da geliyor. Bunun anlamı” Size güvenmiyoruz. İsteklerimizin yerine gelmesini bekliyoruz” demektir.

                                                                 SİLAHLI GÜÇ PKK’NIN KOZU

                                                                  PKK, bugünkü konumunu silahlı gücü ile sağlamıştır. Bu gücün de elinden alınmasını istemiyor. Aslına bakılacak olursa, Suriye politikalarımızın iflas etmesi de PKK’nın Suriye’deki silahlı gücünü de güçlendirmiştir. PKK’nın Suriye kolu PYD Kuzey Suriye’de hâkimiyetini pekiştirmektedir. Kaldı ki, PKK’yı Türkiye’ye karşı desteklemiş olan ülkelerin varlığını da hesap etmek durumundayız. Süreçte öyle kolay biçimde yol alınmasını bu nedenle kolay göremiyoruz.

                                                                  Burada yapılması istenilen, Hükümetin yol haritasını açıklaması, müzakerelerde verdiği vaatlerin yerine getirilmesi olarak değerlendirilebilir. İmralı’da BDP milletvekilleri ile yapılan görüşmelerin tutanaklarında PKK’lıların neler istediği, neler beklediği açıkça görülüyor. Başbakan da çıkıp “Bunların tamamı yalandır” demediğine göre bu müzakerelerin sonu nereye dayanacak, bunu gerçekten biz de merak etmeye başladık.

  • O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    PAYLASIM REKORU KIRAN O YAZI

    582423_447077512037675_1323166992_n

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    O kadar Müslümansınız ki Atatürk’ün ellerinden aldığı kiliseleri hristiyanlara geri verdiniz.

    O kadar Müslümansınız ki… Hristiyanların Paskalya Bayramını kutladınız.

    O kadar Müslümansınız ki zinayı Suç olmaktan çıkardınız.

    O kadar Müslümansınız ki domuzu kesimlik hayvanlar arasına aldınız.

    O kadar Müslümansınız ki servetinizi 2 senede yüzde elli arttırdınız.

    O kadar Müslümansınız ki Irak’ta dindaşlarımız katledilirken Amerikan katilleri tarafından siz onlara duacı oldunuz.

    O kadar Müslümansınız ki en büyük katil Amerika sizin kadim dostunuz.

    O kadar Müslümansınız ki emperyalist güçlerin yanındasınız ve komşularınız size cephe almış durumda.

    O kadar Müslümansınız ki Atatürk dönemini yalanlarla anlatıyorsunuz.

    O kadar Müslümansınız ki bize Müslümanlığı adeta baştan yazıyorsunuz.

    O kadar Müslümansınız ki başbakan pekmez dediğiniz tortu bayram dediğinizde yortu çıkıyor.

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan Atatürk dönemini yalanlarla anlatıyorsunuz ve bize Müslümanlığı öğretmeye çalışıyorsunuz. Biz Müslümanlığı Kur’andan Hz Muhammed’den büyüklerimizden öğrendik. Ve Yüce yaratanım “adaletli ol” diyor ya sizin ki?