Blog

  • İtaatkâr İyi Kızlar

    İtaatkâr İyi Kızlar

    İtaatkâr İyi Kızlar

    Üç çocuklu bir tanıdığım var yurtdışında, çalışma hayatıyla nasıl başa çıktığını sordum. “Üçü birbiriyle oynuyor, tek çocuk daha zor, ilginin hep üzerinde olması gerek” yanıtını aldım.

    Ekonomik sorun yoksa…

    Evde bakıcı, işyerinde kreş varsa…

    Çocukların iyi yetişeceğinden eminsen…

    Trafikte saatlerin geçmiyorsa…

    Erkek çayını kendi koyuyorsa, ev işlerini ve çocuk bakımını üstleniyorsa…

    O zaman isteyen kendi bireysel kararıyla istediği sayıda çocuk yapar.

    Kaldı ki kim ne derse ve de ne teşvik verirse versin, aileler küçülüyor. Almanya’daki Türklerin ikinci kuşağından itibaren bıçak gibi kesilmedi mi çocuk sayısı? Konu teşvikse, âlâsı orada vardı.

    Bu konulara “bireysel özgürlükler” bağlamında yaklaşabilmeyi sağlayacak zihinsel değişim yok henüz ortada.

    ***

    8 Mart’taki gazete haberlerini gördüyseniz, “Sahi bugün kutlanacak ne var” diye soruyor insan.

    Hâlâ Nisa Suresi’nin 34. ayetinin yorumunda anlaşamamış bir toplum! Kadınları dövmek ya da kimine göre “hafifçe vurmak” dinen caiz mi değil mi? Diyanet “değildir” diyor, adam hâlâ anlamıyor. Çünkü kafa yapısı müsait değil. Çünkü yine aynı sure, iyi kızların itaatkâr olmalarını emrediyor.

    Topyekûn zihniyet değişikliği gerek, ama toplum muhafazakârlaşıyorsa, hatta lumpenleşiyorsa, kadın meselesini nasıl çözecek Türkiye?

    İktidar bir yandan “3 çocuk da yetmez, 5 çocuk” derken Türkiye 2023 kalkınma hedefine nasıl ulaşacak? Nasıl dünyanın 10’uncu ekonomisi olup, milli geliri 25 bin dolara çıkacak?

    Artık herkes biliyor ki kadını istihdama katmadan kalkınma, ancak bir yere kadar…

    Kadın istihdamı oranı hükümetin 2023 hedeflerinde yüzde 38 olarak hedeflenmiş durumda. Bugün bile OECD ortalaması yüzde 61. Yüzde 28.8 çalışan kadın oranımızla bu ortalamayı düşüren de biziz!..

    Türkiye kadınlarını çalışma hayatına çekmedikçe, erkeklerinin yüzde 100’ü çalışsa bile kişi başına 25 bin dolar geliri yakalayamıyor.

    TEPAV’ın bu konudaki araştırmasına göre 25 bin dolar milli gelir için Cumhuriyetin 100’üncü yılında kadın istihdam oranının yüzde 72’ye çıkartılması gerek.

    Bunun için de kreş gerek, teşvik gerek zihniyet değişikliği gerek. Kadın emeğinin kayıt dışı sistemden çıkarılıp kayda geçirilmesi gerek….

    Kadın girişimciliğini teşvik eden bir iki proje yeterli olamaz bu hedefi yakalamaya. Erişilmesi gereken çok daha hırslı bir hedef.

    BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon da 8 Mart konuşmasında tam da bu konuyu gündeme getirdi. “Kadınsız kalkınma olamaz” dedi. Kadının istihdamı dünyanın baş gündem maddesi.

    ***

    8 Mart, kutlama yapacak durumumuz yoksa bile, en azından bu konuları vurgulu biçimde gündeme getirmemize yarıyor.

    Çiçekle böcekle, indirimli satışlarla geçsin isteniyor kadınlar günü. Ha bir de hemen, işin içine anneleri de sıkıştırdılar.

    Kadınları itaatkâr iyi kızlar olarak yetiştirmeyi, etmeyeni dövmeyi teşvik eden sosyo-kültürel altyapı kolay değişmiyor.

    Oysa biz 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü annelik, kız kardeşlik ya da eş durumundan değil, “birey” olarak kutlamak istemiştik.

    Sanırım bizi yine, görmek istedikleri gibi, itaatkâr iyi kız sandılar.

    Buna çanak tutmadığımıza emin miyiz?

    9 Mart 2013 – Cumhuriyet

  • Başaran “Bodrum’u ayağa kaldıracağız…”

    Başaran “Bodrum’u ayağa kaldıracağız…”

      

    NECDET SİVASLI

     

                                                            Bir yıl sonra yapılacak yerel seçimlere en hızlı şekilde hazırlanan yerlerden biri de, turizmin kalbi olarak nitelenen Bodrum’u gösterebiliriz. Hemen hemen bütün siyasi partilerin çıkaracakları adaylarla Bodrum’u kazanma mücadelesinin oldukça çekişmeli, hararetli ve heyecanlı geçeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Bu yarışta,  MHP kanadının son derece iddialı oluşu, Bodrum için yeni projeler üretmeye başlaması, çıkaracağı aday ile de ipi göğüsleyeceği ifade ediliyor.

                                                           MHP’yi Bodrum’da bugüne kadar yaptığı çalışmalarla ayağa kaldıran İlçe Başkanı Asım Başaran ile Bodrum’un geleceğini konuştuk. Başaran “Partimizi her seçimde ayağa kaldırdık, bu başarımızı önümüzdeki yerel seçimde de göstererek, bu kez Bodrum’u ayağa kaldıracağız” diyor. Bodrum’un geleceğinin de ipotek edildiğine vurgu yapıyor “Bodrum’un geleceği bankalara ipotek edilerek göz boyamaya yönelik hamlelerle Bodrum’a büyük zararlar veriliyor” diyerek bir başka önemli konuya dikkatleri çekiyor.

                                                          BODRUM SEÇMENİNİN TERCİHİ

                                                           Kazanmanın ilk koşulu iddialı olmak, iddianın hedefe ulaşmasını sağlamak için de çalışmak proje üretmek gerekiyor. Şimdi MHP cephesinde bütün bunları görebiliyoruz. Zaten MHP Bodrum İlçe Başkanı Asın Başaran da bu konudaki iddialarını ortaya koyuyor, Bodrum Belediye Başkanlığı seçimini kazanmak için her türlü kadroya ve donanıma sahip olduklarının altını çiziyor.

                                                           Kısa bir anımsatma yapalım. Bodrum, 1984 yerel seçimlerinden günümüzü kadar belediye başkanlıklarını ANAP, SHP, CHP ve DYP gibi adaylarla yönetildi. Bugünkü siyasi tabloya baktığımızda bu partiler arasında MHP’yi göremiyoruz. Asım Başaran da bu noktaya dikkat çekiyor, “Bu tablo, Bodrum seçmeninin tek partiye şartlanmadığı gerçeğini gösteriyor. Şimdi sıranın MHP’ye geldiğini söylemek istiyorum” diyor. MHP İlçe Başkanı Başaran “Yerel seçimlerde kentin kaderini belirleyecek olan Bodrumlular, (Hangi parti kazanacak?) tartışmasına odaklanmak yerine ( Kim Belediye Başkanı olacak?)sorusuna cevap arayacaktır. Bodrum için Belediye Başkanlığına kimin geleceği ve o koltuğu layığı ile kimin yönetebileceğini ve kim hakkını verip Bodrum’u hak ettiği yere taşıyabileceğinin hesabını yapacaktır” diyor.

                                                              “ÇAĞI KUCAKLAYACAĞIZ”

                                                               Şimdi dilerseniz MHP Bodrum İlçe Başkanı Asın Başaran’ı dinleyelim:

                                                               “ Siyasi kaygılardan uzak, sadece Bodrum ve Bodrum halkına hizmet etmek amacı ile Bodrum’un kendi siyasi kültürünün gereği olarak problemlerini tartışabilecek ve ortak akıl ile belirlenmiş projelerle çağı kucaklayabilecek birikime sahip kadrolarımız vardır. Partimizde oluşturduğumuz heyetlerle Bodrum’un temel sorunlarını aşacak projeler geliştiriyoruz. Bu alanda Türkiye’nin önemli üniversitelerinden bilimsel destek alarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Temel sorunların yanında Bodrum için prestij projeleri de hazırlayıp, dünya kenti yapma iddialarımızı hayata geçireceğiz. Çağı kucaklayacağız. Hedefimiz, ekonomik, sosyal, kültürel ve turizm alanında örnek, öncü ve örnek bir kent inşa etmektir. Parti olarak da diğer siyasi partilere örnek olacak adımlar atacağız. Olan ile yetinmeyeceğiz, olması gerekenleri planlayıp, hayata geçireceğiz.

                                                            Asım Başaran dolu mu dolu, heyecanlı mı heyecanlı. Adeta kadroları ile kendilerini Bodrum’a adamışlar. Konuşmalarından bunu hemen sezinleyebiliyoruz. Özellikle “İddia ediyoruz, Bodrum’u ayağa kaldıracağız” derken, o yüzündeki heyecanı, coşkuyu burada satırlara dökmekle anlatmak mümkün değil. Söylemlerinde hep “Biz” kelimesini kullanıyor. Bu işlerin kadro işi olduğunu, birlik ve bütünlükle sağlanabileceğinin de inceden mesajlarını vermeye çalışıyor.

                                                           “KENTİN ÖNÜNDE ENGELLER VAR”

                                                            MHP Bodrum İlçe Başkanı Asım Başaran, Bodrum’un önünde engellerin olduğunu, Bodrumluların AKP’ye mahkûm, CHP’ye mecbur olmadıklarını, önümüzdeki seçimde Bodrum’luların bu engelleri ortadan kaldırmaya hazırlandıklarını belirtip, şunları söylüyor:

                                                            “ Kentin önünde engeller vardır. MHP olarak bu engelleri kaldırdığımızda çağ ile buluşacak, kültürel birikime ve çağları aşacak imkân ve potansiyele sahip bulunduğumuz anlaşılacaktır. Bodrum’un anlatacak ve anlatılacak bir hikâyesi vardır. Kısır çekişmelerden yorulan Bodrum’u ayağa kaldırarak yeni ufuklarla buluşturma mücadelesi içerisindeyiz. Yıllardır Bodrum’u yöneten zihniyetin kazandırdıklarının yanında kaybettirdiklerini düşünmek gerekmektedir. Bunu gerçekleştirecek nefes, yürek ve enerji MHP’de vardır. Bodrum’un önünü açacak kadroların buluşma adresi MHP’dir. Herkesi, taassupları aşarak Bodrum için el ele vermeye ve gönüllerini birleştirmeye davet ediyorum. “

  • “29 özerk bölgeli bir cumhuriyet kurulmalı”

    “29 özerk bölgeli bir cumhuriyet kurulmalı”

    GÖKÇE AYTULU

    Türk Dış Politikası kitabının editörü Baskın Oran: “Eğer Kürtler ve onlarla birlikte 29 bölge özerk olmayacak olursa Türkiye felakete gider. Sadece Kürtlere özerklik verilmesi ise Türkiye’yi böler.”
    FOTOĞRAF: MEHMET BİLBER

    Baskın Oran’ın editörlüğünü yaptığı Türk Dış Politikası’nın ilk iki cildi yayımlandığında, Dış Politika dersini bir yıl önce almıştım. Dersten geçmiş olmama rağmen öğrenci milleti için hiç de ucuz sayılmayacak bu kitabı çıkar çıkmaz edinmiştim. Kitap, alıştığımız sıkıcı dış politika kitaplarına benzemiyordu. Kutular, fotoğraflar, kısa bilgiler ve haritalarla 80 yılı kapsayan bir konuyu su gibi okumanızı sağlıyordu. Doğal olarak hem akademisyenlerin hem de uluslararası ilişkilere ilgi duyanların beğenisini kazandı.

    Türk Dış Politikası kitabının üçüncü cildi on bir yıl sonra raflardaki yerini aldı. 2001-2012 arasını inceleyen bu cildin farkı, neredeyse tamamen AK Parti iktidarı dönemi politikalarına odaklanması. Baskın Oran ile Türkiye’nin on bir yıllık dış politikasından yola çıkıp içeriye dönen bir söyleşi gerçekleştirdik. Baskın Hoca, Türkiye’nin son 10 yıldaki iç ve dış politika karnesini çıkardı…

    Üçüncü cildin önsözünde “Eğer bu cilt 2010 yılında tamamlansaydı kitap AKP övgüsüne dönerdi” demişsiniz. Neden?
    Bir kere dış politikada çok başarılı olduğu için. Bunun temel sebebi proaktif politika ilkesine dayanıyor. Uygulama prensibi de “soft power”, yani yumuşak güç. Bugüne kadar Türkiye hep olayların arkasından geldi. Davutoğlu bu konuda haklı. Ermeni meselesi gibi bazı olaylar başından beri izlenmediği için hep Türkiye’nin aleyhine döndü. Davutoğlu, özellikle Ortadoğu’da izlediği proaktif politikayla yumuşak gücü devreye soktu. Çok iyi sonuçlar aldı. Mesela Suriye… Bizim Suriye ile ilişkilerimiz Cemal Paşa’dan tut, Süveyş krizine kadar hep sorunluydu. Menderes, ABD’den kredi alamıyor diye 1957’de Suriye’yi işgal ediyorduk. AKP gelene kadar Ortadoğu’yu ihmal ettik. Ya da çok olumsuz katkılarda bulunduk. İktidar, 2010 sonuna kadar Esad’la mükemmel ilişkiler kurdu. Mart 2011’de Arap Baharı Suriye’ye sıçrayınca sanki elektrik düğmesini açar ya da kapar gibi bir değişiklik oldu. Birdenbire kendimizi Suriye’yi işgal etmek üzere olan bir ülke olarak görmeye başladık. Peki ne oldu? Statükocu Cumhuriyet dış politikasının yerine proaktif bir dış politika koyduktan sonra yumuşak güçle uyguladığın zaman müthiş iyi sonuç aldın. Fakat Esad, Erdoğan’ı dinlemeyince Erdoğan o inanılmaz öfkesini Esad’a yönlendirdi. Yumuşak güçten sert güce geçildi.

    Kitapta Ahmet Davutoğlu’na hem teşekkür var hem de eleştiri. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı için “klasik bir realist teori kitabı” diyorsunuz. Davutoğlu, teoride realist, pratikte idealist mi?
    Davutoğlu, geldiği ortam bakımından bir Osmanlı fikrine sahip. Kemalizm tam tersi. Osmanlı’yı atlamak ihtiyacı hissettiği için Orta Asya’ya gitti. Göktürklere âşık olduğundan değil. Ama Göktürkler, Hititler Türkiye insanını heyecanlandırmadı. Davutoğlu, hem Kemalizmin hem Batı’nın aşağıladığı Osmanlı döneminden bahsedince insanlar heyecanlandı. Okunması çok güç bir kitap olduğu halde Stratejik Derinlik 50 baskı yaptı. Davutoğlu’nun kafasındaki bu nostalji, sert güçle yapılacak bir politika anlamına gelmiyordu. Osmanlı prestijine kavuşmak amacındaydı. Yumuşak güç kullanarak bunu da büyük ölçüde başardı. Sokaktaki Arap insanı biraz Nasır özleminden biraz kendi liderlerinin İsrail’e kafa tutamamasından, Erdoğan’ı yüceltti. Ama yumuşak güçten sert güce geçince birdenbire değişti.

    Sert güç tercihi, konjonktürün bir zorlaması olarak görülebilir mi?
    Konjonktür diyemeyiz. Çünkü Amerika’yı defalarca birlikte hareket etmeye davet ettik. ABD, iki kez çok önemli adamlarını yollayıp “Biz orada Kuzey Irak benzeri Güvenli Bölge kuramayız” dedi. Onun üzerine hiç olmazsa NATO’yu yanımızda görelim diyerek Patriotları getirdik. Bir buçuk ayağı çukurda olan Esad’ın Türkiye’ye saldırması mümkün mü? Canının derdinde.

    Kitap 11 Eylül saldırılarıyla başlıyor. Saldırı dünyada tüm dengeleri değiştirdi. Bu yeni dünya düzeni AK Parti’nin elini kolaylaştıran bir unsur muydu?
    Evet, kesinlikle. Kısa bir dönem bile olsa Neocon azgınlığı dünyayı kasıp kavurdu. ABD’nin Irak’taki kesin yenilgiyle birlikte Avrupa’ya çıkacak yüzü kalmadı. Dolayısıyla Türkiye’ye muhtaç hale geldi. İsrail’i kullanamıyor çünkü şeytan. Ama Davutoğlu politikası sonucu Ortadoğu’da artan sempatisi yüzünden Türkiye’ye ihtiyaç duydular. Türkiye, ABD’ye çeşitli mecralarda posta koymasına rağmen, ABD hiç üzerine alınmadı. 11 Eylül’ün getirdiği sistem biraz dolaylı olarak AKP iktidarına yardımcı oldu.

    Siz kitapta, “AK Parti döneminde en kuvvetli ilişkilerin ABD’yle kurulduğunu” söylüyorsunuz. Ancak bu süreçte önemli krizler de yaşandı. 1 Mart Tezkeresi krizi bir yol kazası mıydı?
    Orada ben kamuoyunun dış politikaya etkisini görüyorum. Cumhurbaşkanı Sezer’den tut Aydın Engin’lerin Barış Girişimi’ne kadar öyle muazzam bir tepki çıktı ki… Halk yüzde 90’lara varan düzeyde buna karşıydı. Eğer sokakta iri bir adam, ufak tefek bir adamı dövüyorsa, bizim halk “Allah belasını versin” der. Irak işgali de aynı olay. Müslümanlık, Hıristiyanlıkla ilgisi yok.

    Peki kamuoyu iç politikayı belirlemekte aynı etkiyi gösteremiyor mu?
    Gösteremiyor. Bunların net sebepleri var. Bence en etkili sebep Kürt sorunu ve gayrimüslimleri ilgilendiren vakıf malları konusunda. Türkiye Cumhuriyeti’nin sicili o kadar kötü ki Erdoğan’ın yaptığı bazı normal hareketler çok hoş olarak algılanıyor. Mesela vakıf mallarının iadesi. Kemalist hükümetler öyle büyük hatalar yaptı ki normal yapılan şeyler çok iyi gözüktü. İkincisi akademik olarak bir dönemi ele alırken kategorileştirmek gerekir. Fakat Erdoğan’ın dönemi için böyle bir şey yapmak fevkalade güç. Çünkü inanılmaz zikzaklar çiziyor. Habur girişini yapıyor. Kürtler fazla tezahürat yapınca tam tersine dönüyor. Başbakan bir “Kürt sorununu halledeceğiz” diye çıkıyor, bir “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır, benim Kürt kardeşimin sorunu vardır” diye… Bunlar başkanlık sistemi öncesi botokstur, ulusalcılar için Şanghay Beşlisi, kadınlar için altı ay hamilelik izni gibi. Ama en önemlisi halkın AKP’den başka bir alternatifin olmaması. Muhalefet partisi yok. Kılıçdaroğlu itiraz makinesi gibi. CHP içindeki ulusalcıları son ferdine kadar temizlemeden Türkiye’de muhalefet olmayacak.

    Ulusalcılık demişken, kitapta ulusalcılığın AK Parti döneminde zirveye çıktığını söylüyorsunuz. Özellikle de 2007’deki Cumhuriyet mitingleriyle başlayan süreçte… Ama ardından yapılan iki seçimde de iktidar oyunu artırdı. Ulusalcılığın bir karşılığı mı yok, yoksa AK Parti’ye mi yarıyor?
    Ulusalcılığın güçlenmesinin en genel sebebi, küreselleşmenin yükselmesi. İkincisi, AKP’nin gelmesi ve başarı kazanması. Yükseliyor görünmelerinin sebebi sönmeye başlayan ateşin duman çıkarması gibi. En önemlisi, yıllardır halının altına süpürmeye çalıştığımız Ermeni, Kürt sorunları. Ulusalcılar bundan korkuyor. Son olarak ulusalcılar Türk kavramının tahtından aşağıya aramıza indiğini görüyorlar.

    AK Parti için de ulusalcı bir dönüşüm yaşadığı eleştirileri yapılıyor?
    Bu AKP’yi öldürücü bir şey. Erdoğan’ın bunu bir an önce fark etmesi gerekiyor ama kendini başkanlığa adadı. Bugün Öcalan dahil Erdoğan’ın başkanlık ülküsü her şeyin üzerinde gözüküyor. Eğer Kürtler ve onlarla birlikte 29 bölge özerk olmayacak olursa Türkiye felakete gider. Sadece Kürtlere özerklik verilmesi Türkiye’yi böler. Bu durumda Allah’ın belası ulus devlet bir de yavrular. 29 bölgeye özerklik vererek bir ademi merkeziyetçi demokratik Türkiye kurulmalı. Bu yeni bir cumhuriyet olarak algılanmalı, Kürtler de onun bir parçası olmalıdır.

    Bu 29 bölgeyi etnik unsurları esas alarak mı söylüyorsunuz?
    Hayır. Mesela Orta Anadolu ile Ege’nin hiçbir ilişkisi yoktur. Yemeğinden tut, insanının tabiatına kadar. Önemli olan Türkiye’ye ademi merkeziyetçiliğin gelmesi. Kemalist merkeziyetçiliği şimdi Erdoğan sürdürüyor. Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden geçmeyecek kararnameler ne demek? Yargıtay’ın, Danıştay’ın, YÖK’ün ve HSYK’nın yarısını atamak ne demek? Yargıtay Başsavcısı ve rektörleri seçmek ne demek? Atatürk’te bu yetkilerin yarısı yoktu.

    Baskın Oran’ın AKP iktidarı karnesi 
    DIŞ POLİTİKA
    AB ile ilişkiler: 2002 öncesi AB ile ilişkiler kötüydü. Ama bugün donmuş vaziyette. AKP 2010’a kadar başarılı götürdü. Daha sonrası ise fena.

    Kıbrıs:Annan Planı reddedilene kadar çok rasyonel çok olumlu bir politika yürütüldü. 2004’ten sonra eski hatalara dönüldü. Bugün 2002 öncesiyle aynı noktada.

    Suriye: 2002 öncesine göre durum daha kötü.  Oysa AKP ilişkileri mükemmelleştirmişti. Arap Baharı’yla birlikte tam tersine döndü.

    Irak: Kuzey Irak’la ilişkiler 2002 öncesine göre çok iyileşti. Merkezi yönetimle kötüleşti.

    Ermenistan: Arka planda yürüyen bilmediğimiz bir şey yoksa sorunu yüzde 80 halledecek protokollere yaratması sebebiyle beş yıldız, protokolleri öldürmek nedeniyle sıfır yıldız.

    ABD: 2002 öncesine göre ilişkiler çok daha iyi.

    İsrail: 2002 öncesiyle mukayese edilemeyecek kadar kötü.

    Afrika: İlişkiler sıfırdı. Şu anda muazzam yükselen bir grafik var.

    İÇ POLİTİKA
    Ekonomi: 2002 öncesine göre muazzam bir gelişme var. Bir ekonominin yanına bir ekonomi daha eklendi.

    Demokrasi ve ifade özgürlüğü: AB reformları ile 2002 öncesine göre daha iyi durumda. Ama performansı 2010’dan sonra düşmeye başladı.

    Azınlık hakları: Gayrimüslim hakları bakımından çok olumlu. Kürtler açısından son süreci bilmiyorum ama olumlu değil.

    İnsan hakları ve işkence: 2002 öncesine göre daha olumlu.
    TÜRK DIŞ POLİTİKASI
    3. Cilt (2001-2012)
    Baskın Oran
    İletişim Yayınları
    2013, 885 sayfa, 70 TL.

  • Karadeniz hareketleniyor

    Karadeniz hareketleniyor

    Dünyanın dev enerji şirketleri Karadeniz’deki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Karadeniz’in potansiyeli henüz netleşmese de bölge üzerindeki çalışmalar artıyor.

    DW.DE

    Ukrayna Türkiye ile anlaşmak istiyor

    Enerjide Rus doğalgazına bağımlı olan Ukrayna, kaynak çeşitliliğine gitmek için Katar’dan sıvılaştırılmış doğalgaz ithal etmeyi planlıyor. Fakat bunun gerçekleşmesi, Türkiye’nin Boğazlar’dan geçiş izni vermesine bağlı. (18.02.2013)

    Güneş Türkiye’den yükseliyor

    Nabucco hayal mi oldu?

    Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da 6-7 Mart tarihlerinde düzenlenen “Karadeniz Petrol ve Gaz Forumu” bu sene yeni gelişmelerle daha da hareketlendi. Bölgedeki enerji potansiyelleri ile ilgilenen dev enerji şirketlerinin temsilcilerinin ve bölge ülkelerinin politikacı ve bürokratlarının da katılım gösterdiği toplantının Türkiye’den de katılımcıları vardı.

    Karadeniz’deki enerji potansiyelleri açısından bu dönem dikkat çekici iki gelişme söz konusu. Bunlardan biri Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan’ın Karadeniz’deki kıta sahanlığı içerisinde keşfedilen doğal gaz yataklarının kamuoyunun dikkatine sunulması oldu. Bu keşifler o ülkeler açısından önemli kazanımlar olmakla birlikte Avrupa’ya gaz tedarikinde yeni alternatiflerin ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Karadeniz’de petrol ve gaz arama yönündeki girişimleri de son dönemin ilgi çekici gelişmelerinin başında geliyor. Türkiye’nin Batı Karadeniz kıyılarında yer alan Akçakoca’da doğal gaz üretimi devam ediyor.

    Türkiye’nin adı bir enerji hattı olarak çeşitli projelerde geçiyor.

    Türkiye Petrol Arama Ortaklığı’nın (TPAO) yaptığı açıklamaya göre Akçakoca’nın batısında yer alan Istranca bölgesinde de yapılan keşifler sonuç verdi. TPAO 2013 ve 2014 yıllarında Istranca bölgesindeki keşfin ekonomik boyutunu incelemek için 3 yeni kuyu açmak için hazırlık yapıyor.

    Türkiye’deki bu hareketlilik Karadeniz’e yoğunlaşmış enerji şirketlerinin de ilgisini çekiyor. Son olarak Shell, TPAO ile Karadeniz’de petrol ve gaz arama konusunda sözleşme imzaladı. Tüm bu gelişmeler Karadeniz’i enerji konusunda hareketli günlerin beklediğini gösteriyor.

    ‘Sınırlar açısından en temiz bölge’

    Petrol Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kul, Karadeniz’de enerji şirketlerinin çalışmalarını yoğunlaştırmalarının temel nedenlerinden bir tanesinin ekonomik sınırların net bir şekilde çizilmesi olduğunu belirtiyor. Kul, “Karadeniz’de yeteri kadar arama yapılmadı. Ancak TPAO’nun bölgedeki sismik araştırmaları, iyi bir potansiyel olduğu yönünde. Bununla birlikte jeolojik trendlere baktığımızda ciddi bir potansiyel olduğu görülüyor. Karadeniz’de derin sularda da umut vaat eden bir potansiyel bulunduğu yönünde duyumlar alıyoruz. Çalışmalar çok değerli ama henüz rakam vermek zor. TPAO’nun Petrobras, Shell, Chevron gibi enerji şirketleri ile ilgili ortak çalışmaları söz konusu. Karadeniz, kıyısı olan devletlerin ekonomik sınırları açısından dünyanın en temiz bölgesi. TPAO ile birlikte büyük enerji şirketlerinin ortak çalışmalar yapmasını sağlayan en temel olanaklardan bir tanesi bu sınırların gayet net çizilmesi” ifadelerini kullanıyor.

    Karadeniz, Hazar Denizi’nin devamı mı?

    İstanbul Teknik Üniversitesi Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Satman da Karadeniz’in enerji kaynakları açısından araştırılması gereken bir yer olduğunu ifade ediyor.

    Satman son gelişmeleri ve Karadeniz’deki enerji potansiyelini şöyle değerlendiriyor: “Karadeniz’in zengin enerji kaynaklarına sahip Hazar Denizi’nin uzantısı olduğu yönünde teoriler var. Bu yüzden buralarda çalışmalar yapılıyor. Türkiye Karadeniz’de doğal gaz buldu. Bulgaristan ve Romanya açısından da doğal gaz kaynakları söz konusu. Ancak Türkiye’nin bu bölgedeki çalışmaları henüz yeterli değil. 5 civarında kuyu delindi. Daha fazla potansiyele ulaşmak için bu yönde daha fazla kuyu delinmesi gerekiyor.”

    © Deutsche Welle Türkçe

    Haber: Selçuk Oktay / İstanbul

    Editör: Ercan Coşkun

    ileKaradeniz hareketleniyor | EKONOMİ | DW.DE | 08.03.2013.

  • ABD’de tek dil zorunluğu

    ABD’de tek dil zorunluğu

    AbdFrom: Prof. Dr. Nuran ATMANOĞLU

    ABD’de tek dil zorunlugu

    ABD, 2007 yılında İngilizce Dil Birliği Kanunu’nu çıkardı.

    Kanunun gerekçeleri şöyle:

    1) Eğitim ve resmi yazışma masraflarından tasarruf sağlamak

    2) Ülkedeki az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle geri kalmalarını
    önlemek (Birleşmiş Milletler’in, resmi dil için kullandığı gerekçe budur;
    buna atıf yapılıyor yani)

    3) İngilizce’nin “ABD’deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren
    temel olgu” olduğu gerçeğinin kabul edilmesi.

    İngilizce Dil Birliği Kanunu, şu mecburiyetleri getiriyor:

    1) Kamu ve özel tüm iş yerlerinde İngilizce kullanılması
    2) Vatandaşlık başvurularının Güvenlikten Sorumlu Bakanlığa verilen
    “İngilizce bilme şartını yerine getirmek” yetkisine göre işlem görmesi.

    Simdi, ABD titizlikle bu kanunu uygulamaya yönelirken, Avrupa Birliği
    projesine rağmen, her Avrupa ülkesi kendi dilinde yayın ve eğitimde ısrarlı
    iken, Türkiye’ye ne oluyor?

    Yoksa Türkiye’yi başkaları mi yönetiyor?

    Şimdi birisi çıksa ve; Türkiye’de “Türkçe Dil Birliği Kanunu” konulsa ve
    “Türkçe, Türkiye’deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren
    temel olgudur.

    Eğitimde ve resmi yazışmalarda tasarruf sağlamak gerekir.
    Ülkedeki az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle geri kalmalarını bu
    kanun önler.
    “Kamu ve özel tüm iş yerlerinde Türkçe kullanılmalıdır” dese, neler olur?
    Neler olacak, hemen insan hak ve özgürlüklerinden başlanır, diyenin ne
    ırkçılığı kalır ve ne de faşistliği!
    İyi de ABD’ye neden ses çıkarmıyorlar?
    “Bizim çocuklar” dan oldukları için mi?

  • Tuba Ünsal’ın THY isyanı

    Tuba Ünsal’ın THY isyanı

    Geçtiğimiz ay kızı Sare ile havaalanına giden ve 4 saat bekledikten sonra uçakta yer olmadığı gerekçesiyle evine dönmek zorunda kalan Tuba Ünsal, THY ‘ye isyan etmişti. Ünsal, bugünde mağduriyetinin giderilmediği gerekçesiyle twitter ‘dan THY’a ağır suçlamalarda bulundu.

    Dolandırıldığını iddia eden Ünsal, twitter’dan ikinci kez isyan etti:

    “THY’de son durum!! Hem fazla bilet sat yolcunu alma, dava açıyorum deyince sorunu çözer gibi yap ve tekrar biletimi verme… Dolandırılıyoruz. Pazar akşamına 2. seyahatimi organize ettirdiler ve şu an yine biletlerimi vermiyorlar. THY Türk müşterilerini dolandırıyor. THY They Hate You” yazdı.

    ileTuba Ünsal’ın THY isyanı – Radikal Hayat.

  • Yeni-bakan Çelik’ten turist sayısını 2 katına çıkaracak sihirli formül

    Yeni-bakan Çelik’ten turist sayısını 2 katına çıkaracak sihirli formül

    Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, ITB Berlin Fuarı’nda yerli ve yabancı gazetecilere yönelik bir basın toplantısında, turist sayısını kısa sürede nasıl iki katına çıkaracağı soruldu.

    71854Toplantıya, çok sayıda yabancı basın mensubunun yanı sıra Büyükelçi Hüseyin Karslıoğlu, Alman Milli Takımı’nın ve Borussia Dortmund’un yıldız futbolcusu Türkiye’nin yeni gönüllü tanıtım elçisi İlkay Gündoğan ve Berlin Müşaviri Gözde Şahin katıldı.

    Suriye krizinden kaynaklanan olumsuz etkiler var

    Daha sonra soruları cevaplayan Bakan Çelik, Turizmde Türkiye’nin 2013 yılı beklentilerinin ne olduğu şeklindeki soruya karşılık, turizmde potansiyelin arttığını, hatta rekor kırma eğilimi bulunduğunu belirtti. Çelik, “Ancak Suriye krizinden kaynaklanan olumsuz etkiler var. Bunları gidermeye çalışıyoruz” dedi.

    Psikolojik ‘Berlin Duvarı’ yıkılmalı

    Bakan Çelik, turizmin sadece halkların hareketliliğinden ibaret olmadığını ve halklar arasında psikolojik duvarların yıkılması gerektiğini belirterek, ”Turizm için halklar arasındaki psikolojik Berlin duvarlarının yıkılması gerekiyor” dedi.

    Berlin’de turizmcilerle yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin kültürel ve tarihi miraslarından söz ettiğini ifade eden Çelik, Türkiye’ye gelen turistlerin sayısının iyi, ancak yeterli olmadığını söylediğini ve bu konuda performansın artırılmasını istediğini kaydetti.

    İki katına çıkarmak…

    Yabancı gazeteciler, “Sayın Bakan ‘tur operatörlerine turist sayısını 2 katına artırmalıyız’ demişsiniz, bunun için tur operatörlerine nasıl yardımcı olacaksınız?” diye sordu.

    Çelik şöyle cevap verdi:

    “Turist sayısının artırılmasıyla ilgili yaptığımız görüşmelerde tur operatörlerinin Türkiye’ye yönelik hazırladıkları paketleri çeşitlemelerini önerdim. Almanya’dan gelen turistler hem dinlenmek istiyorlar ama aynı zamanda Türkiye’nin sahip olduğu tarihi ve kültürel yerleri görmek istiyorlar. Bunun yanısıra, yeme içme kültürü üzerine gezi yapmak istiyorlar. Türkiye’de çok farklı paketler hazırlanabilir. Bunları çeşitlendirme konusunu konuştum. Türkiye’de istedikleri paketleri kombinleyebilirler. Onlar da kendilerine gelen talebin hem tatil yörelerini tanımak hem de kültürel, inanç ve termal turizmle ilgili değerlerimizi tanımak olduğunu söylüyorlar. Türkiye, çok cazip bir yatırım noktası.”

    UZUN VADELİ STRATEJİLERE TAHAMMÜLÜMÜZ YOK

    “Turist sayısını iki katına çıkarmaları, kazançlarını beş katına çıkarmaları anlamına geliyor. Önemli olan bu hedefe ulaşmak için doğru stratejiler üretmek. Türk turizmcileri son derece dinamiktir. Almanya’da hazırlık yapılırsa, Türkiye’de bunun karşılığını göreceklerdir. Zaten kendileri olumsuz bir yanıt vermediler. Benim uzun vadeli stratejilere tahammülüm yok. Ne yapılması gerekiyorsa, bir an önce yapmalıyız. Sosyal medya, dünyayı küresel bir köye çevirdi. ”

    BENDE PARA YOK, SİZE FİKİR VERİRİM

    Artık yeni stratejiler belirlememiz gerekiyor. Alman turizmcilere ‘gelin turizmi birlikte yeniden icat edelim’ dedim. Türkiye’de hedefini iki katına çıkarmak isteyen birileri varsa, biz yardımcı olmaya hazırız. Türkiye’ye turist getiren acenteler çok iyi çalışırlarsa, turist sayısını iki katına çıkarabilirler.  Bende para yok dedim, tur operatörlerine, ben size strateji ve fikir veririm. Size tanıtım konusunda destek vererim dedim. Tur operatörleri çalışmalarını yapacak, sonra da meseleyi takip edeceğiz.”

    ileYeni-bakan Çelik’ten turist sayısını 2 katına çıkaracak sihirli formül.

  • Bakan’ın ilk müjdesi Kanatlı Denizatı Broşu

    Bakan’ın ilk müjdesi Kanatlı Denizatı Broşu

    Karun Hazinesi’nin en önemli parçası Kanatlı Denizatı broşu, çalındıktan 8 yıl sonra Türkiye’ye iade edildi.

    71848Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kanatlı Deniz Atı Broşu’nu Türkiye’ye getiriyor.

    Uluslararası Berlin Turizm Fuarı ITB çerçevesinde Berlin’de bulunan Çelik, 2005 yılında ülkemizden kaçırılan Kanatlı Denizatı Broşu’nu Türkiye’ye iade edildiği müjdesini verdi.

    Müjdeyi ITB’de düzenlediği basın toplantısında duyuran Çelik, broşun 1960 yılında Uşak’ta yapılan kazılarla yurt dışına kaçırılan ve Karun Hazineleri olarak da adlandırılan hazinenin bir parçası olduğunu söyledi. Uzun zamandan bu yana bu broşun peşinde olduklarını belirten Çelik, şöyle dedi:

    “Bakanlığımız bu broşu interpol aracılığıyla bütün dünyada arattırıyordu. Bu eseri ellerinde bulunduran kişiler, satamayacakların anlayınca broşu Hagen savcılığına teslim etti. Gönderdiğimiz uzmanlar eserin kaçak kazılarla 1960’lı yıllarda yurt dışına kaçırılan daha sonra bulunup Türkiye’ye getirilen ve 2005 yılında Uşak Müzesi’nden sahtesiyle yer değiştirilip tekrar yurt dışına kaçırılan Kanatlı Deniz Atı Broşu olduğunu tespit etti. Eser bakanlığımız tarafından incelendi, orijinal olduğu saptandı ve Türkiye’ye teslim edildi. Hükümetimiz kaçakçılıkla mücadele ve çalınan eserlerin iadesi hususundaki tutumunu sürdürüyor.

    Bu çerçevede bugün bu eser Türkiye’ye teslim edilmiştir. Eser gelecek yıl Uşak’ta tamamlayacağımız müzede sergilenecektir. Kanatlı Denizatı Broşu’na ait olduğun yere Anadolu’ya hoş geldin diyorum.”

    Bakan Çelik, broşun Türkiye’ye kazandırılması konusunda emeği geçen başta eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günaydın olmak üzere Alman yetkililere, Interpole, büyükelçiliğimize, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütün çalışanlarına kültürel mirasımıza yaptıkları katkılardan dolayı teşekkür etti. Kanatlı Denizatı Broşunu Bakan Çelik ITB ziyareti sonrasında beraberinde Türkiye’ye getirecek.

  • Orhan Çekiç Bu Akşam Ceviz Kabuğunda

    Orhan Çekiç Bu Akşam Ceviz Kabuğunda

    Turkish Forum Danışma Kurulu Üyesi Orhan Çekiç Bu Akşam Ceviz Kabuğunda

    mqdefault

    Değerli dostlar,

    Sayın Orhan Çekiç bu gece (C.tesi) saat 22.00’de Ulusal Kanal, Ceviz Kabuğu programında olacak.

    Diğer katılımcılar Aydınlık gazetesinden sayın Kurtul Altuğ, Star gazetesinden bir yazar ve Yeni Akit gazetesinin sahibi ve yazarı.

    Biliyorsunuz; sayın Çekiç’in bir sınav sorusu ile ilgili olarak, Yeni Akit ve hemen beraberinde Maltepe Üniversitesi Atatürkçü Çekiç’in aleyhine yazı ve eylemlerde bulunmuşlar, hatta Maltepe Üniversitesi hocasına soruşturma bile başlatmıştı..

    Dostlukla,

    Lâle Gürman

  • Türkiye”ye gitmeyin

    Türkiye”ye gitmeyin

    İsrail, 26 Mart’taki Hamursuz Bayramı (Pessah Bayramı) öncesi vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat etmemeleri yönündeki bir uyarıda bulundu.

    Terörle Mücadele Bürosu, Hamursuz Bayram öncesi yayınladığı seyahat uyarısında 33 ülkeye yer verdi.

    İsraillilerin gitmeleri yasak olan Suriye, İran, Irak’ın Kürt Bölgesi, Lübnan, Yemen ve Suudi Arabistan’ın da yer aldığı uyarıda, İsrailliler için “en yüksek tehdit düzeylerinin” Somali, Sudan ve Afganistan’da olduğu savunuldu.

    Büro, İsrailli vatandaşlarını “özellikle” Sina Yarımadası, Türkiye ve Tunus’a seyahat etmekten kaçınmalarını istedi.

    İsrail medyasının bu konudaki haberlerinde “İsrailliler, Sina, Türkiye ve Tunus’daki terör konusunda uyarıldı” gibi başlıklar kullanıldı.

  • Almanya: Kanarya Adaları her daim ilk sırada

    Almanya: Kanarya Adaları her daim ilk sırada

    Dünyanın en büyük tur operatörü olan TUI, Almanya’daki satış grafiğini açıkladı.

    Açıklanan veriler, Türkiye’ye yönelik ilginin düzeyini de ortaya koydu. TUI Paskalya dönemi rezervasyonlarında popüler destinasyonları açıkladı. Türkiye, en çok talep gören dördüncü destinasyon oldu.

    TUI tarafından yapılan açıklamada Alman tüketicilerin Paskalya tercihinde ilk sırayı önceki yıllarda olduğu gibi Kanarya Adaları’nın aldığı belirtilirken ikinci sırada Mısır’ın yer aldığı ifade edildi.

    Üçüncü sırada Mayorka yer alırken Türkiye Almanların Paskalya döneminde en çok talep gösterdiği dördüncü destinasyon oldu.

    Öte yandan Alman Touristik Aktuell Dergisi’nde yayınlanan bilgilere göre, TUI başarılı bir kış sezonunu geride bırakırken yaz sezonu satışlarında da iyi bir grafik sergiliyor.

    Genel cirosunda yüzde 4’lük artış yakalayan TUI’nin şu ana kadar yaz sezonu satışlarından elde ettiği ciro ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 3 artmış durumda.

    Balear Adaları yaz sezonu için talebin en yüksek olduğu destinasyon olarak ifade edilirken Türkiye’ye olan talepteki istikrarlı artışın sürdüğü belirtiliyor.

  • Bugüne Kadar Hiç Görmediğiniz Türkiye Fotoğrafları

    Bugüne Kadar Hiç Görmediğiniz Türkiye Fotoğrafları

    1935’lerde çekilmiş İstanbul ve 5 arkeolojik alanın (Ephesus, Hierapolis, Laodicea on the Lycus, Pergamum, Priene) Fotoğrafları

  • KADINLAR GUNU?

    KADINLAR GUNU?

    8 Mart Dunya Kadinlar Gunu mu?

    Adalaet Bakani Sadullah Ergin demiski: “Kadinlara yilda bir gun yetmez”

    Emniyet Genel Muduru; “8 Mart Dunya Kadinlar Gununu kutlamis”

    Firat Universitesi ” Iste Kadin Konulu” seminer duzenlemis.

    Giresun Guce Kaymakami kaymakamlikta calisan kadinlari arkaya ip gibi dizip  kendi koltugunda oturmus 8 Mart Dunya kadinlar Gununu Kutlamis!!

    Bosuna,

    Butun kutlamalar sahte, verilen butun mesajlar gercek disi.

    Kadinin adi mi varki gunu de olsun.

    Neden acaba 8 Mart Dunya kadinlar gunu kac kisi merak edip ufak ta olsa bir arastirma yapti dersiniz? Emin olun cok degildir. Bu gunun kutlanmasinin temelinde 129 kadin cesedi yatmaktadir.

    8 Mart 1857 Amerikada bir dokuma fabrikasinda daha iyi sartlar icin grev yapan 40 000 kadin isci polis siddetiyle karsilasir, fabrikaya kilitlenen kadinlar cikan yanginda yanginla polis barikati arasinda kalinca 129 kadin feci sekilde can verir. Aslinda bu gunun adi 8 Mart Dunya Emekci Kadinlar Gunudur. Evde yatan kadinin da ev islerinde emek harcadigi varsayilarak butun kadinlarin gunu olmustur.

    Erkek islama gore birinci esinden memnun degilse ikinciyi alabilir, fakat ayni sartlarda bir kadin ikinci erkegi alamaz!

    Sudi Arabistan’da kadinlar araba dahi kullanamaz!

    Turkiye’de sevmedigi amcasinin ogluyla zorla evlendirilince sevdigi cocuga kacan kiz infaz edilir! Bunun adi tore cinayeti yada namus cinayetidir!

    Kadin”eksik etek” temasi islenir filmlerde, “saci uzun akli kisadir”zaten Adem’in egri kaburga kemiginden yaratilmistir.

    Afganistan’da kendinden 50 yas buyuk adamla cocuk yasta kizlar evlendirilir, kizin secme hakki yoktur, para konusur!

    Baslik parasi kadin icin erkek tarafindan verilir, kadinlar erkek icin baslik parasi vermez.

    Erkek secer, kadin secilir!

    Ve… daha sayilabilecek cok var.

    Evet bazi ulkeler kadina gereken degeri veriyor, yasalarla olsun, ogretilerle olsun kadinin adi olan ulkeler var, hatta bazi ulkelerde asiri sayilabilecek haklari dahi var kadinlarin.

    Ancak Turkiyede bir bakanin emekci kadinlar gunu kutlamasi cok komik, kaymakamin arkasina dizdigi bayanlarla poz verirken bile belli ki o kaymakam kafasinda kadin haklari gerekli yeri bulamamis he nuz, bulsaydi o Kaymakam ayaga kalkar kadinlarla yanyana poz verirdi, findik tuccari gibi arka siraya kadin calisanlari ip gibi dizmezdi!

    Toplumsal olaylarda kadinlari sacindan surukleyen emniyetin kadina bakisini anlatmak icin ne demem gerekir bilemiyorum!

    Universite de Kadinlarin bir yeri olsaydi, Basortusu problemi olmazdi.

    Kimse kimseyi kandirmasin!

    Cennet analarin ayagi altindadir

    Kime gore?

    Cocuklarina gore

    Ayni kadin kocasina gore eksik etek avrattir. Yani anliyacagin ayni kadin olmasina ragmen ayaginin altinda cennet mi var yoksa kocasina gore kisa akilli mahlukmudur ikilemdedir.

    Erkegin moral ve keyfine gore kadin sultan, bastaci, hayat arkadasi mi olacaktir yoksa mendebur, kisa akil, bir baslikla alinip satilan meteami olacaktir net degildir.

    Hem kadina gore net degildir, hem erkege gore net degildir, hem kanuna gore net degildir, hem dine gore net degildir, hem kulture gore net degildir, hem de en onemlisi kafamizin icinde net degildir.

    Bunun, yani toplumun kadina bakisinin bir tek nedeni vardir, ekonomi.
    Erkege bagli ekonomisiyle kadin asla ve asla hur ve bagimsiz olamaz ve olamayacaktir. Ister yilin bir gununu onlara ayirin isterseniz 365 gununu. Hiiic farketmez. Konu tamamen erk meselesidir.

    Bu yonuyle ele alindiginda Dunya Emekci kKadinlar Gunu’yle 1 Mayis isci bayrami arasinda aslinda bir fark yoktur. Kutlanan emekse o aslinda  1 Mayis’tir. Emegin kadini erkegi olmaz, Konu uzuvsal olarak kadinliksa 8 Mart Dunya Kadinlar Gununun kutlanmasina vesile olan kadinlarin olculeri degil 129 can vererek basladiklari hak mucadelesidir.

    Bu nedenle bakildiginda kutlanmasi gereken bir gun yoktur ortada. Ortada oylece duran bir durum varsa o da kadinin once insan olarak algilanmasi, en temel deger hak olan insanca yasama haklarinin verilmesi dir ki bu deger verme isi gun kutlamayla kesinlikle olmaz, kafalardaki onyargilari yikip, cenneti kadinin neresine koyacagimiza karar vermemiz lazim once!. O da Lafla olmaz, kafalarin icini aydinlatmakla olur. Eger lafla olsaydi Kadinin ayagi altinda cennet var diyen bir inanisin insanlari olarak, bu tore cinayetleri, baslikla satilan kadinlar, cocuk gelinler olmazdi.

    Saglicakla kalin, hoscakalin, esen kalin, ama ne olursa olsun cahil ve bilgisiz kalmayin!

    Ayhan KILIC

    [email protected]

    KANADA

  • Hesap uzmanları cemaate dalar mı?..- Adnan Berk Okan

    Hesap uzmanları cemaate dalar mı?..- Adnan Berk Okan

    From: Hikmet Ersoy [[email protected]]

    ADNAN BERK OKAN
    Konu sadece Balyoz, Ergenekon, odatv davaları falan değil…
    Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce kısa bir süre internethaber’de siyasi analizler yapmıştım.
    Analizlerimden birinde bilhassa Balyoz Davası yargılamalarına dikkat çekmiştim…
    Tutuklu yargılamaların esas amacının; küresel şirketlerin istemediği tarz ilişkiler içinde olan (Bush yönetimiyle iyi geçinen) generalleri tasfiye etmek olduğunu yazmıştım…

    Nitekim tutuklamalar Bush’un iktidardan düşmesi Obama’nın seçilmesi üzerine başlatılmıştı…
    Tasfiye birinci ayaktı…
    İkinci ayak; tutuklu generaller üzerinden 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilirken Erdoğan’ın önünü kesmekti…
    Bu analizim üzerine bilhassa Gülen Cemaatine gönül vermiş dostlarım bana teessüflerini bildirdiler…
    Beni, birilerinin oyununa gelmekle ve hatta daha ileri gidip kendimi onlara kullandırmakla suçladılar…
    Ben o analizi yaptığımda Hanefi Avcı henüz kitabını yayımlamış ve haliyle tutuklanmamıştı…
    O analizimden bir süre sonra Hanefi Avcı’nın ortalığı ayağa kaldıran kitabı yayımlandı ve hemen akabinde de ünlü polis müdürü tutuklanarak cezaevine kondu…

    Peki ben o analizleri neye dayandırmıştım?..
    O günlerde muvazzaf olarak orduda görev yapan bir general dostumun anlattıklarına ki dostum ilk başlarda cemaatin Türkiye’de iç barışa katkı yaptığına inanıyordu…
    Daha sonra Fethullah Gülen’in “sembolik” kaldığını cemaatin artık bir “dini inanç gurubu” olmaktan çıkıp ekonomik bir imparatorluğa dönüştüğünü söylemişti…
    İlginçtir ben bunları yazdıktan bir süre sonra Avcı da benzer şeyleri yazmıştı kitabında…
    “Ve” diyordu Paşa dostum; “orduda Bush yönetimiyle ahenk içinde çalışmış olan ve fakat küresel ekonomiyle entegrasyonun bu kadar bağlayıcı olmasından şikâyetçi olan çok sayıda general tasfiye edilecek…”
    İster istemez Hollywood filmlerinde dublaj yapan seslendirmeciler gibi bağırmıştım:
    “Vaaaauuuvvv!”
    Vaaaauuuvvv ya…”
    “Eeee…. Sonra?”
    “Daha sonra tam da cumhurbaşkanlığı seçimi Fethullah Gülen barış ve diyalog çağrısı yapacak; cumhurbaşkanlığına aday olacak siyasi liderin ordu ile arasında soğukluk olmasının görevde bulunduğu sürece ülke yönetiminde tatsızlık nedeni olacağını belirterek Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmaması gerektiğini ima ettikten sonra da tutuklu bütün generallerin tahliye edilmelerinin gerektiğini söyleyecek”…

    Bir yandan dinlediklerine inanmıyor ama diğer yandan daha önceki hemen bütün analizlerinin çıktığını bildiğim için inanmam gerektiğini de biliyordum…
    Kısaca devam edeyim:
    Gülen’in vereceği bu demeç üzerine yargıçlar kanunun kendilerine verdiği “cezayı erteleme” haklarını kullanarak belirli bir yaşı geçmiş ya da sağlık sorunu olan generalleri bir bir tahliye etmeye başlayacaklardı…
    Bu arada cemaatin medyasıyla birlikte diğer merkez medyaya, dava dosyalarına bakan mahkemelerin yargıçlarından alındığı ileri sürülen bazı belge ve bilgiler eşliğinde ses kayıtları sızdırılacaktı…
    Ve şimdi dikkat!..
    O ses kayıtlarında, Erdoğan’ın ordudaki general tasfiyesini bizzat yönettiğine ilişkin somut(!) bazı bilgiler enjekte edilecekti…
    Hanefi Avcı tutuklandığında aynı Paşa aynen şöyle demişti:
    “Avcı da benim bildiklerimi öğrenmişti aslında ve yazdığı kitapla Başbakan’ı uyarmak istemişti ama başaramadı.”
    Geçtiğimiz günlerde (Galatasaray – Beşiktaş maçından iki gün önce) aynı general dostum ( o şimdi emekli) telefon açtı, karısıyla birlikte beni ve karımı ziyarete geleceklerini söyledi.
    Tam da maçın olduğu gün geleceklerdi.
    “Paşam; gündüz erken gel aksi halde maçı izlemeden duramayacağımı biliyorsun”.
    “Tamam erken geliriz ama yengeye söyle hiç zahmet etmesin benim için bol bol keçi peyniri ve kokteyl domates hazırlasın, birkaç kadeh de bir şeyler atarız maçı seyrederken” dedi…

    Maç günü geldiler…
    Bana iki yıl önce anlattığı ve benim de yazdığım senaryoyu hatırlayıp hatırlamadığımı sordu…
    “Dinlediğim ve hele yazdığım hiçbir olayı unutmam” dedim.
    “Dinle o zaman” dedi ve beni hayretler içinde bırakan kehanetini(!) açıkladı:
    “Başbakan önümüzdeki günlerde paşalardan yana tavır alacak; mahkemeyi tenkit edecek ve bu arada Başbuğ’u cezaevinde ziyaret bile edebilir”…
    “Yok artık” dedim biraz da sesimi yükselterek:
    “Yahu ne azarlıyorsun ben hem yetimim hem de öksüz” deyip kocaman bir kahkaha attı…
    “Nereden çıkardın bunu?” diye sordum.
    “Başbakan oyunu çözdü…”
    “Cemaatin oyununu?..”
    “Oyun hiçbir zaman cemaatin değildi… Oyunu cemaat holding yazdı ve sahneye koydu… Erdoğan şimdi bu oyunu kıracak ve hatta öyle kıracak ki yakında generallere karşı düzenlenen harekâtın tamamen cemaatin kurguladığını bütün dünya öğrenecek”…
    “Nasıl yani?”
    “Önümüzdeki günlerde anlarsın”.
    “Yaa paşam bırak şimdi beni çatlatmayı da anlat”…
    “Önümüzdeki günlerde konuyu açacağım”…

    Israr etmemin anlamsızlığını biliyordum…
    Başka konulara daldık…
    Sonra da birlikte maçı izledik…

    Bugün telefonum çaldı o arıyordu…
    Ne diyeceğini bildiğim için selâm bile vermeden “Sen bana Başbuğ’u ziyaret edecek dedin” diye lâf yetiştirdim…
    “Hiç fark etmez” dedi “Ha Saygun Paşa ha İlker Paşa; önemli olan cemaate verdiği mesajdır. Sen bundan sonra cemaatin medyadaki uzantılarının Başbakan’a karşı takınacakları haşin tavrı dikkatle izle sonra yine konuşalım”…

    Ey dostlar!..
    Kurmay zekâsına çok güvendiğim bu emekli paşa dostumun iki yıl önce anlattıkları gerçek olduğu gibi on beş gün önce söyledikleri de aynen çıktı…
    Evet; Başbakan Başbuğ’u ziyaret etmedi ama mahkemeleri eleştirip, Saygun Paşa’yı hasta yatağında ziyaret ederek elini tuttu, hal hatır sordu…
    Eğer önümüzdeki süreçte Gülen Cemaatine bağlı olduğu sanılan /bilinen bazı ticari guruplara maliye bakanlığı tarafından geniş çaplı soruşturmalar da başlatılırsa ben bu paşa dostum için “kâhin” sıfatını bile yeterli bulmayacağım…

    [email protected]

    Bunlar da ilginizi çekebilir:
    • Fethullah Gülen’den Ergun Babahan’a Mektup – Adnan Berk Okan
    • ‘Çölaşan çok para götürdüğü için kovuldu’- Adnan Berk Okan
    • ‘Yalnız kovboy’ Hanefi Avcı artık bir düşünce suçlusu- Cüneyt Özdemir
    • Hanefi Avcı, ahlakın bam teli…- Ali Bayramoğlu
    • Gözünüz aydın Bay ‘Taraftar’!.. Ahmet Altan gitti
  • KURTDERELI MEHMET PEHLIVAN VE ATATURK

    KURTDERELI MEHMET PEHLIVAN VE ATATURK

    1931’de Ankara’da, Mustafa Kemal Atatürk, 

    yurtdışında Türkiye’yi iyi temsil ettiğini duyduğu Kurtdereli’yle tanışıyor ve o günün geceyarısı kendisine bir mektup yazıyor.

    Mektubunda da: 

    “Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönderiyorum. 

    O, bu mektubumla beraberdir. 

    Pehlivan ömrünün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim.” diyor.

    Geceyarısı bu mektubu, Salih Bozok’u görevlendirerek Zafer Oteli’nde kalmakta olan Kurtdereli’ye yolluyor. 

    Mektubun içinde de 1000 Lira’lık bir İş Bankası çek’i koyuyor; 

    çekin üzerini de imzalayarak ve “Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a 1000 T. Lira veriniz. 

    Bu para, Aralık ay’ı aylığımdan faiziyle kesilecektir.” diye yazarak.

    Kurtdereli, kısa bir süre sonra, bankaya gidip çek’i veriyor,

    1000 Lira’lık ödül kendisine ödeniyor. 

    Ama Kurtdereli bankadan gitmiyor. 

    Niçin beklediğini soruyorlar; 

    “Çeki vermenizi bekliyorum” diyor.

    “Parayı aldın, çek bizde kalacak. Bu işlerin usulü böyledir.” diyor banka müdürü.

    Kurtdereli de “O halde alın bu 1000 lira’yı, benim çekimi geri verin” diyor; 

    Şaşıran banka müdürü: “Neden?” diye sorunca 

    Kurtdereli: “Orada Mustafa Kemal’in resmi ve altında da imzası vardır.” diyor.

    Atatürk’ün kendi maaşından keserek uygun gördüğü ödülü, 

    Atatürk’ün el yazısı ve imzası bulunan o çek’i ömür boyu saklayabilmek için reddediyor yani.  

    Kurtdereli, bir demecinde bu olayı şöyle yorumluyor: 

    “Sultan II. Abdülhamit’in saltanat döneminde Avrupa’ya gitmek için vapura bindiğim zaman, saray’dan bir mabeyinci gelip dedi ki: 

    “Zat-i Şahane’nin selamları var, Avrupa’da güreşirken benim taç ve tahtımın şerefini koruyarak güreş yapsın, buyurdular.”

    Ben de kendisine dedim ki: 

    “Zat-ı Şahane’nin taç ve tahtının olduğu kadar, benim sırtımın da şerefi vardır!” 

    Mabeyinci bir şey demeden gitti.

    Kendisine söylediğimi aynen padişaha söylemiş olacak ki, Avrupa’dan dönen pehlivanlara hediyeler ihsan verilmek âdet olduğu halde, dönüşümde bana hiçbir şey verilmedi, fakat şu feleğin işine akıl sır erer mi? 

    Bana dünyanın en büyük adamı, işte ömrümün son mükâfatını verdi.

    From Wikipedia, the free encyclopedia

      (Redirected from Kurtdereli Mehmet Pehlivan)

    Jump to: navigation, search

    The topic of this article may not meet Wikipedia’s general notability guideline. Please help to establish notability by adding reliable, secondary sources about the topic. If notability cannot be established, the article is likely to be merged, redirected, or deleted. Find sources: “Kurtdereli Mehmet”news · books · scholar · JSTOR · free images (November 2008)
    Mehmed_Kurtdereli_Halil_Adali

    Kurtdereli Mehmet Pehlivan (1864 in Bukurovo village near Tırnova – April 11, 1939 in Kurtdere village near Balıkesir) was a wrestler. He lived most of his life in the village of Kurtdere, 40 km from Balıkesir.

    He fought with all of the famous wrestlers of his time and was very famous. He traveled to France, Great Britain, The Netherlands and the USA but was never defeated.[1][2]

    The surname he took after the adoption the 1934 Law in Turkey on Family Names was Baykurt.[1]

    [edit] References

    1. ^ a b Biography on Kurtdere village website
    2. ^ Biography on okimdir.com
    Persondata
    Name Kurtdereli Mehmet
    Alternative names Mehmet Baykurt
    Short description Turkish wrestler
    Date of birth 1864
    Place of birth Bukurovo
    Date of death April 11, 1939
    Place of death Kurtdere
    This biographical article relating to a Turkish sport wrestler or wrestling coach is a stub. You can help Wikipedia by expanding it.

    • v
    • t
    • e
  • 8 Mart Dünya kadına acıma günü olmasın!

    8 Mart Dünya kadına acıma günü olmasın!

    08 Mart 2013, 09:15
    SUMRU AYDIN

    Sumru [email protected]
    Bu yılki 8 Mart Kadınlar gününün de tıpkı diğerleri gibi kadınlara acınarak geçirileceğini çok iyi biliyorum. Türkiye’de kadınların yüzde kaçının dayak yediği, kaç kadının öldürüldüğü detaylarıyla yazılıp ne kadar acınası ve muhtaç bir cins olduğumuz bir kez daha söylenecek. Kadına şiddet için yürüyüşler, danslar yapılacak. “Benim bedenim benim kararım” gibi birkaç süslü slogan atılacak. Bu konularda uzman olduğunu iddia eden birileri Televizyonların haber kanallarına çıkıp “Efendim ne zaman bitecek bu kadına şiddet” sorusuna abidik kubidik yanıtlar verecek ve gün sona erecek!

    Peki 9 Mart günü ne olacak? Ne değişecek hayatımızda? Yanıtı hemen yapıştırayım!

    Herkes kaldığı yerden devam edecek hayatına. Evli evine köylü köyüne!

    Bu işten en karlı olarak çıkacak kesim yine  gazete ve televizyonlar ile köşe yazarları olacak elbet!  Bir günlük sansasyonlu yazılar ve röportajlar yapacaklar. Tirajları artacak ya da internette tıklanma sayıları yükselecek. Sadece bu kadar! Sonuç ne yazık ki yok!
    Mağdur psikolojisini hiç sevmediğimden kadınların gazete ve televizyonlardan Dünya kamuoyuna aciz, korunmaya muhtaç, zavallı, eğitimsiz, ikinci sınıf olarak gösterilmesini kınıyorum. Sorunları konuşmak yerine çözüm önerileri üretmemiz gerekmiyor mu? Yine de sorunlarımızın kaynağına şöyle bir dalmakta fayda var diyorsanız söyleyeyim;

    Bu hale erkeğin evde reis rolü üstlenmesi sayesinde ataerkil aile yapısı ve kapitalizmin kucaklaşması  sayesinde geldik. Ne zamanki kadınlar “biz olmaktan” çıkıp evimizin direği biricik erkeklerimize hizmet ve itaat etmeye başladık. İşte o zaman eşit olmayan yaşama şartlarını kabul etmiş olduk! Bunun da temelleri sanayi devriminden çok öncesine dayanır. Fakat 21.yy’ın modern dünyasında işte, evde, okulda, hukukta  ayırımcılıktan, dayaktan nasıl kurtuluruz? Erkeklerle nasıl baş ederiz? Diye sorarsanız önce çuvaldızı kendimize iğneyi başkalarına batırmak zorundayız. Biz kadınların gerçek düşmanı önce hemcinsimizle anlaşamamak, bir olamamak! Birbirimize olan kıskançlığımız, birbirimizle olan kavgamız ve rekabetimiz bizi başarısızlığa, ayrımcılığa uğramaya, dayak yemeğe sürüklüyor.

    Bunun için;  biz çalışırken yan gelip yatan kocalara, eve para getirmeyince dayağı basan babalara, kürtaj hakkımızı elimizden almaya çalışan eril iktidarlara, sadece 8 Mart’ta değil, Her gün Dur! Demeli ve birlikte hareket etmeliyiz. Eğer bunu yapmazsak, her 8 Mart gününü şarkılar eşliğinde yürüyüş yaparak kutlar, belediyenin dağıttığı  karanfilleri yakamıza takıp yolumuza devam ederiz. Eve gidince de dayak kaçınılmaz olur tabii, karar sizin…

    www.oncevatan.com.tr
    PAYLAŞ

  • Londra’da Davutoğlu, Osmanoğlu ailesi ile biraraya geldi

    Londra’da Davutoğlu, Osmanoğlu ailesi ile biraraya geldi

    OSMANOGULLARI2
    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün akşam Sultan Abdülmecid’in torunlarının da aralarında bulunduğu Osmanoğlu ailesinin İngiltere’de yaşayan mensupları ile Londra Büyükelçiliği ikametgahında verilen akşam yemeğinde bir araya geldi. Davutoğlu, Osmanoğlu ailesini Şeb-i Aruz törenlerine davet etti. Yemeğe, aralarında Sultan Abdülmecid’in torunlarından Osman Selahaddin, Mehmed Ziyaeddin ve Ömer Abdülmecid Osmanoğlu’nun da bulunduğu yaklaşık 20 aile mensubu katıldı. Yemekte bir konuşma yapan Bakan Davutoğlu, bu buluşmanın çok özel ve tarihi bir nitelik taşıdığını, uzun yıllar yurtdışında yaşamakla birlikte kimliklerini ve Türkiye’ye bağlılıklarını kaybetmeyen Osmanoğlu ailesiyle bu vesileyle bir araya gelmekten büyük memnuniyet duyduğunu söyledi. …………

    Önümüzdeki dönemde de benzer şekilde Davutoğlu ile bir araya gelmeyi arzu ettiklerini belirten Osman Osmanoğlu, bu çerçevede Konya’nın yanı sıra Osmanoğlu ailesi için özel bir yeri olan İstanbul veya Bursa’da da buluşabileceklerini belirtti.

    ===========================

    From: Sacide Kıvırcık <[email protected]>”

    Kısa bir not;
    1920 yıllarında İstanbul işgal altındayken halife Abdülmecit Mısır kralı Faruk ile halife pazarlığı yaptığını biliyormuydunuz?.
    Mısır kralı halifelik makamı için 45.000 İngiliz lirası vermiş, Abdülmecit ise bunu az bulup 200.000 İngiliz lirası istemiş taraflar anlaşamayınca da satış gerçekleşememiş. Sinan Meydan Cumhuriyet Tarihi Yalanları S;130     

    demek ki neymiş halifelik makamı para için satılabilinirmiş.

    Din+iman+hilafet+para= emperyalizm         Sacide

  • Davutoğlu Londra’da Osmanoğulları ile buluştu

    Davutoğlu Londra’da Osmanoğulları ile buluştu

    Davutoğlu ve OsmanoğullarıDışişleri Bakanı Davutoğlu’nun verdiği yemekte önemli ayrıntılar var…

    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün akşam Sultan Abdülmecid’in torunlarının da aralarında bulunduğu Osmanoğlu ailesinin İngiltere’de yaşayan mensupları ile Londra Büyükelçiliği ikametgahında verilen akşam yemeğinde bir araya geldi. Yemeğin ardından çekilen; Davutoğlu’nun da aralarında bulunduğu aile fotoğtafı “New Ottoman” yorumlarına neden oldu.

    Yemekte Osmanoğlları adına konuşma yapan Osman Selahaddin Osmanoğlu’nun da Cumhuriyet sonrası ailenin ilk kez bu kadar kalabalık olduğununa dair mesaj vermesi gözlerden kaçmadı.

    DAVUTOĞLU AİLEYE SESLENDİ

    Yemekte bir konuşma yapan Bakan Davutoğlu, bu buluşmanın çok özel ve tarihi bir nitelik taşıdığını, uzun yıllar yurtdışında yaşamakla birlikte kimliklerini ve Türkiye’ye bağlılıklarını kaybetmeyen Osmanoğlu ailesiyle bu vesileyle bir araya gelmekten büyük memnuniyet duyduğunu söyledi. Davutoğlu, bu buluşmanın çok daha önce yapılmasını arzu ettiğini, bundan sonra daha sık bir araya gelmeyi ümit ettiğini belirtti.

    YENİ OSMANLICI DAVUTOĞLU

    Yeni Osmanlıcı olarak eleştirilen Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu eleştirileri Ortadoğu’yu birarada tutmak olarak yanıt vermişti. Bilindiği gibi Türkiye’nin özellikle İsrail, Suriye ve Irak politikaları Arap Baharı’ndan sonra büyük önem arz etmiş ve bu politika özellikle dış basında geniş yankı uyandırmıştı.

    OSMANLI AİLESİ ŞEB-İ ARUZ’A DAVET EDİLDİ

    Yurtdışındaki Türkiye Büyükelçiliklerinin, her Türk vatandaşı için olduğu gibi Osmanoğlu ailesi mensuplarının da evi olduğunu ve Londra Büyükelçiliğinde bundan sonra da benzer etkinliklerde kendilerini ağırlamaktan mutluluk duyulacağını ifade eden Bakan Davutoğlu, aile fertleri ile ayrıca önümüzdeki dönemde Türkiye’de de bir araya gelmeyi istediğini kaydetti. Davutoğlu, bu amaçla Osmanoğlu ailesi mensuplarını her yıl Aralık ayında Konya’da düzenlenen Şeb-i Aruz törenlerine davet etti.

    OSMANOĞULLARI İLK KEZ BU KADAR KALABALIK MESAJI

    Osman Selahaddin Osmanoğlu da konuşmasında, Bakan Davutoğlu’na teşekkür ederek, yapılan bu jestin kendilerini çok duygulandırdığını, aile fertlerinin ilk defa bu kadar kalabalık şekilde bir araya geldiğini ve buna vesile olduğu için Ahmet Davutoğlu’na minnettar olduklarını söyledi.

    Önümüzdeki dönemde de benzer şekilde Davutoğlu ile bir araya gelmeyi arzu ettiklerini belirten Osman Osmanoğlu, bu çerçevede Konya’nın yanı sıra Osmanoğlu ailesi için özel bir yeri olan İstanbul veya Bursa’da da buluşabileceklerini belirtti.

    En Son Haber