Blog

  • Satılık İmparatorluk / Lozan ve Osmanlı’nın Reddedilen Mirası

    Satılık İmparatorluk / Lozan ve Osmanlı’nın Reddedilen Mirası

    satilik_imparatorluk_kapakOnlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak Sezai Karakoç Lozan ve Osmanlı’nın Reddedilen Mirası Osmanlı Devleti’nin parçalanması birkaç ay içerisinde gerçekleşti ve 1918 yılı Ekim ayının son günü artık Osmanlı’sız bir dünya haritası vardı. Bununla da bitmedi… Önce Saltanat, sonra Halifelik, İngiliz dayatması daha doğrusu oyunu yüzünden birer hamlede kaldırıldı. 1925’te toplumun kılık kıyafeti değiştirildi. Maksat, yeni bir insan vücuda getirmekti. 1928’de bu defa alfabesi (yazısı) elden gitti Osmanlı’nın. Mahir İz’in dediği gibi maksat “maziden alakayı kesmek”ti. 1932’de ezan Türkçeleştirildi. Tüm bunları boşalan camileri satmak veya kiralamak, yıkmak veya arsasını ele geçirip partinin kodamanlarına peşkeş çekmek üzere iç etme adımı takip etti. Velhasıl, Lozan süreciyle birlikte Osmanlı satılığa çıkarılmıştı. Yalnız antika eşyaları, camileri, medreseleri değil; Ayasofya’sı dahil pek çok maddi ve manevi varlığı satıldı. Kime peki ve neden? Elinizdeki kitap, Osmanlı mirasının neden ve nasıl satıldığını ve bir cihan imparatorluğunun cihangirlik sevdasından vazgeçmiş varisi tarafından nasıl hoyratça yok edildiğini gösteriyor. Varis ne kadar unutmak isterse istesin, enkazdan artakalanlar mutlaka bir yerden başlarını uzatıp seslerini duyuracaklardı. Mustafa Armağan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ve sonrasında yaşananları ele alarak tarihle yeniden hesaplaşıyor: SATILIK İMPARATORLUK…

    Satılık İmparatorluk / Lozan ve Osmanlı’nın Reddedilen Mirası
    Mustafa Armağan
    • Dizi: Mustafa Armağan Kitaplığı
    • İlk Baskı Tarihi: Mart 2013
    • ISBN: 978-605-08-0853-7
    • Sayfa Sayısı: 296
    • Barkod:9786050808537
    • Ebat: 13,5 X 21
    • Baskı Sayısı: 1
    • Fiyatı: 16 TL

    ileSatılık İmparatorluk / Lozan ve Osmanlı’nın Reddedilen Mirası – Mustafa Armağan | Timaş Yayınları.

  • PKK istiyor, AKP Hükümeti yerine getiriyor…

    PKK istiyor, AKP Hükümeti yerine getiriyor…

                                                 Şimdi herkes birbirine şu soruyu yöneltiyor:

                                                  “ 30 yıldır silahlı mücadele veren ve kana doymayan bir terör örgütü var. Bu örgütün silah bırakması, huzur ortamına kavuşmamız hepimizin isteğidir. Ancak, (Piknik yapmak için dağa çıkmadık) diyen ve birçok isteği olan bu örgüt niye durup dururken birdenbire silah bırakıp, pes etme noktasına geldi? Ne oldu da bu gelişmeler oluyor? Kapalı kapılar ardında bir pazarlık mı var? Bu örgüt birçok vaat almadan böyle bir adını niye atsın?”

                                                     Bugüne kadar bu sorulara resmi ağızlardan açıklık getirilmedi. Ancak, ortaya çıkan İmralı tutanakları ve sızan bazı haberlerden, PKK’nın isteklerinin de AKP Hükümeti tarafından kabul edilerek hayata geçirileceği görülüyor. Yapılacak olanlar ve atılacak adımlar süreç içinde millete hazmettirilmeye çalışılacak.

                                                    BUNLAR TESADÜF OLABİLİR Mİ?

                                                     Hiç kuşkusuz, barış ortamın sağlanması, huzur içinde yaşamanın bir takım koşulları olacaktır. Ancak, bunların üniter yapımızı bozmaması, geleceğimizi tehdit etmemesi, anayasamızla oynanmaması ile gerçekleşmelidir. Yapılanlara baktığımızda, bugünkü hükümetin ülkeyi ve milletimizi bölmeye götürecek adımlar atmaya hazırlandığını görüyoruz.

                                                     Kuzey Irak’ta, PKK’nın elinde tutuklu bulunan bazı kamu görevlilerini serbest bırakmasından hemen sonra KCK tutuklusu 23 kişinin serbest bırakılması acaba ne ile izah edilebilir, anlamakta güçlük çekiyoruz.

                                                      Yine hiç zaman kaybedilmeden, AKP tarafından anayasadan 3 madde ile birlikte Atatürk milliyetçiliğinin çıkarılması konusunda bir adımın atılması ne ile millete anlatılabilir? Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun AKP’li üyelerinin anayasanın değiştirilemez maddelerinin yeniden düzenlenmesi formülü üzerinde bir çalışma başlatmaları sanırız tesadüf değildir. İmralı ile yapılan görüşmelerde varılan bazı anlaşmaların bu şekilde hayat bulmaya çalışılacağı da açık biçimde anlaşılıyor.

                                                       TÜRK MİLLETİNE KURULAN TUZAK

                                                       Şu açıkça ortaya çıkmaktadır:

                                                        “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ifadesinin anayasadan çıkarılması gündemdedir. Yetmedi, “Devletin dili Türkçe’dir” ifadesinin yerine “Resmi dil Türkçe’dir”, olarak değiştirilmesine çalışılıyor. Yine yetmedi, “ Türk devlet,” ifadesinin yerine “Türkiye Devleti”nin monte edilmesi gündemde bulunuyor. Türk milletine bir tuzak kurulmaktadır.

                                                        Lafı fazla uzatmanın anlamı yoktur. AKP Hükümeti, Türklüğü yok etme projesini PKK ile yapılan anlaşma ile yok etmeye çalışmaktadır. Ortaya çıkan İmralı belgeleri ve yapılmakta olanlara bakacak olursak bu gerçeği bütün çıplaklığı ile görmüş oluyoruz. Bunun karşısında duranlar, buna karşı çıkanlar da “sürece zarar veren, provokatörler” olarak gösteriliyor. Millete korku ve endişe enjekte ediliyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu bile öğrencilere “ Bu süreçte başarılı olamazsak bizi lime lime eder, parçalara bölerler” demedi mi?

                                                                    Türkülüğün varlığı, manevi değerleri, adı, bayrağı, çıkarları ayaklar altına alınmak isteniliyor. Atatürk milliyetçiliği yıkılmak ve silinmek isteniliyor. Vatan ve millet sevgisi, sevdası yok ediliyor. Çünkü terör örgütü PKK ile yapılan müzakerelerde bu konular ele alınmış, bugünkü noktaya da bu şekilde gelinmiş olduğu izlenimini ediniyoruz.

                                                                   PKK’LILAR BARIŞ GÜVERCİNİ OLDU

                                                                    Bu yazdıklarımız ve saydıklarımızla mı kalınacak? Hayır. Önümüzdeki süreçte daha nelere şahit olacağız, nelerle karşılaşacağız göreceğiz. Başbakan Erdoğan konu ile ilgili olarak önceleri yaptığı açıklamada “Kamuoyu her şeyi yapıldıkça görecek ve öğrenecek” demedi mi?

                                                                     Yıllardır cinayet işleyen, kan kusturan, Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren kanlı terör örgütü PKK ile yapılması gereken mücadele bir kenara bırakılmış, bu terör örgütü ve uzantıları bugün adeta “barış güvercini” konumuna getirilmişlerdir. PKK’lılar da, onların siyasi uzantıları da bugün şov yapmakta, milletimizle alay etmektedirler. Bugünleri de görüyoruz.

                                                                     AKP-BDP koalisyonunun Öcalan’ın isteklerini yerine getirmek amacı ile bir koalisyon kurulmuştur. Bu koalisyon, başkanlık sistemini Meclis’ten çıkarıp, referanduma götürülmesi konusunda da anlaşmış görünüyor. Çünkü medyaya sızan İmralı tutanaklarında Öcalan “Başkanlık sistemini destekleyeceğiz” diyor.

                                                        

     

  • Fransa ve İngiltere’nin Suriye iştahı…

    Fransa ve İngiltere’nin Suriye iştahı…

    Fransa ve İngiltere’nin Suriye iştahı…

    İngiltere ve Fransa o eski emperyal günlerine dönmek istiyorlar.

    İngiliz emperyalizminin Doğu’da yol almak için ortaya koyduğu; “Doğu Despotizmi” kavramını yeniden var etmenin peşindedir.

    Tabi Amerika’nın yardımı ile…

    Fransa’nınsa, zaman zaman Napolyon olma sevdası vardır. Tıpkı Erdoğan’ın Osmanlı olma sevdası gibi…

    Napolyon Fransız kültürünü Avrupa’ya yayacağım diye çok can aldı.

    Birinci Dünya Savaşının asıl katili Churhcill’dir.

    François Holland ve David Cameron yeni bir emperyalist maceranın peşindedirler.

    Suriye’deki, sözde muhalif özde katillere, daha fazla silah yardımı yapacaklarını resmenaçıkladılar.

    Libya müdahalesinin benzeri bir ani müdahalenin, işaretleri olarak alabiliriz.

    Haçlının yeni şekli; profesyonel katillerle, emperyal çıkarlar peşinde koşmak.

    Çöl kanunları ve profesyonel katillerle, Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmayı planlıyorlar. Tabi Suriye’yi de paylaşmayı…

    Anlaşılan büyük ağabeylerinin(ABD) iznini alarak yola koyulmuşlar.

    Peki, İngiltere ve Fransa, Suriye’yi halletseler, sonraki durakları neresi?

    Biz tarihten biliyoruz ki, Türkiye’dir.

    İşte onun için, Suriye, Türkiye içinde, Haçlı ile savaşıyor dedik.

    Peki, biz neden bölge ülkeleri ile birlik olup bu emperyalist iştaha karşı gelmiyoruz.

    Çünkü bizi yönetenler, emperyalistlerin desteği ile iktidar olmuşlardır.

    Gericiliğin tek dış siyaseti vardır. Emperyalizm ile işbirliği yapmak.

    İngiltere ve Fransa’nın Libya’daki son caniliklerini düşünürsek, bu son açıklamalarını çok ciddiye almak gerekir.

    Suriye halkının emperyalizme karşı direnişi üçüncü yılına girdi.

    Batı emperyalizmi kiralık katiller ile Suriye’yi harap ettiler.

    Artık şunu herkes anladı ki; Batının Doğuya saldırısının ilk kapısı Suriye’dir.

    Suriye düşerse, Türkiye de düşer.

    PKK’nın Batı tarafından silahlandırılması ile Suriye’deki El Kaidenin Batı tarafından silahlandırılması arasında hiçbir fark yoktur.

    Tek fark; Türkiye’yi, PKK’yı ve içerdeki işgali kullanarak, Suriye konumuna henüz taşıyamamış olmalarıdır. Açılımlarla bir mesafe daha alırlarsa, bir sonraki mevzi için hazırlanacaklardır.

    Aslında Türkiye’yi yönetenler, kendi iktidarlarından yana değil de, Türkiye’den yana olsalar, yapacakları, ilk iş; Batının Suriye’ye müdahalesine karşı durmasıdır.

    O silahlar, bu gün Suriye’ye yarın Türkiye’ye geleceklerdir.

    Orta Doğu ve Suriye bugün dünden daha tehlikeli bir konuma girmiştir. Suriye devletinin nispi başarıları Batının yeni tedbirler almasını gerektirmiştir.

    Suriye’nin tam profesyonel katilleri temizleme noktasına geldiği bir dönemde, İngiltere ve Fransa’nın bu yeni girişimi, tıpkı Libya sürecine benzemektedir.

    Çözüm, bölge ülkelerinin emperyalizme kaşı olmak üzere birleşmeleridir.

  • KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARMA SÜRECİ

    KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARMA SÜRECİ

    Türk Devleti halk ve ulus özdeşliğinde – o nedenle, aklın ve bilimin düşünsel türevi lâik esasla uygarlığa yükselmek,o çizgide -istendiği takdirde, hamd etmek inanç ve kararlılığında kuruludur.
    Bugün halk ve ulus özdeşliği sorunludur -bu temelde, devlet gücü yerine hak ve özgürlükleri sınırlayan, yargı birliğini ve bağımsızlığını örseleyen, özgürlükçü demokrasiyi yok-eden ve topluma güvensizlik ruhunu aşılayan 1982 Anayasası’nın değiştirilmesine çalışılıyor.

    *
    Yeni Anayasa’nın belirlenmesi odağında bu kez -bir yanda, İslamcı iktidar – öte yanda, Kürtçü hareket bulunuyor.
    Anayasa’da İslamcı vizyonun ve Kürt kimliğine tanınacak statünün Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda belirlenen Türk vatanı, Türk milletinin varlığı ve Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği ulusal kaygıyı oluşturuyor.

    *
    İslamcı iktidar hiçbir resmi belgede Türk vatandaşlığının sosyolojik tanımlanmasına, devletin herhangi bir üst kimlik tasarlama girişimine taraf değildir.
    Bu yönü ile Kürt sorununun barışcıl çözümü girişiminin desteklenmesini ve yeni anayasanın eşit yurttaşlık garantisi ile son genel seçimlerden önce tüm siyasi partilerin söz verdiği şekilde bir daha ki genel seçimler öncesinde çıkarılmasını istiyor.
    Politikasını ulusal kaygıyı uyandırmamak adına Türk Devletinin ve Kürtlerin idealist taahhütlerini sıradanlaştırmak üzerine kuruyor
    – güya,reel politiği ile idealist taahhütler arasında ahenk kuruyor…

    *
    Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Çözüm sürecinin başladığı gibi olumlu seyretmesi halinde 21 Mart’tan önce Öcalan’ın silahların susması gerekiyor şeklinde duyuru yapılacağını ümit ediyorum” diyor!
    Eh! İşte o ahengin kurulmasında 17-21 Mart arasında Kürtçü Hareketin “Öcalan’a Özgürlük,Kürtlere Statü” başlığında Nevruz kutlamalarına hazırlığı ile sürecek sorunlu periyod geliyor…

    *
    İktidar “Öcalan’a Özgürlük” şartı çözümden vazgeçmek ya da “Kürtlere Statü” iktidarı paylaşmak anlamına mı geliyor diye karartma yapıyor!
    Çünkü İslamcı hem tabanına -hem Kürt Hareketine – hem de,Türk Devletinin idealist taahhütlerine ahenk çekmek mecburiyetiyle kuşatılmıştır; çözüm sürecini biteviye silahların bırakılması, sınır dışına çıkma ve içeride siyaset yapma yolunun demokratik sivil bir anayasa ile açılması mertebesinde göstermekten başka çaresi bulunmuyor.
    Bir yandan da takiyyeciliği ile ulus devleti, başka burjuvazilerle rekabet içinde bulunabilmek için sınıfsal ve etnik farklılıkları silerek birlik ve beraberlik sağlayan -o sırada feodal dönemden kalan azınlıkları da asimile eden ve milleti tek kimlikli sayan bir devlet mekanizması sayıyor, ulusun bütünlüğünü oluşturan unsurları un-ufak ederken,ulusal kaygıyı azdırıyor.

    *
    Kürtçüler aman vermez bir özgürlük mücadelesi sonucunda -nihayet, Türk Devletini çözüm sürecine zorladıkları inancını tabanlarına yansıtmak ve alacakları destekle toplumcu siyaset ve ekonomiye dayalı Kürt ve Kürdistan Sorunu çözümlerinde ellerini güçlendirmenin hedefindedir.
    Türk ulusunda oluşabilecek kaygının devletin dökülmekte olan politik kültürü ve mantığının yeniden ikame edilmesi amacına bağlı bir rivayet olduğu, sadece politik değil tarihsel-kültürel ve kurgusal devlet aklı açısından da sorunlu olduğundan yana düşünüyorlar.
    “Hangi millet kaygılanıyormuş ? Millet sınıflara, hatta bireylerine dek bölünmemiş midir? Tek bir millet söz konusu ise -şimdi,bu millet sorunu nasıl tekçi cumhuriyetin kaderine bir hançer gibi saplanıyor?” diyorlar!

    *
    Halbuki Alman düşünürü Johann Fichte, 1792’de Bütün Vahiyleri Eleştirme Denemesi eserinde “özgürlük” anlayışını açıklamıştır.
    “İrade” ya da “ben”in kendi kendisini belirleyen faaliyet olarak özgür ve temel bir gerçeklik olduğunu, bunun dışında her şeyin pasif bir varoluşu ya da kendi kendisini belirleyen tinsel bir faaliyeti gösterdiğini yazıyor.
    “İrade; yaşam ve ak’lın, bilgi ve eylemin ilkesi, her türlü ilerleme ve uygarlığı harekete geçirici gücüdür” diyor.

    *
    İlerleme ve uygarlık doğrultusunda ise devletin bireylerin hayatını ve mallarını güvenceye alan bir yapı olduğuna işaret ediyor.
    Bireyin hayatını ve mallarını devlet için feda etmesi meselesine gelince, bunu; bir nesilden diğerine geçen, pozitif anlamda kutsallaştırdığı ve tüm bedellerden daha değerli kıldığı ulusal onura bağlıyor.
    Yurtseverliğin politik teşkilatla işbirliği yapmak,atalara ait başarıları kökleştirmek ve sonraki nesillere aktarma bilinci olarak geliştiğini bildiriyor.
    “Birey ülkesinde kendi dünyevi ölümsüzlüğünün gerçekleşmesini görür” diyor.

    *
    Şimdi topluma güvensizlik ruhunu aşılayan 1982 Anayasası’nın değiştirilmesinin arifesinde;
    ABD Carnegie Uluslararası Barış Vakfının; anlayışı arttırarak olası çatışmaları engellemek amacıyla devletlerin başarısını tesbit eden dört temel ölçütü Türk Ulusunun nabzını tutuyor.
    “Devlet, tüm toprakları üzerinde kontrole sahip midir?
    Hükümetin siyasi başarısı toplumun büyük bir kesimince sorgulanıyor mu?
    Devlet vatandaşlarının güvenliğini sağlayabiliyor mu?
    Devlet güç kullanımını tekelinde tutuyor mu?” sorularının karşılığı ulusal kaygının ciddi olarak yükseldiğini gösteriyor.

    *
    Atatürk “…bu ulusa ve ülkeye hizmet görevi bitmeyecektir”diyor.

    16.3.2013

  • PKK’lı tutuklu vekiller yakında serbest kalacak!

    PKK’lı tutuklu vekiller yakında serbest kalacak!

    Kimsenin kalbine girip dini ve imanı hangi boyuttadır ölçemeyiz. Bu inancımız gereği zaten bizim kapsama alanımıza da girmiyor. Çünkü böyle bir işe soyunmak bize göre şirke girer. Ki böylesi bir durumda Allah esirgesin azapların en büyüğü ile karşılaşmak kaçınılmazdır. Fakat günümüzde işin hakiki ulemalarından ziyade siyasetle iştigal eden uzmanları şuanda sahne almış, ellerinde birer iman metre insanımızın inancını ölçüp, biçiyor. Kimini yüceltirken, kimilerini de cehennemin yedi kat dibini boylatıyor!!!

    Üstelik bir kibir, bir kibir ki, sormayın gitsin…

    Yahu Allah’tan korkun!

    Yaptığınız iş yukarıda söylediğim gibi şirke girmiyor mu?

    Diğer yandan özde mi, sözde mi? Müslüman olduklarını pek bilemediğimiz fakat eylem veya söylemleri birbiriyle 180˚ farklılık arz eden ve bu bakımdan kendilerini ancak Allah’a havale edebileceğimiz; siyasetle dini iç içe geçirmiş bir kısım âdem. Bu manada insanımızı şah damarından yakalamışlar ve bir türlü bırakmıyorlar. Bırakmayı da asla düşünmüyorlar!

    İstismar etmek için kullan babam kullan!

    Kim(ler)den bahsettiğimizi anlamış olmalısınız?

    Başbakan ve etrafındaki aynı takımın oyuncularından bahsediyorum. İlave olarak ta siyasi ve duygusal anlamda bu takımla sanki ayrılmaz mütemmim cüz gibi davrananlardan söz ediyorum… Fakat geçmişten beridir gördüğümüz üzere böylesi tutum sergileyenler menfaatlerinin bir yerde tıkanmasıyla, yeniden sebeplenmek üzere bir başkasına derhal yedek parça olmaya hazırlardır!!.

    Değerli okuyucular!

    Başbakan ve yandaşı mahfiller elbirliğiyle bu milletten aldıkları yetkiyi, yine onları perişan etmek, daha da ilerisi onun kuyusunu kazmak üzere kullanıyorlar…

    Kullanıyorlar ama milletin bu oyunlarını görmemesi için; gerçeklerin üstünü karartarak, saklayarak, hatta bir sürü yalan söyleyerek yapıyorlar…

    Ne yalan söyleyeyim “usta” ve ekibi bu işi gerçekten ustaca yapıyorlar!

    Çünkü artık işleri sadece bu!!!

    Yalanların riyakârlıkların gani gani olduğu günümüzde aşağıdaki şu gerçeği de bir kenara yazın.

    Disipliniyle dünyaca ünlü olan Türk Ordusunda dillere destan bu yönü, an itibariyle iyice tavsaması nedeniyle ast üst ilişkilerinde bozulmalar gözüküyor. Bunda iktidarın bir dizi yargı operasyonlarıyla, TSK’ ın muvazzaf veya emekli (suçlular ayrık) mensuplarının bilinçli yapılmış yol ve yöntemlerle iyice sindirilmiş olmasının da önemli payı var!

    Çünkü en alt rütbelisinden en üst komutanına kadar her askeri, “darbe yapma” suçlamasıyla karşılaşma korkusu sarmış durumdadır. Her biri sabahın erken saatlerinde ellerinde savcılık emriyle gelmiş polis ekiplerini bekler hale geldiler.

    Böyle olunca gerek yaşanan tutuklanma sendromunun olumsuz etkileri, gerekse de siyasi iktidarın terörle mücadeleden vazgeçip bebek katilleriyle müzakere yolunu seçmesi Türk Ordusunun hem dışarıya karşı hem de içerde teröre karşı gücünü azaltmıştır.

    Buna mukabil günümüzün sivil komutanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yat” dediğinde yatan, “kalk” dediğinde kalkan. “Şunları şunları düşünecek, şunları yazacaksın” dediğinde, öyle düşünüp, öyle yazan. Ve “benim söylediklerimi veya yaptıklarımı asla sorgulamayacaksın, eleştirmeyeceksin” dediğinde bunu ulu’l emir gibi görüp, “doğru mu, yanlış mı acaba?” Demeden peşine takılan ve şah damarından yakalanmış milyonların olması içler acısı bir durumdur.

    Bu durum ne hazindir ki, aynı zamanda beyinlerin kiraya verilmesinden başka bir şey değildir…

    Yine üzülerek ifade etmeliyim. Beynini kiraya verenler arasında benim veya sizin de yakınlarınız mutlak vardır ki, bu da çok çok acıklı bir durumdur.

    İşte bundan güç alan Başbakan artık rotasını iyice belirginleştirmiştir…

    Çok yakında, kendilerinin PKK elebaşçısıyla birlikte hazırladıkları “yeni anayasa” taslağını TBMM’ye getirecekleri anlaşılmıştır.

    Burada dikkatinizi çekmek istediğim önemli husus şudur: “Artık analar ağlamasın veya yeter ki kan dursun” manipülasyonlarının, tıpkı 12 Eylül 1980 öncesinde olduğu gibi günümüzde de aynen yapılıyor olmasıdır!

    Hatırlayınız 12 Eylül 1980’den önce de her gün kavga ve kan vardı. Halk bunalmış, darbeciler “kim gelirse gelsin bu kanı durdursun” desinler diye ihtilala zemin hazırlamışlardı. Şimdi de aynı yöntemin farklı bir boyutu piyasaya sürdürülmektedir.

    Yani vatandaş öyle veya böyle sıkıştırılarak, bir amaç doğrultusunda PKK terör örgütü mensupları aklanmaya çalışılmaktadır.

    Neyse dönelim yine konumuza. Hükümetin tasarladığı “yeni anayasa”nın temel özelliği sürekli vurguladığımız üzere üç aşağı, beş yukarı bellidir.

    Türk milleti kavramı anayasadan çıkartılacak. Fâni üstü gözüyle bakılan Başbakan’a Padişah yetkisiyle donatılmış bir başkanlık modeli yürürlüğe konacak. Eyaletleşmenin, federasyonun, özerkliğin derken iki bayraklı, iki dilli, iki milletli bölünmenin önü açılacaktır.

    Başbakan Erdoğan’ın kafasındaki anayasa özetle budur!

    Fakat parlamentodaki mevcut yapı, bunu bu şekilde gerçekleştirmek isteyen AKP’ ye şimdilik bu imkânı vermemektedir.

    Öyleyse yetmeyen sayı kimden tamamlanacaktır?!…

    Elbette ki AKP’nin müzakere ortağı PKK terör örgütünün meclisteki uzantısı BDP’ den…

    Şöyle ki, AKP’nin meclis başkanı hariç 325 vekiline 5-6 BDP’li vekilin müspet yönde iştirak etmesi halinde; Anayasanın 175’inci maddesinde belirtildiği üzere 5’te 3 yeter sayısı olan 330 aşıldığından, anayasa metnini referanduma götürme şansını yakalamaktadır..

    Fakat AKP iktidarı halktan gerekli desteği alamama ihtimaline karşılık, işi referandumsuz olarak direk mecliste halletmek için çabalayacaktır…

    Onun için de mesela şu formülü uygulamak isteyecektir.

    AKP: 325 (+) BDP: 29 (+) 6 BAĞIMSIZ (BDP Çizgisinde vekil) ne etti?

    Toplam: 360 değil mi?

    Bu hesaba göre, yine anayasanın 175’inci maddesine göre 3’te 2 yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşmak için 7 vekil eksik kaldı değil mi?

    Peki, bu sayı nasıl tamamlanabilir?

    Bunun için öncelikle tutuklu vekilleri serbest bıraktırmanız gerekiyor ki, 360 sayısına ulaşabilesiniz.

    KCK’lıları nasıl bir formül bulup serbest bırakmaya başladıysanız.

    BDP’li 4 vekil ile BDP çizgisindeki 1 bağımsız milletvekiline de öyle bir formül bulup (!) serbest bıraktırırsanız. (Ki geçmişte örneklerini çok gördük bu konuda da çok mahirdirler!!.)

    Parmak sayısını 360’a tamamlarsanız, kalan 7 eksiği haydi haydi tamamlarlar.

    Yani CHP içindeki Sezgin Tanrıkulu, Hüseyin Aygün veya bunlarla fikirleri örtüşen sütre gerisindeki bazı isimler ne güne duruyor değil mi?!

    Hadi bu ikisi velev ki bizi yanılttı diyelim.

    O zaman malûm duygusal(!) ilişkiler geçmişte olduğu gibi yine devreye girer…

    Nasıl olsa artık yapılan düzenlemelerle kullanılan kamu kaynaklarının ne kaydı, ne kuydu var, ne de denetimi!!!

    Bitirirken, AKP iktidarı referandumsuz yapmak istediği “yeni anayasa” için lazım olan 367 parmağı (kendi içindeki olası karşı koyuşlar nedeniyle) tamamlayamasa bile. 330 referandum sayısına sorunsuz ulaşmak için, CHP ve MHP’li diğer tutuklu vekilleri bırakır mı bilemem amma; “PKK’lı tutuklu vekiller yakında serbest kalacak” tezimin (ihtiyaca ve müzakerelerde BEBEK KATİLİ APO ile varılan mutabakat metni) gereği gerçekleşme ihtimalini çok yüksek görüyorum…

    Bunun ispatı, yaptıkları yapacaklarının teminatı olan Başbakan Erdoğan’ın günümüze kadar bu alanda gerçekleştirdikleridir!

    Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

  • BİR TUTAM TUZ

    BİR TUTAM TUZ

    MUZELIK-TARIHI-OSMANLI-HARITASI__57622055_0

    BİR TUTAM TUZ

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    “Tarih sahnesine çıkalı 5000 (yazıyla beş bin) yıl ve kurduğumuz bu kadar devletten sonra ‘kim’ olduğumuzu tartışır hâle ge(tiri)ldik” (“HÜKÜMSÜZDÜR”. Hüseyin Mümtaz. 2 Mart 2013) muhabbetine devam edelim.

    Gözün gözü görmediği bunca toz duman içinde; “Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin düzenlediği ’Türkiye’de Milliyetçilik’ konferansına konuşmacı olarak katılan Doç. Dr. Yıldız Akpolat, katılımın az olması nedeniyle şaşkınlık yaşadı. Konuşmasına başlamak için 20 dakika bekleyen Akpolat, 16 katılımcıya ulaşınca konuşmaya başladı, erken ayrılanlara da ‘Nereye gidiyorsunuz, beğenmediniz mi ?’ diye sordu” haberini okuyunca hiç şaşırmadım.

    Ama çok geçmeden “şaşırma” duygum yerini; çok sayın öğretim üyesinin konuşma metninde geçen “Biz milliyetçiliği sevmedik aslında. Milliyetçilik demek parçalanmak, bölünmek demek. Bulgar, Yunan, Arap milliyetçiliği Osmanlının toprak bütünlüğünü parçalayan yapılar aslında” hükmünü okuyunca, salondaki “boşluğu anlama” hissine terk etti.

    MHP Milletvekili Lütfi Türkkan konuya damardan girmiş..

    Yüce Meclis’te, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a demiş ki;

    “Geçtiğimiz hafta Makedonya’daydım. Orada yaşayan Cengiz Murtezan adlı bir genç bana ‘Anayasa’dan Türk kelimesini çıkarıyormuşsunuz. 600 yıldır atamla, dedemle, bayrağımla, ezanımla Türk olarak anılan ben, bundan sonra Üsküp’te ne olarak anılacağım? Size de benim vasıtamla soruyor”.

    Bakan cevap veriyor;

    “Biz kendimizden eminsek dışarı ne derse desin ondan hiç korkmamak lazım. Yani, bir adam eğer kendisini sizin nitelediğiniz bir nitelikten saymıyorsa Anayasa’da da olsa, kanunda da olsa, kimliğinde de olsa yapabilmek mümkün değil; yapılamadığını biz gördük. Zaten, aslına bakınca bizim ilkemizde de vardır, ‘Ne mutlu Türk olana’ demiyordu, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ydi. Bu coğrafyalarda yaşayanların ortak adıydı Türk”.

    Bakan devam ediyor;

    “Bakın, Bakanlık’ta, Milli Savunma Bakanlığı’nda 1500’lü yıllarda yapılmış, Avusturya’da orijinali olan bir harita var. ‘Osmanlı İmparatorluğu’ diye hiçbir yerde yazmıyor. ‘Turkish Empire’ diye yazıyor.”

                   Aferin o’na..

    Aferin ama çok muhterem bakan, bakan olup da Mili Savunma Bakanlığı’ndaki o Avusturya haritasını görmeden “Turkish Empire”ın, “Turkish Empire” olduğunu bilmiyor muydu?

    Türkiye’de biz, derya içindeki balık gibi deryanın kıymetini bilmeyebiliriz ama Makedonya’daki Cengiz Murtezan biliyor..

    Batı Trakya ve Adalar Türkleri de biliyor; çünkü dernek isimlerinde-levhalarında “Türk” ismini kullanamıyorlar. “Gümülcine Türk Birliği”nin levhası; “Siz Türk değil Müslüman Yunanlılarsınız” diye sökülünce AİHM’e müracaat ediliyor, Türkler haklı bulunuyor ama Yunan Devleti; “AİHM kararları bizim kanunlarımızdan üstün değildir” diye kararı uygulamıyor.

    Kıbrıs Türkleri de biliyor.

    1571’den beri Türklüğün mücadelesini veren Kıbrıs Türkleri de biliyor ama linobambaki “gıprıslıtürkler” şaşkınlık içinde.

    Türkiye’deki “derya içre balıklar” deryanın farkına varamazlarsa onlar ne diyecekler şimdi “gendilerine”?

    “gıprıslısığıntırumcuklar” mı?

    7-8 yıl oluyor; Bakü’de Elçibey’in mezarı başında Fatiha okuyoruz..  Lise çağlarında bir genç de bizden önce oraya gitmiş, sessiz sakin dua ediyor.

    Kendi aramızdaki fısıldaşmalarımızı dinlemiş olacak ki ayrılırken efendice yaklaşıp; “Osmanlı Türkü müsünüz?” diye sormuştu.

    Evet Osmanlı’da 72 çeşit küsurat vardı ama bir Yunan, bir Bulgar, bir Arap (Suriye-Irak-Ürdün-Mısır-Libya-Tunus-Yemen) imparatorluğu değildi.

    Osmanlı’nın asli unsurunun Türk olduğunu Makedonya, Batı Trakya ve Adalar, Azerbaycan, Kıbrıs gençleri biliyordu…

    Hatta Ankara Milli Savunma Bakanlığı duvarlarında asılı 15’inci YY çizimi haritayı resmeden Avusturyalı biliyordu ama…

    Deryadaki balıklar bilmiyordu..

    Pişmiş aşa soğuk su değil, çorbaya bir tutam tuz da biz katalım dedik.

    Tuz kokmadan çorbada bir tutam bizim de tuzumuz olsun dedik. 15 Mart 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Suriye konusunda ABD-Rusya ittifakına doğru…

    Suriye konusunda ABD-Rusya ittifakına doğru…

                                                            Suriye konusunda Rusya’nın Esad’a verdiği destek unutulmamalıdır. Muhaliflerin, Esad’sız bir çözüm konusunda anlaşma sağlanabileceğine dair açıklamalarına Rusya’nın her zaman “Esad’sız bir çözümden yana değiliz” açıklamaları öyle sanıyoruz ki bugüne kadar iyi okunamadı. Biz, konu ile ilgili olarak daha önce yazdığımız yazılarda “Suriye’nin geleceğini ABD-Rusya ikilisi çözecektir” demiştik. Türkiye’nin bölgede belirleyici olmasının da önünün kesileceği görüşümüzü yansıtmıştık.

                                                            Bugün gelinen noktaya baktığımızda, bu görüşlerimizde haklılığımız da yavaş yavaş ortaya çıkmakta olduğunu görüyoruz. Baştan bu yana Suriye konusunda izlediğimiz politikaların yanlışlığının faturasının daha da ağır biçimde ortaya çıkacağını da görebiliyoruz. Çünkü Suriye’nin ve Esad’ın geleceği konusunda ABD-Rusya ittifakının çizdiği yol haritasının devreye sokulmak üzere olduğu mesajları geliyor.

                                                             ABD-RUSYA AYNI ÇİZGİYE GELİYOR

                                                             Rusya, Suriye’deki çözüm için Cenevre Protokolünü anımsatıyor ve bunun devreye sokulmasını istiyor. Suriye’ye dışarıdan taşınan ve silahlandırılan aşırı dincilerin bölge için de tehlikeli olabileceklerine dikkatleri çekiyor ve bunun önlenmesini istiyor. Şu an için de Esad’sız bir çözümü kesinlikle istemediğinin altını çiziyor.

                                                             Şimdi, şu gelişemeye dikkat:

                                                              ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye konusunda bir açıklama yaptı ve aynen şunları söyledi:

                                                              “ Herkes ölümlere son vermek istiyor. Esad ile Suriye muhalefetinin Cenevre Protokolü çerçevesinde masaya oturduğunu görmek istiyor. Bunu yapabilmek için Esad’ın ateş etmekten vaz geçmesi, Suriye muhalefetinin de işbirliği yaparak masaya gelmesi gerekiyor. “

                                                              Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, yaptığı açıklamalarda, Suriye’de taraflar arasında bir çözüm bulunmadan Esad’ın görevden ayrılmasının gündeme getirmelerinin söz konusu olmadığını vurgulamıştı. Son açıklamalarda da Lavrov aynı görüşlerini dile getirdi.

                                                               “MUHALİFLER ESAD İLE GÖRÜŞMELİ”

                                                               Suriye’deki aşırı dinci muhaliflerin dışarıdan silahlandırılıp, Suriye’de savaşa sokulması da gündeme damgasını vuruyor. Bu konuda Suriye ve Rusya “ Bu uluslar arası hukukun ihlal edilmesi anlamına geliyor. Uluslar arası hukuk, hükümete bağlı olmayan aktörlere silah temin edilmesine izin vermez ” diyor. Bu konuda Türkiye de suçlanıyor.

                                                                Burada önemsenmesi gereken konu bizce şu olmalıdır:

                                                                Daha önce Suriye Devlet Başkanı Esad, muhaliflere görüşmeler için hazır olduklarını açıklamıştı. Muhalif cephe ise, Esad’sız görüşmelere sıcak baktıklarını söyleyerek görüşebileceklerinin mesajını vermişti. Ancak, şimdi ABD Dışişleri Bakanı, muhalefetin Esad ile masaya oturmasını öneriyor. Rusya ve Suriye çizgisine gelindiğini görüyoruz. Bu noktada ABD-Rusya ittifakının Suriye’de devreye girmek üzere olduğunu da bu şekilde görebiliyoruz.

    Burada asıl sıkıntıyı bundan sonra da Türkiye çekecek gibi görünüyor. Suriye batağı, bizi zaten gerektiği gibi sarsıyor. Bu yanlış politikalarda hala devam edilmesi sıkıntıları da daha da artırabilir. Dikkat edilecek olursa gerek bölge, gerekse Suriye’deki durumu büyük güçler oluşturuyor. Hiç kimse alınmasın, gücenmesin ama biz baştan bu yana oyunda figüran olarak rol alıyoruz.

                                                              YANLIŞ POLİTİKLARDAN DÖNÜLMELİ

                                                              ABD’nin Eski Ankara Büyükelçisi ve CİA ajanı Ross Wilson’un, Türkiye’yi suçlayan açıklamasından da söz edelim. Wilson, ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerde başta İsrail olmak üzere, Suriye, Irak ve İran konusunda da iyi gitmediğini belirtiyor ve “ Özellikle Türkiye’nin Suriye politikasını keskin ve hasmane görüyoruz. “diyor.

                                                              Daha da açıkçası, Amerika’nın bölgede çizdiği çizginin dışına taşmakta olan Türkiye’yi uyarıyorlar.

                                                              Suriye politikalarımızı yeniden gözden geçirmek ve oluşturmak durumundayız. Hatta bu konuda geç bile kalıyoruz. Yarın, ABD-Rusya ittifakı ile oluşturulacak bir çözümde yer almak istiyorsak, yıllardır uyguladığımız keskin ve hasmane politikalar yerine daha barışçı ve çözüme yakın politikalar oluşturmamız öyle sanıyoruz ki lehimize olacaktır. Suriye batağından bir an önce kurtulmak, bölgede daha da sıkıntılı bir duruma düşmemek için yeni politikalara ihtiyacımın olduğu görülüyor.

                                                              

                        

  • Binlerce yolcu alkol cezasına çarptırıldı

    Binlerce yolcu alkol cezasına çarptırıldı

    Rusya, alkol tüketimini azaltmak ve uçaklarda güvenliği sağlamak için tedbirler almayı sürdürüyor.

    72185Duty-Free’lerden alınan alkollerin havalimanları ya da uçaklarda tüketilmesini yasaklayan Rusya, 2013’ün ilk 2 ayında 3 binden fazla uçak yolcusuna ceza kesti.

    Rusya İçişleri Bakanlığı ulaşım departmanı yetkilisi Yuri Gruzdev basına yaptığı açıklamada, 3 binden fazla yolcuya alkol yüzünden ceza kestiklerini, 305 yolcunun ise holiganlık yüzünden cezalandırıldığını söyledi.

    2012’de alkol cezası kesilen yolcu sayısının 22 bin, holigan cezası kesilen yolcu sayısının da 2 binden fazla olduğunu kaydeden yetkili, ek önlemler alınmasını istedi.

    Rus yetkili, polisin sadece yolcuların arananlar listesinde olmaları ya da bagajlarında yasak bir madde bulmaları durumunda uçuşlarını engelleme hakları olduğunu söyledi. Rusya yasalarına göre sadece pilotların yolcuların uçuşlarının engellenmesi hakkına sahip.

    Havayolu taşımacılığı yapan şirketlere uyarıda bulunan Gruzdev, “Yolcuların Duty Free’lerden aldıkları alkollerin uçakta kolay ulaşabilecekleri yerlerde olmaması gerekiyor. Uçakta alkol satışı ve ikramı da sınırlı olmalı.” hatırlatmasında bulundu.

    Son dönemde Rusya’da havalimanları ve uçaklarda aşırı alkol alan yolcuların holigan davranışları basına yansıyor. Uçakta aşırı alkol alımından sonra kabin görevlilerini tehdit eden işadamı Sergey Kabalov Mısır’dan dönmezken, gıyabında açılan dava sürüyor.

    4 Şubat’ta da Vladimir Popov, Domodedovo havalimanında kontrol etmek isteyen polise saldırdığı gerekçesi ile hakkında işlem başlatıldı.

  • TURKIYEYI YONETENLER , TURKIYENIN DOGASINI OLDURMEYE DEVAM EDIYOR

    TURKIYEYI YONETENLER , TURKIYENIN DOGASINI OLDURMEYE DEVAM EDIYOR

    EGE BOLGESINDEKI EN BUYUK GOLUMUZ “BAFA” CAN CEKISIYOR

    Türkiye bir gölünü daha göz göre göre öldürdü!

    Yusuf Yavuz

    Yılardır kirlilikle boğuşarak yetkililerin gözü önünde can çekişen Bafa Gölü sonunda isyan etti. Yaz aylarında gölde oluşan alg patlamaları ve balık ölümleriyle gündeme gelen Bafa Gölü, şimdi de beyaz köpükler saçarak adeta ölümünü ilan ediyor. Uzmanlar gölde şimdiden ortaya çıkan beyaz köpüklerin yaz aylarında yaşanacak daha büyük tehlikenin sinyali olduğu konusunda uyarırken, göldeki kirliliği yıllardır izleyen yetkililer ise sadece açıklama yapmakla yetiniyor. SDÜ Öğretim Üyesi Kesici, durum normale dönünceye kadar Bafa’nın sularının kullanılmasına ve hayvanlara içirilmesine izin verilmemesi gerektiğini söyledi.

    BAFA GÖLÜ SONUNDA İSYAN EDEREK KÖPÜRDÜ

    Doğasıyla, tarihiyle, kuşlarıyla, yılan balıklarıyla, geleneksel yaşamlarını sürdüren otantik köyleriyle Türkiye’nin cenet köşelerinden biri olan Aydın ve Muğla ileri sınırında bulunan Bafa Gölü ve çevresi, ilgisizlik ve ihmalin kurbanı oldu. Kuşadası Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD), bir süredir Bafa Gölündeki hızlı yok oluşu durdurabilmek için çalışmalar yürütüyor. EKODOSD, son iki yıldır yaz aylarında meydana gelen ekolojik bozulmalar sonucunda gölün renginin yeşile dönüşmesi karşısında konuyu biliminsanları ve igili kurumlara bildirdi. Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) ve Ege Üniversitesi’nde görevli bilim insanları ve Aydın Valiliği tarafından oluşturulan komisyonun tarafından ypılan çalışmaların ardından, gölün yeşil renge bürünmesine Mavi-yeşil alglerden (siyanobakteri) toksik-(Nodularia spumigena)nın neden olduğu tespit edildi. Ancak 584 kilometrekarelik modern yaşamın tüm kirliliğini sırtına yüklenen, tüm sorunlarına karşın kış aylarında verilen sudan başka çare bulunamayan Bafa Gölü, sonunda isyan ederek köpükler saçmaya başladı.

    ŞAMPUANLA KÖPÜRTÜLMÜŞ GİBİ 

    Yedi yıldır Bafa Gölü’nü gözlemleyerek değişimlerini takip eden EKODOSD yetkilileri beyaz köpükler saçmaya başlayan gölde bugüne kadar ilk kez böyle bir manzarayla karşılaştıklarını belirterek, “rüzgarın gölü harekete geçirmesiyle birlikte, Bafa Gölü’nün Serçin bölümünde oluşan beyaz yolların kıyıya doğru hareket ettiğini gördük. Kıyıda biriken köpükler adeta kar yağmış gibi bir görüntü oluşturmuştu. Banyo küvetindeki suyun şampuanla köpürtülmüş hali gibi duran gölde inanılmaz görüntüler oluştuğunu tespit ettik” açıklamasında bulundu.

    YARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘BAFA GÖLÜ, MENDERES’İN ÇÖP VE ATIK ALANINA DÖNÜŞTÜ’

    Derneğin bilim danışmanlığını da yürüten SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Erol Kesici ise Bafa Gölü’nün yıllardır Büyük Menderes Nehri’nin endüstriyel ve kültürel ötrofikasyon atıklarıyla çöp ve atık alanına döndüğüne işaret ederek “radikal çözümler alınmaması sonucunda, bu mevsim yağışlarla suyu yaz aylarına nazaran daha temiz olması gerekirken, Bafa Gölü’nün en hassas kesimlerinden olan Serçin kesiminde göl kirlilikten köpürdü” değerlendirmesinde bulundu.

    ANALİZ YAPARAK ZAMAN KAYBETMEYE GEREK YOK, YAPILACAKLAR BELLİ

    Yapılan araştırmalar sonucunda sularda kirlilik nedeni olan iç ve dış yüklerin belirlendiğini kaydeden Kesici, bunun yanı sıra göllerde bu tip köpüklenmelerin planktonların parçalanarak protein içeriklerinin açığa çıkması sonucunda da oluşabildiğine işaret etti. Analiz için vakit kaybetmeye gerek olmadığının altını çizen Kesici, “Bafa Gölü yazın yeşile boyanarak, kışında köpürerek kirlendiğini dışa vurmaktadır. Neler yapılabileceği konusunda bilim insanları ve EKODOSD’un geçtiğimiz yıllarda yaptığı çalışmalar, ilgili kurumlara aktarılmıştır. Havza toprakları, aynı zamanda yer altına suyun deposunu oluşturan akiferlerin giriş kapılarıdır. Dere ve çay yatakları doğal taşıma kanallarıdır. Sellerin ve su taşkınlarının olmaması için yağışlarla gelen yüzey sularını denizlere ve göllere taşıyarak felaketleri önlerler. Bu nedenle kirlilik ve yaşanan üzücü felaketlerin yaşanmasının nedeni binlerce-milyonlarca yılda oluşan doğal su akış sistemlerine insanların birçok nedenlerle yaptıkları bilinçsiz müdahaleleridir. Ekonomi ve ekolojinin uyum içerisinde planlanmamasının sonuçlarıdır. Selleri, su taşkınları engelleyen yer altı su bağlantılarını oluşturan toprakların yol, yerli yersiz asfalt, taş kaplamalarla, topraksızlaştırma, toprağın su emiş ve arıtma düzeyinin yok edilmesine neden olmaktadır” görüşünü dile getirdi.

    BEYAZ KÖPÜKLER YAZ AYLARINDAKİ FELAKETİN HABERCİSİ

    Köpüklenmenin görüldüğü sularda her türlü bakteriyolojik etkenin bulunması nedeniyle, suların kullanımına ve hayvanlara içirilmesine, durum normale dönünceye kadar izin verilmemesi gerektiği uyarısında bulunan Kesici, “Bafa Gölü’nün iyileştirilmesinde öncelik biyolojik temizlenme yöntemleriyle gerçekleştirilmeli bu yöntem doğal olan göllere doğal bir müdahale şeklidir. Yağışların en bol olduğu bir kış yaşamamıza ve daha Mart ayında olmamıza rağmen göl suyundaki renk ve köpüklerdeki değişimlerin, yaz ayında yaşanacak tehlikenin sinyalini şimdiden verdiği görülmektedir” dedi.

    ‘SORUNUN ÇÖZÜMÜNÜ BİLİME BIRAKIN’

    Kentsel atık birikintileriyle karasal alanlardan aşırı oranda gelen yağış sularında azot, fosfor, nitrojen ve diğer besin maddeleriyle oluşan kirliliğin oldukça fazla olduğuna dikkat çeken Kesici, “toprağın ve sulak alanların bunu absorbe-emme, filtre etme, dönüştürme gücünün yok olması ve zaten kirlilik yükü fazla olan su kaynaklarının kiri arıtmaları söz konusu olamayacağından sularda kirliliğin göstergeleri koku ve köpüklenme olarak belirgin bir şekilde gözlenmektedir. Doğal sutaşıma kanalları (dereler-çaylar) tahrip edilmemeli, yüzey sularının toplama alanları olan dere yatakları daraltılmamalı, barajlardaki su kapasiteleri ve sorunları giderilmelidir. Bafa Gölü’nün sorunlarının çözümü zamana değil, doğasının iyileştirilmesi bilimsel yöntemlere bırakılmalıdır” diye konuştu.

    ACİL ÇÖZÜM ÇAĞRISI

    Büyük Menderes Nehri’nin Dinar’dan çıkıp Ege Denizi’ne ulaştığı güzergah boyunca, kentlerin ve tarımsal kirliliğin yarattığı tehditlerin kaldırılarak Bafa Gölü’ndeki ekolojik yapının daha çok zarar görmemesi için bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini vurgulayan Kesici, “geçtiğimiz yaz yeşile boyanan, bu kış beyaza dönen gölün önlem alınmadığı takdirde ne renk olacağı belirsizdir. İlgili kurumlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yöre insanları elbirliğiyle Bafa Gölü için bir araya gelinmeli ve bilinen etkili çözümlerin gereği acil olarak yapılmalıdır” çağrısında bulundu.

    Fotoğraflar: (EKODOSD)

  • TURKIYEYI YONETENLERIN  BIR AYIBI DAHA :

    TURKIYEYI YONETENLERIN BIR AYIBI DAHA :

    GAZI

    SGK bacağını kaybeden gaziden protez parasını geri istedi ve icra takibi başlattı.

    Konya’da vatani görevini yerine getirirken sağ bacağını kaybedip, gazi olan 41 yaşındaki Hasan Ata’dan, takılan elektronik protez bacağın 2 bin 141 lirayı aşan miktarlarını, ‘terör gazisi olmadığı’ gerekçesiyle geri ödemesini isteyen Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), ödeme yapılmayınca bu kez icra takibi başlattı. İcra işlemine itiraz edecek olan Ata, haklı bulunmadığı takdirde faiziyle birlikte 74 bin lirayı ödemek zorunda kalacağını belirtti. Aynı durumda olan 47 yaşındaki Mustafa Azgın da, ödenmesi istenen faiziyle birlikte 94 bin lira için iş mahkemesine açtığı yürütmeyi durdurma davasını kaybederse kendisi içinde icra işlemlerinin başlatılacağını belirtti.

    Konya’da oturan Hasan Ata, 1993 yılında Gaziantep’de vatani görevini yaparken cinnet geçiren asker arkadaşının tüfeğiyle ateş açması sonucu sağ bacağını, Mustafa Azgın da, 1987 yılında İstanbul’da askerliğini yaparken düzenlenen NATO tatbikatı sarasında mayının patlaması sonucu sağ kol ve bacağı ile sol gözünü kaybetti. Ata ve Azgın’a ‘Vazife malulü’ statüsünde, SGK Genel Müdürlüğü tarafından 2009 yılında yayımlanan genelge doğrultusunda rahat ve seri bir şekilde kullanabilecekleri elektronik protez kol ve bacak takılarak ödemesi yapıldı.

    “YANLIŞ ÖDEDİK GERİ ÖDEYİN”

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri, 2011 yılında protez kol ve bacak ödemeleriyle ilgili yaptığı incelemelerinde, Hasan Ata ve Mustafa Azgın’dan malul oldukları olayların ’3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ dışında kaldığını ve terör gazisi olmadıklarını ve malulen emekli statüsünde bulunduklarını belirledi. Müfettişlerin hazırladığı bu rapor üzerine Hasan Ata’dan elektronik protez bacak takıldığı için faiziyle birlikte 74 bin lira, elektronik protez kol ve bacak takılan Mustafa Azgın’dan yine faiziyle birlikte 94 bin lira istendi.

    HACİZ ŞOKU

    Hasan Ata, SGK’nın istediği parayı ödemeyince hakkında icra takibi başlatıldı. Parayı ödeyecek gücü olmadığını ve kurumun yaptığı yanlışlığı düzeltmesini beklerken hakkında icra takibinin başlatıldığını öğrendiğini belirten Ata, “E-devlet’ sisteminde, SGK’nın 15 Şubat tarihi itibariyle ödediği parayı tahsil etmek için Konya 1′inci İcra Mahkemesi’ne icra takibi işlemi başlattığını öğrenince şok oldum” dedi.

    “SGK KENDİ HATASINI BİZE ÖDETİYOR”

    İlk önce ödemeyi kabul eden, daha sonra ödediği protez parasını isteyen SGK’nın kendi hatasının faturasını çektiklerini kaydeden Hasan Ata, şöyle konuştu:
    “Protezleri aldığımız dönemde eğer bize ödenmeyeceği söylenseydi, bize sunulan imkanlar çerçevesinde protez yaptırırdık. Ama önce ödemesini yapıyor, sonra da parayı tahsil etmeye çalışıyor. Benim bu parayı ödemem mümkün değil. 3 aydan 3 aya aldığımız 4 bin 500 liraya yakın gazi maaşı ile geçiniyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık” diye konuştu.

    DEVLET BİZE BU PROTEZİ LAYIK GÖRMEDİ

    Hasan Ata, protez paralarının geri ödemesi istendikten sonra SGK’ya yaptıkları başvuruda, yetkililerin kurumun hatası olduğunu söyleyip düzeltme yapılacağını söylediklerini, düzeltme yapılmasını beklerken haciz şoku yaşadıklarını belirtti.

    Hakkındaki İcra takibiyle ilgili tebligatın adresine gelmesini beklediğini ifade eden Ata, tebligat ulaştıktan sonra icra işlemi için itirazda bulunacağını söyledi.

    HUZURUM KALMADI

    Evde huzurunun kalmadığın kaydeden Ata, şunları söyledi:

    “7 yaşındaki kızım evden çıkarken bana ‘Ayağı vermeye mi gidiyorsun?, Protezin parasını ödemeye mi gidiyorsun?’ diyor. Eve geç kaldığım zaman da ‘Ne oldu baba ayağını mı geri istediler?’ gibi sorular sormaya başladı. 18 yaşındaki çocuğum da protezin parasını ödemek için okulu bırakıp çalışmak istediğini söylüyor. Ben bunları gördükçe yıkılıyorum. Ben isterdim ki, devletimiz bize sahip çıksın. Ben bu bacağını asker ocağında kaybettim. Bu tür olaylarla karşılaşınca devletimizin bize değer vermediğini, sınıflandırdığını görüyorum.”

    “DEVLETİMİZ BU AYIBINI TEMİZLESİN”

    Vazife malullerine de değer verilmesini isteyen Ata, ”Devletimiz bu ayıbını temizlesin. İlk dalga şoku geçen sene yaşadık. Bu ikinci bir şok oldu. Devletimiz sahip çıkmazsa vatandaşlarımızın sahip çıkmasını istiyoruz. Vazife malulü olarak bize de değer verilmesini istiyoruz. İnsanca yaşama seviyesine getirilmesini büyüklerimizden istiyoruz”‘ diye konuştu.

    “DAVA SONUCU BEKLİYORUM”

    Aynı durumda olan gazi Mustafa Azgın da, askerde yaşadıkları olayın ardından ‘Vazife malulü’ olarak emekli olduğunu belirtirken, şöyle konuştu:

    “Protez kullanmaya başladım. Protezlerim eskidiği için değiştirmek amacıyla SGK’ya müracaat ettim. Yeni sistem protez alacağımı bildirdim. Bana bu protezin SGK tarafından ödeneceği yazılı olarak bildirildi. Bunun üzerine 2009 yılında protezimi yaptırdım. Kullanmaya başladıktan 2 yıl sonra yanlış ödeme yaptıkları söyleyerek parasını geri istediler. Parayı ödeyemeyeceğimi söyleyerek Konya 1′inci İş Mahkemesi’ne dava açtım. Şu anda dava devam ediyor. Bu davayı kaybedersen benden de parayı geri isteyecekler. Yeni ikiz çocuklarım oldu ve zaten zorluklar içerisinde geçiniyorum.”

    “PROTEZLERİ İADE EDECEĞİZ”

    Son aşamada protezleri SGK’ya iade edeceklerini kaydeden Mustafa Azgın, ”Protezleri SGK müdürlüğüne teslim edelim. Biz alıştık nasıl olsa. Protezsiz de gezeriz.”dedi.

    SÖZCÜ

  • TOPKAPI OLAYLARI

    TOPKAPI OLAYLARI

    54 yıl sonra gün ışığına çıktı!

    26824_1743_13032013_13

    TOPKAPI OLAYLARI

    Topkapı Olaylarının İnönü’ye suikast olduğu iddia edilmişti. İnönü’yü linç etmeye çalışan kalabalığa polisin müdahale etmediği ve tesadüfen orada bulunan bir askeri birliğin olaya müdahelesi ile eski Cumhurbaşkanı’nın kurtulduğu da kamuoyuna yansmıştı. Hükümet o dönem olaya yayın yasağı koyarken, Topkapı Olayları Yassıada duruşmalarında da gündeme geldi. Adnan Menderes bu olaylar için de yargılanarak suçlu bulundu. Olayın sanıkları, olayları kabul ederken suikast amaçlı olmadığını iddia etmişlerdi. Olaylar sırasında bir tuğla aracının olay yerinde hazır tutulduğu ve işçilere bunların verilerek İnönü’ye attığı da öne sürülmüştü.

  • Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Haftanın Kitabı 03: Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Değerli okuyucular,

    Bu yazımda çocuklara yönelik fantastik/bilim kurgu yazının başyapıtlarından Harry Potter kitaplarına değiniyorum. Bunun temel nedeni bu kitaplara olan ilgidir: Kitap fuarında ne zaman Harry Potter kitaplarının yanından geçsem, kitapların başında onlarca çocuğa rastladım. Fuarda en fazla satılanların başında geliyordu Harry Potter kitapları. Britanyalı yazar JK Rowling, Harry Potter dizisinde 1997 – 2007 yılları arasında 7 yapıt yayınladı:

    (1) Harry Potter ve Felsefe Taşı (2) Harry Potter ve Sırlar Odası (3) Harry Potter ve Azkaban Tutsağı (4) Harry Potter ve Ateş Kadehi (5) Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı (6) Harry Potter ve Melez Prens (7) Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

    JK Rowling, ek olarak, aynı dizi kapsamında sayılan 3 kitap daha kaleme aldı: 2001 yılında Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? ve Çağlar Boyu Quidditch ile 2008 yılında Ozan Beedle’ın Hikâyeleri.

    Harry Potter kitapları 70 civarında dile çevrildi; dünyada 500 milyona yakın satış rakamına ulaştı; filimleri izlenme rekorları kırdı. Aşağıda dizinin ilk kitabını kısaca tanıtıyorum.

    JK Rowling resmi www sayfası:

    Harry Potter ve Felsefe Taşı

    Künye: 2001, Yapı Kredi Yayınları, 274 sayfa, Çeviren: Ülkü Tamer (daha önce 1999, Dost Kitabevi Yayınları, Çeviren: Mustafa Bayındır)

    Özet: Harry 11. yaş gününe kadar merdiven altındaki küçük odasında kendisinden hoşlanmayan teyzesi, eniştesi ve kuzeniyle birlikte yaşamaktadır. Çok mutsuz bir çocukluk geçiren Harry’nin 11. doğum günü yaklaşmaktadır. Derken beyaz bir baykuşun getirdiği bir mektupla hayatı değişir. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’ndan hiç başvuru yapmadığı halde kabul edilmiştir. Bu okulda birbirinden ilginç dersler alır, iki arkadaşıyla birlikte maceradan maceraya koşar. Yaşayarak öğrendikleri sayesinde küçük yaşta becerikli bir büyücü olup çıkar.

     

    Harry Potter ülkemizde o kadar beğenilmiş olmalı ki, aynı diziden iki kitabı, Düşler Kuyusu ve Cadı Avcısı, Serhan Vural yazdı. Beşinci kitaptan sonra yazılan bu kitapların ilk bölümlerini okuma bağlantılarını sunuyorum:

    Harry Potter ve Düşler Kuyusu – Serhan Vural:

    Harry Potter ve Cadı Avcısı – Serhan Vural:

    İndirme bağlantıları: 1 (Türkçe, İngilizce, Fransızca) : Harry Potter ve Felsefe Taşı1

    2 (Almanca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Vietnamca, Hollandaca, Endonezyaca) : Harry Potter ve Felsefe Taşı2

    3 (Rusça) : Harry Potter ve Felsefe Taşı3

    Sınama amacıyla bir dosyaya doğrudan erişim bağlantısını sunuyorum: Türkçe pdf

    Çeşitli formatlardaki e-kitapları okuyabileyeceğiniz bir uygulama: Calibre taşınabilir 1. bağlantı    2. bağlantı

    Dosyaları açmak üzere 7-zip programını (7-zip.org) öneriyorum.

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    14 Mart 2013 Perşembe, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

    Ekleme: 16 Mart

  • Çözümsüzlüğün Faturası

    Çözümsüzlüğün Faturası

    Rumların Kıbrıs adasında, Kıbrıslı Türkleri yok sayıp adanın tümüne hakim olabilmek için 1963 yılında başlattıkları saldırıların ardından başlayan görüşmeler yarım asırdır ayak sürümekte. Rumlar bu görüşmeleri 1972 yılına kadar, silah zoru ile gasp ettikleri sözde Kıbrıs Cumhuriyetinin sahibi oldukları düşüncesiyle adeta Türklerle dalga geçer gibi sürdürdüler.
    Rum Cemaat Meclisi Başkanı Glafkos Klerides ile Türk Cemaat Meclisi Başkanı rahmetlik Rauf R. Denktaş arasında başlayan görüşmeler Türk tarafı otonomiye yakın muhtariyet karşılığı Makarios’un tüm şartlarını kabul ettiklerini beyan etmelerine rağmen Makarios’un “Ben bu adada Türklere hiç bir hak vermem” düşüncesi ve anlayışı nedeni ile 1972 yılında hüsranla bitti.

    20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatından sonra adada neredeyse son bir asırdır hakları gasp edilmiş ve ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamaya mahkum edilen Kıbrıslı Türklerin kaderi değişti ve rahmetlik Kurucu cumhurbaşkanı Denktaş’ın dahiyane bir politik manevrası ile tüm ada sathında bölük pörçük bir şekilde yaşamlarını sürdürmüş olan Kıbrıslı Türkler, toplu halde adanın kuzeyine göç ederek kendilerine ait devletlerini kurdular.

    Kurmaya kurdular da, adada Türkleri yok farz eden ve adanın tümünün kendilerine ait olduğunu zanneden Rumların tanınmış devlet olmak avantajlarını kullanarak diplomatik oyunlarla Kıbrıslı Türkleri dünyadan izole etme çabaları ile karşı karşıya kaldılar.

    Rumların stratejileri, Kıbrıslı Türkleri dünyadan izole ederek, aç ve susuz bırakıp kuru ekmeğe muhtaç etmek ve bundan kurtuluş için de Kıbrıslı Türklerin kendilerine sığınacakları günü beklemekti. Böylece Türk ordusu ile Mücahitlerin kan ve gözyaşı pahasına aldıkları topraklara ellerini kollarını sallayarak sahip olacaklardı, güya!
    Bu nedenle de uzun vadeli bir solukla beklemeye ve elden geldiğince de Kıbrıslı Türkleri dünyadan koparmaya çalıştılar. Kıbrıslı Türklerin dünya ile ekonomik, kültürel, sportif, akademik ve ticari bağ kurmalarını önlemek için de her yolu mübah saydılar.
    Bu stratejileri doğrultusunda da 1977 yılında Denktaş ile Makarios arasında imzalanan 1. Doruk Anlaşması ile 5 yıldan sonra tekrar başlayan müzakerelerde, gerek Kiprianu, gerekse de Vasiliu, Klerides ve Hristofyas dönemlerinde anlaşmaya yaklaşıldıysa da, tüm Türk ve BM önerilerini reddedip, çözümsüzlüğün Kıbrıs Türk tarafını bir gün dize getireceğine inanarak, zengin ve adanın da yegane tanınan devleti olduklarına güvenerek beklemeyi, kısaca ipe un sermeyi tercih ettiler.

    1963-1974 yılları arasında tam bir soykırıma uğramışken ve geleceğimize kapkara gözlüklerle bakarak “ne olacak bizim halimiz” diye karar kara düşünürken, çok değil sadece bir tek hafta içinde önce darbenin yapılması sonra da Barış Harekatının gerçekleştirilmesi ile kaderimiz, hayal bile edemeyeceğimiz bir şekilde değişmişti. Ada üzerinde kendimize ait bir bölgemizin olacağını ve bu bölge içinde de özgür olarak kendi irademiz ve egemenliğimiz altında yaşayacağımızı o kötü yıllar içinde rüyalarımızda bile görsek inanamazdık. Ama gerçekleşti.
    Şimdi günümüzde buna benzer bir gelişmeyi ve kaderimizdeki değişikliği gene yaşamaya başladık. Her ne kadar günlük hayatta bu gelişmeyi, Barış Harekatında olduğu gibi ellerimizle tutup gözlerimizle de göremesek bile, aynen 1974 yılında olduğu roller tekrar değişmeye başladı.

    Biz Kıbrıslı Türkler, anavatan Türkiye’nin üzerimize kol kanat germesi sayesinde dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krize ve Orta Doğu’da yaşanan iç savaşa rağmen, kendi ayaklarımız üzerinde durabilen bir devlet olmak yolunda, komşu ülkelere kıyasla çok daha huzurlu, güvenli ve güçlü bir şekilde varlığımız sürdürmeye ederken, Rum tarafı iflaslarla, ekonomik krizle, işsizlikle, hırsızlık uğursuzlukla ve belki de son yüzyılın en büyük boşanma oranları ile karşı karşıya kalarak yaşam sürdürmeye çabalıyor.

    Egemenliklerinin neredeyse yüzde 80’nini Brüksel’e kaptırdıktan sonra, geri kalan yüzde 20’yi de doğalgaz yataklarından dolayı, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı dünyanın büyük aktörlerine kaptırmak üzere. Uslu çocuk olursa başı ağrımayacak, kötü çocuk olursa bit gibi ezecekler kendilerini. Enerji kaynağına sahip olmanın bedeli aynen böyle.

    Yıllardır Kıbrıslı Türklere ödettirilmeye çalışılan çözümsüzlüğün bedelini artık Kıbrıs Rum tarafı ödemeye başladı. Bedeli de çok ağır gelecek kendilerine.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    15 Mart 2013

  • CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    CHP’nin Fethullah aşkı depreşti…

    Ayağı yere basmaz solun içinde, bu hastalık hep olmuştur.

    Sağdan oy alırsak, oylarımız artar.

    Plan, program, fikir, düşünce ve emperyalizme karşı mücadele sayesinde halkı kazanmak varken, ortaçağdan güç alarak büyümek.

    Hatırlarsınız.

    Baykal, CHP Genel Başkanlığından istifa ederken, bir açıklama yapmıştı.

    Kendisine şantajın içinde, “Pensilvenya yok” demişti.

    Sosyal demokrat düşünce içinde, sağdan, dinci kesimden oy kazanma fikri bazen laikliğin, çağdaşlığın önüne geçer.

    Çağdaş olduk ta ne oldu, diye düşünenler var, her halde…

    Çağdaşlığı Batı sandıkları için Batının kurdu bunların içinden çıkmaz.

    Batı bize saldırır, bunlar Batı’dan başka bir şeyi görmezler.

    Şimdi de dincilere yaklaşmak, halkımıza yaklaşmaktır diye, Fethullah’a yaklaşmayı bir şey sanıyorlar.

    Veya kendilerine verilen görev bu, onu yapıyorlar.

    Bu duruma parti tabanından tepki gelince, dönüp laikleri ikna etmek için uğraşıyorlar.

    CHP’deki temel istikrarsızlığın nedeni budur.

    Mustafa Kemal’i savunmamaları da bundandır.

    Soldan, laiklerden oy alıp, oy aldığı tabana, güven vermek varken, karşı devrimin değirmenine su taşıyan siyasetler yürütmek.

    Bunların bir başka sorunu da, iktidar olabilmenin Amerika’dan geçtiğine inanmış olmalarıdır.

    Gerçek muhalefet yapamamalarının esas nedeni de budur.

    Batıya tapmanın, Amerikancası.

    Batıyı, teknoloji sanmak, Batıyı insanlık sanmak.

    Batıdan başka dünya yok sanmak.

    Türkiye’yi Amerika’dan görmek.

    Amerika’ya söz söyletmemek.

    Yukarıda yazdığım satırlara benzer milyonlarca satır yazılmıştır. Yazılacaktır da…

    Bölünmeler, kopmalar, yeni parti kurmalar hep olmuştur.

    Şimdi öğreniyoruz ki, Fethullah’ın organizasyonunda, altı CHP Milletvekili ve bir belediye başkanından oluşan heyet, Amerika’ya gitmişler.

    Aynı gün başka bir haber; Baykal, Fas’ta Fethullah’ın okulunu ziyaret etti.

    2000 adet başörtüsü dağıtma, çarşafa rozet takma, dini siyasete alet edenlerden oy alacağına inanma, saflık değilse, kasıttır.

    CHP, gerçekten muhalefet yapıp, karşı devrimin karşısına dikilmediği sürece, hiçbir yerden oy alamaz.

  • ERDOĞAN’I KURTARMAK

    ERDOĞAN’I KURTARMAK

    Av. Cemil Can

    Kabul etmek gerekir ki, Erdoğan cahil bir adamdır. Geçen birkaç hafta içinde yurt dışında ve yurt içinde cahilliğine 3 kez vurgu yapılmıştır. Doğru bir tespit yapıldığından olacak ki, oralı bile olmadı. Erdoğan, dünyada “cehaleti” sermaye olarak kullanabilen tek siyaset adamıdır ve kabul etmek gerekir son derece de başarılı sayılır!..

    Erdoğan’ın, Avusturya’da 5. Medeniyetler İttifakı Forumu‘nda söylediği, “Tıpkı siyonizm, antisemitizm gibi, tıpkı faşizm gibi İslamofobiyanın da bir insanlık suçu olarak görülmesi kaçınılmaz hal almıştır” sözlerine, Yahudi çevrelerinden kınama yağdı. Recep Bey’in umurunda bile değil. İsrail Gazetesi Jeruselam Post‘un haberine göre, İsrail Dışişleri Sözcüsü Yigal Palmor, Erdoğan’ın bu demecine ilişkin “sadece cehaleti yansıtan içi boş sözler” yorumunu yaptı. Recep Bey tınmadı bile!..

    Moskova Hahambaşı ve Avrupa Hahamlar Konferansı Başkanı Pinchas Goldschmidt, “Bu Yahudi halkına ve özünde barış olan bir harekete yapılmış cahilce ve nefret dolu bir saldırıdır” dedi… Onu da duymadı!.. Hakkında söylenen bu sözler hoşuna bile gitti denebilir!.. Zira sermayesine sermaye kattı!..

    Başbakan Erdoğan, Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu tarafından kaleme alınmış olan ve Uluslararası 18. Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresi için hazırlanmış Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi adlı eseri, Meclis’teki Grup Toplantısı’nda eline alıp, milletvekillerine göstererek: ”Bu insani midir? Vicdani midir? Bunun bizim ruh dünyamızda, inanç dünyamızda yeri olabilir mi?” şeklinde sözler etti. Korkunç da alkış aldı! Bu cahilce sözler, her uygar insan gibi Prof. Dr. Celal Şengür Hoca’nın da tüylerini diken diken etti. Hoca, bilim adamı kimliğiyle, Erdoğan’a haddini bildirmeye karar verdi ve bir köşe yazısı kaleme aldı. Yazıda doğrudan Erdoğan’ın cahilliğine vurgu yapıyor!.. (1) Mutlaka okumanızı öneririm. Büyük olasılıkla, bu niteleme nedeniyle, Erdoğan ve danışmanları yine ellerini ovuşturmaya başladılar… Ne de olsa, ilk seçimlerde istismar edilecek yeni bir konu daha buldular… Sermayelerini katladılar!.. O nedenle bu ülkede aydınların işi cahillerden çok daha zordur!..

    ***

    Medeniyetler İttifakı Formu‘ndan sonra, Yahudi çevreler Erdoğan’ı itibarsızlaştırma işine bayağı hız verdiler. ABD’de iğrenç bir kampanya başlatıldı. ABD yönetimi, acaba ünlü teröristlerle aynı kategoride gösterilmesine ses çıkartmadığı Başbakanımıza, deliğe süpürülme zamanın geldiğini mi hatırlatıyor?..

    Diplomaside hiç yeri olmayan “cahil” nitelemesinin, bir ülkenin başbakanı için yapılmış olması ciddi bir uyarıdır. Yetmiyormuş gibi ABD’lilerin en nefret ettiği Müslüman teröristler ile “dost” bir ülkenin başbakanını eş değerde ve aynı karede göstermek, akıl alacak iş değildir. Böyle bir durum, en kaba uyarının bile çok ilerisinde, tehditten de öte bir anlam taşır!..

    Başbakanımızın en kötü fotoğrafı, dost ve müttefikimiz, aynı zamanda model ortağı olduğumuz ABD’nin üçüncü büyük şehrinde, pek yakında aranan teröristler listesine adı yazılacakmış gibi, belediye otobüslerinin reklam panolarında, yanına mahkum olduğu Ziya Gökalp’ın o ünlü mısrası da yazılı olduğu halde, sokak sokak dolaştırılmaya başlandı!..

    Aşağıdaki videoda (2) izleyeceğiniz gibi, o afişler Amerika’nın en büyük kentlerinden Shikago’da otobüslerin üzerlerine ilan gibi yerleştirildiler…

    Dostumuz ABD”nin ne yapmaya çalışdığını anlamak için, Amerikan Özgürlüğü Savunma Girişimi (American Freedom Defense İnitiative) adlı kuruluşun, buafişler üzerine ne yazdığını bilmemiz gerekiyor.

    Afişlerin tercümeleri aşağı yukarı şöyledir:

    Ünlü terörist USAME BIN LADIN‘nin fotoğrafının yanına:

    İlk işimiz İslam’a davettir. Bu onun cihatıdır, seninki nedir?

    T.C. Başbakanı RECEP TAYYİP ERDOĞAN‘ın fotoğrafının yanına;

    Camiler kışla, kubbeler miğfer, minareler süngü ve müminler askerdir. Bu onun cihatıdır, seninki nedir?”

    1 Mayıs 2010′da bomba koyduğu arabayı New York’taki “Time Meydanı”na park ettikten sonra, yakalanan Pakistan asıllı Müslüman bombacı FAISAL SHAZAT‘ın fotoğrafı yanına:

    Allah için savaş kutsaldır. Silahlar İslamiyet’te her müslüman için ödev ve yükümlülüktür. Bu onun cihadidır, seninki nedir?”

    5 Kasım 2009 tarihinde Teksas’taki “Fort Hood Askeri Üssü”nde, tek silahla 13 kişiyi öldüren ve 29 kişiyi de yaralayan, Filistin kökenli bir Müslüman olan Amerikan Ordusu’nda görevli Binbaşı NİDAL HASAN‘ın fotoğrafının yanına:

    Allahü Ekber diye bağırarak kurbanlara ateş etmek, doldurup tekrar tekrar ateş etmek gerekir. Bu onun cihadıdır, seninki nedir?”

    HAMAS MTV üyesi bir Arap teröristin fotoğrafı yanına:

    Yahudileri öldürmek, bizi Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Bu onun cihadıdır seninki nedir?” yazılmıştır!.. (3)

    Sıralamada Usame Bin Ladin‘den sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci sırada yer alması, geçiştirilecek bir olay değildir. Bu olay, en hafifinden diplomatik bir skandaldır. ABD yetkililerinin bu duruma sessiz kalması anlaşılır gibi değildir. Şikako’daki Türkiye Büyük Elçiliği, ABD yetkilileri nezdinde bir girişimde bulunmuş mudur bilmiyoruz. Bulunmamışsa o da ayrı bir rezalettir. Bir an için Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek‘in, ABD Başkanı Obama’nın fotoğrafını bizim teröristlerle aynı fotoğraf karesi içerisinde belediye otobüslerinin ve bilbordların üzerine koyduğunu düşünün. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone, o anda Başbakanlık binasında biter! Kim bilir birkaç saat içinde kaç kişinin kulağı çekilir ve kaç kişi işinden olurdu!..

    Her neyse, böyle bir karşılaştırma yapmak belki de doğru değildir. Bu olaydan çıkartacağımız ders çok daha önemlidir. Bu işi yapan girişim, belli ki İsrail’e yakın ve Radikal İslam’a karşıdır. Ama sonuçta bunu yapanlar müttefikimiz olan ABD‘nin bir veya birkaç yurttaşıdır. Bu duruma, Obama neden ses çıkartmaz, anlamak mümkün değil! Acaba şimdi de hükümetimize beyzbol sopası yerine, bu afişler üzerinden mi mesaj verilmektedir? Bizimkilere; yakında hepinizi terörist ilan edebiliriz, aklınızı başınıza devşirin mi demek istiyorlar? Öyleyse eğer, hükümetimiz ciddi bir tehdit altındadır. Bu nedenle iş yine bize düşüyor demektir!..

    ***

    Bu olayla birlikte, kozmik odalardan alınıp, sızdırılan belgeleri düşünelim. Biliyorsunuz Arınç‘a suikast iddiası ile Özel Kuvvetler’in kozmik odalarına girilmiş ve en gizli sırlarımız kopyalanarak, özel görevli mahkemenin kasalarında saklanmaya başlanmıştı. Nasıl olduysa, bir süre sonra, bu gizli planlar, MİT tarafından TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu‘na verilmişler!? Şimdi ise, belgeler Zirve Yayınevi dava dosyası içerisinden çıktılar. Belgeleri ele geçiren taraf, her zamanki gibi Taraf gazetesidir elbette. Bu beyler isimlerin üzerini örterek, sanki çok gerekliymiş gibi belgeleri hemen yayınlamışlar. Bu “gazetecilik olayı” gerçekten de en gizli sırlarımızın ifşası niteliğindedir… Zira TSK’nin, düzenli ordu biçiminde savaşamayacak duruma düşmesi halinde, en yetenekli subayların kontrolünde, tıpkı 70′li yıllarda, Kıbrıs’ta olduğu gibi halkın sivil direnişini örgütleyecek olan kanaat önderleri ve yurtseverler deşifre edilmişlerdir!?.. TSK’nın savaşma gücü iyice kırıldıktan sonra, ne yazık ki, sivil direnişçilerin de isim listesi düşmanın eline geçmiştir! Bu noktadan itibaren, hükümetimizin kolu kanadı kırılmıştır denebilir. Artık hükümetiniz her türlü şantaja boyun eğebilir. Anlaşılıyor ki, hükümeti kurtarmak yurttaşlık görevi olarak yine bizim üzerimize yıkılmıştır. Bu nedenle öncelikle ve gecikmeksizin, ilk seçimlerde AKP‘yi iktidardan uzaklaştırmak şart olmuştur. AKP için siyasi bir yenilgi gibi gözükecek olsa da, bu eylem aslında onlar için bir kurtuluş olacaktır…

    DİPNOTLAR

    (1)http://www.gazeteport.com.tr/haber/128570/sayin-basbakan-bilim-karsisinda-haddinizi-biliniz_#ixzz2MTQy

    (2) http://youtu.be/wQTPviwktDo

    (3)

  • Neden Hastalar “Tabur” cu Edilir? – Tıp Bayramı Kutlu Olsun

    Neden Hastalar “Tabur” cu Edilir? – Tıp Bayramı Kutlu Olsun

    14 MART 
    bugun_14_mart_tip_bayrami_h117410

    Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

    Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.

    Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
    Yüce önder Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!

    İLK KUTLAMA 1919’DA

    İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
    1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş…

  • İsrail’i 7 Nisan’da Aşağıya İndiriyoruz

    İsrail’i 7 Nisan’da Aşağıya İndiriyoruz

    Hacker grubu Anonymous’un başını çektiği bilgisayar korsanlarının 7 Nisan’da İsrail hedeflerine saldırmayı planladığı iddia edildi.

    Operation IsrailAmerikalı Türk’ün verdiği habere göre hedeflerini “İsrail’i internetten silmek” olarak açıklayan hacker’ların gerçekleştirmeyi planladığı saldırıdan İsrailli yetkililerin de haberdar olduğu belirtildi.

    Hükümete bağlı internet sistemlerinin sorumlusu Ofir Ben Avi, Haaretz’e yaptığı açıklamada, “Son birkaç gündür internette organize edilen bir durum. Bunu önceki saldırılardan ayıran nokta, dünyanın dört bir yanındaki Anonymous bağlantılı gruplar tarafından organize ediliyormuş gibi durması. Güç birliğine gidilmiş gibi. Kesinlikle bu konuyu takip ediyoruz ve 7 Nisan’a hazırlanıyoruz” dedi.

    Bilgisayar korsanlarının “OpIsrael” adını verdikleri siber saldırıların ilki, İsrail’in geçtiğimiz Kasım ayında Gazze’ye gerçekleştirdiği askeri operasyon sırasında yapılmıştı.

    O tarihten bu yana aralarında Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’nın sitelerinin de bulunduğu 700 kadar İsrail sitesi zaman zaman siber saldırılara uğradı.

    İsrail Maliye Bakanlığı, hükümete bağlı sitelere yaklaşık 44 milyon saldırı gerçekleştiği açıklarken, Anonymous 5 bin İsrailli yetkilinin kişisel bilgilerini yayınladı. Anonymous bağlantılı hacker’lar ayrıca geçtiğimiz ay, İsrail merkezli e-posta sunucusu Walla abonesi 600 bin kişinin kullanıcı bilgilerini ifşa etmişti.

  • Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri memleketleri Afyonkarahisar’da törenle toprağa verildi.

     

     

    Annesinin gelinliğiyle uğurlandı

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri memleketleri Afyonkarahisar’da törenle toprağa verildi.

    Almanya’nın Backnang kentindeki yangında ölen Nazlı Özcan Soykan ve 7 çocuğunun cenazeleri, Afyonkarahisar’da, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da katıldığı törenle toprağa verildi.

    Evlerindeki yangında 40 yaşında hayatını kaybeden Nazlı Özcan Soykan, aynı olayda ölen ilk evliliğinden çocukları 17 yaşındaki Hatice ve 14 yaşındaki Yılmaz Oruç, ikinci evliliğinden çocukları 8 yaşındaki Abdulkadir, 7 yaşındaki İzzet, 6 yaşındaki Yasin, 3 yaşındaki Ahmet ve 6 aylık Murat Soykan’ın cenazeleri bulunan tabutlar, İmaret Camisi bahçesine getirildi.
    Bir din görevlisi, topluluğa yönelik yaptığı konuşmada, yangın nedeniyle hayatını kaybettiği için anne ile 7 çocuğunun dinen şehit sayıldığını bildirdi.

    Daha sonra, her tabutun başında bekleyen din görevlileri tarafından ayrı ayrı kıldırılan cenaze namazlarına, Bozdağ ve Eroğlu’nun yanı sıra BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, MHP Genel Başkan Yardımcısı Emin Haluk Ayhan, Afyonkarahisar Valisi İrfan Balkanlıoğlu, milletvekilleri, faciada ölen kişilerin yakınlarıyla çok sayıda vatandaş katıldı. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl da burada hazır bulundu.

    Olay gecesi teyzesinde kaldığı için hayatta kalan Halil Oruç (15), Bozdağ’ın yanında saf tuttu.
    Nazlı Özcan Soykan’ın annesi Hatice Özcan ile eşi Sami Soykan’ın, yakınlarının desteğiyle ayakta durabildiği gözlendi.

    Bir süre omuzlarda taşınan tabutlar, Afyonkarahisar Belediyesi’ne ait 5 cenaze aracına konularak, Kocatepe Asri Mezarlığı’na götürüldü.
    Bozdağ, camiden ayrıldığı sırada Hatice Özcan’ın ellerinden tutarak araca binmesine yardımcı oldu. Bozdağ ile Özcan, bu araçla mezarlığa hareket etti.

    Murat bebeğin cenazesi, annesinin cenazesiyle aynı mezarda

    Cenazeler, Bozdağ ve Eroğlu’nun da bulunduğu kalabalık bir topluluk tarafından mezarlıkta açılan 7 mezarda yan yana defnedildi. 6 aylıkken ölen Murat bebeğin cenazesi, annesinin cenazesiyle aynı mezara konuldu.

    gelinlik

    Burada fenalaşan Hatice Özcan’a, 112 Acil Servis ekipleri müdahale etti.
    Bozdağ, defin işlemlerinin tamamlanmasının ardından faciada yaşamını yitiren anne ile 7 çocuğunun yakınlarına taziyelerini iletti.

    Bu arada, ölen kişilerin yakınları, yakın ilgilerinden dolayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti.

    ha-ber.com