Blog

  • “Sevdamız Marmaris…”

    “Sevdamız Marmaris…”

                                                            10 Mart Pazar günü Marmaris’teydik. MHP Marmaris İlçe Teşkilatı’nın düzenlediği “Sevdamız Marmaris” gecesine katıldık. İlçe Başkanı Ali Aygün ve ekibinin özverisi ile gerçekleşen gece Marmaris Beldibi Kapalı Anfi Tiyatro’da yapıldı. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın da katıldığı geceye salonu dolduran 5 bin kişinin bugünkü hükümetin İmralı ile görüşmelerine gösterdiği tepki damgasını vurdu. Mehteran şöleni, Tuncay Bayatlı ve Mustafa Yıldızdoğan’ın programları ile coşan Marmarisliler, aynı zamanda bugünkü hükümet de çok önemli mesajlar ilettiler.

                                                               Geceye katılan MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ile, otel lobisinde bir süre sohbet ettik. Vural, ayrıca gecede de son derece anlamlı bir konuşma yaparak çalışmaları ve partisi ile ilgili görüşlerini dile getirdi. Yazımızın sonunda Vural’ın sözlerinden bazı bölümleri sizlerle paylaşacağız.

                                                               MİLLETİN TEPKİSİ ÇIĞ GİBİ

                                                               Öncelikle şunu vurgulayalım:

                                                               Yurdun hemen her bölgesinde olduğu gibi, teröristlerle müzakere masasına oturulmasına Marmarisliler de tepki veriyorlar. Türk adını taşımaktan, Türk bayrağını dalgalandırmak, birlik ve bütünlükler kesinlikle izin vermeyeceklerinin de altını çiziyorlar. Ölü sezon olmasına karşın, 5 bin kişinin doldurduğu, bir o kadarının da dışarıda kaldığı geceyi bu açıdan önemsiyoruz. Çünkü bu millet, öz varlığından, adından, bayrağından asla vaz geçmeyeceğinin bilincinde ve bunu da haykırarak dile getiriyor.

                                                              Millette bir suskunluğun var olduğu bir gerçek. Oktay Vural da otelde yaptığımız sohbette buna vurgu yaptı “Sanki millet afsunlanmış gibi” dedi. “Bu milletin üzerinde bir ağırlık var, bir korku ve endişe var, bunu kırmak zorundayız” diye de devam etti.  Biz, daha önce bu konuda yazmıştık. Milletin bu suskunluğu, bu beklentisi yanlış anlaşılmamalıdır. Bu millet, suskunluğunu önüne konulacak sandıkta bozacak, demokratik yoldan kendi yolunu bulacak ve çizecektir. Biz, bu inanç içinde olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.

                                                              “SEVDAMIZ MARMARİS” BİR İLKE İMZA ATTI

                                                               “Sevdamız Marmaris” etkinliğini, milletin ne kadar sıkıntılı olduğunu, bugünkü hükümetin Türk milletini nasıl bitirmeye çalıştığını, bunun önlenmesi için de bu milletin oyları ile AKP’yi kesin olarak sandığa gömmesi açısından örnek olması gereken bir etkinlik olarak görüyoruz. Temennimiz, bu tür etkinliklerin her tarafa yayılması, ses getirmesidir. MHP Marmaris İlçe Teşkilatı, Başkan Ali Aygün ile bunu başarmıştır. Açık ifade etmek gerekirse, biz bu kadar coşkulu, bu kadar davasına sarılan, bu kadar heyecanlı bir topluluğu beklemiyorduk. Demek ki, millette geç de olsa bir uyanış başlamış. “Sevdamız Marmaris” etkinliğini bir ilke imza atması açısından hem başarılı, hem de örnek olması açısından değerlendiriyoruz.

                                                                 Hiç kuşkusuz, böylesine anlamlı bir geceye, MHP Genel Merkezi’nin duyarsız kalmamış olması da önemsenmelidir. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın geceye damgasını vuran konuşması, milletin beklentilerine ışık tutmuş, yol göstermiş, yürekleri ferahlatmış görünüyor. “Sevdamız Marmaris” etkinliğine Vural katılımı ile, konuşması ile gerçek anlamda zenginlik katmıştır. Genel Merkez, bu tür etkinliklerde teşkilatlarını ekipler göndererek, konuşmalar yaparak yalnız bırakmamalıdır.

                                                               VURAL”OYLARIZI SİLAH OLARAK KULLANIN”

                                                                MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın geceye damgasını vuran konuşmasında “Millet olarak sandığa gidip, oylarımızı bir silah olarak kullanmamız gerekmektedir” demesi, bugünkü iktidarın defterinin sandıkta dürülmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya koymuştur. Çok önemsediğimiz bu konuşmadan bazı satırbaşlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz:

                                                                    “ Bugünkü AKP’nin dostu İmralı ve BDP olmuştur. AKP kılavuzları PKK ile mücadeleyi bıraktılar, MHP ile mücadele etmeye başladılar. Hep MHP’ye ve milliyetçiliğe saldırıyorlar. Milletin ruhunu teslim almak istiyorlar. Direnen tek kale MHP kalmıştır. Başbakanın rahatsızlığının nedeni budur. Bebek katiline iradelerini teslim edenler, İmralı ağzı ile konuşanlar bebek katline, PKK’ya bir çift laf edemiyor, ama bize laf atıyorlar. Kapalı kapılar ardında Türkiye parçalanıp yok edilmeye çalışılıyor. AKP, bunu başarmadan bu millet bu partiyi sandıkta yok etmelidir. Bu nedenle oylarınız çok önemlidir. Oylarınızı bu partiye karşı sandıklarda bir silah olarak kullanmalısınız. Bu Türk ve Türkiye düşmanlarından kurtulmanın tek yolu budur.”

                                                                  Özetleyecek olursak, muhalefet artık tabana ve halka inmelidir. “Sevdamız Marmaris” etkinliği bu gerçeği ortaya koymuştur. Bu millet, kendilerine sahip çıkacak, elinden tutacak, ışık olacak, geleceğini kurtaracakları bekliyor. Millete umut olmak, mücadelesinde önünde gitmek, yol göstermek bakımından MHP’de başlayan bu şahlanış belki de bu beklentinin ilki olacaktır.  

     

  • Bozdağ: Yangını haber verip ilk müdahaleyi yapan bir Yunan

    Bozdağ: Yangını haber verip ilk müdahaleyi yapan bir Yunan

    Yangın

    Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Almanya’da yedisi çocuk sekiz Türk’ün ölümüne neden olan yangını fark ederek, polise haber veren kişinin Yunan asıllı olduğunu söyledi. Binanın arka tarafındaki “Club Merlin” adlı gece kulübünün işletmecisi olan

    , yangına müdahale ederek, anneanne ve iki çocuğu kurtardı.

    Bozdağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Almanya’da meydana gelen yangın faciasıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

    Birisi anne, yedisi çocuk olmak üzere 8 vatandaşın hayatını kaybettiğini kaydeden Bozdağ, “Hadisede hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına sevenlerine ve milletimize başsağlığı diliyorum” ifadelerini kullandı.

    Olayın derin bir üzüntüye neden olduğunu belirten Bozdağ, olayın duyulmasıyla Stuttgart Başkonsolosluğu ve Berlin Büyükelçiliği’nin harekete geçirildiğini dile getirdi.

    Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’ndan da bir heyetin olay yerine intikal ettiğini kaydeden Bozdağ, şunları söyledi:
    “Oluş vaktine ilişkin, gece 04.30 suları ifade ediliyor. 3 katlı bir bina, ikinci katta aile oturuyor, birinci katta da Alman Türk Kültür Merkezi var. Yangını orada Yunan asıllı birisi görüyor ve itfaiye ile polise haber veriyor. Olaya da müdahale ediyor. Anneanne ile birisi 10 diğeri 14 yaşında iki çocuğu da kurtarıyorlar. Tabii o sırada da itfaiye olay yerine intikal ediyor. Şu anda iki çocuk hastanede duman zehirlenmesi nedeniyle tedavi görüyorlar. Anneannenin durumu daha iyi, o hastanede değil. Şu anda yakınlarının yanında. Hayatını kaybeden vatandaşlarımız olay yerinden çıkarılmış durumda. Yakınları keşifte bulunuyorlar.”

    Savcılığın ve polisin duyulmasıyla olaya müdahil olduklarını, inceleme ve soruşturmanın da devam ettiğini belirten Bozdağ, şöyle devam etti:

    “Bütün dileğimiz hadisenin gerçek sebebinin ortaya çıkarılması ve herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak bir biçimde aydınlatılmasıdır. Bütün seçeneklerin incelenmesini, her tür sorulması gereken sorunun sorulup cevabının araştırılmasını biz bizzat oradaki yetkililerimiz vasıtasıyla ilgili yetkililere de ilettik. Olay yerine Eyalet İçişleri Bakanı geldi. Orada konsolosumuzla beraber incelemelerde bulundular. Bizim mesajlarımız da kendilerine iletildi.”

    Bozdağ, Stuttgart’ın bağlı bulunduğu Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Winfried Kretschmann’ın da olay yerinde büyükelçiyle inceleme yapacağını dile getirdi.

    “DİLERİZ KUNDAKLAMA DEĞİLDİR”
    Olayın gerçek nedeninin kısa süre içerisinde ortaya çıkarılması gereğine işaret eden Bozdağ, bütün soruların ve cevaplarının açıklıkla ortaya konulmasını, araştırmanın herhangi bir ihtimali dışlamadan bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak ortaya çıkan maddi gerçeğin kamuoyuyla paylaşılmasını istediklerini ifade etti. Bozdağ, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dileriz ki bu bir kundaklama hadisesi değildir. Böyle olmamasını arzu ederiz, temenni ederiz. Ama bütün bunlar kundaklama mı değil mi, evdeki herhangi bir nedenden mi ortaya çıktı, başka bir durum mu var? Bütün bunlar elbette ki polisin ve savcının yapacağı incelemelerden sonra ortaya çıkacaktır. Biz Türkiye olarak bunların takipçisi olduğumuzu, yapılanları da yapılacakları da takip ettiğimizi kendilerine ifade ettik. Şu anda da zaten Büyükelçimiz, Konsolosumuz, Yurtdışı Türkler’den uzmanlarımız orada. STK’lardan vatandaşlarımız hadiseyi, olay yerini takip ediyorlar. Umarız kısa sürede maddi gerçek ortaya çıkar.”

    Bozdağ, olayın kundaklama olup olmadığına ilişkin olarak da ellerindeki veriler doğrultusunda yönlendirici bir değerlendirme yapmanın doğru olmayacağını bildirerek, şunları söyledi:

    “Eğer süreç uzarsa ve bütün ihtimalleri göz ardı eden değerlendirmeler yapılırsa, kamuoyuyla gerçek paylaşılmazsa o zaman tabi insanların aklına başka sorular ve şüpheler gelebilir. Biz böyle soruların ve şüphelerin oluşmamasını, gerçeğin ortaya çıkarılmasını istiyoruz. Kundaklama ihtimali var mıdır, yok mudur bunu şu anda söylemek için çok erken. Eldeki veriler net olmadan bu konuda değerlendirme yapmak fevkalade yanlış olur. Dileğimiz böyle bir kundaklamanın olmamış olmasıdır. Bu noktada şüpheleri ortadan giderecek şey de kundaklama ihtimalini göz önüne alarak geniş kapsamlı soruşturma yapıldıktan sonra maddi gerçeğin kamuoyuyla gecikmeksizin paylaşılmasıdır. Umarız ki Alman yetkililer de bu noktada gerekli hassasiyeti gösterir. Göstereceklerini tahmin ediyoruz.”

    ALMAN HÜKÜMETİYLE TEMAS KURULDU
    Olayın duyulması ardından Alman hükümetiyle diyaloğa geçtiklerini belirten Bozdağ, hem eyalet İçişleri Bakanı’nın hem de Başbakanı’nın bu konuda hassasiyet gösterdiklerini dile getirdi.

    Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Winfried Kretschmann’ın Türklerle diyaloğunun iyi olduğunu kaydeden Bozdağ, “Orada incelemeleri onlar da sürdürecekler. Hem İçişleri Bakanı hem Başbakan düzeyinde orada hadise takip ediliyor. Hem konsolosumuz hem büyükelçimiz de olayı yakından takip ediyorlar. Hadisenin aydınlatılması konusunda hükümetimizin isteklerini ve Türkiye’nin beklentilerini karşı tarafla paylaşıyorlar biz zaten kendileriyle görüştük” şeklinde konuştu.

    CENAZELERİN DURUMU
    Cenazelerin durumuyla ilgili adli tıp süreci sonrasında karar verileceğini bildiren Bozdağ, “Bütün bunlar önümüzdeki zaman içerisinde netleşecek. Kararını aile verecek. Ama şu anda anneanne hayatta ama olay nedeniyle bunu konuşmak için çok erken. İki çocuk hastanede tedavi görüyor. Bunlar daha sonra konuşulacak şeyler. Anne ve çocukların Afyonlu olduğunu biliyoruz. Ona dair bir bilgimiz var. Ama şu anda cenazeler orada mı defnedilecek, Afyon’da mı defnedilecek henüz buna dair alınmış bir karar yok” ifadelerini kullandı.

    ESKİ KİRACI ELEKTRİK KAÇAĞINI BİLDİRMİŞ
    Yangında beş yeğenini kaybeden amca Cengiz Soykan, evin önceki kiracısının elektrik kaçağı sorununu bildirdiğini öğrendiklerini söyledi.

    Backnang’da bulunan gazetecilere bilgi veren amca Soykan, yanan evin önceki kiracısını tanıdıklarını ve onun bu evde 22 yıl yaşadığını ifade ederek,  bu kişinin daha önce ev sahibine elektrik kaçağı bildiriminde bulunduğunu öğrendiklerine dikkati çekti. Soykan, ağabeyinin üç yıldır bu evde oturduğunu kaydetti.

    DEVLET YARDIMIYLA GEÇİNİYORLARDI
    Cengiz Soykan, sabit bir işi olmayan ağabeyi Sami Soykan ile Nazlı Özcan’ın 14 senedir geçimlerini devlet yardımı ve çocuk parasıyla sağladıklarını ifade etti.

    Yangında hayatını kaybeden Nazlı Özcan’ın ilk eşinden dört ve ağabeyinden altı çocuğunun olduğunu anlatan Soykan, yangından kurtulan İbrahim Soykan’ın çiftin en büyük çocuğu olduğunu söyledi.

    Soykan, Nazlı Özcan’ın büyük kızı Semiha’nın evli olduğunu ve büyük oğlu Halil’in de yangın gecesi teyzesinde kaldığı için ikisinin kurtulduğunu öğrendiklerini belirtti.

    AA-DHA

  • İslam  Ülkelerinin Dış Borç Sorunu ve Malezya’ya İlişkin Gözlemlerim

    İslam Ülkelerinin Dış Borç Sorunu ve Malezya’ya İlişkin Gözlemlerim

    Ocak ayının sonunda (29-30 Ocak 2013) Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da düzelenlenen İkinci Uluslararası İslam Ekonomileri ve İslam Konferansı Teşkilatı Üyesi  Ülkeler Ekonomileri  (2nd International Conference On Islamic Economics And Economies Of The OIC  Countries: ICIE 2013) konferansına katıldım ve bir bildiri sundum.

    Bildirimin konu başlıklarına aşağıda değinmeden önce kısaca Malezya  hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Malezya, eski Portekiz ve Hollanda sömürgesi olan bir ülkedir. 1957 yılında bağımsızlığına  kavuşmuş  Malezya Federasyonu’nun 11 devletinin birleşmesiyle kurulmuştur.  Singapur 1965 yılında federasyondan çıkmıştır.

    İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi olup,  27 milyon nüfusa sahiptir.   İİT (The Organisation of Islamic Cooperation),  İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere  1969 yılında kurulan 57 üyeye sahip,  hukuk tüzel kişiliği olan  uluslararası bir kuruluştur.

    İİT’nın  temel organlarından İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (SESRIC)  Ankara’da, İslami Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)  İstanbul’da bulunmaktadır.

    Türkiye 1969 yılından bu yana  kuruluşa  üyedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, (Kıbrıs Türk Devleti adıyla)  Rusya Federasyonu, Bosna-Hersek, Tayland ve Orta Afrika Cumhuriyeti gözlemci ülkelerdir.

    Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu (Türkiye) 2005 yılından bu yana İİT’nın Genel Sekreteridir.

    Coğrafi  olarak  Batı Malezya ve Doğu Malezya olmak üzere 2 bölge 10 devlete ayrılmıştır. Topraklarının  yüzde  30’u tarım, yüzde  61’i ormanlık alandır.

    Halkın  yüzde 50’si Malay,  yüzde 23’ü Çinli,  yüzde 11’i yerli,  yüzde 7’i Hintli ve  yüzde 9’u ise  diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Etnik bir mozaik yapısına sahip olmasına rağmen hiç kimse ayırımcılık iddiasında bulunmamaktadır.  

    Ülke nüfusunun yüzde 55’i Müslüman, yüzde 25’i Budist, yüzde 10’u Hıristiyan, yüzde 7’i Hindu, kalanları ise diğer dinlere mensuptur.

    Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde  büyüme hızı  en fazla olan ülkelerden biridir.  Dünya kalay  üretiminde   yüzde  70 paya sahiptir.

    Malezya sanayileşme yolunda hızla ilerleyin ülkedir.  Petrol arıtma tesislerinin yani sıra otomobil, dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, çimento ve diğer inşaat malzemeleri, mobilya ve ağaç ürünleri, kağıt ve kırtasiye, kimyasal maddeler, gübre, kauçuk, plastik eşya,  mekanik araçlar, elektrik gereçleri ve  ilaç sanayileri gelişmiştir.

    Türkiye’nin yerli  marka otomobil yapım  çabaları devam ederken Malezya yerli otomobili  Proton’un Saga modelini   1 Temmuz 1985  tarihinde üretmiş  ve bir yıl sonra Bangladeş’e ilk ihracatının gerçekleştirmiştir.

    30 Aralık 1996  tarihinde Proton üretim hattından  milyonuncu otomobilin çıkışı gerçekleşmiştir.

    Proton için yapılmış toplam yurt içi yatırım 2 milyar  dolar civarındadır.  Başta İngiltere ve Avustralya olmak üzere 20’den fazlaya ülkeye ihracat gerçekleştirilmektedir.  Malezya’da 2 merkezde olmak üzere Çin, Vietnam ve İran’da üretim yapılmaktadır.

    Malezya’da eğitim dili  fen ve mühendislik dallarında yüzde 80 İngilizce,  yüzde 20 Malayca, sosyal bilimlerde  yüzde 50 İngilizce,  yüzde 50 Malayca, yüksek lisans  eğitiminde ise İngilizcedir.

    Malezya üniversiteleri YÖK tarafından tanınmaktadır.

    Malezya,  31 Ağustos 1957’de yürürlüğe  giren  anayasa ile  yönetilmektedir. İki meclisli bir parlamenter sisteme sahiptir.  Birinci Meclis 69, ikinci Meclis 180 üyeden oluşur.

    Malezya, İslam İşbirliği Teşkilatı,  D-8, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, İngiliz Milletler Topluluğu, Dünya Bankası,  Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü  gibi  uluslararası  kuruluşlara  üyedir.

    Kuala Lumpur, Malezya’nın başkentidir. Parlamento, Kuala Lumpur’dadır.  Tüm hükümet  ofisleri,  Kuala Lumpur’un 25 kilometre güneyinde , KL uluslararası hava limanının   yanında,   yeni bir yaşam şeklinin yer aldığı  Putrajaya’dır.  İsmini Malezya’nın ilk başbakanı Tunku Abdul Rahman Putra’dan almaktadır.

    Putra, Malay/Sanskrit dilinde   prens veya kız  çocuk,  Jaya ise başarı veya zafer demektir.

                           

    Kuala Lumpur’da  Malay, İslam, Hint ve Çin kültürleri bir arada bulunur.  Dünyanın en yüksek yapılarından olan Petronas İkiz Kuleleri bu kenttedir. Ankara ile  24 Haziran 2006’dan bu yana kardeş şehirdir.  Metropolitan alan olarak nüfusu 5.4 milyondur.

    Kent merkezinde trafik sıkışıklığına engel olmak için  merkeze monoray sistemi inşa edilmiştir. Böylece karayolu trafiğine engel olunmadan   ulaşım hızlı bir şekilde sağlanmakta ve trafik  Eskişehir’de olduğu gibi tıkanmamaktadır.

    Benzer bir monoray  (monorail)  sisteminin zaman geçirmeden Eskişehir kent merkezinde de kurulmasında sonsuz yarar vardır.

    Bu  sistem Sidney’de de vardır. Sidney monorayına  yıllar önce binmiş ve kent merkezindeki trafiği ne kadar rahatlığına tanık  olmuştum.

    Şimdi,  bildirimden kısa başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Gelişme yolunda olan İslam ülkelerinin yurt içi finansman imkanlarının yetersiz olması, bu ülkeleri dış kaynak bulmaya zorlamaktadır. Bu sebeple  dış borç bu ülkeler için önemli bir kaynaktır.

    Ülkeler,  tasarruf ve döviz açığını gidermek, yüksek büyüme hızına ulaşabilmek için dış borçlanmaya gitmektedirler.  Dış borcun anapara ve faiz ödemelerinin ulusal gelir artışından daha fazla artması durumunda, borçları ödeyebilmek için tekrar borç alınması gerekmektedir.

    Bu ise dış borç yükünü arttırmakta, ülkelerin refahında azalmaya yol açabilmekte, dış borç stoku ve dış borç servisi büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

    İslam Konferansı Teşkilatı’na (OIC) üye 57 ülkenin tamamına yakını gelişme yolunda olan ülke olup, üretim ve tüketim seviyeleri çağdaş gelişmiş ülkelerin  altındadır.

    Teşkilat üyelerinin büyük çoğunluğunda yatırım fonları ve döviz  rezervleri yetersizdir.  Bu ülkeler sürdürülebilir kalkınma programlarını finanse etmek için büyük çapta dış borçlanmaya  gitmekte, vadesi gelen dış borçların ana para ve faiz ödemelerinde sorunlar yaşamaktadırlar.

    OIC ülkelerinin toplam dış borç stoku 2004-2011 döneminde hızla artmış ve 2011 yılında dış borçları 903 milyar dolara ulaşmıştır. OIC ülkelerinden  23’ü aşırı borçlu (severly indebted countries) ülke konumundadır.  23 ülke aynı zamanda en az gelişmiş ülkelerdir. (LDC)

    Dünya Bankası’na göre 22 OIC ülkesi Ağır Borçlu  Yoksul ülkedir. (HIPC)  Üye ülkelerin 15’i orta seviyede, 13’ü az borçludur. Sadece 6 ülke borçlu konumda değildir. Dış borçlar ülkelerin ekonomik kalkınması önünde en büyük engeldir.

    Bu durum yoksulluk kısır döngüsünü derinleştirmekte, sosyal tansiyonu yükseltmekte, ekonomik ve sosyal istikrarı bozmaktadır. Ülke kaynaklarının önemli bir kısmının verimli alanlar yerine dış borç ödemelerine gitmesi, ekonomik kalkınmayı kısıtlamaktadır.

    Yüksek cari açığa sahip bu ülkeler dış borç dışında yabancı finansal kaynaklara ihtiyaç duymaktadır ama  ülke kredi notlarındaki  düşüklük ülkelerin borçlanma faizleri ve uluslararası sermaye hareketleri üzerinde olumsuz  etki yaratmaktadır.

    Ülke notları ile kamu borç yükü, tasarruf oranları ve dış borç servisi arasında güçlü bir ilişki vardır. Bu durum ülkelerin ekonomik kalkınması için gelecek yabancı sermayeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

    İslam Kalkınma Bankası’nın Afrika İçin Özel Kalkınma Programı’na (SPDA) yönelik fonların arttırılması amacıyla farklı finans kuruluşlarından ilave kaynak sağlanarak dış borçların borçlu İslam ülkeleri üzerindeki ağır borç yükünün hafifletilmesine yönelik İslam Yatırım Konsorsiyumu’nun kurulması,  dış borcu fazla olan ülkelerin sorunlarını kısmen giderebilecektir.

    Dış borca önemli bir alternatif olan ve Türkiye’de başarılı bir şekilde uygulanan yap, işlet ve devret  (build-own-operate-transfer)  modeli, bu ülkeler için bir alternatif  olabilir  ve bu kanaldan gelecek yabancı sermaye yatırımları sorunun giderilmesine katkı sağlayabilir.

    Avrupa Birliği’den Üniversite Öğrencilerine 20 bin Karşılıksız Burs

    Avrupa  Birliği  ve Türkiye tarafından finanse edilen,  YURTKUR ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Avrupa Birliği Koordinasyon Daire Başkanlığı tarafından ortaklaşa yürütülen  Burslar Yoluyla Dezavantajlı Yüksek Öğrenim Öğrencilerinin İşgücü Piyasasına Girişinin Kolaylaştırılması Operasyonu  Projesi protokolü  geçen hafta Ankara’da imzalanmıştır.

    Proje, kadın ve erkeklerin eğitim imkanlarından eşit olarak faydalanmalarını ve iş hayatına eşit koşullarda katılmalarını  sağlamayı amaçlamaktadır. 21 Ocak 2013 tarihli yazımda da konuya değinmiş idim.

    İmza töreninde konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan  Faruk Çelik, son 7 yılda 557 milyon  Euro’luk fon kullanıldığını, bunun yılda ortalama 80 milyon  Euro  yaptığını, 431 projenin desteklendiğini ve 90 bin kişinin de bu projelerden yararlandığını   açıklamıştır.

    Başlatılan burs projesinin bir ilk olduğunu vurgulayan Çelik, üniversite öğrencilerine verilen burslarla onların, daha iyi yetişmesini, yüksek nitelikli mesleklere sahip olmalarını hedeflediklerini vurgulamıştır.

    Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ise, hibelerden yararlanan gençlerin, AB’nin ilke ve kriterler konusundaki hassasiyetlerini tanıdığını, değerlerin bu sayede yaygınlaştığını ifade ederek, bu değerlerin bir parçasının da eşitlik ve adalet olduğunu dile getirmiştir.

    Konuşmaların ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ve AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Jean Maurice Ripert  Protokol’ü imzalamışlardır.

    Proje kapsamında gençlere 20 milyon 700 bin Euro burs verilecek,  20 bin öğrenciye  8 ay boyunca aylık 260 TL burs imkanı sağlanacaktır.

    Burslar,  yoksul durumda ya da yoksulluk tehdidi altında yaşayan gençler, engelli öğrenciler, yerinden edilen kimseler ve diğer grupları kapsamaktadır.  Bursların yarısı  yarı kız öğrencilere tahsis edilmiştir.

    Proje  sonucunda  ekonomik  sıkıntılar sebebiyle  üniversite eğitimini  bırakmak  zorunda kalan öğrenci sayısının azaltılması ve dezavantajlı kişilerin istihdam imkanlarının  arttırılması beklenmektedir.

  • Kandil “Biz daha güçlü hale geldik” havasında…

    Kandil “Biz daha güçlü hale geldik” havasında…

                                                                   Bugünkü AKP iktidarının PKK’ya silah bıraktırma amacı ile İmralı canisi Öcalan ile müzakere masasına oturması, PKK’yı adeta şımarttı. Nitekim terör örgütünün siyasi uzantıları düğün-bayram ediyor. Görüşmelerde alacakları edinimlerle sorunlarının çözüleceğine inanıyorlar. Meydanlara çıkıp, devlete meydan dahi okuyorlar. Kendileri ile müzakere masasına oturan AKP’yi bile artık savunuyorlar. “Biz daha güçlü konuma geldik” havasındalar.

                                                                   Şu anda, hükümetin yol haritası nedir, terör örgütüne ve onun İmralı’daki liderine ne vaatlerde bulunmuştur bilemiyoruz. Bu konuda da açıklama yapılmıyor. BDP’lilerin Kandil’de Öcalan ile yaptıkları görüşmelerin basına sızan tutanaklarından az da olsa ne olup, ne bittiğini öğrenebildik. Eğer, Başbakan çıkıp ortaya, atılmakta olan adımların neler olduğunu söylerse biz de ne olup, bittiğini öğrenmiş olacağız. Gelişmeleri de birinci ağızdan duyacağız.

                                                                  PKK’YI AKP İKTİDARI GÜÇLENDİRDİ

                                                                    Durum böyle olunca, sadece başka kanallardan yapılan açıklamalarla yetinmek durumunda kalıyoruz. PKK, son 10 yıllık AKP iktidarı döneminde neden bu kadar güçlendi, palazlandı ve Hükümet olanları müzakere masasına çekecek duruma geldi? Kısaca bu konulara değinelim.

                                                                    Türkiye’nin yanlış dış politikalarının PKK’ya yaradığına daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Komşularımızla olan sıfır sorundan bugün, komşularımızla sorunla hale geldik. Bu da PKK’nın daha da güçlenmesine yaradı. Nitekim geçenlerde Kuzey Irak’taki Kandil Kampı’na giden BDP milletvekilleri ile görüşen Murat Karayılan, yaptığı açıklamada  “ Türkiye’nin bölgedeki ilişkiler bozuldu, PKK güçlendi” mesajını vermiştir. PKK’nın neden bu kadar güçlü konuma geldiğini Karayılan bakın nasıl anlatıyor:

                                                                     “ Türkiye’nin Suriye, İran ve Irak ile bozulan ilişkileri sayesinde PKK rahat bir nefes almış ve güçlenmiştir. Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerarasındaki ittifaklar da bozulmuştur. Biz, şimdi bu koşullara dayanarak daha güçlü bir mücadele zemini yakaladık. Bilindiği gibi Kürdistan dört parçadır. Dört parçayı egemenliğinde tutan devletler hemen her zaman kendi aralarında Kürtlerle ilişkin anlaşmışlardır. Belki bazen sorunları olsa da her zaman Kürtler konusunda ortak hareket etmişlerdir. Çoğu zaman bunu resmi anlaşmalarla da kayıt altına almışlardır. Türk Devleti Saddam ile istediği vakit sınırdan 20 kilometre içeriye girmesini sağlayan bir anlaşma yapmıştı. Yani Kürdistan’ı egemenliğinde tutan bir devletin her zaman ortak hareket ettiği tarihsel bir gerçekliktir. Hatta son 2003’ten 2011’e kadar Türkiye-İran-Suriye’nin bize karşı üçlü anti –Kürt ittifakı vardı. Bölgede Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerin ittifakı da Kürtlerin manevra alanını çok daraltan ve özgürlük hareketini zorlayan bir faktördü.”

                                                                  KANDİL, HÜKÜMETE GÜVENMİYOR

                                                                      Laf cambazlığı yapmanın, eğip bükmenin bir anlamı yok. Bugün, PKK’nın silahlı gücünü elinde bulunduranlar bile, kendilerine bu fırsatı, güçlenme alanını açanların bugünkü hükümetin uyguladığı politikalar sonucu doğduğunu açık biçimde itiraf ediyorlar. “Biz, içinde bulunduğumuz şu anda daha güçlü hale geldik” diyorlar. Zaten, Hükümet kanadı, İmralı canisi Öcalan’ı muhatap alarak ömür boyu hapis cezası almış bir katili bile güçlü hale getirmedi mi? Kaldı ki, anayasanın yapılandırılmasında bile Öcalan’ın söz sahibi olması yenilir yutulur gibi değildir.

                                                                  Başbakan şimdi, PKK’ya sesleniyor, silahları gömüp, bulundukları yerleri terk etmelerini istiyor? Kendilerini daha güçlü halde bulduklarını söyleyenlerin bunu yapması mümkün olabilir mi? Zaten, Kandil’in süreç boyunca silahlı gücünü koruyacağına dair mesajlar da geliyor. Bunun anlamı” Size güvenmiyoruz. İsteklerimizin yerine gelmesini bekliyoruz” demektir.

                                                                 SİLAHLI GÜÇ PKK’NIN KOZU

                                                                  PKK, bugünkü konumunu silahlı gücü ile sağlamıştır. Bu gücün de elinden alınmasını istemiyor. Aslına bakılacak olursa, Suriye politikalarımızın iflas etmesi de PKK’nın Suriye’deki silahlı gücünü de güçlendirmiştir. PKK’nın Suriye kolu PYD Kuzey Suriye’de hâkimiyetini pekiştirmektedir. Kaldı ki, PKK’yı Türkiye’ye karşı desteklemiş olan ülkelerin varlığını da hesap etmek durumundayız. Süreçte öyle kolay biçimde yol alınmasını bu nedenle kolay göremiyoruz.

                                                                  Burada yapılması istenilen, Hükümetin yol haritasını açıklaması, müzakerelerde verdiği vaatlerin yerine getirilmesi olarak değerlendirilebilir. İmralı’da BDP milletvekilleri ile yapılan görüşmelerin tutanaklarında PKK’lıların neler istediği, neler beklediği açıkça görülüyor. Başbakan da çıkıp “Bunların tamamı yalandır” demediğine göre bu müzakerelerin sonu nereye dayanacak, bunu gerçekten biz de merak etmeye başladık.

  • O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    PAYLASIM REKORU KIRAN O YAZI

    582423_447077512037675_1323166992_n

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan

    O kadar Müslümansınız ki Atatürk’ün ellerinden aldığı kiliseleri hristiyanlara geri verdiniz.

    O kadar Müslümansınız ki… Hristiyanların Paskalya Bayramını kutladınız.

    O kadar Müslümansınız ki zinayı Suç olmaktan çıkardınız.

    O kadar Müslümansınız ki domuzu kesimlik hayvanlar arasına aldınız.

    O kadar Müslümansınız ki servetinizi 2 senede yüzde elli arttırdınız.

    O kadar Müslümansınız ki Irak’ta dindaşlarımız katledilirken Amerikan katilleri tarafından siz onlara duacı oldunuz.

    O kadar Müslümansınız ki en büyük katil Amerika sizin kadim dostunuz.

    O kadar Müslümansınız ki emperyalist güçlerin yanındasınız ve komşularınız size cephe almış durumda.

    O kadar Müslümansınız ki Atatürk dönemini yalanlarla anlatıyorsunuz.

    O kadar Müslümansınız ki bize Müslümanlığı adeta baştan yazıyorsunuz.

    O kadar Müslümansınız ki başbakan pekmez dediğiniz tortu bayram dediğinizde yortu çıkıyor.

    O kadar Müslümansınız ki Başbakan Atatürk dönemini yalanlarla anlatıyorsunuz ve bize Müslümanlığı öğretmeye çalışıyorsunuz. Biz Müslümanlığı Kur’andan Hz Muhammed’den büyüklerimizden öğrendik. Ve Yüce yaratanım “adaletli ol” diyor ya sizin ki?

  • ‘Dinini iyi öğrensin!’

    ‘Dinini iyi öğrensin!’

    İran bu kareyle çalkalanıyor

    110320130822261405249_2Geçen hafta hayatını kaybeden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in cenaze törenine katılan İran Cumhuraşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın, Chavez’in acılı annesine sarılması, Şeriat kurallarıyla yönetilen İran’da büyük tepkiye neden oldu. İran liderine 2008 seçimlerinde destek veren muhafazakar milletvekili Muhammed Deghan, İran liderinin İslam’a aykırı davrandığını öne sürdü. Deghan, “Saptırılmış grup” olarak nitelediği Ahmedinecad ve çevresindekilerin giderek yayıldığını dile getirdi. Bir başka vekil Muhammed Taghi Rehber, “Ahmedinecad cenazede kendini kaybetti” dedi.

    ‘Dinini iyi öğrensin’

    Ahmedinecad ile Caracas’a giden vekiller ise Chavez’in annesinin çok üzgün olduğunu, Ahmedinecad’ı ‘oğlum’ diyerek sevdiğini, onu üzmemek için Ahmedinecad’ın sarıldığını belirtti. Din adamları Ahmedinecad’ın cenazede Chavez’i Şii inancının kutsal ‘Mehdi’ mertebesine yükselterek “Hz.İsa ve Mehdi ile birlikte dünyaya geri dönecek” demesini “Ahmedinecad, ya dinini iyi öğrensin ya da görevinin geri kalanında dini içerikli açıklama yapmasın” diyerek eleştirdi.

  • Davutoglu Ahmet’in hanedani!

    Davutoglu Ahmet’in hanedani!

    (Emin Colasan: Sozcu: 010 Mart 2013)

     OSMANOGULLARI

    SEVGİLİ okuyucularım, bu iktidarda acayip bir “Osmanlı düşkünlüğü” var. O rezil Osmanlı dönemini saygıyla anıyorlar, hep o günlerin özlemini çekiyorlar.
    Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet önceki gece Osmanlı hanedanının hayattaki mensuplarını Londra Büyükelçiliğimiz’de topladı, onlara yemek verdi ve nutuklar atıp Osmanlı hayranlığını bir kez daha dile getirdi. Osmanlı ne yazık ki bitti! Hem de rezil bir biçimde bitti. Osmanlı, büyük devletlerin bir oyuncağı olmuştu. Devleti padişahlar değil, İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya, Avusturya-Macaristan gibi ülkeler yönetiyordu. Sonunda yok oldu, tarihin sayfalarına karıştı. Gerçek bir hain olan son padişah ve Müslümanlar’ın halifesi Vahdettin, 1922 yılında bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan kaçıp yaşamını Hıristiyan ülkelerde sürdürmekten utanmadı.

    * * *

    Şimdi elimde ilginç bir kitap var. Piyasada bulacağınızı zannetmiyorum:
    Rahmetli Büyükelçi Esat Cemal Paker’in “Siyasi Tarihimizde Kırk Yıllık Hariciye Hatıraları” isimli kitabı. (Remzi Kitabevi.)
    Yıl 1896, kızıl sultan Abdülhamit dönemi. Esat Bey Hariciye Nezaretine memur olarak giriyor ve bir süre sonra Londra Büyükelçiliğimiz’e “Üçüncü katip” olarak atanıyor. Şimdi sözü rahmetli Paker’e bırakıyorum. Okuyun da Osmanlı’nın yüz kızartıcı durumunu bir görün:
    “Hariciye Kaleminde yazışmalar Fransızca yapılırdı. Müdürümüz Ermeni idi ve Türklerin Fransızca resmi yazışma dilini öğrenmelerine engel olmak için elinden geleni yapardı… Türk memur yetiştirmek istemezdi…”
    “İstanbul Eski Eserler Müzesi (bugünkü Arkeoloji Müzesi) merhum Osman Hamdi Bey’in gayretleri ile kurulmuş, eski eserler harap olmaktan kurtarılmıştı.
    Bir gün müzeyi gezen bir nazır (Davutoğlu Ahmet değil!), şaheser bir çıplak heykelin önünde durdu, kaşlarını çatarak Hamdi Bey’e döndü:
    ‘Buraya elbette ki İslam kadınları da gelir. Bu heykellerin önüne birer peştamal bağlasanız iyi olur’ dedi.”
    Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Haşim Paşa’nın ‘Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim’ sözü de meşhurdur.

    * * *

    Yıl 1901. Abdülhamit yine padişah… Ve Esat Bey Londra Büyükelçiliğimizde göreve başlıyor. Şimdi şu rezaleti izleyiniz:
    “Sefirimiz (büyükelçimiz) bir Rum ailesinden, eski Londra Sefiri Muzurus Paşa’nın oğlu Etienne Muzurus Paşa idi. (Bunlar sivil paşa!) Kartımı hademeye verdim, sefir beni derhal kabul etti. Meğer beni dört gözle bekliyormuş. Sebebi de, bugün inanılmayacak kadar gariptir:
    Türkiye’nin Londra Sefiri Türkçe bilmiyordu. Maiyetinde de dert anlatacak, iş gördürecek, kendisine Türkçe öğretecek kimse yoktu. Yanına girer girmez sordu:
    Türkçe bilir, okur yazar mısınız?
    Bir anda şaşırdım, ne söyleyeceğimi bilemedim:
    Ebette bilirim efendim.
    Sefir sevindi, ellerini ovuşturdu.
    Bana Fransızca olarak bunları anlatıp dert yandı.
    Sefaret Müsteşarı üstadıazam (büyük üstat) Abdülhak Hamit’ti. Amatör memur olduğundan sefirin kendisinden iş ve yardım beklemesi mümkün değildi. Hamit’in manzumelerinden
    (şiirlerinden) kuşkulanan Abdülhamit onu Londra’ya iş görsün diye değil, mecburi istirahate (sürgüne) göndermişti.”

    * * *

    “Tueni Bey isimli bir ikinci katip vardı. Suriye’li zengin bir ailenin oğlu olan Tueni Bey’i de Londra Sefareti’ne (büyükelçiliğine) Başmabeyinci (Abdülhamit’in özel işlerine bakan) İzzet Paşa tayin ettirdiğinden, o da amatör memurdu ve tek kelime Türkçe bilmiyordu.
    Üçüncü katip Danyal Bey’di.
    Levantenler arasında büyümüş, Türkçesi çetrefil (zor anlaşılan) biriydi.”
    Rezaleti görüyor musunuz!
    Paker anlatmayı sürdürüyor:
    “Muzurus Paşa’nın cimriliği inanılmazdı. Roma’da sefir olduğu sırada İtalya Kralı bir av dönüşünde vurduğu bir geyiği kendisine hediye etmiş. Paşa da hayvanı mahallenin
    kasabına satmış. Açıkgöz kasap malın değerini artırmak için geyiğin üzerine şu levhayı koymuş:
    ‘İtalya Kralı’nın Türk Sefiri’ne hediye ettiği geyiktir…’
    Bu, o zaman Roma’da hayli dedikoduya sebep olmuş.
    Muzurus Paşa’nın huyu gibi vücudu da acayipti. Şişman, kısa boylu, yassı burunlu, boyalı seyrek sakallı, karnı çıkık, pantolonu düşük bir zattı. Hiç nezleden kurtulmadığı ve burnu
    devamlı aktığı için Hamit ‘Bizim sefir burnundan ağlar’ diye alay ederdi.”

    * * *

    Rum asıllı, Türkçe bilmeyen sefir Muzurus Paşa günün birinde vefat eder. Sonrasında bu göreve Abdülhamit kimi getirecektir? Paker anlatıyor:
    “Mesele iki devlet arasında tartışma konusu oldu. Sultan Hamit bu göreve Roma Sefiri Reşit Bey’i atadı. Ancak İstanbul’daki Rum muhiti Londra’ya yine geleneklere uygun olarak bir Rum sefir atanmasını istiyordu. İstanbul’daki İngiliz Sefiri devreye girdi ve Rum sefir için Londra’ya telgraf çekti.
    Bunun üzerine İngiltere Hariciye Nezareti Reşit Bey’in genç olduğunu, daha uygun birinin gönderilmesi gerektiğini bildirdi.
    Nihayet Kral Edward meseleye karıştı ve Abdülhamit’e bizzat yazarak Atina’da tanıdığı Rıfat Bey tayin edilirse sevineceğini söyledi. Bunun üzerine Rıfat Bey sefir oldu ve Londra’ya Rum elçi gönderme geleneği böylece sona erdi.
    Rıfat Bey Türk oğlu Türk’tü.”
    Esat Cemal Paker bir süre sonra Brüksel Büyükelçiliği’ne ikinci katip olarak atanıyor: “Sefaretin ataşesi Mısır’lı Mahmut Sabit idi. Sonra Mısır’ın Tahran Büyükelçisi oldu. İkinci katip olarak benden başka Gabriel Norodonkyan efendinin oğlu Diran Norodonkyan vardı!”

    * * *

    Sevgili okuyucularım bunları yazdım, yıllar önce vefat eden bir büyükelçimizin kitabından alıntılar yaptım!
    Osmanlı işte budur! Son padişahı ve halifesi Hıristiyanlar’ın zırhlısıyla yurt dışına firar etme alçaklığını göstermiştir.
    Hele Osmanlı, son zamanlarında büyük devletlerin kucağına düşmüş, onların sömürgesi olmuş, saygınlığını ve onurunu yitirmişti.
    Osmanlı, Avrupa devletleri tarafından “Hasta adam” olarak tanımlanıyordu.
    Çakallar peşindeydi, kalacak mirası yeme kavgası yapıyorlardı.
    Kendi büyükelçiliklerine bile özgürce atama yapamayan, laçkalaşmış, yabancıların
    oyuncağı olmuş bir devletti!
    Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet şimdi bu enkazın peşinde, tarihin karanlıklarına gömülmüş olan bir dönemin hanedan mensuplarıyla halvet oluyor, onları büyükelçiliklerimizde ağırlıyor, onlardan siyasi yarar umuyor!
    Geçmiş olsun bayım, Osmanlı yok artık, Osmanlı biteli çok oldu.

  • Henry Kissinger: Savaş davullarını duyamıyorsanız, sağır olmalısınız.

    Henry Kissinger: Savaş davullarını duyamıyorsanız, sağır olmalısınız.

    Henry_A_Kissinger

    Kissinger, en ünlü uluslararası devlet adamı.

    New York – USA – Nixon döneminde parlak bir dış işleri bakanlığı sergilemiş olan Henry Kissinger, dünya ve özellikle de Ortadoğu’da olup bitenleri açıklamıştır.

    Mayıs ayında 89 yaşına basacak olan yaşlı devlet adamı, Manhattan’daki lüks apartman dairesinde yaptığımız konuşmada, ekonomi, jeopolitik gerçekler hakkındaki tartışmamızda mevcut durumu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

    “Birleşik Devletler Çin ve Rusya’yı yemlemektedir. Elbette tabuta çakılan son çivi, İsrailin ana hedefindeki  İran olacak. Biz Çin askeri gücünü artırmasına ve Rusya’nın Sovyetler dönemindeki konumuna dönmesine fırsat veriyoruz. Böylece onlara yersiz bir meydan okuma hissi veriyoruz. Bu şekilde hepsinin de hesabını topluca görme imkanı bulacağız. Biz elleri tetikte bekleyen bir keskin nişancı gibiyiz. Onlar harekete geçtiğinde, biz de onları indireceğiz. Önümüzdeki savaş o kadar kesin sonuçlu olacak ki, yalnızca bir tek süper güç ayakta kalacak, işte bütün hikaye budur. İşte bu nedenle Avrupa Topluluğu hızla tek bir devlet olmaya çabalıyor, çünkü onlar da yaklaşmakta olanı ve var olabilmek için Avrupa’nın tek bir bütünleyici devlet olma mecburiyetini biliyorlar. Onların acelesine bakarak üzerimizdeki kara gölgeyi çok iyi bildiklerini anlıyorum. Bu muhteşem anı yaşamayı çok hayal etmiştim.”

    “Petrolü kontrol ettiğinizde, milletleri kontrol edersiniz.
    Yani yiyecek, ve halkları kontrol edersiniz.”

    Ve Bay Kissinger ekledi; “Eğer herhangi biriyseniz, bir dağbaşına giderek, kendinize bir çiftlik yapar ve savaşa böyle hazırlanabilirsiniz. Fakat mutlaka silahlanmalısınız, çünkü aç kalabalıklar etrafta geziyor olacaklar. Ayrıca, seçkin insanlar(elitler) kendi güvenli bölgelerinde, özel sığınaklarında olacaklar, ancak tıpkı diğer normal insanlar gibi dikkatli olmalılar, çünkü onların da sığınakları ayak altında olacak.”

    Düşüncelerini toplamak için birkaç dakika bekledikten sonra Bay Kissiner dedi ki:

    “Biz askerlerimize yedi Ortadoğu ülkesini ve kaynaklarını ele geçirmelerini emrettik. Ve onlar da neredeyse görevlerini tamamladılar.  Askerler hakkında ne düşündüğümü hepimiz biliyoruz, ancak bu sefer emirlere fazlasıyla itaat ettiklerini söyleyebilirim. Yalnızca son birkaç adım kaldı. Örneğin, güç dengesini gerçekten de etkileyecek olan İran. Çin ve Rusya daha ne kadar Amerika’nın ortalığı toparlamasını izlemeyi sürdürebilirler? Eninde sonunda büyük Rus ayısı ve pinekleyen Çin savaş makinası harekete geçecek ve işte o an İsrail’in bütün silahları ve gücüyle savaşacağı, öldürebildiği kadar çok Arap öldürdüğü bir an olacaktır. Eğer işler yolunda giderse, sonunda Ortadoğu’nun yarısı İsrail’in olacak.  Gençlerimiz son on yılda hem savaş alanlarında hem de konsol oyunlarında çok iyi eğitim gördüler. Yakın geleceği öngörerek ürettiğimiz, yeni Call of Duty Moden Warfare 3 oyununun, gerçeği tam olarak yansıtıp yansıtmadığını görmek çok ilginç olacak.  Birleşik Devletler ve batıdaki gençler savaşa hazırdır, çünkü onlar iyi piyadeler ve askerler olmak üzere programlandılar. Savaş meydanlarına gitmeleri ve Çılgın Çinliler,  Ruskilerle savaşmaları emredildiğinde hepsi de itaat edecektir. Sonunda savaşın küllerinden yeni bir dünya doğacak, yalnızca tek bir süper güç kalacak ve o bütün dünyayı yöneten tek hükumet olacaktır.  Şunu asla unutmayın, Birleşik Devletler en iyi silahlara, başka hiçbir milletin sahip olmadığı başka şeylere sahiptir, ve zamanı geldiğinde bütün dünya bu silahlarla tanışacak.”

    Röportaj sona erdi. Ve muhabirimiz Kissingerin yardımcısı tarafından dışarıya davet edildi.

  • Masonluk kurumu Atatürkçü mü?

    Masonluk kurumu Atatürkçü mü?

    Yıldırım Koç YILDIRIM KOC

    Pazartesi, 30 Nisan 2012 22:26

    Emin Çölaşan 26 Ocak 2012 günlü Sözcü Gazetesi’nde “Mason Locasında Kavga Var” başlıklı bir yazı yayımladı. E. Çölaşan, yazısında, mason olmadığını belirttikten sonra şunları söylüyordu: “Mason localarında siyasi tartışma yapılmaz. Particilik yoktur ve kesinlikle yasaktır. Ama masonlar genelde laik, yurdunu seven, Atatürk ilkelerine bağlı, ülkenin bütünlüğüne sahip çıkan insanlardır.”
    Ali Rıza Üçer de bu değerlendirmeleri eleştirdi: “Emin Çölaşan ve Masonluk” ).
    E. Çölaşan’ın anlattıklarına göre, Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim okullarında Arapça dersler başlatmaktadır. Bu konudaki belgede, Talim ve Terbiye Kurulu başkan ve üyelerinin imzaları vardır. Bu belgeyi imzalayanlar arasında masonların Pergel Locası’nın üstad-ı muhteremi, yani locanın başkanı olan Ahmet Sönmez de bulunuyormuş. Ahmet Sönmez 2 Mayıs 2000 tarihinde mason locasına dahil olmuş. Bu kişinin böyle bir metne imza atması mason locasında eleştirilmiş. Bu tavra karşı çıkanlar durumu Ankara’daki en üst makama şikayet etmişler. En üst makam, Türkiye’deki en üst makamın (büyük üstadın) Ankara’daki temsilcisi olan Büyük Üstad Vali Kaymakamlığı imiş. Bu makamın şikayete yanıtı şöyle olmuş: “Cemiyetimizde, devlet memuru kardeşlerimizin sayısında zaten büyük azalma var. Mecbur kaldığı için böyle yapmıştır. Hakkında işlem yapılmasına gerek yoktur.”
    Masonluk kurumunun laiklik konusundaki duyarlılığının sınırları günümüzde bu kadardır.
    İslamcıların önder kadrolarının kapitalistleştiği bir Türkiye’de, laiklik mücadelesi, işçiyi sömüren patron İslamcıya karşı işçi sınıfının mücadelesi biçiminde gelişecektir.
    Özgürlük, laiklik, demokrasi, insan hakları, bağımsızlık birçok insanın ortak değeridir.
    Politikayla ilgilenmeden bu ilkeler için mücadele edilebilir mi?
    Masonluk kurumu, politikayla ilgilenmediğini belirtiyor. Peki, laikliği nasıl savunacak?
    Laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiş AKP’ye karşı açık tavır almayan bir örgütün, laiklik savunusu inandırıcı mıdır?
    AKP’nin özgürlüklere, demokrasiye ve insan haklarına yönelik saldırıları karşısında sessiz kalmak olur mu?
    Türk ulusunun birliğini, Türkiye’nin üniter yapısının bütünlüğünü ve bağımsızlığını savunduğunuzu ileri süreceksiniz.
    Peki, bunlara yönelik saldırıları örgütleyen, destekleyen, finanse eden, AKP’ye destek veren ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı çıkmadan bunlar savunulabilir mi?
    Sevgili hocam Alpaslan Işıklı’nın hep tekrarladığı bir doğru vardır. Türkiye’de irticanın ve bölücülüğün arkasında daima emperyalizm bulunur.
    Emperyalizmle mücadele etmeden irticayla ve bölücülükle mücadele edilebilir mi, laiklik, demokrasi, insan hakları, özgürlük ve bağımsızlık savunulabilir mi?
    Atatürk, Türkiye demokratik devriminin zirvesidir. Atatürkçülüğün en güzel tanımı, altı oktur; 1924 Anayasasındaki (1937) ifadesi şöyledir: “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâyik ve Devrimcidir.”
    Bunlar, Türkiye koşullarında aydınlanmacılığın, demokratik devrimciliğin ana ilkeleridir. Bunların temelinde de anti-emperyalist olmak yatmaktadır.
    Türkiye’de çağımızda aydınlanmacı olduğunu düşünenlerin turnusol kağıdı veya mihenk taşı, anti-emperyalizm ve bu altı ilkedir.
    Masonluk kurumu bu ilkelere uygun davranmamaktadır; emperyalizme karşı çıkmamaktadır.

    Bunlar olmadı mı, yapılan iş, etsiz sucuğa, fasulyesiz piyaza döner; Atatürkçülük, cumhuriyet bayramlarında lüks otellerin salonlarında balo düzenlemekle sınırlı kalır.

    10 Mart 2013 02:09 tarihinde lale elmasulu <[email protected]> yazdı:
    Ali Rıza Üçer: Emin Çölaşan ve Masonluk
    Ali Rıza Üçer – Haberler
    26 Ocak 2012
    Önce Emin Çölaşan’ın yazısındaki Masonlukla ilgili bölümü okuyalım:
    “Sevgili okuyucularım, Masonluk ilginç bir dünyadır. Ya da dışarıda olanlara öyle görünür. Pek çok şeyi gizli tutulur, loca toplantılarında özel giysiler giyilir, ilginç törenleri vardır, ast üst ilişkileri sağlamdır.
    Masonlar kıdem sırasına göre rütbe kazanır ve her rütbenin ayrı simgeleri, bize yabancı gelen ayrı unvanları vardır
    Bildiğim kadarıyla en büyük özelliği Tanrı’ya inanırlar. Onu “Evrenin ulu mimarı” olarak adlandırırlar. İçlerinde din ayrımı yapılmaz. Tanrı’ya ve belli ilkelere inanan herkes, çeşitli soruşturmalardan geçtikten sonra mason olabilir.
    Mason localarında siyasi tartışma yapılmaz. Particilik yoktur ve kesinlikle yasaktır. Ama masonlar genelde laik, yurdunu seven, Atatürk ilkelerine bağlı, ülkenin bütünlüğüne sahip çıkan insanlardır. Bu bilgileri verince benim mason olduğumu sanmayın. Kesinlikle değilim, hiçbir zaman olmadım- (Çölaşan masonlara övgüde bir hayli cömert olduğunun farkında görüldüğü gibi.)
    Masonluk bir dernektir. Cemiyetler Kanunu uyarınca çalışır ve her açıdan bulunduğu ülkenin yasalarına tabidir.
    Bizde şeriatçı kesim ve sağ iktidarlar, bir sürü abartılı ve yalan nedenler uydurarak masonlardan nefret eder.”
    Emin Çölaşan, Mason Locasında Kavga Var, Sözcü gazetesi, 26 Ocak 2012
    **
    Çölaşan’a göre Masonlar laik, yurdunu seven, Atatürk ilkelerine bağlı, ülke bütünlüğüne sahip çıkan insanlar.
    Şeriatçı kesim ve sağ iktidarlar bir sürü abartılı ve yalan nedenler uydurarak masonlardan nefret eder. Ülkeyi onlarca yıl yöneten Süleyman Demirel’i düşündüğünüzde Çölaşan’ın söyledikleri kara mizah türünden.
    Özcesi siz Atatürkçü, Cumhuriyetçi, yurtsever ve ulusalcıysanız masonları desteklemelisiniz, yoksa şeriatçılarla aynı saflarda olursunuz diyor Çölaşan.
    O zaman Çölaşan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Mason Localarını neden kapattığını da lütfedip açıklar mı?

    Ali Rıza Üçer
    İLK KURŞUN

    “Freemasonry is an ancient system designed to impart morality, ethics and teach mutual service to its members. Instead of lecture or sermon, Freemasonry instructs its members by the performance of ceremonial degrees, each one with its own distinct teachings, symbols and message. Thus the Freemason is taught by experience to serve God, help his fellow man and better himself.”

    Choose a Language for explanation of Free Mason

    English
    Portuguese
    Spanish
  • Çin’de Etnik Tansiyon

    Çin’de Etnik Tansiyon

    kamuran yavuz

    Yerel yetkililerin aktardığına göre, Batı Çin bölgesindeki petrol şehri Korla’da çıkan bir kavgada dört kişi öldü en az sekiz kişide yaralandı. Perşembe günü yaşanan ve bölgede bulunan Türkçe konuşan bir halk olan Uygurların ayrımcılık olarak adlandırdığı bu şiddet olayları yerel halkta ‘etnik çatışma’ kaygısı yaratıyor. Çatışmalardan sonra polis insanlara sokağa çıkmama uyarısında bulunurken, yerel otoriteler Cuma günü bu yasağı kaldırdılar. Şiddet olayların ardındaki somut nedenle ilgili çok net bilgiler alınamadıysa da bu durum genelde iki halk arasındaki kökleri derin etnik çatışmalara dayanıyor. Çin’deki en büyük etnik tansiyon 2009 yılında, kontrol dışına çıkan bir protesto gösterisinde Uygur kökenlilerin Han kökenlilere saldırması sonrasında yaşanmıştı. Bu çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetmiş ve yaralanmıştı.
    Çeviren: Kamuran Yavuz
    (The New York Times, Edward Wong, Killings Stir Fears of Ethnic Tensions in Chinese Region)

  • İskilipli Atıf Hoca’nın idam sebebi şapka değildir

    İskilipli Atıf Hoca’nın idam sebebi şapka değildir

    Bilindiği gibi; Cumhuriyet tarihimizin bazı kırılma noktaları ve bazı önemli kilometre taşları bulunmaktadır. İşte bu kırılma noktaları, bugün bile hâlâ tartışma konusu yapılmaktadır. Daha doğrusu geçmişte yaşanan bu kabil olaylar, bugünkü tartışmaların ve ayrışmaların da temelini oluşturmaktadır. Şeyh Sait Ayaklanmasından tutun da Menemen Hadisesi’ne, Dersim İsyanı’na, 1944-1945 yıllarında yaşanan Türkçülük-Turancılık muhakemelerine, açık oy gizli tasnif usulüyle yapılan 1946 seçimlerine, 1950 seçimleriyle çok partili yaşama geçilmesine ve 27 Mayıs 1960’tan başlayarak ortalama her on yılda bir yapılan askeri müdahalelere kadar bir çok olay, bugünkü tartışmaların tam da göbeğinde oturmaktadır.

    Ancak tahmin ediyorum Cumhuriyet tarihimizde hiçbir olay, İskilipli Âtıf Hoca’nın idamı ile sembolleşen din ve din adamları üzerinde yapılan bazı tasarruflar kadar etkili olmamıştır. İskilipli Âtıf Hoca’nın idamı, olayın sadece bir yanıdır. O, biraz da taraftarlarınca bayrak haline getirilmiş ve dini siyasete alet eden politikacılarca istismar edilmiş bir isimdir.

    Aslında işin özünde, Laik Cumhuriyet’e giden yolda dini eğitime ve dinde kaynağını bulan yaşam tarzına getirilen sınırlamalar ve hatta yasaklamalar yatmaktadır. Örneğin Ezan’ın Türkçeleştirilmesi de bu konudaki olaylar zincirinin önemli halkalarından birisidir. Bu çalışmalar, saltanatın(1922) ve arkasından hilafetin kaldırılmasıyla(1924) başlamış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü (1924), Şeriye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması(1924), Şapka Kanunu’nun kabulü(1925), Latin harflerinin kabulü (1928) ve Anayasa’dan “Devletin Dini İslam’dır” maddesinin çıkarılmasıyla(1928) devam etmiş ve nihayet Ezan’ın Türkçeleştirilmesine(1932) kadar vardırılmıştır.

    Ancak biz konuyu daha fazla yaymadan isterseniz hep birlikte geliniz şu İskilipli Âtıf Hoca konusuna dönelim. Acaba bu konunun aslı, esası nedir? İskilipli Âtıf Hoca, gerçekten de sadece Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için mi idam edilmiştir? Yani taraftarlarının bayraklaştırdığı şekliyle Sarık şapkaya kurban mı edilmiştir? İskilipli Âtıf Hoca, din ve din adamları üzerinde kurulan baskının bir aracı olarak ve onlara gözdağı vermek maksadıyla mı idam edilmiştir?

    Burada gözlerden kaçan, ısrarla üzeri örtülen bir çaba vardır. O da, taraftarlarının ve savunucularının, İskilipli Âtıf Hoca’yı, Çorum’un İskilip kazasında yaşayan sıradan ve masum bir din adamı iken, Mustafa Kemal ve yandaşlarının hışmına uğrayarak idam edilmiş gibi gösterme çabalarıdır. Bu yazı dizimizde işte bu olayın perde arkasını aralamaya çalışacağız…

    Toyhane/Toyana

    Benim köyüm, Âtıf Hoca’nın köyüne oldukça yakın bir köydür. Onun köyü ile benim köyüm iki ayrı vilayetin iki ayrı köyü olmakla birlikte, birbirlerine çok yakındır. Daha doğrusu benim köyümün yolu, onun köyünün yakınından geçer. İki köy arasındaki mesafe de zaten yaya yürüyüşü ile 2-3 saat çeker. Geçmişte bizim köyden hocanın köyüne gelin giden kızlar da olmuştur.

    Âtıf Hoca, bugün Çorum’a bağlı bir ilçe merkezi olan Bayat’a bağlı Toyhane köyündendir. Çevrede bu köye kısaca Toyana diyorlar.  Kızılırmak’ın kenarında bir köydür Toyhane. Bazı kaynaklarda bu köyün ismi Tophane olarak geçiyor. Ancak bu tabir yanlıştır. Aslı Toyhane’dir, yani yöresel söylenişiyle Toyhana ya da Toyana…

    Şahit Olduğum Bir Hadise

    Yanılmıyorsam 1990’ların ilk yarısıydı. Müfettiş olarak görevim icabı İskilip’e gitmiştim. Bir gün İskilip caddelerinde yürürken az ötemizde yaşlı ve oldukça uzun boylu hafif kambur bir kadın dikkatimi çekti. Hareketleri, dikkat çekecek düzeyde anormal olmalıydı ki; bakışlarım ister istemez bu kadına dikilmişti. Yanımdakiler durumumu fark edince bana dönüp kadının duymaması için seslerini alçaltarak şöyle dediler;

    -“Hocam, o gördüğün kadın kim biliyor musun?”

    “Nereden bileyim ben? Hareketleri dikkatimi çektiği için baktım sadece!” dedim.

    -“Hocam” dediler, “Bu kadın, rahmetli Atıf Hocanın kızı. Babasının idamı üzerine ruhsal dengesi bozulmuş. İşte böyle kendi başına dolaşıp duruyor buralarda. Vatandaşların yardımlarıyla geçiniyor!”

    Doğrusu ya bunları duyunca içim cız etmişti(1).

    İskilipli Atıf Hoca

    İskilipli Âtıf Hoca, 1876 yılında doğmuş, 1926 yılında ise idam edilmek suretiyle öldürülmüştür. Daha doğrusu yandaşlarına ve savunucularına göre, Din-i İslam yolunda şehit edilmiştir! Zira bazı internet sitelerinde şöyle denilmektedir:

    “İskilipli Âtıf Hoca da bir buçuk sene önce yazdığı Frenk Mukallitliği isimli kitabı bahane edilerek tutuklandı. Giresun istiklal mahkemesinde yargılanarak suç bulunamaması nedeni ile İstanbul’a gönderildi. Ancak bir süre sonra yeniden tutuklandı. 26 Aralık 1925’te arkadaşları ile beraber 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara’ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Savcı, İskilipli Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, müdafaa yapmaya gerek görmeyen İskilipli Atıf Hoca için alınan kararı açıklar: IDAM… Yani ŞEHADET”(2).

    Ayrıca bazı internet sitelerinde kısaca şöyle tanıtılmaktadır Âtıf Hoca, “Şapka Kanunu’na muhalefetten İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak 4 Şubat 1926 tarihinde idam edildi. Hayatını anlatan bir film çekilmiştir. Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli bir eseri vardır. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarının sembol yazarlarından Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam kitabında kendisinden bahseder ve haksız yere öldürüldüğünü savunur.”(3).

    Oysa Şevket Süreyya Aydemir’in hocanın haksız yere öldürüldüğünü savunduğu iddiası yanlıştır. Şevket Süreyya Aydemir kitabında hocadan bahseder ama onun haksız yere öldürüldüğü şeklinde bir ifadede bulunmaz. Alıntı yapılan birçok yazıdan da anlayabildiğim kadarıyla kitabında konu ile ilgili olarak şunları söylüyor Şevket Süreyya Aydemir:

    “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin (Hoca) başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanunu’na muhalefet etmekti. Fakat bu suç birtakım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu.

    Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba duâ okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor çağırıyordu. Acaba hocayı bir tekmeyle merdivenlerden aşağı yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızlarının arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken dudakları gene kımıldıyordu”(4).

    Şevket Süreyya Aydemir’in “Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanunu’na muhalefet etmekti. Fakat bu suç birtakım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti.” şeklindeki sözleri, galiba İskilipli Âtıf Hoca’yı sevenlerce, onun lehinde söylenmiş sözler olarak algılanıp yorumlanmaktadır. Ancak biraz sonra vereceğimiz ve Şevket Süreyya’nın “bir takım ithamlar” diye vasıflandırdığı bilgiler, galiba hocanın idamında şapka devrimine muhalefetten daha büyük etki yapmış olmalıdır…

    Frenk Mukallitliği ve Şapka

    Peki, taraftarları ve savunucularınca  idamına sebep olarak gösterilen şu meşhur “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitapta neler yazıyor? Bu kitap nasıl bir kitaptır ki; yazarını idama götürüyor?

    İskilipli Atıf Hoca hakkında çok geniş bir yazı yazan Salih Okur isimli yazar, şöyle diyor bu konuda:

    “Âtıf hoca 1924 yılında ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ kitabını neşretti. Yani Şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif Vekâletine gönderdi, izin hatta takdir aldı. Bu risale, körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Âtıf Efendi 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem’in Ebû Dâvûd gibi sünen kitaplarında geçen ‘Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.’ hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu: “Bir Müslüman şiar ve alamet-i küfür addolunan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an memnû ve yasaktır.(5)

    4 Eylül 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan “80 yıl önce ‘şapka devrimi” başlıklı yorum-haberde bulunan  “Avrupa taklitçiliğine eleştiri “ ara başlığı altında ise şu bilgilere yer verildiğini görüyoruz:

    ”Âtıf Hoca 1924 yılında ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ adlı kitabını neşretmişti. Yani kanunun kabulünden evvel. Kitabı yayımlamadan önce Maarif Vekâleti’ne göndermiş, basılması için izin almıştı. Bu, körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi.
    32 sayfalık risalede kılık kıyafette Avrupa’yı taklidin ruhtaki bir bozuluşa alamet olduğunu, bunun kişide müstakil bağımsız bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü anlatıyordu. Ve Peygamber’in -Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.- hadisine dayanarak şapka giymenin dinen ‘memnu’ (yasak) olduğu hükmüne varıyordu. Kanun çıktıktan sonra Hoca yakalandı, yargılandı, beraat etti. Ancak birilerini rahatsız etmişti onun ceza almaması. Tekrar tutuklandı ve bu defa Ankara’ya getirildi…”(6).

    Türkiye’de İskilipli Âtıf Hoca ve benzeri din ulemâsına revâ görüldüğü söylenen muamelelere en sert tepkiyi gösterenlerin başında şüphesiz Necip Fazıl Kısakürek gelmektedir. O, bu mecrada yazı yazan ve yayınlar çıkaran kişilerin âdetâ önderliğini yapmaktadır. Onun ekolüne bağlı olarak yetişen ve o terbiyeyi alan kişiler de bu konuda tıpkı onun gibi düşünmektedirler. Nitekim Necip Fazıl Kısakürek, bu konuda başlı başına bir eser yazmıştır. “Son Devrin Din Mazlumları” isimli kitabında İskilipli Atıf Hoca’dan tutun da Menemen olaylarına sebep olan Derviş Mehmet’e ve Şeyh Sait’e varıncaya kadar, bazı kesimlerin Cumhuriyet  düşmanı olarak ilan ettiği ne kadar şahsiyet varsa eserinde onlara destek vermektedir Necip Fazıl. Ki; bugün yaşamakta olduğumuz Lâik-anti lâik tartışmalarının temelinde de büyük ölçüde Necip Fazıl Kısakürek tarafından yakılan bu ateş vardır! Onun çömezleri ile karşıt görüşün çömezleri de tutum ve tavırlarıyla ha bire bu ateşe odun taşıyarak ateşi söndürmek yerine harlamakla  meşguldürler!

    Necip Fazıl Kısakürek diyor ki eserinde; “…Ortada, kala kala ‘Frenk Mukallitliği’ isimli kitap kalıyor ki, bu mücerret ilmi eserde, şapka kanunundan çok önce neşredildiği ve hiç de böyle bir teşebbüsü tahmin yoluyla kaleme alınmadığı için herhangi bir suç teşkil etmekten uzak bulunuyor.”

    İskilipli Âtıf Hoca, neden durduk yerde “Şapka Kanunu” olarak bilinen ve Kılık Kıyafet konusunda bir takım düzenlemeleri içeren kanunun kabulünden bir buçuk yıl önce üstelik de isminde “şapka” kelimesi geçen bir kitap yayınlıyor bu konuda doğru dürüst bilgi verilmiyor yazılarda. Bu konuda aklımıza hemencecik geliveren şudur: Demek oluyor ki; hoca Türkiye’de kılık kıyafet konusunda geniş çaplı  bir düzenleme yapılacağından bir buçuk yıl öncesinden haberdar oluyor ve bunun önüne geçmek için devrim karşıtlarının da tazyikiyle hemen alel acele 32 sayfalık bir risâle yazıyor!

    Nitekim Şevket Süreyya Aydemir’in anlattıklarından, halkın ve aydınların Şapka Devrimi’nin yapılacağından ve bu konuda çalışmalar yapılmakta olduğundan önceden haberdar olduklarını ve bazı aydınların bu konudaki devrimi beklemeden şapka giymeye başladıklarını anlıyoruz. Ankara’daki muhakeme safahatı sırasında yaşanan trajikomik anları anlatırken şöyle diyor Aydemir;

    “Biz mahkeme binasına girince evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlerde oturtulduk. Yukarıda birtakım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir ara yukarıda kopan gürültü, bütün hareketleri durdurdu. İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu:

    -Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun?

    Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hâlâ hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna birtakım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güç bela toparlayan genç kendini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitemeyecek kadar uzaklaşmıştı. Bu genç bir gazeteci idi (Hikmet Şevki). Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına bir hasır şapka geçirmiş ve mahkeme binasına haber  derlemek için şapkayla gelmişti.”(7).

    Özetle ve elbette bize göre; İskilipli Atıf Hoca’nın, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli eserini durduk yerde yazmadığı, bu işi uygulamaya konulacak kılık-kıyafet inkılâbına bir tepki ve kitleleri harekete geçirerek bu inkılâbı önleme maksadıyla yazdığı ortadadır. Zira nasıl ki; bahse konu inkılâbı destekleyenler, konudan haberdar olup, yaranma ve yağcılık adına acelecilik ederek ötede beride şapka giymeye başladılarsa, karşıtları da konudan haberdar olup, türlü şekillerde bu inkılâbı engelleme çabası içine girmişlerdir.

    Pek çok kişinin ortak görüşüne göre; dinci muhafazakâr kesim tarafından biraz da zorlama ile tarihçi yapılmaya çalışılan Mustafa Armağan’a bakılırsa İskilipli Atıf Hoca, hukuk ayaklar altına alınmak ve kanunlar geriye işletilmek suretiyle idam edilmiştir. Erzurum, Elazığ ve Rize’de yapılan protesto gösterilerinin (iddia edildiği gibi isyan değildir diyor M. Armağan) elebaşı olarak yakalanan 190 küsur kişi idam edilmiş, bilahare yazmış olduğu kitapla bu isyanları teşvik ettiği gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca da onların yanına gönderilmiştir(8).

    Esasen hadise bu minval üzere olsa bile bunda şaşılacak ve insana tuhaf gelecek hiçbir yan yoktur. Çünkü dönem olağanüstü bir dönemdir ve olağanüstü dönemler, zaten hukukun ayaklar altına alındığı dönemlerdir. Asıl tuhaf olan, yaklaşık bir asır önce yaşanmış böyle bir olaydan nemalanmaya çalışmaktır. Aynı şeyler, ondan önceki ve sonraki dönemlerde de yaşanmadı mı veya hâlâ yaşanmıyor mu sanıyorsunuz bu ülkede? Öte yandan acaba gerçek böyle midir? Yani her şey kâğıt üzerinde ve mahkeme zabıtlarında yazdığı gibi midir?

    Sürecektir

    ____________

    (*)Lâik-anti lâik ya da yaygın söylenişiyle Cumhuriyetçi-İslamcı şeklinde bugün bile hâlâ yaşanmakta olan tartışmaların ve kamplaşmaların filizlendiği Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan bir olayın; İskilipli Âtıf Hoca’nın idamının arkasında yatan gerçek sebepleri bulmaya çalıştığımız bu yazı dizisi, ilk defa 2007 yılının Nisan ayı içinde “Olay, şapka sarık-postal çarık meselesi değildir” başlığı ile yayınlanmış, bu kere yayına hazırlarken yeni baştan gözden geçirilmiştir. Umarım ve dilerim ki; konuya ilişkin bir bilgi boşluğunu doldurmuş ve önemli bir görevi ifa etmiş oluruz.

    1-Salih Okur isimli yazarın makalesinden öğreniyoruz ki; bana  “Atıf Hoca’nın Kızı” şeklinde tanıtılan bayan, gerçekten de Atıf Hoca’nın kızı Melahat imiş. Hocanın idamından sonra İskilip’e dönen eşi Zahide ve kızı Melahat bir süre köyde kaldıktan sonra köy şartlarına intibak edemedikleri için İstanbul’a dönüyorlar. 1960’lara doğru tekrar döndükleri baba ocakları İskilip’ten bir daha ayrılmıyorlar. Denildiğine göre; babasının idamı kızı Melahat’ın çocuk ruhunda derin izler bırakarak ruhsal dengesinin bozulmasına sebep olmuştur (bk. Salih Okur, “İskilipli Atıf Hoca(1876-1926)” başlıklı makalesi, , (01.11.2003 tarihini taşıyan bu makalenin sonraki tarihlerde aynı başlıkla ve fakat Ali İhsan Er-Salih Okur müşterek imzasıyla başka internet sitelerinde de yayınlandığı görülmektedir. Örn. bkz. .

    2-http://www.enfal.de/ecdad105.htm & ,

    3-Örn. bk. ,

    4-Örn. bk. Mustafa Armağan, “İskilipli Atıf Hoca şapka için idam edilmedi mi” başlıklı makalesi, 

    5-Salih Okur, “İskilipli Atıf Hoca(1876-1926)” başlıklı makalesi,

    ,

    6-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163238,

    7-bkz. Şevket Süreyya Aydemir’den naklen Dücane Cündioğlu, ”Baban damı şapka giyerdi” başlıklı yazısı, ,

    8- Mustafa Armağan, agm.

  • Fethullah Gülen romantik bir bilge!

    Fethullah Gülen romantik bir bilge!

    Fethullah Gülen’in şiirlerini besteleyen ve seslendiren 12 ülke sanatçısı, şiirler hakkında ilginç yorumlarda bulundu.

    Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kaleme aldığı şiirleri İngiltere, Brezilya, Hindistan, Mısır ve Filistin’in de aralarında bulunduğu 12 ülkenin sanatçıları seslendirdi. (Dinlemek için : https://www.turkishnews.com/videos/videos/continuous-beauty-natacha-atlas/ )

    Albümdeki yabancı sanatçılar ise Gülen’in şiirlerini romantik ve çok etkileyici bulduklarını, ayrıca böylesi küresel çalışmaların dünya barışına büyük katkı yapacağını vurguladı.

    Cihan Haber Ajansı’na konuşan dünyaca ünlü İngiliz sanatçı Natacha Atlas, Fethullah Gülen’in ‘en romantik’ bulduğu şiirini seçip yorumladığını dile getirirken, Ukrayna’nın sevilen sanatçısı Bahroma, Gülen’i “romantik bir bilge” olarak tanımlayarak, “Bütün şiirleri içime dokundu” dedi.

    Albüme adını veren “Ries up – Kalk Yiğidim” şiirini besteleyip yorumlayan Alman sanatçı Chris Buseck ise “Barış içinde birlikte yaşamayı amaçlayan böyle bir projeyi reddedemezdim.” diyerek Gülen’in savunduğu değerlerin yayılması gerektiğini vurguladı. İtalyan sanatçı Ely Bruno da, Gülen’in “Yağmur Musıkisi” şiirinden çok etkilenerek aynı parçayı seslendirdiğini dile getirdi.

    Nil Prodüksiyon’un dünyanın önde gelen müzik şirketi Universal Müzik’le işbirliği yaparak çıkardığı Rise Up – Colours of Peace (Kalk Yiğidim – Barışın Renkleri) albümü için sanatçılara Gülen’in İngilizceye çevrilen 50 şiiri gönderildi. Sanatçılar bu şiirler arasından seçim yaparak kendi ülkelerinde, kendi stüdyolarında çalıştılar.

    BÜTÜN ŞİİRLERİ İÇİME DOKUNDU

    Albümdeki 12 şiirden “Don’t leave me alone – Beni yalnız bırakma” parçasını seslendiren Ukraynalı Bahroma (Roman Baharev) Gülen’i “romantik bir bilge” olarak tanımladı. Fethullah Gülen’in şiirlerini çok etkileyici bulduğunu dile getiren Roman Baharev, şiir seçim sürecini şöyle anlattı: “Okuduğum bütün şiirlerden etkilendim. Bütün şiirler içime dokundu. Daha sonra seçtiğim şiirlerden bazılarını, anladığım şekliyle Ukraynacaya da tercüme ettim.”

    ‘Rise up’ projesinin, dünyaya verdiği “barış ve sevgi” mesajı açısından özelikle önemli olduğunu dile getiren Roman Baharev, farklı dil, din ve ırktan bütün insanlığın “ortak dili” bulmasını önemsediğini kaydetti.

    GÜLEN, İNSANLARA IŞIK GÖTÜRÜYOR; DÜNYA YENİLENMEYE MUHTAÇ

    Baharev, “Fethullah Gülen’i tanımıyordum. Araştırdım, biyografisini okudum. Böylece uzaktan da olsa tanışmış olduk. Araştırmalarım neticesinde Gülen’in insanlara ışık götüren bir şahsiyet olduğunu anladım. Çok doğru ve aydınlatıcı fikirleri var. Biz Gülen’i romantik bilge olarak tanımlıyoruz” diye konuştu.

    Projede yer almaktan büyük memnuniyet duyduğunu belirten Baharev, bu tarzda gelecek her teklifi büyük zevkle kabul etmeye hazır olduklarını kaydetti. Dünyada bir yenilenme ihtiyacı olduğuna dikkat çeken Roman Baharev; “Dünya yenilenmeye muhtaç. Biz de tıpkı Gülen gibi aydınlanmadan yanayız. Her şey insanın kendisinden başlıyor. Artık kötü zihniyetin değişmesine, kırılmasına ihtiyaç var. İnsanların iyi şeylerle beslenmesi, iyi fikirlerle hemhal olması gerekiyor.” şeklinde konuştu.

    Bahroma grubundan henüz kimsenin Türkiye’ye gitmediğini ifade eden Roman Baharev, çocukluğunda Karadeniz’i aşıp yüzerek Türkiye’ye gitmeyi hayal ettiğini söyledi. Türkiye’de en çok İstanbul’u merak eden Baharev, kumsal ve güneşi değil şehirlerdeki yaşamı, şehrin dokusunu, tarihi eserleri görmek istiyor.

    NATACHA ATLAS: BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN

    Dünyanın dört bir yanında savaş çanlarının çaldığı bir dönemde çok renkli ve çok sesli bir albümde imzası bulunan Natacha Atlas ise barış ve kardeşlik için projeye destek verdiğini söyledi. Gülen’in 50 şiiri arasından 10-15 şiire kadar eleme yaptığını söyleyen dünyaca ünlü İngiliz sanatçı şu ifadeleri kullandı: “Ben şiiri seçerken en çok bana romantik gelene yöneldim. ‘Continuous Beauty’nin (Her Yerde Cemalin) kendine has ruhani bir doğası vardı. Birine karşı yazılmış kişisel bir sevgi, Allah’a duyulan farklı bir ilişki biçimi gibi.

    Bu gibi konuların her zaman kendisine çekici geldiğini söyleyen Natacha Atlas, projeden sonra Hocaefendi hakkında daha fazla şey öğrendiğini anlattı. “Gülen hakkında çok fazla söylenti olduğunu, kitaplarının ve fikirlerinin tartışıldığını duydum. Benim için önemli olan onun diyolog için yaptığı teşvikler. Ruhani liderler ya da dinle ilgili insanlar her dönem tartışmaların, eleştirilerin odağında olur. Ama ben onun hakkında iyi duygular besliyorum.” diye ekledi.

    Projenin diyaloğu geliştireceğine dair ümidini dile getiren sanatçı, faklı din, dil ve kültürden gelen 12 ayrı sesin bunu başarabileceğine duyduğu inancı vurguladı.

    ALMAN SANATÇI BUSECK: SAVUNDUĞU DEĞERLER ÖNEMLİ

    Albüme adını veren şiiri besteleyip yorumlayan Alman sanatçı Chris Buseck ise “Barış içinde birlikte yaşamayı amaçlayan böyle bir projeyi reddedemezdim.” diyerek Hocaefendi’nin savunduğu değerlerin yayılması gerektiğini vurguladı.

    Çalışmalarını Good Morning Diary adlı proje çerçevesinde Hamburg’da sürdüren Buseck, Nil Prodüksiyon’un teklifi üzerine Gülen’in fikirlerini araştırmaya başlamış. Buseck, “Bu tür bir projede rol alacaksam amacı hakkında da bilgi sahibi olmalıydım. Ben de Gülen hakkındaki makaleleri okudum; felsefesini ve neyi savunduğunu araştırdım. Yoksa böyle büyük bir projeye ne olduğunu bilmeden katılmak biraz tuhaf olurdu.” diyor.

    Buseck, “Projenin, hangi dinden, hangi dilden, hangi kültürden olursa olsun herkes için eğitim, barış içinde birlikte yaşama, karşılıklı saygı gibi değerleri savunduğunu gördüm. Eğer mesaj buysa ben de müziğimle buna destek vermekten mutlu olurum. Bunu geri çeviremezdim. Bu tabii ki yayılması gereken bir mesaj.” şeklinde konuştu.

    “KALK YİĞİDİM” ŞİİRİNİ NASIL SEÇTİ?

    Buseck’in Rise-up şiirini seçmesindeki ilk etken şiirin başlığı olmuş. Rise (kalk) kelimesini sevdiğini belirten Alman müzisyen, daha önce bazı şarkılarında da bu kelimeyi kullandığını ifade ediyor. Buseck, şarkı sözü olarak yazılmamış bir şiiri bestelerken biraz zorlanmış. Fakat ekiple çalışırken keyif almış, şiirin içeriğinden de oldukça etkilenmiş.

    Kendisi hüzünlü bir insan olmasa da müzik anlayışında hüzne önem verdiğini belirten Buseck, bu şiire de hüznün hakim olduğunu ve şarkının, projenin genel havasını iyi yansıttığını düşünüyor. “Biraz gönlünüz kırık ve hüzünlü olabilirsiniz. Hangi şekilde olursa olsun bir yakarışta bulunursunuz.” diye özetliyor şiirin verdiği mesajı.
    Türkiye’yi ve İstanbul’u görmeyi çok istediğini Buseck, Rise-up benzeri bir projede gelecekte de rol almak istediğini şöyle ifade ediyor: “Bu düşünceleri ileride de müziğimle destekleyebilirsem çok mutlu olurum.”

    WHITNEY HOUSTON İLE DÜET YAPAN ŞARKICI DA ‘RİSE UP’TA

    Albümde “Music of Rain – Yağmur Musıkisi” şiirini Mazachigno ile besteleyip seslendiren İtalyan müzisyen Ely Bruna, Whitney Houston gibi birçok ünlü şarkıcı ile aynı sahneyi paylaşmış. Soul-jazz ve funk tarzında müzik yapan Ely Bruna, seslendirdiği ” Yağmur Musıkisi” şiirinin sözlerini çok beğendiğini ve bu sebeple söz konusu eseri besteleyip seslendirdiklerini kaydetti.

    Cihan muhabirine, şiirin sözlerini “mükemmel ve çok şiirsel” diye niteleyen Bruna ayrıca, böylesine anlamlı bir barış projesinde yer almaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Ely Bruna, müziğin “farklılıkları birleştiren bir köprü” olarak, evrensel dille insanların barış ve uyum içerisinde yaşamasına yardımcı olduğunu kaydetti.

  • Müzakereler 2015’de

    Müzakereler 2015’de

    Rum Yönetimi başkanı Anastasiades kötü bir dönemde başkanlığı devraldı. Zaten bir evvelki Rum başkan AKEL’in ruhani lideri Dimitris Hristofyas başarılı bir yönetim sergilemiş olsaydı Anastasiades seçimi kazanamazdı.

    Anastasiades’in kucağında yıkılmış bir ekonomi, iflas etmiş bir borsa, sineğin bile uçmadığı bir para piyasası ve tavan yapmış işsizlik var. Özel sektör kan ağlıyor, her gün onlarca aile şirketi ve anlı şanlı büyük kuruluşlar kepenk kapatıyor.

    Kurtarma paketi uygulaması ile Kıbrıs Rum Kesimini bu bataktan çekip çıkarmak k isteyen Avrupa Merkez Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Komisyonu’ndan oluşan Troika’nın (Troyka) masaya koyduğu yardım paketindeki tavan rakam bile Rumların talebinin yüzde 60’ı. Rumlar Troika’nın tüm koşullarını kabul edip yardımı alsalar bile bataktan çıkmaları olanaksız.

     

    AB’nin ve ABD yönetimindeki Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Rumları bu ekonomik çöküntü içinde iyice köşeye sıkıştırıp Rumların aç gözlülüğü nedeni ile Doğu Akdeniz Bölgesinde son 60 yıldır süre gelen huzursuzluğa son vermek isteyecekleri kesin.

    Kıbrıs konusunun çözümünde, bu aşamada Rumların elinde, uluslararası tanınmışlığın ötesinde pek bir kozları yok. Gelecek sene Ekim ayında yürürlüğe tam olarak girecek olan Lizbon Anlaşması yani AB’nin yeni Anayasası’na göre akıllarına her estiğinde “Veto” koyma hakları da ortadan kalkacak, daha doğrusu kalkmayacak ama çok zorlaşacak.

    Rumların ekonomik çöküntüden kurtulmak için bel bağladıkları doğalgaz, tam aksine başlarına bela, egemenliklerini büsbütün kaybetmelerine neden olacak.

    Yeni seçilmiş Rum yöneticiler, o denli hayal içindeler ki,  Rum Meclisi Dışişleri ve AB Meseleleri Komitesi Başkanı Averof Neofitu, ABD’de yaptığı temaslar sırasında BM Genel Sekreter Yardımcısı Jan Eliason’la yaptığı görüşmede kendini dev aynasında görmüş olmalı ki  “Kıbrıs sorununun çözümü öncesinde Kıbrıslı Türklerin doğalgazdan yararlanması yönündeki önerilerin görüşmeye açık olmadığı”nı dile getirdi. Sanki çözümden önce kendileri faydalanabileceklermiş de, Kıbrıslı Türklerin faydalanabilmesi için geriye çözüm koşulu kaldı.

    Rum yöneticilerin hayallerindeki senaryo, Kıbrıslı Türklere doğalgazdan pay vermek için kendi istedikleri çözüm şeklini empoze ettirmek, sonra da Kıbrıslı Türklere “Siz azınlıksınız, doğalgaz’dan hakkınız biz ne kadar verirsek o kadardır” deyip tümünün üstüne yatmak.

    Ama tabii kazın ayağı öyle değil.

    Çözümün inisiyatifi Rumların da elinde değil artık. Uslu çocuk olup büyüklerinin sözünü dinlerse, doğalgazdan kendisine bir şeyler düşebilir, yaramaz çocuk olursa, tümünü de kaybedebilir.

    Zaten Troika görüşmeleri, çıkacak olan doğalgazın AB’ye Türkiye üzerinden taşınması koşulunu da içeren bir anlaşmayla bitecek. Rumlar istese de istemese de doğalgaz, KKTC topraklarından geçecek bir boru sistemi ile Nabucco hattına bağlanarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak.  Rumların artık buna “Oxi” yani “Hayır” demek lüksü de kalmadı.

    Yunanistan ile Türkiye Başbakanlarının, İstanbul’da toplamda 22 Bakanla neredeyse ortak bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapması, Kıbrıs’ta çözüm inisiyatifinin artık Rumların elinde olmadığının bir göstergesi.

    Anastasiades’in ne yapacağı şimdiden belli. Üzerine üzerine gelecek olan çözüm baskısından kurtulmak için ‘müzakerelerden önce hazırlık lazım’ deyip Eylül veya Ekim ayına ertelemek, sonra da ‘Türkiye’deki seçimleri de bekleyelim’ diyerek 2015’in Ağustos’una sarkıtmak.

    Ama bu sefer bu plan çalışmayacak.

    Anastasiades, içinde hoşuna gitmeyecek birçok maddeler olan Troika’nın koşullarını ağlaya ağlaya imzalayacak. Adaya hem barış gelecek hem de doğalgaz KKTC ve Türkiye üzerinden AB’ye gidecek. Tabii eğer bu arada Mısır’la dalaşmazsa…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    11 Mart 2013

  • BORALTAN KÖPRÜSÜ OLAYI

    BORALTAN KÖPRÜSÜ OLAYI

    HANİ BİZ GARDAŞTIK…
    Türkiye Cumhuriyeti’nin utanç vesikası: Boraltan Köprüsü Katliamı

    155225_10151423950783116_300811401_n

    1944 yılında, “Milli Şef” döneminde Azerbaycan’dan kaçarak Türkiye’ye sığınan 146 Azerbaycan Türkü aydının Stalin’e geri verilmesi ve kurşunlanarak öldürülmeleri tarihe “Boraltan Köprüsü Vakası” olarak geçmiştir.

    1944 yılında Türkistan, Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmişti. Sovyet rejimi kendisine karşı tehlike olarak gördüğü her şeyi yok etmeye kararlıydı. Özellikle Türklerin yaşadığı ülkelerde taş üstünde taş bırakmayan Sovyet rejimi Azerbaycan’daki Türkleri de hedef almıştı. Sovyet rejiminin katliamlarından kaçarak kendilerine “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycanlı aydın tarihe geçen bir olayın aktörleri oluyor.

    Azerbaycan’daki Sovyet birliklerinden kaçmayı başaran aydınlar, Iğdır’daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türk sınır karakoluna sığınıyor.

    Türkiye’de “Milli Şef” döneminin yaşandığı yıllara denk gelen olayda, 146 Azerbaycanlı’nın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyetler hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini istiyor.

    Türkiye’ye sığınan Azerbaycan Türkleri, kuşkusuz kendilerinin azılı Rus askerlerine geri verileceğine ihtimal bile vermiyorlardı. Azerbaycanlı sığınmacılar Türkiye’ye sığınarak kurtulduklarını düşünüyorlardı.

    Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve sığınmacıların geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Hem Türk askerleri hem de sığınmacılar, öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek cevabı bekliyorlar. Ankara’dan gelen cevap herkesin tüylerini ürpertiyor:

    ANKARA: ESİRLERİ İADE EDİN

    Bu korkunç cevap, herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!”

    BİZİ ÖLDÜRÜN GERİ VERMEYİN

    Azerbaycanlılar, bu cevap karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 sığınmacıyı yeniden Sovyet Rusya’sına, eslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor!

    Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

    Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
    Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

    Karası, karası, merhamet fukarası,
    Karası, karası, merhamet fukarası,

    Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
    Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

    Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
    Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

    Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

    Türk denince özü, sözü mert olur,
    Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
    Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
    Şimden geru bu bana bir dert olur.
    Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
    Öz kardaşı dönek olan ağlara!

    Türk; o Altayların dünkü eri mi?
    Yolunda can koydum, verdim serimi,
    Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
    Serdim ayağına doğma yerimi…
    Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
    Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

    Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
    Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
    Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
    Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.
    Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
    Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

    Alnımın yazısı, karadır kara,
    Karadan bir mendil yolladım yara,
    Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
    Türklüğün kanayan kalbini sara.
    Felek kıymış beslenen bu dileğe,
    Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

    Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
    Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
    Rusların açtığı yaradan derin,
    Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
    Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
    Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.
    Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,

    Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
    Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
    Kanımın aktığı sınır boyunda
    Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
    Türklük dünyasına armağan versem.

  • Leverkusen Musiki Cemiyeti -Köln Senfoni Orkestrası

    Leverkusen Musiki Cemiyeti -Köln Senfoni Orkestrası

    Almanya’da harika işler yapan Leverkusen Musiki Cemiyetini Kutluyoruz.

    Köln senfoni orkestrası ile birlikte verdikleri konserden seçtiğimiz parçaları burada dinleyebilirsiniz :

    Koro Şefi:

    Mehmet Buhari Erol – Köln

    Başkan
    Turan İNAM

    2. Başkan
    Erdem ÇAĞMAN

    Ud:
    Nurten KEFALI – Köln
    Ali TEMİZSOY – Wuppertal
    Münir ÇELİK – Köln
    Tansel MUTİ – Hürth
    Erdem ÇAĞMAN – Bonn

    Keman:
    İbrahim Emin İZGİALP – Wuppertal

    Ney:
    Bülent TAŞKIRAN – Köln

    Kanun:
    İbrahim SİMİTCİOĞLU – Leverkusen
    Akın BABACAN – Oberhausen

    Klarnet:
    Cemal ÜRKÜT – Krefeld

    Mızraplı Tambur:
    Mustafa BAHÇECİ – Köln

    Darbuka:
    Aslan DÖŞKAYA – Köln

    Bendir:
    Selim KAMÇI – Solingen

    ATATURK

    Koro:

    Ahmet KAÇAR – Leverkusen
    Ahmet OĞAN – Köln
    Alper ALTIER – Köln
    Aydın KURT – Düsseldorf
    Celal BEZCİ – Leverkusen
    Enver TUNCEL – Düsseldorf
    Ersan GEĞİN – Wuppertal
    Levent KURTBOĞAN – Rösrath
    Mehmet Salim ASLAN – Köln
    Mehmet TÜRE – Köln
    Mehmet ÜYÜKLÜER – Remscheid
    Metin LENBET – Leverkusen
    Nusret YUVA – Burscheid
    Orhan SELEK – Düsseldorf
    Osman ÖZER – Burscheid
    Rüştü OSKAY – Köln
    Semir ZEYTUNLÜ – Köln
    Tahsin SARAÇOĞLU – Düsseldorf
    Tuncay GÜL – Remscheid
    Turan İNAM – Ennepetal
    Ayfer SARAÇOĞLU – Düsseldorf
    Aylin TEMİZSOY – Wuppertal
    Aysel ÜYÜKLÜER – Remscheid
    Ayşe ÖZDEMİR – Leverkusen
    Bukle AYDIN – Bergisch< Gladbach
    Emine HAYLAS – Köln
    Fatma İNCİ – Köln
    Havva SİMİTCİOĞLU – Leverkusen
    Katibe BULUT – Leverkusen
    Kıymet DİLEK – Remscheid
    Leyla KALAFAT – Düsseldorf
    Munis IŞIK – Düsseldorf
    Müberra ESEN – Remscheid
    Münevver LENBET – Leverkusen
    Nigar TUNCEL – Düsseldorf
    Nuran SELEK – Düsseldorf
    Nuriye KARAGÜMRÜKLÜ – Köln
    Özge KABUKCU – Monheim
    Perihan ŞENKAYA – Hennef
    Pınar ÜRKÜT – Krefeld
    Seda YILMAZ – Düsseldorf
    Sema KOLVENBACH – Hennef
    Serap ARSLAN – Leverkusen
    Sevim OSKAY – Köln
    Sibel ASLAN – Köln
    Sündüs KADIOĞLU – Bonn
    Ülker AZAKLI – Leverkusen
    Zekiye BEZCİ – Leverkusen
  • ‘Türkiye’deki durum fazla kavgı verici’

    ‘Türkiye’deki durum fazla kavgı verici’

    ANKA

    Ortadoğu’da İran karşıtlığının arttığı belirtirken İran’a karşı olumsuz görüşlerin arttığı ülkelerin başında Türkiye’nin de bulunduğu öne sürülüyor. Arap Amerikan Enstitüsü Başkanı James Zogby, bölgede destek konusunda Türkiye’nin İran’ı geçse de son bir yıl içinde bu desteğin azaldığını savunurken “Bölge genelinde Türkiye’ye olumlu bakanların oranı İran’a göre çok daha iyi, ama mezhep ayrımcılığı ortada ve bu durum Türkiye’yi de kaygılandırmalı” şeklinde konuştu. Zogby, “Türkiye’ye şu an bakıldığında mezhepsel ayrımcılık görülebilir. Türkiye’deki Sünni nüfus farklı konulara farklı tepki gösteriyor. Ama Türkiye’deki, Pakistan’daki, Suudi Arabistan’daki mezhep ayrımcılığı fazla. Bu bence kaygı verici bir durum” dedi.
    Amerika’nın Sesi, Zogby araştırma kuruluşunun Ortadoğu’da yaptığı son kamuoyu araştırmasının sonuçlarına dayanarak Suriye’de yaşanan iç savaşın yarattığı “mezhep gerginliği” ve Tahran’ın Esad yönetimine destek vermesi sonucunda Ortadoğu’da İran’a yönelik olumsuz görüşlerin çoğaldığını, bu eğilimin göründüğü ülkelerin başında Türkiye’nin bulunduğunu belirtti.

    -“ORTADOĞU’DA KAMUOYU DESTEĞİ İRAN’DAN TÜRKİYE’YE GEÇTİ”-

    Zogby araştırma kuruluşunun 20 bölge ülkesinden 20 bin kişi arasında yaptığı son kamuoyu araştırmasının, 2006-2012 yılları arasında İran’a yönelik büyük destek kaybını ortaya koyduğunu kaydeden Amerika’nın Sesi, Arap Amerikan Enstitüsü Başkanı James Zogby’nin değerlendirmelerini şöyle yansıttı:
    “James Zogby, son birkaç yıldır İsrail’e muhalif politikalara bağlanabilecek bu kamuoyu desteğinin İran’dan Türkiye’ye geçtiğini söylüyor: ‘İran’a destekteki bu düşüşün bir başka nedeni de geçmişte Batı’ya karşı direnişi temsil etmesindendi. İran, İsrail’in bölgedeki tavırları ve Amerikan politikalarına karşı direnişi sembolize etti. 2005-2006’larda bu rolü Türkiye üstlenmeye başladı. Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Simon Perez’e çıkışı, arkasından Mavi Marmara olayı. Sanıyorum, Başbakan’ın son yorumları da yeni gerilimlere yol açacak. İsrail’in tavırlarına kızan bölge halkı, direniş sembolü olarak Türkiye’yi görmeye başladı.’”

    -“ANCAK SON BİR YILDA TÜRKİYE’YE DESTEK AZALDI”-

    Buna karşın Amerika’nın Sesi, Zogby’nin son kamuoyu yoklamasına Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan gibi Arap olmayan ülkeler de eklendiğine işaret ettikten sonra “ Aynı araştırma, Türkiye’ye yönelik destekte de son bir yıl içinde azalmaya dikkati çekiyor. Bu da bu konuda daha önce başka şirketlerin hazırladığı araştırmalarla tutarlı bir çizgi izliyor” dedi.

    -“TÜRKİYE ÇOK KUVVETLİ BİR ÖZBENLİK ORTAYA KOYDU”-

    Habere göre James Zogby, geçmişteki tüm anketlerde Türk kamuoyundan aldığı izlenimini şöyle anlattı:
    “Türkiye, yaptığımız anketlerde çok kuvvetli bir özbenlik ortaya koydu. Anketlerimizde ‘Müslüman dünyasını tek bir ulus yönetmeli mi?’ ya da ‘Tüm uluslar eşit olmalı mı?’ sorularında diğer ülkelerde, ‘Eşit olmalılar’ yanıtı alıyoruz. Türkler’e gelince ‘Hayır, tek bir ulus liderlik etmeli’ diyorlar. ‘Kim’, diye sorduğumuzda da ‘Biz liderlik etmeliyiz’ diyorlar. Türkiye dünyadaki yeni rolünden gurur duyuyor. Ulusal gelir açısından dünyada 17’inci sırada. Ortadoğu’da bir liderlik rolü üstleniyor.”
    Bunun ardından Amerika’nın Sesi, Suriye konusunda izlenen farklı tutumların, İran ve Türkiye’nin arasını açtığını savunurken Türkiye’nin NATO radar sistemini kurmasının, ardından da Esat rejimine karşı savaşan Sünni isyancılara destek vermesinin, Tahran hükümetiyle ilişkilerinin gerilmesine yol açtığını kaydetti.

    -“TÜRKİYE’DE İRAN’A OLUMSUZ BAKANLARIN ORANI YÜZDE 77”-

    Haberde Zogby araştırmasının dikkat çektiği gibi, Ortadoğu’da İran’a yönelik olumsuz görüşte mezhep farklılığının da önemli payının bulunduğu vurgulanırken şöyle denildi:

    “İran’a en olumsuz bakan ülkeler arasında başı yüzde 84 ile Suudi Arabistan çekiyor. Suudi Arabistan’ı yüzde 79’la Katar, yüzde 77’yle Türkiye izliyor. Bu ülkelerin üçü de Sünni çoğunluğa sahip. Ama İran’a olumsuz bakışta mezhepsel ayrılığın yüzde yüz payı olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü listenin dördüncü sırasında yüzde 75’le Azerbaycan duruyor. Azerbaycan da İran gibi Şii nüfusa sahip. Bölgede İran’a olumlu bakan iki ülkeyse, önemli sayılabilecek Şii nüfusa sahip Irak ve Lübnan.”

    -“TÜRKİYE MEZHEPSEL AYRIMCILIK FAZLA, KAYGI VERİCİ”-

    Bölge halkının çoğunluğunun, nükleer programından dolayı İran’a askeri operasyona destek vermeğine işaret edilen haberde “Türkiye’nin İran’a bakış açısının mezhepsel farklılığa dayanıp dayanmadığı” sorusuna James Zogby’nin verdiği yanıt şöyle yansıttı:
    “Türkiye’ye şu an bakıldığında mezhepsel ayrımcılık görülebilir. Türkiye’deki Sünni nüfus farklı konulara farklı tepki gösteriyor. Ama Türkiye’deki, Pakistan’daki, Suudi Arabistan’daki mezhep ayrımcılığı fazla. Bu bence kaygı verici bir durum. Şu anda Türkiye, Suriye’deki olaylarda rol almak istiyor, ama kendisi de tehlike altında. İran gibi Türkiye’ye yönelik destek oranı da düşüyor. Lübnan’da, Irak’ta Türkiye’ye olumlu bakanların sayısı azalıyor. Onlardaki düşüşün nedeni de mezhepsel. Bölge genelinde Türkiye’ye olumlu bakanların oranı İran’a göre çok daha iyi, ama mezhep ayrımcılığı ortada ve bu durum Türkiye’yi de kaygılandırmalı.”

  • Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır’ın eşi Handan Haktanır’dan uyarı var:

    Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır’ın eşi Handan Haktanır’dan uyarı var:

    Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır’ın eşi Handan Haktanır’dan uyarı var:

    481119_349691151816528_1875578099_n

    “İran’da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü”

    Önceki gece NTV’de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir mektup düştü!

    Tahran’da yaşamış, “adının açıklanmasını istemeyen” bir diplomat eşi, İran’daki örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu. İsmi kontrol ettik; doğruydu.

    Mektup, 1991-94 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği’ni yapan Korkmaz Haktanır’ın eşi Handan Haktanır’dan geliyordu.Yayında isim vermeden, mektuptan bölümler okudum.

    Yayından sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini istedim.

    İşte Handan Haktanır’ın “türban uyarısı”:

    “Ruj süreni sopaladılar”

    “Tahran’da görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki cümleyle ifade etmek isterim:

    Tayin yerimiz olan Tahran’a uçağımız inerken ‘hicab’ımı başıma geçirdiğimde kendimi şöyle teselli ediyordum:

    ‘Nasıl olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez.’

    Tahran’daki görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) ‘hicab’sız dolaşan tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler.

    Bir başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu. Bu hanım bir keresinde ‘Eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok şanslıyım’ demişti.

    “Süreç 3 yılda tamamlandı”

    “Tayinimizin ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı.

    Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda ‘Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine’ dair bir kâğıt bulmuşlardı.

    Dedikleri kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu.

    İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için ‘hicab’lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı.

    Bu uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle şeyler olmazdı.

    “Rüyamda korkuyordum”

    Ancak, bir süre sonra vestiyerden ‘hicab’ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. ‘Hicab’, benim için de artık bir refleks haline gelmişti.

    Öyle ki, bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor ‘Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım’ diye paniğe kapılıyordum. İşte o zaman, ‘hicab’ın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım.

    O nedenle Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları gerekmektedir.

    En içten saygılarımla…”