Blog

  • AGİT, NSU davasına Türk medyasının alınmasını istedi

    AGİT, NSU davasına Türk medyasının alınmasını istedi

    Neonazi terör hücresi NSU ile ilgili davada Türk gazetecilere akreditasyon engeli çıkartılmasına Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da tepki gösterdi.

    dunja-miyatovic

    AGİT Basın Özgürlüğü Temsilcisi Dunja Mijatovic

    Almanya’nın Münih kentinde 17 Nisan’da başlayacak olan davaya ilişkin akreditasyon listesini açıklayan Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi, listede Türk gazetecilere yer vermemişti.

    Merkezi Avusturya’nın Viyana kentinde bulunan AGİT konuya ilişkin bir açıklama yaptı. AGİT Basın Özgürlüğü Temsilcisi Dunja Mijatovic, Türk basının duruşmaları takip etmesinin kamu yararına uygun olacağını vurguladı.

    Konuyla ilişkin bir yazılı açıklama yapan Mijatovic, duruşmaya daha erken başvuran gazetecilerin alınması uygulaması üzerinde Almanya’daki tartışmalara dikkat çekti.

    Mijatovic, bu konuda Almanya’da yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğü üzerinden yürütülen derin ve hararetli tartışmalardan memnun olduğunu dile getirdi. AGİT temsilcisi, Alman ve Türk gazetecilerin gösterdiği dayanışmayı da övdü. VİYANA, CİHAN

  • Anadolu nasıl Türkleşti

    Anadolu nasıl Türkleşti

    Anadolu’nun Ermeni tarihine dair bir kitap yazmamı istediler. Beni çok heyecanlandıran bir konu değil ama, ne yapalım, peki bari dedim. Çalakalem başladım. Başsız sonsuz yazarken arada şöyle bir parça da çıkıverdi.

    Mesela İspir’in hemen hemen bütün köy ve mezra adları (ayrıca dağ, dere ve yayla adları) Ermenicedir. Ama 19. yüzyıl sonunda İspir’de üç-beş köy dışında pek Ermeni nüfus yok. Demek ki İspir’deki değişim daha eski bir tarihte, belki 16. veya 17. yüzyılda olmuş. Ama nasıl ve neden olduğuna dair bilgimiz yok. Çünkü döneme dair – Türkçe veya Ermenice – yayımlanmış malzeme yok.

    Teorik olarak akla gelen sadece üç ihtimal var.

    Birinci olasılık: Ermeniler bilemediğimiz nedenlerle buradan gitmişti. Türkler boş bulup yerleştiler.
    İkinci olasılık: Türkler başka yerden gelip İspir’in Ermeni ahalisini topyekün kovdu veya yoketti.
    Üçüncü olasılık: İspir ahalisi din değiştirip Türk oldu.

    Birincisinin Anadolu’da tek tük de olsa örnekleri var. Ama İspir’de bu olmuş olamaz, çünkü öyle olsa yer adlarında süreklilik olmaz, Türkler boş buldukları yerlere kendi adlarını verirler. Adlar kaldığına göre demek ki YA yerli halk Türkleştikten sonra eski adları kullanmaya devam etti, YA DA dışarıdan gelen Türkler bir müddet – hem de buraların Ermeni yeri olduğu fikrini benimseyip alışacak kadar uzun bir müddet – yerlilerle beraber yaşadılar.

    Daha iyi bilinen yerlerin çoğunda hakikat, ikinci ihtimalle üçüncüsü arası bir yerlerdedir. Aşağı yukarı her yerde karşımıza çıkan senaryoyu size şöyle özetleyeyim.

    Hacı Hüseyin Ağa bir tarihte bir miktar silahlı adamıyla birlikte bölgede zuhur eder. Terör estirir. Bölgenin ileri gelenlerinden birkaçını haraca bağlar. Direnmeye kalkan Agop Ağayı öldürtür. Kirkor Ağanın kızını kaçırıp nikâhına alır.

    Ermeniler bu duruma boyun eğer. Çünkü A) Hüseyin Ağanın arkasında devlet otoritesi vardır, başa çıkamazsın. Veya B) devlet otoritesi Hüseyin Ağayla başa çıkmaktan acizdir, ya da aciz olmasa bile isteksizdir. Direnmeye kalksan başına bela alırsın, kimseye güvenemezsin. Veya C) devlet otoritesini temsil eden Ali Paşaya karşı Hüseyin Ağa ehveni şerdir, en azından koruma sağlar. Veya D) Hüseyin Ağanın Agop’u öldürtmesi aslında bazılarının işine gelmiştir, iç dengeler dönmüştür. Veya E) Kirkor Ağa dünürüyle iyi geçinmeye karar vermiştir. F) Zaten Hüseyin gelmese Hasan, o gelmese Mustafa gelecektir, birinden birine razı olmak gerekir.

    Hüseyin Ağa otuz sene ortalığı haraca kestikten sonra ölür. Yerine oğlu Hasan Ağa geçer. Hasan Ağa ana tarafından Ermenidir, Ermenice bilir, ama asla belli etmez. Çünkü silah taşıma ayrıcalığı Müslümanlara aittir, kuşku doğarsa iktidarı sarsılır, devletin adamlarıyla ilişkisi bozulur. Zaten babasının eski adamı olan Veli Ağa komşu nahiyede egemenlik kurmuş, bu tarafa sarkmak için fırsat kollamaktadır. Ona koz vermeye gelmez.

    Hasan Ağanın eli silah tutan adama ihtiyacı vardır. Sağlam eleman için yapmayacağı fedakârlık yoktur. Bir kısmını diyelim ki komşu vilayetin Kürt aşiretinden temin etti; ama Kürtleri memnun etmek zordur, astarı yüzünden pahalıya gelir. İşte tam bu sırada, tesadüfe bak ki Hasan’ın ana tarafından akrabası olan Kirkor Ağanın sülalesi topluca Müslüman olup Hasan’ın maiyetine katılmaya karar verirler. Onları seven, veya sevmese de çıkar ve gelenek bağlarıyla onlara tabi olan komşu köyün ahalisi de Müslüman olur. Hüseyin Ağa hanedanına sadakat ve akrabalık bağıyla bağlı olan bu zümreye halk arasında Hüseyinağazadeler lakabı takılır. Yörenin en güçlü ve saygın sülalesi olurlar; buralara yerleşen ilk Müslüman aile oldukları kuşaktan kuşağa anlatılır.

    Hüseyinağazadelerin nereden geldiğini kimse hatırlamaz. Cumhuriyetten sonra Orta Asya masalı devlet mitolojisi olarak okullarda öğretilmeye başladığında birden birilerinde jeton düşer. Tabii ya! Hüseyinzadeler Horasan’dan gelmiştir, Alpaslan’la beraber Anadolu’nun fethine katılmışlardır. Bundan doğal ne olabilir? Alpaslan’ın sol kol kumandanının adı da Hüseyin değil miydi?

    Hüseyingiller Müslüman olup ağa safına katıldıktan sonra ilk iş eskiden beri nefret ettikleri Margos’la Mateos’un arazilerine bir punduna getirip el koyarlar. Sonra gözlerini Ohannes’in arazisine dikerler. Sıranın kendisine geldiğini gören Ohannes, çevik davranıp Müslüman olur. Vilayet merkezindeki paşa ile kadıyı birkaç hediyeyle memnun edip onların desteğini alır. Kapısına üç tane Kürt sipahi koyar. Ne olur ne olmaz diyerek bir de hoca tedarik edip medrese kurdurur. Bu yüzden Ohanzadeler günümüzde bölgedeki ilk medresenin vakfedicileri olarak büyük saygı görür. Kanıt olmasa da Kürt kökenli oldukları rivayet edilir.

    Ardı çorap söküğü gibi gelir. Müslüman nüfus artar, güçlenir, servet ve kudret sahibi olur. Bir süre sonra buraların kadim Müslüman ve Türk yurdu olduğunu iddia etmeye başlarlar. Gitgide fakirleşip marjinalleşen Ermenileri hor görürler. Kiliselerde çan çalınmasını yasaklarlar. Ermenilikte ısrar edenlerin bir kısmı “burada bize hayat kalmadı” diyerek Sivas’a göçer. Nüfus daha da azalır.

    Sultan İkinci Mahmud hengâmında İstanbul’da Ermenilere fırsat kapıları açıldığı duyulur. Talihini denemek için payitahta göçen on Ermeniden beşi hedefi gözünden vurur. Biri sarayın peşkircibaşısı olarak servet ve ün kazanır; biri İngiliz konsoloshanesinde tercümanlık bulur; biri kuyumcular hanının idare heyetine seçilir. Elbirliğiyle memleketteki kiliseyi onarırlar; yanına da bir okul kurdururlar.

    Derken o okuldan mezun olan çocuklardan ikisini, İstanbul’da kendi aralarında topladıkları parayla Avrupa’ya okumaya göndermeye karar verirler. Gençler Cenevre’de üniversiteye gider. Sürgündeki Rus devrimcileriyle tanışır.

    Olaylar gelişir.

    *
    “Türkiye tarihini bir sayfada anlat” diye biri bana sınav yazdırsa böyle anlatırdım herhalde.

    Sevan Nişanyan

  • Şu Çılgın Türk’ten Başbakan’a tarih dersi

    Şu Çılgın Türk’ten Başbakan’a tarih dersi

    Şu Çılgın Türk’ten Başbakan’a tarih dersi
    UĞUR DÜNDAR

    Turgut Özakman ”Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yılda adeta kalkınma destanı yazdı. Üstelik bunu borca girmeden başardı. Hakikate ihanet etmeyelim’‘ diyor. Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak isteyenlere karşı cumhuriyet demirden temeller attı. Tarih, yanlış yapanları affetmiyor.
    Sevgili okurlarım,
    Başbakan Erdoğan’ın, Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında örülen demiryolu ağları ile 10. Yıl Marşı’na yönelik sözleri, tarih bilgisinin ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı.
    Kendisini ve yakın çevresine doğru bilgi vermenin, gazetecilik ve yurttaşlık görevi olduğuna inanıyorum.
    Cumhuriyetimizin ilk 15 yılı, olağanüstü bir dönemdir. Devraldığı mirasla yapılanlar karşılaştırılırsa, bu döneme niye “Türk Mucizesi” dendiği kolayca anlaşılır.
    Bu amaçla, “Şu Çılgın Türkler” kitaplarının yazarı Turgut Özakman’la, “Türk Mucizesi” konulu bir röportaj yaptım.
    Çünkü Özakman, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetimizin başlangıç dönemini destansı üslupla anlatan eserlerin sahibi. Aynı zamanda saygın bir tarih araştırmacısı.

    İşte tarih dersi niteliğindeki röportajımız:

    UĞUR DÜNDAR (UD): Sayın Özakman, Cumhuriyet’in borca batmış bir miras devraldığını biliyoruz. Bu mirasla ilgili olarak ayrıntılı bilgi verir misiniz?
    TURGUT ÖZAKMAN (TÖ): O dönemin fotoğrafı şöyle:
    Kanuni dönemindeki devlet, 300 yıl geride kalmış. Kaç zamandır yarı sömürge halinde, güçsüz bir devlet söz konusu. İdari, ekonomik, mali ve hukuki kapitülasyonlar sürüyor. Halk yurttaş değil, padişahın kulu. İlkel bir tarım toplumu, iflas etmiş bir maliye. Büyük bir dış borç, yarı ölü bir ekonomi. Cılız, küçük bir sanayi. Ağır sanayi neredeyse sıfır. Kişi başına düşen milli gelir, sadece 4 lira. Hemen her şey, pencere camı bile ithal edilir durumda. Şeker de ithal ediliyor. Anadolu buğdayı İstanbul’a taşınamadığı için, buğday Rusya’dan alınıyor. Sıtma, frengi, verem, trahom gibi hastalıklar yaygın. Ülkede 40 bin köye karşılık ebe sayısı 200 kadar… 0-2 yaş grubu çocuklarda ölüm oranı yüzde 60. Bütün imparatorlukta sadece 158 ortaokul ve lise, bir tane de medrese uzantısı bir üniversite var. Anadolu, çağdışı ilkel medreselerin elinde. Tüm liselerde okuyan kız öğrenci sayısı 230…
    UD: O dönemde kadınlarımızın durumları nasıl?
    TÖ: 
    Güzel bir soru. O dönemde bütün temel meslekler erkeklerin tekelinde. Kadının seçme-seçilme hakkı yok, yani yurttaş sayılmıyor. Kadınların toplumsal hayatları ve hakları da yok. Çok zorunlu hallerde sokağa ancak çarşaf ve peçeyle çıkabiliyor. Okur-yazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda ise binde 4… (İlk nüfus sayımı II. Mahmut döneminde yapılmış, yalnız erkekler ve hayvanlar sayılmıştır. Kadın var sayılmamış!)
    Bütün Türkiye’deki gazetelerin toplam satışı ancak 100 bin dolayında.
    Hemen hemen tüm yasalar, çağın gereklerinin gerisinde. Ülke birçok alanda ortaçağı, ortaçağ ilkelliğini ve baskısını yaşıyor. Cumhuriyetin devraldığı miras, işte budur.
    UD: Cumhuriyetin temel idealini de anlatır mısınız?
    TÖ:
     Bu miras bilinmeden, Cumhuriyet’in ne kadar büyük bir nimet olduğu kolayca anlaşılamaz. Maddeten ve manen çağdaş uygarlığın çok gerisindeydik. Genel olarak ortaçağdaydık.
    Cumhuriyetin temel ideali, “çağdaşlaşma” diye özetlenebilir. Cumhuriyeti kuran atalarımız, ortaçağı yenmedikçe aydınlanma, gelişme ve kurtuluş olamayacağını çok iyi idrak etmişlerdi. Cumhuriyet bu nedenle pek çok sorunu çözmek için durmaksızın olağanüstü bir tempoyla çalışmıştır.
    UD: Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’da Kadıköy-Kartal Metro Hattının açılışında yaptığı ve Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki demiryolları hamlesini yok saydığı konuşmayla, demiryolları konusu güncelleşti. En doğru bilgilere sahip bir tarih araştırmacısı-yazar olarak demiryolları konusunda neler yapıldığını anlatır mısınız?
    TÖ: 
    Cumhuriyetin en büyük başarılarından biri, demiryolları konusundadır.
    Cumhuriyet ilan edildiğinde, misak-ı milli sınırları içindeki demiryollarının uzunluğu, 4 bin 559 kilometreydi. Bu demiryollarını Alman, İngiliz ve Fransız şirketleri işletiyordu. Makinistler Rum ve Ermeni idi. İşletme dili Fransızcaydı. Demiryolculuk Türklere kapalıydı. Milli Mücadele’de bu makinistler, silah zoru ile çalıştırılmıştır.
    Sakarya Savaşı başlamadan önce birkaç Türk makinist yetiştirildi. Ağır toplar Kars’tan Afyon’a 3 ayda getirilebildi. Elazığ’dan kırık bir uçak, Ankara’ya ancak 2 ayda ulaştırılabildi. Çünkü doğuya da, güneye de demiryolu yoktu. Doğuyu ve güneydoğuyu yok sayan bir demiryolu ağı devr alınmıştı.
    UD: Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk ve arkadaşlarının bu alandaki ilk hamleleri nelerdi?
    TÖ: 
    Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yıl içinde, 4 bin 559 kilometrelik demiryolunu, Haydarpaşa ve İzmir liman şirketleriyle birlikte satın aldı. Bunu borca girmeden başardı. Demiryolcu yetiştirmek için okul kurdu. Bu konudaki birinci büyük başarı bunlardır. Böylece demiryolları milletin oldu. Gerçek demiryolcular, demiryollarından söz ederken gözleri yaşarır.
    İkinci büyük başarı ise, demiryolu yapımıdır. Demiryolu Ankara ve Ulukışla’da sona eriyordu. Demiryolları 1927’de Kayseri, 1930’da Sivas, 1931’de Malatya, 1933’de Niğde, 1934’te Elazığ, 1935’te Diyarbakır, 1939’da, Erzurum’a ulaştı. Bunların her biri bir destandır. Demiryolunun her ulaştığı şehir bayram ediyordu. Bunları yapmak için de kimseden borç alınmıyordu.
    Ülkenin kuzeyi ile güneyi, doğusu ile batısı birbirine demiryollarıyla bağlandı.
    Anadolu gerçekten demir ağlarla örüldü. Ülke bütünlüğü sağlandı. Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak isteyenlere karşı cumhuriyet demirden temeller attı.
    Demiryollarımız Tatvan’a, Kurtalan’a, Nusaybin’e de ulaştı.
    1940 yılına kadar yapılan demiryollarının uzunluğu 3 bin 208 kilometredir.
    UD: Bu hamlenin bir aşaması da Zonguldak’ta çıkarılan kömürün, Karabük’te kurulan demir-tesisinde kucaklaşmasıydı. Bunlar gerçekten hiç borç alınmadan mı yapıldı?
    TÖ: 
    Evet, hiç borç alınmadan yapıldı. Sadece demiryolları değil, yollar, köprüler, hastaneler, okullar, santralar, Çubuk Barajı, fidanlıklar, tohum ıslah enstitüleri, fabrikalar da borç alınmadan yapıldı.
    UD: Fabrikalar hakkında da bilgi verir misiniz?
    TÖ: 
    Fabrikalar dengeli bir şekilde Anadolu’ya yayıldı. Ankara ve İstanbul’da toplanmadı. Bunlardan birini anlatayım. Yabancı ekonomiciler, bu fabrikalara ”Atatürk tipi fabrika” diyorlardı. Çünkü sadece fabrika yapılmıyor. Her fabrikanın o çevre için bir uygarlık, sağlık, kültür ve sosyal hareketlilik merkezi olmasına önem veriliyor. Fabrika ile birlikte işçi ve memur lojmanları, kreş, revir, yemekhane, lokanta-gazino, konferans-tiyatro salonu ve spor alanları yapılıyor. Eğer yakında ilkokul yoksa, okul da yapılıyor. Toplantılar, piknik, spor karşılaşmaları düzenleniyor. Filmler gösteriliyor, tiyatro grupları geliyor.
    1927 yılında Kırıkkale’de, askeri sanayi fabrikalarının kurulmasına başlandı. Babam barut fabrikasında çalıştığı için, 1940’lı yıllarda Kırıkkale’de bulundum. Devlet çeşitli fabrikalarla birlikte, yeni, küçük, modern bir şehir de yapmıştı.
    UD: Borç almadan yapılan başka neler var?
    TÖ: 
    Pek çok şey var. Atatürk tipi kalkınma, iki ayaklı bir kalkınma tipidir. Bir bilim adamının deyişi ile, topyekun kalkınmadır. Birinci ayak maddi kalkınma (fabrikalar, köprüler, yollar vb) ikinci ayak ise sosyo-kültürel kalkınmadır. (Eğitim, sanat, spor, medeni kanun vb.)
    Sosyo-kültürel kalkınma olmadan maddi kalkınmanın ciddi bir yararı olmaz. İşte Emirlikler, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, petrol gelirleri nedeniyle çok zenginler ama, halkları geri.
    Ülkemizde Halkevleri ne yazık ki 1952’de kapatıldığı için beş kuşaktır kitle eğitimi göremiyoruz.
    UD: Kalkınma hızımızla ilgili rakamlar ne düzeydeydi?
    TÖ: 
    Kalkınma hızımız, 1923-1938 arasında ortalama yüzde 10’du. Sanayileşme hızımız ise yüzde 19’du. Bu dünya rekorudur. Sanayileşme hızı bakımından Japonya’dan önde gidiyorduk.
    UD: Bu dönemde uçak bile üretiyorduk, değil mi?
    TÖ: 
    Evet 2 uçak fabrikamız vardı. Kayseri Uçak Fabrikası, 6 Ekim 1926’da açıldı. Burada birçok uçak yapıldı. Bunların önemli bir kısmı satıldı. İkinci uçak fabrikası ise 1940 yılında Akköprü’de, 1944’te Etimesgut’ta açıldı. Fabrikalarda Majister ve THK-2, THK-5, THK-10 eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi. Geçenlerde hangardan çıkarılan bir eğitim uçağı “Türkiye’nin ilk eğitim uçağı” olarak tanıtıldı! Oysa ilk eğitim uçakları, 1940 yılı sonunda Akköprü’de yapılıyor ve hizmete sunuluyordu. İlk uçak motoru da, Gazi İstasyonu karşısındaki tesislerde üretilecekti. Hepsi 1952 yılında kapatıldı. Kayseri Uçak Fabrikası, marangoz atölyesi yapıldı. Uçak Motoru Fabrikası traktör atölyesine çevrildi. Etimesgut’ta elektrik sobaları ve benzerleri üretildi.
    Bir karar vermeden önce günü değil, geleceği ve tarihi düşünmeli. Tarih, yanlış yapanları affetmiyor.
    UD: Bu arada ilk denizaltı inşasına da başlandı…
    TÖ:
     Evet, ilk denizaltımızın omurgası, 1937’de İstanbul’daki Taşkızak Tersanesi’nde kızağa konuldu.
    Cumhuriyet tarihini iyi bilirsek, birçok tartışma konuları sona erer. Doğru, gerçek tarihimizi öğrenelim, hakikate ihanet etmeyelim.
    UD: Çok teşekkürler Sayın Özakman.
    TÖ: 
    Sayın Dündar, bana yer verdiğiniz için ben çok teşekkür ederim.

  • GİRİT AÇILIMININ HİKAYESİ

    GİRİT AÇILIMININ HİKAYESİ

    GİRİT AÇILIMININ HİKAYESİ

    Açılımın birinci aşaması: Genel af çıkarıldı.
    Rumlar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı.
    Osmanlı ordusu tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi.
    Teklifleri şuydu:
    Girit Yunanlılara verilemezdi, ancak Osmanlı da Girit Açılımı yapmalıydı. İlk şart, askeri harekat hemen durdurulmalıydı.
    Silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.
    Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:
    Girit yoksuldu;
    Ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.
    Padişahın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı.
    Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.Osmanlı açılımı kabul etti.
    Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü.
    Müslümanlar, Bu açılım ne kadar güzelmiş demeye başladı.
    Açılımın ikinci aşaması: Jandarma yeniden düzenlendi.
    Osmanlı 1878’de Ruslara yenilince, Girit’te ayaklanma oldu.
    Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu;
    Evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular.
    Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü.
    Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Girite özel imtiyazlar tanındı;
    Yani yeni bir sözleşme / açılım yapıldı.
    25.10.1878’deki bu Halepa Sözleşmesi / Açılımı şöyle olacaktı:
    Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti,
    Hristiyan da olacaktı.
    Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı.
    Hristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.
    Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak;
    Ancak resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.
    Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti. Osmanlı bu açılıma da Evet dedi.
    Yeter ki kardeş kanı dursun diyordu.
    Diyeceksiniz ki Durdu mu? Hayır…
    Açılımın üçüncü aşaması: Avrupa’ya müdahale hakkı
    En büyük isyan 1896’da oldu. Girit yanıyordu.
    İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya asayiş amacıyla
    Savaş gemilerini Girit’e gönderdiler.
    Ve Osmanlıya yine, yeni bir sözleşme / açılım dayattılar.
    Girit valisi kesinlikle Hristiyan olacaktı. Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batıdan silah ve asker yardımı isteyebilecekti.
    Hemen genel af ilan edilecekti.
    Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı.
    Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı.
    Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi.
    İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü.
    Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile
    Türkleri öldürmeye başladı. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu.
    Toplu katliamlar başladı. Türk köyleri yakılıp yıkıldı;
    Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık.
    Hanya ve Resmoda altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu.
    Sonunda Osmanlı, 18.4.1897’de Yunanistan’a savaş açtı.
    Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti.
    Türk ordusu Atina’ya girecekken,
    Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla
    II. Abdülhamit Türk ordusunu durdurdu.
    Osmanlı, bırakın bir avuç toprağı,
    Savaş tazminatı bile alamadı.
    Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti…
    Açılımın dördüncü aşaması: Otonomi ilan edildi.
    Diyeceksiniz ki, bu yenilgiden Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir.
    Ne gezer! En acıklısı Girit’te yaşandı. Türkler, Rumları kesecek iddiasıyla Avrupalılar adaya asker çıkardı.
    Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı! Türk askerine gerek yoktu. Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı!
    Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor… Türk askeri 1898’de Girit’ten çekildi.Ada otonom ilan edildi.
    Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini garanti altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı.
    Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!
    Girit valisini seçme hakkı, büyük devletlerin onaylaması şartıyla Osmanlı padişahına bırakıldı.
    Sonunda Prens Otto Girit Valisi yapıldı.
  • “Özür” meselesinde burnuma kötü kokular geliyor

    “Özür” meselesinde burnuma kötü kokular geliyor

    Sayın Hüseyin Barak Obama’nın şahadetinde ve Sayın Benyamin Netanyahu ile Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasındaki hatta kimse yan çizmesin diye Sayın Erdoğan tarafından kayda alınan telefon görüşmelerinde verilen taahhütler ve tesis edilen uzlaşma zemini oldukça kaygan görünüyor.

    Hatırlatmak gayesi ile söz konusu telefon görüşmelerinde İsrail Başbakanlık Ofisi web sitesi beyanatına dayanarak özür , tazminat ve karşılığında da İsrail askerleri aleyhinde açılan davaların düşürülmesi bunun akabinde de ilişkileri normalizasyonu taahhüt edilmişti.

    Hatta 12 Nisan günü İsrail heyeti başlarından Yosi Ceihanower ve Yaacov Amidror Türk heyeti ile başında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sayın Feridun Sinirlioğlu buluşacaklar ve en başta tazminat konusunu görüşüp halledeceklerdi. İlk yapılan yayınlarda yeni Adalet Bakanı Bayan Tsipi Livni’nin bu heyetin başında olacağı ilan edilmişti.

    UZLAŞMADA AÇIK OLMAYAN MADDELER

    Dün İsrail Başbakanlığına gelen bir müracaat ile bu tarihin 22 Nisan’a tehir edilmesi talep edildi. Sebep olarak ise Başbakan ve Başbakan yardımcısının Kırgızistan’a bir ziyaret yapmaları olarak gösterildi. İlginçtir ki daha 15 gün önce bu gezi Türkiye Başbakanlığı’nca bilinmiyor olsun.

    Umarım yanılıyorumdur, ancak burnuma gelen konu bir başka. Şöyle ki ilk günden gerek İsrail televizyonlarında gerekse CNN Türk ve bazı başka kanallarda bu uzlaşma anlaşmasında çok önemli ili muğlak açık ve sarih olmayan maddenin olduğunun altını çizmiştim.

    BAŞBAKAN SÜREN BİR DAVAYI DURDURABİLİR Mİ

    1-   Türkiye Cumhuriyeti yasaları çerçevesinde yargı sistemi bağımsızdır ve Başbakan dahil kimse bir davanın iptal edileceği taahhüdünde bulunamaz. Özellikle ölüm içeren davalar ve şikayetler şikayeti edenin şikayeti ve davayı düşürmesi halinde bile dava kamu davası sayılacağından düşürülmesi adeta imkansızdır.

    2-   İkinci sorunlu madde ise; Gazze deniz ablukasının kaldırılacağı ifadeleri. Her ne kadar ilk başta talep edilen DENİZ ABLUKASI’nın kaldırılması olsa bile bu ifade yumuşatılarak GAZZE AMBARGOSU sözcüğü ile değiştirilmiş ve Sayın Erdoğan’ın İsrail’e karşı zaferiymiş gibi pazarlanmaya devam edilmektedir. İsrail Dış İşleri ve başbakanlık ofisi buna ses çıkarmıyor ve Türkiye Başbakanı’nın ne söyleyeceğine ve halkına neler anlatacağına biz karışamayız diyorlar.

    GAZZE’YE UYGULANAN AMBARGONUN KALKMASI KOCA BİR PALAVRA

    Gazze deniz ablukasının kalkması mümkündür. Çünkü İsrail Gazze’ye silah girişini serbest bırakmayacak. Gazze’ye olan ticari ambargonun kaldırılması ise dayanağı olmayan bir koca palavradır. Gazze’ye 3 ana ham madde dışında her türlü mal ve hizmet kesintisiz olarak girmeye devam etmektedir.

    Detaylı olarak incelemek isteyenler için İsrail’den Gazze’ye giren mal ve hizmetleri karşı taraf ile mutabakat halinde teyit eden ve geçişi temin eden kurumun adı COGAT tır ve askeri bir birimdir. Web sitesinde gerekli bilgiler detaylı olarak mevcuttur.

    Sadece 24-30 Mart 2013 tarihleri arasında 332 Kamyon mal geçişi gerçekleşmiştir.

    Yılbaşından 30 Mart 2013 gününe kadar geçişi temin edilen kamyon sayısı ise 13 bin 700 olup 408 bin 575 ton mal demektir. Yasak olduğu ifade edilen Çimento ise UNWRA izni ile sokulabilmektedir.

    İSRAİL AMBARGOYU NE ZAMAN KALDIRDI

    1-   Çimento askeri koruganların yapılmasını önlemek maksadı ile.

    2-   Çelik Borular , Füze üretimini engellemek amacı ile.

    3-   Bazı kimyasallar (Nitrat içerenler özellikle) patlayıcı imalini önlemek için.

    Durum budur ve İsrail tarafı Gazze’nin ihtiyacı olan her türlü malların girişini yaklaşık üç seneden beri temin etmekte ve aralıksız geçişine izin vermektedir.

    Başka bir deyiş ile İsrail Türkiye Başbakanının talebi ile Gazze kapısını aralamış değildir ve Sayın Erdoğan’ın Gazze lehine oluşan bu gelişmede herhangi bir etkisi mevcut değildir. Hatta Mavi Marmara tiyatrosunun da bir etkisi olmamıştır. Sadece olumsuz etkisi olmuştur.

    BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN SÖZLERİ GERÇEĞİ YANSITMIYOR

    Durum böyle olunca da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın elinde satacak mal kalmıyor. Yani Türk halkına bakın biz bastırdık hem özür dilettik hem de Gazze’deki ambargoyu kaldırttık demesi çok havada kalacak ve gerçek olmadığı en azından COGAT kayıtları ile ortaya çıkabilecektir. Deniz ablukasının kalkmayacağını sanırım kendisi de biliyordur.

    Sonuç olarak buluşmaya 4 gün kala bu ani Kırgızistan gezisi ve tehir bana sanki Türk tarafı istediğini elde etmiş özür dilenmiştir nasıl olsa tazminat konusu muhtemelen İsrail tarafının talepleri doğrultusunda davaların düşürülmesi ile ilişkilendirileceği ve mümkün olmayınca da uzlaşma umutları karaya oturabilecektir.

    Umarım yanılıyorumdur ve kulağıma çalınanlalar çok doğru değildir. Halbuki bu mesele çok zor değil tazminat ödenecekse davaların düşmesi anlaşma yolu ile temin edilebilmelidir. Belki de Sayın Başbakan bunun temin edilmesi ve ailelerin ikna edilmelerini arzulamakta ve bunun içinde zamana ihtiyacı vardır ki olasıdır. Gazze ambargo durumu hakkında kendisinin en ince ayrıntıya kadar haberdar olduğundan eminim. Halka satacak malzeme gerekiyorsa İsrail tarafı bu konuda güçlük çıkartmaz bence. Ama yeter ki istensin ve niyet doğru olsun.

    TÜRKİYE ARABULUCU OLAMAZ

    Sayın Kerry de Türkiye’nin Filistin sorununun çözümünde taraf olmasını talep edecekmiş haberleri basında çıkmasına rağmen gerek İsrail Dışişleri gerekse İsrail Uluslararası İlişkiler Bakanı Ştaynitz bu konuda halen herhangi bir bilgi ve talep olmadığı gibi Türkiye’ye nasıl bir rol verilmesi düşünüldüğü konusunda ABD’den bir izahat verilmiş olmadığını, hatta böylesi bir talebin olmadığını belirtti.

    İsrail ile Filistin arasındaki meselelerin sadece ve sadece iki taraf arasında karşılıklı görüşmeler ile halledilebileceği tartışma gerektirmeyecek bir konudur denmiştir ve Filistin tarafı da bu görüşte mutabık olduğunu belirtmiştir. Yani şu hali ile Türkiye’ye bir ara buluculuk teklifi mevcut değildir.

    Uzlaşma bu baharda mı gelecek göreceğiz. 22 Nisan çok uzak değil…

    Rafael Sadi

  • Toplumsal tepkiler kabusa dönüşüyor…

    Toplumsal tepkiler kabusa dönüşüyor…

     

                                               Başbakan Erdoğan, son günlerde terör örgütü PKK’yı bir kenara bıraktı, Milliyetçi Hareket Partisi ile uğraşmaya başladı. Diğer yandan da hedefindeki parti CHP olarak görülüyor. Terör örgütü ile masaya oturulmasının karşısında kim varsa, Başbakan’ın hedefinde de onlar oluyor. Kim Türklüğü, ülke bütünlüğünü, Türk bayrağını savunuyorsa, Başbakan bunları düşman gibi görüyor. Ancak, PKK’nın şovlarına, bez parçalarına, terörist başının posterlerine, Türk milletine ve devletine saldırılara ses çıkarılmıyor.

                                                AKP kurmayları, yaptıkları açıklamalarda sık sık kamuoyu araştırması yaptırdıklarını, barış sürecine olan desteğin de % 50’nin üzerinde olduğunu vurguluyorlar. Başbakan da açıklamalarında “Yaptığımız işte destek görüyoruz” ifadelerini kullanıyor.

                                                SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAK

                                                Biz, bir kez daha yineleyelim:

                                                 Barış isteyenlerin sayısı tahminlerin üstündedir. Kimse savaş istemiyor. Kimse şehitlerin gelmesini alkışlamıyor. Kimse kardeşlik ortamının bozulmasının karşısında değil. Bunlar başka şeyler. Siz kalkar, kamuoyu araştırmalarını bunlar üzerine yaptırırsanız, hiç kuşkusuz desteğin fazla olduğunu görürsünüz.

                                                          Millet, terörist başı Öcalan ile müzakere masasına oturulmasından, anayasadan Atatürk ve Türk adının çıkarılmasından, ülkenin bölünüp parçalanmasından endişe ediyor. Siz, eğer yaptırdığınız kamuoyu araştırmalarında deneklere bunları sorun, bakalım karşınıza nasıl bir tablo çıkacak?

                                                        Fazla uzağa gitmeye gerek görmüyoruz. Sosyal paylayışım sitelerinde bugünkü hükümetin yaptıkları karşısında milletin tepkisini iyi okuduğunuzda ortaya çıkan tablo çok şeyi ortaya koymaya yetiyor. Yapılan istatistiklere göre sosyal paylaşım sitelerinde 9 milyon kişi adlarının başına T.C eklemiş, tepkisini ortaya koymuştur. İşte, size gerçekleri yansıtan kamuoyu araştırmasının sonuçları budur.

                                                    TOPLUMSAL TEPKİLER ÇOĞALIYOR

                                                    Konu bu kadarla da sınırlı değil:

                                                      Şehit aileleri ardı ardına açıklama yapıyor. “Kimse şehit analarından halellik alamaz” diye bağırıyorlar. Başbakan Erdoğan’ın ortaya koyduğu barış sürecine tepkilerini ortaya koyuyorlar. “Bugün bu noktaya gelinecekti de 30 yıldır binlerce gencimiz niye şehit oldu?” diyorlar. Özellikle de terörist başı Öcalan ile yapılmakta olan görüşmelere ve müzakerelere şiddetle karşı çıkıyorlar.

                                                       Bir diğer konu da, AKP’nin oylarında yaşanan düşüştür. Siz bakmayın AKP kurmaylarının “Oylarımız %50’nin üzerinde” dediklerine. İktidar partisinin oylarındaki düşüş devam ediyor. Oyunu en fazla artıran parti olarak da MHP görülüyor. Oyu %25’lere çıkan MHP’nin Başbakan’ın neden bu kadar hedefinde olduğunu başka yerlerde araştırmaya da gerek yoktur.

                                                 İKTİDAR PARTİSİ YANILGI İÇİNDE

                                                 Şu noktaya da dikkatlerinizi çekelim:

                                                   Artık tepkiler, birleşmeyi, bütünleşmeyi ve sokaklara taşmayı gündeme getiriyor. Cumhuriyet Bayramı nedeni ile başlayan, Silivri ile devam eden toplumsal tepkilerin bundan sonra da çığ gibi büyüyerek süreceği görülüyor. Millet, geleceğine sahip çıkıyor. Haksızlıklara isyan ediyor. Türk ve Atatürk’e saldırılara tepki veriyor. İktidar tarafından yapılan tüm tehditlere de meydan okuyor. Bütün bunlar da toplumsal ayrışmayı hızlandırıyor. Bundan endişe ettiğimiz belirtelim.

                                                         Bütün bu gelişmeler ışığı altında iktidar partisi ortaya çıkıp “Bizim yaptıklarımıza destek var” diyorsa yanılıyor demektir. Yaptırılan kamuoyu araştırmaları da çöpe atılmalıdır. Kaldı ki, AKP tarafından yaptırılan birçok kamuyu araştırmasında da AKP’nin oy kaybettiği, MHP’de yükselişin başladığı da görülüyor. Elimizde SONAR’ın yaptığı son anket bulunuyor. Buna göre AKP’nin oyu %45’de görünüyor. CHP %26, MHP %17 oy alırken, BDP’nin oyu %7’de kalıyor. Gezici anketinde ise AKP %42,9, CHP %28,4, MHP %19,6 ve BDP ise %7 oy alıyor.

                                                Başbakan, tüm gelişmelerden son derece rahatsız ve aşırı hırçınlığının ve tepkilerinin nedeni de bizce bunlardan kaynaklanıyor.

  • TÜRKÇE VE TÜRKÇE KÜLTÜR ÖĞRETMENLERİ HAKKINDA KANUN

    TÜRKÇE VE TÜRKÇE KÜLTÜR ÖĞRETMENLERİ HAKKINDA KANUN

    UYUMA TÜRK HALKI!

    TURKiYE BUYUK MiLLET MEcLisi BA$KANLIGI’NA

    20.05.1955 Tarih ve 6581 Saylll AZINLIK OKULLARI TURKÇE VE TURKÇE KULTUR OGRETMENLERI HAKKINDA KANUN’un yUrUrlUkten kaldmlmaslna Dair Kanun Teklifim gerekgesiyle birlikte sunulmuŞtur. Gereginin yapllmaslnl arz

    Nazmi GUR Van Milletvekili

    Kanun Teklifinin Aslı :

  • TARİHLE UĞRAŞMAK

    TARİHLE UĞRAŞMAK

    TARİHLE UĞRAŞMAK

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Tarihle didişmek, tarihi düzeltmek, tarihin sonunu yazmak, tarihin dönüşü, tarihin yargılanması….

    Sanki tarihle hesaplaşılıyor..

    Hiç lüzumsuz bir zamanda gündeme, bazı levhalardan “TC” harflerinin kaldırılması getirilince de adı geçen “hesaplaşma”nın; “şimdilik” açıkça dillendirilmese de aslında “Türk tarihiyle” olduğu anlaşılıyor.

    İşin gülünç tarafı, bu “hesaplaşma”yı uzman tarihçiler değil, amatörler yapıyor..

    Gündeme gene birkaç yıl önce “Türkiye Cumhuriyeti’nin Van ili”ni vuran depremi getireceğim.

    Hatırlayın, “Türkiye Cumhuriyeti”nin her köşesinden deprem bölgesine yardımlar yağmaya başlamıştı.

    Peki depremden bir süre sonra yapılan BDP mitinginde açılan pankartı hatırlıyor musunuz?

                    “BİZİ 7.2 YIKMADI TC’NİN NE HADDİNE”..

    Demek işin aslı oraya varıyormuş…

    Muğlalı’nın adının tabeladan kaldırılmasının son değil başlangıç olduğunu zamanında yazmıştık.

    “Dedikodu”yu hayrettir,  Gümülcine’li Sağlık Bakanı da körüklüyor.

    Meriç nehrini yüzerek Türkiye’ye iltica etmesinin ardından, 3 yıl vatansız olarak yaşayan ve bu 3 yıl “TC vatandaşı” olmayı bekleyen Müezzinoğlu, ”Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı” ibaresinin devam edeceğini belirterek, ”Ama onun altında ‘İstanbul Ümraniye Kamu Sağlığı Hastanesi’ derken, ayrıca TC kullanılmasının bir mantığı yok” diyor.

    “Dedikodu”ya Amerikan Dışişleri Bakanı da katkıda bulunuyor..

    Bakan olduktan sonra geldiği Ankara’da, (bir ay önce) Anıtkabir’e yaptığı ziyaret sırasında Şeref Defteri’ne “Turkish nation-Türk milleti” yazmıştı.

    Geçen haftaki son gelişinde ise “Turkey’s citizens-Türkiye vatandaşları” ifadesini kullandı..

    Duruma bu kadar çabuk mu adapte oldular yoksa “proce”nin asıl rejisörü zaten onlar mıydı?

    Ergin Yıldızoğlu diyor ki;

    “ ‘Stratejik derinlik’, ‘Yeni-Osmanlı’, en son Anglosakson versiyonunda da ‘Turkosphere’ (Financial Times) gibi adları olan bu fantezi şöyle kurgulanıyor: Türkiye, ulus devlet, laik Cumhuriyet geleneğini bırakarak Osmanlı-Müslüman geleneğine geri dönerse hem bölgede lider ülke olur hem de Kürt sorununu, onları da kapsayan bir ‘Turkosphere’ kurarak çözer ve büyür. Kurulmakta olan ABD-Türkiye-İsrail koalisyonu; İran merkezli, Şii eksenine karşı Kürtlerin bu koalisyona eklenmesi, bu ‘Turkosphere’in önünü açacaktır”.

    Demek o ki Anglo-sakson yapımı anlı şanlı bir TÜRKOSFER havucuyla gaza geleceğiz..

    (Arka planda görünmekte olan beysbol sopasına dikkat..)

    Depremden açmıştık lâfı..

    Acaba MS. 8’inci yüzyılda şimdiki Moğolistan’ın Orhun Vadisinde de bir deprem mi olmuştu?

    Deprem mi olmuştu da Bilge Kağan MS.735’de;

    “Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir?” demişti?

    “Türk Oğuz Beyleri”ne sesleniyor..

    “MS. 735” tarihi, “Millet olmamızı” en fazla geçen yüzyılın başına götüren çakma uzmanlara kapak olsun..

    Kaldı ki Orhun Yazıtları, günümüze kalan/halen ortaya çıkmış olan “ilk Türkçe yazı” örneğidir.

    Peki “bu millet” dünya sahnesine çıktığının ertesi günü yazıyı bulmuş olabilir mi?

    Öyle bir deprem olmuş ki, üstte gök çökmüş, altta yer delinmiş ve ancak öylelikle Türk İli ve töresi bozulmuş..

    Başka türlüsü mümkün değil diyor Bilge Kağan..

    Devam Ediyor Kağan;

    “Ey Türk ulusu! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı’na, özgür ve bağımsız ülkene karşı hata ettin, kötü duruma düşürdün”.

    Demek o devirde Türk ulusu kendine yabancılaşmış. Kendini “yükseltmiş” olan Kağan’ına ve özgür ve bağımsız devletine karşı hata etmiş.

    Bilge Kağan’dan 1500 sene sonra (2500 de ondan evveli) biz halâ 7.2 ile uğraşıyoruz.

    Uğraşıyor muyuz?

    Ama asıl soru şu;

    Göğün çöküp yerin yarılacağı bir deprem/kıyamet sonrası mı ancak Türk’ün ili, töresi bozuluyor?

    Yoksa Türk’ün ili, töresi bozulunca mı kıyamet kopuyor?

    Daha kısa soralım; kıyamet kopunca mı mankurtlaşılıyor yoksa mankurtlaşınca mı kıyamet kopuyor? 10 Nisan 2013

     57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • TC ADI TEMELLİ KALKARSA NE OLUR ?…….

    TC ADI TEMELLİ KALKARSA NE OLUR ?…….

    483448_627360777279461_152307781_n

    TC ADI TEMELLİ KALKARSA NE OLUR ?…….

    YENİ BİR ANAYASA İLE,
    “T.C. ” KALKARSA NE OLUR ?..
    NE OLACAĞINA BİR BAKALIM…

    ESKİ JUGOSLAVYA FESHEDİLDİ,
    BİZDEKİ “TC” GİBİ,
    “JUG” VARDI VE KALKTI…
    EMEKLİ MAAŞLARINI GİDİN ESKİ JUG’DAN ALIN DEDİLER,
    E…JUG YOK !…
    EMEKLİLERE SONRA NE OLDU,
    GİDİN SORUN,SÖYLESİNLER !..

    BİZDE NE OLMUŞTU ?..
    OSMANLI DEVLETİ TUĞRASI FESHEDİLİNCE,
    OSMANLI MEMUR EMEKLİLERİNE NE OLMUŞTU ?..
    TABİİ ONU DA BİLMİYORSUNUZ !..

    SADDAM’IN IRAK DEVLETİ FESHEDİLİNCE,
    EMEKLİLERE NE OLDU ?..
    E…ONU DA BİLMİYORSUNUZ !..

    İRAN’DA,
    ŞAH DEVLETİ FESHEDİLİNCE,
    ŞAH’IN GENERALLERİNE,
    ŞAH’IN DEVLET MEMURLARINA VERİLEN EMEKLİ MAAŞLARINA NE OLDU ?..
    E..ONU DA BİLMİYORSUNUZ !..

    ANAYASA OYLAMASIYLA,
    RUMUZU DEĞİŞEN DEVLETLERDE,
    ESKİ DEVLETTEN EMEKLİ MAAŞLARINDAN,
    YENİ DEVLET HUKUKEN MESÛL DEĞİLDİR !..
    ONU BİLİYOR MUSUNUZ ?..
    E..BUNA DA İNANMAZLAR !..

    T.C ‘DEN 9.600.000, (DOKUZ MİLYON ALTI YÜZ BİN) KİŞİ,
    EMEKLİ MAAŞI ALIYOR…
    EMEKLİLERDEN KURTULMANIN TEK ÇARESİ,
    TC’NİN FESHEDİLMESİDİR…
    HEM DE EMEKLİLERİN REFERANDUMDA,
    KENDİ ELLERİYLE VERECEKLERİ EVET OYLARIYLA…
    “EVET” VERİRLER Mİ,
    VERİRLER !..

    YAVRUM,
    GECE VAKTİ ORMANDAN GEÇMEYİN TECAVÜZE UĞRARSINIZ DESEK,
    GEÇERLER Mİ ?..
    GEÇERLER…
    TECAVÜZE UĞRAMADAN NASİHAT TUTMAZLAR,
    ANCAK,
    TECAVÜZDEN SONRA UYANACAKLARSA,
    KO TECAVÜZ ETSİNLER !..

    TC Nedim Çakmak

  • T.C

    T.C

    T.C

    Amerika’nın nefret ettiği birkaç sözcük sıralansa, şu ifadeler ortaya çıkar.

    Bağımsızlık,

    Milli,

    Gümrük,

    Sermayenin denetimi ve ülke sınırlarıdır.

    Amerika’nın en çok sevdiği sözcükler ise; Demokrasi (siz onu tekelci kapitalizm diye okuyun) ve terör sözcükleridir.

    Milli sözcüğü bir savunmayı, bir birlikte yaşamanın güvenini tembih ederler.

    Gümrük(ler) ulusal pazarların başkaları tarafından yağmalanmasına karşı bir ekonomik ve siyasi güvenlik aracıdır.

    Sermayenin denetimi ise; ülkede yaşayan halkın ezilmesine karşı bir tedbirdir. Büyüyen denetimsiz sermayenin emperyalizm ile siyasi ortaklığına karşı tedbirdir.

    Durum böyle olunca, dışarıdan gelecek ekonomik ve askeri saldırılara karşı ülke kendini savunmak zorundadır.

    Bu savunma sadece silah ve teknoloji ile olmaz. İrade de gerekir.

    İşte bu irade, milletin milli olma halidir.

    Bunların tamamı milli önlemlerdir, milli örgütlenmedir.

    Onun için savunmanın adı; T.C güvenliğidir.

    Yani Milli Savunmadır.

    Milli Eğitimdir,

    Milli Sağlıktır.

    Çok kolay anlaşılacağı gibi, T.C ibaresi; milli olma halinin devlet içindeki kurumlaşmış ifadesidir.

    Türk, milli, ulusalcı gibi sözcükler, anlamları itibari ile bir örgütlü savunma içerdiklerinden, emperyalizmin bu sözcükler ve gerisindeki içerikle uğraşması son derece olağandır.

    Bu anlamda, Anayasa’dan Türk ifadesinin çıkarılması hususu sadece PKK’nın istediği bir şey değildir.

    Türk sözcüğünün Anayasa’dan çıkarılmasını isteyen asıl unsur emperyalizmdir.

    Denetim dışı sermayenin, Türk’süz anayasa desteği de bundandır.

    T.C ibaresinin devlet örgütlenmesinden çıkarılması, yabancı tekellerin T.C ibaresi taşıyan devlet örgütlenmelerini kendi hegemonyasına bağlama işidir.

    TC. ibaresi alınan her kuruluşun, halkın kuruluşu ya da örgütlenmeleri olmaktan çıkarılması anlamındadır.

    Türk halkı T.C ibaresinin kuruluşların isminden çıkarılmasına karşıdır.

    Tıpkı Türk sözcüğünün Anayasadan çıkarılmasına karşı olduğu gibi…

    Peki, CNN Turk (dikkat ederseniz Türk değil, Turk) konuyu kamuoyuna, Türk halkının tepkisini ölçmeye yönelik olarak getirmiştir.

    Aslında, Türk kelimesinin Anayasadan çıkarılmasına, Türk halkının tepkilerini anlamaya çalışmaktadırlar.

    Yani gerekli psikolojik şokları uygulayarak, alacakları yolun rotasını çizmektedirler.

    Ankara’da yaşayan birisi olarak, kuruluşlardan TC ibaresinin çıkarılıp çıkarılmadığını izliyorum. Ziraat Bankasının birkaç şubesi dışında böyle bir uygulama görmedim.

    Bu durum, Hükümetin T.C ibaresini kaldırmak istemiyor anlamına gelmez.

    Sırasını anlamaya çalışıyorlar.

  • HEY GAFİL, BU YOLA ÇIKIŞ YOK

    HEY GAFİL, BU YOLA ÇIKIŞ YOK

    Bir süredir Türkiye’nin bağımsızlıkçı, antiemperyalist ve çağdaş güzide yurtsever insanları rencide edilmiştir.
    Dün Silivri’de bir tepenin yamacında kurulu adaletin tükendiği mahkemenin önünde ülkenin her yerinden, her yaşta kadın-erkek en yetişmiş onbinlerce yurtsever insan yorgunluğa, yağmura, ayaza, çamura, polisin gazla müdahalesine aldırmadan şimşek, yıldırım,bora, yağmur ve sel oldular.
    Ergenekon duruşmalarına protestolar yükseldi, yükseldi, yükseldi ve aydınlık Türkiye hasretini fakat imanını, gücünü ve and’ını pekiştirdi.

    *
    Yurtseverler infiallerini neoliberal güçlerin bir yanda cemaatin tüccar, öte yanda Erdoğan’ın imam-hatipçi güçlerle işbirliği yaparak giriştiği -yetmezmiş gibi,Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle Arap ülkelerinde sınırların Osmanlı’ya çekildiği pan-islam masal siyasetinin uygulayıcılarına sundukları öfkelerle bilendiler,sonuçları lanetlediler ve karara çıktılar…

    *
    Bir sonuç; neoliberallerin pan-İslamcı yeni Osmanlı konsepti karşılığında Türkiye ve diğer ülkelerle siyasi ve ekonomik usullerle kurduğu net bağımlılıklar ve ortaklaşa denetim süreçlerine rağmen güvenlik,istikrar ve büyümenin sağlanamayışıdır.
    Aksine, neoliberal güçlerin Türkiye ve Arap ülkelerinden maksimum kâr çıkardığı, itikâdi-siyasi,askeri güvenliklerini de bu masal siyasetin uygulayıcıları vasıtasıyla sağladıklarını -artık,biliniyor.
    İşte Tunus’ta,Libya,Mısır’da, Irak, Suriye’de halklar istikrar,gelişme ve güvenlikten yoksundur, ülkeler gün be gün birer yıkıntı halini alıyor.
    Siyasi iktidarın Türkiye’yide aynı hizaya getirme azgınlığı ve -bir ölçüde, başarısı Silivri’de şaşmaz iradesiyle yüce Türk Halkı tarafından reddediliyor.
    Onbinlerce yurtseverin attığı “Atatürk’te birleştik,tam bağımsız Türkiye” sloganı bunu söylüyor.

    *
    Başka bir sonuç, işbirlikçi cemaat ve siyasi iktidarın yıllarca insanların eğitim,sağlık gibi alanlarda kalitelerini oluşturmayla insan sermayesi yatırımı,
    Aşağılık bir çıkar algısına bulanmış din-iman yoluyla kişiler arası ilişkilerin,güvenin,duyarlılıkların sağlanması ve hedefe yönelişlerinden sağlanan sosyal sermaye yatırımından,
    Giderek devletin icra-yürütme-yargı kuvvetlerinin tüm kurumları ve silahlı kuvvetleri üzerinden Türkiye Cumhuriyetine hakim olunmasıdır.
    Onbinlerce insan bunu – asla affedilemez, ulusal ahlaksızlık olarak kabul ediyor -o yüzden, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla dikkat çekiyor.

    *
    Diğer sonuç, cemaatin ve siyasi iktidarın “Tek Millet,Tek Bayrak,Tek Vatan” sloganının ardında uzun vadede -işte,Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin kaldırılmasıyla başsız ve karmakarışık kaldığını düşündüğü İslam ülkelerini dini bir çekirdek etrafında toplanmış ümmet anlayışında bir devletler konfederasyonu kurgusudur.
    Bu düşün yakın vadede öngörüsü “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız ” hesabıdır.
    Farklı kimliklerin ve farklı inançların bir ulus devletle değil Ortadoğu Konfederal Sistemi içinde bir arada nasıl yaşayabilecekleri kurgulanıyor.
    Siyasi iktidarın bölgeyi kazanmak rüyasıyla, ideolojisi Kürdistan üzerindeki Türkiye egemenliğe son vermek, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk yönetimi kurmak olan PKK terör örgütünü,
    Türkiye Devletinin bir kez daha-asla, “Türk” gibi bir üst kimlik tasarlama girişiminde bulunmayacağı vaadi -yerine,eşit yurttaşlık garantisi ile dağdan indirip silahlarını bırakmaları ve siyaset zeminine çekilmeleri süreci işletiliyor.
    Silivri’de Türk’lük ve onun değerlerine reva görülen ahlaksızlık,”Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganıyla karşılık buluyor.

    *
    Başka bir sonuç ise siyasi iktidarın sorumlularının -birincisi, kapıldıkları İslam Birliği Konfederasyonu masalı -ikincisi, yalnızca kendi ikballerini garantilemek üzere gelecek yaklaşık 2.5 siyaset yılına sıkışan belediye,cumhurbaşkanı, anayasa,meclis seçimleri olmak üzere gidilecek 4 sandıkta da sağlayacakları uygun sonuçlarla kalıcı siyasi yapı oluşturma hedefidir.
    Güçlü ve istikrarlı yürütme arayışında geçmişteki parti sisteminin parçalanmışlığı sonucunda ortaya çıkan istikrarsız koalisyon örneklerinden hareket ediliyor.
    “Partili Cumhurbaşkanı” ile güçlü bir Başkanlık sisteminin Ortadoğu Konfederal Sistemi için -mesela, PKK terör örgütüne vaad edilenleri vermesinin yolunun açılması,
    Ve olası anayasa referandumundan sonra Belediye,Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından milletvekili seçimlerine “İleri Demokrasi-Eksiksiz Temsiliyet” mavrasıyla Türkiye siyasi yaşamının 2 buçuk partiden oluşacağı bir süreç dizayn edilmeye çalışılıyor.
    O yüzden CHP- MHP’ye saldırılıyor -o yüzden, CHP-MHP’ye, MHP- CHP’ye kırdırılmak isteniyor.
    Bu gidişi engellemek üzere Silivri’den “Birleşe birleşe kazanacağız ” sloganı yükseliyor.

    *
    Dün onbinlerce yurtsever her yaşta kadın-erkek Ergenekon duruşmaları protestolarından,
    Atatürk’ün “Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti çökmüştür. Bütün dünya bilmelidir ki,Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini tanıtmaya kadirdir. Türk, vatanının bir karış toprağı için ayağa kalkar. Türk milletinin haysiyetinin bir zerresine, vatanın bir avuç toprağına vuku bulacak tecavüzün bütün mevcudiyetine vurulmuş darbe olacağını farketmeyeceğini sanmak hatadır” ifadesine yükselmiş ruhta idiler.
    “Silivri zindanı yıkılacak” sloganlarıyla siyasi iktidarın Türkiye’yi çuvala sokma gayretine mükemmel bir ihtar verdiler.

    *
    Silivri ulusal benliğin ayağa kalkmasıdır,ayran kabarmayı-görsün…

    10.4.2013

  • Erdoğan, Hitler’den daha acımasız ve iki yüzlü

    Erdoğan, Hitler’den daha acımasız ve iki yüzlü

    Behçet Algan: “Erdoğan, Hitler’den daha acımasız ve iki yüzlü”
    305975_462653177139546_1941304209_n

    Almanya’da yaşayan bazı Türkiye kökenli politikacılar Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından CHP’li milletvekilleri hakkında soruşturma açılmasına sert tepki gösterdi.
    Almanya’nın Hamburg eyaletindeki Sosyal Demokrat Parti (SPD) Altona İlce Belediye Meclis Üyesi Behçet Algan, Erdoğan hükümetinin demokrasi ve insan hakları açılımı yerine “kendi diktasını kurmak” için bütün muhalifleri “düşman olarak” gördüğünü söyleyerek “Erdoğan, Hitler’den daha acımasız ve iki yüzlü” dedi.
    Türkiye’de bir diktatörlük yaratılmaya çalışıldığını ileri süren Algan, “Erdoğan Hitler’e rahmet okutuyor. Türkiye’de çok sayıda faşist partiler geldi geçti. Demokrasi ve insan haklarına inanan herkes birleşmeli. Türkiye’deki gelişmeleri hayretle izliyoruz” dedi.
    Sol Parti Federal Meclis Üyesi Sevim Dağdelen, Türkiye’deki gelişmelerden endişelendiğini ifade ederek, milletvekillerinin gösteriye katılmalarından dolayı haklarında soruşturma başlatılmasının demokrasi ile bağdaşmayacağını savundu.
    Dağdelen, “Türkiye’deki gelişmeleri endişeyle izliyorum. Antidemokratik bir gidişat var. Milletvekilleri hakkında soruşturma açılması, toplanma ve ifade özgürlüğü ile çelişmektedir. Bu da Türkiye’de demokrasinin baskı altında olduğunu göstermektedir. Sendikacılar, gazeteciler, öğrenciler, milletvekillerinin içeriye alınması Türkiye’nin İslamist diktatörlüğe doğru gidişatının bir göstergesi. AKP’ye karşı olan herkes şüphe altinda. Ülkede adeta korku rüzgarı hakim” dedi.
    Avrupa ülkelerinden özellikle Merkel hükümetinin AKP’ye destek verdiğini ileri süren Dağdelen, söz konusu ülkelerin ekonomik çıkarların insan hakları çıkarının üzerinde gördüklerini söyledi.
    “DEMOKRASİYİ ÖZÜMSEMEMİŞ KİŞİLERDEN DEMOKRASİ BEKLENEMEZ”
    Hamburg eyaletinde Yeşiller Partisi’nden Belediye Meclis Üyesi Yusuf Uzundağ, Türkiye’nin yakın ve uzak geçmişinde vahim adaletsizlikler yaşandığını ifade ederek şöyle konuştu: “Bugünkü siyasi iktidar başka bir demokrasi ve adalet vaadi ile geldi, fakat en kısa zamanda geçmiş iktidarlardan hiç mi hiç farklı olmadığını, hatta daha beter
    bir yapıya sahip olduğunu gösterdi. Dünkü Emek Sinaması protestosundada bunu gördük. Silivri’de yaşanan gösterileri sırf muhalefet milletvekillerine mal etmeye çalışmak, bu siyasi iktidarın hiçbir muhalefete tahammül etmediğini gösteriyor. Bir bakanın ağzından çıkan iki kelime savcılar için emir olarak anlaşılıyor!
    Demokrasiyi özümsememiş kişilerden demokrasi beklemek, hayalkırklığından başka bir sonuç doğurmaz! Umarım insanlık onuru bu ülkede birgün herşeyin üstünde olur! Bu soruşturmaya uğrayacak milletvekillerinden başkaları için de bu tür çabalarda bulunmasını beklerim.”
    Süheyla Kaplan / Almanya

  • Türkiye’ye beyin göçü

    Türkiye’ye beyin göçü

    Türkiye’ye beyin göçü

    Türkiye, Almanya’da iyi eğitim alan ve iş tecrübesi olan Türkleri kucaklıyor. Göçmenler, Türkiye’nin kalkınmasına hız kazandırıyor.

    DW.DE

    Türkler Almanya’ya küsüyor

    Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın Göç Raporu’na göre, sanayi ülkelerine göç azalırken, Türkiye de artık OECD ülkelerine büyük göç veren ülkeler arasında yer almıyor. (13.07.2011)

    Almanya’dan göç edenler artıyor

    Almanlar Almanya’yı terk ediyor

    Dilek Keser

    Almanya Ekonomi Bakanı Philip Rösler, Alman şirketlerinin önemli pazarları arasına giren Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesinde, ikili ekonomik ilişkileri daha da geliştirmeyi arzuladıklarını söylemişti. Türkiye, Alman yatırımlarının yanı sıra, ekonomik geleceği açısından büyük önem verdiği Almanya’daki nitelikli Türk göçmenleri de ülkeye çekmeye çalışıyor.

    Kendine Türkiye’de gelecek aramaya karar veren Dilek Keser, dönüş kararı verdiğine hiç pişman olmadığını söylüyor. Dilek, Almanya’da “İşletme” tahsilini tamamladıktan sonra on yıl bir şirketin müdürlüğünü yapmış. 36 yaşındaki dinamik iş kadını, Almanya’da kendine gelecek görmediği için ata yurduna dönmeye karar vermiş.

    İstanbul’da gayrimenkul işi yapan Dilek Keser Avrupalı ve Amerikan yatırımcının Türkiye’deki taşınmazlarıyla ilgileniyor. Alman – Türk ortaklığı bir şirkette çalıştığı için hem Euro, hem de Türk Lirası üzerinden maaş alıyor. Artık Euro’ya ihtiyacı kalmadığını belirten Dilek Keser, üç dil bilmesinin Türkiye’de dolgun ücretli iş bulmasını kolaylaştırdığını söylüyor.

    Dilek Keser

    Beyin göçü yön değiştiriyor

    Almanya’yı terk edip Türkiye’ye yerleşen Türklerin sayısı her geçen gün artıyor. Bunda Türkiye’nin ekonomik gelişmesi önemli rol oynuyor. Sanayi Bakanı Nihat Ergün; Türkleri, ekonomik şartların hızla düzeldiği anavatana dönmeye çağırıyor. Ergün, 1961 ile 1973 yılları arasında 750 bin Türk’ün çalışmak için Almanya’ya gelmesini sağlayan anlaşmanın yenilenmesini, ancak bu kez Almanya’nın Türkiye’ye vasıflı eleman göndermesini öneriyor.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in 100’üncü kuruluş yıldönümünün idrak edileceği 2023 yılına kadar Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokmakta kararlı olduklarını söylüyor. 2011’de yüzde 8,5’luk ekonomik büyüme hızını yakalayan Türkiye’de öncelikle inşaatçılık ve enerji alanlarında büyük yatırımlar yapılıyor. Euro krizi ve küresel ekonomik durgunluk yüzünden diğer Batılı ülkeler gibi Türkiye’nin büyüme hızı da önemli gerileme göstermişti.

    Avrupa’nın durumuna bağlı

    Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi’nin (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen 2013’ün Türkiye açısından kritik bir yıl olacağını ve Türkiye’nin gelişmesinin Avrupa’nın performansına bağlı olduğunu söylüyor. Ülgen DW’ye verdiği demeçte, Türkiye’nin ihracatının yüzde 40’ını Avrupa Birliği’ne yaptığını, Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 85’inin de Avrupa’dan geldiğini söyledi.

    Hafen Istanbul

    Türkiye’nin kalkınmasında Avrupa’dan gelen işgücüne de büyük önem veriliyor. Sinan Ülgen, yüksek öğrenimini Almanya’da tamamlayan Türklerin, mali durumlarının nispeten iyi olması sayesinde Türkiye’de kendi işini kurup istihdama katkıda bulunabileceklerini belirtiyor.

    ‘Tutunamazsam dönerim’

    Beş yıl önce Türkiye’ye yerleşen ve buz pisti ekipmanları satan Tolga Sandıkçı ilk üç ayda 400’ün üzerinde sipariş aldığını belirtiyor ve “Almanya’da bu işi yapsam kısa zamanda bu kadar müşterim olmazdı” diyor. Sandıkçı bunu, Almanya’da ekonominin bütün nişlere yerleşmesine, Türkiye’de ise hâlâ pek çok piyasa boşluğunun bulunmasına bağlıyor.

    Genç işadamı yine de ‘Alamancı’ olarak Türkiye’de iş hayatına atılmayı hafife almamak gerektiğini, arada önemli zihniyet farkı bulunduğunu ve kendisinin de ‘ne kadar Almanlaştığını Türkiye’ye dönünce anladığını’ sözlerine ekliyor. Dolandırılma riskinin hafife alınmaması gerektiğini hatırlatan Münihli genç Türk işadamı, “Türkiye’de tutunamazsam, Almanya’ya dönerim” diyor. Bu da iki vatanlılığın avantajı olsa gerek.

    © Deutsche Welle Türkçe

    Senada Sokollu / Ahmet Günaltay

    Editör: Ayhan Şimşek

    ileTürkiye’ye beyin göçü | AVRUPA | DW.DE | 09.04.2013.

  • Binlerce Yıl Önce Platon Demiş ki…

    Binlerce Yıl Önce Platon Demiş ki…

    450px-Delphi_Platon_statue_1

    ”Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir.
    Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır.
    Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir.

    Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar,
    kötü de olsalar, başa geçebilirler.
    Oy toplamasını bilen herkesin,devleti idare edebileceği zannedilir.
    Demokrasi, bir eğitim işidir.
    Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.
    Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.”

  • Rumlar Doğalgazı Teminat Verebilir mi

    Rumlar Doğalgazı Teminat Verebilir mi

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, ekonomik krizden çıkmak için gerekli parayı üyesi olduğu AB’den bulamayınca, çare olarak tek yanlı ve uluslararası kurallara aykırı bir şekilde ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölgesinden (MEB) çıkaracağı doğalgazı teminat vermeyi hedefliyor.

    Kıbrıs adasının etrafındaki münhasır ekonomik bölgeler üzerinde sırası ile Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır ve Akrotiri Devleti’nin (Egemen İngiliz Üsleri) hakları bulunmakta. Kıbrıs Rum Yönetiminin Doğu Akdeniz’deki sözde Münhasır Ekonomik Bölgesinden doğalgaz çıkarabilmesi için 1958, 1960 ve 1982 yıllarında imzalanan Deniz Hukuku Konferanslarına göre bu ülkelerle karşılıklı birer anlaşma yapma zorunluluğu var.

    Yani “burası benim” demeyle hiçbir şey olmuyor. Söyleyen sadece kendini kandırıyor, bir müddet sonra da duvara tosluyor.

    Rumların Doğu Akdeniz’de, özellikle de Mısır’ın imzasını geri çekmesinden sonra 10, 11 ve 12’nci parselden çıkacak doğalgazı sorunsuzca sahiplenmesi olanaksız. Öncelikle bu parsellerin kendilerine ait olmadığı iddiaları var.

    Bu parsellerden çıkacak doğalgaz üzerinde Türkiye’nin, Mısır’ın ve Kıbrıslı Türklerin hakları bulunmakta. Dolayısıyla Rumların bu hakları gasp etmesi olanaksız.

    Mısır’ın iddiası, Mübarek’in ailesinin Mısır hazinesinden çaldığı paraların Kıbrıs Rum tarafındaki offshore bankalarda isimleri saklı olarak saklanması karşılığı, Mübarek yönetiminin Rumlara karşılıklı menfaatlere dayalı bir Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması imzaladığı ve parsel 10, 11 ve 12’yi Rumlara adeta hediye ettiğidir.

    Şubat ayı içinde Hürriyet ve Adalet Partisi Kahire milletvekili Prof. Dr. Abdulkadir Avde, 2003 yılında Kıbrıs Rum tarafı ile imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmasının iptal edilmesi önerisini Mısır Şura Meclisine getirdi. Şura Meclisinde görüşülen ve Meclis alt komitesi olan “Yasama Komisyonu”nda ne havale edilen öneri, komisyon üyeleri tarafından olumlu karşılanarak iptal edilmesi yönünde olumlu görüşlerle mutabakata varıldı.

    Kahire Milletvekili olan Prof. Dr. Abdelkadir Avde, Asyut Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümüne öğretim üyesi. Şura Meclisine sunduğu yasa tasarısında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Mısır arasında 17 Şubat 2003 yılında imzalanan MEB anlaşmasında Mısır’ın haklarının gözetilmediği, yanlış temeller üzerinde kurulduğu ve iptal edilmesi durumunda da Mısır Devletine milyarlarca cüneyhlik parayı geri kazandıracağı belirtildi.

    Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin çıkacak doğalgazı ipotek vermek istediği parsellerin üzerinde 1958 ve 1960 Deniz Hukuku Konferansı kararları gereğince Türkiye’nin de hakları bulunmakta. 1982 Deniz Hukuku Konferansının altına ABD ve diğer birkaç ülke ile birlikte imza atmayan Türkiye’nin hakları hukuken baki bu parsellerin üzerinde.

    Ve de bizler Kıbrıslı Türklerin de, halen varlığını kağıt üzerinde sürdürmekte olan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası uyarınca, bu parseller çıkacak doğalgaz üzerinde eşit düzeyde haklarımız bulunmakta. Elbette ki topluca veya da kişisel olarak davalar açmak hakkımız da baki.

    Kıbrıslı Rumların kendilerine ait oldukları şüpheli olan ve üzerlerinde herhangi bir kontrolleri de bulunmayan söz konusu parselleri kendi kendilerine batırdıkları devletlerinin borçlarına garanti göstermek istemeleri, uluslararası hukuk açısından doğru olmadığı gibi, güvenilir de değil.

    Zaten bu nedenle gerek AB, gerekse baryaları Rusya, kreditörler olarak doğalgazı ipotek almak istemiyor ve de teminat olarak kabul etmiyor kredi vermek için. Çünkü KKTC’den bir tek kişinin bile bu konuda dava açması, teminatın güvenilirliğini ve sağlamlığını hemen tehlikeye sokar.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    10 Mart 2013

  • Sadece Brüksel’de çok şey değişmiyor!

    Sadece Brüksel’de çok şey değişmiyor!

    Egemen Bağış’ın harika performansı: sadece Brüksel’de çok şey değişmiyor!

    Türkiye’ye “sıfır’dan bir AB Bakanlığı” inşa eden ve AB’ye “onurlu” Türkiye’nin nasıl “muhatap alınması gerektiğini” öğreten Egemen Bağış’ı takip etmenizi öneririm.

    AB ve Türkiye arasındaki ilişkiler ve de özellikle “Türkiye’deki Barış Süreci’ne” paralel olarak gündeme gelen gelişmeler önümüzdeki dönemde güzel süprizleri de beraberinde getireceğe benziyor.

    Varsın MHP, aynı AB genelinde olduğu gibi ulusal düzeylerde kriz ortamlarını değerlendirerek aşırı sağ ve ırkçı partilerin güçlendiğine benzer şekilde “barışa karşı savaş naraları atarak” bir miktar oy kazansın.

    Varsın daha düne kadar “Abdullah Öcalan ile konuşabildikleri için böbürlenecek kadar gülünç hallere düşen” Doğu Perinçek ve İşçi Partisi “vatan elden gidiyor”, “ülkeyi bölüyorlar” ya da “postalıma, üniformama ve paşama dokunma mitingleri” yapsın.

    Varsın CHP dünyanın tüm sosyaldemokrat partilerinin tersine bir tavır içinde “cunta yapmaya teşebbüsten hapis yapanları vekil yapsın” ve ardından “Türkiye’de demokrasi yok bakın vekilleri bile hapse attılar” diye IP’nin peşine takılıp “Karagöz ve Hacivat” oynasın.

    Varsın CHP dünyadaki tüm sosyaldemokratları hayretler içinde bırakarak “Türkiye’de kanın akmasının sona ermesi için verilen çabalara karşı elinden geleni ardına koymasın”.

    Varsın bazı CHP’liler en başta AB’deki sosyaldemokratların bile “acaba ne yaptıklarını gerçekten biliyorlar mı?” diye sorarak Suriye’nin eli kanlı diktatörü Esad’ın yanında “ceket ilikleyerek” “insan hakları adına” hepimizi utandıran garip Şam ziyaretleri yapsınlar.

    Tüm bunlara rağmen Türkiye AB yolunda oldukça başarılı bir şekilde ilerlemekte.

    En başta tüm “pratikleri AB ile çelişen CHP’liler” artık tüm diğer alanlarda “ballandıra, ballandıra anlattıkları” sahte komplo teorileri kapsamındaki “AK Parti gerçekte AB’ye girmek istemiyor” palavrasını yaymaktan vazgeçsinler.

    Türkiye’de onlarca yıl “kemalist bir oligarşinin” geniş yığınlar üzerine baskısını açıklamak amacıyla sürekli kullanılan “biz olmazsak irtica gelir” ya da “AK Parti bu ülkeyi İran’a benzetecek” palavralarıyla Türkiye’yi Pinochet Şili’sine çevirdiklerini saklamaya çalışan blokta “biz sosyaldemokratız” diyenlerin de olması sosyaldemokrasi adına acı bir durum.

    Hele şimdi “dünyaya rezil oluyoruz” diyerek Türkiye’nin “karanlık, cuntacı, anti-demokratik, insan haklarının ayaklar altına alındığı” ve Türkiye’nin insanlarının “iktidara el koyduk” diyerek postallar altında ezildiği dönemlerin hesaplarının sorulmasına karşı İP gibi marjinallerin peşine takılarak aralarında malüm “yargısız infazcıların da” olduğu kesimleri savunmak gibisinden bir duruşu “Sosyalist Enternasyonal’e” anlatabilmek için gerçekten “bu derece gerçeklerden çok uzak olmak” gerekir.

    İşte tüm bunları yaşamakta olduğumuz Türkiye’de, yani muhalefetin ve de özellikle “cuntacı kafa yapılarından hesap sorma konusunda en önde gitmesi” gerekenlerin cuntacıları savunduğu bir ülkede AB hedefinde gidebilmek gerçekten kolay değil.

    “Kemalizmi sosyaldemokrasi” sananlar acaba “AB değerlerini nasıl görmekteler” bilmek bile istemiyorum.

    İşte bu açıdan baktığımızda en başta Egemen Bağış olmak üzere Türkiye’de hükümet AB konusunda hem AB içindeki “Türkiye’yi istemeyenler” ve “Türkiye’de AB değerleri açısından kutsal olan her şeyle sorunlu olanların” oluşturduğu bu “garip koalisyona” rağmen güzel işler yapmakta.

    AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın özellikle Sarkozy ve Merkel gibi “vizyonsuz” liderler AB’sinde ve Güney Kıbrıs gibi “şaşkın” AB üyelerinin olduğu bir ortamda zor dönemlerde azimle çalışmasını seyrederken “şapkasından tavşan çıkarıyor” diye takılmadan edemezdim.

    Galiba benim şakamın gerçeği yansıtan bir yanı da var.

    İşte gelişmeler ortada.

    AB’de açılmayan “müzakere başlıkları” konusunda olumlu gelişmeler izliyoruz.

    “Kıbrıs Cumhuriyeti” adını tek taraflı istismar eden Güney Kıbrıs ile ilgili gelecek aylarda sanırım “müthiş gelişmeler” yaşayacağız. Üstelik KKTC’de bu işten sorumlu olan makam bu hıza “ayak uydurabilecek birikime ve kadroya” sahip olmasa da! Onun içim Ankara’yı, Egemen Bağış’ı ve Ahmet Davutoğlu’nu anlamak lazım. Türkiye’deki CHP gibi KKTC’de “öyleleri” varki onlarla “geleceği inşa edebilmek” neredeyse imkansız. Ve buna rağmen “kollar sıvanmış bir vaziyette” canla, başla çalışılmakta!

    Tüm diğer alanlarda olduğu gibi AB alanında da olanları dikkatle izlemenizi öneririm.

    Türkiye büyük adımlar atıyor ve bu adımlar sadece Türkiye’yi değil çevresindeki tüm geniş coğrafyayı değiştiriyor.

  • MANKURT

    MANKURT

    MANKURT

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Türk alfabesindeki T,R,K ve M harflerinin ilginç özellikleri ve diğerlerine göre daha fazla yetenekleri vardır.

    Aralarına uygun ince sesliler yerleştirirseniz TÜRK olur, TÜRKMEN olur, TEREKEME olur..

    “TERKETMEM” olur..

    TÜRKÜ olur, mertçe ve erkekçe söylenir. Dilden dile, nesilden nesile; tarih ötesinden, coğrafya ötesinden zaman ve mekânımıza taşır millî hafızamızı..

    Tarihi anlatır bize, coğrafyayı anlatır.

    Tarihimizi ve coğrafyamızı  öğretir bize, tarihin ve coğrafyanın paçalarımıza yapıştığını hissettirir..

    Harflerin yerini değiştirip aralara kalın sesliler koyun, KART olur, KURT olur..

    Dağların tepelerinde karda yürürken kart-kurt diye ses çıkarır.

    U’nun noktalarını koyun, KÜRT olur..

    İki satır geri dönün..

    KURT’un önüne çeşitli sıfatlar da konulur.

    Yakışır..

    DİŞİ KURT olur, BOZKURT olur..

    Ama….

    MANKURT da olur.

    Ünlü Türk romancı Cengiz Aytmatov; ‘’Gün Uzar Yüzyıl Olur’’ (Cem Yayınevi-İstanbul) adlı “ŞAH”eserinin  125 ve 127’inci sayfalarında ‘’o işlem’’i şöyle anlatır.

    Juan Juanlar Kazak bozkırlarını istilâ eder ve Kazak gençlerini tutsak ederler.

    “…Önce tutsağın kafasını kazırlar, kesilen bir devenin boyun bölgesinden yüzülen bir deri parçası tutsağın kafasına bir başlık gibi geçirilir. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boyuna tahta kalıp takılır, yürek paralayıcı çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürdü. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada güneşin alnacında, aç-susuz birkaç gün kalırdı. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlarsa belleklerini yitirerek geçmişlerini anımsamayan birer ‘mankurt’ -köle- olurlardı. Tutsakların ölüm nedeni açlık, susuzluk değildi. Zavallılar başlarına geçirilen taze deve derisinin güneş altında kuruyarak büzülmesi sonucu acıya dayanamadıkları için ölürlerdi. Sımsıkı sarılan deri kurudukça tutsağın kazınmış başını mengene gibi sıkıştırırdı. Bütün bu acılar sonunda tutsak aklını yitirmeye başlardı. Juanjuanlar işkencenin beşinci gününde sağ kalan var mı diye bakmaya gelirlerdi. İşkenceye tutulanlardan biri bile sağ kasa amaçlarına ulaşmış sayarlardı kendilerini… ‘Mankurt’ kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi kısacası insan olduğunun bile farkında değildi. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine iktisadi açıdan büyük avantajlar sağlardı… Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike, kölesinin başkaldırmasıdır. Her köle fırsat bulunca isyan eder; oysa mankurt köleler arasında kaçmayı, karşı koymayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında tek varlıktı. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt ta efendisinin sözünden dışarı çıkmazdı. Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, bedeninin gereksinmelerinden başkasını düşünmezdi…. En kirli, en ağır işler mankurtlara verilir, sonsuz sabır isteyen bıktırıcı, sıkıcı, sinir törpüleyici işler onlara yaptırılırdı.”…

    Lâfın burasında okurun cep telefonu saatinin analog mu, yoksa dijital mi olduğunu merak ediyorum..9 Nisan 2013

     57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Atina’yı kızdıran anlaşma…

    Atina’yı kızdıran anlaşma…

    Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs’taki Barış Harekatı’ndan üç gün önce dönemin ABD Ankara Büyükelçisi William Macomber’in Başbakan Bülent Ecevit ile görüşmesinin içeriği Atina’da tartışma konusu oldu.

    (Yorgo Kırbaki / CNN TÜRK / Atina) — Wikileaks arşivlerini yayınlayan Ta Nea gazetesi, Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen 1974ANKARA05629 numaralı ve başlığında “anlaşma” kelimesinin de bulunduğu telgrafın imha edilmiş olduğunu ve açıldığında sadece “mevcut değil” ifadesinin yeraldığını yazdı.

    Türkiye’nin müdahalesinden iki gün önce Ecevit-Macomber görüşmesi ile ilgili telgrafın imha edilmiş olması ve özellikle de başlığında “anlaşma” kelimesinin bulunması, Yunan başkentinde “Neye anlaşmışlardı?” sorusunu gündeme getirdi.

    Ta Nea, bu görüşme ile ilgili aynı dönemde ABD’nin Paris, Londra ve Atina Büyükelçiliklerinden gönderilen telgraflarda da “mevcut değil” ifadesiyle boş olmalarına dikkat çekti.

    Ecevit, 17 Temmuz 1974’de ABD Büyükelçisi ile görüşmesinden hemen sonra Londra’ya giderek Başbakan Harold Wilson ve Dışişleri Bakanı James Callaghan ile biraraya gelmişti.

    Wikileaks arşivlerinde ayrıca, 18 Temmuz 19874’de ABD’nin Kıbrıs Büyükelçiliğinden gönderilen 1974NİCISİO1523 numaralı telgrafta “Lefkoşa’daki Türk Büyükelçisi, yaralanabilirler gerekçesiyle devlet binalarının BM güçleri tarfından korunmaması istediği” belirtildi.

    Ta Nea, bu telgrafın da ABD’nin Türkiye’nin madahalesini 2 gün önceden bildiğine kanıt teşkil ettiğini yazdı.