Blog

  • Neolitik Dönemdeki İlk Türkler Saptandı

    Neolitik Dönemdeki İlk Türkler Saptandı

    Yrd.Doç.Dr. Osman Çataloluk, 1993 yılında Konya Çatalhöyük’te yapılan kazılarda insan kemiklerine rastlanıldığını ve DNA analizlerinde kemiklerin yüzde 40’ının Türk ırkına ait olduğunu açıkladı.

    88534-HABER

    – Yrd.Doç.Dr. Osman Çataloluk, 1993 yılında Konya Çatalhöyük’te yapılan kazılarda insan kemiklerine rastlanıldığını ve DNA analizlerinde kemiklerin yüzde 40’ının Türk ırkına ait olduğunu açıkladı.

    ‘Türkün Genetik Tarihi’ adlı araştırma kitabının yazarı Genetik Araştırmacı Yrd.Doç.Dr. Osman Çataloluk, Anadolu’nun en eski yerleşim yeri olarak bilinen Konya Çatalhöyük’teki insan kemiklerinin incelenmesiyle burada yaşayanların genetik olarak Türk ırkı olduğunu açıkladı. Çataloluk, Konya Çatalhöyük’te 1993 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında 800 insan kemiğinin toplandığını ve bu kemikler üzerinde genetik ırksal tiplemelerin belirlendiğini söyleyerek araştırmada baskın ırkın Türkler olduğunu belirtti.

    Çataloluk, 1994 yılında Amerika’nın Stanford Üniversitesi’nde görevli Profesör Cavalli-Sforza tarafından Çatalhöyük’le ilgili kemiklerin Y-DNA analiz sonuçlarının yayınlandığını ancak dikkate alınmadığını ifade etti. Çataloluk, günümüzden 10 bin yıl öncesinde Anadolu’daki ilk toplu yerleşim yeri olan Çatalhöyük’teki genetik bilimsel araştırmaların Proto-türk diye adlandırılan Neolitik dönemdeki ilk Türkleri de saptadığını belirterek “Bu çalışmalar Anadolu’nun gerçek sahibinin Türkler olduğunu ortaya koymaktadır” diye konuştu.

  • PROF.DR. HAKKI KESKİN’DEN AÇIK MEKTUP

    PROF.DR. HAKKI KESKİN’DEN AÇIK MEKTUP

    PROF.DR. HAKKI KESKİN’

    Almanya’da 30 yıl siyasal bilgiler dersi vermiş bir bilim adamı ve 8 yıl milletvekilliği yapmış bir siyasetçi

    Alman Parlamentosu’nda 8 yıl milletvekilliği yapan siyaset bilimcisi Prof. Dr. Hakkı Keskin, T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği özel mektupta, yer yer sert eleştirilerde bulundu ve bugüne değin izlenen gerilim politikası yüzünden Türkiye’nin bir çatışma ortamına sürüklendiği yönünde uyarıda bulundu.
    Ayrıca Google’a “Prof. Dr. Hakkı Keskin” diye yazarsanız, diğer mektuplarını ve ilgili haberleri de bulabilirsiniz.

    Sayın Başbakan, 

    Size yazdığım ilk iki açık mektubumda  (17.4.2009 ve 2.8.2010, www.keskin.de) özetle, izlediğiniz politikaların toplumu endişe edilecek düzeyde kutuplaştırdığını, Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi temel ilkelerden hızla uzaklaşıldığını, hükümetinizi eleştirenlere karşı değişik yöntemlerle baskı, korku, yıldırma, sindirme siyaseti güdüldüğünü ve çok sayıda aydın, gazeteci, bilim adamı, öğrenci ve üst rütbeli subayın tutuklandığını belirtmiştim. Bu durumun 21. Yüzyılın Türkiyesi’ne yakışmadığına, sosyal ve siyasal barışın yok edilmekte olduğuna ve giderek Türkiye’nin bir çatışma ortamına doğru sürüklendiğine vurgu yapmıştım.

    Batı Avrupa ülke parlamentolarında siyaset yapan 13 arkadaşımla birlikte 11 Mart 2011‘de yaptığımız açıklamamızda,  Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün ciddi bir tehdit altında olduğunu belirtmiştik. Grup toplantınızda bu açıklamaya değinerek, “yurt dışındaki Türk kökenli milletvekilleri dikkat etsinler, ezilirler” diyerek, en sade eleştirilere bile tahammül edemeyeceğinizi; eleştirileri baskı ve tehditle sindirme tavrınızı, bize karşı da açıkça gözler önüne sermiştiniz.

    Bilmelisiniz ki, ben bu girişimlerimde konuya asla partisel anlayışla yaklaşmıyorum. O kadar ki, sol dünya görüşüme karşın, iktidara geldiğiniz 2002’yi izleyen ilk yıllarda ekonomik ve sosyal alanda yaptığınız bazı reformlara yazılarımla destek verdim. Bugün de, özellikle ulaştırma ve sağlık bakanlığı tarafından yapılmakta olan çalışmaları, olumlu değerlendirdiğimi söylemek isterim.

    1968‘den bu yana Türkiye’de ve son elli yıldır yaşamakta olduğum Almanya’da, her zaman kararlılıkla, gerçek demokrasi, hukuk devleti, sosyal devlet, insan hakları, Almanya’daki Türk toplumunun eşitlik hakları ve eşit yaşam koşulları için uğraş verdim, vermekteyim. Anavatanım Türkiye ile bağlarımı sürdürerek, oradaki gelişmeleri yakından izlemekteyim. İşte bu nedenle, basında yer alan yazılarımda ve size yazdığım açık mektuplarımda, bir bilim adamı sorumluluğuyla çok sevdiğim Türkiye`deki olumsuz gelişmelere ilişkin olarak duyduğum kuşkuları hem bilginize sunmak hem de kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

    Türkiye’deki olumsuz gelişmeleri görebilen ve dile getirme cesareti gösterebilenlerin çoktan bildikleri endişe verici gerçeklerden birini, siz bir süre önce bizzat itiraf ederek, parlamenter demokrasinin önkoşulu ve vazgeçilemez temel ilkesi olan, “kuvvetler ayrılığına özünde karşı olduğunuzu söylediniz. Parti kurultayınızda coşkuyla kucakladığınız, Mısır halkının çoğunluğu tarafından„ Mısır’ın yeni Firavunu“ olarak nitelenen Mursi’nin de yapmaya çalıştığı gibi, yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplamak istiyorsunuz. İşte, kuvvetler ayrılığının mevcut olmadığı ve bunun neticesi olarak, bağımsız yargı tarafından denetlenemeyen yönetim biçiminin adı, açıkça DİKTATÖRLÜKTÜR.

    Yargının ve muhalefetin, bazı kararlarınıza ve projelerinize direndiklerinden yakınıyorsunuz. Açıkça diyorsunuz ki, mecliste çoğunluğu elinde bulunduran partinin Başbakanı olarak ben, istediğim her kararı engelsiz uygulamaya koyabilmeliyim.

    –       Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük kazanımlarının simgesi olan ve Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze değin coşkuyla kutlanan ulusal bayramlarımız ve ulusal bağımsızlık savaşımızın büyük önderi, Çağdaş Türkiye’nin ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, inanılmaz gerekçelerle ve yasaklarla unutturulmaya çalışılacak;

    –       Ülkenin kamu varlıklarına sahip çıkan yurtsever aydınlar, Kemalistler ve   hükümeti yanlış uygulamalarından ötürü eleştiren gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, hatta milletvekilleri, yüksek rütbeli subaylar, öğrenciler “terör” suçlusu iddiasıyla yıllardır Silivri’de tutuklu kalacak;

    –       Devletin elindeki ve hatta kârlaçalışan ve de stratejik önemi olan tüm kamu kuruluşları gerçek değerlerinin çok altında özelleştirilecek;

    –       Doğal ve tükenmez enerji kaynakları olan güneş ve rüzgâr enerjisi gereğince değerlendirilmezken, çoğu ülkelerin vazgeçtiği atom santrallerinin hem de deprem bölgelerinde kurulması planlanacak ve enerji bakımından Türkiye’nin risk düzeyinde bağımlı olduğu ve teknolojisinin de geri olduğu Rusya ile atom santrali  anlaşması yapılacak;

    –       Karadeniz bölgesindeki köylerin ve ilçelerin doğal yaşam kaynağı olan çayları, dereleri ve giderek Türkiye’nin nehirleri satılacak;

    –       Dünyanın ikinci en zengin oksijen kaynağı olan Kazdağıları, siyanürle madencilik yapan, bu nedenle de ormanları, çevreyi ve kaynak sularını zehirleyen zihniyetin tekellerine açılacak;

    –       Belediyelere ait deniz taşımacılığı, İstanbul İDO örneğinde olduğu gibi,        rakipsiz firmalara yok fiyatına devredilecek;

    –       Boğaz köprüleri ve otobanlar satılarak, vatandaşların yakında daha fazla ücret ödemelerine göz yumulacak;

    –       Son derece yaşamsal nedenlerden nehirlerine, çaylarına, derelerine, toprağına, ormanına, doğasına, sendikal haklarına, çağdaş eğitimine sahip çıkan aileler, köylüler, işçiler, öğrenciler cop, tazyiklisu ve biber gazı kullanılarak susturulmaya çalışılacak;

    –       Tüm uyarılara karşın gerekli önlemler alınmayarak, son 10 yılda 11.475 işçi iş kazalarında can verecek;

    –       Türkiye’de hükümetlerin yüzkarası olan Maraş ve Sivas katliamlarını anma yürüyüşleri, aşırı güç kullanılarak, engellenecek;

    –       Türkiye bakımından hiçbir haklı gerekçesi olmaksızın, ABD böyle istediği için, kısa bir süre öncesine değin ailece birlikte tatil ve ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yaptığınız Suriye Devlet Başkanı Esad’ın düşürülmesinin öncü gücü olunacak ve Türkiye-Suriye sınırının PKK’nin yan kuruluşunun eline geçmesine neden olunacak.

    Sayın Başbakan, siz dolaylı olarak diyorsunuz ki, bana sadece partim değil, partimin milletvekilleri değil, demokrasinin vazgeçilmezi olan bağımsız yargı, özgür basın, muhalefet ve farklı düşünen herkes de biat ve itaat etmelidir. Başbakan yardımcısı sayın Bülent Arınç’ın bu gerçeği açıkça belirttiği gibi.

    Demokrasi ve hukuk devletinin temel ilkelerinden ne denli uzaklaşıldığına bir kaç somut örnek daha vereyim:

    Demokrasilerde bağımsız olması gereken yargıyı, özel yetkili hâkim ve savcılarla ve istenen davalarda savcı ve hâkimlerin görev yerleri keyfi olarak değiştirilerek, yargı kararlarına müdahale edilmektedir.

    –       Tıpkı Deniz Feneri davasında olduğu gibi, suçluları tutuklatan      savcıları görevden alarak, haklarında kovuşturma açtırıldığı gibi.

    –       Bir toplantınızda “parasız eğitim istiyoruz” yazılı bir pankart açan öğrencilere, “yasal haklarını kullandıklarını” belirterek ceza verilemeyeceğini söyleyen savcıyı görevden alarak, bu öğrencilere “terör suçlusu” muamelesi yaptırılarak, 8.5 yıl hapis cezası verildiği gibi.

    –       Tüm demokratik ülke üniversitelerinde en doğal hak olan protesto gösterilerine katıldıkları için, tutuklanan yüzlerce öğrenci ve bin bir güçlükle kaydolabildikleri üniversitelerden atılan binlerce öğrenciye uygulanan cezalar gibi.

    Demokrasilerin var olabilmesi ve yaşayabilmesi için özgür olması gereken medyada, sizi ve hükümetinizi eleştirenler, doğrudan veya dolaylı baskılar sonucu işlerinden atıldı, tutuklandı veya yönettikleri TV programları yayından kaldırıldı.

    –       Partinizin Grup toplantılarında medya patronlarına çağrı yaparak, sizi eleştiren gazetecileri çalıştırmamaları yönünde baskı yaptınız, yapmayı sürdürüyorsunuz. Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Uğur Dündar, Oktay Ekşi, Ruhat Mengi, Nuray Mert, Banu Güven, Cüneyt Ülsever, Can Dündar, Ruşen Çakır ve daha birçoğu.

    –       Bazı Görsel ve yazılı medya kuruluşlarını da yakın çevrenize satın aldırarak, medyayı büyük ölçüde  kontrol altına aldınız. Yaptığınız her konuşma, verdiğiniz her demeç, istediğiniz gibi günlerce tekrarlanarak kamuoyuna sunulmaktadır.

    Demokrasinin gereği özgür olması gereken bilimi, sanatı ve kültürü bile, kendi beğeninize uymaya zorluyorsunuz. Kars’ta belediyenin demokratik kararla yaptırdığı heykeli, “ucube” diye niteleyerek yıktırttığınız gibi. Böyle bir duruma, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde tanık olunmamıştır. Halkımızın büyük beğeniyle izlediği Muhteşem Yüzyıl dizisinin de yasaklanması yönünde baskılarınız gündemdedir.
    Sizin beğenmediğiniz karikatürleri devlet memurlarının izlemesini bile yasaklamaya kalkıyorsunuz.

    Demokrasilerin vazgeçilmezi olan parlamento içi ve dışı muhalefet susturulmaya çalışılıyor. Yüzlerce gazeteci, bilim adamı, üst rütbeli subay ve öğrenci, yıllardır tamamen siyasi nedenlerden ve Kemalist, yurtsever olmaları nedeniyle “terör suçlusu” iddiasıyla tutuklu bulunuyorlar. 1991 yılına değin hükümetleri eleştirenlerin ve farklı görüşte olanların “komünizm propagandası” yaptıkları iddiasıyla Türk Ceza kanununun 141./142. maddelerinden tutuklandıkları gibi.

    –       Türkiye’nin tam üyelik için müzakereler yaptığı AB ülkelerinde, tutukluluk süresi en çok 16 ay olduğu halde, size ve hükümetinize  muhalif olanların birçoğu, kanıtlanmamış ve hatta çoğu kez gerçekliği tartışma götüren iddialarla, 4 yıla yakın süredir tutuklu bulunuyorlar. Avrupa Konseyi’nin 47 ülkesi arasında, toplam tutukluların sayı ve oranı bakımından Türkiye en kötü durumdadır.

    –       ODTÜ öğrencilerinin, en doğal demokratik haklarını kullanarak politikanızı ve üniversiteye 3500 polis, 20 zırhlı araçla gelmenizi protesto etmek istemeleri,  ölçüsüz güç kullanılarak engellendi. Bazı göstericiler evlerinden alınarak terör suçlusu iddiasıyla tutuklandı. Ve siz günlerdir basın yoluyla ODTÜ Rektörüne, “bu    öğrencileri üniversiteden neden atmıyorsunuz” diye, talimat verici bir çağrıda bulundunuz. Emir kulu konumuna sokulmuş olan çoğu üniversite rektörlerini, ODTÜ’ne karşı protesto yapmaları yönünde girişimler yapıldı.

    –       Oysa Üniversiteler, her türlü baskıdan arınmış bilim kurumları olarak, ülke ve dünya sorunlarını araştırmak, tartışmak, çözümler aramak ve demokratik yollardan iktidara ve kamuoyuna gerekli uyarılarda bulunmak görevi olan bilim merkezleridir. Onların, bugün olduğu gibi, bu görevlerini yapmamaları en büyük sorumsuzluktur. Özgür ve bağımsız bir yönetime sahip olması ve çalışması gereken üniversitelerin rektörleri, üniversite senatolarının seçim sonuçlarının aksine, siyasi tercihlere göre tayin edilmekte, emir ve talimatla çalıştırılmaktadır. Ortaçağ zihniyetiyle “Şiiler ve Aleviler cennete gidemez” diyecek kadar kuru cahil kişiler, 18 Mart Üniversitesi Rektörü Laçiner örneğinde olduğu gibi, bilimsel çalışma yerine, fetva vermektedirler. Bu nedenle özgür bilim kurumları olması gereken üniversitelerin çok büyük bir kesimi, kış uykusuna yatmışçasına, Türkiye’deki ve Dünya’daki oluşumlar karşısında yıllardır seslerini çıkarmamaktadırlar.

    Ve siz, sayın Başbakan, Meclisten istediğiniz her yasayı çıkarabilecek çoğunluğunuza rağmen, tüm bu endişe verici, demokrasi ve hukuk devletiyle  bağdaşmayan yönetiminiz karşısında, muhalefet partilerinin, yargının, tüm basının ve sivil toplum kuruluşlarının susmasını, ülkede olup bitenlere seyirci kalmasını istediğinizden, kuvvetler ayrılığından yakınmaktasınız. Çok zor koşullarda bile olsa, halkın gerçekleri öğrenmesinden ve görmesinden büyük rahatsızlık duymaktasınız. İşte bu nedenle sayın Başbakan siz, özünde kuvvetler ayrılığı olmayan bir yönetim biçimini istemektesiniz. Ve siz, böyle bir siyasi yönetime demokrasi, hatta “ileri demokrasi” demektesiniz.

    Oysa çok iyi bilinmektedir ki, yasama organının çıkardığı yasaların ve yürütme organının uygulamalarının Anayasa’ya ve yasalara uygun olup olmadığını denetleyecek bağımsız yargısı, etkin muhalefeti ve özgür basını olmayan ülkelerde demokrasiden asla söz edilemez.

    Almanya’da 30 yıl siyasal bilgiler dersi vermiş bir bilim adamı ve 8 yıl milletvekilliği yapmış bir siyasetçi olarak söylemek zorundayım ki, sizin istediğiniz böyle bir yönetim biçimine, gerçekte ÖRTÜLÜ DİKTA REJİMİ DENİR.

    Saygılarımla.

    Prof. Dr. Hakkı Keskin

  • İNGİLİZ AMAÇLARI ve ARAP- RUM- ERMENİ- KÜRTLER

    İNGİLİZ AMAÇLARI ve ARAP- RUM- ERMENİ- KÜRTLER

    Gerçeği kapar, yer altına gömerseniz o yine büyüyerek patlar ve yalanı yok eder
    Emile ZOLA

    Değerli arkadaşlar,
    Özgür Türkiye Cumhuriyetinin, tüm emperyalist çabalara rağmen Yüce Önderimiz tarafından kurulması ve bu günlere gelebilmesi kolay olmamıştır. Çünkü AB-D emperyalizmi, Osmanlının çöküşünü gerçekleştirdikten sonra kendisine bağlı yeni devletlerin oluşması için elinden gelen tüm gayretleri ortaya koymuştur. Ama güzel ülkemizin kurulmasına engel olamamıştır. Birçok ülkeye örnek olan bu olayı hala hazmedememiş ve Türkiye Cumhuriyetini içine sindiremeyen AB-D emperyalizmi, yine güzel ülkemizi bölmek ve parçalamak için eski yöntemlerini kullanmak istemektedir.

    Bu nedenle tüm yurtseverlerin AB-D emperyalizminin ayak oyunlarını iyi bilmesi gerekir. İşte bu amaçla sizlere geçen hafta AMERİKAN YALANLARI VE ERMENİ MESELESİ başlıklı yazımla, Osmanlıda Amerikan Elçisi olarak görev yapan Henry Morgenthau tarafından 1918 yılında, Ermeni meselesi için yazılan AMBASSADOR MORGENTHAU’S STORY isimli kitabın yalan ve yanlışlarını sayfa sayfa irdeleyerek ortaya koyan değerli Şükrü Server Aya’nın yazmış olduğu PREPOSTEROUS PARADOXES OF AMBASSADOR MORGENTHAU isimli kitabın tanıtımını yapmıştım.

    Bu kez de Saygıdeğer Erol ULUBELEN ‘in somut belgelere dayanarak yazmış olduğu İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE isimli kitabını okumanızı isterim. Aşağıda söz konusu kitaptan bazı alıntıları sizlere duyurmak istedim. İngilizler; Arap, Rum, Ermeni ve Kürtleri kullanarak Osmanlıyı böldüler ve yıkılmasını sağladılar. Bu konuda yaptıkları resmi yazışmalar 1927 ve 1947 de basıldı. Bu baskılardan yararlanan Değerli Ulubelen’in 304 sayfalık kitabının son basımı 2011 de olmuştur.

    Yaklaşık 100 yıl geçmesine rağmen AB-D emperyalizminin gündemi değişmedi ve güzel ülkemizi bölmek için yine onları kullanmak istemektedir. Bildiğiniz gibi AB-D emperyalizminin 1973 de organize ettiği ASALA ya 1984 de son verildi ve işin içine PKK girdi. Yaklaşık 30 yıldır devam eden PKK terörizmi yüzünden de yaklaşık 40.000 canımızı yitirdik. 300 milyar $ lık maddi kaybımız oldu. Terörizme karşı en önemli aşı, ulusal birlik ve bütünlüğün pekiştirilmesidir. Bu birlik ise terörizme karşı toplumsal anlaşma ve sorunlara ulusal güvenliğimiz ve de ulusal birlikteliğimizin sağlanması ön koşulu ile bakmamızı gerektirir.

    Ayrıca T Ü R K ve K Ü R T kelimelerinin aynı harflerden oluştuğunu görmemiz gerekir. Yani yüzyıllardır aynı ülkede yaşayan, aynı havayı soluyan ve aynı suyu paylaşan, akraba ve kardeş olan yurttaşların oluşturduğu bir ulus olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

    Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK, ulusal birlikteliğimizi NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE özdeyişi ile dile getirmiştir. Bu ana fikrin tüm yöneticilerimlz tarafından da kabul edilmesi ve korunması, Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza dek yaşamasına neden olacaktır.

    Sevgi ve saygılarımla (9.04.2013).
    Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

    İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE

    EROL ULUBELEN

    KİTABIN ÖNSÖZÜNDEN;
    “ Aşağıda okuyacağınız belgeler 46 cilt tutan 1927 ve 1947 yıllarında basılmış olan İngiliz Gizli Belgelerinden alınmıştır… Osmanlı İmparotorluğunu parçalamak için başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın emperyalist devletlerinin çevirdiği bütün oyunları en açık biçimde ortaya koymaktadır.

    …… Bu belgelerin bize öğreteceği pek çok şey vardır. İlki Emperyalizmin gerçek karakteri. İkincisi devletler arası ilişkileri mutlaka şahıslar arası dostluklardan ayırmak gerektiğidir….. Akıllı yöneticiler için sadece ulusal çıkarlar vardır….. Ve nihayet bu belgeler bize halklarına ihanet eden devlet adamları ile gerçek vatanperverler arasındaki farkı açıkça göstermektedir.

    …… Bugün canlılığı ile yaşatılan bir Ermeni sorunu vardır. Geçmişte Ermeni’lerin nasıl tahrik ve teşvik edildikleri bu belgelerde en açık şekilde görülmektedir.

    …… Ermeni cinayetleri başlamadan önceki dönemde yaşlı Ermenilerce gençlere aşılanan Türk düşmanlığı, bu topluluğun bulundukları ülkelerde eriyip yok olmalarını önleyen bir öğe gibi düşünülebilir….. Yaşlı Ermeniler, yaşadıkları olayları, kimlere alet olduklarını ve kimler tarafından en insafsızca harcandıklarını düşünmeden şartlandırdıkları çocukları ve torunlarının vahşetleri ile ne ölçüde öğünseler azdır!

    …… Türk Yurdu bir baştan bir başa işgâl altında iken; ne Hınçak, ne Taşnak Cemiyeti, ne Bogos Nubar Paşa komutasında Ermeni Orduları, ne Rus, İngiliz, Fransız yapısı silahları, nede Maraş’ta giydikleri Fransız üniformaları hayâllerinde var olan Ermeni Devletini gerçekleştirmeye yetmemişti, günümüzde işledikleri cinayetlerle, vahşetle nereye gelebilirler?

    …… Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti hiçbir dönemde ırkçı olmamıştır.

    İÇİNDEKİ BELGELERDEN BAZILARI:

    *- Sayfa No: 673- Belge No: 696 – 3. Eylül. 1912 (Mr. Marling’den Sir E. Grey’e)
    “… Şimdiki durum yalnız Balkanları ve Avrupa’yı değil fakat Arapları, Ermenileri, Kürtleri ve diğer ırkları da İmporotorluktan ayırmaya çalışmak olmalıdır.”

    *- Sayfa N0: 381- Belge No: 429- 14. Aralık. 1913 ( Mr. O’beirne’den Sir E. Grey’e)
    “… Ermeni ayaklanması Türklere bir harp ilân etmenin en iyi aracıdır… Alman ordularının Türklerin yanında olması üçlü anlaşmayı kuvvetlendirecek, bu reformlara yol açacak ve sonra bir Ermeni isyanı olacaktır.”

    *- Sayfa No:501 Belge No:562 – 22.Haziran.1913 (Sir E.Grey’den Lord Granville’ye)
    “… Altı ilin birleşik bir Ermenistan için ayrılması Asya Türkiye’sindeki diğer ırklarında aynı yolu tutmasına neden olacaktır.”

    *- Sayfa No: 693 Belge No: 464- 21. Temmuz.1919 ( Mr. Hohler’den Sir E. Tilley’e )
    “… Benim problemim KÜRTLER. Noel Bağdat’tan buraya geldi…Kürtlerin peygamberi olmak istiyor. Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrence’i olabilir. Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre,ona,bir KÜRT DEVLETİ kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. (Seyit) Abdülkadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara etki edebilmek için“ biz de Türklere hile yapıyoruz.” Diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım. Ancak, Kürtlere fazla güvenilmez. Majeste’nin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmak fena bir plan değil…Kürt partisinde aktif olan tanınmış Kürtler:…Şeyh seyit Abdülkadir (Başkan), Mevlan Zade Rifat(gazeteci), Emin bey(memur). Bunlar, Wilson prensiplerine göre hak iddia ediyorlar…..Sulh şartları Müslümanların çok aleyhine ve Hıristiyanların çok lehine olması üstelik BÜYÜK ERMENİSTAN hakkında söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor.”

    *-Sayfa No: 735 Belge No: 492,493- 19 Ağustos 1919 (Amiral Webb ’den Lord Curzon ’a)
    “ ….Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir ERMENİSTAN’ı himaye edecek. Geri kalan dört ilde bir KÜRT DEVLETİ olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor…Başkan Wilson, “Türklerin, Kürtlerin ya da diğer Müslümanların Ermenileri korumalarını, aksi halde Türk İmparatorluğu’nun ortadan kaldırılacağını, kendilerine çok kötü sulh şartlarının zorla kabul ettirileceğini” söylüyor. Başbakan bundan çok etkilendi…”

    *-Sayfa No: 742-Belge No: 498-27Ağustos1919(Mr.Hohler’den Mr.C.Keer’e)
    “…KÜRTLERİN ve ERMENİLERİN durumu beni hiç igilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor, ajanları devamlı hatalar yapıyor. Noel’e gelince, fanatiğin biri ERMENİSTAN ’ın ve KÜRDİSTAN’IN SINIRLARININ KESİN OLMADIĞI konusunda sizinle aynı fikirdeyim….KÜRT SORUNU Mezopotamya’da tatminkar bir sınır oluşturmak içindir…”

    *-Sayfa No: 817- Belge No: 548- 10-Ekim-1919 (Harbord tarafından)
    “… İstanbul’dan Mardin’e kadar bütün bölgeleri gezdik… Türklerin Ermenileri öldürmek istediklerine dair bir işaret görmedik… Üç ay önce Ermenilerin tek bir adam kalmayıncaya kadar kesildiğini duymuştuk, halbuki duyduklarımızın hiçbiri doğru değildi. Fransızlar, Türkleri mandaları altına almak istiyorlardı, bunun için de dünyanın şüphesini Türklerin üzerine çekmek gerekirdi.”

    *-Sayfa No: 907-Belge No:609-28-Kasım 1919 ( Mr. Kitson’dan Sir. E. Crowe’a)
    “… Ermenilerin Müslüman komşularını kesmesinden hiç şüphe etmem… Taşnaklar müthiş bir vahşetle çalışıyorlar… Kürtlere her nekadar inanmasak ta onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. Doğu illerine gelince; Türklerle harp etmeden o bölgeleri Ermenistan ve Kürdistan diye bölemeyiz.”

    *-Sayfa No: 925 Belge No:620 – 9Aralık1919 (Amiral Sir F. de Robek’ten Lord Curzon’a)
    “…Mr. Hohler Kürt meselesi hakkında Kürt başkanı olan Şeyh Sait Abdülkadir Paşa’yla görüştü. Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırdırlar..”

    *Sayfa No: 1003 –Belge No: 647 -25 Aralık1919 (Mr. Ryan’ın raporu):
    “…Milliyetçiler şimdi iki yol kullanıyor: Milliyetçi ol, çünkü İslam’ı kurtaracak tek yol odur. İslam’a sadık ol, çünkü senin milli varlığını kurtaracak tek yol odur…Bu fikirlerin her ikisi de İslam dünyasındaki İngiliz hakimiyetini mahvedebilir. BİZ; GERÇEK İDEALİ DİN GİBİ DAVRANACAK ÇIKARCI GRUBU İDARECİ OLARAK GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIZ… Panislamizmi ezemeyiz, bu tıpkı Batı’daki milliyetçlik gibidir. Bizim şimdiki amacımız bölmek, arkadaş gibi davranıp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır…”

    *-Sayfa No: 932 Belge No:632 -22Aralık1919 (Türk meselesi hakkında ikinci toplantı):
    “…Türk Hükümetinin parasal bakımdan iflas ettiği. Çatalca hattı dışında Türklere yer verilmemesini, kapitülasyonlara çok benzer bir sistemin kurulmasını, Türk ordu ve donanmasının ancak jandarma örgütü haline getirilmesini, Erzurum’un Ermenistan’a verilmesini, 12 adanın Yunanlılara verilmesini,..”

    *-Sayfa No: 966-Belge No:633-219 -26 Aralık 1919 (Türk meselesinde üçüncü toplantı):
    “…Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hakimiyetine konacak, KÜRDİSTAN ’da hiçbir şekilde TÜRK BIRAKILMAYACAK. Bir tek KÜRT DEVLETİ mi yoksa bir çok küçük KÜRT DEVLETİ mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilerine Amerikalılar kanalı ile SİLAH sağlanacak … İstanbul’da gizli bir örgüt kuruldu .Milliyetçileri vatan haini ilan ediyor…”

    *-Sayfa No: 81-293-Belge No:10-16-Şubat-1920 ( Londra Konferansı)
    “… Ermenistan’a altı ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan’a yardım edecektir… Trabzon’da bir tane bile ermeni yok, Ermenisiz bir Ermenistan biraz gülünç olmuyor mu, deniliyor… küçük bir Türk Devleti kurulmalı, Kapitülosyonlar adli işlere de uzatılabilir. Japonya’dan kapitülasyonları kaldırdık çünkü, onlar kuvvetliydi başka çaremiz yoktu. Türklerin kafası daha az işler (Turkish mind was far less precise than the Japanes) Bu nedenle kapitülasyonlar adli işlere de uzatılabilir. Lloyd George ve Lord Curzon, “biz neye karar verirsek Türkler onu kabule mecburdur” diyor>… Amerikalı Yahudiler de Lloyd George’a telgraf göndererek parçalanan Türk yurdundan hisse istiyorlar… Türkleri yatıştırmak için İzmir üstündeki isteklerini kabul etmiş görünelim. Yunanlılar daha fazla asker çıkartsınlar, sonra Türk isteklerini kabulden vazgeçeriz… İtalyan S. Nitti, diyor… İzmir’e bir Türk bayrağı asarak, Türk varlığını kabul etmiş görünelim… Venizalos diyor… İngiltere; Kürt devleti kurmak istedikleri bölgede çok fazla maden olduğundan emin… Lord Curzon, “Erzincan da Ermenilere verilmeli, Karadenizde de bir Lazistan kurup Ermenilerin mandasına verilmeli ve İstanbul’u boşaltmak için Mustafa Kemal’in adamlarını neden olarak ileri sürebiliriz” diyor.

    *-Sayfa No: 291,297,300- Belge No: 36,37,38- 28.Şubat.1920 (İngiliz Dışişlerindeki Toplantı)
    “… Lloyd George … Mr. Cambon’a göre: … Fransız grublarının 1/3’ü Fransız askerlerinden gerisi yerli Ermenilerdendir… İstanbul’daki komiserimiz, bu olayları önleyemezse Sultanı İstanbul’dan atacağımızı bildirerek tehdit etsin… Erzurum’un yeni kurulacak Ermeni Devletine katılacağı bir sırada; Mustafa Kemal olmasaydı Ermenilerin bir şansı olurdu… Mustafa Kemal’in askerleri hiç para almıyor, onları harekete geçiren vatan aşkıdır.

    *-Sayfa No: 992- Belge No: 646- 4 Ocak 1920 (Lord Curzon’un notları)
    “…Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge‘ın dediği gibi; İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan, savaşların yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler, Avrupa‘dan silinmelidir.

    *-Sayfa No: 1062-Belge No: 667-22Ocak1920 (Amiral Webb’den Lord CURZON ‘a):
    “…Bayburt’ta Şeyh Kürt Ali milliyetçilere karşı harekete geçti..”

    *-Sayfa No: 642-Belge No:71’ 2. Ek. -25.Mart.1920 (Gelecekteki Ermeni Devletinin kurulması hakkındaki rapor.)
    “Ardahan, Batum ve İmer Vadisi verilecektir. Ermenistan’ın, Kürdistan ve Türkiye ile olan sınırlar şöyledir:
    Karadeniz’de Yanbatı Deresi, Erzurum ilinin batı sınırı, Bitlis suyu.”

    *-Sayfa No: 93-Belge No:1/98-18-26. Nisan.1920 (Sanrema Konferansı)
    “…Türkiye’nin sınırları: Erzurum Ermenilere verilecektir. Böylece, Büyük Ermeni Devleti teorisi yerine gelecektir. İtalyan Nitti, “Erzurum’da Türkler çoğunlukta olduğu için bir yolunu bulup Türkleri oradan atmalıyız. Erzurum, son zamanlarda milli hareketin merkezi olmuştur.” Mr. Berthelot, … Mr. Aharonian
    “…Lloyd George, “Eğer, Erzurumsuz Ermenistan olacaksa, bu hiçbirzaman bir Ermenistan olmayacaktır”dedi. “… Azınlık gruplarının her türlü hakları korunacaktır. İleride hür Kürdistan kurulması sağlanacak, Güney-Anadolu’da İtalyan, Dicle’nin batısında İngiliz çıkarları korunacaktır. Yunanlıların çıkarı olan bölgeler, Yunanlılara verilecektir. Türkiye’nin herhangi bir yerinde özel çıkarları olan büyük devletler o bölgedeki azınlıkları da idaresi altına alacaktır.”

    *-Sayfa No: 324-Belge No: 33- 21. Haziran.1920 (Villa Belle’deki toplantı)
    “… Lloyd George, .”

    *-Sayfa No: 443-Belge No: 47-7. Temmuz.1920 (Villa Franeuse’deki toplantı)
    “…İstanbul Hükümeti yanlı bizim için değil, bütün dünya için tehlikeli olan Türk milli hareketini bastırmakta bize yardımcı olabilir… Savaşın iki yıl uzamasına sebep olan Türklere hiçbir şekilde merhamet edemeyiz… Mr. Venizalos, “İmkânı olsa Türklere silahtan başka bir yol kullanabiliriz, fakat Türkler silahtan başka bir şeyden anlamazlar.>”

    *-Sayfa No: 553-Belge No: 62-11.Temmuz.1920
    …Türk Hükümetine verilen cevap: Türk Hükümetinin mesajını dikkatle inceledik. Türkler savaşa girerek insanlığın kayıplarına ve sefaletine sebep oldular, milyonlarca insanın ölümüne ve milyarlarca sterlin kaybına sebep oldular. Dünyada özgürlüğün yeniden kurulması için Türkiye’nin ödeyeceği bedel çok fazladır… Türklerden başka ırklar devlet haline getirilecektir. İzmir ve Trakya Türklerin elinden alınacak, Amerikan Cumhurbaşkanı (Wilson)’nın karar vereceği sınırlar içerinde hür bir Ermenistan kurulacaktır… Türklerin uygar dünyaya bir daha ihanet etmemesi için sıkı tedbirler alınacaktır bu sebeple Türkiye küçük bir devlet haline getirilecektir… Türk halkının emperyalist arzuları silinecektir.

    *-Sayfa No: 589 Belge No:533- 11. Nisan.1920 ( Lord Curzon’dan Mr. Wardrop’a)
    “…Ermeni Bogos Nubar Paşa ve Mr. Ahoromiyan’ı azarladım. Türkleri öldürmek için silahların Azerbaycanlılara karşı kullanılmasının aptallığını anlattım.”

    *-Sayfa No: 629- Belge No:590- 4. Temmuz.1920 ( Amiral Sir F.de Robeck’ten Lord Curzon’a)
    “… Mr. Khatissian, 25 bin tüfek aldıklarını, ayrıca Ermeni ordusunda 30 bin Rus yapısı tüfeğin ve bir milyon merminin bulunduğunu Yunan ilerlemesi başlayınca Ermenilerin de derhal saldırıya geçeceklerini bildirdi.”

    *-Sayfa No: 146 – Belge No: 144- 23.Eylül.1920 (Mr. Rayn’ın Anadolu Milli Hareketi hakkındaki notu.)
    “… Türkler yapılan sulhu çok sert ve adaletsiz buldular. İstanbul hükümeti son derece zayıf ve iflas etmiş durumdadır. Milliyetçiler de zayıf, Yunanlılar ise zırhlar içinde pırıl pırıl ve hazır… İtalyanlar politik ve ekonomik bakımdan Türkiye’yi emmek istiyorlar. Kürtlerin, Türklerden ayrılmaları çok güç. Böyle olmakla beraber majestenin hükümeti Kürtleri, Kemalistlere karşı kullanabilir. Anadolu’yu milliyetçilere karşı cesaretlendirmeliyiz. Halkın milliyetçilerden bıkkın olduğu teorisini yaymalıyız. Ferit Paşa (Başbakan) Anadolu’ya bir grup gönderip kendi halkını kandırmaya çalışacak…”

  • Haftanın Kitabı 08: Türk Halı Sanatı

    Haftanın Kitabı 08: Türk Halı Sanatı

    Haftanın Kitabı 08: Türk Halı Sanatı

    Değerli okuyucular,

    Bu yazımın konusu, geçen hafta bugün 99 yaşında toprağa verilen, üniversitelerde Türk Sanat Tarihi bölümünün kurucularından Oktay Aslanapa (1914-2013). Genelağda, Türk Sanatı, Turkish Art and Architecture, Türk Halı Sanatının bin yılı kitapları başta olmak üzere, Aslanapa’nın yapıtlarını ve makalelerini araştırdım. Türk Halı Sanatının bin yılı kitabı geçen yıl torrent olarak paylaşılmış. Bir haftadır bütün taramalarıma rağmen seeder yokluğundan bu kitabı (127 MB, pdf) indirmem mümkün olmadı. Bulur bulmaz sizlerle paylaşacağım. Şu indirme bağlantısında bulabildiğim kitap özet ve makalelerini bir araya getirdim.

    yazışmak üzere, neşeli okumalar dilerim.

    9 nisan 2013 salı, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • İran’a lazerli gözdağı!

    İran’a lazerli gözdağı!

    ABD ordusu ilk lazer silahını…

    CİHAN

    ABD ordusu, insansız hava araçlarını düşürmede ve gemileri etkisiz hale getirmede kullanacağı ilk lazer silahını Basra Körfezi’nde faaliyete geçireceğini duyurdu.

    Amerikan Donanması’ndan yapılan açıklamada, Lazer Silah Sistemi (LaWS)’ın San Diego limanında bulunan USS Dewey (DDG 105) destroyer gemisine geçici olarak yerleştirildiği belirtildi.

    Donanma Deniz Sistemleri Komutanlığı tarafından Donanma Araştırma Laboratuarı’nda geliştirilen ölümcül silah, denizdeki tekneleri ve insansız hava araçları başta olmak üzere havadan gelebilecek tehditleri mermi ya da füze kullanmadan etkisiz hale getirebiliyor. Donanma tarafından dün yayınlanan bir videoda, insansız hava aracının LaWS tarafından düşürülmesi yer aldı.

    Lazer ışınlarına hedef olan uçağın alevler içinde kalarak denize çakıldığı görülüyor. 32 milyon dolara mal olan lazer silahı, her atışında 1 dolardan daha az elektrik maliyeti çıkarıyor.

    LaWS, önümüzdeki yıldan itibaren operasyonlarda aktif olarak kullanılabilecek. İcat edildiği 1960’lardan bu yana lazerin silah olarak kullanılması tartışılıyor. Ancak bugüne kadar sadece kimya alanında faydalanılan ‘katı haldeki’ lazerler, daha önce hiç askeri amaçla kullanılmadı. ABD basını, silahın özellikle İran’a gözdağı vermek için bölgeye gönderileceğini iddia ediyor.

  • Aliyev ve Azerbaycan üzerindeki oyuna dikkat…

    Aliyev ve Azerbaycan üzerindeki oyuna dikkat…

                                                   Azerbaycan, son yıllarda hem siyasi hem de ekonomik alanda bölgede belirleyici bir güç olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve kadrosunun gerçekleştirdiği projelere bakacak olursak, bundan Türkiye’nin de büyük çapta istifade ettiğini görüyoruz. Azerbaycan’ın gerçekleştirdiği bu projeler Türkiye’yi, Avrupa’nın enerji güvenliğinin sağlanması konusunda kilit konuma da getiriyor. İki kardeş ülke arasındaki bu ilişkilerin gelecekte daha da tavan yapacağına inanıyoruz.

                                                  Bakınız, Azerbaycan ile Türkiye aynı zamanda stratejik ortaktır. Azerbaycan’ın gerçekleştirdiği ulus ötesi projeler karşılıklı yatırımlar iki ülkeyi birbirine daha da yakınlaştırmıştır. Şu anda Türkiye’de 17 milyar dolarlık rafine ve petrokimya tesislerinin yapımı ile ilgili bir projede de hayata geçirilmektedir. Azerbaycan, çevre ülkelerinin yanı sıra Afrika ve Latin Amerika ülkelerine de bile yelken açmıştır. Bütün bu çalışmaların ve başarıların babası Aliyev’dir.

                                                  ALİYEV’İN İKİ ÖNEMLİ HEDEFİ

                                                      Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev’in bu noktada iki ana hedefi var. Bunlardan biri başta Türkiye olmak üzere, Türk Cumhuriyetleri arasındaki sıkı bağları daha da güçlendirmek. İkincisi de, yıllardır Ermeni işgali altında bulunan Dağlık Karabağ’ın yeniden Azerbaycan topraklarına katılmasıdır. Ekonomik ve askeri alanda kısa zamanda kendisini toparlayan ve bölgede belirleyici konuma gelmekte olan Azerbaycan’ı karıştırmak, Devlet Başkanı Aliyev’i yıpratmak için, bazı dış güçlerle yeni oyunların sahnelenmeye başladığını görüyoruz.

                                                     Aliyev’i yıpratma ve Azerbaycan üzerinde oyun oynamak isteyen güçlerin Türk medyasını da kullanmaya başladığını üzülerek görüyor ve izliyoruz. Aliyev’in, offshore hesabı üzerinden vergi kaçırdığı iddia ediliyor. Aliyev ve ailesi hakkında ortaya atılan, ancak gerçek olduğu ortaya çıkarılamayan bu iddiaların medyada geniş yer bulması hiç kuşkusuz Azerbaycan’ın da yıpratılması anlamına geliyor.

                                                    DIŞ GÜÇLERİN PİS OYUNU

                                                    Bu tür iddiaların zamanlaması da çok önemlidir. Aliyev, yaptığı ve yapacakları ile giderek büyüyor. Ülkesini büyütüyor. Kaldı ki, bu büyümeden Türkiye başta olmak üzere, diğer Türk Devletleri de faydalanıyor. En önemlisi de, işgal altındaki Azerbaycan topraklarının Ermeni işgali altından kurtarılması yolunda atılan adımlardır. Böyle bir ortamda bazı iddialarla Aliyev ve Azerbaycan’ı karalamak ve yıpratmak, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin de gerginleşmesine yol açabilir. Zaten, bu tezgâhı kuranların hedeflerinden birisinin de bu ilişkileri yıpratmak olduğunu söyleyebiliriz.

                                                    Endişemiz şudur:

                                                    Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev üzerindeki yıpratma hareketi sürebilir. Bu konuda pis kokular geliyor. Hedef, Aliyev’i Azeri halkının gözünde küçük düşürmek, yıpratmak, koltuğu bırakmasını sağlamaktır.

                                                              Böyle bir durumda Azerbaycan karışabilir, ülke kan kaybeder. Azerbaycan’ın Türkiye ve diğer Türk devletleri ile olan ilişkileri zarar görür. En önemlisi de Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ konusu Ermeniler lehine sonuçlandırılır. Azerbaycan’ın büyüme hızına fren atılır.

                                                          HEDEF ALİYEV’İ YIPRATMAK

    Bizim, yanlış yapanı savunmak gibi bir görüşümüz yoktur. Doğrulardan yanayız. Ortada binlerce devlet yetkilisini ve zenginini ilgilendiren belgeler varsa, bu belgeler arasında Aliyev ile ilgili olanı cımbızla çekip ortaya çıkarmak ancak kasıtlıdır. Hedeftekileri vurma hareketidir. Bunların ne kadar doğru olup olmadığı sonunda mutlaka ortaya çıkacaktır. Ancak, bunu Aliyev’i yıpratmak için çıkarılan ilk adım olarak değerlendirdiğimizi de vurgulamak istiyoruz. Bunun başka şekillerde devamının geleceği konusunda ayak seslerini duyuyoruz. Buradaki asıl hedef, dış güçlerce Azerbaycan üzerinde oynanan oyunun Aliyev’i vurarak hedefe ulaşmalarıdır.

                                                  Azerbaycan halkı üzerinde Devlet Başkanı’nı küçük düşürme, hedef haline getirme çalışmaları yeni değildir. Azerbaycan’ın baş döndürücü biçimde büyümesi, siyasi, askeri ve ekonomik yönden gelişmesi hiç şüpheniz olmasın dış güçleri müthiş rahatsız ediyor. Özellikle küresel güçler bu rahatsızlıklarını açık biçimde de ortaya koyuyorlar. Bunların arasında Amerika ve Rusya başı çekiyor.

                                                     Aliyev, kendisi, ailesi ve ülkesi üzerinde oynanan oyunların mutlaka farkındadır ve bunun da önlemini alacaktır. Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal eden, işgalci ve soykırımcı Ermenistan’ın da hem Aliyev’i, hem de Azerbaycan’ı yıpratma çalışmaları içinde olduğunu biliyoruz.

  • ‘Padişah bozuntusu’ bazen suç bazen değil

    ‘Padişah bozuntusu’ bazen suç bazen değil

    ‘Padişah bozuntusu’ sözü için farklı mahkemeden faklı kararlar

    08.04.2013_1106685_18_12_

    TKP’lilerin Başbakan Erdoğan için açtığı ‘Padişah bozuntusu’ afişi Zonguldak ve bazı illerdeki mahkemelerce suç olarak görülmezken, Sakarya’daki mahkeme tarafından suç sayıldı.

    Türkiye Komünist Partisi (TKP) geçen yıl 1 Mayıs’tan önce, örgütlü olduğu her il ve ilçede “Padişah bozuntusuna bir çift sözümüz var, halk sana boyun eğmez” yazılı afişler astı. Art arda soruşturma ve davalar açıldı. Zonguldak’ta, “padişah bozuntusu” ifadesini eleştiri sayan savcılık davaya gerek görmeksizin takipsizlik kararı verdi.

    Aydın, Isparta, Antalya , Bartın ve son olarak Edirne’deki mahkemeler bu ifadenin ‘düşünce özgürlüğü’ kapsamına girdiğini, ‘hakaret’ sayılmayacağını vurgulayarak, beraate hükmetti.

    Buna karşılık Torbalı ve Sakarya’da aynı ifadeyi “gereksiz kişi” diye yorumlayarak, TKP’lilere “Başbakan’a hakaret” suçundan ceza çıktı. Halen iki ilde daha davalar sürüyor.

    Zonguldak’ta 30 Nisan 2012’de sekiz üniversitelinin üzerinde “Padişah bozuntusuna bir çift sözümüz var, bu halk sana boyun eğmez” yazılı olan afişler ele geçirildi. Savcı Ümit Efeoğlu, 3 Mayıs 2012’de, üzerinde Başbakan Erdoğan ’ın karikatürünün de olduğu afiş için kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti. Kararda, “Padişah kelimesiyle kim ya da kimlerin kastedildiğinin açıkça belirtilmediği gibi, şüphelilerin de ima edilenin Başbakan yahut başka kişi veya kurum değil, ülke siyasetinin içerisine sürüklendiği durum olduğunu ifade ettikleri, eleştirel sınırlarda yapılan eylem olarak kabulü gerektiği” ifade edildi.

    Fakat bu ifade birden çok ilde davaya konu oldu. Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesi, tek sanığın yargılandığı davada 29 Eylül 2012’deki duruşmada, “Padişah bozuntusu’ ifadesinin bir idareci ve siyasetçiye yönelik olmadan, hükümet politikalarına ve uygulamalarına yönelik bir eleştiri mahiyetinde olduğu” sonucuna vardı. Isparta 1. Sulh Ceza Mahkemesi de AİHM’in düşünce özgürlüğüne ilişkin kararlarına değinerek, “Bildirilerde şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, bir suçun ya da suçlunun övülmediği, sadece düşüncenin açıklandığını” kaydetti.

    Sekiz sanık hakkında 7 Kasım 2012’de beraate karar verdi. Antalya 11. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dört kişi hakkındaki dava da beraatle sonuçlandı. Bartın Suh Ceza Mahkemesi de, 3 Nisan 2013’deki son duruşmada, üç sanığı suçsuz buldu. En son karar ise 5 Nisan’da Edirne 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nden çıktı ve iki sanık beraat etti.

    BAŞBAKAN’A ‘GEREKSİZ KİŞİ’ DEMİŞLER

    Eldeki bu kararlara karşın Torbalı 2. Sulh Ceza Mahkemesinde yargılanan Erkan Altuner‘e 8 Kasım 2012’de ceza verildi. ‘Padişah bozuntusu’nun ifadesinin eleştiri sayılamayacağını belirtilerek, “Hükümetin politikalarını eleştirmekten ziyade doğrudan hükümetin başındaki kişi olan Başbakan’a hitaben ‘hiçbir işe yaramayan, gereksiz, boş bir kişilik’ anlamına geldiği, kişinin şeref, haysiyet ve onurunu zedeleyici nitelikte olduğu’ savunuldu. Bu nedenle TCK’nın 125. maddesine göre ‘kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret’ suçundan 8840 TL para cezası verildi. Ayrıca Sakarya 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılanan TKP İl Başkanı Uğur Akbaba’ya aynı suçtan 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Dosya Yargıtay’a gönderildi. Bu arada, iki dava da devam ediyor. Sinop’ta 30 Nisan’da, Keşan’da da 3 Haziran’da iki dava görülecek.

    RADİKAL

  • YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN İHANETE CEVABI

    YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN İHANETE CEVABI

    RzKLG

    Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken keklik satılan bir tezgah görür ve keklik satılan tezgaha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.

    Yavuz Sultan Selim sorar:

    -Bunlar 1 altın da bu neden 100 altın?

    Satıcı:
    -Hünkarım 100 altınlık olan ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını sağlar.

    Yavuz Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve
    -Ver o kekliği bana! der.

    Herkes şaşkınlık içinde napacak acaba koca Padişah bir kekliği diye düşünürken Yavuz Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırıverir ve der ki:

    -KENDİ IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR!!!

  • Türk, cumhuriyet, milli, Türkiye artık yasak!

    Türk, cumhuriyet, milli, Türkiye artık yasak!

    Neyse ki bizim ismimiz Dünya’ya Türk’ü anlatmak için Turkish Forum!

    Cumhuriyet sucuğu da mı yasak?

    Adında ”Türk, Türkiye ve Cumhuriyet” kelimesi bulunan şirketler, ”İsminizi değiştirin” diye uyarılıyor. Habertürk, Kanaltürk gibi TV kanalları, Cumhuriyet Sucukları gibi şirket isimleri yasaya aykırıymış…

    Adında ‘’Türk, Türkiye ve Cumhuriyet’’ kelimesi bulunan şirketlere, ‘’İsminizi değiştirin’’ biçiminde uyarılar gönderilmeye başlandı. Ticaret Sicili Müdürlüklerince başlatılan bu uygulamanın, 13 Ocak 2011 günü yürürlüğüe giren, Türk Ticaret Kanunu gereği yapıldığı bildirildi. Yasada, ‘’Türk, Türkiye, Cumhuriyet ve Millî” kelimeleri, bir ticaret unvanına ancak Bakanlar Kurulu kararıyla konabilir’’ hükmü bulunuyor.

    Şirketler açısından bu yönde bir yasak olduğu ve isimlerini değiştirmeleri gerektiği, yaklaşık iki yıl önce yürürlüğe giren yasanın 46. maddesi uygulanmaya başlanınca ortaya çıktı. Bazı illerin Ticaret Sicili Müdürlükleri adında ‘’Türk, Türkiye, Cumhuriyet ve Milli’’ kelimesi bulunan firma ve şirketleri belirleyerek tebligat yapmaya başladı.

    ‘’DEĞİŞTİRİN YOKSA CEZA VAR’’

    Tebligatta yasanın ilgili maddesi hatırlatılarak, ‘’Unvanınızda bulunan ibarenin kaldırılması gerekmektedir. Beş iş günü içerisinde, gerekli tadil ve ortaklar kurulu karar suretini müdürlüğümüze tescil ettirerek, unvanınızı değiştirmeniz gerekmektedir. Aksi taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulacak ve hakkınızda işlem yapılacaktır’’ denildi.

    13 Ocak 2011 günü Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren yasanın 46. maddesinin 3. fıkrasında ‘’Türk, Türkiye, Cumhuriyet ve Millî kelimeleri, bir ticaret unvanına ancak Bakanlar Kurulu kararıyla konabilir’’ deniliyor.

    Yasada değişiklik yapılmadığı taktirde, CNN Türk, Habertürk, Kanaltürk gibi TV kanalları ile Türk Ekonomi Bankası ve Kuveyt Türk gibi bankalar, Cumhuriyet Gazetesi, Cumhuriyet Sucukları, gibi şirketlerin de, bu durumdan etkilenme ihtimali bulunuyor.

    ileTürk, cumhuriyet, milli, Türkiye artık yasak! | CHP Haberleri | Habertürk | Vatan | Milliyet | Hürriyet | En son muhalif gündem.

  • TURKISH FORUM DETAYLI BILGI SON FAALIYETLER VE KOMITELER- KURUCU UYELER – YONETIM KURULU LISTESI ve 2013 Uye Aidat Odeme Bilgileri

    TURKISH FORUM DETAYLI BILGI SON FAALIYETLER VE KOMITELER- KURUCU UYELER – YONETIM KURULU LISTESI ve 2013 Uye Aidat Odeme Bilgileri

    logo

    Yildizlar Yakin Tarihdeki + Bugunki Turk Devletlerine Esit Olarak Secilmisdir.

    TURKISH FORUM DETAYLI BILGI SON FAALIYETLER

    VE

    KOMITELER- KURUCU UYELER – YONETIM KURULU LISTESI

    ve

    2013 Uye Aidat Odeme Bilgileri

    Sayin Uyelerimiz ve Kurucu Uyelerimiz

    Sayin Danisma ve Yonetim Kurulu Uyelerimiz

    Sayin Kemalin Askerleri

    Siz Seckin uyelerimize ozel olan, cuzi miktardaki yillik aidatini odemeyi yapmamis bazi degerli arkadaslarimiz bu durumu islerinin yuklulugune, unutkanligina, veya aklina geldigi zaman yaninda cek olmamasina bagliyor.  Bazi iyi niyetli dostlarimda , Ne icin bana hatirlatmadin diye  sersenisde bulunuyor ve gene unutuyor.

    Tuzugumuz geregince Nisan 15’e kadar aidatlarinizi odemenizi rica etmisdik ve duyurmusduk,  , Gerek Facebook gerekse web sitelerimiz normal masraflarin disinda,maasli elaman calistirmamizi gerektirmekde.  Arastirma yapilmasini gerektirmekde , bu saydiklarim genellikle Yuksek ogrenimlerine devam eden Milliyetci genclerimiz tarafindan yapilmakda…Pek cok yazarlarimizda (kadro 300 kisi) yazilarinin arasina google reklamlarini alarak hic degilse masraflarini cikarmaya calismakda,. Hic degilse Genclerimizin ufak butcelerini ve iyi niyetlerini zorlamadan yaptiklari masraflari vermemiz gerekmekde , sizde bir zamanlar ayni durumda idiniz,  iki ucu bir araya getirmekde zorlananlarimiz cokdu  icimizde. Bu iyi niyetli ve vatanini seven genclerimiz, topluma ve bu toplumun bir parcasi olan bize verdiklerine karsilik, daha ne yapsinlar nasil devam etsinler.  En ufak bir destegi vermek icin, Turkish Forum olarak zorlanirsak ve veremessek.

    Lutfen Nisan ayi sona ermeden , ve bu mesaji gec aliyorsaniz  yaz tatiline cikmadan, bu ufak gorevi yapmanizi rica etmekteyim. Bilhassa bu destegi vermeyi 2 veya 3 senedir unutan ufak fakat onemli bir grup arkadasimizdan.

    Aidat ve bagislarinizi posta yolu ile bir pul ve bir zarf parasi butcenizden ayirarak , veya ucretsiz olarak on line yolu ile yapabilirsiniz, Bonkor iseniz banka havalesi ilede olabilir. Maddi durumuzu ortadan daha iyi durumda ise ilave bagislarinizla kademeli kulub uyeliklerini secebilir ve size listelenmis olan ilave avantajlarindan istifade edebilirsiniz.

    Once

    TURKISH FORUM ÜYE OLMA VE AİDAT ÖDEME BİLGİLERİ

    sayfasini tiklayarak, gerekli bilgiyi okyun ve oradan tiklayarak asagidaki sayfaya baglaniniz

    veya direk olarak ayni sayfaya baglanin

    https://www.turkishnews.com/bagislar-ve-uye-aidatlari/

    ve baglandiginiz sayfasini altindaki “continue” yazisini tiklayarak asagidaki emniyetli odeme sayfasina gecebilirsiniz, hicbir parolaya veya baska bir bilgiye gerek yokdur

    bazilariniz  bilgisayar baglantilarina gore bu sayfaya direk de gecebilir

    ve kredi karti bilgilerinizi doldurarak

    Odemeniz gereken Miktar : $100.00 senede

    Posta ile odeme : PO Box 1104 , Marblehead- MA  01945  USA

    On line/ Internet uzerinden Odeme : YUKARDAKI BAGLANTILAR / ON LINE

    Banka Havalesi : https://www.turkishnews.com/bagislar-ve-uye-aidatlari/

    SAYFASINDA  ZIRAAT BANKASINA DEPOSIT ADRESLERI VERILMISDIR

    Turkish Forumun Gunluk yayin organi: sitesidir. Bu siteden Ingilizce, Turkce, Almanca veya Ruscayi secebilirsiniz, Tercihinize bagli. Ayni sekilde www.turkishnews.com veya www.turkishtimes.com yazarsaniz sizi ayni siteye goturur, secenekleriniz icin.. Turkishtimes sitesi yakinda cok daha ozel bir konumda olacakdir, detaylar yakinda size bilgi ve katkilariniz icin acilacakdir.

    Ataturk ilkelerini ve laik Turkiyeyi temel alan, ve Ingiltere uzerinden yonetilen, Turkish Forumun Facebook siteleri ise, Face Book yonetimine gore, gencler arasinda ve dunya capinda katilim rekorlari kirmaktadir. Bu sitelerin yonetimini ustlenmis olan Ingiltere gurubumuza, baskanlari sayin Haluk Demirbag ve ikinci baskanlari sayin Tolga Cakir ve Tum Gorevlilerine hepimiz adina candan tesekkur ederim.. Sag olun var olun.. Face Book ve Kutuphane sitelerine

    Turkish Forum Sayfası 

    Turkısh Forum Grup http://www.facebook.com/group.php?gid=6847681175

    Turkish Forum İngilizce Öğrenme

    DOCs ( Elektronik Kütüphane)

    Erisebilirsiniz: Sizin maddi ve manevi desteginiz olmadan kosmayi veya yurumeyi devam ettirebilmemiz imkansizdir. Lutfen Aidatlarini gondermek icin ne benden nede bir baska gorevli veya gonullu arkadasinizdan bir hatirlatma beklemeyin.. Siz hatirlatin, dalgin dostlarimiza.

    Onemlidir ve Hatirlayin Lutfen.. Bugune kadar sadece maddi destege ihtiyacimiz oldugu devrelerde Aidat odemesi ve Bagis cagrilarini yaptik.. Bugunde onlardan biridir, Maddi bakimdan cok zayif bir devrede devam etmeye ve onumuzdeki aya erismeye  cabaliyoruz.

    Icimizden bazi degerli arkadaslarimizin Turkish Forumdan aldiklari gunluk haberleri veya ozel haberleri Turkish Forum dan gelis adresini silerek kendi kurduklari listeciklere dagittigini gormekteyiz.. Lutfen bunu yapmayin. Dagitin gene dilediginiz sekilde fakat musterek ismimizi silmeyin, Birlikde Kurdugumuz, Turkish Forumun isminin daha yaygin bir sekilde duyulmasi, ve itibar gormesi ve bu sayede yasamasi.  Toplumumuzun mefaatinedir. Unutmayin okyanuslari yapan ve yaratan kucuk damlaciklardir ve birlikden simdiye kadar kuvvet dogmusdur.

    Guncel bir bilgi olarak kurucu uyelerin ve danisma kurulumuzun ve yonetim kurulumuzun listesi icin tiklayiniz

    https://www.turkishnews.com/turkish-forum/

    Bu adresdeki cekilen menuden ilgilendiginiz komiteyi secer ve komitenin kimlerden kurulu oldugunu bulabilir ve arzu ederseniz gorev almak icin

    Adresinden . Sizi Üyelerimize tanıtabilmemiz için tercihen resimli özgeçmişinizi YUKARDAKi  adresden bize gödermenizi rica ederiz.

    Bu arada Cevresindekilere , Konularimizdaki goruslerimizi devamli izaha calisan arkadaslarimiza kitapla destek icin tenzilatli kitap programi DEVAM ETMEKDE  … VE KITAP ISTEKLERINIZ ICIN ASAGIDAKI  LINKDE  GEREKLI  BILGILERI  BULACAKSINIZ

    www.turkishnews.com/en/content/turkish-forum-liquidation-sale/

    Onumuzdeki Haziran ayinda girecegimiz 20inci faaliyet senemizin otekiler gibi basarili olmasini diler ,  candan kutlar ve Hepiniz hurmetle selamlarim

    Dr. Kayaalp Buyukataman, Baskan

    Turkish Forum – Dunya Turkleri Birligi

    kaya - DSC_5197

  • ‘Türkiye Avrupa’nın yeni Almanya’sı olabilir’

    ‘Türkiye Avrupa’nın yeni Almanya’sı olabilir’

    Euler Hermes Başekonomisti Ludovic Subran’a göre Türkiye, Avrupa’nın yeşil adası. Uzman, kendi büyüme modelini oluşturan Türkiye’nin Avrupa’nın yeni Almanya’sı olabileceğine dikkat çekiyor.

    DW.DE

     

    Fırsatlar ülkesi Türkiye

    Avrupa’nın küçüldüğü 2012 yılında ekonomisini büyüten Türkiye, Batılıların gözünde tam bir fırsatlar ülkesi oldu. (19.03.2013)

    Türk şirketleri şans arıyor

    ‘Dünyanın 12’nci büyük ekonomisi olacak’

    Kredi sigortası alanında 100 yıldan fazla deneyimi olan Türkiye’de iki yıl önce bir ofis açan alacak sigortası şirketi Euler Hermes, 2013’e ilişkin ekonomi senaryoları ve ihracatta stratejik önem taşıyan sektörlerin dünya ölçeğindeki değerlendirmelerini açıkladı. Euler Hermes’in Başekonomisti ve Ekonomik Araştırmalar Müdürü Ludovic Subran, Deutsche Welle Türkçe Servisi’ne yaptığı açıklamada, Avrupa’daki krizde henüz en kötünün geride kalmadığını ifade ederek, olası risk ve çözüm senaryolarını sıraladı.

    Avrupa Birliği’nde ekonomik birliğin yalnızca para birliği anlamına gelmediğini ifade eden Subran, “Ekonomik birlik, aynı zamanda vergi, maliye, ihracat politikası birliği anlamına da geliyor. Avrupa para birliğinde o kadar çok eksik parça var ki, tüm bu eksikleri yönetmek gerçekten zorlaşıyor ve karmaşıklaşıyor” sözleriyle bölgenin sorunlarını yorumladı.

    Sanayi politikası da planlanmalı

    İhracatının yüzde 40’ını gerçekleştirdiği Euro Bölgesi’nde 2012’de görülen türbülanslardan Almanya’nın da etkilendiğini hatırlatan Subran,  “Bu nedenle Almanlar, Yunanlar, İtalyanlar arasında geçen yıl daha az sorun gördük. Çünkü nihayet herkes hep birlikte hareket etmek gerektiğini anladı. Belki gelecekte Almanlar, Yunanistan’ı sübvanse etmeye devam etmek zorunda kalacak. Verimlilik uzmanlaşması söz konusu olabilir. Yani ülkelerin daha iyi oldukları, verimli oldukları konularda uzmanlaşması ve her ülkenin, her şeyi üretmemesi düşünülebilir. Her ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğü olduğu konular var. Mali konuların yanı sıra orta vadeli sanayi politikasını da planlamalılar” diyor.

    Bunun yanı sıra Avrupa’ya ilişkin ise büyümeye ve aynı zamanda büyüme ve refahın eşit dağılımına odaklanılması gerektiğine dikkat çeken Subran, “Ancak hızlı tasarrufla bunu başarmanız zor. Almanya,  bütçe açığının yüzdesini 3 puan düşürmeyi, 2002’den 2007’ye kadar, yani tam 5 yılda başarabildi. Birçok reform yapıldı. Ancak şu an ülkelerden bunu sadece bir yılda yapmalarını bekliyorlar. Fransa’da bir yılda 1,5 puan düşürüldü. Bunu yaparken, üretim açığını kesiyor, risk algısını değiştiriyorsunuz, krediye ulaşımı zorlaştırıyorsunuz. Tasarruf politikaları çok hızlı gidiyor, sorun burada. Dengelenmeli ve seçici olunmalı. Ayrıca her ülkenin aynı hız ve yapıda bu politikaları benimsemesi uygun değil. Bazı ülkelerin daha çok zamana ihtiyacı var” sözleriyle orta vadeli reformların önemine dikkat çekiyor.

    “Türkiye, yeni Almanya olabilir”

    Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerinde ise Subran, Türkiye’nin ihracatta daralmaları dengeleme yoluyla kendi büyüme modelini oluşturduğunu belirterek, “Türkiye Avrupa’nın yeni Almanya’sı olabilir” diyor. Subran, ayrıca krizin Türkiye’nin dayanıklı olduğunu gösterdiğini ve şimdi “Avrupa’nın yeşil adası” olarak görüldüğüne dikkat çekiyor.

    Subran’a göre, küresel ekonomide bölgesel blok oluşturarak öne çıkmak önemli. Bu anlamda Türkiye’nin yöneliminin AB’den yana olmaya devam etmesi gerektiğini ifade eden Subran, “Türkiye kesişim yollarının ortasında. Avrupa için sınır ülkelerden olacağı kesin, Avrupa için üretiyor ve tüketiyor. Bu anlamda Avrupa’nın yeni Almanya’sı olabilir. Ya da büyüklüğüyle Ortadoğu’nun tüketim pazarı olabilir. Ancak Asya’ya yoğunlaşması ihtimalini daha düşük görüyorum. Çünkü Asya ülkelerinin iç tüketimleri de yüksek. Bence Türkiye yönünü Avrupa’ya çevirmeye devam etmeli” diyor.

    © Deutsche Welle Türkçe

    Haber: Kıvanç Özvardar / İSTANBUL

    Editör: Hülya Schenk

  • Polis Koleji’ne alınmadım ama ben Türküm

    Polis Koleji’ne alınmadım ama ben Türküm

    İsrail’deki Türkiyeliler Birliğinin içindeki Türkiyeliler ifadesi ile Türkiye de tartışma konusu olan ve benim de rahatsızlığımı‘Ben Türküm Türkiyeli Değil’başlıklı yazımda ifade edilen TÜRKİYELİ kavramlarının farklı Türkiyelililer olduğunu ve iki kavram arasındaki farkın ne olduğunu izah etmek isterim. Yani bir taraftan ben Türküm Türkiyeli değilim derken Türkiyeliler Birliği Basın sözcüsü olmak çelişki gibi duruyorsa da benim bu konudaki mantığım ve izahatımı yazmak istedim.

    Sayın Erdoğan’ın Türkiyeli kavramı Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşayan ancak değişik etnik ve dini kimliklere ait olan insanları bana göre TÜRKLERİ sınıflandırmakta ve onları Kayı ve Oğuz boylarından gelmedikleri hatta Müslüman olmayanları TÜRK kabul etmemek te ayıp olmasın diye de TÜRKİYELİ sınıfı altında değerlendirerek resmen Türk halkını parçalara BÖLMEKTEDİR.

    “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”

    Atatürk ”Ne Mutlu Türküm Diyene” vecizesi ile Türklük kavramını T.C. Devleti vatandaşlığı ile özdeştirmiş ve halklar arasındaki Etnik ve dini farklılıkları adeta ortadan kaldırmıştır. 1. AKP Hükümeti ise bu farklılıkların ortadan kaldırılmasını beğenmemiş olacak ki farklılıkları öne çıkartan ve Türk insanının Türk olan ve sadece Türkiyeli olanlar diye bölmüştür.

    Evet garip bir tecellidir ki benim sözcülüğünü yapmakta olduğumun bu birliğin adı da Türkiyeliler Birliğidir.

    Doğrudur isim bu. Ama bu birlik Türkiye’de değil, birlik ve dernek üyeleri de Türkiye’de yaşamıyorlar. Şayet yurtdışında yaşıyorsanız Türkçe dili ses uyumuna göre ”Oralılar” anlamına gelen TÜRKİYELİLER ifadesi kullanmak doğrudur. Nasıl ki Almanyalılar , Fransalılar , İngiltereliler  veya Japonyalılar  der gibi. Halbuki bu milletlere ait insanları ifade etmek için Kendi ülkelerindeyseler ve o ülkedeki başka ülkelerden gelenlerden ayırt etmek zorunda değilseniz ALMAN , FRANSIZ , İNGİLİZ ve JAPON dememiz gerekir. Fransa’daki  Fransızlar’ı nasıl ki farklı etnik kökenleri ve dinleri sebebi ile bölmüyor ve hepsine birden FRANSIZ diyorsak Türkiyede yaşayan insaların tamamı da TÜRK olarak ifade edilmeli ve aynen her kişi eşitmiş gibi aynıymış gibi yasalar karşısında da eşit Türkler olarak kabul edilmeliydi.

    Bu Türkiyeli kavramının doğurtulmasının bir nedeni ise uzun yıllar devletin bütün Türkleri aslında kendi sistemi içinde Atatürk’ün anlatmak istediği şekilde eşit haklardan ve eşit devlet hizmetinden yararlandırlan Türkler olarak görmemiş olmasıdır.

    TÜRK SAYIYORUM

    Kimse gocunmasın ama gerçekleri açıkça konuşmazsak daha büyük hatalar içine girilmiş olacaktır. Ben kendimi Türkiyeli değil de Türk olarak sayıyorsam, Polis Koleji’ne müracaat ettiğimde neden alınmadım acaba? Sınıf arkadaşım Eli Küçük Kazes ile birlikte müracaat etmiştik Liseyi bitirince. Veya Kuleli askeri lisesinde kaç tane gayrimüslim bulabilirsiniz? Albay rütbesinde herhangi bir Ermeni dinine mensup Türk tanıyor musunuz ? Bir Yahudinin Emiyet Amiri olduğunu duyan bilen var mı? Alevi cemaati cem evleri diyanet işleri bütçesinden pay alıyor mu? Türk Musevi Cemaati Hahambaşılığının bütçesine dinayet işleri başkanlığından bir pay veriliyor mu? Yani madem ki benim anladığım bağlamda Türküz hepimiz neden bu soruların cevapları hep olumsuzdur?

    İşte Türk yerine Türkiyeli kavramının yerleştirilmeye çalışılmasının ardındaki gerçek budur. Bu sebeple insanımız Türklükten Türkiyeliliğe basamak düşürülmüştür. Acaba herkesi Türk yapmak vatandaşlık bağlamında herkese eşit davranarak din dil ırk farklılıklarını hissetrimeyecek düzenlemeler yapmak mümkünken neden bu yol seçildi de ilk başta halk kendi içinde bölündü? Acaba sıra memleketin de bölünmesine mi gelecek? Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında Türk Bayrağı kullanılmamış , hani bana Gazze ve Ramallah’ı hatırlatıyor desem beni mazur görün. Arafat Tunus’ta sürgünden getirilip Filistin Otonomi Yönetimi kuruldu ve başına getirildi. Abdullah Öcalan neredeyse hapisten çıkartılıp benzer bir Kürt bölgesel Otonomisinin lideri mi olacak yoksa hayal ve umutları daha ileride de TBMM’inde bir makama mı oynuyor oynatılıyor. Malumunuz  üzere Filistinliler de halen israil’in tamamını talep ediyorlar. Acaba Öcalan da Türkiyenin bir kısmını değil de tamamını mı istiyor? Ben bir şey demedim sadece seyrettiğim Filistin filminin Diyarbakır versyonunu sizlere resmetmeye çalıştım.

    Unutmadan , benim Türk olmam veya en azından öyle hissetmem beni daha az Yahudi ve daha az İsrailli yapmadığı gibi Yahudi ve İsrailli olmam da beni daha az Türk yapmamaktadır. Bu cümle anlamak isteyenler içindir.

    İstemeyenler de sağolsunlar….

    Rafael Sadi

  • Lefkoşa’da seçim sonucunu “küskün” hanedan belirledi

    Lefkoşa’da seçim sonucunu “küskün” hanedan belirledi

    Nihayet Lefkoşa seçti.

    Analizini yaptığımızda hangi nedenle olduğunu iddia edersek edelim bu seçimin bir kazananı var: Kadri Fellahoğlu.

    Aslında gerçekten bu seçimin galibi konumunda olan CTP-BG’nin kazanıp, kazanmadığını önümüzdeki 14 ay belirleyecek. Çünkü artık seçim propaganda zamanı geçti. Sözde “başarılı” olduğu iddia edilen diğer CTP’li belediyelerin hepsi biraraya gelse Lefkoşa’nın sorunlarını çözecek güce sahip değiller. Yani “taşıma suyla” Lefkoşa’nın sorunlarını çözmek imkansız.

    BES isimli sendikanın attığı ve de çoğu yanlış her adıma destek veren CTP-BG’nin belediye başkanına gerçekten “kolay gelsin” dememiz gerek. Çünkü BES ile şimdi o başa çıkmak zorunda. Dün desteklediği eylemler ona karşı yapıldığında işi kesinlikle kolay olmayacak.

    Ayrıca “Ankara” adını beğenmeyip değiştirmek istediğini söylediği parkı bir kenarda bırakacak olursa CTP-BG’li belediye başkanı en az en sert eleştirdikleri KKTC Başbakanı kadar iyi bir uyum içinde çalışmak zorunda Ankara ile. Lefkoşa’nın borçları KKTC olanakları ile kapatılabilecek gibi değil. Ankara kaynaklı kredi olmaksızın Lefkoşalı’nın dertlerini dindirmek imkansız. Eminim Lefkoşa’nın belediye başkanı Ankara ile de “süper bir uyum” içinde olacaktır. Bunu izlemek bile bana “keyif verecek”.

    “Nutuklar ve sloganlar” ile Lefkoşa düzene sokulamayacağından “reel politika” alternatifsiz konumda olacak.

    Ayrıca belediye meclisi dengeleri de yeni başkanın bir “büyük koalisyona” olan zorunluluğunu dayatacak. Belki en azından yerel düzeyde bir “CTP-UBP” işbirliğini yaşamak açısından da ilginç olacak önümüzdeki 14 ay.

    Seçim sonuçlarına baktığımızda “marjinallalerin” bir kaç yüz oy alabilmesi demokrasi adına çok olumlu.

    TDP bu seçim sonucuyla da gelecek bir genel seçimde koalisyon ortağı olmaya aday konumda olduğunu gösterdi.

    DP açısından değerlendirecek olursak aslında sonuç büyük bir hezimet. Gerçekten de en iddialı ve sempatik bir adayla da DP ne kadar zorlarsa zorlasın UBP’nin önüne geçme şansına sahip değil.

    DP üstelik hanedanın “bir tür” desteğine rağmen daha fazla oy alamıyorsa bu durum kendileri için oldukça vahim.

    Hanedan’ın “belki başka bir adayı destekleyerek” ya da bu derece ileri gitmediyse her halukarda kendi partisine beklenen desteği vermeyerek yalnız bıraktığı Hasan Sertoğlu’nu kutlamak lazım. Bu derece zor koşullarda ve “arkadan hançerlenerek” ikini olması aynı zamanda UBP’nin “en ölü konumdaki potansiyelinin” bile ne derece olduğunu sergilemekte.

    Hasan Sertoğlu’nun sırtından Başbakan İrsen Küçük ve ekibine “zarar vermeye” çalışanlar bu sonucu “yüzleri kızararak” izlediler mi bilmiyorum ama bu koşullarda bu sonucu alabilen bir Hasan Sertoğlu 14 ay sonra Lefkoşa Belediye Başkanı olursa şaşırmam.

    Katılımın az olduğu ve bence seçim sisteminin sağlıksızlığının belgelendiği bir seçimde ilk turda yüzde otuzlarla ancak KKTC’de belediye başkanı olunabilinir. Almanya’da olsa en çok oyu alan iki aday yüzde elli alamadıklarından ikinci tura giderledi. Öyle olsaydı bu seçimin sonucu farklı olurdu.

    Ancak tüm bu hesapların artık bir anlamı yok.

    Bakalım önümüzdeki 14 ay Lefkoşalı’ya huzur mu yoksa dertlerin devamını mı getirecek. Göreceğiz. İnşallah her şey yolunda gider.

    Ozan CEYHUN

  • TÜROFED: ‘1 milyon İsrailli turist hedefliyoruz’

    TÜROFED: ‘1 milyon İsrailli turist hedefliyoruz’

    One minute” krizi ve “Mavi Marmara” olayından sonra, rotalarını başka ülkelere çeviren İsrailli turistler, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan telefonla özür dilemesi üzerine, yeniden Türkiye’ye gelmeye hazırlanıyor.

    73204Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin normale dönmesiyle İsrail ve Türk tur operatörlerini heyecan sardı. İsrailli tur operatörleri yeni anlaşmalar için Antalya’ya gelirken, İsrail’de de Türkiye’nin turizm değerlerini tanıtıcı gazete ve televizyon reklamları yayınlanmaya başladı. İsrailli tur operatörleri, kriz öncesinde birlikte çalıştıkları Türk tur operatörleriyle yeniden işbirliği yapmak üzere Antalya’ya geliyor.

    İsrail’den en fazla turist getiren firmalardan biri olan Belmondo Travel Yönetim Kurulu Başkanı Nejdet Alacan, “One minute” kriziyle Türkiye’ye gelen turist sayısında yüzde 50 gerileme olduğunu, ‘Mavi Marmara’ olayından sonra da İsrailli turist sayısının sıfırlandığını hatırlattı.

    İsrail’den Türkiye’ye her yıl artan bir ivmeyle 650 bin turist gelirken, rakamın sıfıra düşmesinin İsrail’le çalışan tur operatörlerini zora soktuğuna işaret eden Alacan, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Mavi Marmara gemisine yapılan baskından dolayı Türkiye’den özür dilemesinin İsrail ve Türk tur operatörleri arasında heyecan yarattığına işaret etti. Alacan, şöyle konuştu:

    “İsrailli turistler yeniden akın akın Türkiye’ye tatile gelecek. İsrailli tur operatörleri özürden sonra gazete ve televizyonlarda Türkiye’ye ilişkin reklamlarını başlattı. Bu bizi de heyecanlandırdı. 7 milyonluk İsrail halkı her yıl 8-10 kez 3-4’er günlük tatile çıkar. Ortalama 1000 dolar harcarlar. Krizden önce 650 bin İsrailli turist geliyordu, bu yıl bunun yarısına ulaşırız.”

    Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkanı Osman Ayık, “Toparlanma hızlı olacak. İsrail pazarında çok ciddi bir kan kaybı yaşamıştık. Ancak hazır bir altyapı var. Hedefimiz 1 milyon İsrailli turisti Türkiye’de ağırlamak.  Arada kesinti olmasaydı 1 milyona rahatlıkla ulaşmış olurduk. İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi, turizm sektörü açısından son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme.”

  • Gerekirse silahımı alıp dağa çıkarım

    Gerekirse silahımı alıp dağa çıkarım

    silahBu düşüncelerde isen ne işin var Başbakan’ın damadının gazetesinde.

    Eski Başbakanlık Müsteşarı ve Milli Eğitim Bakanı, Sabah gazetesi yazarı Hasan Celal Güzel, katıldığı bir televizyon programında “Eğer Anayasa’dan Türk ve Türk milleti kelimeleri tamamen çıkarılırsa, artık bu Anayasa benim Anayasa’m değil, bu coğrafya da benim vatanım değil. O zaman çeker giderim” dedi. Başbakan Tayyip Erdoğan’a güvendiği belirten Güzel, “Beklemediğiniz sonuç gelirse, Allah göstermesin, o zaman önce vatan, önce millet deriz. Gerekirse, silahımı alıp dağa çıkarım. Sadece üç paralık peşmerge mi bunu yapıyor? Ben niye yapmayım?” ifadesini kullandı. Ulusal Kanal’da yayımlanan Hulki Cevizoğlu’nun sunduğu Ceviz Kabuğu adlı programa telefonla bağlanan Hasan Celal Güzel, Akil İnsanlar Komisyonu üyelerini eleştirerek “Özellikleri PKK’yı destekleyen, Kürtçü ve ırkçı olmaları. Bir taraftan bizim gibi düşünenleri itham ederken, bir taraftan da ırkçı, bölücü bir terör teşkilatını açıkça destekliyorlar. Bu 60 küsur kişi içinde yarısını saymak mümkün” dedi. Güzel, komisyondaki dindar isimler hakkında da “Dindar, sağ olmalarına rağmen PKK’yı destekleme konusunda hiç de liberal geçinen PKK’cılardan geri kalmıyorlar” dedi. ‘Komisyondakilerin yarısı PKK’yı destekleyen, ırkçı kişiler’ Güzel, Akil İnsanlar Komisyonu hakkında özetle şunları söyledi: “Ben (komisyonda) olmadığım için Allah’a şükrediyorum. Bana teklif edilseydi kabul etmem asla mümkün değildi. Bu kişilerin akil olup olmadığı çok tartışılabilir. Aslında herkes kendisine göre belli derece akıllıdır. Burada akil, toplumda temayüz etmiş, kültürlü, önde gelen aydınlar demek. Ama şimdi bu laf çıktığından beri, neredeyse bir senedir, hep aynı kişiler tezgahlanıyor. Bir bakıyorsunuz özellikleri PKK’yı destekleyen, Kürtçü ve ırkçı olmaları. Bir taraftan bizim gibi düşünenleri itham ederken, bir taraftan da ırkçı, bölücü bir terör teşkilatını açıkça destekliyorlar. Bu 60 küsur kişi içinde yarısını saymak mümkün.” “İkincisi, bunlar eski Marksist, yeni liberal takımı. Bunların da önemli bir özelliği eski hızlı solcu, Maocu, Stalinci filan olmaları. Ama şimdi birdenbire liberal kesilmeleri, vatan, bayrak gibi kutsallıkları reddetmeleri, Türkiye ile Türklük aleyhine gayret göstermeleri; bu da bir özellikleri.”


  • Diyanet’teki gizli kasanın sırrı neydi?

    Diyanet’teki gizli kasanın sırrı neydi?

    Yazılarımı takip edenler mutlaka hatırlayacaklardır; geçen sene Ekim ayı içinde “Diyanet Emeklileri Derneği DED” hakkında yazmış olduğum “Diyanet Devleti Vergi Kaybına Uğratmaktadır”(1) başlıklı yazımdan dolayı adı geçen dernek yöneticileri bana çok fena kızmışlardı. Hatta derneğin başkanı telefonla arayarak “Sen de kim oluyorsun lan. Yazacak başka konu mu bulamadın…” diyerek bana bazı giydirmelerde bulunmuştu. Elbette aynı üslupla karşılığını alma pahasına…

    İşte bu yazım üzerine, adı geçen dernek yönetiminden bazı tanıdık ve eski dostlar ısrarla arayarak benimle görüşmek istediklerini söyleyince dayanamadım kalktım derneğin Ankara Kızılay’daki merkezine gittim. Dernek başkanının makam odasına geçerek kendileriyle bir süre görüştük. Görüşmeden ziyade, yazdıklarımı bir de vicahi olarak söyledim kendilerine ve halen aynı noktada durduğumu belirttim. Elbette başka şeyler de konuştuk. Daha doğrusu ben konuştum onlar dinlediler. Görüşmede şu isimler vardı: Arif Soytürk, Kemal Leylek, Fahrettin Aşık, Abdullah Ceyhan, Niyazi Morgül, Mustafa Çalışkan ve ismini hatırlayamadığım ancak emekli İmam-Hatip olduğu söylenen diğer bir yönetici daha…

    Görüşme sırasında Kemal Leylek şöyle bir söz söyledi: “Ömer Bey, GİNTAŞ’ın gizli kasasındaki para konusunun üzerine gidip ortalığı ayağa kaldırmasaydın, bütün bunlar yaşanmayacak, Diyanet Vakfı’ndaki sözleşmen de feshedilmeyecekti. O paranın üzerine gitmekle, birilerinin kuyruğuna bastın ve şimşekleri üzerine çektin. Senin sözleşmenin feshinin sebebi o olaydır…”.

    Bu sözlerin sahibi Kemal Leylek, Tayyar Altıkulaç’ın Diyanet İşleri Başkanlığı sırasında uzun süre hazretin sekreteryasında çalışmış, hatta yanılmıyorsam Diyanet İşleri Başkanı olduğu sırada CHP Urfa Milletvekili Celal Paydaş tarafından silahla tehdit edilmesi hadisesine de yakından şahit olmuş birisidir(2). Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki görevinden emekli olduktan sonra da yine adı geçen tarafından Türkiye Diyanet Vakfı’nda istihdam edilmeye devam edilmiştir. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yanı sıra Türkiye Diyanet Vakfı’nı ve Tayyar Altıkulaç ile onun maiyetini, ayrıca Diyanet’teki ilişkiler ağını çok iyi bilen birisidir.

    Hatta Kemal Bey, Tayyar Altıkulaç’ın forsundan istifade ile Türkiye’de pek çok kesimle iyi ilişkiler kurmuş, kendisine müthiş bir çevre edinmiştir. Bu bakımdan, Diyanet’in üst yöneticilerinin pek çok sorununun, başta da yaşlı hoca efendilerin sağlık problemlerinin çözümü ondan sorulurdu. Tekleyen kalpler, tıkanan prostatlar, kanayan basurlar, fazla yemekten fesada uğrayan mide ve şişen bağırsaklar için hemen Kemal Leylek’e koşardı hoca efendiler. Ne de olsa Ankara’nın en iyi doktorlarını o bilirdi. Görevli olarak hacca giden Sağlık Ekiplerinde sık sık hacca götürüldüğü için (ki; kendi beyanına göre yaklaşık 30 kere hacca gitmiştir!) çok sayıda doktor tanıdığı olmuştu. Çalmadığı kapı, girmediği yapı yoktu. Hatta Çoban Sülü ile bile ilişkisi vardır Kemal Bey’in. Hem de kendisini, oğlunun düğününde nikâh şahidi yapmaya kalkışacak kadar! Merhum Aydın Menderes ise onun için eşik komşusu mesabesinde idi. Diyanet’e intisap ettiğim, 1989 yılından beri beni de yakından tanıyordu. Bu bakımdan hakkımda söylediği yukarıdaki sözler son derece önemliydi Kemal Bey’in…

    Sözleşmemin Fesih Sebebi Sahip Olduğum Düşüncelerdir!

    Bununla birlikte Kemal Leylek Bey’in yukarıda verdiği bilgi, kısmen doğruydu. Evet, Türkiye Diyanet Vakfı’na ait olup kısa adı GİNTAŞ olan şirketin bir gizli kasası ele geçirilmişti ve kasada 30 milyar (yeni para birimiyle 30.000) TL para bulunmuştu. Ben de bu paranın mahiyetinin ne olduğu konusunda ortalığı ayağa kaldırmış ve Tayyar Altıkulaç’ın adamlarına ait pek çok kuyruğa birden basmıştım ama benim sözleşmemin feshine sebep bu olay değildi! Benim sözleşmemin en azından görünürdeki sebebini aslında “Enver Ören’i nasıl bilirdiniz” başlıklı yazımda ayrıntılı olarak açıklamıştım(3).

    Ancak sözleşmemin feshinin gerçek sebebi, yani perde arkasındaki asıl nedeni, sahip olduğum düşünceler ve bu düşünceleri kitaplarımla ve makalelerimle topluma deklare etmiş olmamdır. Daha doğrusu, yazmış olduğum kitap ve makalelerle, Diyanet’in savunduğu geleneksel İslam Düşüncesi’ne bayrak açmış olmam ve mevcut iktidarın kimi icraatlarını açıkça tenkit etmiş olmamdır. Yani asıl suçum, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan haklarım gereği; özgürce düşünmek ve düşüncelerimi çeşitli yollarla açıklamaktan ibarettir. Üstelik ben, bütün bunları, Diyanet’in bir çalışanı olarak yaptım. Olacak şey değil! Oysa bu tür bir davranış şekli, Diyanet’teki din baronlarının kabul edebilecekleri bir davranış şekli asla değildir. Onlar, hep karşılarında kurşun asker türünden “Evet efendimci” ve “Hay hay hocam”, “Baş üstüne hocam”, “İsabet buyurdunuz hocam” cinsinden adamlar isterler…

    Diyanet’teki Gizli Kasanın Sırrı!

    Ancak Kemal Leylek’in yukarıdaki iddiasını yine de önemli görüyorum. Anlaşılan Diyanet’teki pek çok insan gibi o da benim sözleşmemin feshinin sebebini GİNTAŞ’ın gizli kasasında bulunan paranın mahiyetini araştırma konusunda verdiğim çaba olarak biliyor. Sadece bilmekle kalmıyor, muhtemelen sağda solda bunun muhabbetini de yapıyor hoca efendiler. Şu halde bu konuyu hem kendilerine, hem de kamuoyuna açıklamak benim için farz olmuş bulunuyor:

    2001 yılıydı. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın çağırdığını söylediler. Kalktım gittim. Yanında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın o günkü ekâbirlerinden müteşekkil kalabalık bir insan grubu vardı. Anlaşılan toplantı halindeydiler.

    Mehmet Nuri Yılmaz’ın sözü kısaca şu oldu;
    -“Arkadaşlar, Vakfın şirket ve iktisadi işletmelerinin tamamını kapatıyoruz! Bu çalışmaları yürütmek için bir komisyon kurduk. Komisyon olarak çalışmalarınızı en kısa zamanda tamamlayın…”

    Komisyonda benimle birlikte Vakfın Genel Müdür Yardımcısı A.İhsan Sarımert, Vakfın Muhasebe Müdürü Muhsin Leblebici ve Müfettiş Demirhan Dinç de vardı. Ancak “Yürüyen eşeğe binerler” hesabı, bütün yük benim omzumda idi. Bu iş için gece gündüz çalıyordum. Hatta sırf bu iş için hayatta ilk defa çocuklarımdan ayrı bayram yaşadım. Onlar memlekete büyüklerin yanına gittikleri halde ben Ankara’da kalmak zorunda bırakıldım.

    Bilmeyenler için söyleyelim; Türkiye Diyanet Vakfı, kurmuş olduğu şirket ve işletmelerle adeta bir Holding olmuştu ama bunların büyük kısmı kâğıt üzerindeydi! Vakfa maddi kaynak sağlamak için kurulmuş bulunan şirket ve işletmelerin hemen tamamı, vakfın sırtında adeta birer yüktü. Dışarıdan hiçbir iş alamadıkları gibi, hem mülkiyeti adı geçen vakfa ait gayrimenkulleri yok pahasına (düşük kira bedelleriyle) işgal ediyorlar, hem de Vakıftan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ihalesiz bir şekilde aldıkları işleri adam gibi yapamıyorlardı. Çünkü yeterli personel, ekipman ve deneyimleri yoktu. Yaptıkları tek şey, Diyanet’ten (maliyet+kâr hesabıyla) aldıkları işleri, alt yüklenici firmalara ve taşeronlara yaptırmaktan ibaretti. Bu bakımdan hem yaptıkları işler kalitesiz, hem de yeteri kadar denetlenmiyordu. Bu yüzden hemen hepsi zarar ediyordu. Bu durumda kapatılmaları en doğrusuydu! Bize söylenmedi ama bu konuda asıl sebep galiba 28 Şubat cephesinden esen rüzgârlar olmalıydı.

    Neyse uzatmayalım; Yılmaz Polat isimli Mali Müşavir’in de danışmanlığında yapmış olduğumuz çalışma sonunda Diyanet’in bütün şirketleri “Tasfiyesiz İnfisah” yoluyla kısa adı KOMAŞ olup, temel uğraş alanı Ankara Kocatepe Camii’nin altındaki Süpermarket’in işletmeciliği olan şirketin çatısı altında birleştirildi. Ve bu birleştirme işleminden sonra, faaliyet alanı devasa boyutlara yükselen yeni şirketin Yönetim Kurulu’na beni de seçtiler.

    Yanlış hatırlamıyorsam 2001 yılının Aralık ayı idi. Şemsettin Yazırlı, A.İhsan Sarımert, Mahmut Süleymanoğlu, Demirhan Dinç ve şirketin Genel Müdürü R.G. olarak Yönetim Kurulu toplantısı yapıyorduk. KOMAŞ bünyesine giren şirketlerden kısa adı GİNTAŞ olup, temel uğraş alanı inşaatçılık olan şirketin Muhasebe Müdürü Tahsin Bey, elinde bir çanta ile çıka geldi ve çantayı toplantı masasına boca etti! Alman Markından, Amerikan Doları’na ve Türk Parası’na kadar birçok para vardı destelerin içinde! Bu şirketin Genel Müdürlüğü’nü “Tek Adam” sıfatıyla uzun süre Tayyar Altıkulaç’ın has adamlarından birisi ve adı geçenin hemşerisi olan Ahmet Uzunoğlu yapmıştı. Şirketin o sıradaki genel müdürü ise, DİB Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi ve aynı zamanda yine Tayyar Altıkulaç’ın hemşerisi olan din adamı İrfan Yücel’in oğlu Lütfullah Yücel idi(4).

    -“Hayırdır Tahsin Bey, bu para nedir?” diye sorduğumuzda Tahsin Bey boynunu büktü ve son derece mahcup bir edâ ile;

    -“Hocam bu para, bizim şirkette bir gizli kasada duruyordu. Şirket hesaplarına dâhil değildir! Hesaplarda gözükmez! Şirket genel müdürlerinin bilgisi dâhilinde yıllardır bir kasada tutulur! Para ihtiyacı olan arkadaşlar, alır kullanır, ihtiyacını gördükten sonra getirir yerine koyar! Bu paranın mahiyetini ve kaynağını ben de bilmiyorum. Bilse bilse şirketin genel müdürü bilir…”

    Doğrusu ya; afallamıştık! Ağzımız bir karış açık kalmıştı! Zira gecelik faizlerin yüzde bin beşyüzlere fırladığı bir zaman diliminde, Diyanet’in bir şirketinin çalışanları faizsiz bir kaynak bulmuşlar ve bu kaynağı uzun yıllardır adeta bir hacı baba tekkesi gibi kullanmışlardı. İdareciler de bu işe bilerek göz yummuşlardı. Üstelik mahiyeti belirsiz bu paranın, tamamının ne kadar olduğu da muhtemelen sadece Allah biliyordu!

    Arkasından kendimizi toparlayıp hemen parayı saydırdık. Muhtelif döviz ve TL olarak yaklaşık 30 milyar TL (29 bin küsur) tutuyordu. Sonra bu parayı ne yapacağımızı tartıştık bir süre. Toplantıda bulunanlardan R.G. “Nasıl olsa kaydı yok, bu parayı Almanya’ya gönderelim. Orada bulunan ve bünyemize katılan DİVANTAŞ’ın ortağı olduğu Vakıf Gmbh isimli bir şirket var ve şirketin 112.000 EURO kasa açığı var. Böylece o açığın bir kısmını kapatmış oluruz!” dedi. O sırada Diyanet Vakfı Genel Müdür Yardımcısı ve yanılmıyorsam aynı zamanda Genel Müdür Vekili de olan şirket yönetim kurulu üyesi A.İhsan Sarımert’in gözleri ışıldayarak ve gülümseyerek bana doğru baktığını gördüm. R.G’nin bu teklifi onun da aklına yatmış olmalıydı ki; gözleri benim düşüncemi sorgular gibiydi.

    Hiç düşünmeden cevap verdim:
    -“Olmaz!” dedim. “Bu para mutlaka şirketin (KOMAŞ) hesaplarına girecek ve bu paranın kaynağı mutlaka bulunacak. Böyle bir kepazelik, böyle bir komedi olmaz…” dedim.

    Arkasından da “Buluntu Para” olarak Aralık Ayı’nın son günlerinde şirket hesaplarına giren bu paranın mahiyetinin ve kaynağının araştırılması maksadıyla konunun “Şirket Denetim Kurulu”na iletilmesi yönünde bir karar aldık. Karar doğrultusunda da şirket Denetim Kurulu’na bir yazı yazdık. Osman Yılmaz, Abdullah Tuncay ve Mehmet Eğinç’ten oluşan ve tamamı Diyanet Vakfı çalışanı olan şirket Denetim Kurulu, konuyu sözüm ona inceledi ama herhangi bir sonuca ulaşamadılar. Çünkü karşılarında, kocaman kocaman ve iri başlı adamlar vardı. Onlara muhtemelen “Hııı” yapıp, parmak sallamışlardı. Ondan sonra da olayın üzerine daha fazla gidilmedi/gidilemedi. Olayın aslı, faslı budur.

    Diyanet’ten ayrıldığım günlerde, kendisiyle karşılaştığımız Ahmet Uzunoğlu, söz konusu paranın da içinde bulunduğu pek çok sebepten dolayı mahkemeye verildiklerini, ancak hepsinden aklandıklarını gururla söylemiştir bana. Umarım öyle olmuştur…

    Yanlış bilmiyorsam 2006 veya sonrasıydı. O sırada KOMAŞ Denetim Kurulu üyesi bulunan ve maiyetimde çalışarak Müfettiş olan arkadaşlarım Kemal Yorulmaz ve Yaşar Tosun’a, bu konuyu ilettim ve söz konusu paranın şirket hesaplarına intikal ettiğine dair muhasebe evrakından ve konuya ilişkin olarak almış olduğumuz Yönetim Kurulu kararından birer suret getirmelerini talep ettim. Ancak adı geçenler, yaptıkları incelemede böyle bir para kaydına ve Yönetim Kurulu kararına rastlayamadıklarını söylediler! Bunun sebebi nedir bilmiyorum ama aklıma gelen birkaç argümanı şu şekilde sıralayabilirim:

    1) Arkadaşlarım bana yalan söylemişlerdir. Konuyu incelemedikleri halde “inceledik ancak bulamadık” deme durumunda kalmışlardır! Ya da inceleyip tespit ettikleri halde korkularından gerekli evrakı getirip bana teslim edememişlerdir.

    2) Konuya ilişkin Yönetim Kurulu Kararı (ki; kararlar o sırada dosya kâğıdına yazıldıktan sonra Yönetim Kurulu Karar Defteri’ne yapıştırılıyordu) imha edildi ve benim olmadığım bir sırada alınan başka bir kararla değiştirildi. Arkasından da söz konusu para yukarıda bahsedilen kasa açıklarının kapatılmasında kullanıldı!

    3) Ben hadiseyi yanlış hatırlıyorum(!) 2001 yılında bu konuda karar almadık, konuyu bir tutanakla tespit ederek parayı şirket hesaplarına girdikten sonra konuyu araştırmaları için Denetim Kurulu’na havale ettik ki; durum böyle bile olsa, her ikisi de kıdemli müfettiş olan Yaşar Tosun ve Kemal Yorulmaz’ın mutlaka muhasebe kayıtlarına ulaşmaları gerekirdi.

    Bu üç seçenekten bana en yakın ve makul geleni ise her ikisi de yakın arkadaşım, üstelik aile dostlarımız olan Kemal Yorulmaz ve Yaşar Tosun’un, bana yalan söyleyip, beni geçiştirdikleridir.

    İşte böyle Sayın Kemal Leylek; senin eksik bildiğin ve eksik bilgilerinle sağda solda ileri geri değerlendirme konusu yaptığın hadisenin aslı ve esası budur efendim. Bu hususta bunun aksine bir bilgi ve belge varsa hodri meydan. Ha, eğer yaşadığım onca sıkıntı, sizin dediğiniz gibi sırf bu yüzden ise başım, gözüm üstüne. Ben böyle bir sıkıntıyı, babalarının “Fazilet Madalyası” ve “Erdem Beratı” olarak çocuklarıma ve torunlarıma miras bırakır, öbür dünyada görülecek hesap gününde de Allah’a ibraz etmek için yanımda götürürüm. Tıpkı Muhteşem Süleyman’ın, Ebussuud Efendi’nin vermiş olduğu fetvaları yanında götürdüğü gibi!

    Vakıf Gmbh’nin 112.000 EURO’luk kasa açığı mı? Duyduğuma göre kapatılmıştır! Bu konuyu ise en iyi bilen kişiler A.İhsan Sarımert ve R.G’dir. Üstelik R.G’nin, bu açığın nasıl kapatıldığı konusunda, KOMAŞ Genel Müdürlüğü’nden alınıp teşehhüt miktarı da olsa Vakıf müfettişliğine döndürüldüğü sırada şahsıma yapmış olduğu bir takım açıklamalar vardır! Bu konuda ilave veya farklı açıklamaları varsa buradan yazmaya hazır olduğumu bu iki şahsa önemle bildirmek isterim.

    Her ikisi de İmam-Hatipli (A.İhsan Sarımert, aynı zamanda Medine Şeriat Fakültesi mezunudur) ve dini bütün insanlar olan bu iki zât-ı muhteremin, yalan söylemeyeceklerine inanıyorum. Daha doğrusu inanmak istiyorum…
    _____________
    1-http://sessizliginsesleri.blogspot.com/2012/10/diyanet-devleti-vergi-kaybna.html,
    2-Tayyar Altıkulaç sonraki yıllarda kendisine sorulması üzerine bu hadiseyi şöyle anlatacaktır: “…Bir dönem bir sayın bakandan, ‘İstifa edin efendim’ sözünü işittim. ‘İstifa etmiyorum, siz hükümetsiniz, alın beni görevden’ diye karşılık verdim. Ama alamadılar. Bir Celal Paydaş olayı yaşadık biliyorsunuz. CHP vekili Paydaş’ın silahlı taarruzuna maruz kalmıştık. Efendim bir personel meselesi. Filan kişiyi şu göreve getir deniyor. Niteliği uymuyor, kusura bakmayın, bu göreve veremiyoruz, ama şu göreve verebiliriz diyoruz, o zaman adam silahını çekip sizi tehdit edebiliyor ve yapacaksın diyebiliyor. Silahını çektiği zaman, ‘Sana nerede olduğunu hatırlatıyorum, burası Diyanet İşleri Başkanlığı makamı’ dedim. O arada, yükselen sesler üzerine dairelerden arkadaşlar geldi, onların kapıdan içeri girmelerine izin vermedim. O bağırdı çağırdı, ben kırık plak gibi hep aynı cümlemi tekrarladım. Sonra çıkıp gitti…”(http://www.haber7.com/ic-politika/haber/874906-tayyar-altikulaca-silah-ceken-chpli-vekil)
    3-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi72267-Enver_Oreni_nasil_bilirdiniz_.html,
    4-Yanlış bilmiyorsam adı geçen halen TOBB Başkanı da olan Türkiye’nin âkil adamlarından Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun maiyetinde çalışmaktadır.

  • Türkiye, dışarıdan nasıl görünüyor?..

    Türkiye, dışarıdan nasıl görünüyor?..

                                                        Zaman zaman dış basına da göz atıyoruz. Özellikle Amerikalı ve Avrupalı Türkiye ve Ortadoğu uzmanı yazarların yazıları da takip ediyoruz. Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü analiz ediyor, daha doğru bir kanıya varabiliyoruz. Hiç kuşkusuz ülkemizin dışarıdan görünüşü çok daha farklıdır. Bunu da göz ardı etmemek gerektiği görüşümüzü yineleyelim. Birçok doğru haber ve yorumları da dışarıdan elde ettiğimiz bir gerçek.

                                                            Geçenlerde Amerikalı tarihçi Tarpley’in Türkiye hakkındaki geniş bir analizinden bazı alıntıları sizlerle paylaşmıştık. Tarpley, yeni bir analizde daha bulunuyor. Biz, bunu çok ilginç bulduk. Amerikalı tarihçi, çok cesur bir çıkış yapıyor ve “Obama, Erdoğan’ı aldatıyor” diyor. Analizinin sonunu da “Bölgede Türkiye kaybedecek” görüşünü yansıtıyor.

                                                              “OBAMA ERDOĞAN’I KANDIRIYOR”

                                                             Dikkat edilecek olursa, Türk medyası, birçok konuyu gündeme getirmiyor, ya da getirmekten çekiniyor. Birçok medya mensubu sindirilmiş durumda, doğruları yazamıyor. Yandaş olanların hali ise ortada, söuylenecek pek fazla bir şey yok. Bu nedenle, dış basına yansıyanların da bizim için fikir verme açısından önemli olabileceğini görüyoruz. Amerikalı Tarihçi Tarpley’in son analizini de bu nedenle önemsiyoruz.

                                                         Tarihçi Tarpley’in yazısı çok uzun. Önemli ayrıntılara da yer veriyor. Yerimizin darlığı nedeni ile tüm yazıyı sizlerle paylaşamıyoruz. Ancak satır başları ile Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü bir uzman tarihçinin analizinden birlikte izleyelim:

                                                               “ Obama, hemen her hafta Erdoğan’ı arayarak kibir ve hırsı ile de oynayarak onu bir yerlere atıyor. Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in düşürülmesinden sonra Türk Hükümeti yeni Osmanlı İmparatorluğu fikri ile kandırıldı. Bu aldatmaca ile sıfır sorundan, başta Kürt sorunu olmak üzere onlarca sorunlar dizisine geçiverirsiniz. Türkiye öncelikle şunu bilmeli ve görmelidir. PKK, CİA’nın desteklediği bir terör örgütüdür. CIA, PKK’yı İran’a karşı kullanmaktadır. Yakın geçmişte Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın eşi Danielle Mitterand PKK’nın koruyucu azizesiydi. Bir yıl önce İsrail Başbakanı Lieberman Mavi Marmara’daki davranışından dolayı Türkiye’yi cezalandırmak için İsrail’in PKK’yı destekleyeceğini söylemişti. NATO’nun Yunanistan aracılığı ile PKK’yı desteklediği haberleri var. Bana göre Türkiye’nin anlaması gerekeni bu olmalıdır.  

                                                      “TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE KULLANIYORLAR”

                                                      Amerikalı tarihçi Tarpley, Türkiye’nin Suriye’de yanlış üzerine yanlış yaptığına da değiniyor. Suriye batağının Türkiye’yi yıkıma götüreceğine de dikkat çekiyor. Tarpley’in Suriye konusundaki görüşleri de şöyle:

                                                                “ Türkler öncelikle Amerika ve İngiltere ittifakının öldüren bir kucaklama olduğunu anlamlıdır. Bir başka deyişle İngiliz- Amerikalılar Türkleri öldürene kadar sevecekler. Türkiye’yi Suriye’ye karşı kullanacaklar. Ve çatışmayı modern Türkiye’yi yok etmek için kullanacaklar. Korkarım, Obama’nın aldattığı Erdoğan ve Davutoğlu, bu psikoloji ile kendi çukurlarını kazıyorlar. Kazanacakları hiçbir şeyleri yok ve kaybedecekler. Suriye’de isyan bastırılıyor ve ortada bir Rusya sorunu var. 19.yüzyılda her 20 yılda bir Türk-Rus savaşı olurdu. Son zamanlarda bir Türk-Rus savaşı olmadı ama o istikamette bir adım atılıyor. Şu bilinmelidir ki Suriye güvenlik güçleri isyancılara karşı başarılı bir harekât yürütüyorlar. İsyan bastırılıyor. Buna paralel olarak olayların ağırlık merkezi, gerçek bir devrimci hareketin başladığı Suudi Arabistan ve Katar’a doğru kayıyor. Şu anda Türkler, Güney bölgelerinin tamamını CIA’ ya devrettiler. Oteller El-Kaide teröristleri ile dolu. CIA, Adana yakınlarındaki İncirlik Üssü’nden bölgeye getirdikleri teröristleri kullanıyorlar. Ve bunun Türkiye’ye dönüşü çok feci olacak.”

                                                        GERÇEKLERİ GÖREBİLMEK

                                                        Gerek PKK, gerekse Suriye ile ilgili daha önce çok yazdık. Amerikalı tarihçi Tarpley’in son analizlerine bakacak olursak, birçok noktada buluştuğumuzu da görüyoruz. Biz, yaşamakta olduklarımızı görmek ve bilmek durumundayız. Bugün, CIA’nin yıllardır PKK’yı desteklediği bilinmiyor muydu? PKK’nın bu konuma gelmesinde CIA’nin, AB ülkelerinin desteği olmadı mı? Kuzey Irak’ta yuvalanan İsrail MOSSAD kanalı ile Barzani işbirliği sonunda PKK teröristlerini eğitmedi mi, onlara lojiktik desteği sağlamadı mı? Bunları nasıl çabuk unuttuk?

                                                          Suriye batağına bizi kimler soktu? Bu bataktan hala kurtulamadık. Maddi ve manevi zararlarımız da giderek artıyor. Suriye konusunda bugün yalnızları oynuyoruz. Üstelik komşularımızla olan ilişkilerimiz de kopma noktasına geldi. Dibi görünmeyen bir kuyuya itilmiş durumdayız. Acı da olsa bu gerçekleri görmek ve bilmek durumundayız.