Blog

  • İmam Hatipli Prof AKP den istifa etti..istifa metni ve Video

    İmam Hatipli Prof AKP den istifa etti..istifa metni ve Video

    From: Nursel Oran

    Konusmayi dinleyin, fikirlerinin ve ingilizce bilgi derecesinin takdiri sizin.

    www.youtube.com/watch?v=LGYO76YCqUs

    İmam Hatipli Prof.

    Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç, 23. Dönem AKP Antalya
    Milletvekili…1959 Antalya doğumlu… İktisatçı, Dış Politika
    Uzmanı ve Öğretim Üyesi; Viyana İktisat Üniversitesi’ni bitirdi.

    Yüksek lisans ve doktorasını aynı üniversitede tamamladı. Viyana
    Diplomat Akademisi’nde ihtisas yaptı. Doçent ve Profesör oldu.
    Birçok üniversitede öğretim üyesi olarak ders verdi.

    Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Dekan Yardımcılığı, Çankaya
    Üniversitesi’nde Bölüm Başkanlığı, Beykent Üniversitesi’nde
    Dekanlık, Rektör Yardımcılığı ve Rektörlük, Bahçeşehir
    Üniversitesi’nde Uğur Eğitim Kurumları Başkanvekilliği, Uluslararası
    Balkan Üniversitesi’nde Kurucu Rektörlük görevlerinde bulundu. TOBB
    ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda; KEİPA, Çalışma ve Sosyal
    Güvenlik Bakanlığı ile Ankara Ticaret Odası’nda yönetici ve danışman
    olarak görev yaptı. Yurtiçi ve dışında 100’ün üzerinde bilimsel
    makalesinin yanı sıra 3 kitabı yayınlandı. 23. Dönem’de Türkiye-AB
    KPK Üyesi oldu. Çok iyi düzeyde Fransızca, Almanca, İngilizce,
    İtalyanca ve Arapça, orta düzeyde Rusça bilen İrbeç’in yurt içi ve
    yurt dışında 100’ün üzerinde bilimsel makalesinin yanı sıra 3 kitabı
    yayınlandı.

    ———————————————————————

    Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç, 21 Ocak 2011 günü, yaptığı bir basın
    toplantısıyla partisinden istifa etti. Basın açıklamasını tek
    kelimesini değiştirmeden aynen aşağıya alıyorum:

    ***
    Bildiğiniz gibi, 22 Temmuz 2007’den beri Türkiye Büyük Millet
    Meclisi’nde AK Parti Milletvekili olarak bulunmaktayım.
    Milletvekilliğinden önce, birçok üniversitede hem akademisyen, hem
    de rektör olarak çalıştım. Türkiye ve dünyadaki ekonomik ve politik
    gelişmeleri yakından takip eden, 7 yabancı dil bilen bir
    milletvekili olarak; AK Parti Ekonomik İşler Başkan Yardımcılığı ile
    TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkan vekilliği görevlerinde
    bulundum. Bu görevlerim sırasında, birçok uluslararası temaslarım
    oldu ve ülkemi en iyi şekilde temsil etmeye ve menfaatlerini korumaya
    çalıştım.

    Vatanına, milletine ve manevi değerlerine bağlı bir milletvekili
    olarak; içinde bulunduğum partinin özellikle iç politikada takip
    ettiği stratejinin ülkemize getireceği zararlar konusunda
    endişelerim arttı. Çünkü takip edilen politikalar ile ülkemin ve
    milletimin sosyolojik, psikolojik ve coğrafik yönden bölünme
    sürecine sürüklendiğini üzüntü içinde görmekteyim. Bu endişelerimi,
    hem milletvekili arkadaşlarım arasında ferden, hem de parti
    toplantılarında defalarca ve alenen dile getirdim. Ancak, yaptığım
    görüşmelerin ve konuşmaların, keza ikazların hiçbir fayda
    getirmediğini üzüntüyle müşahede ettim. Bu kaygılarıma sebep olan
    hadiselerin başında, Başbakanın her konuşmasında toplumu
    ayrıştırmaya yönelik söylemleri gelmektedir. Şöyle ki; Sayın
    Başbakan 4 Ocak 2011 tarihli grup konuşmasında aynen şu cümleleri
    kullanmıştır:

    “Ama biz, bu ülkedeki tüm etnik unsurları, dedik ya, Türk’üyle,
    Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abaza’sıyla,
    Roman’ıyla, aklınıza ne gelirse hepsiyle, bunlar birer alt kimliktir
    ve bunlar kesrettir ve vahdette biz bunları topluyoruz.”

    Sayın Başbakan bu tür söylemleri, milletimize verdiği zararları
    hesap etmeden alışkanlık haline getirmiştir. Davranışlarından da, bu
    alışkanlıklarından vazgeçmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir.
    Buna karşın önceki başbakanlardan hiçbiri, devlet adamı sıfatı ve
    ciddiyetiyle, böyle bir söylemi benimsememiştir. Vatanına, milletine
    ve manevi değerlerine bağlı ve aynı zamanda milletinin fertleri
    arasında hiçbir ayırım gözetmeyen bir milletvekili sıfatıyla,
    Başbakana şahsen şu soruyu yöneltmek istiyorum:

    “Sizden evvel bu milleti kim böldü de, siz bütünleştirmeye
    çalışıyorsunuz?”
    Şahsen, milletin ismini telaffuz etmekten kaçınan bir tutuma karşı
    tepki vermek zorunluluğunu hissediyorum. Ülkemizin anayasal adı
    Türkiye’dir ve üzerinde vatandaş sıfatı ile yaşayan herkes Türk’tür.
    Bu bir alt kimlik değildir. Oysa Başbakan söylemlerinde milletimizi
    bütünleştirici bir unsur olan Türklüğü sürekli ve anlaşılmaz bir
    biçimde alt kimlik haline getirme çabası ve gayreti içindedir.

    Ben, aynen Başbakan gibi, İmam Hatip Lisesinden mezun olmuş bir kişi
    olarak; Başbakanın benimsediği bu davranış ve söylemi sonucunda
    ortaya çıkan ayırımcılığın yüce dinimizde de yerinin olmadığını
    ifade etmek istiyorum.

    Şimdiye kadar, AK Parti içinde birlikte çalıştığım arkadaşlarımla ve
    AK Parti’ye oy vermiş vatandaşlarımızla hiçbir sorunum olmamıştır.
    Ancak, AK Partiye oy vermiş, aynı endişeleri taşıyan çok sayıda
    milletvekili arkadaşlarımın ve vatandaşlarımızın olduğunu da
    biliyorum. Tepkim, parti yönetiminin endişelerimi tetikleyen birlik
    yerine bölünmeye taşıyan baskıcı politikalarınadır.

    Açılım politikalarının milletimizin yüreğinde Habur ve benzerleri
    ile açtığı yara, hepimizin malumudur. Seçim sonrası yapılacak
    anayasal değişiklikler ile milletimizin ve ülkemizin birlik ve
    bütünlüğünün bozularak, bu yaranın daha da derinleşeceği endişesini
    taşımaktayım.
    Şu anda gösterilen yoğun çaba, her türlü hassasiyeti göz ardı ederek
    halk oylamasına ihtiyaç bırakmayacak bir milletvekili sayısına
    ulaşmayı hedeflemektedir. Vatanın ve milletin bütünlüğü üzerinde
    hiçbir şekilde parti politikası kabul edilemez. Burada asıl olan,
    milletin birliğini ve bütünlüğünü korumaktır.

    Bu duygu ve düşüncelerle, şimdiye kadar mensubu bulunduğum AK
    Parti’den istifa ediyorum. Bu vesileyle bana oy vermiş veya vermemiş
    olan bütün Antalyalı hemşerilerime şahsıma gösterdikleri itimat,
    güven, destek ve teveccühlerinden dolayı şükranlarımı sunar,
    görevimi bundan böyle de bir nefer olarak aynı hassasiyet içinde
    sürdüreceğimi bilmelerini isterim.
    Saygılarımla.

  • AP Türkiye’ye eleştiri dozunu yükseltiyor

    AP Türkiye’ye eleştiri dozunu yükseltiyor

    AP Türkiye’ye eleştiri dozunu yükseltiyor

    Avrupa Parlamentosu’nda oylamaya sunulacak olan raporda, Türkiye’ye yönelik eleştirilerin arttığı gözleniyor. Avrupa’dan barış sürecine ise tam destek var.

    Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye hakkındaki yıllık olağan ilerleme raporu bu hafta Strasbourg’da tartışılıp oylanıyor. Hollandalı Hrıstiyan Demokrat parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan ‘karar tasarısı’ şeklindeki raporda, hukuk devleti, insan hakları ve demokratikleşme konularındaki eleştiri dozunun arttığı gözlemleniyor.

    Türk hükümetinin PKK lideri Abdullah Öcalan’la başlattığı ‘doğrudan siyasi diyalog’ sürecine ise tam destek veriliyor.

    Barış süreci

    AP, diğer Avrupa Birliği (AB) kurumları gibi Abdullah Öcalan ile yürütülen sürece desteğini bu hafta oylayacağı Türkiye raporunda geniş biçimde işleyip dile getirecek. Konu hakkında raporda yer alan bölümde, ‘müzakere sürecinin başlatıldığı’, bu sürecin ‘Kürt sorununun demokratik ve barışçıl biçimde çözümlenerek tarihi bir anlaşmayla sonuçlanabileceği’ belirtiliyor. Bu perspektiften yola çıkılarak, ‘anlaşmazlık halindeki taraflar bu görüşmeleri yapısal müzakerereye dönüştürmelidirler’ çağrısında bulunuluyor.

    Siyasi partiler, sivil toplum ve medyanın süreçte oynadığı role dikkat çekilen raporda, Kürtlerin hakları konusunda son zamanlarda atılan adımlar memnuniyetle karşılanmakla birlikte Kürt sorununa siyasi çözüm için Türkiye’den daha fazla çaba sarf etmesi, siyasi partilerden ise daha yapıcı olmaları isteniyor.

    Siyasal çözümün ‘ancak Kürt sorunu hakkında gerçek anlamda demokratik bir tartışmayla mümkün olabileceği’ görüşü dile getiriliyor. KCK davası kapsamında çok sayıda siyasetçi, sendikacı, hukukçu ve insan hakları savunucusunun yargılanması ‘endişe verici’ olarak değerlendiriliyor. Raporda, buna karşılık, PKK geçmiş yıllarda da olduğu gibi ‘terör örgütü’ olarak tanımlanıyor ve eylemleri kınanıyor. AB ülkelerine terörle ve organize suçlarla mücadelede Türkiye’yle işbirliğini yoğunlaştırma çağrısı yapılıyor.

    İnsan hakları ve demokratikleşme

    Bu yılki raporun insan hakları ve demokratikleşmeyle ilgili bölümlerinde yer alan eleştirilerin dozu son yıllara oranla artmış durumda. AP her ne kadar Avrupa standartlarıyla uyum konusunda atılan adımları memnuniyetle karşıladığını belirtse de Türkiye için pek de olumlu nitelenemeyecek bir tablo çiziyor. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi insan hakları, hukuk devleti ve demokratikleşnme konularında bu yıl da Türkiye’ye üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve AİHM’yi adres gösteriyor.

    Pınar Selek

    İfade ve medya özgürlüğü, Pınar Selek davası, yürürlükteki Türk Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarının ‘terör eylemi’ kavramını çok geniş bir yelpazede ele alması, geçici tutukluluk süreleri, AİHM kararlarının uygulanışı ve ‘Balyoz’ ve ‘Ergenekon’ davaları Avrupa’da geniş yankı uyandırmış olduğundan AP raporunda da işleniyor. Pınar Selek davası ‘Türk yargı sistemindeki yetersizliklerin göstergesi’ olarak tanımlanıyor. Muhalif siyasi, avukat ve gazetecilere yönelik geçici tutukluluk sürelerinin uzunluğu ‘kaygı verici’ olarak niteleniyor.

    AP, ‘ifade özgürlüğünü milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliği adına kısıtladığını’ savunduğu, Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yaymayla ilgili 26’ıncı ve basın özgürlüğüyle ilgili 28’inci maddelerinin değiştirilmesini talep ediyor. Raporda, radyo ve televizyon kurmayla ilgili yasaların AB’nın medya hizmetleriyle ilgili yönergesine uymadığı da belirtilmekte.

    Yargı sistemi

    Raporda, ‘Balyoz’, ‘Ergenekon’ ve KCK soruşturma ve davalarıyla ilgili şüpheler de dile getirilmekte. Bu davalarla ilgili soruşturmaların ‘Türk yargı sistemi ve demokratik kurumlarının sağlam, doğru, bağımsız, tarafsız ve saydam işlediğini göstermesi gerektiği’ görüşü not ediliyor.

    Bu davalarda ‘davalılara karşı dayanağı olmayan kanıtlara başvurulması kaygı verici’ olarak değerlendiriliyor. Sürecin eksikleri ve çok geniş tutulmasının yarattığı kaygılarla davaların ‘lekelendiği’ kaydediliyor.

    Sendikal haklar ve eşcinsel hakları

    Türkiye’de sendikal haklara da değinilen raporda, grev ve toplu sözleşme haklarının Uluslararası Çalışma Örgütü standartlarına taşınması ve AB ile müzakerelerde bu konuyu da kapsayan 19 numaralı başlığın açılması isteniyor. Ayrımcılıklar dosyasını da açan AP, cinsel kimlik ve cinsel eğilim konularının ayrımcılıkla mücadele konusunda hazırlanan yasa tasarısında yer almamasını eleştiriyor.

    Türkiye’de transseksüellere yönelik sıkça görülmeye başlanan tacizler ve LGBT olarak bilinen lezbiyen, gay, biseksüel ve transseksüellerin korunması konusunda adım atılmaması da AP tarafından eleştiriliyor. Türk hükümeti eşcinsel düşmanlığıyla mücadeleye çağrılıyor.

    İnanç özgürlüğü

    Raporun inanç ve din özgürlüğüyle ilgili bölümünde ise dinî cemaatlere tüzel kişilik verilmesi, Alevilerin haklarının tanınması, kimlik kartlarında din ibaresinin kaldırılması ve okullardaki din eğitiminin Türk toplumunun dini çeşitliliği dikkate alınarak sağlanması isteniyor.

    Kıbrıs sorunu

    Raporda her yıl olduğu gibi Yunan ve Kıbrıslı Rum parlamenterlerin de talebi üzerine Kıbrıs sorununa bir kez daha olağanüstü geniş yer veriliyor. Ankara’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dönem başkanlığı sırasında bu ülkeyle ‘ilişkilerini normalleştirme’ konusunda ‘önemli fırsat kaçırdığı’ savunuluyor.

    BM Deniz Hukuku Sözleşmesi tüm AB üyesi ülkeler tarafından imzalanıp onaylanmış olduğundan ‘AB müktesebatının parçası’ olarak değerlendiriliyor ve Ankara’ya da bu sözleşmeyi imzalayıp onaylama çağrısı yapılıyor. AP geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da Ankara’dan adadaki askeri varlığına son vermesini, Maraş’ı boşaltmasını ve adaya ‘yerleşmeci’ göndermemesini de istiyor.

    Suriye krizi

    Suriye konusuna da değinilen raporda, bu ülkenin içinde bulunduğu ‘trajik krize’ son vermek için AB ve Türkiye’nin ‘ortak stratejik vizyon geliştirmeleri gerektiği’ savunuluyor. AP, Ankara’nın ‘dış ve ortak güvenlik politikasını yeterince AB çizgisinde yürütmediğini’ de düşünüyor.

    0,,16301383_303,00

    © Deutsche Welle Türkçe

    Haber: Kayhan Karaca / Strasbourg

    Editör: Hülya Schenk

  • Polisteki Değişim (2)

    Polisteki Değişim (2)

    Polis teşkilatında her işlenen suçla ilgili bir bölüm var. Bu bölümde de “Suçluların yakalanması” ile bu tür “suçun hangi tedbirlerle önlenebileceği”ni araştıran iki ekip mevcut. Komiserlerin ve Müdürlerin hepsi çok iyi eğitimli. Terfi alabilmek için temel kıstaslardan birisi yabancı dile bilmek, diğeri de lisansüstü eğitim almak olmuş artık. Sadece liyakat yeterli değil.

    Suç işleyenin, geçmişi, sicili, kültürü, sosyal yapısı, aile yapısı, yetişme tarzı, yetiştiği ortam, işlediği suçun türü, suç işleme süreci ile grafiği ve işlediği suçun her seferinde boyutlarının büyüyüp büyümediği veya da çeşit değiştirip değiştirmediği iyice analiz edilip grafikler çıkarılıyor, önlemin nasıl alınacağının tedbiri ve kararları da bu verilere göre alınıyor.

    Bu yöntemle hem suçlu mercek altına alınıyor, hem de suçun türü.

    Bir ekip suçluyu analiz edip incelerken, diğer ekip de suçu, suç ortamını ve ‘nasıl önlenebilir’ konusunu etüt ediyor.

    Anladığım, artık Türk polisi için “suçluları yakalamak” önem sıralamasında ikinci derecede yer alıyor. “Nasıl olsa yakalayacağız, asıl önemlisi bu suçun işlenmesini daha başından nasıl önleyebiliriz” mantığı ve çalışması birinci sıraya oturmuş. Müthiş “Bilimsel” çalışmalar yapıyorlar bu yönde.

    Türkiye’deki Polis teşkilatında gözle görülür bir iyileşme olduğu kesin. Gerekli aracın gerecin ve çağdaş aletlerin tedarik edilmiş olmasına ve giysilerin iklim koşullarına göre en iyi malzemeden yapılmış olmasına ilaveten sokakta görevi sırasında polise verilen sıcak yemek, mobil tuvalet ve diğer olanaklar polisin hizmet kalitesini arttırırken, insan hakları, yasalar, orantılı güç kullanımı, psikolojik eğitim, vatandaşa saygı ve kritik anda doğru karar verebilme eğitimleri de Türk Polisine belli ki çağ atlama yolunu açmış.

    Türk Polisinin, halkın korku duymadığı, nefret etmediği, tam tersine şehirlerimizde ve tüm yerleşim yerlerinde görevi huzuru ve asayişi sağlamak olan, bulunmadığı yerlerde orman kanunlarının geçerli olacağından toplu yaşamımızdaki yerinin olmazsa “olmaz olduğu”, sevimli ve sempatik, yabancılardan değil gene Türk vatandaşlarından oluşan bir “halkı koruma gücü” haline getirilmeye çalışıldığı kesin. Bu yoldaki tüm çağdaş atılım ve uygulamalar da yolda.

    Toplu gösteri ve mitinglerde kalabalığın arasına sızmış provokatörlerin nasıl fark edileceği ve bunların kışkırtıcı eylemlerine karşı nasıl galeyana gelmeden ve hırslanmadan davranılacağı konusunda teşkilatın ilgili birimlerindeki tüm personel eğitime tabi tutulmuş.

    Gerçekte her birim kendi konusunda sıkı bir eğitime tabi tutuluyor, bıkmadan usanmadan ve sık aralıklarla… İnsan hakları, vatandaşlık hakları, vatandaşa karşı polisin yetki sınırları tüm detayları ile öğretiliyor. Kaba gücün yerini, anlayış, bilgi ve bilinç alıyor yavaş yavaş.

    En çok hoşuma giden tarafta, halkın huzurunu sağlamak için alınan önlem kararlarının “ben yaptım oldu” mantığı ile değil, uzun süren sokak araştırması, psikolojik değerlendirmeler ile bilimsel araştırmalardan sonra halkın yararına en iyi olanın tespit edilmesi ve ilgili yasal mevzuatın değiştirilebilmesi için hükümete önerilmesi.

    Türkiye Cumhuriyeti Polis Teşkilatı, bizim polisimizi yani KKTC Polis Teşkilatını da kendinden saymış ve bağrına basmış. Her türden bulgusunu aktarıyor, gerekli eğitimlerini paylaşıyor. Çağdaş araç gereçlerle birlikte, KKTC’de geçmişte hiç ortaya çıkmamış yeni tür bir suç işlendiğinde de gerekli önlem tedbirlerinim ne olabileceğini anında bildiriyor.

    Suçla ilgili tüm laboratuarlarını KKTC polisine açmış. KKTC’den talep edilen her tür analiz yapılıyor.

    En önemlisi de eğitimler ve araştırmalar. Her iki konuda da Türkiye Cumhuriyeti Polis Teşkilatı, KKTC Polis Teşkilatına suçlar, önlemler ve araştırmalar konusunda tüm kapılarını ve olanaklarını sunmuş. Gerek hizmet için eğitimler olsun, gerekse de uzmanlık alanlarındaki eğitimler olsun, ikamet (yatı) ve iaşe (yemek) sorunlarını kendi imkanlarıyla çözüp KKTC’den gönderilen her personeli çağdaş bilgilerle donatıyor.

    KKTC Meclisinin, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte “Suçların Önlenmesi” konusunda özel bir oturum yaparak polisi teşkilatından gelen ve yasal değişiklik isteyen tüm önerileri yasalaştırması ve bir kısmı İngiliz sömürge döneminden kalan ceza yasasında da gerekli değişiklikleri yaparak güncelleştirmesi ve suçlara karşı ağır cezalar getirmesi gerekmektedir.

    Siyasilerimizin bu çok hassas konuda, büyük sorumlulukları bulunmaktadır ve geleceğimizin daha huzurlu olabilmesi, hem iktidarın hem de muhalefet milletvekillerinin omzundadır. Bir an evvel bu yasal değişikliklerin yapılması halkımızın olmazsa olmaz isteğidir.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    17 Nisan 2013

  • TOMA’lardan Kutlu Doğum’a Gülsuyu

    TOMA’lardan Kutlu Doğum’a Gülsuyu

    Bunlar da “Kutlu Doğum” panzerleri

    panzer_2Bitlis’te 14 Nisan’da başlayan ve 20 Nisan’a kadar devam edecek olan “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri kapsamında, eylemlerde kullanılan ve sıktığı tazyikli su özelliğiyle tanınan panzerlerden gül suyu sıkıldı. Bitlis Emniyet Müdürü Sadettin Akgüç’ün telsiz anonsu ile başlayan etkinlik esnafa gül dağıtımı ile devam etti.

    Bu yılki kutlamaların farklı formatta olmasını istediklerini belirten Bitlis Valisi Veysel Yurdakul, DHA’ya yaptığı açıklamada “Camilerde mescitlerde kutlanmasının yanında sokaklarda vatandaşlarımız ile kutlamak için karar aldık. Ticaret adamlarımız, esnaflarımız, kamu çalışanlarımız ve STK’larımız bu projeye destek verdi. Bu sebeple ilimizin en merkezi caddesinde vatandaşlarımıza gül dağıtmaya devam ediyoruz” diye konuştu.

    Dağıtılan gülleri alan vatandaşlar ise barıştan daha iyi bir şey olmadığını belirterek, “Peygamber Efendimiz iyiliği tavsiye etmiştir. Kardeşine, din ehline iyi olun buyurmuştur” ifadelerini kullandı.

  • THY havacılık dünyasını sarstı: 38 milyar dolar

    THY havacılık dünyasını sarstı: 38 milyar dolar

    Rakipleri krizdeyken verdiği rekor siparişlerle havacılık sektörünün gündemine oturan THY’nin Yönetim Kurulu Başkanı Topçu, “278 uçağın piyasa değeri 38 milyar $. Bu fiyata indirim yaptırdık” dedi

    73504Dünya havacılık şirketleri krizle boğuşurken yolcu sayısından kârına, filosundan istihdamına kadar birçok alanda rakiplerinin önüne geçen Türk Hava Yolları (THY) global bir şirket olma vizyonunda son hızla ilerliyor.

    * Sendika grev ilanını astı. Turizm sezonu öncesinde grev olursa ne olacak?

    Sendikaya ‘305 kişinin işe iadesi olmazsa olmaz şartınız ise görüşmeyelim’ dedik. Dayatmadan vazgeçmelerini istedik ama onlar dinlemedi. 2011 ve 2012’de en fazla SSK primi ödeyen şirketiz. Çalışanların memnuniyeti had safhadayken, sendikanın ideolojik dayatmasından dolayı 16 bin kişi, 2013 artışlarını alamadı. 305 kişiyi bahane ederek 16 bin kişiyi ihmal ediyorlar. Sendikanın çalışan nezDinde itibarı en düşük düzeyder. Bunu bilen sendika sadece grev kararını asabildi. Biz sendikayı aklı selime davet ediyoruz. Masadayız, gelsinler 16 bin kişinin hakkını en iyi şekilde konuşalım.

    * Peki aksama yaşanır mı?

    Seferlerde herhangi bir aksama yaşanacağını düşünmüyoruz.

    * Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in grev konusundaki açıklamalarına ne diyorsunuz?

    Sendika tepki gösterdi ama Maliye Bakanımız şirketin yüzde 49’u ve altın hissesinin sahibi. Yani mal sahibi. Dolayısıyla söz söyleme hakkı var. THY ticari bir şirket olarak çalışmasına rağmen Türkiye açısından çok şey ifade ediyor. Şu anda tam kapasite çalışan THY’nin bu hizmetlerinin kesintiye uğraması birçok alanda sıkıntı yaratır. Bu nedenle bakanın açıklamalarını önemli ve değerli buluyorum.

    * Şu anda uçak sayısı nedir?

    THY’nin filosunda 52 uçak vardı. Bugün sayı 213’e çıkmış durumda. 2020’de 350-400 arası bir filoya sahip olacağız. Şu anda teslimini beklediğimiz 278 uçak var. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi istikrarı, bölgesel lider olma yolunda attığı adımlar bize güç veriyor. Arkamıza bu rüzgârı aldık ve kendimizi 2023 vizyonuna uyarladık.

    * Boeing ve Airbus’a sipariş ettiğiniz 278 uçağa ne kadar ödediniz?

    Sipariş verdiğimiz uçakların liste değeri yaklaşık 38 milyar doları buluyor. Bunun üzerinden bir indirim aldık. Asıl fiyatı açıklayamam.

    * Uçakların finansmanını nasıl sağladınız?

    10 yılda alınan hiçbir uçakta devlet garantisi yoktur. Bunların tamamı THY’nin bilançosuna verilen kredilerdir. Finansman sorunumuz yok. ABD ve Avrupa Eximbank üzerinden bunları finanse ediyoruz.

    * Zarar ettiğiniz hat var mı?

    10 yılda açtığımız hiçbir hattı kapatmadık. Son dönemde 34 yeni hat açtık doluluklar yüzde 78’lerde. Son açtığımız Houston hattında ilk hafta doluluk oranları yüzde 93’e ulaştı. Altıncı ayda muhtemelen bu hatta bilet bulunmayacak. Bugün İstanbul’dan 221 noktaya uçuyoruz. Dünyada ülke sayısı bakımından birinci, şehir bakımından ise 4’üncü sıradayız. 6’ncı ay sonunda Avrupa’da uçmadığımız ülke kalmayacak. Şu anda 99 ülkeye uçuyoruz. Bu sayıyı yılsonunda 110’a çıkaracağız.

    * Yeni spor sponsorlukları olacak mı?

    Barcelona ve Manchester’le sponsorlukları uzatmama kararı aldık. Futbol ve golf alanında yeni sponsorluklarımız olacak.

    * Yılda kaç pilot alıyorsunuz?

    Yılda 600 pilota ihtiyacımız var. Bunların bir kısmını açtığımız okul ve üniversitelerle kendimiz karşılamak istiyoruz. Şu anda 300’e yakın yabancı pilot çalıştırıyoruz.

    * THY Teknik global bir şirkete mi dönüşüyor?

    THY Teknik olarak üçüncü ülkelerde bakım tesisleri kurabiliriz. Görüşme aşamasında olduğumuz ülkeler var. Know-how ihraç edeceğiz. THY Teknik dünyaya açılmak istiyor.

    * Lufthansa’yla görüşmeler sürüyor mu?

    Lufthansa’yla karşılıklı görüşmelerimiz henüz başlamadı. Kendi içimizde çalışıyoruz. Kazan-kazan prensibi içinde ileride görüşülebilir.(kaynak:sabah)

  • Haftanın Kitabı 11: Bourne’un Mirası

    Haftanın Kitabı 11: Bourne’un Mirası

    Haftanın Kitabı 11: Bourne’un Mirası

    Filmin Künyesi: Adı: Bourne’un Mirası (The Bourne Legacy 2012) Yönetmen: Tony Gilroy Oyuncular: Jeremy Renner, Rachel Weisz, Edward Norton, Albert Finney, Joan Allen, Scott Glenn, Stacy Keach, Oscar Isaac, David Strathairn Vizyon Tarihi: 31 Ağustos 2012 (2s 15dk) Türü: Casusluk, Aksiyon, Gerilim Dağıtımcı: UIP Türkiye   Türkiye Box Office: 105.258 kişi izlemiş Görüntü formatı:  35 mm Renk:  Renkli   Ses formatı:  DTS, SDDS, Dolby Digital Metraj:  uzun metrajlı film   Yapım formatı:  2.35 : 1 Cinemascope

    Özet: Bourne’un Mirası, Bourne dizisindeki 4. film. Daha önceki üç film, Geçmişi Olmayan Adam, Medusa Darbesi ve Son Ültimatom, tüm dünyada neredeyse 1 milyar dolar hasılata ulaşmıştı. Bu dizinin arkasındaki anlatım mimarı Tony Gilroy, bu defa yönetmen koltuğuna oturmuş. Gilroy, Robert Ludlum’un yarattığı Bourne evrenini orijinal bir hikaye ile genişletmiş; ilk üç filmdeki olayların tetiklediği yeni bir kahramanı, Aaron Cross (Jeremy Renner), karşımıza getirmiş. Film, Jason Bourne yeniden ortaya çıktığından gizli projelerini kapatma kararı alan örgütüne karşı kendisini bir ölüm-kalım savaşı içerisinde bulan CIA ajanı Aaron Cross’un kaçışını anlatıyor.

    İki noktayı belirterek yazıyı bitireyim: 1. Gelecek haftalarda Robert Ludlum’un bir kitabını ve bir başka Bourne kitabını tanıtacağım. 2. İzleyen filmde, yani Bourne’un İhaneti’nde (The Bourne Betrayal) Jason Bourne’u (aka Matt Damon) yeniden başrolde görmeyi umuyorum 🙂

    yazışmak üzere, neşeli okumalar/seyirler dilerim.

    16 nisan 2013 salı, Antalya, Türkiye

    Harun Taner <[email protected]>

  • İzmir Doğumlu Onassis Yunanistan’ın en güzel adasını sattı

    İzmir Doğumlu Onassis Yunanistan’ın en güzel adasını sattı

    Yunanistan en güzel adasını sattı

    73500Yunanistan’ın en güzel adalarından biri olarak bütün dünyada tanınan Skorpios adası, adanın sahibi Onasis tarafından satıldı. Adayı alan ise ismi açıklanmayan bir Rus milyarder.

    Yunanistan’ın en güzel adalarından biri daha satıldı. Ülkedeki Onassis hanedanının tek varisi olan Athina Onasis, Skorpios adasını sattı. Adayı bir Rus milyarderin aldığı açıklandı.

    Ünlü armatör Aristotelis Onassis’in torunu ve ailenin tek mirasçısı olan Athina Onassis’in, İyon denizinde bulunan Skorpios adasını bir Rus milyardere sattığı açıklandı.

    Bir zamanlar ‘dünyanın en zengin kız çocuğu’ olan Athina Onasis’in satışa çıkardığı adanın birçok taliplisi vardı. Bunların arasında Türk işadamlarının da adı geçiyordu.

    Adanın satışı Cenevre ve Atina’daki iki büyük hukuk bürosu tarafından gerçekleştirildi. Adanın kime satıldığı ve satış bedeline ilişkin bilgilere ise ulaşılamadı.

    İzmir doğumlu olan Aristotelis Onasis, Skorpios adasını 1963 yılında satın almıştı.

  • Dört Halife Dönemi’nden bugüne ‘İslam kardeşliği’

    Dört Halife Dönemi’nden bugüne ‘İslam kardeşliği’

    Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi.

    625 tarihli Uhud Savaşı nı gösteren bir minyatür (Kaynak: Zeren Tanındı, Siyer-i Nebi, Hürriyet Foundation, 1984).

    Son aylarda Başbakan Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın ağzından, farklı bağlamlarda da olsa ‘İslamiyetin birleştirici gücü’ hakkında yorumlar duyduk. Epeydir, Asr-ı Saadet, Medine Sözleşmesi, Hudeybiye Barışı gibi İslami kavramlara dayalı ‘çözüm önerileri’ duyuyoruz. Toplumları bir arada tutan unsurlar arasında dinin önemli bir yeri olduğu doğru ancak tarih bize din kardeşliğinin bazen hiç işe yaramadığını, dahası din konusundaki farklı düşüncelerin toplumları bıçak gibi bölebileceğini gösteriyor. Bu haftaki yazım üzerinde pek konuşulmayan ‘madalyonun öteki yüzü’ne dair.

    İslam’da ilk bölünmenin dört halife döneminin (632-661) sonunda başladığını hatırlatarak başlayalım. Üçüncü Halife Osman’ın 656 yılında kendisini Kuran’dan ve sünnetten saptığını düşünen Müslümanlarca hunharca öldürülmesi, cenazesinin iki gün yerde kalması, üçüncü gün cenaze alayının taşlanması ve nihayet Müslüman mezarlığına değil Yahudi mezarlığına defnedilmesi İslam kardeşliğinin kaybettiği ilk sınavdı herhalde. Bunu dördüncü halife Ali ile onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutan Muaviye’nin çatışması izledi. Muaviye’ye, Mısır, Yemen ve Basra valileri ile Peygamber’in karısı Ayşe ile Talha ve Zübeyr gibi önemli sahabeler de destek verdi. Tarafların binlerce kayıp verdiği Cemel
    (Deve) Savaşı, Müslümanların Şii ve Sünni olarak ikiye bölünmesinin başlangıcını oluşturdu.

    Ali ve Muaviye taraftarları 657’de bir kez daha karşılaştı. Aylarca süren ufak çatışmalar, ateşkesler ve meydan muharebelerinden oluşan Sıffin Savaşı sonrasında Ali’nin halifeliği bir hile ile sonlandırıldı. Bu sonuçtan Ali’yi sorumlu tutanlar Hariciler adıyla yeni bir bölünmenin aktörü oldu.

    Ali taraftarları ile Hariciler kozlarını 658’de Nehrevan Savaşı’nda paylaştı. Haricilerin büyük bir kısmı öldürüldü ama 661’de Ali’nin ölümü de bir Harici’nin elinden oldu.
    Ali’nin oğlu Hasan halifelik hakkından vazgeçmeyince, Muaviye’nin ordusu Hasan taraftarlarını mağlup etmek üzere yürüyüşe geçti. Neyse ki Hasan durumun vahametini idrak etti ve bazı şartlarla halifeliği Muaviye’ye bırakmaya razı oldu da başını kurtardı. Böylece 89 yıl sürecek olan Emevi dönemi başladı.

    Kerbela Olayı 
    Peki bu dönemde ‘İslam kardeşliği’ ne durumdaydı? Yerimiz dar olduğu için üç örnek vermekle yetineceğim: Muaviye’nin oğlu I. Yezid’in ilk işi, kendisine biat etmeyenleri bahane ederek Medine’ye saldırmak olmuştu. Ahali biraz direnmiş ama sonunda pes etmişti. Komutan Müslüm bin Akbe, Medine’nin üç gün ‘istibaha’sına (yağma ve kan dökmeye) izin verdi. İbn-i Esir, İbn Tahri gibi İslam tarihçilerine göre bu üç gün içinde 4.500 kişi öldürülmüş, bin civarında genç kıza ve bir o kadar evli kadına tecavüz edilmişti. Tecavüze uğrayanlar kâfirler değil, Hazreti Muhammed Medine’ye göç ettiğinde kendisini koruyan, bütün savaşlarına katılan Hazrec kabilesinin mensuplarıydı.

    Ama Yezid’i tarihe geçiren başka bir olay oldu. Ali’nin diğer oğlu Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımamış ve kendisini halife ilan etmişti. Destek sağlamak için Mekke ve Medine’ye ardından da Kufe’ye doğru yola çıkan Hüseyin ve 77 yoldaşı, Yezid tarafından 10 Ekim 680’de Kerbela denilen yerde susuzluğa mahkûm edilerek öldürüldü. Bu olay Şii-Sünni bölünmesini kalıcı hale getirdi.

    Son örnek vaka, 691’de Emevi Halifesi Abdülmelik’e biat etmeyenleri yola getirmek için Haccac komutanlığındaki bir Müslüman ordusunun Mekke’yi yedi ay boyunca kuşatması ve Kâbe’nin mancınık bombardımanı ile yıkılması.

    Emevilerin son dönemleri Mevali denilen Arap olmayan Müslümanlarla iktidarı elinde tutan Arap Müslümanlar arasındaki çatışmalarla geçti. 750’de Emevi hanedanına son veren Ebu’l Abbas ise öyle işler yaptı ki adını tarihe El Seffah (Kan Dökücü) olarak kaydettirdi. Dahası, 100 yıllık Abbasi iktidarı, sadece kâfirler için değil, Emevi soyundan gelenler ve Mevaliler için bir kâbus dönemi oldu. Abbasilerin 850’den itibaren dağılmasından sonra ortaya çıkan Müslüman beylikler ve devletçikler de birbiriyle savaşmaktan hiç vazgeçmediler. Zaten çoğu da bu savaşlar sonunda bir diğerinin bağrından doğdu, diğerinin toprağında ve halkının üzerinde hüküm sürdü.

    Anadolu beyliklerine gaza 
    1300’lerden itibaren Bizans’ı sarmalamaya başlayan Osmanlılar sadece kâfire değil, din kardeşlerine de kılıç salladı. Resmi retoriğe göre Anadolu’yu ‘Türklere ebedi yurt yapan’ Rum Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Müslüman-Türk Anadolu Beylikleri’nin sonunu Osmanlılar getirdi. Örneğin Karamanoğulları’na ilk darbeyi 1397’de Osmanoğulları’ndan Yıldırım Bayezid vurdu. Bayezid’in ordusunda Bizans, Köstendil ve Sırp Kralı’nın yolladığı Hıristiyan askerler de vardı. Karamanlılar bu ilk darbeyi savuşturmuşlar ve uzun süre varlıklarını sürdürmüşlerdi ancak 1444’te Varna’da Haçlı ordusuna yenilen II. Murad, yenilgisinin faturasını Karamanoğulları’na kesecekti. Mufassal Osmanlı Tarihi’ne göre “Öç seferini bizzat Sultan Murat, ulemadan aldığı fetvalara istinaden Karaman ülkesine pek fena tahribat yaptırdı. Yapılan tahribat, o zamana kadar görülmemiş bir şekil ve derecedeydi. Türklerin şimdiye değin Hıristiyan ülkelerinde dahi kadınlara tecavüzlerine rastlanmamışken, yağma ve tahripten başka, Karamanoğlu’nun yaptıklarına, bu neviden çirkin şeylerle mukabele edildi…” Diğer Anadolu beylikleri de benzer kaderi paylaştı.

    Osmanlı-Safevi kavgası 
    1473’te Akkoyunlular Fatih Sultan Mehmed’in orduları tarafından ‘Allah Allah!’ nidalarıyla ezilmiş, 55 bin Akkoyunlu öldürülmüş, Uzun Hasan oğlu Zeynel’in ve Akkoyunlu ileri gelenlerinin kesik kafası Müslüman ülkelere gönderilmişti. Hoca Saadettin’in Tac’üt-Tevarih’ine göre ‘Ol cenk meydanında kılıçtan geçirilenlerden gayri üç bin tutsak ibret olsun diye dönüş sırasında muzaffer ordu yanınca yedilüb, her konakta dört yüzü kılıçlara yem’ kılınmıştı. ‘Kemah yakınında olan Şebinkarahisar’a gelinceye kadar ol uğursuzları bu yolda kılıçtan’ geçirilmişti.
    Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Müslüman kıyımını bir adım ileri götürdü ve 1514’te İran’daki Safevi Devleti’ne karşı Çaldıran Seferi’ne giderken de dönerken de Şah İsmail’in doğal müttefiki olarak gördüğü Anadolu’nun Kızılbaş halkının kılıçtan geçirilmesini emretti. Kendini haklı çıkarmak için Şeyhülislam İbn-i Kemal ve Müftü Hamza’dan Kızılbaşların kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran’ı, camileri yaktıkları şeklinde fetvalar çıkartmıştı. Bu sefer vesilesiyle Sünni Kürtlerle Osmanlı devleti arasında 500 yıl sürecek bir barışı temin eden Sünni Kürd büyüğü İdris-i Bitlisi’nin Selimname adlı eserine göre, 40 ile 70 bin arası Kızılbaş öldürülmüştü.

    Yavuz, Çaldıran’ı takiben, Müslüman Türk köleler tarafından kurulan Mısır’daki Memluk Devleti’ne gazaya giderken (bu seferi meşrulaştırmak için Mısır’ın ‘Firavun ülkesi’ olduğu söylenmişti) yol üzerindeki Müslüman-Türk beyliklerinden Dulkadıroğulları’nı ve Ramazanoğulları’nı da kılıç zoruyla Osmanlı’ya tabi kılmıştı. Yavuz’un Mısır’da Müslüman ahaliye yaptıkları ise İdris-i Bitlisi’nin eleştirilerine neden olacaktı.

    Osmanlı’nın Şii-Kızılbaş düşmanlığı Osmanlı-Safevi çekişmesinin bir türevi olan, köklü bir devlet politikasıydı. Nitekim Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman ve onun oğlu II. Selim dönemlerinin Kürt kökenli Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi’nin 30 yılda verdiği fetvalarla, Kızılbaş katliamı adeta bir rutin halini aldı. I. Ahmet döneminde Kuyucu Murat Paşa l606’da sadrazam olduktan hemen sonra bazı kaynaklara göre 100 binden fazla Kızılbaşı kazdırdığı kuyulara diri diri gömdürttü. Ondan 50 yıl sonra Köprülü Mehmet Paşa Celali ayaklanmalarını bastırmak adı altında Kızılbaşları yeniden kılıçtan geçirdi.

    Safeviler ve Osmanlılar ‘İslam kardeşi’ olduklarını nedense hiç hatırlamadı ve 1548-49, 1554, 1578-1590, 1603-1618, 1623-1639, 1723-1727, 1730-1732, 1735-1736, 1742-1746, 1775-1779 ve nihayet 1821-1823 arasında kıyasıya savaştılar.

    II. Abdülhamit ve Pan-İslamizm 
    19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Batıcılık ve Osmanlıcılığın iflas etmesi üzerine aynen bugünkü gibi İslam kurtarıcı bir ideoloji olarak tekrar gündeme girmişti. 1856 Islahat Fermanı’ndan bu yana gayrimüslimlere tanınan hakların rahatsızlığını duyan Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınlar, İslamcı düşünceye sıkı sıkıya sarıldı. Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Bu amaçla Halil İnalcık’a göre 18. yüzyılda üretilmiş bir efsane olan ‘Halifelik’ meselesi yeniden ‘keşfedildi’, tektip Kuran’lar basılıp hem ülke içinde hem de Türkistan, Hindistan ve Cava gibi uzak diyarlarda dağıtıldı, Hac yollarının güvenliği sağlandı, Arap eyaletlerine büyük yatırımlar yapıldı, Arap kökenliler önemli görevlere atandı. Abdülhamit çevresinde Arap ulemayı eksik etmedi. Bu yaklaşım bir yandan merkezin ‘Kavm-i Necip’le barışmasını sağladı, dünyanın uzak köşelerindeki Müslümanlarda heyecan uyandırdı, bir yandan da siyasal İslamcılığın ilk nüvelerinin ortaya çıkmasına yardımcı oldu.

    Bu amaçla içerde devletin resmi dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye Alaylarında örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı Rusya’ya, hem İran’a karşı bir tampon bölge oluşturuldu hem de giderek güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı.

    ‘İslamın birleştiriciliği’ burada da hayata geçmedi. Nizamname’de din konusunda açık bir hüküm yoktu ama fiiliyatta sadece Sünniliğin Şafiî mezhebinden olanlar alaylara alındı. Alaylar sayesinde bölgelerinde ‘alikıran, baş kesen’ olan Sünni Kürtler bu dönemde Abdülhamit’i ‘Bavé Kurda’ (Kürtlerin Babası) olarak adlandıracak kadar sevdiler. Ama Kızılbaş Kürtler için Abdülhamit demek, Ali Şefik Paşa’nın böl-yönet politikaları ve katliamlarıydı, Neşet Paşa’nın kanlı harekâtlarıydı.

    İttihatçıların İslam politikaları 
    Aksak gedik de olsa İslam camiasında bir heyecan yaratan Pan-İslamist politikalar II. Abdülhamit’in 1909’daki ‘31 Mart Olayı’nın ardından İttihatçılarca tahttan indirilmesiyle kesintiye uğradı. İttihatçıların Türkçü ideolojiyi hayata geçiriş biçimi, Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman unsurların imparatorluktan uzaklaşmasına neden oldu. Yine de 1911 Trablusgarp Savaşı ile birlikte, İslam ruhu bir hamle daha yaptı. Lübnanlı Dürzî lider Emir Şekip Aslan’ın çağrılarına kulak veren Irak ve Suriye’deki kabileler, Cezayirli ve Tunuslu göçmenler askere yazılmak üzere kışlaların önüne yığılmışlardı. Ama bu birlik duygusu kısa sürdü, eski gerginlikler tekrar su yüzüne çıktı ve önce Havran ve Doğu Ürdün’de yaşayan Dürzîler ayaklandı. Bunu Yemen’de Zeydî İmam Yahya ayaklanması ile Suriye’deki Bedevi ayaklanması izledi.

    Osmanlı İmparatorluğu, İttihatçılar tarafından bir oldubittiyle Cihan Harbi’ne sokulduktan sonra ‘İslam’ın birleştirici gücü’ bir kez daha sınandı. Daha sonraları içinde geçmediği halde özel ve kutsal bir anlam kazandırmak için ‘Cihad-ı Ekber’ olarak anılacak bir fetva ile Padişah ve Halife V. Mehmet Reşat, dünya Müslümanlığını, İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa çağırıyordu. Hem Sünnilere hem de Şiilere seslenen fetvada İngiltere, Fransa ve Rusya İslam düşmanı, Almanya ise Halife’nin ve İslam’ın dostu olarak gösteriliyordu.
    Fetva ve ekindeki beyannameden milyonlarca adet bastırılarak Müslümanların yaşadıkları bölgelerde dağıtıldı. Ama İtilaf Devletleri çağrıya karşı Kuzey ve Batı Afrika’da birçok tarikat şeyhini, ulemayı, aşiret reislerini, müftüleri, hatta Fas Sultanı, Tunus Beyi’nin mektup yazmasını sağlayabildiler. Sonuçta Hollandalı Şarkiyatçı C. Snouck Hurgronje’un deyimiyle ‘Alman Malı Cihad’ ateşi, Britanya’nın Müslüman tebaasını ayaklandırmaya ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmaya yetmedi. Savaştan sonra Ortadoğu’da Müslüman Araplar 22 ulus-devlete bölündüler.

    Yakın tarihlerden iki örnekle yazıyı bitirelim. 1980-1988 yılları arasında yaşanan Irak-İran Savaşı, tek başına mezhep savaşı değilse de, ‘İslam kardeşliği’ iki taraftan 1 milyon kişinin öldürülmesine ve iki ülkenin maddi, manevi büyük yıkıma gitmesine engel olamadı. 2003’te ABD’nin tasalluduna maruz kalan Irak’ta, o günden bu yana 1 milyona yakın Iraklının hayatını kaybettiği sanılıyor. Bu ölümlerin büyük bir bölümü, ABD askerlerine karşı savaşta değil, Sünni-Şii çatışması sırasında vuku buldu. Halen taraflar intihar saldırıları ile kitlesel kırımlara devam ediyorlar.

    Bu tarihçeye bakınca, Kürt meselesi başta olmak üzere pek çok mühim meselemizi ‘İslam’ın birleştirici gücü’ ile aşacağımızı düşünmek en iyimser yorumla romantizm.

    Özet Kaynakça: W. Bartold, İslam Medeniyeti Tarihi, Çeviren: M. Fuat Koprülü, Diyanet İşleri Yayınları, 1977; Ferec Ali Fuda, ‘İslam’da Kayıp Gerçek”, ; Selahattin Döğüş, “Osmanlılarda Gazâ İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten C.LXXII, 52, Sayı 265, Aralık 2008, s. 817-888; Erdoğan Aydın, Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, Kırmızı Yayınları, 2008; Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve (1908-1918), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji, YKB Yayınları, 2007; Kadir Kon, “Jihad Made in Germany”, Kültür, Bahar 2008, S. 10, Birinci Dünya Savaşı Özel Sayısı, s. 122-131.

    AYŞE
    HÜR

  • TAZMİN/AT (1)

    TAZMİN/AT (1)

    TAZMİN/AT (1)

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                    “Tazmin” ve “at” kelimelerinden meydana gelen birleşik bir kelimedir TAZMİNAT..

    İki ucu kirlidir.. Hele uluslararası konular gündeme geldiğinde son derece dikkatle tutmak gerekir.

    Yunanistan ekonomik açıdan batmış durumda ve “Demir Şansölye” Merkel de Yunanistan’ın gırtlağına çökmüş vaziyette ya..

    İşte böyle durumlarda eski defterler gündeme gelir.. İşsizlikten bunalan bakkallar veresiye defterlerini karıştırmaya başlarlar..

    Defteri ilk olarak eski Başbakan Papandreu karıştırmıştı.

    Papandreu vakti zamanında, “Yunanistan’ın, Lahey Adalet Divanı’nda, Alman işgali sırasında yapılan katliam ve tahribatlarla ilgili tazminat ödenmesi konusunda İtalya ile Almanya arasında süren davaya müdahil olarak katılma kararı aldığını” açıklamıştı.

    Papandreu hareketlerinin gerekçesini de; “Ahlaki, hukuki ve siyasi gerekçelerle yüksek düzeyde milli önemi olan konuların ve ülkenin genel çıkarlarının incelenmesi…. milli çıkarlarımıza hizmet etmek düşüncesi ve bir borcu yerine getirerek, vatan için canlarını feda edenleri fiili olarak onurlandırma”ya dayandırmıştı.

    Yunan basını da fonda hükümetin bu konudaki kararıyla Alman işgali sırasında, Viotiya bölgesindeki Distomos köyünde akrabaları Naziler tarafından katledilen kişilerin Almanya aleyhine açmış oldukları tazminat davasına destek olduğu değerlendirilmesini yapmıştı.

    Distomoslular, Almanya aleyhinde açmış oldukları 60 milyon avroluk tazminat davalarında Yunan mahkemeleri ve Avrupa mahkemeleri tarafından haklı bulunmuş ve mahkeme kararlarına rağmen tazminat hakları Alman hükümeti tarafından ödenmeyen Distomoslular, haklarını alabilmek için İtalya’nın, Almanya aleyhine açtığı davaya katılmıştı.

    Sız(dırıl)an haberlere göre, Yunanistan, Distomos olayının dışında, Almanya’dan, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerinin ülkedeki tahribatları için 1.7 milyar avro, işgal sırasında Yunan bankalarından zorunlu olarak alındığını ileri sürdüğü 3.5 milyar avro için de faizleriyle birlikte 25 milyar avro tazminat talep ediyor ayrıca, Alman hükümetinin, savaş sırasında hayatını kaybeden 1 milyon 125 bin 960 kişi için de maddi ve manevi tazminat ödemesi gerektiğini savunuyordu.

    Almanya ise o zaman Yunanistan’a savaş sonrasında tazminat olarak 1960 yılında 115 milyon Alman Markı ödendiğini, 1953 yılındaki Londra Konferansı kararlarına göre de kendisiyle barış anlaşması imzalanıncaya kadar tazminat ödemekten muaf tutulduğunu ve bugüne kadar böyle bir anlaşmanın olmadığını ileri sürerek, Atina’nın taleplerini reddetmişti.

    “Yeni” Başbakan Andonis Samaras da işbaşına gelir gelmez verdiği talimat ile Yunan Maliye Bakanlığı’na bağlı tüm dairelerin 2. Dünya Savaşı dönemi ile ilgili arşivlerini incelettirdi.

    Dört ay süren çalışmalarda toplam 190 bin belgenin incelendi ve 80 sayfalık bir rapor hazırlandı. İçeriği gizli tutulan raporda, medyaya sızdığı kadarıyla, Almanya’nın Yunanistan’a hiçbir zaman savaş tazminatı ödemediği sonucuna varıldı.

    Dışişleri Bakanı Avramopulos, sözkonusu rapor için “Eğer tazminat konusunda ilerleyeceksek, sağlam hukuki argümanlarımız olmalı. İlk adımı attık. Şimdi Devlet Hukuk Konseyi’nin görüşünü bekliyoruz. Konseyin görüşünü aldıktan sonra diğer adımları da atacağız” diyerek, tazminat talebine sıcak baktıklarını gösterdi.

    Almanya Maliye Bakanı Walfaung Schauble ânında, Yunan Dışişleri Bakanı’nı “sorumsuzca” davranmakla suçladı.

    “Yunanistan’da insanlar yanlış yola yönlendirileceklerine, bu ülkenin gerçekleştirmesi gereken ekonomik reformlar için aydınlatılmalı. Yunanistan’ın kat etmesi gereken daha uzun bir yol var” diyen Schauble, tazminat konusunda da “Yunanistan için hiçbir umut yok. Bu konu çoktan kapanmıştır” ifadesini kullandı.

    Avramopulos, Alman Maliye Bakanı’na “Reformlar başka, tazminat konusu başka. Bu konunun kapanıp kapanmadığına da uluslararası adalet makamları karar verir” diyerek tepkisini dile getirdi.

    Yunanistan’ın 2. Dünya Savaşı için Almanya’dan tazminat talebinde bulunması için önce siyasi bir karar alması gerekiyor.

    Atina’da yıllardır savaş tazminatının miktarı konusunda çeşitli iddialar dolaştı. En az 160 milyar Euro’dan başlayan iddialar, manevi tazminat talepleri de eklendiğinde 540 milyar Euro’ya kadar çıktı.

    Gayrı resmi rakamlara göre, 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi işgali yıllarında 825 bin Yunan vatandaşı hayatını kaybetti.  Bunlardan, 39 bini kurşuna dizildi, 12 bini serseri kurşunlarından, 600 bin kişi de açlıktan öldü.

    Geliyoruz zurnanın son deliğine..

    “Kriz” bilindiği gibi Yunanistan’dan sonra Kıbrıs Rumlarını da vurmuş ve Demir şansölye onlarla da “anlaşma” yapmıştı.

    Anlaşmaya göre Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği-IMF’den kurtarma yardımı alabilmesi için ek vergiler, bankacılık sektörünün küçültülmesi, altın rezervleri ve diğer kamu varlıklarının satışı yoluyla 13 milyar euro toplaması gerekiyordu.

    Belgelere göre Güney Kıbrıs, altın satışı yoluyla 400 milyon Euro toplamayı hedefleyecek.  Güney Kıbrıs, altın satışıyla Euro Bölgesi’nde son dört yılın en büyük külçe altın satışını yapacak.

    Daha önce Fransa Merkez Bankası 2009 yılında 17,4 ton altın satmıştı.

    Krizle pençeleşen Güney Kıbrıs’ta insanlar marketleri yağmalarken, Rum Merkez Bankası’nın altın rezervlerinin 13.9 ton olduğu iddia edildi. Fileleftheros gazetesi, Rus televizyon kanalı Russia 24’ün, AB’nin neden Rum kesimine sert bir şekilde davrandığını açıklamaya çalışırken, Rum Merkez Bankasının sahip olduğu altınlarla ilişkilendirdiğini kaydetti. Gazete, Rus televizyon kanalının, mevduatların tıraşlanmasının veya emeklilik fonlarının taahhüt altına alınmasının, dikkatlerin Rum kesiminin sahip olduğu altından uzaklaştırılması amacı taşıdığını öne sürdü. Gazete, Rum kesiminin elindeki altının değerinin 1 milyar doları aştığını iddia etti.

    Şeytan dürttü, aklımıza Rum kesiminin; Yunanistan örneğinden hareketle Türkiye’den 1974’ün savaş tazminatını talep etmesi olasılığını düşürdü.

    (Burada Almanya’nın Papandreu’ya verdiği “Halen anlaşma imzalanmadığı için ödeme de yok” cevabı ve Kıbrıs’ta da henüz anlaşma olmayıp “ateşkes” halinin hüküm sürdüğünü, icabı halinde kullanmak üzere bir kenara “not ediyoruz”).

    Kıbrıs Rum kesimi altın satacakmış ya, KKTC’nin eski Maliye Bakanı (şimdiki Maliye Bakanının babası) Rüstem Tatar bombayı patlattı..

    KKTC’nin ilan edildiği 1983’e kadar Kıbrıs Türklerinin Maliye Bakanlığı’nı yapan Rüstem Tatar, Doğu Akdeniz’i tek yanlı parselleyerek kiralayan Rumların son olarak 1960’ta Kıbrıs Merkez Bankası’na alınan 14 tonluk altın rezervini satışa çıkarmasına isyan etti ve “Kefenliklerini satıyorlar” dedi..  Rüstem Tatar, “Türklerle Rumlar ayrıldı ama resmi boşanma olmadı. Doğalgaz da olduğu gibi altın rezervi gibi kamu kaynaklarında Türklerin de payı var” dedi.

    “Baba Rüstem Tatar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1960 Londra ve Zürih anlaşmalarında Türk heyetinin ekonomi danışmanıydı. Rumların Türkleri yönetimden uzaklaştırıp kamplara hapsettiği 1963’ten 1974’e kadar 11 yıl boyunca çok zor durumdaki küçük Türk toplumunu ekonomik olarak ayakta tutan gizli kahramanı oldu. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın da ‘kasası’ görevini üstlenen Rüstem Tatar, Kıbrıs Barış Harekâtı’na kadar sıkıntılı geçen yılları, ‘O günlerde Maliye Bakanı olmak çok zor bir görevdi. Türkiye’den başka yardım yapan yok. Türklerin kendi geliri de çok kısıtlı. Rauf Denktaş’ı, hayatta kalmak için her Türk memur ailesinin maaşını 30 Kıbrıs Lirası ile sabit hali getirmeye ikna ettim. Bir evde karı koca iki kişi çalışıyorsa, maaşları 15’er lira olacaktı. Yani her haneye toplamda aynı maaş, bu parayla karın bile doyurmak güçtü’ diye anlatıyor”.

    Bir eve 30 Kıbrıs lirası..

    (Lafın burasında 40 yıllık yaşam koçum söze girdi; ”Babam 5 çocuklu ailede 30 lirayı ancak bakkala verirdi ve yine de yetmezdi” dedi.)

    KKTC’de şu anda kaç kişi o 30 liralık aylık ev bütçesini hatırlıyor acaba?

    Ah o 63’lü yıllar!.. 16 Nisan 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Almanya’da politik dengeler değişiyor: Avro’ya karşı parti kuruldu!

    Almanya’da politik dengeler değişiyor: Avro’ya karşı parti kuruldu!

    Almanya’da politik dengeler değişiyor: Avro’ya karşı parti kuruldu!

    Almanya’da 14 Nisan 2013 Pazar Günü federal seçim olsaydı tanınmış kamuoyu araştırma firması Emnid’e göre CDU/CSU yüzde 41, SPD yüzde 26, Yeşiller yüzde 14, Sol Parti yüzde 8, FDP yüzde 5, Korsanlar yüzde 3 ve diğerleri de yüzde 3 oy oranına sahip olacaklardı.

    Bu kamuoyu yoklaması 22 Eylül 2013 günü yapılacak federal seçimde de aynı şekilde gündeme gelseydi, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in bir “büyük koalisyon” umudu olabilecekti. Bu durumda SPD ile oluşturacağı “büyük koalisyonun” şansölyesi olabilirdi.

    Ancak 14 Nisan 2013 Pazar Günü neredeyse hepsi eski CDU ve FDP üyelerinden oluşan 1500 kişi biraraya geldiler ve lüks bir otelde AfD (Almanya için Alternatif) isimli partiyi kurdular.

    Bundan önce bir “parlayıp” sonra “sönen” Korsanlar Partisi ile kıyaslandığında bu parti eskiden CDU ve FDP’ye üye olan ve de özellikle Angela Merkel’in Yunanistan ile Güney Kıbrıs’a yönelik yardım politikalarını tasvip etmeyen “ciddi ve ağırbaşlı” Almanlardan oluşmakta. Partinin kuruluş kongresini izleyen bir gazeteci televizyon kanallarından birine konuşurken “bu kongreye katılan profesörleri, bilim ve iş dünyasından ve de bürokrasiden şahsiyetleri gördüğümde bunca “Prof” ve “Dr” ünvanına sahip kişilerin yanında komplekse kapılabilirdim” diyerek partiyi kuranların toplumun seçkin kesiminden olduklarını dile getirmekteydi.
    Partinin pazar günü seçilen başkanı 50 yaşındaki ekonomi uzmanı Prof. Bernd Lucke alanında çok iddialı bir isim. Yardımcıları olarak seçilen 33 yaşındaki işkadını Frauke Petry ve 71 yaşındaki azar Kondrad Adam da Almanya’da alanlarında tanınan isimler.
    AfD’nin daha şimdiden 7500 üyesi var ve partiye ilgi büyük. Üyelerinin büyük bir çoğunluğu CDU ve FDP’den istifa ederek yeni partiye katılan Almanlar.

    Angela Merkel ve CDU/CSU-FDP Koalisyon Hükümeti’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi kendi “beceriksizlikeri ile kriz” yaşayan ülkelere yönelik yardım politikalarını doğru bulmayan çok sayıda daha CDU’lu ve FDP’linin yeni partiye katılması bekleniyor.
    Parti başkanı Prof. Lucke kendilerinin “kesinlikle aşırı sağ” ile bir ilgilerinin olmadığını tek hedeflerinin Almanya ve AB’nın yanlış “Avro Politikası’nı” düzeltmek olduğunu belirtirken “bu Alman Markı’na (DM) dönmek anlamına gelmiyor, Avro Ülkeleri Topluluğu’na son vermek anlamına geliyor” diyerek politikalarını açıklıyor.

    AfD’ye göre AB’nin Avro Politikası temelden değişmek zorunda. Almanya’nın bu nedenle yanlış “Merkel politikalarından” kurtulması gerekiyor. “Avro’nun uğrayacağı bir yenilgi Avrupa fikrinin sona ermesi anlamına gelmiyor. Ancak Avro yüzünden Avrupa’nın güneyi her geçen gün daha fakirleşirken, kuzeyi zenginleşiyor. Bu da Avrupa’nın güneyinde Almanlara karşı ön yargıların ve düşmanlıkların artmasına neden oluyor. Bunu engellemenin tek yolu Avro Ülkeleri Topluluğu’na son vermek. Avrupa’da demokrasi aksi takdirde yanlış Avro Politikası nedeniyle tehlikede olacak”.

    33 yıllık CDU üyesi olarak bu partiyi terk eden Prof. Lucke ve arkadaşlarının yeni partisi AfD şimdiden Angela Merkel’in tedirgin olmasına neden olmakta.

    Kamuoyu yoklamalarına göre Almanya’da “Avro karşıtı” muhtemel bir partinin oy potansiyeli yüzde yirmilerde.

    AfD 22 Eylül 2013 federal seçimine katılma kararı aldı ve hızla teşkilatlarını kurmakta. “Avro karşıtı” ama bol avrosu olan bir parti olarak profesyonel örgütlenme sorunu yok. AfD’nin seçim hedefi “yüzde 10’u” aşmak!

    AfD 22 Eylül 2013 günü sadece “yüzde 5 barajını” aşsa bu CDU’nun oy kaybı ve FDP’nin belki de “yüzde 5 barajının” altında kalması anlamına gelebilecek.

    AfD bu konumuyla Türkiye’yi de fazlasıyla ilgilendirmekte. AfD başarılı olduğu oranda Almanya’da SPD-Yeşiller Koalisyonu’nun iktidara gelme şansı artmakta. Bu da Türkiye’ye yönelik “dost bir politka” ve Almanya’da yaşamakta olan insanlarımız için “Çifte Vatandaşlık” anlamına gelmekte.

    “Avro’ya karşı her oy, Merkel’in sonunu getiren bir oy” dersek yanlış olmayacak!

     Ozan Ceyhun
    MdEP a.D. (former MEP/1998 – 2004)/Avrupa Parlamentosu 5. Dönem Milletvekili
    Stellvertretender Vorsitzende der KOGRU Türkei der SPD
    SPD KOGRU  Türkiye Başkan Yardımcısı
    Fon (Gsm-Germany) : 0049 172 66 999 15 / 0049 174 306 31 46
    Fon (Gsm-Turkey) :     0090 533 761 66 67
    Fon (Gsm-TRNC)  :     0090 533 840 20 92
  • Akillerin yanıt veremediği sorular…

    Akillerin yanıt veremediği sorular…

                                                AKP Hükümeti tarafından ortaya atılan barış sürecinde, bir de akil adamlar devreye sokuldu. 7’şer gruplar halinde 7 bölgeye dağılan akillerin görevi, halkı barış sürecine ikna etmek olarak gösteriliyor. Ancak, bugüne kadar bölgelerdeki çalışmalarda, akillere çok önemli sorular da yöneltiliyor. Bu sorulara akillerin yanıt vermesi gerekirken, yanıt verilmiyor. Bu da kuşkuların daha da artmasına neden oluyor.

                                              Biz, bu köşede çok yazdık, çok vurguladık. Bugün yineleyelim. Ülkemizde barışı, huzuru istemeyen hiç kimse yoktur. Bunu hepimiz özledik ve istiyoruz. Ancak, bu barış ortamının sağlanması için, ülkemizin bölünmesi mi gerekiyor? Teröristlerin baş tacı edilmesi mi gerekiyor? Üniter yapımızın bozulması, Türk kimliğimizin ayaklar altına alınması yok edilmesi mi gerekiyor?

                                                     KAMUYOYUNDA ENDİŞE VAR

                                              Geçenlerde Muğla, Antalya, İzmir ve Manisa’da bulunduk. Halkın nabzını da tuttuk. Ege ve Akdeniz halkının akil adamlara karşı olduğu, barış sürecine sıcak bakmadıkları vurgulanıyor. Bunun nedenini araştırdığımızda gerçeklerle de karşılaşıyoruz. Ege ve Akdeniz halkı barış süreci adı altında yürütülen çalışmalardan oldukça tedirgin ve sıkıntılı görünüyor. Özellikle de kafalardaki, sorulara ne Başbakan’ın, ne diğer hükümet yetkililerinin, ne de akil adamların yanıt veremediğini söylüyorlar.

                                               Kamuoyunda bir kaygı var, bu gerçeği görelim. Bu kaygıyı taşıyan sadece Ege ve Akdeniz insanları değil, Türkiye’nin her köşesinden aynı kaygıların yansıdığını görmekteyiz. Peki, bu kaygılar neler, kısaca bunlara bakalım. Çünkü kamuoyu “Bizi barış sürecine ikna etmeye gelen akil adamlar bile bu kaygılarımızı giderecek sorulara yanıt veremiyorlar” diyor.

                                             Nitekim akil adamlar gittikleri birçok yerde tepkilerle karşılanıyorlar. Kendilerini çok kişi dinlemiyor. Bazı yerlerde olaylar bile meydana geliyor. Akil adamlardan Orhan Gencebay memleketi Samsun’a neden gidemedi de mesaj gönderdi hiç düşündünüz mü? Bazı akiller, görevli olduklarım bölgelere bile gidemiyor.

                                             YANIT BEKLEYEN SORULAR

                                                1.- PKK’nın silah bırakacağı söyleniyor. Peki, bu silah bırakma karşılığında PKK’ya ne veriliyor?

                                                      2.- Başbakan’ın hedefinde Başkanlık sistemi var. Bu süreç,bu sistemi hayata geçirmek için mi devreye sokuldu? Başbakan, Başkanlık sistemi için mi bu işi yürütüyor?

                                                      3.- Barış sürecinde üniter devlet yapımız ortadan kalkacak mı, ya da zarar görecek mi?

                                                     4.- İşin sonunda Türk üst kimliği ve Türklük ortadan kalkacak mı?

                                                 5.- Atatürk ve Cumhuriyet değerleri zarar görecek mi?

                                                    6.- Hükümet, İmralı’da yatan terörist Öcalan’a ne sözü verdi? Öcalan, zaman içinde serbest kalacak mı?

                                                   7.- PKK’lıların silah bırakması ve çekilmesi karşılığı bir Federasyon sözü mü verildi?

                                                  DİBİ GÖRÜNMEYEN KUYU

                                            Kamuoyunda bu sorulara yanıt verilemiyor. Bu yanıt alınamayınca da barış sürecine destek verilmiyor ya da azalıyor. Halk “Biz barışın, huzur karşısında değiliz. Ancak, kuşkularımız var, endişe duyduğumuz olaylarla karşı karşıyayız. Bu sorulara yanıt verilmeden bizi kimse bu işe ikna edemez” diyorlar. “Sanki bizi barışı, huzuru istemiyormuşuz gibi göstermeye çalışıyorlar “şeklinde de yakınıyorlar.

                                             Uzaklara gitmeye gerek yoktur. Biz de tüm akil insanlara yukarıda sıraladığımız ve halkın yanıt beklediği bu soruları yöneltelim, gelsinler yanıt versinler. Veremiyorlar, bu konuda endişeleri giderecek açıklamalarda bulunamıyorlar. Bırakınız akilleri, Başbakan Erdoğan bile bu sorulara yanıt veremiyor. Kimse yarın ne olacak bilemiyor. Meclis’teki muhalefet partileri bile bundan endişe duyuyor. Hükümet kanadının Barış süreci ile ilgili olarak kendilerini bilgilendirmediğinden yakınıyor.

                                              Burada akıllara gelen “Acaba federasyon karşılığı, Başkanlık sistemi pazarlığı mı yapılıyor?” oluyor. Kandil’in, PKK’nın siyasi uzantıları BDP’lilerin ve İmralı’daki terörist Başının açıklamalarına bakılacak olursa, böyle bir süreç içinde olduğumuz görülüyor. Yaşanan barış sürecini, dibi görünmeyen bir kör kuyu olarak da değerlendirebiliriz.

  • 101 yıllık trajedi – Köylüler böyle asıldı…

    101 yıllık trajedi – Köylüler böyle asıldı…

    ÖZLEM YILMAZ-AHT

    1912 Balkan Harbi’nin bugüne dek gün yüzüne çıkmamış çarpıcı fotoğrafları, savaşın en korkunç yüzü yeni bir kitapla ortaya konuldu.

    Bu hafta Yitik Hazine Yayınları tarafından piyasaya çıkarılacak “Balkan Harbi” adlı kitapta şehit edilen askerlerin, yaralı çocuk ve köylülerin, Türk köylerinde yapılan katliamların ve idamların fotoğrafları yayımlanacak. Ayrıca savaşta ekmeğini pişiren, cephede çay demleyen Türk askerlerinin fotoğrafları da dikkat çekiyor.

    ‘YAŞANAN VAHŞET DE VAR TUTARSIZ POLİTİKALAR DA’

    Kitapta, fotoğrafların yanı sıra savaşın arka planı, açlıktan ölen insanlar, savaş sonrası yaşananlar ve yapılan hatalar da aktarılıyor. Vahşetin yanında, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’a karşı 1912 – 1913 yıllarında mücadele eden Osmanlı devleti idarecilerinin kimi zaman izlediği tutarsız politikaların faturası da ortaya konuluyor.

    ‘BAZI FOTOĞRAFLARI YAYINLAYAMADIK BİLE’

    Prof. Dr. Cihat Göktepe’nin imzasını taşıyan kitap kapağında ‘+13’ uyarısı dikkat çekiyor… Kitapta, “Eserde yer alan bazı fotoğrafların aşırı şiddet ve korku ihtiva etmesinden dolayı bu eser 13 yaş altı için uygun değildir” uyarısı yer alıyor. Prof. Dr. Göktepe, +13 uyarısı hakkında da, “Bazı fotoğraflarda şiddet görüntüleri o kadar fazlaydı ki, yayınlayamadık. Buna rağmen yayınlanan bazı görsellerin rahatsızlık meydana getireceğini düşündüğümüzden +13 uyarısı getirdik” diyor.

    ‘Amacımız yaraları yeniden açmak değil’

    Kitabın yazarı Uluslararası Antalya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cihat Göktepe: “Balkan Savaşı’nın üzerinden 100 yıl geçti. Sosyal tarih açısından göç hareketi ve özellikle Türkiye’de asker- siyaset ilişkileri açısından içinde acıların, şiddetin yoğun olduğu ciddi bir laboratuvar olarak o dönemi inceledik. 6 ay sürdü. Fotoğrafların çoğunluğu ilk kez kamuoyuna çıkıyor. Çoğu kolleksiyoner Tunca Örses’ten temin ettik. Amacımız asla geçmişte yaşanmış acı olaylardan kin toplamak, kabuk bağlamış yaraları yeniden açmak, ülkeler arası düşmanlıkları körüklemek değil. Bunun günümüzde kimseye de bir faydası yok. Tarih, acılar bir daha tekerrür etmesin diye okunur.”

  • Siyaset Yapmak

    Siyaset Yapmak

    Yönetme olgusu yaşamın tüm süreçlerinde kendine özgü değişik biçimlerde karşımıza çıkar. Bu açıdan herkes yöneten ve yönetilen olarak bir biçimde bu olguyla iç içedir. Devlet içindeki yönetim –ki bu siyasal iktidardır- yaşamın bütün alan ve süreçlerini etkiler. Bu nedenle de siyasal iktidarı elde etme veya onu etkileme etkinliklerinin hepsi siyaset kavramının içeriğini oluşturur. İdeal anlamda ‘Demokrasi’ halkın kendi kendini yönetme biçimi olarak tanımlandığında ve buna uygun mekanizmaların işleyişi saptandığında gerçek anlamda demokrasiden söz edilebilir. Görüldüğü gibi her iki kavram da yaşamın tüm alanlarında paralellik göstermektedir. Buna rağmen birine olumlu anlamlar yüklenirken diğerine olumsuz anlamlar yüklenmektedir. Bu durumda bir yandan demokrasi istenirken diğer yandan da siyasetten uzak durmak nasıl açıklanabilir ki?
    Halk arasında yaygın bir deyiş vardır: ’ Hiç kimse benim ayranım ekşidir demez.’ Sözlerde en ideal şeyler dile getirilirken, bununla örtüşmeyen davranışlarda bulunulmaktadır. Demek ki söz ve davranış arasında paralellik yoktur. Bence amaç ile söylenen arasındaki çelişki kasıtlı bir yanıltmanın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Demokrasi özlemini dile getirirken siyasetten uzak durmak bu anlatıma çok uygun bir davranıştır. Ancak bu siyasetin olumsuz çağrışımından kaynaklanan bir durumdur.
    Yalın gerçek her zaman yöneteni korkutur. Aslında gerçek herkesi korkutur. Farklı olan, bu korkunun altında yatan nedenler ve ortaya çıkan sonuçlardır. Doğal olarak yanıltmanın yöneldiği amaçlarda farklılık gösterir. Siyaset ise yanıltma çabalarının en yoğun olarak yaşandığı alan olarak gözlenmektedir. Çünkü siyasal erki elinde bulundurma veya o erki elde etme; yaşamı kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek demektir. Bu anlamda da kimi çarpıtmalarla suyu bulandırarak insanları dışarıda bırakmak bazı çevreler için elverişli olabilmektedir.
    Son zamanlarda yaygın bir kanıdan söz edilebilir. Bu ise; siyasetin kirli ve yalancıların işi olduğu biçiminde özetlenebilir. Bu özdeşleşme sonucunda siyasetten uzaklaşan bir kitle oluşmaktadır. Hatta kendini aydın olarak kabul eden bir kesimin de bu sürece dahil olduğu görülmektedir. Gerek bilinçli gerekse bilinçsizce bu görüşün benimsenmesi geleceğe dönük önemli tehlikelere gebedir.
    Siyaset, insanın bütün yaşamını düzenleyen hukuk sisteminin uygulanmasından sorumlu bir alandır. İnsanın düşünsel yaşamından özel yaşamına kadar akla gelen her alanla iç içedir. Bu açıdan insanın temel hak ve özgürlükleri de bu alanın içinde yer alır. O halde siyaset yapmanın her insan için kaçınılmaz olması gerekmektedir. Oysa toplumda bu alanda etkinlik göstermek, eşittir ‘yalancılık’ şeklinde tanımlandığından ve kimse yalancı olmak istemediğinden alanın dışına itilir; ancak alanın etkisinden kurtulamaz. Bu ise siyaset kavramının olumsuz çağrışımının bir sonucudur. Oysaki siyaset alanı ve süreçleri nasıl olur da kendiliğinden olumsuz bir anlama sahip olur.
    Siyaset süreci içinde yer alanların, oluşuma katkıda bulunanların amaçları ve siyaset yapma tarzlarının şu ya da bu olması o alanı öyle kılmaz, Siyaset yapanların amaçları ve siyaset yapma tarzları değişirse onun tersine çevrilmesi de söz konusudur. Bu anlamıyla da işin özü sürece müdahaleyle bağlantılıdır. Bu anlamıyla yaşamımızla iç içe olan bir alana müdahale etmek, olması gereken doğal bir hakkımızdır. Siyasetin olumsuz çağrışımından arındırılması ve gereği gibi yapılmasını sağlamak için bu süreçlere müdahale bize haktan öte bir görev sorumluluğu yükler. Eğer biz iyi ve temiz olduğumuza inanıyorsak, siyasal süreçlere aktif olarak müdahale ederek, onu özlemlerimize uygun bir biçime getirerek, yönetim olgusunu olumsuzluklardan arındırmak durumundayız. Siyaset ve demokrasinin iç içeliği düşünüldüğünde bu uğraşıların olumlu sonuçları olacağı açıkça görülmektedir.
    Siyasete aktif katılımla, demokrasinin de kurum ve kurallarına uygun işletilmesi ve yerleştirilmesi sağlanabileceği gibi, demokrasi kültürünün oluşmasına da katkı sağlanmış olacaktır. Kitlelere demokrasi için uğraşı ve siyaset yapma çağrısında bulunurken herkesin durup bir düşünmesini istiyorum. Unutmamalıyız ki bu ülke hepimizin. Sahip çıkmalıyız ona…
  • AKP DEVLETİ HESAPLAŞIYOR

    AKP DEVLETİ HESAPLAŞIYOR

    AKP’nin “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız ” ütopyası sürüyor.
    O yüzden yeni bir anayasanın Başkanlık Sistemi çerçevesinde Ortadoğu’da sosyolojiler değişirken çıkacak mezhepsel ve etnik kimliklerin ulusal ya da bölgesel çatışmalara neden olmaması için milliyetçi değil çoğunlukçu ve otoriter olması gerekiyor.
    Nitekim, İmralı’da Abdullah Öcalan’la başlatılan barış sürecinde “Türk” gibi bir üst kimlik tasarlama girişiminde bulunulmayacağı, eşit yurttaşlık garantisi verildiğinden hareketle AKP ile MHP ve CHP arasında sert tartışmalar yaşanıyor.

    *
    Başbakan Erdoğan tartışmaya, MHP’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde batan bankaların faizi ile birlikte 246 milyar TL kayba neden olduğu, Devlet Bahçeli’nin durumu inkâr ettiği, “Şimdi hepsini çıkartacağız. Kim bilir daha neler çıkacak” ifadesiyle yeni boyut katmıştır.
    Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’de “Başbakan’ın sözünü ettiği sadece Bahçeli’nin şahsına yapılacak bir araştırma değil, 57.dönemin tamamı araştırılacak” diyor!

    *
    O sırada CHP Milletvekili İlhan Cihaner, “Partimizin geleneksel muhalefet anlayışıyla iktidar olması biraz zor görünüyor.Türklük tanımı gibi her şeyi anayasa merkezli düşünmenin muhalefet enerjimizi boşa harcadığını düşünüyorum. Bizim daha güçlü muhalefeti örgütleyebileceğimiz alanlar var. Yoksulluk, işsizlik, 2B, petrol kanunu var. Biz bu topraklarda tüm etnik unsurlarla yaşamayı kafamıza koymuşsak bizi ne kimse bölebilir ne de anayasa yazıldı diye insanlar kendi benliklerini unuturlar. Onun için bizim bu anayasayı daha soğukkanlı bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Barıştan yana hiç bir kaygımızın olmaması lazım” diyor!
    Ne oluyor?

    *
    “Yahu,hangi taşı kaldırsam altından Atatürk çıkıyor”düşüncesinde Kenan Evren ve emrindeki TSK,Türk toplumunu 12 Eylül’den bu yana ahlaki, kültürel ve sosyal her alanda çürütmenin vasıtası olmuştur.
    Yetiştirilen yeni bir nesil ile bireycilik ve apolitiklik kutsanmış, her türlü ulusal değer ayaklar altına alınmış,çarpık bir ekonomik yapı ardından toplumsal doku tahrip edilmiştir.
    Nihayet hem Fethullah Gülen, hem Necmettin Erbakan’dan bayrağı kapan AKP’nin yıllar boyunca oluşturulan insan sermayesi yatırımı ve “dini-imanı”gösterip -aslında, karşılıklı çıkarlarla kişiler arasında oluşturulan sosyal sermaye yatırımından,
    AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte bir İslamcı kadro hareketi; Türk Milleti çerçevesinde devletin elit kadroları tüm yapılardan silmiş, hareketini kısıtlayan ekonomik dengeleri yeniden düzenlemiş ve devleti Orta Doğu’ya yönelik politikalarda da kurumsallaştırmıştır.

    *
    Çok yazdım -bugün,Türkiye siyasetini ve askerini Milli İstihbarat Teşkilatı merkezinde etkin kanadı oluşturan, demokratikleşmeyi kontrol eden ve denetleyen ABD/CIA, Kürtlerin demokratikleşmesini kontrol edip denetleyen İsrail/MOSSAD, askeri stratejiyi belirleyen NATO unsurları ile edilgen kanatta Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen unsurları yönetiyor.
    Birlikte Osmanlı’nın egemen olduğu İslam toplumlarındaki siyasal kültürün kurumları ve kültürel kodlarının çağdaşlaşmasının siyaseti yapılıyor.

    *
    Mesela, Fethullah Gülen yeni devlette gücünü takdim ederken,”Hükümet dışı,geniş kitleleri etkileyebilen hareketimizin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesinin toplumsal sigorta gibi düşünülmesi gerekir”diyor.
    Bir noktanın da altını çiziyor “Vesayet” denilen Atatürkçülüğün doğrudan ve geleneksel yollarla memleketi geriye götürmesinin çok zorlaşmış olduğuna değiniyor, “Ancak vesayet bu sefer entrikalarla, dedikodularla velhasıl en kuvvetli insanları bile tuş edebilen zaaflarla karanlık emellerine geniş kulvarlar açabilir” ikazında bulunuyor!

    *
    Önce,Yargı yeni devletin hukuk düzenini koruyan bir yapıya çekilmiştir.
    Ardından yeni devlet Kürt,Alevi,türban, din-vicdan,ifade ve örgütlenme özgürlükleri,azınlıklar gibi sorunlarda, komşu ülkelerle ilişkilerde çözüm sağlamadığı gerekçesiyle, Kemalist ideolojinin mirasını tüm kurumlardan,-sonunda,CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde Kemalizmin demokratikleştirilmesi darbesiyle tasfiye etmiştir.
    Kürt dili ve geleneklerinin özgürlüğü karşılığında dinci sermayenin etrafında insan ve sosyal sermayeden pay teklifleri Kürtlerin hayallerini geliştirmiştir.
    Ortadoğu’da değişen sosyolojide, bireysel dini duyarlılıkları ağır basan insan tipi yerine siyasal manada dini anlayışları ön plana çıkaran ve cemaatleşmenin ötesinde partileşmeye inanan,hedefini kendi radikal dini referanslarında belirleyen insan tipini ortaya çıkarmaya yönelik yeni bir neslin yetiştirilmesine hız verilmiştir.
    Nihayet Kemalizm bir terörist ideoloji haline getirilmiştir -şimdi,yeni anayasa ile Cumhuriyetin niteliğinde Atatürk milliyetçiliğine bağlılık, ve Atatürk’ün inkilâp ve ilkeleri doğrultusu,devletin bölünmez bütünlüğü ve dilinin Türkçe oluşunun değişmesi öngörülüyor…

    *
    Çook yol alınmıştır -son olarak, “vesayetin bu sefer entrikalarla, dedikodularla velhasıl en kuvvetli insanları bile tuş edebilen zaaflarla karanlık emellerine geniş kulvarlar açma ihtimali”nin de önünü “bıçak gibi” kesmek ve Cumhuriyet’ten rövanş almak için 57.dönemin tamamının araştırılması isteniyor.
    Bu suretle “İleri Demokrasi” denilerek -birincisi; yeni anayasa ve barış sürecinde MHP ve CHP’nin direnişini kırmak,
    İkincisi,demokratikleşme sürecinde “Hakikati Araştırma ve Anayasa Komisyonu” vasıtasıyla Cumhuriyet Devrimi’nden alınacak rövanşta, suç unsurları yaratılarak CHP ve MHP’ye bindirilmesi,
    Üçüncüsü, “Eksiksiz Temsiliyet” denilerek Anayasa referandumu,Cumhurbaşkanı ve Belediye seçimleri ardından milletvekili seçimleri arkasından 2.5 partiden oluşan bir siyasi yaşamın dizayn edilmeye çalışıldığı anlaşılıyor.
    Türkiye’ye -tıpkı, Ergenekon gibi yeni bir tertip hazırlanıyor.

    *
    CHP Milletvekili İlhan Cihaner’e gelince, O’nun “Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.Ulusa hizmet yolunda bütün varlığımızla çalışmak, parti üyelerinin bozulmaz andıdır” diyen Büyük Atatürk’ün izinde olması gerekiyor.
    Kemalizm’in Türkiye’nin bu noktasında iktidar ya da muhalefet olması gibi niceliksel bir karaktere dönüşmesi doğru değildir.
    CHP ve milletvekillerinin Atatürk önderliğinde çağdaşlaşmayı temel ilke olarak benimseyen Cumhuriyetin siyaset,hukuk,ekonomi ve toplumla ilgili demokratik ve laik siyasi düzeninin, barış ilkesi temelinde güvenlik ve istikrar üreten bir ülke olmak inanç ve kararlılığını sürdüren siyaset geleneğini;
    “Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım” kararlılığında temsil etmeleri yeterlidir.
    Neden,kendi pisliklerinde boğulmazlar mı?

    16.4.2013

  • Ulusal Kimlik ve Anayasa

    Ulusal Kimlik ve Anayasa

    Prof. Dr. Hakkı Keskin, Siyasal Bilimci 11.4.2013

    Ulusal Kimlik ve Anayasa

    „Etnik kökenini tanımayanlar ve kendi ulusal kimliğine sahip çıkmayan ülkeler, tarih sahnesinden ergeç yok olurlar. Uzun tarih sürecinde yüzlerce ulus ve ülkenin kaybolup gittikleri gibi.“ Olcas Süleymanov, UNESCO Kazakistan Daimi Temsilcisi., ünlü Kazak Yazar

    İstanbul`da 3-5 Nisan 2013 günleri „2. Dünya Türk Forumu“ düzenlendi. Türk Cumhuriyetlerinden ve Dünyanın dört bir yanından Türkleri temsilen yüzlerce bilim adamı, yazar, düşünür, parlamenter ve sivil toplum kuruluş temsilcileri katldı ve sunulan tebliğleri üzerinde tartışıldı.

    „Türk“, „Türkiye Cumhuriyeti“ gibi kavramların Anayasada yer alıp almayacağının da anımaandığı söz konusu forumda, esprisel bir serzenişle, peki „Dünya Türk Formu“ ismini de değiştirecekmiyiz acaba, uyarısında bulundum. Çünkü bu forumların temel amacı, Dünyanın dört bir yanında „Türk“ kimliğine sahip ülke ve toplum temsilcilerinin bir araya gelerek, yakın diyalog ve işbirliklierini geliştirmekti. Diğer ülkelerden gelenlerin ve „Dünya Türk Formunda“ doğal olarak, Türkiye`ye öncü bir rol verenlerin, Türkiye`deki bu tartışmalar karşısında yaşadıkları derin hayret ve şaşkınlık çok belirgindi. Belki de bir çoğu bu duyduklarına inanmak bile istemiyorlardı.

    UNESCO`nun Kazakistan daimi temsilcisi Dünyaca ünlü yazar Olcas Süleymanov „Özel Duayen Oturumunda“ tek ve son konuşmacıydı. Türklerin uzun tarihi üzerinde yıllardır yapılan ve UNESCO`nun da desteklediği araştırma ve çalışmalara ilişkin soluk tutularak izlenen konuşmasını yaptı. Ünlü yazarın akıllarda derin iz bırakması gereken yukardaki cümlesi, adeta Türkiye`deki güncel dayatmaya uyarı niteliğindeydi.

    Evet ulusal kimlik bilincinde olmayan ve buna sahip çıkamayan ülkeler, ergeç yok olmaya gerçektende mahkumdurler. AKP’nin ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının, „Türk“ „Türk Devleti“ ve „Türkiye Cumhuriyeti“ isminin tartışılır duruma gelmesinin yolunu açması, gerçekten de inanılınır gibi değil. Gerçi AKP içersinde şeriat yanlısı ve Osmanlı hayranı kesimlerin, Cumhuriyet Yönetimiyle ciddi sorunları olduğu ötedenberi bilinmektedir. Ancak eski Türk devletlerini de gözönüne alırsak, binlerce yıllık tarihi olan „Türk“ ve „Türk Devleti“ kavramlarına bile karşı olabileceklerini anlamakta ve buna inanmakta insan güclük çekmektedir.

    Oysa karşı oldukları bu Türkiye Cumhuriyeti, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti“, tüm vatandaşlarını eşit sayarak, farklı etnisiteler ve inanç sahipleri arasında ayırım yapmaksızın, herkesin Devlet hiyerarşisinde en üst görevlere gelebilmesine olanak sağlamaktadır. Bu durum, bir türlü kabul edemedikleri Türkiye Cumhuriyetinin son derece saygın ve büyük bir kazanımı değil midir?

    Kişisel kaprislerini ülke ve devlet çıkarlarının üstünde tutan anlayış

    AKP artık açıkca, Barış ve Demokrasi Partisi ismini taşıyan ve PKK nın parlamentodaki temsilcisi olduğu kanıtlanmış olan partiyle birlikte, amaçlanan yeni anayasayı yapabileceklerini, pervasızca söylemekten çekinmemektedir.

    Nerede „yeni anayasanın“ Parlamentonun ve kamuoyunun en geniş desteği sağlanarak hazılanacağını söyleyen AKP ve başbakan? Şimdi halkın yarısının şiddetle karşı olduğu bir anayasanın, ülkeyi iki kutba ayırmasına ve gerçek anlamda bölmesine nasıl evet diyebileceksiniz?

    Oysa anayasaların, bu ismi hakedebilmeleri ve zun ömürlü olabilmeleri, ülke vatandaşlarının en geniş kesimi tarafından benimsenmesi ve kabul görmesiyle olasıdır.

    Ne varki başbakan, amaçladığı kontrolsüz yetkilerle „Devlet Başkanı“ olma projesi için, PKK ya tahmin edemediğimiz ödünleri vermeye hazır gözüküyor. „Türk“, „Türk Devleti“ ve „Türkiye Cumhuriyeti“ kavramlarının yeni anayasada tartışmaya açılmaları ve Kürtçenin ikinci bir „resmi dil“ olarak gündeme gelmesine yönelik ödünler, sayın Erdoğan`ın aklına taktığı bu projenin yaşama geçirilmesi içindir elbette. Bilinmelidirki bu proje, son derece ciddi sürtüşmeleri ve hatta uzun süreli çatışmaları beraberinde getirme riskini taşımaktadır.

    Günümüzde, büyük etnik azınlıkları bulunan hiçbir ülke, ne ABD, ne Çin, ne Rusya, ne Avrupa Birliği ülkeleri, kendi ulusal kimliklerinden ve tek resmi dillerinden asla ödün vermemişlerdir. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya etnik kökene dayanan Anayasal Fedaral Yapıları nedeniyle dağılmışlardır. İki dillilik sorunu ise, Belçıka`yı bölünme aşamasına getirmiştir.

    Sayın Başbakan, etkin bir parti lideri olabilirsiniz. Ancak saygın ve kalıcılığı olan devlet adamı olarak tarihe geçebilmek, ülkenin, halkının ve devletin uzun hedefli çıkarlarını gözönünde tutarak politika izleyen liderlere nasiptir. Oysa siz yalnızca kendi şahsi hesaplarınıza ve çıkarlarınıza göre partinizi ve ülkeyi yönetmekte ısrarlısınız. Ne yazık ki partinizdeki biat anlayışı, sizin bu politikanızı izlemenize olanak sağlıyor.

  • KKTC Turizm Bakanı ‘Ada hepimize yeter’

    KKTC Turizm Bakanı ‘Ada hepimize yeter’

    KKTC Turizm Bakanı Ünal Üstel ekonomik krizdeki Rumlara, Milliyet aracılığıyla işbirliği çağrısı yaptı. Üstel, “Ada’daki olanakları birlikte kullanalım” dedi

    KKTC’nin Avrupa’da başlattığı, “Rahat olun! Biz Euro bölgesinde değiliz” kampanyasının yankıları devam ediyor. KKTC Turizm ve Çevre Bakanı Ünal Üstel, Kuzey Kıbrıs’ın turizm tanıtım kampanyasından rahatsız olan Rumlara çarpıcı bir çağrı ile karşılık verdi.

    Güney Kıbrıs’ın yıllarca, Kuzey Kıbrıs’ın turizm faliyetlerini engellemek için çaba harcadığını kaydeden Bakan Üstel, Rumlara “Ekonominiz zaten kötü, bizimle uğraşmaktan vazgeçin. Ada turizmini birlikte geliştirelim” diye seslendi.

    “Milliyet aracılığıyla Rumlara çağrıda bulunmak istiyorum” diyen KKTC Turizm Bakanı Üstel, şunları söyledi:

    “Ada’daki olanakları birlikte kullanalım. Turizm için iki tarafa da yeter imkanlarımız var. Bir birimizle uğraşmak yerine, birlikte turizmimizi geliştirme yoluna gidelim. Siz bize yardımcı olun biz de size yardımcı olalım. Yoksa bu şekilde iki taraf da zarar görüyor.”

    Kıbrıs Rumlarının KKTC’ye gelecek turistleri engelleme çabalarına bir anlam veremediğini kaydeden Üstel, “Zaten Güney’e gelen turistler Kuzey’e geçiyor. Bize gelen turistler de Güney’e geçiyor. Neyin engelleme mücadelesini veriyor Rumlar?” diye sordu.

    Öte yandan Kıbrıs Rum Kesimi’nin mali yardım ihtiyacının 17 milyar euro’dan 23 milyar euro’ya fırladığı bildirildi. Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiades de, “Ekonomik krizin üstesinden gelebilmek için AB’den daha fazla yardım isteyeceklerini” söyledi. Anastasiades, taleplerini AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’a yazılı olarak iletmeyi planladığını kaydetti.

    Kıbrıs Rum Kesimi’nde 824 konaklama tesisi bulunuyor. Bu tesislerin yatak kapasitesi ise 87 bin.

    KKTC’de ise 19 bin yatak kapasiteli 142 tesis var. Kuzey Kıbrıs’a yılda yaklaşık 700 bin turist gelirken, Güney Kıbrıs’ta bu rakam 3 milyona çıkıyor. 2012’de Güney Kıbrıs’tan Kuzey’e 900 bin turist geçti. Kuzey’den Güney’e ise 100 bin.

  • ABD Dışişleri Bakanı Kerry Neden “Türkiye Vatandaşları”  demiştir?

    ABD Dışişleri Bakanı Kerry Neden “Türkiye Vatandaşları” demiştir?

    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Şubat ayında göreve başladıktan sonra üç defa Türkiye’ye gelmiştir. İkinci gelişinde İstanbul’da  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştükten sonra düzenlenen ortak basın toplantısında  devam etmekte olan İmralı süreci konusundan  söz ederken   “Türkiye halkı” ifadesini kullanmıştır.

    ABD Dışişleri Bakanı seleflerinin aksine,  bir  jargon değişikliği  yaparak   “Türk halkı” (Turkish nation/Turkish people) ifadesi yerine “Türkiye vatandaşları” (Turkey’s citizens) ifadesini tercih etmiştir.

    ABD Büyükelçiliği de PKK terör örgütünü  “Kürt ayrılıkçı grup PKK”  olarak tanımlamıştır:

    “The secretary paid homage to Turkey’s efforts to peacefully end its struggle with the Kurdish separatist group, PKK. ‘Difficult steps lie ahead, but the foreign minister and I are confident that a lasting peace will improve the lives of all of Turkey’s citizens,’ he said. He urged the Turkish government, in its plans to redraft the constitution, to keep the protection of universal rights and basic freedoms at the center of the process.” ()

    PKK, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terörist bir örgüt olarak tanınmasına rağmen ABD Dışişleri Bakanı’nın PKK’dan terörist bir örgüt değil de “ayrılıkçı grup”  (separatist group) olarak söz etmesi, acaba bir tesadüf müdür yoksa bilinçli bir politikanın uygulamaya konulması mıdır?

    PKK, Birleşmiş Milletler, NATO  ve Avrupa Birliği tarafından  terör örgütü olarak kabul edilmiş ve NATO Genel Sekreteri tarafından da terör örgütü olarak tanımlanmıştır:  “NATO Secretary-General Jaap de Hoop Scheffer said on Monday in Ankara that the Kurdish Workers’ Party (PKK) was certainly a terrorist organization. He said that fight against terrorism required an international cooperation, adding that the United States, the European Union and the United Nations included PKK in their lists of terrorist organizations.” )

    U.S. Departman of  State sayfasında  da PKK açıkça en aktif  terörist örgüt olarak belirlenmiştir :  “The Kurdistan People’s Congress (also known as Kongra Gel or KGK; formerly the Kurdistan Workers’ Party, or PKK) is the most active terrorist organization in Turkey.”

    Buna rağmen ABD Dışişleri Bakanı’nın PKK’yı “Kürt ayrılıkçı grup PKK”  olarak tanımlamasının acaba bir sebebi mi vardır?

    Eğer eski ABD Başkanı  Wilson’un   bir Amerikalı olduğunu ve Wilson ilkelerini  bilmesem, bundan bir anlam çıkarmam ve üstünde bile durmam.

    Wilson ilkeleri, dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’ın 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada  söz ettiği ilkelere verilen addır. On Dört Madde (Fourteen Points) olarak anılan bu on dört ilke, ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini  ifade eder.

    Wilson ilkelerinin 12’nci maddesi Türkiye Cumhuriyeti açısından çok önemlidir. Çünkü, hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.

    Bu ilke ile Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oturdukları  bölgelerin bağımsızlığının sağlanması, Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerklik  için  bir fırsatın sağlanması öngörülmüştür.

    Sevr Anlaşması,  Birinci  Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti  arasında 10 Ağustos 1920‘de Paris’in  Sevr (Sèvres) banliyösünde bulunan Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır.  433 maddeden oluşan Anlaşma’da  Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan’ın kurulması öngörülmüştür.

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında mağlup Osmanlı Devleti ile imzalanan Sevr Anlaşması’na göre  (Md.88-93) Osmanlı Devleti Ermenistan’ı tanıyacak, Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti.

    Dönemin ABD Başkanı Woodrow  Wilson,  22 Kasım 1920‘de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.

    Sevr Anlaşması’na göre Osmanlı topraklarında bir de  Kürt Bölgesi  kurulacaktı. (Md. 62-64)

    İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir Komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni  oluşturacak,  bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecekti.

    Bu köşede 25 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan yazının başlığı “Sevr, Demokratik Özerklik ve Büyük Kürdistan” idi. Şimdi o yazımdan kısa bir pasajı sizlerle paylaşmak istiyorum.

    “Diyarbakır Silvan’da 13 şehidin verildiği günde Demokratik Toplum Kongresi demokratik özerklik ilan etmiştir.  Kongre’de BDP’yi temsil eden Batman Milletvekili Bengi Yıldız, Taraf Gazetesi‘nden Neşe Düzel’e demokratik özerkliğin ne anlama geldiğini kendine göre açıklamıştır.

    Yıldız, Demokratik Özerklik (muhtariyet-i mahalliye)ilan edilen bölgenin Kürdistan olduğunu belirterek bu bölgenin Sivas Koçgiri, Maraş’ın bir kısmı, Erzincan, Malatya, Elazığ tarihsel olarak Erzurum, Van, Ağrı, Batman, Diyarbakır ve  Doğu ve Güneydoğu’nun tamamı olduğunu söylemiştir.

    Sevr Anlaşması’nda da bu iller Türkiye’nin sınırları dışında tutulmuştur. Ne garip değil mi?

    Düzel’in Antep, Adıyaman, Siirt gibi iller de demokratik özerklik ilan edilen bölgenin içinde mi sorusuna ise  ‘Şimdi şüphesiz hedeflenen öyledir’ cevabını vermiştir:  ‘Ben bir milletim. Ben bir halkım. Benim dilim, kültürüm, tarihim var. Anadilimde eğitim görmek istiyorum. Kendi kendimi yönetmek istiyorum demek için BDP’ye oy vermek mi gerekir? AKP’ye oy veren insanlar da bunu pekâlâ talep edebilirler.’

    Demokratik özerkliğin olduğu iller devletten yardım alacak mı yoksa tamamıyla kendi yağıyla mı kavrulacak  sorusuna,  ‘Kendi yerelinde topladığı vergiler, şüphesiz oranın kalkınmasında ve Türkiye’nin diğer bölgeleriyle arasındaki makasın kapanmasında yeterli olmaz. Merkezin, pozitif ayırımcılık uygulayarak orayı desteklemesi gerekir. Yani Ankara’ya vergi vermemesi ama devletten yardım alması lazım. Geri kalmış yörelerin hepsi için bu böyle olmalıdır. Çünkü bu bölgeler yıllardır ihmal edildi. Devlet Ege’ye, Marmara’ya yatırım yaptı” demiştir.

    Neşe Düzel sormaya devam diyor.

    DTK’nın demokratik özerklik ilan ettiği illerde, devlet olmaz öyle şey dedi. O zaman ne olacak? Topyekûn bir halk ayaklanması mı düşünülüyor?

    Türkiye Cumhuriyeti, kendisini evrensel ölçülere uydurmak zorunda… İlan ettiğimiz şeyi ya kabul edecek ya kabul edecek… Başka bir şeyi var mı yani? Kabul etmezse gelsin hepimizi öldürsün, biz bunun mücadelesini vereceğiz. O zaman Kürtler olarak biz de bir araya gelip toplanacağız, değerlendirmeler yapacağız. Senin taleplerini hiçbir şekilde kabul etmiyorum  demek bağları koparmaktır. Biz bağları koparmaktan yana değiliz. Taleplerin kabul edilmemesi bu hareketi radikalleştirir ve bağları koparmaya doğru götürür.’

    Peki, bu özerklik işi yürümezse ne olacak?

    ‘Şu âna kadar ne oluyordu… Otuz yıldır ne oluyorsa, o olacak… Bu ülke bir imparatorluğun bakiyesidir. Burası çok dilli, çok dinli bir topluluktur. Ama Cumhuriyet bunu inkâr etti! Türkiye, yerel yönetimler, medeni ve siyasi haklar ve anadil konularında altına imza attığı uluslararası sözleşmelerdeki çekincelerini kaldırsa…’

    Sonuç ne olur?

    ‘Demokratik özerkliğin içini büyük ölçüde doldurur. Bunlar çağdaş ve evrensel sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerin kabulü, önemli bir başlangıç olur. Bu kabul, Türkiye’yi de rahatlatır, bizi de. Demokratik özerklik ilanı Türkiye’nin üniter devlet yapısı içinde bir barış formülasyondur. Bunun görülmesi lazım…’

    Banu Avar,  14 Temmuz’da Bengi Yıldız’a soruyor: ‘91 yıl önce Sevr  anlaşması imzalanmıştı…Sevr, iki aşamada uygulanacaktı. Önce yerel özerklik sağlanacaktı. Suriye, Irak ve Türkiye sınırındaki bölge özerk olacaktı. Sonra, Bağımsız Büyük Kürdistan kurulacaktı. Milletler Cemiyeti özerklik isteyenlerin arkasında duracaktı! Türkiye, bu bölgeler üzerindeki bütün hak ve sıfatlarından vazgeçmek zorunda kalacaktı. Plan 1920 de buydu… Başarısız oldu. Peki ya şimdi…’

    Büyük önder Mustafa Kemal Sevr’de Kürtler ve Ermenilerin ortak bir devlet kurma yolunda adımlar attığını öğrenince,  Doğu’daki bazı Kürt aşiretlerini örgütleyerek Sevr’e protesto telgrafları göndertmiştir.  

    22 Şubat 1920 tarihinde  Erzincan havalisindeki Baban, Basuranlı, Bodmanlı, Bal, Medarlı, Göçerli, Abbas, Rol, Şadi ve Şişanlı aşiretlerinin reislerinden Fransız Yüksek Komiserliği’ne çekilen telgrafta, “Barış Konferansına bildiririz ki Kürtler, soy ve din olarak Türklerle aynı ülke içerisinde birleştikleri yasal kardeşlerdir. Osmanlı Hükümeti’nden başka hiç kimsenin Kürtler adına konuşma hakkı yoktur. Ermenilerle iş birliği yapma çabaları sonuçsuz kalacaktır.  Barış Konferansı’nın dikkatine sunuyoruz ki bizi Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayırmak için varlığımızdan hiçbir şey bırakmaksızın yok etmeleri gerektiğini kendilerine bildiririz”  deniyordu.

    Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920 tarihinde  Büyük Millet Meclisi’nin açış konuşmasındaki  sözleri, Türk-Kürt ittifakının hala önemli olduğunun kanıtıydı: ” Efendiler bu hudut sırf askeri mülahazalarla çizilmiş bir hudut değildir, hududu millidir,  Bu hudut dahilinde Türk vardır, Çerkes vardır ve anasırı saire-i İslamiye vardır… Efendiler, burada maksut olan ve Meclisi alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır. (Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, C. I. 1997, s. 30 ve 74-75)

    Bütün bu gerçekler bilinmesine rağmen ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin  daha önce hem kendisi, hem de selefi Hillary Clinton tarafından kullanılan “Türk halkı”  ifadesini “Türkiye vatandaşları”  olarak değiştirmesi, bana Sevr’i ve Wilson’u hatırlatmıştır.

    Oysa Kerry ABD Dışişleri Bakanı olduktan sonra geldiği Ankara’da, Anıtkabir’e yaptığı ziyaret sırasında Şeref Defteri’ne “Türk milleti” yazmıştı:  “Bir asker, bir devlet adamı, bağımsızlığın ve eğitimin şampiyonu Mustafa Kemal Atatürk; Amerikan halkının temsilcisi olarak Türk milletine ve onun büyük liderine saygılarımı sunmaktan dolayı şeref ve gurur duydum” ifadesini kullanmıştı.


    ABD’nin bir önceki Dışişleri Bakanı  Hillary Clinton da, gerek konuşmalarında, gerekse Türkiye konusunda yaptığı yazılı açıklamalarda  hep  “Türk halkı” (Turkish people)  ifadesini kullanmıştı.

    Clinton, Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi olayının ardından yayınladığı yazılı taziye mesajında, “ABD, Türk hükümetine güçlü desteğini ve bu olay çerçevesinde Türk halkı ile dayanışma içinde olduğunu bir kez daha teyit eder” ifadesini kullanmıştı.

    ABD Başkanı Obama, 6 Nisan 2009‘da TBMM’de yaptığı konuşmada, tam sekiz defa  “Türk” kelimesini kullanmıştı.

    Türkiye’den ABD’ye göç edenler için “Türk kökenli Amerikalılar” ifadesini tercih eden  Obama, Türkiye’nin AB üyelik sürecinden söz ederken  de “Türk üyelik süreci” demişti.

    Obama, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunlara değindiği bölümde  de “Türk halkı” ifadesini kullanmıştı.

    Acaba Kerry’deki bu dönüşümü nasıl yorumlamak gerekir? 

    ***

    Sevgili Okurlar,

    Geçen haftaki yazımla ilgili çok sayıda okurumdan  olumlu tepkiler  aldım.

    Bununla birlikte eczacı bir okurum  benim konuyu abarttığımı ifade ederek bazı kesimlerin Türk  yerine kullandıkları “Türkiyeli” ifadesinin “ Türkiye”  olarak kullanılmasının doğru olacağını bana iletmiş ve Baskın Oran’ın bu ifadeyi kullanmadığını iddia etmiştir.

    Oysa  Oran  A Haber’de Selin Ongun’un sunduğu Bi Sormak Lazım programında “1924 Anayasası’ndan bu güne kadar kullanılan Türk üst kimliği fevkalade parçalayıcı oldu… Ben Türkiyeliyi birleştirici buluyorum o (İlber Ortaylı)  saçma buluyor” demiştir.

    “Eskişehir  2013 TÜRK DÜNYASI Kültür Başkenti” ifadesini  “TÜRKİYELİ  DÜNYASI Kültür Başkenti” olarak  değiştirmemiz  mi gerekecektir?

    Eğer dersek, sayın Valimiz buna ne der?

    Bengi Yıldız’ın  “Burası çok dilli, çok dinli bir topluluktur” ifadesi ile Gaspıralı’nın dilde, fikirde işte birlik  fikrini akil adamlar nasıl bağdaştırmayı düşünmekteler acaba?

    Eğer Eskişehir’e gelirlerse kendilerine bu soruyu soracağım.

    Türk yerine Türkiyeli dersek eğer, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ne akil adam Baskın Oran’a uyarak  “Kuzey Kıbrıs TÜRKİYELİ CUMHURİYETİ” mi diyeceğiz?

    Türk kahvesine Türkiyeli kahve,  Türk hamamına Türkiyeli hamam, Türk mutfağına Türkiyeli mutfak,   (tersinden Fransalı mutfak) Türk lokumuna da Türkiyeli lokum mu diyeceğiz!

    Bu hiç olur mu?

    Ne demiş atalarımız: DERVİŞİN FİKRİ NEYSE  ZİKRİ DE ODUR.

    O zikir bellidir.

    Yukarıdaki paragrafta birileri o zikri ifşa etmiştir.  

  • İlk Türk Ekolojik Moda Tasarımcısı İngiltere’de yaşayan Serap Pollard Top Model Worlwide yarışmasında  46 farklı ülkenin en iyi modellerini giydirdi.

    İlk Türk Ekolojik Moda Tasarımcısı İngiltere’de yaşayan Serap Pollard Top Model Worlwide yarışmasında 46 farklı ülkenin en iyi modellerini giydirdi.

    serap pollardDünyanın en iyi mankenlerinin seçildiği İngiltere’de yapılan Uluslararası Top Model Worldwide 2013 yarışmasına
    dünyanın 46 ülkesinden katılan seçilmiş güzeller Türk tasarımcı Serap Pollard’ın tasarladığı kostümlerle muhteşem
    organizasyonda bir araya geldi.
    Bu göz kamaştıran gecede birinciliği Kenya alırken ikinciliği Ukrayna, üçüncülük ise İsveç güzeline verildi.

    Kendisinle yarışmadan sonra yaptığımız söyleşide hissettiklerini sorduk;

    Bugün Top Medal Wordwide 2013’te yarışmasında güzeller senin imzanı taşıyan tasarımlarla yarıştı, bu senin için nasıl bir duygu?

    Serap Pollard:  Bu tabiki harika bir duygu. Türkiye’yi 46 güzelden biri olarak değil bu 46 ülkenin güzellerinin tamamını giydiren bir Türk modacı olmak harika bir duygu. Ben hem Top Model UK, hemde Top Model Worldwide’in tasarımcısıyım.  Her iki kategoriyi ben giydirdim. Bunun dışında geceyi renklendiren opera sanatçısı sevgili Celena Bridge’ i ve Jury üyesi sevgili Lizzy’de benim koleksiyonumdan olan parçaları giyerek geceye renk kattılar.

    Serap Pollard

    Serap Pollard kimdir?

    Türkiye’de doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda tasarımı bölümünü dereceyle bitirdi. Öğrencilik yıllarında başarılı çalışmaları gözden kaçmıyordu, birçok yarışmada başarılar elde etti.

    2000 yılında Londra’ya taşınmaya ve eğitimine orada devam etmeye karar verdi “London College of Fashion ve Central St. Martins College” de eğitimine devam etti. Şu an University of the Arts London’ da Tekstil bölümünde Master yapmakta.

    2003 yılında Chris Liu ile birlikte Londra’da asistant designer olarak profesyonel anlamda Londra’daki iş hayatına sağlam bir adım attı.

    Londra’da 10 yıl sektörün önde gelen firmalarıyla (Laura Ashley vb.) çalıştı. Çalıştığı firmalar adına uluslararası fuarlara katılıp kolleksiyonlarını sergiledi. Dünya’nın önde gelen firmalarında çalısarak kendisini Londra’da tekstil piyasasında aranan isimler içerisine yerleştirdi.

    2011 yılı itibarıyla SERAP POLLARD LONDON adı altında kendi markasını kurdu. SERAP POLLARD kadınları özel olmanın sadece bir anlık değil bütün gün ve her gün olduğunu savunur ve öyle giyinir. Sade ve küçük detaylarla tasarımlarına inanılmaz değerler katıyor.

    Serap Pollard Facebook Fan Page: https://www.facebook.com/SerapPollardLondon

    Tolga Çakır

    www.TurkishNews.com