Blog

  • Gâvur İzmir’in Müslüman Gençleri Gâvura Fatiha okunmaz!

    Gâvur İzmir’in Müslüman Gençleri Gâvura Fatiha okunmaz!

    Dün (14 Mayıs 2013) ödenen 420 milyon dolarlık son taksitle birlikte 1 Ocak 1961 tarihinden başlayarak Türkiye ile IMF arasında yapılan 19 Stand by düzenlemesi sonucu bu kuruluştan almış olduğumuz kredi borçlarının tamamı ödenmiş oldu. Yani bugün itibarıyla IMF’e borcumuz yok! AKP iktidarı tarafından son on yılda IMF’e ödenen borç miktarı ise 23.5 milyar dolarmış. Doğrusu güzel bir gelişme. Darısı diğer yabancı kurumlara olan dış borçlarımızın başına ki; 2012 yılı sonu itibarıyla sadece kamu sektörünün yabancı kurumlara olan borcu 103.117 milyar dolardır! Bu borca özel sektör borçlarını da eklersek Türkiye’nin dış borcu 2012 yılı sonu itibarıyla toplam 336.863 milyar dolara ulaşıyor. Özetle; fazla sevinmemize hiç gerek yoktur. Çünkü IMF’e olan ve sıfırlanan dış borcumuz sadece devede kulak mesabesindedir.

     IMF’e borç bitti AKP’liler şükür namazına durdu!

     Özellikle yandaş medya organlarına bakılırsa; IMF’e olan borçların sıfırlanması sebebiyle vatandaş sevinçten göbek atıyor. AKP iktidarına yapılan hayır duaların bini bir para. “Allah hükümetimizden razı olsun…” şeklindeki hayır duasından başlayarak işi üç İhlas bir fatiha okumaya, hatta şükür namazı ve cenaze namazı kılmaya kadar götürenler var! Kimdir bunlar? Elbette AKP’nin siyasi rant elde etmek maksadıyla yönlendirdiği ve propaganda aracı olarak kullandığı insanlar. Bu insanlardın birisi de AKP İzmir Teşkilatına bağlı gençler. Medyaya yansıyan haberlere göre AKP İzmir Gençlik Teşkilatı IMF’in ruhu için cenaze namazı kılıp fatiha okumuşlar! Konuya ilişkin baber şöyle:

     “İzmir’de Ak Partili gençler, Türkiye’nin IMF’ye borcunun sıfırlanması nedeniyle üzerinde ’IMF’ yazılı tabutun arkasında temsili cenaze namazı kıldı. Sağanak yağmurun altında IMF’nin cenaze namazı kılanlara bazı vatandaşlar, ‘Halkın bankalara olan borcu ne olacak?’ diye sordu. Namaza 40 kişi katıldı. Buca Gençlik Kolları İlçe Yönetim Kurulu Üyesi olan İlker Soydaş, sarık takıp cüppe giyerek, imamı canlandırdı ve ‘IMF’den kurtulduk, onu tarihin derinliklerine gömeceğiz. Ruhuna el Fatiha’ sözleri üzerine, partililer dua etti. IMF için lokma da döktürüldü. Sağanak yağmurun altında kılınan namazda bazı vatandaşlar, ‘Halkın bankalara olan borcu ne olacak?’ dedi. Ak Parti Gençlik Kolları İzmir İl Başkanı Bilal Kırkpınar, 19 yıl sonra ilk kez IMF’ye borçsuz duruma gelindiğini belirterek, ‘Birçok uluslar arası kuruluşun bile kaynak aradığı bu dünyada IMF’ye 5 milyar dolar borç verecek bir Türkiye var. İlk kez IMF’ye karşı alan el değil veren eliz. Artık hangi yılda ne adım atacağını, hangi sektöre ne kadar kaynak ayıracağını, dış politikada hangi tavrı alacağını kendi belirleyen bir Türkiye var’ dedi”(1).

     Gençler Kendinize Gelin Namazla Dalga Geçilmez!

    Namaz, Müslümanlığın şartlarından ve İslam’da, Allah’a kulluğun en önemli göstergelerinden birisidir. Belki de birincisidir. Kur’an’da pek çok ayette, ısrarla yerine getirilmesi emredilen Namaz İbadeti için Hz. Peygamber “Namaz dinin direğidir” demiştir. Bu demektir ki; namaz insanın dinini ayakta tutan en büyük destektir. Bu destek ortadan kalkarsa din yıkılır! Bir başka hadisinde ise Hz. Peygamber “Namaz gözümün nuru kılındı” buyurmuştur. Kur’an’ın 107. sûresi olan Maun Suresi’nde şöyle diyor Yüce Allah: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olurlar”(2).

    Dolayısıyla; namaz, öyle kendisiyle dalga geçilecek bir ibadet, öyle kolayca alaya alınabilecek bir İslami ritüel değildir. Bu bakımdan PKK’lı teröristlerin dağda namaz ibadetiyle dalga geçme görüntülerine bakarak, onları haklı olarak Zerdüşt ve Mecûsi, yani Ateşperest olmakla suçlayan Sayın Başbakan’ın, Müslümanların namazını alaya alan Partisinin İzmir teşkilatına bağlı gençler hakkında yapacağı işlemi veya varacağı kanaati merakla bekliyoruz.

    Gâvur İzmir’in AKP’li Gençleri Gâvura Fatiha Okunmaz!

    Ayrıca IMF için cenaze namazı kılıp, ruhuna fatiha okuyan AKP’li gençlere önemle hatırlatalım ki; 1-IMF bir tüzel kişiliktir, Tüzel kişiler için cenaze namazı kılınmaz. 2-Cenaze namazı ancak ölüler için kılınır, IMF ise ölmemiştir hâlâ dipdiri ayaktadır. 3-Cenaze namazı Müslümanlar için kılınır. IMF ise gayrimüslimlerin kurduğu ve egemen olduğu bir kuruluştur. Bu sebeple iyi biliniz ki; gayrimüslim bir kuruluş için kıldığınız namaz ve okuduğunuz fatiha boşa gitmiştir. Gerçi benim, sizin en azından IMF’in ruhu için namaz kılıp fatiha okurken abdestli olduğunuzdan da şüphem var ya hadi neyse…

    AKP’liler Bunu Hep Yapıyor

    AKP’lilerin dini siyaset aracı olarak kullanmaları ve dini ritüelleri propaganda vasıtası yapmaları ilk değildir ki; AKP, esasen, Anayasa Mahkemesi tarafından ”laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle cezalandırılmış bir partidir. Diğer bir deyişle AKP, dini ritüelleri ve yüce din duygularını alaya aldığı yasal olarak da tescil edilmiş bir partidir! Hatırlayın lütfen, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum öncesinde bir takım ne idüğü belirsiz gençler Mekke’de Kâbe’nin avlusunda, yani tavaf alanında “EVET” pankartı açmışlardı. El alem Kâbe’nin etrafında Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için tavaf yaparken, onlar aynı noktada siyaset yapmışlardı. Yani tıpkı dün İzmir’de namaz ibadetiyle dalga geçen gençler gibi, 29.08.2010 tarihinde de hac ibadetiyle dalga geçmişti bu gençler. Bu gençlerin fotoğrafını görünce Kâbe’de Siyaset ve ‘EVET’ Propagandası” isimli şu küçük şiiri yazmıştım:

     Dedikleri bu olsa gerek o altın nesil!

    “EVET”le Kâbe’de poz veren iki embesil,

    İki şerefsiz ki; Fîl Ordusu’na mümâsil?

    Gönder Yârâb, nerede kaldı, hani Ebâbil?

    Kâbe Allah’ın evi, seçim meydanı değil,

    Bırak siyaseti, secde yap, Allah’a eğil,

    Dilerim üstünüze Ebâbiller üşüşsün,

    Siccil ne ki? Başınıza Kâbe kadar taş düşsün!

    (11.09.2010)(3).

    IMF’e Olan Borç Ödendi Ama…

    IMF’e olan borçlar ödendi. Gerçekten de çok güzel bir gelişme. Ancak o kadar da sevinmeye, övünmeye, hatta tepinmeye hiç gerek yoktur. Hele hele bunun için İslami ritüelleri ayaklar altına almanın hiçbir lüzumu yoktur. Çünkü bizim borçlu olduğumuz yabancı kurum sadece IMF değil ki. Bakınız AKP iktidarı, 2002 yılında işbaşına gelmiştir. AKP’nin iktidara geldiği tarihte Türkiye’nin yabancı borç miktarı toplam 129 milyar dolardır. 2012 yılının sonu itibarıyla ise toplam dış borç 337 milyar dolara ulaşmıştır. Yani bu iktidar ülkeyi neredeyse üç kat daha borçlandırmıştır. 2012 yılı sonu itibarıyla Türkiye’nin sadece toplam dış borcu 336.863 milyar dolar olup, bunun 103.117 milyar doları kamunun, yani devletin borcudur. Özel sektör borçlarının kefilinin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. 2012 sonu itibarıyla kamunun borç stoku ise iç borçlarla birlikte 252 milyar dolardan 563 milyar dolara çıkmıştır. Borç stokunun 154.6 milyar doları ise yine dış borç stoklarından oluşmaktadır(4).

    Ekonomi profesörü Hayri Kozanoğlu şöyle diyor: “IMF’ye verilen borçların tasfiye edilmesi Türkiye ekonomisinin iyi durumda olduğunu göstermiyor. Dünyada 188 ülke içinde stand by anlaşması yapan ve IMF’den kredi alan yedi ülke var. Altı ülkenin de genişletilmiş fon kolaylığı anlaşması var. AKP iktidara geldiğinde 129 milyar dolar olan dış borç bugün 336 milyar dolar… Mevcut tablo aslında ekonominin düzeldiği anlamına da, IMF kapısına tekrar gidilmeyeceği anlamına da gelmiyor… Brezilya, Arjantin, Polonya, Güney Afrika gibi Türkiye benzeri ülkelerin hiçbirin IMF’den kredi kullanmamaktadır. Dünyada 188 ülke arasında sadece yedi ülkenin IMF ile stand by anlaşması vardır…O nedenle Türkiye’nin ayırt edici özelliği veya başarısı söz konusu değil. IMF’ye verilen borçların tasfiye edilmesi Türkiye ekonomisinin iyi bir durumda olduğunu göstermiyor…

     52 yıllık hesabı kapattık diyorlar ama bu olgusal olarak gerçeği işaret etmiyor. Çünkü mesela 1984-1994 arası gibi Türkiye’nin IMF ile işinin olmadığı başka dönemler de oldu. Türkiye’nin IMF’den ilk kredi alışından bu yana 52 yıl geçti… Özellikle özel sektörün borçları 100 milyar doların üstünde, finansal olmayan şirket kesimlerinin borçları da 120 milyar dolar civarında. Bunlar çok ciddi sinyal veriyor. Borçları değerlendirirken diğer önemli bir konu borçların vadesidir. Özellikle kısa süreli borçlarda kritik sonuçlara yol açabilir. Türkiye’nin şu anda son bir yıl içinde ödenmesi gereken 100 milyar dolar kısa vadeli borcu var. Bir yıl içinde ödenmesi gereken orta-uzun vadeli borçları da kattığımız zaman yaklaşık 140 milyar dolar borcun ödenmesi söz konusu…”(5).

    Şimdi iktidar yanlıları bizim gibi düşünenlere “Siz, IMF’ye olan borçlarımızın kapatılmasından sevinç duymadınız mı?” şeklinde bir soru sorabilirler. Böyle bir soru, PKK ile yapılan müzakerelere karşı çıkanlara “Siz bu ülkeye barışın gelmesini istemiyor musunuz?” şeklinde sorulan soru kadar abestir aslında.  Ya da PKK militanlarının silahlarıyla birlikte sınır dışına çıkmalarına karşı çıkanlara “Siz teröristlerin bu ülkede kalmasını mı istiyorsunuz. Cehennemin dibine gitsinler” şeklindeki yapılan çıkışlar kadar. Dış borçların ödenmesinden ve bu ülkeye barışın gelmesinden hangi Türk vatandaşı sevinç duymaz ki? Ancak bunun için vatandaşı doğru bilgilendirmek gerekiyor.

    Örneğin, IMF’e olan borçların sıfırlanmasının ülkenin dış borçlarının bittiği anlamına gelmediğini açıkça söylemek gerekiyor. Bu ülkenin hala 337 milyar dolar dış borcunun bulunduğunu, ancak ekonomimizin en azından şimdilik vadesi gelen dış borçları ödeyecek güçte göründüğünü de söylemek gerekiyor. IMF’ye olan minik bir borç taksiti (420 milyon dolar) ödendi diye lokmalar döktürüp gıyabi cenaze namazı kılmanın abesle iştigal olduğunu açık yüreklilikle dile getirmek gerekiyor. Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “One Minute” çekme cesareti gösteren bir Başbakanın, kendi vatandaşından korkmaması ve onu doğru bilgilerle aydınlatması gerekiyor.

    Aslına bakarsanız, bir ülkenin dış borcunun yüksek olması o kadar da önemli bir şey değildir. Önemli olan, o ülkenin ekonomisinin, borçlarını ödeyecek kapasitede olup olmadığıdır. Bugün dünyanın en borçlu ülkelerinin başında Japonya, İtalya ve ABD gibi dünyanın en gelişmiş ülkeleri, yani G-7 grubuna dahil ülkeler gelmektedir. Ancak bu ülkeler, oldukça büyük borç yüküne karşın, dünyanın en gelişmiş ekonomilerine sahiptir. Keşke biz de dünyanın en borçlu ülkelerinden birisi olan ABD ölçeğinde bir ekonomiye sahip olabilseydik. Hiç olmazsa böyle borçlu bir ülkenin elinde borçsuz şamar oğlanı olmaktan kurtulurduk…     

    ____________________

    1-http://ekonomi.haberturk.com/is-yasam/haber/844453-buyrun-imfnin-cenaze-namazina,

    2-Kur’an-ı Kerim, 107/4-7,

    3-http://ahmetdursun374.blogcu.com/kabe-de-siyaset-ve-evet-propagandasi/8854293

    4- Daha geniş bilgi için bk. Bahar Aşçı, “IMF’ye Borç Bitti Ama…” başlıklı makalesi, &

    5-

  • Gençlerden Mesaj Var

    Gençlerden Mesaj Var

    Bizler bu ülkede doğmuş, bu ülkenin okullarında okumuş, 16-30 yıldır bu topraklarda yaşayan, şiddetle hiçbir alakası olmayan, genç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak  ülkenin son durumundan fena halde rahatsızız.

     ‘Gençler geleceğimiz’ edebiyatının dibine vurulmuştur. Bu nedenle de Geleceği belirsiz gençlerin yaşadığı bu topraklarda rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da yetişkiniz.

    Yine de cumhuriyetin gençlere emanet edildiğinin en çok söylendiği 19 Mayıs günü, bu emanetin üzerimize yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmek adına; sorunun bu hale gelmesinde sorumluluğu en az olan, elleri en temiz olan biz gençler;
    ortak geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp tarihe not düşmek istiyoruz.

    Bizler bundan yıllar önce cumhuriyeti emanet alan gençlerin yaptıkları yanlışların faturasını ödüyoruz. Zira gerektiği gibi sahip çıkmamışlardır cumhuriyete. Yıllardır bağıra çağıra gelen her türlü tehdide dur deme azmini gösterememişlerdir.

    Sorunların çözümü için, daha az demokrasi ve özgürlük, daha çok korku ve güvensizlik   vaat eden uygulamalar içine girilmiş yıllarca insanımız birbirine kırdırılmıştır. ‘Baba’dan kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse, sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal gerilim de artacak.

    Eğitim var mı yok mu belli değil. Oysa ki eğitim bir ulusun gelişmesinin olmazsa olmazıdır. Ancak uygulanan politikalarla eğitim neredeyse durma noktasına getirilmiştir. Hatta özelleştirilmesi yönünde büyük çalışmalar yapılmıştır. Eğer eğitim ciddi anlamda düzeltilmezse bu ülkenin sonu felaket olacaktır.

    Sağlık hizmetleri yine özelleştirme kapsamına alınmıştır. Halkın olmazsa olmazları birer birer elden çıkarılmaktadır. Buna dur denilmelidir.

    Ülke toprakları parsellenerek satılmaktadır. Yıllar önce savaşarak topraklarımızın tek bir santimetresini dahi alamayanlar bugün dönümler alabilmektedirler. Yer altı ve üstü kaynaklarımızın dış sermayelerimizin emrine verilmiştir. Zenginliklerimizin kıymeti bilinmeli ve bunlar doğru kullanılarak tüm dış borçlarımız kapatılmalı ve dış güçlere bağımlılığımız ortadan kaldırılmalıdır.

    Hukuk düzenimiz yerle bir edilmiştir. Hükümetlerin işlerine gelmeyen bir durum olduğunda hukukçularımız hedef gösterilmiş ve gözü dönmüş taraftarları tarafından canlarına kastedilmiştir. Hukuk sistemimizin yeniden düzeltilmesi gerekmektedir.

    Bugün sorunların çözümü doğrultusunda hiçbirimizin önüne bir gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir.

    Bugün barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir. En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir.

    Çünkü bu coğrafyada kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı yoktur. Yoksa bu ateş hepimizi yakar. “Bu gök deniz nerede var nerede bu dağlar taşlar!”

    İstikbalde dahi bizi tüm değerlerimizden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici herkes bilsin ki; çözümsüzlükten siyasi medet umanlara, ekilen düşmanlık tohumlarına aramızdaki muhabbeti kurban etmeye artık hiç niyetimiz yok!

    Küresel adaletsizliğe, savaşlara, demokrasimizin çıtasını yükseltmeye, hukukun üstünlüğünü sağlamaya, her alanda eşitsizlikleri gidermeye, refah ve gülen yüzler artırmaya çalışılmalıdır.
    Korkma!

    Bu sorunlar çözülecek, bu coğrafyada özgür,mutlu ve başı dik yaşamanın bir yolunu mutlaka bulacağız. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!
    Korkma!

    Hesabı sorulmamış hiçbir cinayet, hiçbir hukuksuzluk kalmayacak, kimse hukukun üstünde olmayacak kimse hukuksuzluğun altında ezilmeyecek. Şemdinli’de de, Ankara’da da!

    Ve artık korkma ve kimseyi de bununla korkutma; ülke bölünmez, rejim de yıkılmaz!
        

    Demokrasi, barış, refah, huzur hepimizin hakkıdır!

    Muhtaç olduğumuz kudret de damarlarımızdaki kanda saklıdır.

    Ne mutlu cesaretle bunu söyleyebilenlere!

    Haykırabilenlere!….

    Atam, emanetine şimdiye kadar gerektiği gibi bakılamamış, ama biz bugünün gençliği olarak bu emanetin en büyük koruyucuları ve savunucuları olacağız.

          

    Söz veriyoruz.

  • BİR SABAH UYANDIĞINIZDA

    BİR SABAH UYANDIĞINIZDA

    Atatürk’ün şeriatın karanlığından, din adamının tasalludundan kurtarıp aklın rehberliğinde aydınlıklara çıkardığı Türkiye;
    İnsan’ın koca bir evren bilgisi karşısında bilge,sonsuz,yaratıcı Tanrı tasavvurunda yetkinliğini gösterdiği,
    Max Weber’in bir liderin yetki kullanımındaki otoritesini karizma,gelenekçilik ve rasyonelist alt yapıda sistematikleştirdiği bu çağda;

    *
    Atatürk’ün,”Milletin hakimiyetini bir şahısta yahut belirli şahısların elinde bulundurmakta menfaat bekleyen cahil ve gafil insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini aslı olmayan bir kuvvetin temsilcisi tanırlar ve bundan zevk alırlar. Fakat onların etrafındaki menfaatperestler, bunu din kisvesine büründürerek milleti iğfâle, küçük görmeye çalışırlar. Nihayet milletin kulağı bu söylentilerle dolar ve o telkinleri dinin icabı ve gerçeklerin ifadesi olarak kabul ederler. Bu gibilere gerici, hareketlerine irtica derler” ifadesiyle tanımladığı islamcı düşüncenin niteliksiz siyasetçileri, sivil-asker bürokratlarının oluşturmayı başardığı parti-devlet ile yönetiliyor ve bir katastrof yaşıyor.

    *
    İslamcı Başbakan Erdoğan,Türk Ulus Devlet modelinin aşılması halinin Arap İslam ülkelerine yansımasıyla Orta Doğu sınırlarının anlamsızlaştırılması ve Osmanlı modelinde herkese ortak vatan edilmesi fikrinin Türkiye’den mümessilidir.
    ABD’nin bu siyasetinde giderek daralması ardından-son kertede, Türkiye’yi “Suriye ve Irak jeopolitiğini kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını kazanır” vaadine sürüklemiş, birleşik ve bağımsız bir Kürdistan’da Kürt ulus devleti kurmak hedefinde PKK’yı dağdan indirip siyaset zeminine çekmenin kumarını oynamaya devam etmektedir.

    *
    Bir kaç gün öncesine kadar varını yoğunu Suriye ve Irak jeopolitiğinden kazanmaya yatırmış, bu hırsla kavrulan Başbakan Erdoğan,yapacağı ziyaret öncesi müttefiki olarak ABD’yi harekete geçirmek çabasındaydı.
    Suriye’de uçuşa yasak bölge ilan edilmesine destek vereceğini ya da “Şam rejiminin kimyasal silah ve füze kullandığı açıktır.Kimyasal silahlar konusunda Başkan Barack Obama’nın çizdiği kırmızı çizgi çoktan aşıldı ” benzeri ivmeleyici açıklamalarda bulunuyordu.
    Dışişleri Bakanı’da Suriye’de var olan rejimin devamını mümkün kılacak temelde bir diyalog mümkün değildir. Esas olan Esed gibi eli kanlı birinin bir geçiş yönetiminde yer almamasıdır benzeri açıklamalar yapıyordu -ki;

    *
    O sırada Beşar Esad, ABD yönetimindeki batılı güçlerin Suriye’yi ele geçirmek üzere hepsini bir düşünce şemsiyesi altında topladığı radikal örgütlere verdiği bilumum destekle savaş yürüttüğünü söylüyor,
    “Şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda eder” ithamında olduğu Başbakan Erdoğan’a, “çok şey satın alıp satarak Filistin davasını sözde destekleyerek, Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı. Efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp, kendilerine izin verilenin çok ötesine gitti. Bu rolden geri adım atması gerekiyordu. Ama Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır. Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm- kalım meselesi haline geldi” açıklamasında bulunuyordu.

    *
    Çünkü Esad, Başbakan Erdoğan’dan önce ABD’nin Irak ve Afganistan kayıpları ardından Arap İslam ülkelerinde ulusal devlet modelinin aşılarak Orta Doğu’nun ılımlı İslam çatısı altında herkese ortak vatan edilmesi projesinin, o ülkelerin uğradığı ağır ekonomik,siyasi ve sosyal tahribatla himmete muhtaç düşmeleri sonucunda tıkandığını farketmiş,
    Ilımlı İslam konseptinin uluslararası radikal terör örgütleri yaratmaktan başka bir şeye yaramadığını öğrendiğini,
    İran’ın nükleer programına dair diplomatik çözüm bulmanın dışında bir yol olmadığını anladığını,
    Suriye’nin rolünde ısrar etmesiyle o topraklardaki çıkarlarında sonuç alamayacağını -fakat, rejimin düşmesi halinde uluslararası radikal örgütlerin ülkede egemen olmasından endişeye kapıldığını,
    Sonuçta bölgede İsrail’in güvenliğinin sürdürülemez olduğundan hareketle yeni bir kurguya yöneldiğini anlamıştı.

    *
    Yeni kurgu;ABD’nin İsrail’in güvenliğini merkeze alması ve Filistin ile yeni bir barış sürecinin başlaması için İsrail’den istenebilecek bir tavize karşılık, İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturmak -ya da, İsrail’in bulunduğu coğrafyada güvenliğinin garantiye alınmasıdır.

    *
    ABD -önce, Arap liderlerden 2002’de kabul ettikleri barış planında yumuşamaya gittiklerini göstermek üzere, İsrail ve Filistin 1967 sınırlarına harfiyen uymak yerine aralarında toprak değişimi yapabilir sözü almıştır.
    Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas,El Fetih ile HAMAS’ın birlikte yaptıkları anlaşma çerçevesinde Ulusal Birlik Hükümeti kurmak için görüşmelere başlandığını açıklamış -bu suretle,
    Barış görüşmelerinin sürmesi için ABD- İsrail-Filistin-Ürdün’den oluşan dörtlü bir zirve yapılmasının yolu açılmıştır.

    *
    ABD -sonra, Rusya ile ilişkileri yeni müttefiklik düzeyine çıkarma prensibinde anlaşmış,
    Birlikte Suriye ve Kuzey Irak jeopolitiğindeki çıkarlar ortaklaştırılmış ve “çözüm Esad’la mı,Esad’sız mı olmalı” farklılığı yüzünden işlemeyen Cenevre Mutabakatı;
    Yeni Federal Suriye oluşumu çerçevesinde uluslararası bir konferans düzenlenmesi, Esad hükümeti ile muhalefetin müzakere masasına oturması, geçici hükümetin kurulması ve iç savaşın sona erdirilmesi konusunda uzlaşılmıştır.
    Bu sırada çok parçalı Suriye muhalefeti güçlendirilecek ve süreçte ortaklaştırılan istihbarat ve ilgili ülkelerin katılımıyla radikal örgütler saf dışı edilecektir.
    Rusya’nın garantisinde İran’ın barışçıl nükleer programı için esnek tutum alacağı -muhtemelen, Kuzey Irak jeopolitiğinde çıkarların ortaklaştırılmasına izin vereceği öngörüsüne diplomasinin sürdürüleceği sinyali verilmiştir -ki;
    Tümüyle bu çerçeve, Suriye ve Kuzey Irak kaynaklarında küresel paylaşım dengesi anlamında yeni konsepti ve süreci belirliyor.

    *
    Nitekim,Beyaz Saray’da başbaşa ve heyetler arası görüşmelerde bir araya gelen Başbakan Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama ortak basın toplantısındadır.
    Obama,”Esad gitmesinde hemfikiriz.2 yıl önce gitmeliydi.Ancak sihirli formül yok.Olsaydı,Sayın Başbakan ve ben harekete geçer,bitirmiş olurduk.Bunun yerine yaptığımız şey,uluslararası baskıyı arttırmak ve muhalefeti güçlendirmektir”derken,
    Erdoğan,”Suriye’yi diktatörlükten kurtarmak istiyoruz.Bu,demokrasiye inanmış tüm ülkelerin ortak sorunu.Başarmak için gayretlerimizi sürdüreceğiz.Rusya ve Çin’in katılımıyla sürec hızlanacaktır”diyor!

    *
    Elbette, Başbakan Erdoğan sürecin; ılımlı İslamla radikalizme yol açıldığı ve hızla uluslararası tehdite dönüşen radikal örgütlerin ve destekçi unsurların saf dışı edilmelerine dönüştüğünü,
    Kuzeyde Kürtlerin yer alacağı Federal Suriye’ye,Irak’ta bağımsız ve tarafsız Kürdistan ulus devletinin inşasına yöneldiğini,
    Çekildikleri imajı çizen PKK etnikçi terör örgütünün güçlü bir siyasi söylemle pek yakın gelecekte Türkiye’nin önüne “Türkiye Federasyonu” talebiyle dikileceğini -fakat,
    Suriye ve Irak jeopolitiğini kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını kazanır vaadinin tamamen boş olduğunu anlamıştır!

    *
    Ne ki elini verenin kolunu kaptırdığı bir coğrafyada olduğundan bilgisiz olmanın dezavantajını yaşıyor.
    Birincisi,Suriye’nin al-verli müzakere sürecinde dolaylı olarak tartışmaların bir kanadı olmaktan kaçamayacağını ve bu halin siyasi hayatını doğrudan etkileyeceğini görüyor.
    İkincisi bu aşamada Büyük Kürdistan Devletine yol alınmaya başlandığını biliyor, Türkiye Kürtlerinin bu hedefle birleşmek siyasetine yönelmiş olduğunu görüyor -rağmen, politikasını revize edemiyor.
    Çünkü,Reyhanlı’da onlarca insanın kanına giren -işbu,Orta Doğu’da yeni kurgunun türevlerinin yaptığı saldırının,
    Kendisine hakim ve kendisi üzerinden politika kuran ve süreci ivmeleyen bir niteliği temsil ettiğini-aksi takdirde;İstanbul’da,Ankara’da ya da başka bir yerde tehditini sürdürdüğünü de biliyor.

    *
    Ah,keşke bu kadarla kalınsaydı!
    CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Avrupa Parlamentosu temasları sırasında,Başbakan Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Esad’ı karşılaştırınca, Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda’nın tepki veriyor ve “Hem CHP’nin Türkiye’yi ileriye götürmesi lazım.CHP bölünmüş durumda” diye tepkisinin arkasında duruyor.
    Avrupalı sosyalist ABD’nin Orta Doğu’da yeni konseptine uyumda mükemmel bir dakiklik örneği veriyor; Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin böylesi kritik günlerine rağmen içini boşaltmak üzere oluşturduğu yeniCHP’sinin Marksist bileşenlerine sürecin desteklenmesi mesajı veriyor.

    *
    Türkiye bir sabaha uyandığınızda noktasındadır…

    -Efendim,bendeniz Atatürk’ün izinde 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkanlarla birlikteyim.
    Kısmetse Salı’da görüşmek üzere…

    17.5.2013

  • Obama, Erdoğan’ı sadece kucakladı…

    Obama, Erdoğan’ı sadece kucakladı…

                                             Başbakan Erdoğan’ın Amerika gezisinde Başkan Obama ile görüşmesinden sonra iki liderin yaptıkları açıklamalar çok iyi okunmalıdır. Başbakan, özellikle bu gezide Suriye’ye müdahale konusunu gündeme getirmiş, Başkan Obama Erdoğan’ı sadece kucaklamış ve yaptığı açıklamada da Suriye’ye doğrudan bir müdahalenin şu aşamada mümkün olmadığının altını çizmiştir.

                                               Başbakan Erdoğan ise, görüşmelerde Suriye konusunda Başkan Obama’dan tam destek aldığını söylüyor. Bu tam destek dediği, Suriye’de Esad’sız bir yönetimin iş başına gelmesi olduğuna da dikkat çekiyor. Suriye batağına boğazına kadar batan Başbakan ve tayfası, öyle görünüyor ki bu bataktan kolaylıkla çıkamayacak. ABD’nin tutumu bunu açık biçimde gösteriyor.

                                                    AMERİKA SİYASİ ÇÖZÜMDEN YANA

                                               Zaten, daha önce ABD Dışişleri Bakanı Kerry Rusya’yı ziyaret etmiş, Rusya Devlet Başkanı Putin ile de görüşmüş ve yeni bir Cenevre toplantısının sağlanması konusunda anlaşmışlardı. Bu toplantıda Esad’sız bir yönetimin iş başına gelmesi yolunda da siyasi çözüm sağlanmasını gündeme almışlardı. Bunu biz de yazdık, bazı meslektaşlarımız da köşelerinde seslendirdiler. Suriyeli muhalifler ve Hükümet yanlısı kişilerden oluşacak bir geçici hükümetin iş başına gelmesi konusunda anlaşma da sağlanmıştı. Bu geçici hükümetin iş başına gelmesine kadar da Esad’ın yönetimde kalması yine aynı anlaşma içinde yer alıyor.

                                                  Amerika Başkanı Obama’nın Suriye konusundaki açıklamasında Cenevre’yi işaret etmesi bu nedenledir. Ortada yeni alınmış bir karar yoktur. Erdoğan’ın Suriye için yaptığı isteklerin hiç biri Beyaz Saray’da gündeme alınmamıştır. Obama çok açık bir ifade ile “Amerika’nın şu aşamada tek başına yapabileceği bir şey yoktur” demiştir. Başbakan Erdoğan’ın sunduğu kimyasal kullanımı kanıtlarına bile Obama “kırmızı çizgimiz” demiş ama kayıtsız kalmıştır. “Gelişmeleri daha da izlememiz gerekiyor” şeklinde yuvarlak yanıt vermiştir. Bu açıklamaların iyi okunması gerektiğini anımsatıyoruz.

                                                   SURİYE BİR NUMARALI KONUYDU

                                                    Şimdi deniliyor ki “Esad’ın gitmesi için ABD Başkanı Obama ile hemfikiriz”. Bu, yeni bir şey değil ki. Esad’ın gitmesini baştan bu yana isteyenlerin başında zaten Obama gelmiyor mu? İki yılı aşkın zamandır “Esad’ın ömrü birkaç aydır” diyen kimlerdi?

                                                       Erdoğan-Obama görüşmesinde Suriye bir numaralı konuydu. Eğer yapılan açıklamaların satır aralarını iyi okursanız, ABD Başkanı’nın Suriye’ye müdahale konusunda hiçbir adımı atmayacağını da görmüş olursunuz. Muhaliflere daha fazla cesaret verilmesi gerektiği, Suriye’den Türkiye’ye sığınanlara ABD yardımının süreceği açıklamaları sadece bir göz boyamacadır.

    Yazımızın sonunu Obama’nın konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamaları sizlerle paylaşarak sonlandırmak istiyoruz. Bu açıklamalar ABD Başkanı’nın Suriye konusundaki görüşlerini çok açık biçimde yansıtıyor:

                                                 İNSANİ YARDIMA DESTEK

                                                                               “  Başbakan’ın da dediği gibi istihbaratımız, diplomatik personelimiz bize bilgi göndermeye devam ediyor. Kimyasal silah kullanıldığına dair kanıtlar duymuştuk. Bizim için önemli olan daha kesin bilgi sahibi olmak, tam olarak orada ne olduğunu bulmak.

                                                               İnsani yardım çabaları oluşturmak gerektiğinden bahsettik. Suriye muhalefeti güçlenebilir, kendilerini Esad rejimine karşı daha iyi koruyabilirler. Böylece uluslararası toplumu mobilize edebiliriz. O da belki meşru olmadığını ve gitmesi gerektiğini fark eder. Temsili ve çok uluslu çok dilli bir kurul gerekiyor. Onlar Suriye’ye barış getirebilirler.

                                                                  Kırmızı çizgilerden bahsettim ama kimyasal silahların kullanılmasından bahsetmiştim. Kimyasal silahlar medeni dünyanın burada olmasını istemediği bir durum. Hedefimiz uluslararası topluma daha fazla bilgi oluşturabilmek ve baskı oluşturup muhaliflerle birlikte çalışmak. Ben ek adımlar atma opsiyonunu saklı tutuyorum: Diplomatik ve askeri. Bu silahlar bizim de güvenliğimizi tehdit ediyor. Umudum Türkiye dahil tüm taraflarla birlikte çalışıp Suriye’ye barış getirmek. Ama bu bizim tek başımıza yapabileceğimiz bir şey değil. Bence Başbakan da ABD’nin tek başına adım atabileceğini düşünmüyor.”

                                               

                                                                                     Biz Esad’ın 2 yıl önce, 6 ay önce ya da 2 ay önce gitmiş olmasını isterdik. Bunda bir tutarlılık var. Esad meşruiyetini kaybettiği doğru. İlk başta barışçıl gösteriler düzenleyen insanları öldürdüğü doğru. Zaman içinde durum değişti
                                                       Nasıl sorunuza ise biz bunu tartıştık. Sıra dışı bir şiddet içeren bir durumdan bahsediyoruz. Devamlı bir uluslararası baskı sürdüreceğiz. Ruslarla Cenevre’de görüşmelere devam edeceğiz. Geçiş süreci oluşturmaya çalışacağız, muhalefete yardımcı olduğumuzdan da emin olacağız. Türkiye ile görüşmelerimiz devam edecek. Gözle görülür bir gelişme kaydediyoruz.”

  • Esad devrilirse bölgesel mezhep çatışması olur…

    Esad devrilirse bölgesel mezhep çatışması olur…

                                                Suriye konusu daha çok baş ağrıtacak gibi görünüyor. Boğazına kadar bu batağa batan Türkiye, bu bataktan çıkmaya çalışsa da artın bundan sonra zor görünüyor. Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu da bunu gördükleri için “Suriye politikamızdan geri adım atmayacağız” diyorlar.

                                                  Suriye’de bütün hesaplar Devlet Başkanı Esad’ın devrilmesi üzerine kuruldu. Ancak, Esad’a birkaç ay ömür biçilmesine rağmen Suriye Devlet Başkanı iki yılı aşkın görevinin başında bulunuyor. Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında Esad’a karşı mücadele edenlerin çoğunun dışarıdan getirilen aşırı dinci gruplardan oluşması da iç çatışmaların daha da süreceğini gösteriyor.

                                                         SURİYE KONUSUNDA YANILDILAR

                                                    Başbakan ve Dışişleri Bakanı, Suriye konusunda yanıldılar ve baştan bu yana da hata üzerine hata yaptılar. Bunun başında şu görüş geliyordu:

                                                   “Suriye halkı Esad’ı istemiyor. 23 milyon nüfuslu ülke Halkının % 75’i Sünnilerden oluşuyor. Esad ve yönetim ise Alevi. Sünnilerin ayaklanması ile rejim bir iki ay içinde devrilir. Kaldı ki, askerlerin % 70’i de Sünnilerden kurulu, askerler de halkın ayaklanması ile halkın yanında yer alır. Esad karşıtı oluşacak blok da bu işi çabuklaştırır.”

                                                             Buradaki asıl yanılgı “Suriye halkının Esad’ın yanında olduğu” gerçeğini görmemek olmuştur. Eğer, denildiği gibi halk Esad karşıtı bir tutum izlemiş olsa, Suriye Devlet Başkanı’nın bugüne kadar ayakta kalması mümkün olmazdı. Halkın asıl korkusu bir mezhep çatışması ve bu çatışmada her iki tarafın da kaybedeceğidir.

                                                   AŞIRI DİNCİ GRUPLAR KORKU SALIYOR

                                                   Özellikle Suriye krizinin başlaması ile birlikte, Afganistan, Libya, Yemen, Mısır ve Çeçenistan gibi yerlerden getirilen ve silahlandırılıp Suriye’ye sokulan ithal aşırı Dinci grupların Esad rejiminden daha tehlikeli olabileceğini Suriye halkı görmüştür.  “Ya Esad gider, aşırı İslamcılar gelirse” korkusu ve endişesi Suriye halkını Esad’a daha da yakınlaştırmıştır. Çünkü aşırı İslami grupları Suriye halkı istemiyor.

                                                             Kaldı ki, bugün Amerika, İsrail ve Batı ülkeleri de Esad sonrası değişiklikte aşırı grupların iş başına gelmesinden endişe ediyorlar. Bunun için de ÖSO’na olan destekleri sınırlı tutuyorlar. Kontrolü yitirmek de istemiyorlar.

                                                             Bütün bunlar işin bir yönü. Bir de işin daha ilginç yönü var. Suriye’nin Kuzeyindeki Rakka’daki El Thura petrol kuyularının aşırı İslamcı Liva el İslam’ın eline geçmesi, bu kuyulardan sağlanan ham petrolün de 13 Dolara Türkiye’deki kaçakçılara satılması Suriye krizine yeni bir boyut kazandırmıştır.  El İslam’ın yerel liderlerinden Ebu Hamid’ın çıkarılan petrolün uluslar arası piyasaya vermek için çalışma başlatacaklarını açıklaması da dikkatleri bu yöne çekiyor.

                                                            MEZHEP ÇATIŞMALARININ ELİKULAĞINDA

                                                    Şimdi bu noktada karşımıza iki sorun çıkacak demektir:

                                                               1.- Aşırı Dinci örgütlere sıcak bakmayan Amerika, İsrail ve Batı dünyası, petrolün bu grupların eline geçmesine izin verir mi?

                                                              2.- Esad’ın devrilmesi sonrası Suriye’de mücadele eden diğer aşırı dinci gruplar, bu petrolü El İslam’a bırakır mı? Bunlar kendi aralarında çıkar kavgasına mutlaka tutuşacaklardır. İllegal örgütler petrol sahalarını kontrol etmek için aralarındaki mücadeleyi sürdüreceklerdir.

                                                            Görünen o ki, Esad’ın devrilmesi, ya da gitmesi ile Suriye sorunu bitmeyecek, daha da tehlikeli hale gelecektir. Bunu şimdiden görebiliyoruz. Ortadoğu uzmanları da yaptıkları analizlerde “ Bölge kaynıyor ve mezhep çatışmaları da hız kazanacak” görüşündeler.

                                                   Sorunun diplomatik yolu ile çözülmesi, bölgesel bir çatışmanın ve savaşın önünü alabilir. Türkiye, bu yolun dışına çıkarak, adeta hem savaş çığırtkanlığı yapıyor, hem diplomatik sürece balta vuruyor. Komşuda bir yangın var, bu yangını söndürme yerine yangının daha da artmasına çalışmak, günün birinde o yangının kendi evine de sıçrayacağını görmemek demektir.

     

  • DON BROWN REYHANLI’YI YAZMIŞ

    DON BROWN REYHANLI’YI YAZMIŞ

    DON BROWN REYHANLI’YI YAZMIŞ

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                    Meraklısı bilir, Don Brown’ın “CEHENNEM” adlı yeni kitabı piyasada, İstanbul’u anlatıyormuş..

                    Kitapçı rafları, vitrinleri resmen “yıkılıyo”..

                    ***

                    Örnek Olay 1.

    “Peşaver’de üçü ABD’li diplomat altı kişi suikast silahlarıyla yakalandı. Diplomatların ülkede son zamanlarda artan cami saldırılarında rol aldığı iddia ediliyor.

    Pakistan polisinin, Peşaver Otoyolu’nda rutin bir kontrol sırasında durdurduğu bazı şüpheli araçlarda bulduğu silahlar sonrası altı kişiyi tutukladı. Tutuklananlardan üçünün ABD büyükelçilik çalışanı olduğu belirtiliyor.

    Dawn gazetesinin haberine göre araçlarda bulunan silahlar mühimmatıyla birlikte dört adet M-4 suikast tüfeği ve dört tabanca. Tutuklanan altı kişinin üç Amerikalı elçilik çalışanı ile iki Pakistanlı şoför ve bir Pakistanlı koruma olduğu belirtiliyor.

    Hayber Pakhtunkhwa yönetimi ise yabancı diplomatların silah taşıması ya da yasak bölgelere yolculuk etmesinin yerel yönetimin izni olmadıkça kesinlikle yasak olduğunu açıkladı”.

                    Örnek Olay 2.

    “Daha önce de Pakistan’da Raymond Davis isimli bir CIA ajanı yakalanmış ajanın üzerinde bir çok silah, maske, GPS ve bazı sivil hedeflerin not alındığı dökümanlar bulunmuştu.

    Pakistan’da son birkaç yılda camiler, üniversiteler ve pazar yerlerinde meydana gelen şüpheli saldırılar İslam dünyasında büyük öfkeye neden oldu.

    Davis’in aracında takma saç ve sakal, silah ve patlayıcı malzemeler aşiret bölgelerinde bazı direnişçilerinin evlerinin nokta olarak belirlendiği haritalar ve bazı Pakistanlı analistlerin tanımıyla kurduğu Cami Bombalama Şebekesindeki 45 kişinin iletişim bilgileri bulunuyordu.

    Raymon Davis aracına yaklaşan iki kişinin Taliban ya da El Kaide üyesi olduğunu düşünmüş ve panikleyerek bu iki kişiyi öldürmüştü. Bazı yetkililer bu iki kişinin, Davis’in masum kişileri öldüren bombalamaları organize etmesinden oldukça rahatsız olan Pakistan İstihbarat Servisi’nin (ISI) vatanperver üyeleri olduğunu iddia etti”.

                    Örnek Olay 3.

                    “Rusya’da dün yakalanan CIA ajanı Ryan Christopher Fogle ile ilgili yeni detaylar ortaya çıktı. Rus ajanlarınca kafasındaki sarı perukla kıskıvrak yakalanan Fogle’ın, Boston saldırılarıyla ilgili görevlendirildiği belirtildi.

    Kommersant gazetesi, ABD’nin Moskova Büyükelçiliği Siyasi İşler Dairesi’nde üçüncü katip olarak görev yapan ve bir Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) ajanını kendi safına çekmeye çalışırken yakalanan Fogle’ın, Boston saldırılarını gerçekleştiren Tsarnayev kardeşler hakkında istihbarat toplamayı amaçladığını bildirdi.

    FSB (Eski adıyla KGB), Fogle’ın, Rusya’nın Kafkasya bölgesindeki antiterör biriminde görev yapan Rus ajanına avans olarak 100 bin dolar teklif ettiğini açıkladı.

    İstihbarat kaynaklarına dayandırılan haberde, Boston saldırılarının ardından geçtiğimiz ay Rus ve ABD’li yetkililerin, Dağıstan’a gerçekleştirdikleri ortak ziyaret sırasında Kafkas bölgesinde uzman Rus ajanların irtibat adreslerinin FBI tarafından öğrenildiği belirtildi. Ardından FBI’ın, ABD’nin ileride benzer terör eylemleriyle karşılaşmaması için söz konusu Rus ajanlardan birine yıllık 1 milyon dolar maaşla iş teklifinde bulunduğu, aracının da Fogle olduğu ifade edildi”.

    ***

    Yok, benim aklıma; sizin kadar kötü niyetli olmadığım için öyle şeyler gelmedi….

    Sadece Don Brown’u merak ettim..

    İstanbul’u değil de Reyhanlı’yı duyup, bilip, görüp merak etseydi nasıl bir senaryo/komplo teorisi kaleme alırdı diye..

    Cennet/cehennem?

    Sizce kitabı kaç baskı yapardı?16 Mayıs 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Küçük’ün ABD Ziyareti

    Küçük’ün ABD Ziyareti

    Ben Başbakan İrsen Küçük’ün beraberindeki heyetle ABD’ye yaptığı ziyareti çok önemsiyorum.

    Zamanlaması mükemmel ve heyette yer alan kişilerin misyonları da belli. 11 saatlik yorucu bir uçuştan sonra hiç kimse 2 veya 3 günlüğüne ABD’ye gitmek istemez. Hele de bu denli yoğun bir program sizi bekliyorsa.

    Başbakanın Washington programı o denli görüşmelerle yoğundu ki, bazı görüşmeler zaman yetersizliğinden dolayı iptal edildi. Geçmişte hiç böyle olmazdı, görüşme yapmak için hem yalvarıp yakarılırdı, hem de saatlerce /günlerce beklenirdi.

    Bu sene çok farklı oldu. Belli ki ABD’nin Kıbrıs konusuna bakışında büyük değişiklikler var. Özellikle yapılan resmi görüşmelerde Cumhurbaşkanımız Sayın Derviş Eroğlu’ndan “Türk Toplumu Lideri” olarak değil de “Cumhurbaşkanı” olarak bahsedilmesi bence çok önemli bir gelişme.

    Başbakan İrsen Küçük’ün, ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Vekili Eric Rubin ile görüşme yapması çok önemli ve dikkate alınması gereken bir başka gelişme. Sayın Eric Rubin’in lakabı “Mr. Cyprus” yani “Bay Kıbrıs”. ABD hükümetinde ve Dış İşleri bakanlığında Kıbrıs dendi mi akla gelen en yetkili kişi Bay Rubin.  ABD’nin Kıbrıs politikasının temellerini oluşturan kişi de denilebilir kendisine.

    Rum Bakan Kasulidis, ABD Dış İşleri bakanı John Kerry ile görüşürken, Bakanın yanında yer alan Rubin, aynı şekilde T.C. Başbakanı Sn. R. T. Erdoğan Kerry ile görüşürken ABD’li bakanın yanında yer alacak.

    Başbakan Küçük’ün, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun danışmanı olan ve ABD’nin önde gelen bir Düşünce Kuruluşunun Başkanı ile ve de ABD Dış İşleri Bakanlığının (State Department) en üst düzey İstihbarat (Intelligence) görevlisi ile ayrı ayrı görüşmeler yapması, bu sefer, geçmiştekilerden farklı olarak KKTC’nin Başbakanına ABD tarafından verilen önemi ve değeri ortaya koymakta. Ben daha evvel böylesi bir yaklaşıma ve Başbakanımızın statüsünün bu denli yükseltilmesine hiç şahit olmadım.

    KKTC’nin ABD Washington temsilciliğinin çok etkili ve verimli çalıştığı kesin.

    Çarşamba günkü etkinlik ise çok önemli. Türk Amerikan Dernekleri Kurulu (ATAA) ABD’de çok faal ve bazı kapıların açılmasında da çok etkin oldular. Başkanımızın öğlen yemeğini  ATAA başkanı ve Yönetim Kurulu ile yedi ve daha yoğun bir şekilde hem destek hem de işbirliği mutabakatına varıldı. Zaten Washington ve New York Temsilciliğimiz ATAA ile derin bir işbirliği içinde. Güç birlikten doğar misali, birlikte yapılan çaba ve girişimlerle yıllardır açılmayan kapılar aralanmaya ve bazıları da ardına kadar açılmaya başladı.

    ABD Temsilciler Meclisinden 22 ABD Temsilciler Meclisi Üyesinin (Milletvekilinin) , Kıbrıs konusunda Türk tezlerini destekleyen bir mektubu birlikte imzalayarak BM Genel Sekreterine göndermeleri, hem Temsilciliğimizin ne denli iyi çalıştığını ortaya koymakta, hem de Başbakan Küçük’ün ABD ziyaretinin önemini ve verimi gözler önüne sermekte. Geçmiş yıllarda bırakın 22 Temsilciler Meclisi Üyesinin Türk tezlerini içeren bir mektubu imzalamalarını, 2 tanesinin bile imzalaması mucize olarak addedilmekteydi.

    BRT Genel Müdürü Tümerkan’ın heyette yer alması hiç boşuna değil. Gezi için değil, BRT ile “Amerika’nın Sesi”nin -yani yılların başarılı yayıncısı “Voice of America” ortak yayın yapabilmesinin kapısını açabilmek için orada. Aynı şekilde CNN ile de ortak yayın için görüşmelerini sürdürmekte.

    Heyetteki Müsteşarlar ise ABD tatili ile ödüllendirilmiş değiller. Özellikle Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı, Washington Temsilciliğimizin başarılı girişimleri ile hiç yılmadan milim milim olumlu bir sona doğru götürmeyi başardıkları, KKTC’nin hayrına olacak bir girişim için orada. Bu çabaların sonucunun hepimiz için hayırlı olacağı kesin.

    Washington’daki toplam 2 günün heyet için dolu dolu, adeta nefes bile alamayacak denli yoğun geçtiğini görüyoruz. Çarşamba günü New York’a geçen heyetimiz 18 Mayıs’ta yapılacak Türk Günü Yürüyüşüne katılacak. Bence en önemlisi de New York’ta ilk kez KKTC standının açılacak olması. Bu standın yürüyüşe katılan ve seyreden kişileri üzerindeki etkisinin ve sonraki siyasi getirisinin çok fazla olacağını dile getirmek yanlış olmayacak.

    Bu dönemde, özellikle de Doğu Akdeniz’de doğalgazın varlığı tespit edildikten sonra ABD’nin bölgeye bakışının değiştiğine, Kıbrıs konusunda da yeni bir strateji belirlediğine inanmaktayım. Bu sefer, siyasi değerlendirme değişikliğinin bizim lehimize olduğu,

    2013’ün sonlarına doğru, sonunda referandumun olmayacağı, süratlendirilmiş ve takvimi belirlenmiş zorlu bir müzakere sürecinin başlayacağı gün gibi aşikar…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    17 Mayıs 2013

  • Reyhanlı’da patlayan bombaların yapıldığı yer

    Reyhanlı’da patlayan bombaların yapıldığı yer

    Ali Serdar Bolat   15 Mayıs 2013

    MİT açıklama yaptı: “Bombalar Rakka’da arabalara yüklendi, Hatay’dan içeri girdi”

    Halbuki, Suriye-Türkiye sınırı ÖSO – El Kaide ve PKK denetiminde. Suriye-Türkiye arasındaki sınır kapıları da ÖSO teröristlerinin kontrolünde. Bu durumda, Esad rejimine bağlı kişiler ve onların bombaları ÖSO – El Kaide – PKK denetimini aşıp nasıl Türkiye’ye girebilir?

    Bakınız: http://aliserdarbolat.blogspot.com/2013/05/bombalar-reyhanl-halkna-teroristlerin.html

    Ayrıca, Rakka isyancı teröristlerin elinde.

    Artık yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmıyor. İngiliz Telegraph gazetesi, Suriye muhabiri David Rose tarafından çekilen fotoğrafı yayımladı. Rakka’da silahlı El-Kaide militanları devriye geziyor. Şehir şeriatçıların elinde.

    Richard Spencer ve David Rose tarafından yazılan 12 Mayıs tarihli habere göre, Rakka’nın merkezinde siyah El-Kaide bayrağı dalgalanıyor, spor merkezinde ise şeriat mahkemesi kurulmuş.

    Bakınız: dunyadan/akpnin-bir-yalani-daha-ortaya-cikti-rakka-el-kaidenin-elinde-haberi-72928

    İşte o fotoğraf:

    Rakka yalanının patlamasından sonra çark eden İçişleri Bakanı Güler, malzemelerin kaçak sokulduğunu, arabalara Türkiye’de konulduğunu söyledi.

    Palavra ortaya çıkınca anında yeni palavra servis ediliyor.

    ********

    MİT’ten sonra Emniyet İstihbarat da bir açıklama yaptı: Patlayıcılar, füze başlıklarında kullanılan RDX maddesi ile güçlendirilmiş.

    “Ya öyle mi” deyip, 30 Ocak 2013 günü “BBC Türkçe” televizyon kanalında izlemiş olduğumuz bir haberi hatırlıyoruz.

    Haberi yapan BBC Türkiye muhabiri James Reynolds.

    Reynolds, “Suriye dışında, Suriye sınırına yakın bir yerde” diye tarif ettiği bomba yapım atölyesine giriyor, bombaların nasıl yapıldığını kameraya çekiyor.

    Reynolds Türkiye muhabiri olduğuna göre, “Suriye dışında” dediği yer elbette Türkiye.

    Bombayı yapanlar ÖSO teröristleri. Yani Tayyip Bey’in “Suriye’nin evlatları” deyip bağrına bastığı kişiler.

    BBC’nin 3 dakika süren bu haberini izleyelim:

    .tr/gundem/o-bombalar-turkiyede-mi-uretildi-h34803.html

    veya:

    https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=p-6JoMOZR5s

    Haberin 1. dakika 7. saniyesinde aşağıdaki görüntü geliyor: İçinde RDX maddesi olan kap. Emniyet ne demişti: Reyhanlı’da patlayan bombalar RDX ile güçlendirilmiş.

    Demek ki bombalar nerede yapılmış? Türkiye’de. Kim yapmış? Esad karşıtı ÖSO teröristleri.

    51 Reyhanlı’yı kim öldürmüş, apaçık ortada.

    İşte BBC’nin haberinden bir kare daha: Pepsi şişesi içinde nitrogliserin. Üzerinde 2.99 TL yazıyor. Diğer yazıar da Türkçe.

    Barış Terkoğlu, odatv.com‘daki haberinde şöyle diyor:

    “BBC muhabirinin rahatça girdiği bu imalathanelerden MİT’in ya da Emniyet’in haberdar olmadığını düşünmek herhalde çocukluk olur.”

    Bakınız: iste-reyhanlidaki-bombanin-yapim-ani-1305131200

    Evet, bombalar Türkiye’de imal edilip Suriye’de patlatılıyordu. Bu defa Reyhanlı’da idi sıra…

    ********

    Sadece MİT ve Emniyet değil, bütün dünya teröristlerin Türkiye’de bomba imal ettiğini biliyordu.

    Nereden mi biliyordu? Bomba imal edilen evlerden birkaç tanesinde patlamalar oldu. Evler havaya uçtu. Bizim yandaş gaz tenekeleri bile görmezden gelemeyip haber yaptılar. Tüm dünya duydu.

    İşte patlayan o evlerden biri:

    Ocak ayı sonunda Antep Kızılhisar Mahallesi’nde inşaat halindeki bağ evinde patlama oldu, 3 kişi yaralandı. Biri Gaziantep Üniversitesi’nde öğrenim gören bir Suriyeliidi.

    Yapılan aramada bomba yapımında kullanılan amonyum nitrat bulundu. Diğer patlamalarda olduğu gibi, olay kapatıldı. Çünkü suçlular Tayyip bey’in koruması altındaki özgürlük savaşçıları idiler.

    Reyhanlı halkı her şeyi biliyor. Yandaş gazeteler Reyhanlı halkının söylediklerini yazmıyor. Yandaş televizyonlar Reyhanlı halkına mikrofon tutmuyorlar.

    Gül ve Tayyip Reyhanlı’ya gidemiyor. “Esad yaptı” palavrasını Reyhanlı halkı yutmuyor. Bu palavranın hedefi Reyhanlı dışındakiler.

    ********

    http://aliserdarbolat.blogspot.com/2013/05/reyhanlda-patlayan-bombalarn-yapldg-yer.html

    ********

  • REGAIB KANDILI

    REGAIB KANDILI

     16 Mayis Persembe gununu Cuma’ya baglayan gece, uc aylarin baslangici olan Regaib Kandili’dir.

     Regaib,”cokca ragbet edilen,degerli,kiymetli manalarina Ragibe kelimesinin coguludur.

    Herhangi bir seyi arzu etmek,istemek,meyletmek,bu amac dogrultusunda caba sarfetmek demektir.

    Her turlu istek ve arzularimizi,tutkularimizi  daima dogruya,guzele,iyiye,yararli olana yoneltmeliyiz.

     

     Yaratana sukretmek isteyen ,tum dunyada Islamiyeti kabul etmis insanlar,kandil gunlerinde oruc tutarlar.Sukretmek paylasmaktan gectigi icin,herkesin katgisiyla aksamina camilerde toplanip iftar yaparlar.Es-dostla sohbet eder, onlarin gonullerini alirlar.Kusler birbiriyle barisir ve helallesir.Kur’an okurlar,Kur’an okumayi bilmeyenler dinler.

    Hocalar dini sohbetler yaparak,dinimizin inceliklerini ve uc aylarin faziletini anlatir.Her zaman dogru insan olmanin ozelliklerini hatirlatirlar.

    Insanlar icin en buyuk tehlike:tutkularinin,arzularinin,isteklerinin esiri olup;sehvete duskunluk,guc,servet ,mal ve mulk sahibi olmak icin,her yolu gecerli kilip, diger insanlarin hakkini yemek oldugunu soylerler.

     

     Hep birlikte nafile namazlari ve tesbih namazi kilarlar.

    Herkesin ozelestiri yaparak,bilerek ve bilmeyerek yaptigi kotulukler ve haksizliklar icin af dileyip,yaratana ve yaratilana saygi ve sevgi gostermesi gerektigini ogutlerler.

    Yaslilar,hastalar,sakatlar,yetim,oksuz,kimsesiz ve yoksullar ziyaret edilip,hediyelerle mutlu edilir.

    Olmus yakinlarimizin,buyuklerimizin ve dostlarimizin kabirleri ziyeret edilir.

    Hayattaki anne-baba,akraba,dost ve buyuklerimiz ziyaret edilir ,uzaktakiler telefonla aranip,mail atilip,mesaj birakilarak ,dualari alinir.

     

    Bakin bir devlet buyugumuz bu kiymetli gun icin ne demis:

    “Nimetler karşısında nankörlük, insana nimet olarak verilen bilgiyi hikmetsiz, gücü adaletsiz ve serveti infaksız kullanmayla ilgilidir. İnsan, dünyanın geçiciliğini unutup hikmetsiz bilgiye, adaletsiz güce ve infaksız servete tutkuyla bağlanarak, onların kendisinde var ettiği dünyayı başkalarına zindan etmekte ve vicdandan uzak bir hayat ile Rabbine karşı isyan içinde olabilmektedir. Hikmet ile zenginleşen bilgi, adaletle taçlanan güç ve paylaşmayla temizlenen servet insanların Rabbine karşı şükrünün en güzel edasıdır.”

    “Yetimin hakkını yemeyelim, öksüzü itelemeyelim ve yolda kalmışın elinden tutalım ki Allah’ın yardımı hep bizimle olsun” değerlendirmesinde bulunan Görmez, şunları kaydetti.” Rabbimize yönelelim ki, kalbimiz ona meyletsin, her türlü hırs ve ihtiras bizden ırak dursun. Dünyanın geçiciliğini idrak edelim ki, hayatımız sehavet, adalet, feragat ve basiret üzere olsun.”

    Ne guzel soylemis degil mi!

    Butun Islam Alemi’nin Regaib Kandili’ni kutlar;Reyhanli’daki vatandaslarimizin olenlerine Allah’tan rahmet,yaralananlara sifa,kalanlara huzur, saglik ve sabirlar dilerim.

     Allah, oldugu gibi gorunen,soyledigi gibi yasayan,kul hakki yemeyen,dunya nimetleri icin dunyayi kan golune cevirmeyen,kardesi kardese kirdirmayan,kendisine verilen gucu kendisi icin degil, ulkesi icin adaletli bir sekilde kullanan yoneticiler nasip etsin,ulkemize ve tum insanliga…

    Savaslarin son buldugu,dusmanliklarin,nefretin ve kinin olmadigi,sevgi-saygi-dostlugun yeserdigi nice kandillere…

  • Geleneksel el sanatlarını gelecekle buluşturdular…

    Geleneksel el sanatlarını gelecekle buluşturdular…

    Konacık Belediyesi El Sanatları Merkezi’nde açılan yıl sonu sergisinde soldan sağa doğru Müdür Vekili Serkan Öztemel,öğretmen Kezban Pancar, Öğretmen Müzeyda Tokmak Buluz, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, Okul Müdür Yardımcısı Sevilay Gödekmerdan ve öğretmen Dilek Olgun birlikte görülüyor.

    Bodrum Halk Eğitim Müdürlüğü ve Akşam Sanat Okulu’nda görev yapan kurs öğretmenleri serginin açılışında toplu halde görülüyor.

                                                 Geçenlerde Konacık Belediyesi El Sanatları Merkezi’nde son derece anlamlı, zengin içerikli ve ses getirici bir sergi açıldı. Konacık Belediyesi ile Bodrum İlçe Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü işbirliği ile açılan sergi geleneksel el sanatlarımızı gelecekle buluşturması açısından da sezona damgasını vurdu.

                                                 Sergi açılışına geçmeden önce, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun’dan kısaca söz edelim. Tosun, beldeye getirdiği çağdaş belediyecilik anlayışı ile Bodrum’da kısa zaman içinde “Çok kısa zamanda çok iş Yapılabileceği”ni göstermiştir. Sadece belediyecilik çalışmaları ile değil, esnaf ile halk ile, sanattan eğitime, sağlıktan sosyal yardımlaşmaya kadar verdiği bir dizi çalışma ile de bir belediye başkanının elinin nerelere kadar uzanabileceğini gösterebilen bir yapılaşmanın içine girmiştir. Muğla’nın Büyükşehir olması ile, belde belediyelerin kapanması ile, bugün Bodrum Belediye Başkanlığı’na en yakıştırılan isim olarak öne çıkmış olmasında da Konacık’ta gösterdiği başarı rol oynamaktadır.

                                                   BODRUM HALK EĞİTİMİ’NİN BAŞARISI

                                                   Bodrum Halk Eğitimi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü’nün el sanatları çalışmalarına verdiği ağırlığı da görmezden gelemeyiz. Özveri ile çalışan Okul Müdür Vekili Serkan Öztemel, Müdür Yardımcıları Sevilay Gödekmerdan, Serpil Erzen bir yılın çalışma yorgunluğunu bu serginin açılışı ve sergideki eserlerin güzelliği ile öyle sanıyoruz ki az da olsa üzerlerinden atmışlardır. Müdür Vekili Serkan Öztemel, serginin açılış konuşmasında, açılan tüm kurslara desteğini esirgemeyen Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun’a teşekkür ettikten sonra “Kurs öğretmenlerimize ve kursiyerlerimize de bu güzel günü bize yaşattıkları için teşekkür ediyorum” demiştir.

                                                Bodrum Halk Eğitimi Merkezi bünyesinde birçok dalda kurs düzenleniyor. Genellikle el sanatları üzerindeki çalışmalar daha ilgi görüyor. Bodrum Merkez dışında birçok beldede de faaliyetlerini gösteren kursların bu yıl, geçen yıllara oranla daha da başarılı biçimde geçtiği ifade ediliyor.

                                                TOSUN” KÜLTÜREL DEĞERLERİMİZİ KORUMALIYIZ”

                                                  Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, geleneklerimizin geleceğe taşınmasındaki öneme dikkat çekiyor. El emeği, göz nuru ile meydana gelen eserlerin toplumumuzun birleşip, bütünleşmesinde çok önemli rol oynadığını da söylüyor. Kültürel değerlerimize sahip çıkmamız gerektiğini, bunları gelecek nesillere aktarmak için daha çok çaba göstermemiz gerektiğine de işaret ediyor. Kendisini dinleyelim:

                                                             “Geçen sene görkemli bir açılışla bu binayı hizmete açmıştık. Bugün bu kalabalıktan da anlaşılıyor ki binamız amacına ulaşmış. Özellikle bayanlarımızın yoğun ilgisi var. Burada El Sanatları ile İngilizce ve Bilgisayar Kurslarımızda 350 kursiyerimiz eğitim görmüştür. Konacık Belediyesi olarak altyapı-üstyapı belediyeciliğin ötesinde sosyal ve kültürel belediyeciliğe de çok önem veriyoruz. Bu bina da onun bir eseridir ve el birliği ile yapılmıştır. Birazdan sizlerle birlikte birbirinden güzel el emeği göz nuru ile yapılan eserlerin sergisini gezeceğiz. Özellikle Konacık’ta ki bayanlarımıza ve Bodrum Yarımadası’nın dört bir yanından gelen bayanlarımıza kurslarımıza göstermiş oldukları ilgi için çok teşekkür ediyoruz. Gelenek göreneklerimizi kültürel mirasımızı yaşatmamız gerektiğini düşünüyorum. Biz tarihi ve kültürel değerlerimizi geleceğe aktaramazsak geleceğimizin teminat altında olması mümkün değil, bu yüzden de tarihi ve kültürel değerlerimize sahip çıkmalıyız. Bu binada El Sanatları Kurslarımızın haricinde küçük yaştaki çocuklarımız burada tiyatro kursu görüyorlar. Bizler Konacık Belediyesi olarak var olduğumuz sürece özellikle çocuklarımızın, bayanlarımızın ve yaşlılarımızın yanında olmaya devam edeceğiz. Ayrıca bu kursların düzenlenmesinde emeği geçen başta Sayın Kaymakamımız olmak üzere, Milli Eğitim Müdürümüze, Halk Eğitim Müdürlüğü yetkililerimize, Belediye Meclis Üyelerimize, Belediyemiz Halkla İlişkiler Birimi Müdiresi Selma Hanıma ve çok değerli personeline çok teşekkür ediyorum”

                                                  ÇİÇEKLERLE TEŞEKKÜR  

                                                               Yapılan konuşmaların ardından Konacık Belediyesi El Sanatları Kurs Öğretmenlerine Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ile Bodrum İlçe Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdür Yardımcıları Sevilay Gödekmerdan ve Serpil Erzen tarafından teşekkür çiçekleri takdim edildi.

                                                               Daha sonra Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, El Sanatları Kurslarının düzenlenmesinde emeği geçen Bodrum İlçe Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdür Yardımcıları Sevilay Gödekmerdan ve Serpil Erzen’e birer çiçek takdim etti.

                                                                  Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, Bodrum İlçe Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdür Vekili Serkan Öntemel ve Müdür Yardımcıları Sevilay Gödekmerdan ve Serpil Erzen, Bodrum İlçe Müftüsü Emin Geçin, Bodrum İlçe Milli Eğitim Şube Müdürleri Ahmet Manav ve Emin Geçin ve El Sanatları Kurs Hocaları hep birlikte açılış kurdelesini kestiler.

  • 19 MAYIS

    19 MAYIS

    Bundan 50 yil onceki 19 Mayis hazirliklarimizi animsadim bir an.O zamanlar  hazir kiyafetler yoktu,kaliplar cikararak sortlarimizi dikip hazirliyorduk haftalar oncesinden.Birbirimize prova yapiyorduk ev ekonomisi dersinde.Arkasindan folklor kiyafetlerimizi hazirliyorduk.Aylarca beden egitimi dersinde 19 Mayis hareketlerini calisiyorduk. Hep birlikte hareket edebilmek icin gunlerce prova yapiyorduk stadyumda.O zaman video falan yoktu, varsa da Kutahya’da bizim haberimiz yoktu.Nasil bir birlik ve beraberlik,nasil bir butunluk icindeydik.Sortlarimizla stadyuma cikar ,kugu gibi yuzlerce kisi  ayni anda hareketlerimizi yapardik.Kasla goz arasinda,sortlarimizin ustune  folklor kiyafetlerimizi giyer devam ederdik oynamaya.Siirlerle, marslarla mutlu bir sekilde 19 Mayis Bayrami’ni kutlardik.

    19 mayis samsun
    Neler oluyor benim ulkeme, kim kiyiyor 19 Mayis’larimiza,23 Nisan’larimiza…insanlarimiz aklini mi kaybediyor!Ben yine de cok umutsuz olmak istemiyorum.Ilk once egitim sistemini bozduklari icin halkin cogu cahil birakildi ve hic kimse olanlarin farkinda degil diye dusunmek istiyorum.
    Anlamadigim  baska bir sey daha var! Insanimiz ozgurlugunden vazgecmeyi nasil bu kadar kolay kabulleniyor!Kendisine verilen haklardan nasil bu kadar kolay vazgeciyor.
    Televizyonlarda  butun gun diziler ve eglence programlariyla halki uyusturup, istedigini elde eden,halkin agzina bir parmak bal surup, ulkeyi ekonomik kolelige mahkum edenlerin hic mi vicdani sizlamiyor! Onlar bu ulkenin evladi degil mi?Hic mi akillarina gelmiyor birgun kendi kazdiklari kuyuya dusecekleri!Hic mi farkinda degilller TURK MILLETI’nin esareti asla kabul etmeyeceginin ve birgun uyanip kendilerinden hesap soracaginin…
    Isgal Devletleri yurdumuzu paylasmaya hazirlanirken;
    Mustafa Kemal 19 mayis 1919 tarihinde Samsun’a cikarak hem kendi kaderini hem de milletin kaderini degistirmistir. Milli mucadelenin baslangic tarihidir 19 mayis 1919. Samsuna ayak basmasiyla milli egemenlik de baslamistir. Mustafa Kemal o sirada ordu mufettisligi gorevindeydi. Bu durumu ona zaman kazandirdi ve cok isine yaradi. Bir yandan devletin neden bu halde oldugunu arastirirken, bir yandan da cesitli bildirgeler hazirlayip, toplantilar yaparak halki harekete gecirmeye calisiyordu.

    Izmir’in isgalinin kabul edilebilir birsey olmadigini anlatmak icin memleketin her tarafinda mitingler yapilmasini ve bunu yurdun her yaninda duyurulmasini istedi. Her yerde mitingler basladi.

    Bakin her sey yine SAMSUN ve IZMIR’den basladi.Yine mitingler yapiliyor.Halk gec kalsa da yavas yavas uyaniyor ve tavrini ortaya koyuyor.
    Son yillarda 19 Mayis gunu hastaliklar artiyor ve kutlamamak icin boyle basit oyunlarin arkasina saklaniliyor.Zoraki kutlama yapanlara da dikkat edin ,ya bir gun once ya bir gun sonra kutluyorlar.Kullandiklari ATATURK resimlerine dikkat ettiniz mi hic!Hangi resmi ATATUTK’e daha az benziyorsa onu secip koyuyorlar.Bu benim cok canimi acitiyor.
    Atatürk, T.B.M.M.’ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan, Türkiye’de Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece T.B.M.M.’ne vermiştir.O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.
    Padisahliga ozenenler bosuna heveslenmesinler…
    Kelle koltukta verdigi mucadelenin sonucunda halkinin atasi olmayi basarmisti.ATATURK gibi yurekli bir insan cikip da mucadeleye onderlik etmemis olsaydi, ulkemiz dusman devletler tarafindan paylasilmis olmayacak miydi?Oyle olunca , bizler dinimizi istedigimiz gibi uygulayabilecek miydik? ATATURK bize namusumuzu, serefimizi, onurumuzu,gururumuzu armagan etti.
    Dunyanin kabul ettigi bir lideri yok etmeye calismak ,onlarin ne kadar cok korktuklarini gosteriyor.
    Aslinda korkmakta cok haklisiniz.Yikin heykellerini,kaldirin resimlerini,silin heryerden ismini…Turk Milleti’nin kanina,ruhuna islemis ve yasam bicimi olan , Turkiye Cumhuriyeti’ni  yikmaya kimsenin gucu yetmeyecektir.
    19 mayis 1919  ATATURK’un ve TURKIYE CUMHURIYETI’nin  dogum gunu hepimize kutlu olsun.

    Ne Mutlu TURKUM diyene… Ne Mutlu ATATURK’u ve eserlerini yasatacagim diyene…

  • REYHANLI FACİASININ SORUMLUSU AKP HÜKÜMETİNİN TEHLİKELİ DIŞ POLİTİKASIDIR !

    REYHANLI FACİASININ SORUMLUSU AKP HÜKÜMETİNİN TEHLİKELİ DIŞ POLİTİKASIDIR !

    İZMİR TABİP ODASI

    izmir-tabib odasi

    15.05.2013 Internet Haber Bülteni

    REYHANLI FACİASININ SORUMLUSU AKP HÜKÜMETİNİN TEHLİKELİ DIŞ POLİTİKASIDIR !

    Reyhanlı’da kimine göre, içinde 3 meslektaşımızın da olduğu belirtilen 50 ile 150 dolayında yurttaşımızın ölümü ve yüzlercesinin yaralanması ile sonuçlanan bombalı saldırıda ölenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

    Bugün ülkemiz açık bir güvenlik sorunu ile karşı karşıyadır. Bu güvenlik sorununun baş sorumlusu, açıkça saptamak gerekirse  AKP hükümeti ve  hükümetin  ABD – İsrail ile birlikte yürüttüğü ve ülkemizi bütün  komşuları ile düşman hale getiren yanlış dış politikasıdır.

    Suriye’nin ve  Irak’ın içişlerine yapılan kaba müdahaleler; bu ülkelerin sınırlarını değiştirmeye yönelik tutumlar ve kullanılan savaşçı dil, ülkemizi,  bölgemizi ve hatta dünyamızı ateşe atacak bir sürecin tetikleyicisi olmaktadır.

    Hükümeti uyarıyoruz ; ABD- İsrail eksenindeki bu felaket senaryosunda rol almaktan vazgeçin !

    Başbakanın ABD gezisi öncesi patlatılan bu bombaların hedefinin ülkemizi savaşa sokma  planı olduğunu saptayın ve bu tehlikeli tutumunuzu sona erdirin! !

    Ülkemizi ve ulusumuzu ateşe ve  savaşa atmaya hiç ama hiç hakkınız yoktur !

    20. yüzyılın ilk bağımsızlık savaşını veren  bir ülkenin, bugün savaş tetikçisi olması utanılacak bir durumdur.

    Biz İzmir’in yurtsever  hekimleri olarak  bu utanca ortak olmayacağız ve bu utancı  asla  kabul etmeyeceğiz.

    Dr.Mete Güzelant

    İzmir Tabip Odası

    Genel Sekreteri

  • Cumhurbaşkanı Gül: Türkiye Avrupa’nın Tartışılmaz Bir Parçası

    Cumhurbaşkanı Gül: Türkiye Avrupa’nın Tartışılmaz Bir Parçası

    Türk kamuoyu, Türkiye’de henüz Avrupa Günü olarak bilinen bir günün varlığından haberdar değildir. Avrupa’da Mayıs ayının ilk 10 günü önemli günler olarak kabul edilmiştir.

    Avrupa Günü olarak Avrupa’da kutlanan gün aslında 5 Mayıs‘tır. 5 Mayıs 1949 tarihinde  Avrupa Konseyi kurulmuştur. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve parlamenter demokrasi gibi ilkeleri savunduğu ve yerleştirmeyi amaçlamıştır.

    5 Mayıs, 1964 yılından bu yana bazı Avrupa ülkelerinde Avrupa Günü olarak kutlanmaktadır.

    Bugünkü Avrupa Birliği’nin oluşumuna yol açan, geniş kapsamlı bir Birliğin kurulmasının ardındaki fikirler ilk defa  9 Mayıs 1950 tarihinde Paris’te dile getirilmiştir.  Avrupa Birliği ise ( o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu )  9 Mayıs‘ı “Avrupa Günü” ilan etmiştir.

    Zamanın Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, istikrarsızlığın ve parçalanmanın eşiğine gelmiş olan Avrupa’nın birleştirilmesi amacıyla kaleme aldığı ve kendi adıyla anılan Schuman Bildirisi’ni uluslararası basın kuruluşlarının önünde  9 Mayıs 1950 tarihinde okumuştur.

    Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine hitaben, kömür ve çelik üretimlerini tek bir çatı altında birleştirme çağrısı yapan Schuman, o zamanlar tüm askeri gücün temelini oluşturan kömür ve çelik sanayinin yönetiminden yükümlü olacak uluslarüstü bir Avrupa Kurumu’nun oluşturulmasını önermiştir.

    Schuman’ın bu teklifinin ardındaki düşünce, savaş sanayinin ana maddeleri olan kömür ve çeliğin üretim ve kullanım yetkisinin bütün olarak ortak bir Avrupa Yüksek Mercii’nin altında buluşturulması, Avrupa’nın birleşmesinde başarıya ulaşması ve gelecekteki olası bir Fransa-Almanya çatışmasının önlenmesi için yeni bir ekonomik ve politik çerçevenin gerekliliğine olan inancı idi.

    Bu inanç, daha sonraları Avrupa Birliği’ne üye olacak ülkelerin siyasi ve ekonomik açıdan büyük bir güç olmasına önemli katkılarda bulunmuştur. 1985 yılında Milano Zirvesi’nde bir araya gelen AB liderleri, 9 Mayıs’ın her yıl Avrupa Günü olarak kutlanmasına karar vermiştir.

    9 Mayıs Avrupa Günü, tek para birimi Euro, mavi zemin üzerindeki 12 sarı yıldızdan oluşan bayrağı ve Avrupa Marşı (Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi) ile birlikte Avrupa Birliği’nin simgelerinden biri olmuştur.

    Avrupa Günü, ‘Farklılıkta Birleştik’ ilkesi  doğrultusunda bütünleşen farklı Avrupa ülkelerinden insanları ve kültürleri bir araya getiren etkinliklerin düzenlenmesi için bir fırsattır.

    Bu fırsatı Türkiye iyi kullanmalıdır. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar Schuman’ın bundan 63  yıl önce kaleme aldığı bildiriyi mutlaka iyi okumalıdırlar.

    Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman  Mayıs 1950’de  “Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun bir süreden beri var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır” demiştir.

    Avrupa Günü, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülke statüsünün resmen verilmesiyle 2000 yılından bu yana ülkemizde de kutlanmaktadır.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 9 Mayıs Avrupa Günü’ne ilişkin  olarak  tüm Avrupa haklarını  tebrik ederek, Avrupa’nın içinde bulunduğu kriz ortamında ve bölgesel politikada yaşanan sıkıntılarda Avrupa projesinin daha önemli hale geldiğini belirtmiştir.

    Avrupa’nın bu gelişmelerde kabuğuna çekilmek  yerine, kabuğunu yırtmak hedefiyle iç politikada ve bölgesel politikada daha etkin olabileceğini  açıklamış, Avrupa’nın geleceğinde Türkiye’nin üyeliğinin de önemli olduğuna dikkati çekmiştir.

    Avrupa’nın tartışılmaz bir parçası olan Türkiye’nin AB üyeliğinin pek çok konuda AB’ye önemli artılar getireceğini açıklamıştır.

                           

    Başbakan Erdoğan mesajında “AB’nin, kurucu liderlerinin cesur vizyonunu yeniden hayata geçirerek Türkiye’yi tam üye olarak Birliğe dahil etme kararlılığını göstermesini bekliyoruz. Türkiye’yi içine alacak bir AB, bölgesel ve küresel sınamalar karşısında şüphesiz çok daha donanımlı olacaktır” derken, “1963 yılında ortaya koyduğumuz AB’ne tam üyelik perspektifimiz stratejik bir tercihimiz olmaya devam etmektedir” diyen Dışişleri Bakanı Davutoğlu “Avrupa ailesinin doğal bir parçası olan Türkiye AB ile ortak değerleri paylaşmaktadır” ifadesini kullanmıştır.

    9. Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel ilk defa 9 Mayıs 2000 tarihinde  Cumhurbaşkanı köşkünde  bir tören düzenleyerek Avrupa Günü’nü kutlamıştır.

    Demirel’in  davetine katılmış, Türk bürokrasindeki ilk yapılanma olan DPT AET Dairesi’ni  kurmuş,   uzun yıllardır  AB konularında yazan ve fikir  üreten, 10 baskı yapmış olan Avrupa Birliği ve Türkiye kitabının  yazarı olarak   tüm okurlarımın Avrupa Günü’nü kutluyorum.

  • Barış İçin Ön Şart: 8 Mayıs 9 Mayıs Gibi Kutlanmamalı

    Barış İçin Ön Şart: 8 Mayıs 9 Mayıs Gibi Kutlanmamalı

    BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş  geçen hafta PKK’nın  8 Mayıs’ta  Türkiye’den çekileceğini  duyurmuş ve “Geri çekilme resmen başlıyor. 3 -4 ay süreceğini tahmin ediyoruz. Bölge halkında duyarlılık var. Aynı duyarlılık ve dikkatin devletin ve askeri yetkililerde de olacağını tahmin ediyoruz” demiştir.

    Öcalan’ın Nevruzda okunan mektubunda dile getirdiği “Artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir” çağrısının PKK tarafından kabullenilmesi ve 8 Mayıs‘tan itibaren bu sürecin başlaması çok önemlidir.

    Basında yer alan haberlere göre daha önce PKK Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından  çekilmeye başlamıştır  ama resmi çekilişi  8 Mayıs’ta Şemdinli’de başlatmıştır.

    Acaba  8 Mayıs’ın  ve de Şemdinli’nin özel bir anlamı var mıdır?

    Acaba PKK’nın ilk eylemi 29 yıl önce Şemdinli ve Eruh’ta  başlatmasından dolayı mı  çekilme 8 Mayıs’ta başlatılmıştır?

    Acaba  8 Mayıs 9 Mayıs Avrupa Günü’nde olduğu gibi bir sembolizm midir?

    Acaba barıştan sonra  8 Mayıs tıpkı Nevruz kutlamalarında olduğu gibi mi kutlanılacaktır?

    Acaba 8 Mayıs belli çevrelerce kutlanırsa, bazıları da Abdullah Öcalan’ın yakalandığı tarihi kutlamak isterse, barıştan söz etmek mümkün olacak mıdır?

    Samimi olalım ve kendimizi aldatmayalım.

    Eğer 8 Mayıs bir sembolizm ise, bu çok yanlış olur ve barışı isteyenlerin samimiyetinin sorgulanmasına yol açar.

    Geçmişteki ızdırapları hatırlayarak bir yere varılamayacağını, bu tür  hatırlamaları  “nekrofil” (ölümü yüceltme,  her hangi bir şey için ölmeyi kutsal addedenlerin marazı) zevke dönüştürmenin barışa hizmet etmeyeceğini hepimizin bir daha hatırlamasında yarar vardır.

    Türkiye’de bu gelişmeler olurken, Avrupa Birliği de hareketlenmiştir. Bunun ilk örneğini geçen hafta  Antalya’da katıldığım uluslararası bir toplantıda tanık oldum.

    Akdeniz Üniversitesi Avrupa Birliği Araştırma ve Uygulama Merkezi (AKVAM) tarafından  Antalya’da düzenlenen benim de konuşmacı olarak katıldığım bir toplantıda, eski Avrupa Parlamentosu üyesi ve Türkiye Raportörü Hollandalı Joost Lagendijk, “Dünden Yarına Avrupa’da Türkiye” konusunda bir konuşma yapmıştır.

    Lagendijk, özellikle Kürt sorununa değinerek bu konuda  alınacak mesafe ile sivil anayasa yapma konusunda  ilerleme sağlanması durumunda, 2014 yılındaki İlerleme Raporu’nun bu yılki rapordan çok daha iyi olacağını söylemiştir.

    İngiltere Başbakanı David Cameron, telefonla görüştüğü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı çözüm sürecinden dolayı kutlarken, İngiltere’nin Kuzey İrlanda tecrübesini   hatırlatarak Türk hükümetinin istemesi durumunda çatışmaların çözümlenmesi (conflict resolution) konusunda   işbirliği yapabileceklerini  açıklamıştır.

    Avrupa Birliği’nin Ankara’da Büyükelçisi Jean-Maurice Ripert, AB’nin katılım öncesi mali yardımlarının (IPA) Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasını amaçlayan projelerde kullanılabileceğini söylemiş,   başlatılan  sürecin yazılmakta olan yeni anayasaya da olumlu etki yapacağını  dile getirmiştir.

    AB Başkanı Herman von Rompuy‘un 23 Mayıs’ta yapacağı Türkiye ziyareti sırasında da benzer destek açıklamalarında bulunması beklenmektedir.

    Ripert, çözüm süreci ile yeni anayasa arasında  bağ  kurarken, bu süreç sonunda Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel alanlardaki çıtasını yükseltmesini beklediklerini söylemiştir.

    AB’nin  sürece ilişkin bir başka dikkat çektiği nokta, çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda PKK’nın Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerini de sona erdirebileceği ve Türkiye ile AB arasında yaşanan siyasi krizlerin ortadan kalkacağı beklentisidir.

    Ripert, PKK’nın halen AB terör listesinde yer aldığını hatırlatırken, listeden çıkarılması konusunda henüz hiçbir üye ülkeden bir talep gelmediğini söylemiştir.

    PKK, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terörist bir örgüt olarak  tanınmasına rağmen ABD’nin  PKK’dan terörist bir örgüt değil de “ayrılıkçı grup” (Kurdish separatist group) olarak söz etmesi, acaba bir tesadüf müdür yoksa bilinçli bir politikanın uygulamaya konulması mıdır?

     PKK, Birleşmiş Milletler, NATO  ve Avrupa Birliği tarafından  terör örgütü olarak kabul edilmiş ve NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer tarafından  terör örgütü olarak tanımlanmıştır.

    U.S. Departman of  State  tarafından da   PKK  en aktif  terörist örgüt olarak belirlenmiştir. (the most active terrorist organization in Turkey)

    Şimdi ne değişti de Batılı dostlarımız tarafından PKK’lılar terörist değil “aktivist”, PKK’da terör örgütü de “ayrılıkçı grup” olarak tanımlanmaya başlamıştır?

    Tüm bu gelişmeler, Suriye sorunu da dahil Türkiye dışından bir merkezden mi yönetilmektedir sorusunu insanın aklına getirmektedir.

    Bu çelişkileri Âkil Adam’ların daha doğrusu “akıllı adamların-insanların-“ (wise men) dikkatine sunmak isterim.

    Barış sağlandıktan sonra Newruz kutlamalarında olduğu gibi “8 Mayıs” bir propaganda konusu asla yapılmamalıdır.

    Aslında Âkil Adam ifadesi de doğru değildir.  Murat Bardakçı, 27 Mart 2013 tarihinde  Habertürk‘teki köşesinde  âkil kelimesinin bilinenin aksine çok farklı bir anlamı olduğunu şöyle açıklamıştır: 

    “Âkil adam demek obur ve yamyam demektir…Kürt meselesinin hallinde iş yapabilecek aklı başında isimleri belirlediklerini söylüyorlar ama Türkçeleri bu işe pek yetmediğinden olacak, ‘akıllı’ değil, ‘obur adam’ listeleri yapıyorlar!  Meselinin aslı şöyle; Bu şekilde listeler hazırlanırken ‘akıllı’ ve ‘bilge’ yerine kullanılması gereken kelime ‘âkil’ değil ‘âkıl’dır. ‘Âkil’ çok yemek yiyen ve obur demektir. ‘Âkil’ sıfatı yemek fiiilinin karşılığı olan ‘ekl’ sözünden, kullanılması gereken ‘âkıl’ ise ‘akl’dan yani bildiğimiz ‘akıl’dan gelir.”

  • İKİ MÜZAKERE BİR ERDOĞAN

    İKİ MÜZAKERE BİR ERDOĞAN

    Rusya her yerde çıkarlarını korumak esaslarında uzak çevreyi de kapsar doktrini ile devletinin ve milletinin tarihi ve geleceğini, ekonominin ve modern yaşam standartlarının oluşturulması başarısını Avrasya’nın çekim merkezi olma yeteneğine bağlamıştır.
    O yüzden uluslararası hukukun üstünlüğünden hareketle ABD’nin tek kutuplu dünya düzenine karşı çıkıyor.

    *
    ABD ile Suriye sorununda kesişen çıkarlarında baştan beri Esad’a ve muhaliflere eşit mesafede duruyor, ayrışmanın bölgeye barış getirmeyeceğini savunuyor ve ülkenin dağılmaması için tarafların müzakere masasına oturmasına destek veriyor.
    Bölgesel pazarlarla çeşitlenmeye yönelen bugünün dünyasında siyasetinin küresel barış,istikrar ve gelişmeye katkı sağlayacağı düşüncesindedir ve muhtemel sonucun, Birleşmiş Milletler Teşkilatı merkezinden uluslararası hukukun üstünlüğü olarak uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasıyla pekişmesini istiyor.

    *
    Suriye’de ortak tavır almada başarısızlıkla geçen iki yıldan sonra -nihayet,iki ülkenin Dışişleri Bakanları John Kerry ile Sergey Lavrov hem ülkeleri arasındaki ilişkilerin yeni müttefiklik düzeyine çıkarılması,
    Hem de bir çok dış aktörü de içine çeken, ülkeyi parçaladığı gibi bölgeyi de karmaşa içine sokan sorunun çözümünde yeni bir Suriye oluşumu için uluslararası bir konferansın düzenlenmesi, Esad hükümeti ile muhalefetin müzakere masasına oturması ve iç savaşın sona erdirilmesi konularında anlaşmıştır.

    *
    İki güçlü ülkenin Suriye’de kesişen çıkarlarında uzlaşmaları ve yeni Suriye’nin oluşumunda doğacak hukukun uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasında; Türkiye hesabın kesileceği muhtemel taraflardan birini oluşturuyor.
    Çünkü Türkiye, Suriye Devletine karşı izlediği siyasette BM’nin temsil ettiği uluslararası hukukun hilafına diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmek,başka bir devletin sınırlarında iç savaş çıkarmak,barışı tehdit edici davranışlarda bulunmak,hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak,anlaşmaları uygulamamak benzeri suçlarla itham ediliyor.

    *
    Suriye Barış Konferansı toplanması ve BM arabuluculuğunda müzakerelerle ilgili diplomatik çalışmalar devam etmektedir.
    Suriye hükümeti konferansa katılacak görevlilerinin isimlerini müttefiği Rusya’ya vermiştir -rağmen, muhalefet kanadı ülke dışında yaşayan küçük bir grup ile yerel ve dışarıdan getirilen radikal İslamcı cihat örgütleri,kiralık katillerden oluşmuştur -bu yüzden, Suriye rejimi ile doğrudan ya da dolaylı görüşmek için ne hukuka uygunluk ne de muhalif bir bütünlüğü gösteremiyor.
    Hem Suriye muhalifleri hem de onların destekçisi Türkiye iktidarı “Suriye’de var olan rejimin devamını mümkün kılacak temelde bir diyalog mümkün değildir” itirazındadır ve konferansı reddetmektedirler.
    Ne ki, çare yoktur! İktidarıyla Türkiye’nin ve yeniden oluşturulacak muhalif tarafın ülkeyi yeni Suriye’ye götürmek için uzlaşmaları gerektiğini nasılsa anlayacakları ve müzakerelerin önünü açacakları öngörülüyor!

    *

    Üstelik Türkiye’yi, Erdoğan iktidarının etnik terörle mücadele stratejisinin fiyasko ile sonuçlanması ardından “silahların bırakılmasıyla Terör Sorunu’nun biteceği,Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe ve eşitlik içinde yaşayacağı vaadi ile parlattığı,
    Hem Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini yönelik ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanmaları anlamında Kürt Sorunu,
    Hem de Türkiye’de, İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi içindeki çeşitli gruplar yönünden kendisinden başka egemen gücü kabul etmeyen bir ulus devletin oluşması anlamında Kürdistan Sorunu için müzakereler bekliyor.

    *
    PKK’nın yurtdışına çıkması,ardından Kürt kimliğinin kurumlaştırılması,Terörle Mücadele Yasası’nda düzenlemeler gibi kimi değişikliklerle terör sorunun çözümlenmesiyle Kürt Sorunu ve Kürdistan Sorununa evrilecek süreçte,
    Terörist Murat Karayılan “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından, 1924’ten sonra dışlanan Kürtler ve İslamcı kesimlerden – bugün, islamcı kesim devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmiştir. Bunda Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bu çerçevede Türkiye toplumu kendini yeniden biçimlendirmek zorundadır” söyleminde,
    Başbakan Erdoğan,”Tutturmuşlar Kürt sorunu. Kürt sorunu yok. Ben Kürt kardeşimi seviyorum ama Kürtçülüğü reddediyorum.Bu topraklarda bir olalım. Ben yaratılanı Yaratan’dan ötürü severim”söylemindedir -rağmen;bölgesel konjonktürün dayattığı bir durum olarak Kürtlerle de henüz üçüncü tarafı belirsiz olan müzakere sürecine girilmek üzeredir.

    *
    Müzakereler yolunda Erdoğan iktidarında Türkiye’nin en büyük zorlukları,
    Birincisi; uzun süren terörle mücadelede verilen büyük kayıpların milletin içine işlenmişliği yetmezmiş gibi,
    Kürt kimliğine tanınacak statü ile Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda belirlenen Türk Vatanı ve Milletinin varlığı ve bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği ve Türkiye’nin uluslararası hukukta teminatı olan Lozan Barış Anlaşmasının ihlal edileceği endişesi -ile,
    Erdoğan’ın Türk Milleti çerçevesini esaslı bir islamcı kadro hareketiyle devletin tüm yapılarında silmesi,hareketini kısıtlayan ekonomik dengeleri yeniden düzenlemesi ve reelpolitik çerçevede Avrasya’ya yönelik politikalarda kurumlaşmalar oluşturarak -giderek, İslam ülkelerinde Osmanlı zımni sözleşmesini bir demokrasi kuramı haline getirmek ve ümmet anlayışı oluşturmakta olduğundan duyulan korkunun ürettiği dış politikasına konulan tavırdır.

    *
    İkincisi; üçüncü tarafında bulunacağı Suriye’de dolaylı,Kürt Hareketiyle doğrudan müzakerelerin,
    Masada doğrudan ya da dolaylı oturan birbirlerine karşı şaibeli, farklı yasa koyuculuk iddiasında, toplumsal ve siyasal koşullar çerçevesinde birbirlerine kapanmış, her biri kendinden memnun ve müstakil taraflarca yapılacak ve tarafların birbirine açılmaları esnasında aralarındaki sınırların ihlal edilmesiyle oluşan açılımda hem üretken,hem tehditkar ve korkutucu,hem de kırılgan nitelikte sürdürülecek olmasıdır.
    Müzakare sürecinin ürettiklerinin ne uluslararası ne de ulusal alanda yaptırımı garantiye alan yasallığı kapsamayacak olması da türlü gerginliğin oluşma nedenidir -ama,
    Barış müzakerelerini kolaylaştırmak ve masaya doğrudan ya da dolaylı olarak oturan tarafların edimleri ve ederlerinin uluslararası sistem ağlarına yansımasını sağlamak üzere Cenevre Konvansiyonu genişletilmiş ve üçüncü tarafın marifetiyle şaibe tarafların biri üzerine kondurulurken, başka ülkelerin bu kararı tanımasıyla da sürecin uluslararası sistem ağlarına yansıması ve yasallaşmasının yolu açılacaktır.

    *
    ABD;Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini merkeze alıp, Filistin ile yeni bir barış sürecinin başlamasında İsrail’den istenebilecek bir tavize karşılık, İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturmayı teminen,
    İsrail-Filistin barış görüşmeleri önündeki alanda tüm engellerin adım-adım ortadan kaldırılması planına Rusya da katılmıştır.
    O yüzden Türkiye’de PKK etnikçi terör örgütü çekiliyor,hareket giderek Kürt ve Kürdistan Sorununa evriliyor- ondan önce,Irak’ta Kürdistan ulus devletinin inşası olanca hızıyla devam ediyor.
    Öte yanda Federal Suriye oluşumunun alt yapısı oluşturuluyor -işte, muhalifler arasında uluslararası tehdite dönüşen bütün radikal unsurlar,radikal unsurların destekçilerinin saf dışı edilmeleri süreci başlamış,uluslararası bir konferans ardından Esad hükümeti ile muhalefetin müzakerelerde iç savaşı sona erdirmesi sürecine gidiliyor.

    *
    Türkiye Eşbaşkan Erdoğan ile konusu biri Federal Suriye’nin oluşturulması ,diğeri Kürt ve Kürdistan sorunlarının çözümü olan iki müzakereye yürürken,Irak’ta Kürdistan ulus devleti bağımsızlık ilanına gün sayıyor.
    Türk Devrimi önderi Atatürk’ün “Türk milleti şuurla ve bunca bin senelerin açtığı devasız yaraları acele tedavi etmek ıstırabiyle, hakikat denilen cevheri bulmuş olduğuna inanarak, uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir. Bunun önüne sed çekmek isteyeceklerin âkıbeti Türkün kuvvetli ayakları altında ezilmektir” ifadesine -gel de inanma!

    16.5.2013

  • İLKOKULLARA TARİH ve COĞRAFYA DERSLERİ

    İLKOKULLARA TARİH ve COĞRAFYA DERSLERİ

    İLKOKULLARA TARİH ve COĞRAFYA DERSLERİ

    HÜSEYİN MÜMTAZ

     

                    Ergin Yıldızoğlu; “Ortadoğu politikasını, bilgiden çok inanç/fantezi ve saplantının belirlediğini” ileri sürdüğü bugünkü yazısında diyor ki; (Cumhuriyet, 15 Mayıs 2013)

                    “-Stratejik Derinlik- başlıklı çalışmanın kuramsal cılızlığını, inanç/fantezi hanesinin ne kadar zengin olduğunu çok sayıda araştırmacı birçok kez gösterdi. Bu doktrine dayanan dış politika kendi amaçları bağlamında hiçbir somut başarı, ülkeyi Arap sermayesinin müşterisi durumuna getirmek dışında, üretemedi”.

                    Madem akşam sabah Osmanlının tarihiyle yatıp kalkma modasına meftunuz; coğrafyasına da bir nazar atfetmeye ne dersiniz?..

    Bugünkü dersimiz, belki yüzüncü kere Misâk-ı Millî..

    Misâk-ı Millî’nin birinci maddesi aynen şöyledir;

    “Devlet-i  Osmaniyye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrin-i evvel 1918 tarihli mütarekenin hîn-i akdinde muhasım devletlerin işgali altında kalan  aksamının mukadderatı, ahalisinin serbestçe beyân edecekleri ârâya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde dinen, ırken, aslı müttehid ve yekdiğerine  karşı hürmet-i mütekabile ve fedakârlık hissiyâtı ile meşhu ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyyeleriyle şerâit-i muhitiyyelerine tamamıyla riâyetkâr Osmanlı İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir zaman tefrik kabul etmez bir küldür.” (Göyünç 1998: 47-50; Soysal 1983: 15-16; Aybars 1984: 191-193).

    Yâni kısaca deniyor ki; a)Osmanlı Devletinin, Mondros Mütarekesi sonucu düşman ordularının işgali altında kalan, özellikle Arap çoğunluğun yerleştiği bölgelerin geleceği bölge halkının serbestçe kullanacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekmektedir. Ve b) Din, soy ve amaç birliği bakımından birbirine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen Osmanlı İslâm çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu bölgelerin tümü ise hiç bir nedenle, birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.

    Mezuniyet sorusu 1) “Mezkûr hatt-ı mütareke dâhil ve haricinde dinen, ırken, aslı müttehid… Osmanlı İslâm” kavramıyla “hangi ırk” kast edilmektedir ve neden “Tefrik kabul etmez bir bütün” olarak tarif edilmektedir?

    Mezuniyet sorusu 2) “Arap ekseriyetiyle meskûn olup mütarekenin hîn-i akdinde muhasım devletlerin işgali altında kalan aksam” neden ilkinden farklı düşünülmüştür ve neden “isterlerse oy verip geleceklerini kendileri belirlesinler” denilmiştir?

    Hadi ilk iki sorudan vaz geçtim, aynı değerde yarım sayfalık bir kompozisyon ödevi size..

    “-Osmanlı’nın, Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihte düşman orduları işgali altında kalan Arap ekseriyetiyle meskûn- coğrafyasında o zaman yapılamayan oylama; aynı coğrafyada halen mevcut devletlerde “şimdi” yapılsa külliyen Türkiye’ye mi katılmak isterler?”

    Zannediyorsunuz?

    Rüya görüyorsunuz!

    Bir ihtimal daha var..

    28 Ocak 1920 günü Misâk-ı Millî’yi kabul eden son Osmanlı Meclisi Mebusânı’nı basıp, karara oy veren bütün vekilleri Malta’ya sürenler, sakın bölünmenin hâlâ daha sonuçlanmadığını düşünmekte olmasınlar?  15 Mayıs 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Doğalgaz Rumların Başına Bela Oldu

    Doğalgaz Rumların Başına Bela Oldu

    1963 yılından beridir devam etmekte olan Kıbrıs Sorununa çözüm bulma çabaları, Doğu Akdeniz bölgesinde doğalgazın varlığının tespit edilmesiyle yeni bir aşamaya girdi.

    Rumlar önce bu doğalgazın, kendilerine Kıbrıs konusunda yardımcı olacağını ve gelişmiş sanayileri nedeni ile enerjiye her zaman gereksinim duyan Avrupa Birliğine üye ülkeleri ile ABD’yi yanlarına alarak Türkiye’yi ezebileceğini ve adadan atabileceğini sanmıştı.

    Bu yönde de her tür kolaylık ortamını hazırlayarak çalışmalarını başlatmışlar, arama yapmak için ihaleye katılacak şirketlere vergi bağışıklığı, personel giderlerinin ve sosyal yatırımların Rum Yönetimi tarafından ödenmesi, kira alınmaması ve benzeri gibi görülmedik kolaylıklar sağlayarak ABD, Rus, Çin, Fransa ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelere ait uluslararası şirketleri bu işe bulaştırmaya çalışmışlardı.

    Nihayet bu çabaların sonucunda yönetim kurulunda üç Yunanlı ortak bulunan Nobel şirketi ihaleye girdi ve aramaları başlattı. Yapılan sondajlar sonucunda bölgede doğalgazın varlığı tespit edilince Rumlar kendilerini arpa ambarındaki aç tavuk gibi görmeye başladılar.

    Atıp tutması kolay olduğu için, büyük konuşmaya, İsrail ile ittifak yapıp Yunanistan’la birlikte Türkiye’nin karşısına dikilebileceklerini sanma yanılgısına kapıldılar. İçine düştükleri ekonomik darboğazdan var olduğu iddia edilen doğalgazı teminat vererek kurtulmanın hayalleri içinde AB’nin alınması gereken ekonomik tedbirleri tavsiye etmesi için gönderdiği Troika’ya bile rest çektiler.

    Rest çekmeye çektiler ama işin sonunda bu restin altında kaldılar.

    Hızla koşullar aleyhlerine dönmeye başladı ve ezmeyi hedefleri Türkiye’nin diplomatik ve bölgesel ağırlığı altında ezilmeye başladılar. Hem de ne ezilme Kıbrıs Türkçesi ile “bittaga” (dümdüz) oldular.

    Üyesi oldukları ve çok güvendikleri Avrupa Birliği, Kıbrıs sorununu çözmeden doğalgazı çıkarmamaları tavsiyesinde bulununca küplere bindiler ama arkasından NATO Genel Sekreteri Fogh Rasmussen de aynı tavsiye de bulundu.

    Pür telaş yardım istemek ve bu baskılardan kurtulmak için ABD’ye giden Rum Yönetimi Dış İşleri Bakanına da meslektaşı ABD Dış İşleri Bakanı Kerry de diğerleri ile ağız birliği etmişçesine aynı tavsiyede bulunması Rumlarda soğuk duş etkisi yaptı. Sanki de duşun suyu Antarktika’dan gelmişti, buz gibi bir duş oldu bu…

    AB, NATO ve ABD ortak bir ağızla Rumlara;

    “-Kıbrıs sorunu çözülmeden doğal zenginliğini kullanmayı “Sakın” planlama,

    – Yunanistan battı, sakın ona güvenip Don Kişot’luğa soyunma,

    -İsrail Türkiye ile barıştıktan sonra sırtında senin ed yükünü taşımak istemeyecektir. İsrail’e bel bağlama,

    -Var olduğu iddia edilen doğalgaz, ihracat için az, iç kullanım için fazladır ve senin başına dert açacak miktardadır. Boru ile Türkiye üzerinden ihraç etmekten başka seçeneği düşünme,

    -Doğalgazdan yararlanmak istiyorsan Kıbrıs sorununu çözecek adımlar at, yoksa var olduğu iddia edilen bu doğalgazdan da olacaksın.” dediler ve de baskılar başladı.

    AB, NATO ve ABD müzakerelerin 2013 sonbaharında başlamasını ve de makul bir süre içinde, doğalgazın kimler tarafından sahiplenileceği veya da adada var olan iki halkın bu doğalgazı nasıl uluslararası yasalara uygun ve uluslararası camianın da kabul edeceği bir şekilde sahipleneceğinin belirlenebileceği en kısa zamanda sonuçlandırılmasını istiyor şimdi.

    Doğalgazın yasal sahipleri belli olmadan, denizden bir yemek yapımlık doğal gazın bile çıkması mümkün değil. Uluslararası kurallar böyle söylüyor.

    Yani, Rumlar bu sefer fena sıkıştı köşeye. Ekonomik krizden çıkmak için doğalgaza, doğalgazı çıkarmak için de Kıbrıs’ta çözüme razı olmaya gereksinimleri var…

    Aksi takdirde doğalgaz yerine hava alacaklar…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    15 Mayıs 2013

  • ORTADOĞU  KAOSUNDA  İSRAİL

    ORTADOĞU KAOSUNDA İSRAİL

    Uzun süredir, İran’ın nükleer santral projesine karşı İsrail’in önleyici müdahale politikasına ilişkin konunun, çeşitli vesilelerle ve değişik ortamlarda gündemde yer aldığı bilinmektedir….

    Hatırlanacağı üzere, yakın geçmişte gerek Irak ve gerekse Suriye’de yapımına çalışılan nükleer reaktörlere karşı İsrail’in uygulamış olduğu hava saldırıları sonucu bu projeler yaşam alanı bulamamışlardır…

    Benzer durum halen İran için güncelliğini korumaktadır. Pek çok siyasi analizde de ifade edildiği üzere ,İsrail’in ABD desteği olmadan doğrudan İran’a karşı kendi boyutu ile orantılı bir askeri harekatın riskleri de büyük olacaktır… Bu husus da bilinmektedir…

    ABD’nin ise, Asya Pasifik bölgesine ağırlığını kaydıracağı, bu bağlamda askeri masraflarını kısacağı, diğer yönden Afganistan da olduğu gibi bazı üslerini de kapatacağına ilişkin haberler dış basında da yer almıştır… Bu nedenle de, ABD ‘in İsrail yanında İran’a dönük bir askeri operasyonda aktif yer alması şimdilik uzak bir ihtimal görüntüsündedir…Bilindiği gibi birçok ABD generalinin de konuya sıcak bakmadıkları yakın geçmişteki tavırlarında izlenmiştir…

    Konu, bölgede İsrail’in geleceği yönünden hassasiyetini korumaktadır ve bu ülkenin

    * BATISINDA LÜBNAN HİZBULLAHI,

    * GÜNEYİNDE MISIR MÜSLÜMAN KARDEŞLERİ

    * KUZEYİNDE ESED SURİYESİ

    * DOĞUSUNDA Şİİ MALİKİ REJİMİ

    * DAHA DOĞUDA DA İRAN

    Olmak üzere geniş bir tehdit ekseni oluşmuştur… Bu eksen, Mısır, Müslüman Kardeşlerinin dışında tümü ile bir Şİİ eksen durumdadır ve İsrail bu durumda iç hat konumunda kalmış bulunmaktadır…

    İsrail’in İç hat durumunda bulunan bu tehdit eksenine karşı politikasının da ister istemez bütün imkanlarını ve ABD desteğini de kullanarak önce siyasi yönden iç hat manevrası ile etkisiz hale getirmesi gerekecektir… Ancak bundan sonra da asli hedef olarak İran’a dönük askeri arayışlarını devreye sokabilecektir..

    Bu süreçte, Mısır’da iç karışıklıkların yanında, Irak’ta da Maliki yönetimine karşı Sünni cephenin hareketlenmiş olmasını da bu çerçeve içinde görmek gerekmektedir… Diğer yönden ise, Lübnan Hizbullah’ ına karşı operasyonel bir harekata girmeden önce bu askeri gücün gerisindeki Suriye desteğinin etkisiz kılınması da gerekecektir..

    Halen bu süreç etkin şekilde güncellenmektedir… Konuya bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Suriye’deki olaya müdahale etmesi konusunda gerek dış ve gerekse dış siyasal çevrelerdeki azmettirici tavırların gerindeki asli amacın iyi tahlil edilmesinde de yarar vardır…

    Bu konuda, Türkiye’nin siyasi hata sonucu konuya operasyonel müdahil olması İsrail’e çevre hedeflerine karşı önemli bir manevra insiyatifi kazandırmasını sağlayabilecek, ancak Türkiye açısından ise, ülkenin altından kalkamayacağı sorunları da böyle bir süreç gündeme taşıyabilecektir…

    Bilindiği üzere, İsrail ‘in stratejik derinliği ABD dir……

    Buna karşılık, daha önce de ifade edildiği üzere

    • LÜBNAN HİZBULLAHI’NIN, SURİYE’NİN VE MALİKİ IRAK’ININ

    STRATEJİK DERİNLİKLERİ İRAN’dır

    • İRAN’IN, STRATEJİK DERİNLİĞİNİĞ İSE,( RF ) VE ÇİN ‘DİR….

    Türkiye, Suriye’ye yönelik bir askeri operasyonda yer aldığı takdirde, ifade edilen stratejik denklemde söz konusu olması muhtemel Suriye cephesinin STRATEJİK DERİNLİĞİ ile karşı karşıya kalabilecektir…

    Diğer yönden Türkiye (ŞİÖ.) ile antlaşma sürecine girmişken konu bu defa da kendi içinde ayrı bir çelişki içine çekilmiş olacak ve hem çevresi hem de ŞİÖ yapısına karşı kendisini tecrit eder bir duruma getirecektir….

    İsrail’in aceleciliği bundandır….Türkiye’nin siyasi yönden santranç körlüğü ile yanlış hamlede bulunması siyaseti içinden çıkmayacağı bir noktaya çekebilecektir…

    Reyhanlı ve benzeri olaylar Türkiye’yi çeşitli yönlerden tahrik etmeye yönelik istihbarat oyunları imajı taşımaktadır… Özellikle son Reyhanlı saldırısındaki profesyonel sabotajın asli amacının soğuk kanlılıkla çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir… Sosyal psikoloji açısından toplumları yönlendirerek eylem sahasına çekmenin örnekleri tarihte görülmektedir. Hatırlanacağı üzere:

    • 1898 Tarihinde Küba’ya müdahale edebilmek için Havan Limanında bir sabotaj

    sonucu batan ABD ait Maine Savaş gemisi, kamu oyunun oluşturulmasında kullanılmış ve ABD bu vesile ile Küba’yı işgal etmişti…Gemiyi Batıranların ABD olduğu sonra anlaşılmıştı…

    • Bir diğer örnek Lusitania yolcu gemisinin batırılışı bahane edilerek ABD

    Birinci Dünya Savaşına girmişti….Bu gemiyi İngilizlerin batırdığı ve ABD Savaşa sokmayı amaçlamış oldukları da sonra anlaşılmıştı…

    * 1941 Pearl Harbor Baskını da aynı şekilde ABD kamu oyunu etkileyerek

    ülkenin ikinci Dünya Savaşına girmesinin gerekçesi olmuştu…

    • Yaşanan son örnek ise, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısıdır… Tartışması halen

    Süren bu olayın Evangelist Siyonist Politikanın Afganistan, Irak işgali ve sonrası BOP projesinin öncüsü olduğunu ortaya koymuştur…

    Hafızamızı tazeleyerek olaylara tarih boyutundan baktığımızda REYHANLI’DA meydana gelen saldırının gerisindeki asli amacın Türk Kamu oyunu etkileyerek bir hesaplaşma iradesi üzerinden ülkemizin olayın içine itilmesi mi?….Amaçlanıyor, sorusu sorulmalıdır…

    İsrail, Ortadoğu’da içinde bulunduğu çemberi dağıtmak yönünden hesaplarına göre kendi doğrusunu yapmaya çalışıyor olabilir… AB/D gibi güç merkezlerini , finansal etki odaklarını ve lobi faaliyetlerini baskı unsuru olarak kullanması da mümkündür… Ancak, ne şekilde olursa olsun Türkiye’nin , yönetim tarzı benimsenmemiş olsa da Esed rejimi nedeniyle Suriye’ye yönelik bir askeri operasyonda yer alınmasının, halk tabanında kabul görmesi beklenemez , yanıltıcı beyanlara itibar edilmemelidir….. Tarihi vebal büyük olur…. 14 Mayıs 2013

    ERGUN ÖZGEN